Etiket arşivi: İttihat ve Terakki

Emperyalist yalan ve yurttaş sorumluluğu

Barış Doster
Barış Doster
Cumhuriyet, 27 Nisan 2022

 

ABD Başkanı Joe Biden, bir kez daha sözde soykırım iddialarını tanıdı. Bu emperyalist yalana açıkça sahip çıktı. Onun açıklamasını, adeta talimat olarak görenler de hizaya geçti, sıraya dizildi hemen. Sıraya dizilenler arasında bir zamanlar Dışişleri Bakanlığı da yapmış olan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, HDP milletvekili Garo Paylan, CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu gibi isimler de var. Şaşırmıyoruz. Daha çok olduklarını biliyoruz.

Şurası gerçek: Ülkemizde ABD emperyalizmine selam durmanın, Avrupa Birliği’nden, İngiltere’den aferin almanın yollarından biri de sözde soykırım yalanını dillendirmektir. Bu yalanı konuşmanın getirisi yüksektir. Meslek odaları, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, yayınevleri, medya, siyasal partiler bu yalandan beslenen, fonlanan, nemalanan tiplerle doludur. Özürdiliyoruz.com takımı, yetmez ama evet güruhu, KKTC’de yes be annem tayfası, numaracı cumhuriyetçiler ve FETÖ’nün solcuları, hep bu yalanı çiğner dururlar.

Tarihsel gerçek şudur                                        :

Türkler; Birinci Dünya Savaşı’nda vatanı savunurken, cephe gerisindeki bozgunculuk faaliyetlerini, dönemin koşullarında, son çare olarak, 1915 yılında çıkardıkları Sevk ve İskân Kanunu’yla (Tehcir Kanunu) önlemeye çalışmışlardır. Dünyada sözde soykırım iddialarını hükme bağlayan tek bir mahkeme kararı olmadığı gibi, bu iddiaları destekleyen ciddi, bilimsel arşiv belgeleri de yoktur. Sözde soykırım iddiaları bu yönüyle tarihi ve hukuki değil, siyasi bir sorundur. O nedenle çözümü de arşiv, tarih veya hukuk konusu değildir, siyasidir. Sorunun tarafları, Türkiye ve Ermenistan değil, Türkiye ve emperyalist merkezlerdir. Sözde soykırım iddialarının hedefi de İttihat ve Terakki önderlerini, Cumhuriyet kurucularını soykırım suçlusu olarak göstermek, Kurtuluş Savaşı’nı karalamak, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel ve siyasal temellerini sarsmaktır.

Sözde soykırım iddialarıyla mücadele etmek için, sağlam, gerçek, güçlü bilimsel bilgiye sahip olmanın yanında, ideolojik berraklık ve politik tutarlılık da gerekir. Büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözleriyle iç cepheyi sağlamlaştırmak yanında, dış dünyaya da kapsamlı bir kamu diplomasisi ve siyasal iletişim stratejisiyle gerçekleri anlatmak zorunludur. İktidarı ve muhalefetiyle siyasal partilerin kafa karışıklığı yaşadığı, koltuk kavgasına odaklandığı bir süreçte, onlardan bu konuda kapsamlı, tutarlı, bütüncül çalışmalar beklenemeyeceğinden, üniversitelere, demokratik kitle örgütlerine, gerçek aydınlara büyük görevler düşmektedir.

YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ

Bu kapsamda, tam da 24 Nisan günü, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin (ADD) gazetemizde de yer alan “Yeniden Atatürk Cumhuriyeti Manifestosu“, içeriği, saptamaları, çözüm önerileri ve politik öncelikleriyle dikkat çekmiştir.

  • Laiklikten hukuk devletine, eğitimden sağlığa, kadın haklarından ulaşıma, siyasi partilerden sığınmacı sorununa dek ülkemizin temel sorunlarına tek tek parmak basmıştır.

Bunlara cumhuriyetçi, kamucu, toplumcu, devletçi, emekten yana çözümler önerirken kararlı, tutarlı, yürekli yurttaşları demokratik mücadeleye çağırmıştır.

Üyelerini, Mustafa Kemal’in Askerleri olarak tanımlayan

 

ERMENİ SOYKIRIMI EMPERYALİST İFTİRA..

Dostlar,

Aşağıda duyurusunu yaptığımız konferansımız 3 Mayıs 2013 günü CHP Altındağ İlçe Merkezinde gerçekleşmişti. 85 yansı ile 1,5 saat süren kapsamlı sunuşumuzu katılımcılar sabır ve ilgiyle izlediler. Ardından da epey soru ve katkı.. Bu sunuyu power point olarak sitemizde sizlerle bu gün de paylaşmak istiyoruz.

Tarihsel ve bilimsel gerçeklere dayalı sunu içeriğinin yararlı olmasını dileriz.


Ermeni_Soykirimi_Emperyalist_iftira_Altindag_CHP

Büyük ATATÜRK‘ün SÖYLEV‘inde soruna epey yer ayırdığı yansılarda görülecektir.
Ayrıca Kemal Paşa’nın Amiral Bristol‘e konuya ilişkin mektubu da tarihsel gerçekleri
apaçık ortaya koyuyor. O önemli mektuptan bir alıntı (7 Mart 1920) :

  • “…Müttefikler insanlara eşit davransa,
    Ermenileri kimi görevlere atayıp silahlandırmasa,
    çatışmalar çıkmazdı. Müttefik ordularına ve Amerikan yönetimine Ermeni katliamı propagandasıyla ilgili gerçek konusunda Dünya kamuoyunu aydınlatma ve
  • Türk halkının adını alçak ve iğrenç suçlamalardan temizleme çağrısında bulunuyoruz…”

Ermenistan’ın ilk başbakanı O. Kaçaznuni’nin itirafları da belgelerle ortada..
Asıl kırıma uğrayanlar Türkler!..

AKP hükümetinin sözde Ermeni soykırımı suçlamasını reddetmeye çabalarken bin dereden su getirme kıvranışı ne denli hazin..

  • Üstelik, 15 Ekim 2015’te kesinleşmiş, kapı gibi AİHM kararı da elimizde iken..

Ayrıca bu gün, web sitemizde değerli tarih araştırmacısı dostumuz Sn. Ahmet Gürel’in yazısına da yer verdik : Emperyal algı ve olgular | Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

***
Eski TBMM Başkanvekili Sn. Uluç Gürkan‘ın katkıları da çok değerli :

  • Sözde soykırım iddiaları Malta’da denize döküldü

Eski TBMM Başkanvekili Uluç Gürkan, sözde soykırım iddialarına ilişkin 1921’de İngilizlerin yürüttüğü Malta yargılamasına dikkat çekti. Yargılama sonucu “suçlamaların yeterli kanıtlarla desteklenmediğini, desteklenme olanağının da kalmadığını” söyleyen Gürkan, “Soykırım iddiaları Malta’da denize dökülmüştür” dedi.

Sözde soykırım iddiaları Malta’da denize döküldü

24 Nisan 1915’in yıldönümünde Ermeni diasporasının da baskısıyla “soykırım” iddiaları yeniden gündeme getirildi. Konuya ilişkin çalışmaları bulunan eski TBMM Başkanvekili Uluç Gürkan, yargılamaları Cumhuriyet’e anlattı.

Soykırım hükmünün yalnızca yetkili mahkemeler tarafından usulüne uygun yargılama ile kurulabileceğini işaret eden Gürkan, “Ermeni soykırımı iddialarını doğrulayan herhangi bir yetkili mahkeme kararı yok. Tam aksine olmadığını ortaya koyan bir yargı kararı var” diye konuştu. Gürkan, 1. Dünya Paylaşım Savaşı sonrasında, İstanbul işgal altındayken İngilizlerin savaş döneminin İttihat ve Terakki iktidarının yetkilerini Ermeni katliamı gerekçesiyle “yargılayıp cezalandırmak” üzere İstanbul’da Divanı Harbi mahkemeleri kurdurulduğuna dikkat çekti.

Bu mahkemelerde savunma hakkının kısıtlı olduğunu, temyiz hakkının ise olmadığını vurgulayan Gürkan, şunları kaydetti: “Bu mahkemelerin kararları, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserleri’nin bile tepkisini çekmiş, Londra’ya gönderilen telgraflarda, yargılamalar ‘maskaralık’ olarak tanımlanmış, ‘sonuçlarına hiçbir biçimde güvenilemeyeceği’ belirtilmiştir. İngilizlerin bu tutumu sonrasında Divanı Harp kararları için yeniden yargılama ve temyiz yolu açılmıştır.”

Hafif cezalarla ilgili bütün temyiz yargılamalarında beraat kararlarının verildiğini, ağır cezalar için öngörülen yargılamanın yenilenmesi içinse herhangi bir Osmanlı mahkemesi kurulmadığını aktaran Gürkan, “Yeniden yargılamayı İngilizler üstlenmiştir. Divanı Harp mahkemesinin ağır cezaya hükmettiği tutuklu Türkler bu amaçla yeniden yargılamak için Malta’ya götürülmüştür.” dedi. Yargılamayı başlatmak üzere Londra’daki İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’nca soruşturma başlatıldığını aktaran Gürkan, “Kraliyet Başsavcısı, 29 Temmuz 1921’de, Dışişleri Bakanlığı’na Malta’daki Türk tutuklular hakkında ‘yapılan suçlamaların mahkûmiyetlerine esas olacak yeterli kanıtlarla desteklenmediğini, desteklenme olanağının da kalmadığını’ bildirmiştir. Kraliyet Başsavcısı’nın bu kararı, kovuşturmaya yer olmadığını belirleyen takipsizlik hükmüdür” ifadelerini kullandı. Hukuksal temeli olmayan, tarihsel gerçeklerle de uyuşmayan soykırım savlarının uluslararası yargı organları tarafından da reddedildiğini vurgulayan Gürkan,

  • “Soykırım iddiaları Malta’da denize dökülmüştür” dedi.

Cumhuriyet‘te Sn. Dr. Alev COŞKUN da konuyu yetkinlikle irdeledi :

Son olarak AİHM’nin kesinleşmiş kararını ekleyelim                           :

Birleşmiş Milletler 1948 Sözleşmesine göre ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesi’nin 17 Aralık 2013 günü açıkladığı ve yine AİHM Büyük Daire’nin 15 Ekim 2015 günü açıkladığı Perinçek-İsviçre Davası kararlarına göre;

  • Soykırım, Birleşmiş Milletler 1948 Sözleşmesinde açıkça tanımlanmış olan bir suçtur.
  • Soykırım suçunun varlığına, ancak eylemin yapıldığı ülkenin yetkili ceza mahkemesi veya yetkili Uluslararası Ceza Mahkemesi (Lahey Adalet Divanı) karar verebilir.
  • 1915 olayları sırasındaki eylemlerle ilgili yetkili ceza mahkemeleri Türkiye’nin yetkili ceza mahkemesi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’dir.
  • Parlamentolar, hükümetler, belediyeler, akademik kuruluşlar, üniversiteler vb. herhangi bir eylemin, örneğin karşılıklı kırımın soykırım suçunu oluşturduğu konusunda hüküm kuramazlar, karar veremezler.
  • 1915 olayları sırasında soykırım suçu işlendiğine ilişkin yetkili mahkeme kararı olmadığı için, “Ermeni soykırımı”ndan söz etmek hukuk dışıdır…

Sevgi ve saygı ile. 24 Nisan 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik    

Cumhuriyetin serencamı (2002-2021)

Kemal ANADOL
29 Ekim 2021
Kemal ANADOL – Cumhuriyetin serencamı (2002-2021) (egedesonsoz.com)

3 Kasım 2002 gecesiydi. Genel seçimlerde seçmen merkez sağ partilerini cezalandırmış, kıl farkıyla DYP, az bir farkla MHP ve oldukça düşük oyla ANAP baraj altında kalmışlardı. Seçimlerde bize sürpriz yapan Cem Uzan’ın Genç Parti’si ise %7,25’e kadar yükselmişti. Gerçi o da baraj altında kalmıştı ama kendisiyle birlikte DYP ve MHP’yi de suyun dibine çekmişti. Başbakan Ecevit’in partisi DSP ise yüzde ikiyi bile bulamamıştı. Eğer DYP ve MHP Meclise girebilseler ülkenin tarihi değişecek ve koalisyon hükümeti kurulacaktı. Genç Parti İzmir’de CHP’nin arkasında ikinci partiydi. %17 oy almayı becermişti.

Toplumu şoka sokan bu sonuçların etkisi yurda dalga dalga yayılıyordu. Mili Nizam Partisi’nden Refah’a uzanan milli görüş çizgisini unutuveren toplum, yeni bir heyecanla AKP’ye sarılıyor, Türkiye siyasetinde yeni bir sayfa açılacağına inanıyordu. O günlerde İzmir’de en çok izlenen bölge televizyonu Ege TV akşam haber bülteninden sonra yeni seçilen milletvekillerine ekranlarını açıyordu. AKP ve CHP’den seçilen birkaç vekil programdaydık. AKP milletvekili arkadaş heyecanlanarak sonucu yorumladı: “Bu bir devrimdir!” Adeta bir refleksle müdahale ettim: “Doğru devrimdir ama karşı devrimdir!” Bu yargımda hiç yanılmadım. 1973 CHP-MSP koalisyonu sırasında Zonguldak Milletvekili ve MYK üyesiydim. Hareketi yürütenleri ve lider kadrosunu yakından tanıma olanağı bulmuştum.

İki partiden oluşan Meclis, ilginç tartışmalara sahne oluyordu. AKP sözcüleri “biz milli görüş gömleğini çıkardık” diyorlardı. Tutanaklara geçen yanıtımda “Gömlek değiştirmek kolay ama deri değiştirmek imkânsız” demiştim. “Gömleğinizi çıkarınca derilerinizin üstündeki dövmeler görünüyor!” Aslında AKP hiç değişmedi. Sadece Osmanlıca deyimle “takiyye” yapıyordu. AB’ye girdik diye İ. Melih’in arabasına binip saat 15.00’te Kızılay’da tur ve havai fişek atanlar bunlar değil mi? Şimdi nerede hangi kompartımandalar? Sözü uzatmaya gerek yok. AKP’nin önemli ismi Numan Kurulmuş, partisinin 25 Ocak 2021’de yapılan Üsküdar 7. Olağan kongresinde konuyu aydınlığa kavuşturmuş:

“Türkiye’de iki farklı siyaset yolu var. Bu yollardan biri Genç Türkler, İttihat ve Terakki, CHP ile bugünkü CHP’ye gelmiş siyasi çizgi. (…) Bundan 60 sene evvelki tartışma da hatta 150 sene evvelki tartışmalar da aynı. Diğer yol ise milletin inandığı yoldur. Milletin istikametidir.”

Aydınlığa kavuşturmuş ama noksan bırakmış. Diğer yolun temsilcileri kimler? Amerikan mandacılarının, İngiliz muhiplerinin, din adamı kılığı altında provokasyon yapan İngiliz casuslarının, Arap, Arnavut, Kürt, Rum ve Ermeni ayrılıkçılarının yuvalandığı melânet yuvası Hürriyet ve İtilâf Fırkası değil mi? Ordunun içinde cuntalar oluşturan ve darbe yapan Halâskâr Zabitan grubu değil mi?

Yunan kuvvetlerine karşı vatan savunması yapan ve her gün şehit üstüne şehit veren TBMM Orduları için “Siz Allah’ın emrine, halifenin fermanına uyarak bu canileri bu katil canavarları daha ziyade yaşatmamakla mükellefisiniz” diyen ve bu bildiriyi 30 Ağustos 1920 günü Yunan uçaklarıyla Anadolu köy ve kasabalarına attıran İskilipli Atıf’a son günlerde resmi makamlar başta olmak üzere bu kadar itibar gösterilmesi de aynı yolun yolcularının eseri değil mi?

Artık Atatürk düşmanlığı imalı, gizli kapaklı olmaktan çıkıp açık hale geldi. “İki ayyaş”“80 yıllık reklam arası”“150 yıldır başkasının hikâyesini yazdık, artık kendi hikâyemizi yazacağız” tanımlarını alt alta yazmaya kalksa buna sütunlar yetmez.

Bugün Cumhuriyete ve onun kurucularına karşı iki akım vardır piyasada. Birinci Hürriyet ve İtilâf Fırkasının bugünkü temsilcileri, Mustafa Sabrilerin, İskilipli Atıfların ve mütareke basını yazarlarının manevi torunları! İkincisi de numaracı cumhuriyetçiler! Bu ittifakın ideolojik yanını oluşturmak görevi eski solculara verilmişti. Onlara göre Cumhuriyet, asker ve sivil bürokratlar tarafından kurulmuştu.

Doğrudur, antiemperyalist mücadeleyi destekleyecek burjuvazi mi vardı? İstanbul’daki bir avuç burjuva da padişahın eteği dibinde İngiliz uşaklığı yapıyordu. Gerçekleştirilen aydınlanma devrimi demokratik değilmiş! Tarihe dünün değil bugünün gözlüğüyle bakan ve hep yanlış sonuçlar çıkaran bu takıma sormak gerek:

  • Gazi Mustafa Kemal ve TBMM, Cumhuriyet ilânını referanduma mı götürseydi?

Beyler yapılan işin adı devrimdi! 1789 Fransız ve 1917 Bolşevik devrimlerinden etkilenen ve mazlum dünyaya bağımsızlık yolunu açan Anadolu İhtilâliydi…

“Kemalizm resmî ideolojiydi. Atatürk resimleri devlet dairelerinin duvarlarında asılı duruyor” diyorlar. Bu da doğrudur. Ama günümüzde değil! 12 Eylül cuntası ve faşist Evren’in Atatürk’ün saygınlığına zarar veren uygulamaları geçmişte kaldı.

Ulusal bayramlarda Anıtkabir’e gitmemek için o güne mahsus hasta olan devlet ricali, yine ulusal bayramlarda Atatürk anıtlarına çelenk koymayı bile engellemek için konan acayip yasaklar hatta para cezaları. Atatürk’ün kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığının yurttaşı küstüren ve öfkelendiren konuşmaları…

Çarpıcı bir örnek vereyim: Karşıya ADD Başkanı Ufuk Yıldırım üyeleriyle birlikte Afyon’da 26 Ağustos Zafer törenlerine katılır. Milletvekilleri, valilik görevlileri, güvenlik güçleri oradadır. Bir din adamı şehitler için dua okur. Saydığı sıfatlar içinde Atatürk yoktur! Başkan hocaya “Niye Atatürk’ün adını anmadınız?” diye sorunca aldığı yanıt ilginçtir. “Şehitler için okudum. Onların içinde o da var!” ADD Başkanı “Olmadı” der. “Atatürk şehit değil gazi ve şimdi aramızda değil. Neden böyle yapıyorsunuz?”

Düşünebilir misiniz? Büyük Taarruzun komutanı ve zaferden sonra Mareşal rütbesi alan Atatürk yok sayılıyor! Bu zavallı tertiplerle halkımızın bağrındaki Mustafa Kemal’i unutturacaklarını mı sanıyorlar?

Ama ben bu örneklerden şikayetçi (AS: yakınmacı) değilim. Çünkü AKP sayesinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk devlet korumasından çıktı halkın, yığınların sevgi seli içine yerleşti. Anıtkabir’i her bayram dolduran yüz binlerce yurttaşın elinden bu sevgiyi almaya kimsenin gücü yetmez, yetmeyecek!

Tam bağımsız Türkiye diyenlerin, aydınlanmacıların, çağdaşların, Atatürkçülerin ve Kemalistlerin Cumhuriyet Bayramını yürekten kutluyorum.

 

Kabotaj ve Türk Denizcileşmesi

Cem GÜRDENİZ
EMEKLİ TÜMAMİRAL, YAZAR
01 Temmuz 2021, Cumhuriyet

Üç tarafı denizlerle yıkanan, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, İran, Mezopotamya ve Ortadoğu arasında doğu batı ekseninde uzanan, yarımada biçiminde vatanımız var. Kapsadığı alanın yarısından büyük bir de Mavi Vatanımız var. Ancak her iki vatanın sahibi devletimiz 21. Yüzyılda dahi denizci olamamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonunda eğer büyük kurtarıcımız Mustafa Kemal Atatürk tarih sahnesine çıkmasaydı her iki vatanımız zaten olmayacaktı.

Denizden uzaklaşmış, donanmasızlığı tercih etmiş ve deniz endüstrisini tamamen yabancıların ve azınlıkların ellerine bırakmış Osmanlı’nın çöküşünü Atatürk kaçınılmaz görüyordu. Kurduğu yeni devlet, denizlerle yeniden buluşmalıydı. Devlet ve halkı ile Türkiye, denizci olmalıydı. Her şeyden önce kapitülasyonlardan kurtulmalıydı. Zira hem ekonomik yıkım getiriyor hem de denizcileşmeyi engelliyordu.

KABOTAJ NEDİR?

İttihat ve Terakki 1914 yılında bunu denemiş ama başaramamıştı. Zira alt yapı hazır değildi. Atatürk’ün Lozan Görüşmelerine giden heyete verdiği en önemli direktiflerden birisi kapitülasyonlarda ısrar ederlerse konferanstan çekilme direktifiydi. Nitekim, birinci dönem görüşmeler bu nedenle kesintiye uğradı. Sonuçta 24 Temmuz 1923 tarihinde büyük siyasi zafer elde edildi. Ancak kapitülasyonların sahadaki en önemli pratiği olan Kabotaj hakkının uygulanması için alt yapının hazır olması gerekirdi. O nedenle 1 Temmuz 1926 tarihine kadar beklenmek zorunda kaldı.

Kabotaj, egemen bir devletin kıyıları ve karasuları ile göl ve akarsularında yürüttüğü tüm denizcilik faaliyetlerinin kendi tekelinde icra edilmesi demektir. Kabotaj hakkı kapitülasyonlara Mustafa Kemal’in en okkalı tokadıdır. Atatürk, denizciliğin özgürlük, bağımsızlık, sanayileşme ve zenginleşmenin anahtarı olduğunu en iyi görebilen eşsiz bir Türk devlet adamıydı. 11 Nisan 1926 günü kabul olunan ve 1 Temmuz 1926 günü yürürlüğe giren 815 sayılı Kabotaj Kanunu ile yabancıların Türk denizciliği üzerindeki tahakkümü bıçak gibi kesildi ve böylece yüzyıllarca denizden uzaklaştırılan Türk halkı, Kabotaj Kanunu ile denizlerine geri dönebilmenin kapısını araladı.

ATATÜRK’ÜN BİLİNÇLİ TERCİHİ

Atatürk, Lozan zaferinin bu en önemli başarısını 1 Temmuz 1926 tarihini aynı zamanda Denizcilik ve Kabotaj Bayramı yaparak taçlandırdı. 15 Mayıs 1919 tarihinde Anadolu’daki Kurtuluş ateşini yakmak üzere terk ettiği İstanbul’a tam 8 yıl aradan sonra 1 Temmuz 1927 tarihinde geri döndü. İstese trenle doğrudan Haydarpaşa Garına gidebilecekken, o günün denizcilik bayramı olması nedeni ile İzmit’ten Ertuğrul Yatına binerek İstanbul’a girişini denizden yaptı. Bu önemli tarihi an Denizcilik Bayramıyla buluşturuldu.

Atatürk’ün denizcileşme hamleleri; donanma, deniz endüstrisi, deniz kültürü ve deniz sporları alanında bugüne kadar hiçbir devlet adamının öngöremediği ve icra edemediği kapsam ve boyutta gerçekleşti. Maalesef bu ivme 1938 sonrası ciddi bir duraksamaya girdi. 1946’da başlayan Atlantik çağı ile durma noktasına geldi. Deniz Kuvvetlerinin öncülüğü ve yönlendirmeleri olmasa; değil endüstriyel ve kültürel alan, jeopolitik alanda dahi gerilemenin içine giriliyordu.

ADIM ADIM UZAKLAŞILDI

Türkiye akan yıllar içinde adım adım denizden uzaklaştı. Ne acıdır ki, denizcilikten ve deniz kültüründen önce sahil şehirleri uzaklaştı. Doğayı katleden, halkı denizden ayıran duble yollara, Anadolu’nun en denizci insanlarının yaşadığı Karadeniz bölgesi bile, akıl almaz bir şekilde onay verdi. En güzel kıyılar betonla kaplandı.

Pek çok sahil yerleşiminde, geleneksel balıkçı restoranları ve balık ekmekçilerin yerini kebapçı ve seyyar dürümcüler aldı. Yelken, yüzme ve kürek kulüplerinin yerini futbol kulüpleri aldı. Sahilde yaşayanların büyük bir çoğunluğu, çocuklarının ilerde milli yelkenci ya da yüzücü olmasını değil, zengin futbolcu olmasını hayal etmeye başladı.

Ancak en önemli gerileme, deniz ulaştırmasından uzaklaşmayla yaşandı.

Ekonomimizin ülke içi taşımacılığında Atatürk zamanında yüzde 68’lere varan deniz ulaştırmasının yani kabotaj taşımacılığının payı her sene azalarak bugün yüzde 4’lere düştü. Diğer bir deyişle bugün bayram olarak kutladığımız kabotaj denizciliği zaman içinde, endüstriyel medeniyetin ve vahşi kapitalizmin yarattığı en büyük doğa düşmanı, kara yolu taşımacılığına yenik düştü.

BİLİNÇLİ KARA PROPAGANDA

Aynı kaderi demiryolu da paylaştı. Türkiye, Turgut Özal gibi ‘’demiryolu komünist işidir’’ diyen devlet adamlarını gördü. Limanların yerini otogarlar, Karadeniz, Ege ve Akdeniz posta gemilerinin ve mavnalarının yerini otobüsler ve TIR’lar aldı. Günümüzde Türkiye’nin dış ticaretinin yüzde 86’sı deniz yolu ile yapılırken (bunun da sadece yüzde 17’si Türk gemileri ile yapılıyor) iç ticaretinin sadece yüzde 4’ü deniz yolu ile yapılıyor.

Sorun, Anadolu coğrafyasının seçkin özelliklerinin alt yapı ve uygun girişimlerle buluşturularak kendi ekonomimiz ve çevre ekonomilere değişik ulaştırma seçenekleri sunabilmektir. Ekonominin vazgeçilmezi ulaştırmadır. Ulaştırma harcamalarının asgariye indirilmesi önemli bir hedeftir. Bu kapsamda deniz ulaştırması, demir yolundan 3 kat, kara yolundan 7 kat ve hava yolundan 21 kat daha ucuzdur.

YAPILMASI GEREKEN BELLİ

Dolayısıyla Türkiye gibi -sadece üç tarafı değil, en yoğun nüfusun bulunduğu Marmara Bölgesi dikkate alınırsa beş tarafı denizlerle çevrili- yarımada biçiminde bir ülke, eğer enerjide dışa bağımlı ise, yani ulaştırma için petrol ithal ediyorsa, o zaman devletin ulaşım politikası en ucuz ulaşım ortamı olan deniz yolu ve demiryoluna yoğunlaştırılmalıdır.

Kara yolu ancak destekleyici bir ortam olarak kullanılmalıdır. Hava yolunu saymıyorum bile. Ancak ülkemizde son 19 yılda, gerek uçak, gerek yakıtta tamamen dışa bağımlı olduğumuz hava yoluna son derece gereksiz şekilde büyük yatırımlar yapıldı.

SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİL

Yurt içi yük ulaştırmasındaki payı yüzde 90 olan kara yolu taşımacılığı, petrolü yüzde 100 ithal eden bir devlet olarak sürdürülebilir bir durum değildir. Sadece enerji faturası olarak senede harcanan 60 milyar doların önemli bir bölümü kara ulaştırması için kullanılıyor. Deniz ulaştırması karadan 7 kat daha ucuzdur. O halde yurt içi ulaştırmada deniz yolu ve entegre demiryolu kullanılsa bu fatura ciddi oranda aşağıya çekilebilecektir. Tabii bu kapsamda demiryolu payının da yüzde 5’ten çok yukarılara çekilmesi gerekir.

Yarımda coğrafyamız ve petrole tam bağımlılık, yurt içi ulaşımda deniz ve entegre demiryolu ulaştırmasını öne çıkarmaktadır. Ulaştırma politikamız yarımda coğrafyası ve denizin bir fonksiyonu olmalıdır. Böylece yurt içi ulaştırmada yüzde 90 olan kara yolu ile taşımacılık payı AB normu olan yüzde 40’lara, petrol faturamız 60 milyar dolardan aşağıya çekilebilecektir. 8333 km’lik kıyısı boyunca serpiştirilmiş 175 liman ile yurt içi ulaştırmasına demiryollarına gereken yatırım yapılırsa Türkiye en uygun çözümleri üretecek potansiyele sahiptir.

KABOTAJ EGEMENLİKTİR, EGEMENLİK SULANDIRILAMAZ

Diğer yandan 2002 sonrası başta yabancı ortaklıkları kapsayan liman özelleştirmeleri ile kabotaj haklarımız sulandırıldı. TPAO, MTA ve BOTAŞ’ın sahip olduğu sismik, sondaj ve LNG gazlaştırma ve depolama gemilerinin önemli sayıda personeli kabotaj kanununa aykırı şekilde yabancı. Liman ve denizdeki endüstriyel projelerde de yabancılara kabotaj haklarımız esnetilerek istisnai durumlar tanınıyor.

  • Kabotaj hakkı egemenlik hakkıdır. Sulandırılamaz. İstisnalar koşulamaz.

Diğer yandan 22 Kasım 2020 tarihinde Arkas Holding’e ait Türk bayraklı, Türk personelli Roseline A isimli konteyner gemisine, AB İrini Harekâtı kapsamında Mora güneybatısında Alman Deniz Kuvvetleri unsurları tarafından adeta devlet korsanlığı ile gemiye çıkma ve arama harekâtı icra edildi. Bu skandal, Türk deniz ticaret filosu tarihinde bir ilki oluşturdu. Zira bayrak devleti Türkiye’nin onayı verilmeden yapıldı. Alman devletinin bu korsanlığına eğer siyasi ve hukuki arenada cevap verilmişse, kamuoyu Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı tarafından bilgilendirilmelidir. Almanya’nın bu hukuksuzluğu yanına kalmamalıdır.

Bu konu ve kabotaj ihlalleri konusunda deniz ticaret dünyasının STÖ ve meslek kuruluşlarının takipçi olmasını dileyelim.

Zenginleşme ve kişisel çıkarlarını devletin egemenlik hakları ve gelecek nesillerin güvenlik ile refahının önüne koyanları gördükçe, Atatürk zamanında kabotaj onurunu kişisel çıkarların üzerinde tutan ticaret erbabını ve denizcileri takdirle ve vefa ile anıyoruz. O altın nesilleri çok özlüyoruz.

  • 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı kutlu olsun.

    (Türk tarihinin gelmiş geçmiş en büyük kolektif ihanet kumpası Balyoz dava süreci sırasında yakalandığı amansız hastalık sonucunda sonsuzluğa uğurlayışımızın 6. yıldönümünde; silah, dava ve kader arkadaşım Amiral Cem Aziz Çakmak’ı cumhuriyet, bahriye ve geleceğimiz için yaptıkları önünde takdir, minnet, vefa ve sonsuz özlemle anıyorum. Sonsuzluk okyanusunda ışıklar içinde uyusun.)

Cumhuriyet Devriminin Piyadesi Reşit Galip

Cumhuriyet Devriminin Piyadesi
Reşit Galip

Prof. Dr. Mithat BAYDUR
İSTANBUL OKAN ÜNİVERSİTESİ
(*) Reşit Galip’in üçüncü kuşak yeğeni
Cumhuriyet, 17 Mart 2021 

Hacı Mehmet Ağa sülalesinin en çalışkan ve akıllı evlatlarından biri… (Hacı Mehmet Ağa sülalesinin Rodos’un en önemli eşraflarından olduğunu, küçüklüğümden bu yana İstanbul ve İzmir’de yaşayan tüm Rodos göçmenlerinden duydum.)

Mahkeme reisi Mehmet Galip Bey ile Münevver Hanım’ın altı çocuğundan biri… 1893 doğumlu… 4 yaşında iken Osmanlı-Yunan savaşını duyacaktır. Yirmi yaşlarında da Balkan Savaşlarını yaşayacaktır…

Dedemler, Rodos’tan İstanbul’a doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında göç ederlerken, Uşi Antlaşması gereğince İtalyanlara geçmiş adanın, İtalyanca yazılı evlerinin tapusunu yanlarına alarak ve o koskoca köşkü de orada bırakarak adadan ayrılacaklardır. (O evin İtalyanca tapusu hâlâ annemin çekmecesindedir.)

KIRSAL KALKINMACI

Reşit Galip’in kitap sevgisini, siyasete ilgisini babamın ve dedemin ayrıldıkları Rodos evinden geride bıraktıkları kitapları anlatımından bugün bile çok iyi hatırlıyoruz.

Evet… Mekteb-i Tıbbiye’de okudu. Ama İttihat ve Terakki’nin kurucularından birçoğunun hekim olduğu hatırlanırsa, o dönem imparatorluk kaderinde Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye üçgeni baskın konumdadır. Milliyetçilik, Fransız İhtilali ve Avrupa genel siyasi tarihi kitapları geride bırakılarak aile belirli periyotlar halinde anavatana göç edecektir.

Dr. Reşip Galip ve Baydur ailesi ülkeye sadece sevdalarını değil, fazilet ve devlet terbiyesi algı ve edinimlerini de bırakmışlar ve bırakmaya devam etmektedirler… Dr. Reşit Galip, Balkan Savaşı’nda vardır. Birinci Dünya Savaşı için gönüllü olmuştur. Yani, 1912-1918 arası bu devlet için cephelerde koştururken, Tıbbiye’yi ancak 1917’de bitirebilmiştir.

Ağabeyi Hüseyin Ragıp Baydur da 1890 doğumlu olup, ailesi idadi için İzmir’e gönderdiğinde İzmir İdadisini Kanunu Esasi’nin yeniden yürürlüğe girdiği 1908’den bir yıl sonra 1909’da bitirecek ve İstanbul Hukuk’ta okuyacaktır.

Üç adet A tipi diye ifade edilen Roma, Londra ve Washington büyükelçiliklerinde bulunmuştur.

Dr. Reşit Galip, Rusya’da da görülmüş olan Narodnik (19. yüzyılın ikinci döneminde görülen sosyal devrimci bir yaklaşım) hareketin yeni Cumhuriyet’te bir anlamda ateşli savuncusuydu…

Kalkınmanın köyden başlaması ve kırsal alandan gelen aydınlanmanın kır-kent geçişkenliğinde kalıcılaşmasını, böylece sağlam bir ideolojik bağın ya da kuşağın sosyal kümelere sarılıp, sarmalanmasını hayal ediyordu.

Dr. Reşit Galip, devrimciydi… Ve her devrimci gibi tahammülsüzdü… Aceleciydi… Atatürk’ün sofrasında, bu sebeple bu devrim ateşine “eski”yi temsil eden Esat Bey’lerin ayak uyduramayacağını haykırıyordu…

ASIL AMAÇ YİNE AYNI

Dönemler değişiyor, iktidara yakın profiller hiç değişmiyor… Bugün nasıl siyasal iktidara ve Cumhurbaşkanı’na Merkez Bankası rezervlerinden, sağlık alanına kadar yaranma duygusuyla gerçekler iletilmiyorsa, o dönemde de yeni rejim dalkavuklarının mebzul (bol, pek çok) miktarda olduğu bir iklimde, Mustafa Kemal’in yüzüne yanlışlarını haykırmak ve Sofradan kalkmaya zorlamış olmak, bizatihi bir ahlaki tutarlılık, Kantian anlamda (bkz. Immanuel Kant Ahlak Felsefesi) bir görev ahlakıdır…

Bu ülkede, Milli Mücadele’nin önderini “Misak-ı Milli sınırları içinde doğmayanlar mebus olmasınlar” diyerek siyaset sahnesinden silmek istediler… Bunu yapanlar, şimdi Dr. Reşit Galip’e Yahudi asıllı diyorlar… Ve sadece Alliance Israelite okulları üzerinden…

Ah tarih bilmezler! Ah okuduğunu yorumlamasını bilmezler! Vah! Bildiği halde gerçeği çarpıtarak şerefsiz bir duruş sergileyenler!… O dönem Balkanlarda, Manastır Askeri İdadisi ve diğer idadilerde okuyanlar, Fransızcalarını geliştirmek için Alliance mekteplerine kurslara giderlerdi. Mustafa Kemal de bunlardan biridir.

Ana amaç “Türklüğü vurgulayanlar bile, aslında Türk değil” demek…

‘ULUSAL KİMLİK’ ÇATISI

Onlar, Osmanlıcılığın çöktüğü, İslamcılığın iflas ettiği (3 tarz-ı siyaset) bir siyasal iklimde, Balkan Savaşları sonrası elde son kalan sığınılacak bir ideolojik liman olarak Türkçülüğü içselleştirdiler ve yaydılar.

Türk Ocaklarını kurdular. Türk Yurdu dergisini çıkardılar.
Onlar kendileriydiler… Onlar özlerine bağlıydılar…
Onlar sahiciydiler… Onlar naif ve inançlıydılar.
Onlar kararlı ve omurgalıydılar.
Onlar maaşla geçindiler ve kavga ettiklerinde bile ceplerinde sadece 5 lira çıkıyordu.
Ve onlar ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı değillerdi…

Onların Türkçülüğü bir şemsiye idi…

O şemsiyenin altında nereden gelmiş olursan ol, bir üst kimlikte haysiyetli bir vatandaş olarak yer buluyordun… Tarih, tarihselci bir yaklaşımla o günün dinamiklerine bakılarak anlaşılır.

Bu Cumhuriyet yaşayacaksa, varlığım Türk varlığına armağan olsun.