KEFEN PARAMIZA NE OLDU?

KEFEN PARAMIZA NE OLDU?

Zeki Sarıhan
31.03.2020,
zekisarihan.com

Eskiden bir gelenek vardı: İnsanlar daha orta yaşlarında ne olur ne olmaz diye kefenlerini hazırlayıp bir kalıp sabunla sandıklarının dibine yerleştirirlerdi. Devletin kefen parası ise Merkez Bankası’nın yedek akçeleridir. Varlık fonudur. Bu fon kriz günlerinde halkın güç bela da olsa yaşamasına yetmeyecek kadar küçültülmüşse o zaman ne olacaktır?

Toplumsal krizler iki şeyle sonuçlanır. Birincisi bu kriz içinde insanların bir bölümü yüklerini tutar, bir bölümü ise yoksullaşır. İkincisi ise krizden zarar gören kitleler “Yeter artık!” diyerek krizi yaratanlardan ve onu iyi yönetemeyenlerden hesap sorarak inisiyatifi ele geçirirler.

Bu Kriz Ne ile Sonuçlanır?” başlıklı yazımda insanlık tarihinin modern zamanlarda gördüğü en büyük iki kriz olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından örnekler vermiştim. Her ikisinde de kitleler bu krizi yaratan ve onu iyi yönetemeyen yöneticilerden hesap sormak ve adil bir düzen kurmak için harekete geçmişti. İmparatorlukların yıkılışını hatırlamamız yeter. Gerçekten Marks’ın öngördüğü gibi, kralların taçları yerlerde sürüklenmedi mi? Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı İmparatorlukları, Rus Çarlığı yıkıldı. Yerlerine cumhuriyet idareleri kuruldu. Savaştan galip çıkmalarına rağmen İngiliz, Fransız Sömürge imparatorlukları küçüldü.

İttihat ve Terakki yönetimi, devletin bütün iplerini eline geçirmiş olarak nasıl da kudretli görünüyordu! Enver, Talat, Cemal Paşaların azametlerinden yanlarına varılmıyordu. 1918’de kendilerinden hesap sorulacağını anlayınca alelacele bir Alman denizaltısına kapağı atıp İstanbul’dan savuştular.

Savaş yıllarında hükümette yer alan İttihatçıların ileri gelenlerinden kaçmamış olanlar, çoğunluğu İttihatçılardan olan Meclisi Mebusan tarafından Yüce Divan’a sevk için sorgulandılar.  Har biri “Bilmiyorum, haberim olmadı, ben yapmadım o yaptı” gibi savunmalardan medet umdular.  Mütarekedeki hay huy içinde Meclis fesh edildiğinden Yüce Divan kurulamadı. İttihatçılar asıl milletin vicdanında mahkûm oldular ve partilerini bir daha kuramadılar.

YOKSULLUK VE VURGUNCULUK

Onların suçları Meclis tarafından 10 maddede sıralanmıştı. Bunların başında ülkeyi sebepsiz ve zamansız olarak savaşa sokmak geliyordu ki bu bütün faciaların temel nedeniydi. Öbür suçları arasında yolsuzluklarla birlikte savaş zenginlerinin yaratılması da sayılıyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımlardan biri halkın yoksulluğudur.  Fakat bunu, sırtını iktidara dayamış az sayıda insanın nasıl zengin olduğuyla birlikte ele almak gerekir. Zenginlik kaynakları, karaborsa ve vagon ticareti gibi uygulamalardı.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında da benzer şeyler oldu. Örneğin Karadeniz bilgesinde köylüler mısır kevüklerini öğütüp una katarak ekmek yapmak zorunda kalırken, kimi tüccarlar karaborsa yaratmaktan geri durmadılar. Galiba bütün krizler benzer sonuçlar doğuruyor. 1929 ekonomik bunalımının Türkiye’deki etkilerini hatırlayalım. O krizde de olan yoksullara olmuştur.

KİM GİDECEK, KİM KALACAK?

Koronavirüsün dünya çapında yarattığı kriz sürüyor.

Bunun kitlelerin iktisadi ve sosyal yaşamlarını nasıl etkileyeceği bilinmiyor. Şimdilik evlerimize çekilmiş, gönüllü veya gönülsüz bir karantina yaşıyoruz. Her birimiz kendimiz için ve bütün insanlık için kaygılar içinde TV ekranlarından haber ve yorumları izliyoruz.

Bu krizin sonunda, hangi hükümetin başta kalacağında veya hangilerinin pılısını pırtısını toplayıp gideceğinde, hatta millete hesap vereceğinde, onların krizi yönetme biçimleri etkili olacak.

Öyle görülüyor ki; temel sağlık harcamalarına gerekli kaynak ayıracak yerde devlet hazinesini saray ve kanal yapımına ayırma, müteahhitleri zengin etme ve devlet hazinesini tamtakır hale getirmesi yüzünden şimdi iktidarın başının ağrıyacağı anlaşılıyor.

Cumhurbaşkanı kimliğiyle millete seslenen AKP Genel Başkanı, tamtakır bıraktıkları hazinenin şimdi bu salgında yoksulların yarasına mehlem olamayacağını gördüğü için, vatandaşları yardım kampanyasına katılmaya çağırdı. Başta AKP olmak üzere partilere çağrıda bulundu fakat millet bu çağrı ile alay ediyor. 18 yıldır müteahhitlere ve yandaş vakıflara ölçüsüzce aktardıkları paraların geri alınmasıyla hazinedeki açığın kapatılmasını istiyor.

Benim aklıma ilk gelen, ayakkabı kutularında istiflenen paralar oldu. Bunun ve başka nedenlerle toplanan milyarlarca liranın hesabı verilmedikçe kampanyaya vereceğim tek bir kuruşun doğru yere harcanacağına güvenemem. Oysa güvenilir bir iktidar elinde millet nasıl da örgütlenir, seferber olur ve yaraları sarardı… Kastamonulu Hatice’nin gelinliğini bile satıp orduya bağışladığı bir tarihi de yaşamıştık.

Türk Yazı Devrimi

Türk Yazı Devrimi

Ceyhun Balcı 

Türkçe’ye ilişkin iki bayram kutlarız her yıl. Birisi 800 yıl önceye dayanırken öbürü 85 yıl önceye göndermede bulunur. Her ikisi de değerlidir.

Türkçe için gerçek bayram olan Harf Devrimi ya da Türk Yazı Devrimi haksızlığa uğramaktadır. İkincisinin başlangıç noktası sayılabilecek olan bu önemli devrime hak ettiği ilgiyi göstermek gerek!

1 Kasım 1928’de Kurtuluş’un önderi, Cumhuriyet’in kurucusu ve elbette Devrimler’in düşünce babası Atatürk’ün kara tahta başına geçerek başlattığı Türk Yazı Devrimi Üçlü Devrim Yasaları kadar önemli ve anlamlıdır. Cumhuriyet’i ve Devrimler’i güvence altına almayı amaçlayan Türk Yazı Devrimi derinlemesine anlaşılmış mıdır? Arap-Fars alfabesinden Latin alfabesine geçişle açıklanacak sıradanlıkta bir olgu mudur?

Türkler ve Türkçe günümüzden 1500 yıl önceye uzanan belgeliğe sahiptir. İS VII. yüzyılda dikilen Çöyren yazıtı Türklerin ilk alfabesi olan Göktürkçe’yi belgelemiş ve anıtlaştırmış ilk yapıttır.1


Daha iyi bilinen Orhun Yazıtları da İS VIII. yüzyılda Göktürkçe yazılmıştır. Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk’un anılarını ölümsüzleştirmiştir.2

 

Türklerin XI. yüzyılda İslâmiyetle tanışmaları (AS: bu tarih 9. yy’ın başlarıdır..) Türkçe’nin dil yarası hastalığının da başlangıcı sayılır. Din aracılığıyla Latin harfleriyle tanışan Kumanlar bir yana bırakıldığında, Türkler bundan böyle Fars ve Arap etkisi altında kalacaktır. Bu etkileşimin Türkçe’yi Arap-Fars boyunduruğuna alması şaşırtıcı olmayacaktır.

Sonraları adı Osmanlıca olarak konacak olan bu melez dil toplumun seçkinleriyle halkı arasına giren bir kama gibi de işlev görecektir. Bu kama toplumun tabanıyla tavanı arasında iletişim sorunu yaratırken, Türk soylu ve Türkçe konuşan halk, seçkinlerce küçümsenecek ve “Etrakı biidrak” söylemiyle olumsuz ayrımcılığa uğratılacaklardır.

SESLİ varsılı Türkçe, SESLİ yoksulu Osmanlıca’nın boyunduruğunda gelişmek şöyle dursun gerileyecek ve deyim yerindeyse donup kalacaktır. Anadolu halkı olmasa yok olup gitmesi işten bile olmayacaktır. Her şeye karşın Türkçe, horlanan Anadolu halkı sayesinde varlığını koruyacaktır.

En az sekiz, kimi lehçelerde daha çok SESLİ’sinden yoksun kalan Türkçe, soluğunu yitirme noktasına sürüklenir Osmanlıca egemenliği döneminde. Osmanlıca’nın 3 SESLİ’siyle 8 SESLİ’yi karşılama çabaları kimi zaman gülünç çoğu zaman acıklı görünümlerin oluşmasına yol açar doğal olarak. Türkçe’nin kısıtlı ve yasaklı durumuna düştüğü bu koşullarda Türkçe yerini Arapça ve Farsça’ya bırakacaktır. Çünkü Osmanlıca, yapay bir dil olarak Arapça ve Farsça’nın kırmasıdır. Aslı varken Türkçe’ye yer olmayacaktır, bu alfabe kullanıldığı sürece.1

Dönemin baskı teknolojisinin kısıtlılıkları Osmanlıca ile bir kez daha belirginleşir. Baskıyla çoğaltma işine uygun olmayan Arap-Fars harfleri bu bağlamda da sorunlara kaynaklık eder.

Tanzimat öncesinde III. Selim döneminde Osmanlı’nın uzak ülkelere kalıcı elçiler göndermesiyle birlikte bu ülkelerle iletişim de kaçınılmaz olur. Sefaretlerle yapılan yazışmalarda Latin harfleriyle Osmanlıca kullanılır. Böylelikle Osmanlı belki de ilk kez Latin harfleriyle tanışmış olur.2

Yüzyıllar boyunca dış dünyayla ilişkisi fetihler düzeyinde kalan Osmanlı’nın duraklama ve gerileme dönemlerinde aklı biraz olsun başına gelmeye başlayacaktır.

Öteden beri teknolojiyi üretmeye değil ama tüketmeye eğilimli olan Türkler, Tanzimat döneminde telgrafın da kullanıcısı olmakta gecikmezler. Ancak, telgraf iletişiminde Osmanlıca harfler kullanılamaz. Latin harfleriyle tanışmak zorunludur böylelikle.

Tanzimat’la birlikte uygarlığın farkına varan Osmanlı’da yazıda kullanılan Arap-Fars harfleri tartışma konularının önceliklilerinden biridir artık!

Osmanlıca’da Arap-Fars harflerinin kullanımını yalnızca bir alışkanlığın değil, Arapça’nın kutsal kitabın dili olması bakımından bir zorunluğun ürünü olarak da görmek gerekir. Buna karşın ilk kez Tanzimat döneminde Arap-Fars harflerinin dilimizin gereklerini karşılamadığı yüksek sesle dile getirilir. Osmanlıca’nın yazıldığı harflerin kutsallıkla özdeş olduğu göz önüne alındığında, böylesi sesli düşünmenin bile önemli olduğu kesindir.

Tam olarak doğrulanamasa da I. Meşrutiyet’i kısa sürede sonlandıran istibdat padişahı II. Abdülhamit bile alfabe değişikliğini aklına getirmemiş değildir.

İzleyen II. Meşrutiyet döneminde iktidarda olan İttihat ve Terakki içinde Latin alfabesi yanlısı olanlar bulunmakla birlikte, dönemin devrimcisi sayılan İttihat ve Terakki bile kurumsal olarak alfabenin değiştirilmesine karşı durur.

Osmanlı’yı çöküşe götürecek olan Balkan Savaşı ve onu izleyerek patlayan 1. Dünya Savaşı boyunca bu konunun akla bile getirilmemesine şaşırmamak gerekir.

Bu arada, Arnavutluk’ta Kamusi Türki’nin yazarı Şemsettin Sami öncülüğünde Latin harflerine eğilimin belirginleştiği ve yaşama geçirildiği not edilmelidir.1,2

Osmanlı’nın sonunu getiren uzun savaşlara eklenen Milli Mücadele ve onu izleyen Cumhuriyet, bu devrimin gerçekleştirilmesi için gerekli ortamı yaratacaktır.

Tanzimat’la başlayan, II. Meşrutiyet’le hız kazanan alfabe değişikliği tartışmalarında Latin alfabesine geçilmesi istekleri seslendirilse de yönetsel unsurların bu seçeneğe neredeyse olasılık tanımadıkları iyi bilinmelidir. Bu durumda ise, kullanımda olan Arap-Fars harflerinin dilimize uygun duruma getirilmesi ile bu harflerin ayrık yazılarak Türkçe’yi rahatlatma girişimlerinin ötesine geçmeyen çabaların gösterildiğini öğreniyoruz kaynaklardan.

Araya giren dünya savaşı ve onu izleyen Milli Mücadele boyunca bu konuyla ilgili tartışmaların bir kişi dışında kimseyi ilgilendirmemesini de doğal karşılamak gerekir. Milli Mücadele’nin başında Erzurum Kongresi sırasında Cumhuriyet kurmayı tasarlayan Mustafa Kemal’in,
Harf Devrimi’ni de Mazhar Müfit Kansu’ya not ettirdiği bilenlerce bilinir.1,3

Gazi’nin daha Milli Mücadele sırasında Latin alfabesi tasarımını Halide Edip’e de aktardığı bilgisi yer alır kaynaklarda.1

1905’te Selanik’te Bulgar Türkolog Manolof’a Latin alfabesine geçişin gerekliliğini söylediği bilinen Gazi’nin Erzurum Kongresi sırasında aynı doğrultuda bir notu Mazhar Müfit Kansu’ya yazdırmış olması konuya ve soruna egemenliğinin belirtisi sayılmalıdır.1,3

Buna karşılık Mustafa Kemal’in her attığı adım gibi Harf Devrimi de zamanlamasıyla hayranlık yaratır. Örneğin, Türk Ordusu İzmir’e girdikten birkaç gün sonra 13 Eylül 1922’de görüştüğü gazeteciler arasında olan Hüseyin Cahit (Yalçın)’in bir an önce Latin harflerinin alınması görüşüne verdiği yanıt anlamlıdır : “Sırası gelmemiştir!” 1,2

Önce Cumhuriyet kurulacaktır. Kaldırılmış olan saltanata halifeliğin sonlandırılması eklenecektir. Devrim yasalarıyla Cumhuriyet’in temeli sağlamlaştırıldıktan sonra Harf Devrimi’ne sıra gelecekken Şeyh Sait İsyanı’yla uğraşılması gerekecektir (1925). Hukuk Devrimi’ni izleyerek Cumhuriyet’in insan kaynağını aydınlatacak olan Harf Devrimi yapılacaktır. Bu sıralama ve zamanlamada yapılacak en küçük hata, Devrimsellik sürecini de etkileyeceği için, atılan her adım düşünülerek ve akılcı gerekçelere dayandırılarak ilerlenecektir.1

Üçlü Devrim Yasaları ile Hukuk Devrimi yasalarından sonra sıranın yazıya gelmiş olması olağandı. Türk Yazı Devrimi’ne ilişkin ilk işaret fişeği 9 Ağustos 1928’de İstanbul Sarayburnu’ nda atıldı. Latin alfabesine geçişin haklı gerekçeleri sıralanmakla yetinilmedi. Gazi Mustafa Kemal aynı ay içinde geniş çaplı yurt gezilerini başlattı. Her gittiği yurt köşesinde karatahta başına geçen Gazi, bıkıp usanmadan devriminin gereğini yerine getirdi. Kamu çalışanları ve devletin ileri gelenlerinden başlayan alfabe öğretimi, fırsat bulundukça halkı da kapsadı. Halka yönelik Harf Devrimi etkinliği 1 Ocak 1919’da (AS: 1929 olacak) açılan Millet Mektepleri aracılığıyla yaşama geçirildi.2

Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu’nda karatahta başında. Türk Yazı Devrimi’nin işaret fişeğini ateşlerken.

Gazi’nin Sarayburnu konuşmasından…2

Tam da burada Atatürk devrimlerini “tepeden inmeci” likle yaftalayanların kulaklarını çınlatmanın sırasıdır.

Yurdun hemen her yerindeki öğretmenler, okul öğrencilerinden artan zamanlarda halka Latin alfabesiyle yazmayı-okumayı öğrettiler. Başöğretmen de yurt gezilerinde aynı şeyi canla başla yaptı. Yazı devrimi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yasalaştığı 1 Kasım 1928’den önce halk katında kabul görmüş ve yol almaya başlamıştı. Daha doğru deyişle 1 Kasım’dan önce alınan bu yolla Yazı Devrimi karşıtlarının başlarının önlerine eğilmesi sağlanmıştır.

Kimilerinin olanaksız, kimilerinin de zamanı belirsiz bir süre gerekir dedikleri Türk Yazı Devrimi, halkın gücünü de arkasına alarak hızla yaşama geçti. 1 Haziran 1929’a dek devlet yazışma ve belge dilinin değişimi, 1 Aralık 1929’dan sonra ise devlete eski Türkçe ile başvurunun sonlandırılabilmiş olması Yazı Devrimi’nin yaşama geçiş hızı hakkında yeterince fikir verecektir.

Değişen yalnızca Türkçe’yi okuma ve yazma için kullanılan alfabe olmadı bu süreçte. “ÇOK” sesli Türkçe, yaklaşık bin yıllık KIT sesli prangalarından kurtulmuş oldu böylece. Ayağındaki prangalar nedeniyle kımıldayamayan ve bin yıl boyunca horlanan Türkçe, önündeki engellerin kalkmasıyla şaha kalkmıştır bile denilebilir.

Geçmişle bağımız kopacak ya da Latin harfleriyle okuma-yazma sanıldığı ölçüde kolay olmayacak gibi akıl dışı varsayımlarla Türk Yazı Devrimi’ne eylemli ve söylemli engeller çıkartanların hemen tümü, sağlıklarında, bu Devrimin yaşama geçişine tanıklık ederek kendilerince bir olanaksızın gerçekleşmesini izlemiş oldular.

Türkçe’nin Latin alfabesiyle başlayan yolculuğunda ilerleyen yıllarda bu kez Batı kaynaklı etkilerle söz konusu olan yozlaşmaya karşın Türkçe’nin ilerleyişi durdurulamamıştır.

Günlük konuşma ve yazma dilinin yanı sıra yazın dili, hukuk dili ve bilim dili olarak kendisini gösteren Türkçe, 1000 (bin!) yıllık tutsaklığın ardından 100 (yüz) yıl bile dolmadan gerçek kimliğine kavuşmuştur.

Her ne kadar İbrahim Müteferrika’dan önce Rum, Musevi ve Ermeni azınlıklar Osmanlı’ya matbaayı getirmiş olsalar da, Osmanlı’da basımevinin sıfır noktası olarak Müteferrika matbaası kabul edilmektedir. Bu matbaanın hizmete girdiği 1729’dan 1929’a uzanan 200 yıllık zaman aralığında basılan kitap sayısı 30 bindir. Türk Yazı Devrimi’nin yapıldığı 1928’den başlayarak ilk 15 yıllık dönemde basılan kitap sayısının, geçen 200 yıldaki sayıyı yakalayıp aşmış olduğunu vurgulamakta yarar var.4

Dil yaşayan bir varlık. Hatta bu yanıyla bir canlıya benzetmekte hiçbir sakınca yok. Bu nedenle dil duyarlığı aralıksız sürdürülmelidir. Geçmişte Arapça ve Farsça’nın üstlendiği egemenlik altına alma ve soluksuz bırakma işlevini, günümüzde Batı dillerinin üstlendiği unutulmamalıdır.

Kaynaklar
1 Şimşir, Bilâl N (1997), Türk Yazı Devrimi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları.
2 Ülkütaşır, Şakir M. (2009), Atatürk ve Harf Devrimi, Türk Dil Kurumu Yayınları.
3 Atatürk, (2009), Geometri, Türk Dil Kurumu Yayınları.
4Toprak,Zafer, https://www.academia.edu/14514145/Cumhuriyet_in_Kilit_Ta%C5%9F%C4%B1_Harf_Devrimi

01.11.2019

ZAFER HAFTASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

ZAFER HAFTASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Zeki Sarıhan
Eğitimci – Yazar

26 Ağustos’ta başlayan haftayı Zafer Haftası olarak adlandırmak isabetlidir. 26 Ağustos 1922’de Afyon Cephesinde saldırıya geçen TBMM Ordusu, işgalci Yunan ordusunu parçalayıp dağıtmış ve İzmir’de denize dökmüştü. Bu zafer, Lozan’ın kapılarını açtı ve Yeni Türkiye’nin kuruluşunda mihenk taşı oldu.

O tarihten beri Türkiye halkı yerden göğe haklı olarak bu zaferiyle övünüyor. İşgale uğrayan her ülkenin halkı, bundan rahatsız olur ve yurdunu kurtarmak için mücadeleye atılır. Tarihin derinliklerine indiğimizde işgalden kurtulamayan, topraklarını terk eden veya işgalcinin emrine boyun eğen çok milletle karşılaşırız. Bunların bazıları kendi anavatanlarında azınlığa düşmüş, bir kısmı asimile olarak yok olup gitmiştir. Bu gerçeği anlamak için tarih boyunca Anadolu’da yaşamış, devlet kurmuş milletleri hatırlamak yeter.

Ulusal Kurtuluş Savaşı, Emperyalizm dönemine, yani 20. Yüzyıl’a ait bir kavramdır. Zaferle sonuçlanan ilk millî kurtuluş savaşı da bizimkidir. Bu zaferi sağlayan temel etmenler ise, o tarihte Osmanlı İmparatorluğunun yarı sömürge durumuna düşmüş olması, savaştan yenik çıktığı için topraklarının paylaşıma uğraması, buna karşılık Türklerin köklü bir devlet kurma ve yönetme kabiliyetine sahip olmasıdır. Ayrıca 1. Dünya Savaşı’nda yer yerinden oynamıştı. Bütün dünyada devrim dalgaları, sistemi ve emperyalistlerin planladığı statükoyu yerle bir ediyordu.

ESARET VE KURTULUŞ

Bir belayı başından def ederek özgürlüğe kavuşmaya “kurtuluş” diyoruz. Ancak her insanın ve milletin başındaki bela aynı değildir. O dönemde işgalcilerle işbirliği yapan sınıflar da vardı. Biri Almanlar dışında Batılı şirketlerle iş tutmuş kompradorlar, diğeri Hürriyet ve İtilafçılardı. Bunların tek hedefi, İttihat ve Terakki yönetiminden kurtulmaktı. Bu nedenle o partiyi iktidardan düşüren yabancı işgali bir kurtuluş olarak kabul ettiler.

Türkiye’de yönetimi ele alarak ticaret ve sanayiye hükmeden, zenginlik kaynaklarını istediği gibi kullanan bir işgal, bundan zarar gören bütün sınıf ve tabakalar için esarettir. Bu sınıflar, özgürleşmek için bağımsızlık mücadelesi verirler. Zaferden sonra bu kaynakların kimler lehine kullanılacağı savaşta baskın olan sınıfın ve öteki sınıfların güçlerine bağlıdır.

Türk Kurtuluş Savaşı’na millî burjuvazi ve onların hedeflerini benimseyen bürokrasi önderlik etmiştir. Milleti savaşa bu sınıf çağırmış, ulaşmak istediği hedeflerin programını yapmış ve halkı bunun için seferber etmiştir. İşçi, köylü ve şehir küçük burjuvazisinin bu savaşa severek katılması, savaşta kahramanlıklar yaratması, zaferden kendisi için de bazı çıkarlar beklemesindendir. Ekip biçtiğinin karşılığını alacak, refah düzeyi artacak, örgütlenerek siyasi mücadeleye atılacak, kendini güven içinde hissedecektir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında bir köylü ülkesi olan, cılız bir işçi sınıfı bulunan Türkiye’de, bu emekçi kitlelerin öne geçmesi, zafer için bir program yapması ve buna burjuvaziyi razı etmesi mümkün değildi. Bununla birlikte bu yoldaki çabalar eksik olmamış, Ankara Meclisinde sosyalist eğilimli gruplar oluşmuş ve sosyalist partiler kurulup programlarını ilan etmişlerdi. Bunların amacı, millî devrimi bir halk devrimine dönüştürerek mülkiyeti ve zenginlikleri yeniden paylaştıracak bir rejim kurmaktı. 1920 yılında bu akım o kadar etkiliydi ki, savaşa önderlik eden sınıfın sözcüleri bile bir ara bu görevi üstlenmiş göründüler. Fakat aynı yılın sonbaharında bu söylemleri söndü ve sosyalist örgütleri kapatarak baskı altına aldılar. Bu mücadele, zaferden sonra kimlerin suyun başına geçeceği ve milli gelirden kimlerin aslan payın alacağı ile ilgili bir rekabetten kaynaklanmaktaydı. Öte yandan Türkiye için toplanacak yeni bir konferansa (Londra Konferansı) Ankara solu bastırmış olarak giderse elverişli barış şartları elde edeceğine inanıyordu.

Büyük Zafer, bir kurtuluştu evet ama burjuvazi için tam bir kurtuluş, emekçi halk için ise yarım bir kurtuluştu. Bizim tarihçiliğimiz, edebiyatçılığımız, söylevciliğimiz, burjuvaji tarafından biçimlendirildiği için, yabancı işgalinden kurtuluşu tam ve gerçek bir kurtuluş olarak propaganda etti ve kuşakları buna göre eğitti. Emekçilerin ağa ve tefeciden, patrondan kurtuluş mücadelesini ise vatan hainliği olarak suçladı. Çünkü vatan onların çiftliği idi! Millet ise bu çiftlikte onlar için çalışan yarıcılardı!

MİLLÎ DEMOKRATİK DEVRİM

Ülkenin kaynaklarının başına geçtiği halde Türk burjuvazisi, gene de Avrupa ve Amerika burjuvazisi karşısında zayıftı. Hıristiyanların terk edilen mallarına el koymak ve köylülere vurulan ağır vergiler, bu sınıfın durumunu güçlendirdi ise de Batılı burjuvazinin düzeyine çıkaramadı. Bu nedenle burjuvazimiz, çok geçmeden Batı sermayesiyle ortaklık yoluna gitti. 2. Dünya Savaşından sonra askerî bakımdan da onun himayesine girdi.

Türkiye devrimcileri, özellikle 1960’tan sonra işbirlikçi kapitalizm ile mücadelelerine “İkinci Kurtuluş Savaşımız” dediler. Milli Demokratik Devrim Teorisiyle emekçilerin önderliğinde iki aşamalı bir devrimi savundular. Önce kompradorları tasfiye edecekler, bu mücadele içinde kesintisiz olarak sosyalizme geçeceklerdi. Emperyalizm döneminde bazı ülkeler bu yolla sosyalizmi kurmuşlardı. Doğrudan bir sosyalist devrimi savunanlar da vardı.

Bu teoriler hayata geçirilemedi. Türk burjuvazisi, yabancılardan da aldığı destekle devrim hareketini kanlı bir biçimde bastırdı.

YENİ STRATEJİMİZ

  • Türkiye halkı 2019 yılında gene bir kurtuluş mücadelesi içindedir.

Bu kez kurtulmak zorunda olduğumuz, 1922’deki gibi işgalci Yunan ordusu değildir. Türkiye’ye bir din devleti dayatmak isteyen “yeni burjuvazi”nin demokrasiyi ortadan kaldıran tek adam rejimidir. Onun yerine konacak olan bağımsız, demokrat Türkiye ise bütün millî sınıf ve tabakaların güçbirliği ile gerçekleştirilecektir. Kurulacak olan rejimin emekçilere yararı, onların bu mücadeledeki güçleriyle orantılıdır.

Hedefleri burjuvazinin çıkarlarıyla sınırlı olanlar, Zafer Haftasında, yalnız 1922’de kazanılan zaferi anmakla yetinirler. Bizim o büyük zaferi dilimizden düşürmeyişimizin nedeni ise, onun strateji ve taktiklerini irdeleyerek emekçiler için kuracağımız yeni hayat için bir basamak yapmak istediğimizdendir. Önce tek adam rejimin elimizden aldıklarını yeniden kazanacağız, sonra orada durmayarak gerçek kurtuluşa kadar mücadele edeceğiz. (26 Ağustos 2019)

Kurtuluş Savaşı’nda işçi sınıfı 

Kurtuluş Savaşı’nda işçi sınıfı 

Yıldırım KoçYıldırım KOÇ
Aydınlık Gazetesi, 28.10.2017

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Yarın 29 Ekim. 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanuna göre, 29 Ekim günü Ulusal Bayramdır. Bayram 28 Ekim günü saat 13.00’te başlar ve 29 Ekim günü devam eder. Yasaya göre, 29 Ekim günü özel işyerlerinin kapanması zorunludur. Ancak 29 Ekim günü çalışan özel işyerlerine bir yaptırım uygulanmadığından, kimse sesini çıkarmaz. 29 Ekim’in yıldönümünde Birinci Kurtuluş Savaşımızda işçi sınıfının rolünü kısaca ele almakta yarar var.

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA İŞÇİ SINIFININ DURUMU

Efsane yaratmakta çok yetenekliyiz. Bu işi özellikle solcular işçi sınıfına ilişkin olarak yapıyorlar; sonra da sürekli hayal kırıklığı yaşıyorlar. Türkiye işçi sınıfı tarihine ilişkin kitaplara baktığınızda, Kurtuluş Savaşı yıllarında işçi sınıfının bu mücadeleye nasıl katıldığı konusunda övgülere rastlarsınız. Bunların büyük bölümü uydurmadır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında Osmanlı işçi sınıfının büyük bölümü İstanbul ve civarındaydı ve bunların çok büyük bölümü Ermeni, Rum ve Yahudiydi. 1913 ve 1915 yıllarında yapılan sanayi sayımlarının sonuçlarına göre, işçilerin yalnızca %15’i Müslümandı; gerisi azınlıklardan oluşuyordu. Bunun nedeni de, 1909 yılına kadar azınlıkların askerlikten muaf tutulmasıydı; Müslümanlar yıllarını askerlikte geçirdi, azınlıklar işte çalıştı. İttihat ve Terakki’nin en önemli katkılarından biri, Ermeni, Rum ve Yahudilere tanınan bu ayrıcalığın sona erdirilmesi, onların da askere alınmasıdır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’daki azınlık işçiler Yunan işgalini onayladı ve maddeten ve manen destekledi. Bazı işyerlerindeki Rum işçiler, Müslüman işçilere baskı yaptılar, onları Yunanistan yöneticilerinin resimlerine (AS: fotoğraflarına) saygı göstermeye zorladılar.

MÜSLÜMAN İŞÇİLERİN TAVRI

Büyük çoğunluğu İstanbul’da bulunan Müslüman işçiler arasında Anadolu’ya geçip Kurtuluş Savaşı’na doğrudan katılanlar ve İstanbul’daki direniş örgütlerinde çalışanlar oldu. Ancak bir bütün olarak bakıldığında, İstanbul’daki Müslüman işçilerin büyük bölümü Kurtuluş Savaşı’na karşı duyarsız kaldı; vatan mücadelesi yerine ekmek mücadelesi verdi. Ücretlerin artırılması için grevler yapıldı; ancak Anadolu’daki mücadeleyi desteklemek için tek bir grev bile yoktur. İstanbul’da 1 Mayıs kutlandı. 1 Mayıs kutlamalarında Enternasyonal marşı söylendi; kırmızı kravat takıldı; ancak 1 Mayıs mitinglerinde “kahrolsun emperyalizm!” veya “yaşasın bağımsızlık mücadelesi!” gibi sloganlar kullanılmadı.

Azınlık işçilerinin sosyalist ve anarko-sendikalist kesimleri, Beynelmilel İşçiler İttihadı’nda örgütlenmişti. Bu örgütün bir kesimi daha sonra Türkiye Komünist Fırkası’na katıldı. Ancak bu örgüt de Anadolu’daki bağımsızlık mücadelesine duyarsız kaldı. Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın denetimindeki işçi örgütlerinden de açıkça bağımsızlık savaşını destekleyen bir eylem gerçekleşmedi.

İngiliz ajanı olduğu ileri sürülen ve İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı Tim Harington ile yakın ilişki içinde bulunup ondan maddi-manevi destek alan Hüseyin Hilmi’nin yönettiği Türkiye Sosyalist Fırkası ise bağımsızlık savaşına karşıydı. Örgütlü Müslüman işçilerin büyük bölümü Türkiye Sosyalist Fırkası’nın önderliğini benimsemişti.

Türkiye işçi sınıfı ve sendikacılık tarihinin lekeli sayfalarından biri, Kurtuluş Savaşı yıllarında Osmanlı işçi sınıfının İstanbul’daki kesiminin duyarsız ve hatta işbirlikçi tavrıdır. Dünya Savaşı sürecinde yaşanan mutlak yoksullaşma ekmek mücadelesini zorladı; işgalci güçler de bu ekmek mücadelesine engel olmayınca ortaya bu tablo çıktı. Efsaneler uydurmak yerine gerçekle yüzleşmek ve bunun nedenlerini sorgulamak daha doğrudur.
=======================================
Evet dostlar,

Yakın tarihin acı ama nesnel gerçekleri..
Acaba günümüzde durum nasıl??
Bir andırı (analoji) ya da similasyon (benzetim) kurulabilir mi??
Değerli Koç’un 2 saptaması oldukça önemli :

1. Müslüman işçiler hep savaştı, savaştırıldı, öldü, engelli oldu, cesedi yabanlarda kaldı..
Ölürse şehitlik, kalırsa gazilik vadedildi; cennet, huri ve gılmanlar erişilmez ödüllerdi!?
2. Özellikle 1. Dünya Paylaşım Savaşı yılları olmak üzere ciddi biçimde yoksullaştırıldılar ve somut ekmek kavgası soyut vatan kavgasının önüne geçti..

Günümüzde                        :
Onyıllardır sürdürülen orta yoğunlukta çatışma – terör nedeniyle onbinlerce şehit – yitik verdi..
Onyıllardır sürdürülen enflasyonist – sömürücü politikalarla acımasızca yoksullaştırıldılar.
Türlü ayrımcılığa uğrayıp ötekileştirildiler, birbirlerine düşmanlaştırıldılar..
Artık şehit cenazelerinde “vatan sağolsun” eskisi gibi gür söylen(e)miyor ne yazık ki..
Mevziler epey zamandır dövülmekte ve sanırız – korkarız epey ama epey yumuşatıldı.. Emperyalistler çoook inatçı, sabırlı ve kararlı…
Kadim Rövanşı almaya kilitliler..
Ama on yıl, ama yüz yıl, ama bin yıl sonra…
Konstantinapolis’in İstanbul’a dönüştürülmesi, Bizansın yıkılması, Viyana kapılarının zorlanması, Haçlı seferlerinin püskürtülmesi, Endülüs’ün bağrına dek ilerlenmesi unutuldu ve bağışlandı mı sanıyoruz??
*****
Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün Kurtuluş Savaşı’nı başarması ve ardından AYDINLANMA DEVRİMLERİ ile Cumhuriyeti yapılandırması tam anlamıyla bir tansıktır (mucizedir)!
“Adam olmak” istiyorsak ne olup bittiğini doğru ve yeterli anlamak ve safımızı ANADOLU RÖNESANSI‘ndan yana belirlemek zorundayız; hem de gecikmeden, eylemli / eylemci olarak.
O zaman Cumhuriyet kutlamalarını yapmayı gerçekten hak edeceğiz; çünkü yaşatabileceğiz..

Sevgi ve saygı ile. 28 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

BAŞBAKAN ADNAN MENDERES’İ BENDEN DİNLEYİNİZ

BAŞBAKAN ADNAN MENDERES’İ BENDEN DİNLEYİNİZ

Dr. Ali Nejat Ölçen
20.09.2017 (e-ileti ile)

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

1994 yılından beri yayımını sürdürerek dağıtımını bedelsiz sağladığım Türkiye Sorunları kitap dizisinin 104 (Nisan 2015) ve 116 (Nisan 2017) sayılarındaki yazılarımda “Başbakan Menderes’i bir de benden” dinleyiniz:

1250 okuyucusu olan Türkiye Sorunları kitap dizisinin 104’üncü sayısının 39-40. sayfalarında şu bilgilere acaba kimler karşı çıkabilir:

1950 Demokrat Parti İle Gelen Faşizm

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, İttihat ve Terakki iktidarının (1910) benzeriydi. Adındaki demokrasiyi yerle bir etmiş, kendisine oy vermeyen Kırşehir’i ilçeye dönüştürmüş, eleştiri yazıları nedeniyle yaşlı Hüseyin Cahit Yalçın’ı, Bedii Faik’i tutuklatarak hapse tıkmış, Demokrat İzmir gazetesinin, partisinin militanları eliyle tahrip edilmesini sağlamış, kendisine demokratik koşullarını kazandıran CHP genel Başkanı İsmet İnönü’yü taşlatarak yurtiçi gezilerini sürdürmesini önlemeye çalışmıştır.

TBMM’de Tahkikat Komisyonu kurarak yasama ve yargıyı kendi elinde toplamaya yeltenmişti. İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Sıddık Sami Onar’ı saçlarından tutup sürükleyerek dışarı atan polis Bumin Yamanoğlu cezasız kalabilmiştir. Halkevlerini kapatarak ulusal kültürün birliktelik içindeki gelişimini önlemiş, Cumhuriyetin kitaplarını yakan ilk siyasal partinin iktidarı olmuştur.

1955-1960 dönemin Menderes iktidarı 1910’ların İttihat ve Terakki iktidarının faşizmine benzerini yaşamaya başlamıştı Cumhuriyet Türkiye’si.. Ülkede bu denli gaddar ve zalim olan Demokrat Parti iktidarı, İstanbul’da azınlık haklarını yok eden 6-7 Eylül 1955 olaylarına karşı Yunanistan’dan gelen tepkilere boyun eğmiş ve yazar Nazlı Ilıcak’ın Bayındırlık Bakanı olan babası Muammer Çavuşoğlu İzmir’de Yunan Bayrağının göndere çekilerek selam duruşuyla o ülkeden özür dilemeye boyun eğmiştir.

Çok Partili siyasal yaşamda, ülkeyi ikiye bölen girişimi başlatan Menderes Hükümeti’dir: Vatan Cephesi ile devletin radyo denilen haberleşme aracı her gün o cepheye katılanların (yaşamı terk etmiş olanların adları dâhil) yayınlamak görevini de üstlenmişti.

Nisan 2017’de yayınlanan Türkiye Sorunları kitap dizisinin 116, sayısında acaba Başbakan Adnan Menderes için (sayfa 57) bakınız neler yazmışız:

Fakat ne yazık ki doğa tahribatına Başbakan Adnan Menderes başlamıştır. Örneğin Ankara’da Bülbül deresinin güzelim suları, Sağlık Bakanlığı binasının yanından geçerek Atatürk Bulvarı’nın ortasında akışını sürdürür ve Ankara çayına ulaşırdı. O dere kurutuldu ve Atatürk Bulvarında Bülbül Deresinin gövdesi betonla kapatıldı. Mustafa Kemal Atatürk’ün Başkenti Ankara’nın Kavaklıdere’den Ulus Tren istasyonuna kadar ana caddesinin ortasında güzelim çam ormanı olan refüjü vardı. 1958 yılının ortasında güzelim çam ormanı kesilip yok edildi. Ve orman olan güzelim refüj betonlandı. Kızılay’daki Sakarya yolunu süsleyen ardıç ağaçları da bir gecede kesilerek yok edildi. Başbakan Menderes İran’daki Başkent Tahran’da tek ağaç görmeyince  kentlerde ağacın  gereksizliği kanısına ulaşmış olmalıydı! Fatih Sultan Mehmet sağ olsaydı başta Adnan Menderes olmak üzere  2017 yılında Ankara ORAN semtinde binlerce ağac kestirip 39 katlı bina yapımını üstlenen Kuzu Grubu’nun yetkililerinin kollarını kesmiş olacaktı. Çünkü “Ormanımdan bir dal kesenin kolunu keserim” demişti 660 yıl önce. Nereden bilecekti ki,  doğa düşmanı siyasal partilerin ülkemizde iktidar olacaklarını…

Yazacaklarım bu kadar da değil. Türkiye’mizde 1957-1959 arasında ilk bilimsel Yapı Teknik dergisini yayınlamış ve 20. sayısı Adil Handaki büronun kapıları polisler tarafından  kırılarak o kitap dizileri ile birlikte kitaplarımın tümü meşin torbalara doldurularak alıp götürülmüştü. Çünkü 20’nci sayısında Adnan Menderes’in Ankara’da ana caddelerin yıkılarak yeniden yapımının ekonomik bir girişim olmadığını belirleyen yazımız. TBMM’ndeki Tahkikat Komisyonu, “Ekonomik Yatırım yapmayarak devletin manevi kişiliğine saldırı” kararını almış ve bu satırları yazan kişinin mühendislik hayatını sona erdirmişti.

Ankara’da 555 Miting’ini izleyenleriniz var mıdır bilemiyorum. Adnan Menderes makam arabasından inerek  karşı kaldırımdaki insanlara ne denli halkçı olduğunu kanıtlamayı tasarımlamış olmalıydı. O an karşı kaldırıma adım attığında genç bir adamın yumruğuyla karşılaştı. Kısa sürede yaşam savaşının içinde bulmuştu kendisini.  Austin marka mavi renkli küçük arabadan iri bir adam çıkarak Menderes’i kucakladı arabasının içine yerleştirdi ve kaçıp götürdü.

Birkaç gün sonra da Harp Okulu Öğrencilerinin başta komutanları ile birlikte yürüyüşü gerçekleşecekti.

27 Mayıs 1960’ın doğuşunun sorumlusudur Adnan Menderes ve Celal Bayar.
=========================================
Dostlar,

Teşekkürler Sayın Dr. Ali Nejat Ölçen…
Sayın Ölçen 91921 doğumludur ve yazdıklarına doğrudan tanık olmuştur mutlaka..
Menderes’in başkanlığındaki DP hükümetlerinin sabıkası keşke bunlarla sınırlı kalsaydı..
Köy Enstitülerini kapatan da onlar (1954!)
Arapça ezanı geri getirenler de.. (Atatürk 1923’de Türkçeleştirmişti)
1958 Temmuzunda ülkemizin iflasını ilan ederek% 320 devalüasyon ile IMF’den borç alanlar da onlar.. 2,85 TL olan 1 Dolar’ın 3,2 kat değerlendirilerek = TL’nin değeri düşürülerek 9,15 TL’ye çıkaran da Menderes’in DP iktidarıdır.. 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’den emanet aldıkları  200 ton Hazine altınını Londra merkez bankasına Türk Hava Kuvvetlerinin uçaklarıyla rehin yollayan da..
Menderes, “Siz isterseniz şeriatı bile geri getirebilirsiniz”  çanakçılığını – gerici kışkırtıcılığını bile yaptı! Halkla – demokrasiyle alay ederek “Odunu aday göstersem seçtiririm..” dedi..
Başbakan Menderes’in ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Saka‘nın VATANA İHANET suçu ile idam edilmeleri tartışılabilir, eleştirilebilir. AKP, Erdoğan bu gün bile 15 Temmuz sanıkları için İdam çığlıkları atabilmektedir. Nitekim 12 Mart döneminde 6 Mayıs 1972’de TBMM’de Deniz Gezmiş – Yusuf Aslan – Hüseyin İnan‘ın idam cezaları oylanır ve onaylanırken genel kurulda “Kana kan, intikam, 3’e 3!” çığlıkları duyuluyordu. Süleyman Demirel 2 elini birden kaldırıyordu bu idamlara “evet” derken!

27 Mayıs 1960 Devrimi’ne giden yolda olup bitenleri okumak için lütfen tıklar mısınız?
(5 dosyaya erişebilirsiniz..) :
http://ahmetsaltik.net/2017/05/27/27-mayis-1960-devriminin-57-yili/

  • Sonuç olarak Menderes ve idam edilen 2 Bakan sütten çıkmış ak kaşık asla değillerdi..

Sevgi ve saygı ile. 21 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com