Zorunlu aşı üzerine

Dr. Ceyhun Balcı yazdı…

Zorunlu aşı üzerine

Salgında gelinen evrede aşıya odaklanmak kaçınılmaz. Şu anda ortada olan, aşısızların salgını gerçeğidir. Hastalığa yakalananlar, hastalığı ağır geçirenler, yoğun bakıma ve sonunda tanımsız üzüntü kaynağımız olan toprağa düşenler. Hemen tümü aşısızlardan, aşı programını tamamlamayanlardan ya da anımsatma dozunu yaptırmayanlardan oluşuyor.

Bugün için aşı darlığından söz edilemeyeceğine göre aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu önde gelen sorun olarak öne çıkıyor.

Bu durumda “aşı zorunlu olmalı mı?” sorusunun usa gelmesi kaçınılmaz. Ülkemizden ve Avrupa’dan yargı kararlarını paylaşarak bu tartışmaya ışık tutmak yararlı olacaktır.

Türkiye yakın geçmişte çok başarılı aşılama kampanyalarına imza atmış bir ülke. Bu başarının koruyucu hekimliğin ve toplum sağlığının öncelendiği yıllarda elde edilmiş olduğunu unutmamak gerekir. Daha önceki yazımda vurgulamaya çalıştığım gibi 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu aşılamaya özel önem veren ve örneğin çiçek aşısını zorunlu tutan bir yasadır.[1] Şu anda yürürlüktedir. Otuzlu yılardaki çiçek hastalığının yerine günümüzde Covid 19’u koyabiliriz.

“Bırakınız yapsınlarcı” neoliberal kıskaçtaki Türkiye’de aşı zorunluluğunu konuşmanın bile son derece güç bir iş olduğu oldukça açık. Hemen her gün “aşılanın” diyerek yalvar yakar olan sağlık ve ülke yönetiminin geçtiğimiz günlerde İstanbul Maltepe’de düzenlenen “aşı karşıtı buluşma” karşısındaki edilgenliği ve sessizliği ibretliktir.

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN AŞI KARARI

Otuz beş yılı aşan hekimlik yaşamımda özellikle çocukluk çağı aşıları konusunda “aşı reddi” olgusuna rastlamadım desem yalan olmaz. Böyle bir kapıyı açık tutmadığınız sürece kimsenin aklına bu kapıdan girmek gelmez. Anayasa Mahkemesi, 2015 yılında adının önünde hukukçu unvanı bulunan bir kimsenin başvurusuna üzerine verdiği kararla “aşı reddi” kapısını açmış oldu. (AS: Bu bağlamda 2 kararı var AYM’nin)

AYM’nin açtığı kapıdan girenler :

·       Bu kapıdan ilk girenler çocuklarını bulaşıcı hastalıklardan koruyan çocukluk çağı aşılarını yaptırmaktan kaçınan ana-babalar oldu. Bu kapıdan son olarak 30 bine yakın kişinin girdiği yansıdı kayıtlara.

·       Açık kapıdan son girenler, günümüzde Covid-19 aşılarını yaptırmaktan kaçınanlar oldu. Dünyada ve Türkiye’de Covid 19’a karşı geliştirilen aşılar çoğunlukla kabul gördü. Böylelikle çoğunluk toplum sağlığıyla ilgili sorumluluğunu yerine getirmiş oldu. Sayıları daha az da olsa aşılanmayanlar öncelikle kendilerini ama toplamda tüm toplumu riske sokan bir sorumsuzluk sergilemiş oldular. (AS: Aşılanmayanlar toplumun 1/4’ü dolayında, ciddi bir oran!)

İlk grubu oluşturan analar-babalar kendileriyle ilgili karar alacak bilinçten yoksun çocukları için onların sağlığını tehlikeye atan tutum almış oldular, onları aşılatmayarak. Covid -9 aşılarına karşı duranlar da salgının söndürülmesi yolundaki çabaları baltalamış oldular. Her iki gruba da “vicdanınız rahat mı?” sorusunu yöneltmeyi kaçınılmaz görev sayıyorum.

AYM’nin bu kararı (2 bireysel başvuru kararı) yüksek yargı organının yeterli bilirkişilik yardımı almadan verdiği bir yanlış karar olarak geçmiştir tarihe. Bu durum, bugün yaşadıklarımız göz önüne alındığında iyice belirginleşmiştir.

Böylesi bir yanlışlık karşısında ülkemizi yönetenlerin sessizliği ve edilgenliği konusunda da birkaç çift söz söylemeden geçemeyiz. AYM kararı sonrasında ortaya çıkan karmaşayı giderecek yasal düzenleme yapmak yerine oralı olmamayı seçen yöneticilerimiz bugünlerde kendisini gösteren ve gücünü koruyan aşı karşıtlığından da sorumlu olduklarını bir an olsun akıllarından çıkartmamalıdırlar.

Anlaşıldığı kadarı ile hükümetimiz, arka bahçenin güllerinin dikeninden çekinmektedir. Bir yandan salgın son bulsun ve ekonomi soluklansın düşüncesi içindeyken öte yandan da oy avcılığı anlayışının tutsağı olmaktan kurtulamamaktadırlar. Bir çift söz de Abdurrahman Dilipak ile aynı çizgiye düşen ilerici(!) görünenlere. Aşı tartışmaları sırasında aldığımız tutumla “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir!” sözü üzerinden sınanmış olduğumuzu bir an olsun unutmamalıyız.

AİHM’NİN AŞI KARARLARI

Öbür 2 örneğimizden ilki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kaynaklı. Mahkemeye yapılan başvuru Covid salgını öncesinde olsa da güncel duruma ışık tutması bakımından önemli. Çekya’da okul öncesi öğretimi için başvuran ana-baba çocuklarına çocukluk çağı aşılarını yaptırmaktan kaçınır. Buna bağlı olarak çocuk okula kabul edilmez. Sonrasında konu AİHM’ye taşınır. Konu toplum sağlığı ve çocuk olduğunda AİHM’nin duyarlılığının farklılaştığı görülür. Başka deyişle, içinde bulunduğumuz yüzyılda aşı zorunluluğunun gerekli olabileceğinden söz etmek yanlış olmaz bu karar ışığında.[2]

İkinci örneğimiz de AİHM’den ve çok daha güncel. Yunanistan hükümeti Covid-19 aşısını sağlık çalışanları için zorunlu tutunca kamu ve özel sağlık ortamından bir grup sağlık çalışanı AİHM’ye başvurarak söz konusu uygulamanın askıya alınması isteminde bulunmuş. AİHM hızlı kararıyla söz konusu istemi uygun bulmayarak Yunanistan’daki zorunlu aşı uygulamasını dolaylı olarak onaylamış.[3]

Bu arada, AİHM alanı dışındaki ABD’den de benzer bir uygulama kararı geldi. Bu karar, salt sağlık çalışanlarıyla sınırlı tutmuyor zorunlu aşıyı. ABD federal hükümetinin aldığı karardan, yaklaşık 80 milyon kişinin bu kapsamda olduğu anlaşılıyor.[4]

Aşı karşıtı toplulukların sıkça öne sürdüğü “böyle bir salgın yok” ya da “bu kadar ölüm mevsimsel grip nedeniyle de oluyor” türünden söylemleri bir yana bırakmakta yarar var. İnsanlığın geçmişte de pek çok kez yaşadığı küresel salgınlardan bir başkasını yaşadığı kuşkusuzdur. Böylesi duyarlı koşullarda komplo kuramlarına yenik düşmek yerine, eldeki biricik korunma ve salgınla baş etme gereci olan aşı konusunda düşülen ikilem karşısında ülkemizden ve Avrupa’dan yargı kararlarının yeterince aydınlatıcı ve yol gösterici olduğundan kuşku duyulabilir mi?

  • Akıl ve bilim dışı öğelere dayandırılan “aşı karşıtlığı” tiyatrosu bir an önce sona erdirilmeli.

Küresel bir sorunla karşı karşıya olduğumuza göre tüm ülkelerin yargısıyla, yönetimiyle ve başkaca unsurlarıyla kararlı bir duruş sergilemesi kaçınılmaz görünüyor.

İki yargı organı!

Dört karar!

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi toplum sağlığını gözetmekten uzak, akılcı ve bilimsel dayanaktan yoksun kararıyla “aşı reddi” kapısını açıyor. Kapıdan giren girene. Salgın hız kesmeden sürüyor. Aşısını yaptırarak toplum sağlığı yükümlülüğünü yerine getirenlere karşılık aşılanmamakta üsteleyerek toplum sağlığını hiçe sayanlara yargı kalkanı oluşturuyor.

AİHM ise, insan hakları duyarlılığını elden bırakmadan toplum sağlığını ilgilendiren yaşamsal konuda insan haklarının kamu sağlığını tehlikeye atmanın kılıfı olmasına izin vermeyerek adına yaraşır işlev görüyor.
=====================
Kaynaklar…

[1]https://www.veryansintv.com/umumi-hifzissihha-kanununu-okuyan-var-mi
[2]https://theconversation.com/compulsory-vaccination-what-does-human-rights-law-say-167735utm_medium=email&utm_campaign=Latest%20from%20The%20Conversation%20for%20September%2015%202021%20%202060520314&utm_content=Latest%20from%20The%20Conversation%20for%20September%2015%202021%20%202060520314+CID_eedbc02a87cd7227f455dd6a6c3f7356&utm_source=campaign_monitor_uk&utm_term=Compulsory%20vaccination%20what%20does%20human%20rights%20law%20say
[3]https://theconversation.com/compulsory-vaccination-what-does-human-rights-law-say-167735utm_medium=email&utm_campaign=Latest%20from%20The%20Conversation%20for%20September%2015%202021%20%202060520314&utm_content=Latest%20from%20The%20Conversation%20for%20September%2015%202021%20%202060520314+CID_eedbc02a87cd7227f455dd6a6c3f7356&utm_source=campaign_monitor_uk&utm_term=Compulsory%20vaccination%20what%20does%20human%20rights%20law%20say
[4]https://tr.euronews.com/2021/09/10/abd-baskan-sabr-m-z-tukeniyor-art-k-as-olun-dedi-cal-sanlar-icin-as-zorunlulugunu-genislet utm_source=newsletter&utm_medium=${template_locale}&utm_content=abd-baskan-sabr-m-z-tukeniyor-art-k-as-olun-dedi-cal-sanlar-icin-as-zorunlulugunu genislet&_ope=eyJndWlkIjoiNTg5ZDAyZTRkMDU2MTQ3ZWVkZGE5OTY0MjI4NmMwMGEifQ%3D%3D

Türk Yazı Devrimi

Türk Yazı Devrimi

Ceyhun Balcı 

Türkçe’ye ilişkin iki bayram kutlarız her yıl. Birisi 800 yıl önceye dayanırken öbürü 85 yıl önceye göndermede bulunur. Her ikisi de değerlidir.

Türkçe için gerçek bayram olan Harf Devrimi ya da Türk Yazı Devrimi haksızlığa uğramaktadır. İkincisinin başlangıç noktası sayılabilecek olan bu önemli devrime hak ettiği ilgiyi göstermek gerek!

1 Kasım 1928’de Kurtuluş’un önderi, Cumhuriyet’in kurucusu ve elbette Devrimler’in düşünce babası Atatürk’ün kara tahta başına geçerek başlattığı Türk Yazı Devrimi Üçlü Devrim Yasaları kadar önemli ve anlamlıdır. Cumhuriyet’i ve Devrimler’i güvence altına almayı amaçlayan Türk Yazı Devrimi derinlemesine anlaşılmış mıdır? Arap-Fars alfabesinden Latin alfabesine geçişle açıklanacak sıradanlıkta bir olgu mudur?

Türkler ve Türkçe günümüzden 1500 yıl önceye uzanan belgeliğe sahiptir. İS VII. yüzyılda dikilen Çöyren yazıtı Türklerin ilk alfabesi olan Göktürkçe’yi belgelemiş ve anıtlaştırmış ilk yapıttır.1


Daha iyi bilinen Orhun Yazıtları da İS VIII. yüzyılda Göktürkçe yazılmıştır. Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk’un anılarını ölümsüzleştirmiştir.2

 

Türklerin XI. yüzyılda İslâmiyetle tanışmaları (AS: bu tarih 9. yy’ın başlarıdır..) Türkçe’nin dil yarası hastalığının da başlangıcı sayılır. Din aracılığıyla Latin harfleriyle tanışan Kumanlar bir yana bırakıldığında, Türkler bundan böyle Fars ve Arap etkisi altında kalacaktır. Bu etkileşimin Türkçe’yi Arap-Fars boyunduruğuna alması şaşırtıcı olmayacaktır.

Sonraları adı Osmanlıca olarak konacak olan bu melez dil toplumun seçkinleriyle halkı arasına giren bir kama gibi de işlev görecektir. Bu kama toplumun tabanıyla tavanı arasında iletişim sorunu yaratırken, Türk soylu ve Türkçe konuşan halk, seçkinlerce küçümsenecek ve “Etrakı biidrak” söylemiyle olumsuz ayrımcılığa uğratılacaklardır.

SESLİ varsılı Türkçe, SESLİ yoksulu Osmanlıca’nın boyunduruğunda gelişmek şöyle dursun gerileyecek ve deyim yerindeyse donup kalacaktır. Anadolu halkı olmasa yok olup gitmesi işten bile olmayacaktır. Her şeye karşın Türkçe, horlanan Anadolu halkı sayesinde varlığını koruyacaktır.

En az sekiz, kimi lehçelerde daha çok SESLİ’sinden yoksun kalan Türkçe, soluğunu yitirme noktasına sürüklenir Osmanlıca egemenliği döneminde. Osmanlıca’nın 3 SESLİ’siyle 8 SESLİ’yi karşılama çabaları kimi zaman gülünç çoğu zaman acıklı görünümlerin oluşmasına yol açar doğal olarak. Türkçe’nin kısıtlı ve yasaklı durumuna düştüğü bu koşullarda Türkçe yerini Arapça ve Farsça’ya bırakacaktır. Çünkü Osmanlıca, yapay bir dil olarak Arapça ve Farsça’nın kırmasıdır. Aslı varken Türkçe’ye yer olmayacaktır, bu alfabe kullanıldığı sürece.1

Dönemin baskı teknolojisinin kısıtlılıkları Osmanlıca ile bir kez daha belirginleşir. Baskıyla çoğaltma işine uygun olmayan Arap-Fars harfleri bu bağlamda da sorunlara kaynaklık eder.

Tanzimat öncesinde III. Selim döneminde Osmanlı’nın uzak ülkelere kalıcı elçiler göndermesiyle birlikte bu ülkelerle iletişim de kaçınılmaz olur. Sefaretlerle yapılan yazışmalarda Latin harfleriyle Osmanlıca kullanılır. Böylelikle Osmanlı belki de ilk kez Latin harfleriyle tanışmış olur.2

Yüzyıllar boyunca dış dünyayla ilişkisi fetihler düzeyinde kalan Osmanlı’nın duraklama ve gerileme dönemlerinde aklı biraz olsun başına gelmeye başlayacaktır.

Öteden beri teknolojiyi üretmeye değil ama tüketmeye eğilimli olan Türkler, Tanzimat döneminde telgrafın da kullanıcısı olmakta gecikmezler. Ancak, telgraf iletişiminde Osmanlıca harfler kullanılamaz. Latin harfleriyle tanışmak zorunludur böylelikle.

Tanzimat’la birlikte uygarlığın farkına varan Osmanlı’da yazıda kullanılan Arap-Fars harfleri tartışma konularının önceliklilerinden biridir artık!

Osmanlıca’da Arap-Fars harflerinin kullanımını yalnızca bir alışkanlığın değil, Arapça’nın kutsal kitabın dili olması bakımından bir zorunluğun ürünü olarak da görmek gerekir. Buna karşın ilk kez Tanzimat döneminde Arap-Fars harflerinin dilimizin gereklerini karşılamadığı yüksek sesle dile getirilir. Osmanlıca’nın yazıldığı harflerin kutsallıkla özdeş olduğu göz önüne alındığında, böylesi sesli düşünmenin bile önemli olduğu kesindir.

Tam olarak doğrulanamasa da I. Meşrutiyet’i kısa sürede sonlandıran istibdat padişahı II. Abdülhamit bile alfabe değişikliğini aklına getirmemiş değildir.

İzleyen II. Meşrutiyet döneminde iktidarda olan İttihat ve Terakki içinde Latin alfabesi yanlısı olanlar bulunmakla birlikte, dönemin devrimcisi sayılan İttihat ve Terakki bile kurumsal olarak alfabenin değiştirilmesine karşı durur.

Osmanlı’yı çöküşe götürecek olan Balkan Savaşı ve onu izleyerek patlayan 1. Dünya Savaşı boyunca bu konunun akla bile getirilmemesine şaşırmamak gerekir.

Bu arada, Arnavutluk’ta Kamusi Türki’nin yazarı Şemsettin Sami öncülüğünde Latin harflerine eğilimin belirginleştiği ve yaşama geçirildiği not edilmelidir.1,2

Osmanlı’nın sonunu getiren uzun savaşlara eklenen Milli Mücadele ve onu izleyen Cumhuriyet, bu devrimin gerçekleştirilmesi için gerekli ortamı yaratacaktır.

Tanzimat’la başlayan, II. Meşrutiyet’le hız kazanan alfabe değişikliği tartışmalarında Latin alfabesine geçilmesi istekleri seslendirilse de yönetsel unsurların bu seçeneğe neredeyse olasılık tanımadıkları iyi bilinmelidir. Bu durumda ise, kullanımda olan Arap-Fars harflerinin dilimize uygun duruma getirilmesi ile bu harflerin ayrık yazılarak Türkçe’yi rahatlatma girişimlerinin ötesine geçmeyen çabaların gösterildiğini öğreniyoruz kaynaklardan.

Araya giren dünya savaşı ve onu izleyen Milli Mücadele boyunca bu konuyla ilgili tartışmaların bir kişi dışında kimseyi ilgilendirmemesini de doğal karşılamak gerekir. Milli Mücadele’nin başında Erzurum Kongresi sırasında Cumhuriyet kurmayı tasarlayan Mustafa Kemal’in,
Harf Devrimi’ni de Mazhar Müfit Kansu’ya not ettirdiği bilenlerce bilinir.1,3

Gazi’nin daha Milli Mücadele sırasında Latin alfabesi tasarımını Halide Edip’e de aktardığı bilgisi yer alır kaynaklarda.1

1905’te Selanik’te Bulgar Türkolog Manolof’a Latin alfabesine geçişin gerekliliğini söylediği bilinen Gazi’nin Erzurum Kongresi sırasında aynı doğrultuda bir notu Mazhar Müfit Kansu’ya yazdırmış olması konuya ve soruna egemenliğinin belirtisi sayılmalıdır.1,3

Buna karşılık Mustafa Kemal’in her attığı adım gibi Harf Devrimi de zamanlamasıyla hayranlık yaratır. Örneğin, Türk Ordusu İzmir’e girdikten birkaç gün sonra 13 Eylül 1922’de görüştüğü gazeteciler arasında olan Hüseyin Cahit (Yalçın)’in bir an önce Latin harflerinin alınması görüşüne verdiği yanıt anlamlıdır : “Sırası gelmemiştir!” 1,2

Önce Cumhuriyet kurulacaktır. Kaldırılmış olan saltanata halifeliğin sonlandırılması eklenecektir. Devrim yasalarıyla Cumhuriyet’in temeli sağlamlaştırıldıktan sonra Harf Devrimi’ne sıra gelecekken Şeyh Sait İsyanı’yla uğraşılması gerekecektir (1925). Hukuk Devrimi’ni izleyerek Cumhuriyet’in insan kaynağını aydınlatacak olan Harf Devrimi yapılacaktır. Bu sıralama ve zamanlamada yapılacak en küçük hata, Devrimsellik sürecini de etkileyeceği için, atılan her adım düşünülerek ve akılcı gerekçelere dayandırılarak ilerlenecektir.1

Üçlü Devrim Yasaları ile Hukuk Devrimi yasalarından sonra sıranın yazıya gelmiş olması olağandı. Türk Yazı Devrimi’ne ilişkin ilk işaret fişeği 9 Ağustos 1928’de İstanbul Sarayburnu’ nda atıldı. Latin alfabesine geçişin haklı gerekçeleri sıralanmakla yetinilmedi. Gazi Mustafa Kemal aynı ay içinde geniş çaplı yurt gezilerini başlattı. Her gittiği yurt köşesinde karatahta başına geçen Gazi, bıkıp usanmadan devriminin gereğini yerine getirdi. Kamu çalışanları ve devletin ileri gelenlerinden başlayan alfabe öğretimi, fırsat bulundukça halkı da kapsadı. Halka yönelik Harf Devrimi etkinliği 1 Ocak 1919’da (AS: 1929 olacak) açılan Millet Mektepleri aracılığıyla yaşama geçirildi.2

Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu’nda karatahta başında. Türk Yazı Devrimi’nin işaret fişeğini ateşlerken.

Gazi’nin Sarayburnu konuşmasından…2

Tam da burada Atatürk devrimlerini “tepeden inmeci” likle yaftalayanların kulaklarını çınlatmanın sırasıdır.

Yurdun hemen her yerindeki öğretmenler, okul öğrencilerinden artan zamanlarda halka Latin alfabesiyle yazmayı-okumayı öğrettiler. Başöğretmen de yurt gezilerinde aynı şeyi canla başla yaptı. Yazı devrimi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yasalaştığı 1 Kasım 1928’den önce halk katında kabul görmüş ve yol almaya başlamıştı. Daha doğru deyişle 1 Kasım’dan önce alınan bu yolla Yazı Devrimi karşıtlarının başlarının önlerine eğilmesi sağlanmıştır.

Kimilerinin olanaksız, kimilerinin de zamanı belirsiz bir süre gerekir dedikleri Türk Yazı Devrimi, halkın gücünü de arkasına alarak hızla yaşama geçti. 1 Haziran 1929’a dek devlet yazışma ve belge dilinin değişimi, 1 Aralık 1929’dan sonra ise devlete eski Türkçe ile başvurunun sonlandırılabilmiş olması Yazı Devrimi’nin yaşama geçiş hızı hakkında yeterince fikir verecektir.

Değişen yalnızca Türkçe’yi okuma ve yazma için kullanılan alfabe olmadı bu süreçte. “ÇOK” sesli Türkçe, yaklaşık bin yıllık KIT sesli prangalarından kurtulmuş oldu böylece. Ayağındaki prangalar nedeniyle kımıldayamayan ve bin yıl boyunca horlanan Türkçe, önündeki engellerin kalkmasıyla şaha kalkmıştır bile denilebilir.

Geçmişle bağımız kopacak ya da Latin harfleriyle okuma-yazma sanıldığı ölçüde kolay olmayacak gibi akıl dışı varsayımlarla Türk Yazı Devrimi’ne eylemli ve söylemli engeller çıkartanların hemen tümü, sağlıklarında, bu Devrimin yaşama geçişine tanıklık ederek kendilerince bir olanaksızın gerçekleşmesini izlemiş oldular.

Türkçe’nin Latin alfabesiyle başlayan yolculuğunda ilerleyen yıllarda bu kez Batı kaynaklı etkilerle söz konusu olan yozlaşmaya karşın Türkçe’nin ilerleyişi durdurulamamıştır.

Günlük konuşma ve yazma dilinin yanı sıra yazın dili, hukuk dili ve bilim dili olarak kendisini gösteren Türkçe, 1000 (bin!) yıllık tutsaklığın ardından 100 (yüz) yıl bile dolmadan gerçek kimliğine kavuşmuştur.

Her ne kadar İbrahim Müteferrika’dan önce Rum, Musevi ve Ermeni azınlıklar Osmanlı’ya matbaayı getirmiş olsalar da, Osmanlı’da basımevinin sıfır noktası olarak Müteferrika matbaası kabul edilmektedir. Bu matbaanın hizmete girdiği 1729’dan 1929’a uzanan 200 yıllık zaman aralığında basılan kitap sayısı 30 bindir. Türk Yazı Devrimi’nin yapıldığı 1928’den başlayarak ilk 15 yıllık dönemde basılan kitap sayısının, geçen 200 yıldaki sayıyı yakalayıp aşmış olduğunu vurgulamakta yarar var.4

Dil yaşayan bir varlık. Hatta bu yanıyla bir canlıya benzetmekte hiçbir sakınca yok. Bu nedenle dil duyarlığı aralıksız sürdürülmelidir. Geçmişte Arapça ve Farsça’nın üstlendiği egemenlik altına alma ve soluksuz bırakma işlevini, günümüzde Batı dillerinin üstlendiği unutulmamalıdır.

Kaynaklar
1 Şimşir, Bilâl N (1997), Türk Yazı Devrimi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları.
2 Ülkütaşır, Şakir M. (2009), Atatürk ve Harf Devrimi, Türk Dil Kurumu Yayınları.
3 Atatürk, (2009), Geometri, Türk Dil Kurumu Yayınları.
4Toprak,Zafer, https://www.academia.edu/14514145/Cumhuriyet_in_Kilit_Ta%C5%9F%C4%B1_Harf_Devrimi

01.11.2019

19 MAYIS’A DOĞRU…

19 MAYIS’A DOĞRU…

Dr. Ceyhun BALCI

“Mustafa Kemal yenmeden önce İngilizleri Tanrı sanırdım.”
Gandi

Trablusgarp’ta başlayan, Balkanlarda süren savaşlar Türklerin karanlık döneminin önemli köşe taşlarıdır. Birinci Dünya Savaşı yenilgisi karanlık sayfaların yıkımla bütünleşmesi anlamı taşımıştır.

Çanakkale’yi topla, tüfekle geçemeyenler donanmalarını muzaffer edayla demirlemişlerdir Boğaziçi’ne!

Fransız Generald’Esperey’in at üstünde Fatih’e öykünmenin yanı sıra yaklaşık 500 yıl sonra İstanbul’a girişi, alınan öcün fotoğrafı gibidir.

Dünya paylaşım savaşının önde gelen amaçlarından birisi olan Osmanlı’nın yıkımı ve paylaşımındadır sıra.

Tam da o günlerde, Kasım 1918’de istanbul’a gelen Mustafa Kemal, umutların en solgun ve ölgün olduğu sırada “Geldikleri gibi giderler!” diyerek tam bir hesap ve tasarım insanı olduğunu ortaya koymuştur.

İstanbul’un işgal edildiği günlerde son padişah VI. Mehmet Vahdettin’in öncelikli ve belki de tek derdi kendisiyle birlikte saltanatını kurtarmaktır. Ingilizlerin gözüne girme, onları güzelleme aşkı bundandır.

Padişah taht derdindeyken “Geldikleri gibi giderler!” diyebilecek denli özgüven sahibi Mustafa Kemal ise İstanbul’da ilk iş olarak Minber gazetesini çıkartmaya başlamıştır. Çalışmaları kamuoyu oluşturmayı gerektiğine göre son derece yerindedir bu davranışı. Tıpkı Sivas’ta İradei Milliye’yi, Ankara’da Hakimiyeti Milliye’yi çıkarttığı gibi.

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı ve sonrasında Anadolu’da Milli Mücadele’yi örgütleme çalışmaları şu ya da bu biçimde yazılmış ve belgelenmiştir. Kasım 1918’den Mayıs 1919’a kadarki zaman aralığı ise hak ettiği ilgiyi görmemiştir her nedense. (AS: Dr. Alev Coşkun, “6 Ay” adıyla bu dönemi kitaplaştırdı..)

Öncelikli amacı ve hedefi Osmanlı kabinesinde Harbiye Bakanı olarak yer almak olsa da bu amacına erişememiştir. Boş durmamış, bu kez Meclisi Mebusan üzerinde etkili olmaya çalışmış ve Osmanlı meclisinin aldığı son karar olan Misakı Milli kararının ortaya çıkmasındaki etkisiyle başarılı da olmuştur. Bilindiği gibi bu önemli karar Milli Mücadelenin de çerçevesi olmuştur ve.

İstanbul’da bir gününü bile boşa geçirmeyen Mustafa Kemal’in bu zaman aralığında padişahı tahttan indirmeyi de içeren bir dizi köktenci yaklaşımı denediği ve bu doğrultuda gereken her şeyi yaptığı belgelidir.

İzmir’in işgalinin ertesinde Samsun’a yola çıkışı son ve kaçınılmaz seçeneğidir. Öne sürüldüğü gibi Bandırma vapuru tıka basa altınla da dolu değildir. Zaten o günün Osmanlı Devleti’nin elinde Bandırma’yı dolduracak kadar altının bulunması da söz konusu değildir. Başka açıdan bakıldığında bu ve benzeri çoğu gülünç ve gerçeklikten yoksun savın Mustafa Kemal’in başardıklarının yüceliğini onayladığı bir gerçektir.

Yazının başındaki Gandi sözüyle de vurgulandığı gibi Mustafa Kemal’in başarısı Tanrısallıkla bile özdeşleştirilebilir. Mustafa Kemal’in bundan 100 yıl önce Samsun’a attığı ilk adımın her şeyin ötesinde inancın, kararlılığın ve önceden tasarlılığın gereği bir eylem olduğunun altı çizilmelidir.

Pek çok kaynakta Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi sırasında Cumhuriyet’i kurma kararlılığında olduğu yazıldır. Hatta, bunu öğrenen Mazhar Müfit’in geçirdiği şaşkınlık da çok etkileyici biçimde betimlenmiştir pek çok kaynakta. Eğer şaşırılacaksa Mustafa Kemal’in şu sözleri çok daha etkileyicidir : Yıl 1906!

“Milleti egemen kılmak” “bunaltıcı bir mutlakiyetçiliğe devrimle karşılık vermek ve çürük ve külüstür bir yönetimi yıkmak” “ülkeyi kurtarmak” gibi sözler o zamanlarda çılgınlığın ve isyancı yapının göstergesi sayılmış olsa da gerçekleştirileceğine olasılık tanınmamış olmalıdır. (*)

Yüzyılın başında söylediklerini yüzyılın çeyreği sonlanmadan yaşama geçirmiş olması çok söze gerek bırakmıyor.
____________________________

* Muhammed Sadiq, Çeviren  Funda Keskin Ata, Türk Devrimi ve Hindistan Özgürlük Hareketi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2018.

VİCDANSIZ TEMMUZ

VİCDANSIZ TEMMUZ

Ceyhun Balcı
2 Temmuz 2018

Sıcak temmuzla birlikte ateş, kan, barut ve yanık kokusu hiç sektirmeden kendini gösterir. Üzerinden 25 yıl geçse de acılar küllenmemiştir. Dün olmuş gibi sıcaktır yaşananlar.

İnsan yakmak ortaçağda kaldı sanılır. Naziler bile hiç olmazsa önce öldürüp sonra yakmışlardır. Çeyrek yüzyıl önce diri diri insan yakmak eylemi Sivas Madımak’ta yaşama geçirilmiştir. Bilgeliğin, insanseverliğin beşiği olan Anadolu’nun orta yerinde.

510

Madımak aradan yıllar geçse de unutulmadı. Madımak’ın kahramanlarından birisi şu günlerde BİLGE DEDE konumuna yükseltilse ve önemli bir ayrıntı unutulsa da vahşetin unutulması olanaksız.

Vahşetin yaşandığı gün bu dehşetin yaşanmasının önüne geçmekle görevli siyasilerin ve devlet ileri gelenlerinin demeçleri arşivlerden bulunup okunsa olayın ağırlığıyla orantısız hafiflik gözler önüne bir kez daha serilmiş olur.

tansu

temel

mesut

erdal

Ölümcül Temmuz 2 Temmuz’da Sivas’ta yaşananlardan ibaret değildir oysa.

Bu olaydan 3 gün sonra Erzincan’ın kuş uçmaz, kervan geçmez köyü Başbağlar’da yaşananlar da Madımak’la boy ölçüşecek türdendir. Yediden yetmişe 33 vatandaşımızın delik deşik edilen bedenlerine ilişkin görsellere aradan geçen bunca yıldan sonra bile bakabilmek, bakılabilse de etkilenmemek olanaksız.

 

Tam da burada, bir haksızlıktan söz etmek gerekiyor. İleri gelenlerinden birisi BİLGE DEDE yapılsa da unutulmayan Madımak’a karşı unutulan, yok sayılan Başbağlar utanç kaynağımızdır.

Türkiye’ye uzun yıllardan bu yana egemen olan sen-ben, biz-siz kavgasının izleri sürülebilir Başbağlar unutkanlığında. Gözden ırak olan gönülden de ırak mı tutulur oldu? Madımak’ta yitirilen cansa Başbağlar’da yitirilen ne?

Hiroşima’yı anıp, Nagazaki’yi unutmak, hatta böyle bir şey olmadı edsıyla davranmak kabul edilebilir mi?

Üç gün arayla yaşanan, Türk halkını derinden yaralayan ardışık iki vahşete ilişkin duyarsızlık neden?

Eski sağ-sol hastalığımızın depreşmesi mi söz konusu?

Basın tarandığında kimi kendini bilmez sefil yaratıkların Madımak’ın intikamı Başbağlar’da alındı yollu nitelemelerine rastlayabilirsiniz.

Başbağlar’ın iyiden iyiye unutulması, şimdilerde ise hiç olmamış muamelesi görmesinin güncel PKK seviciliğiyle bağlantısı var mıdır?

Madımak’ı unutmamakta kararlı olan ama buna karşılık Başbağlar söz konusu olduğunda belleğini yitirmiş görünen Türk entelijensiyası, üzerine yapışan bu utanç etiketinden kurtulmalıdır.

Madımak’ta da, Başbağlar’da da yitirilen bizim canlarımızdır. Birinin diğerinden farkı daha az tanınmış olmak ya da hiç tanınmamış olmak mıdır?

Çoğunluğu hızlı solculardan oluşan unutkanlar yaptıklarını gururlarına yedirebiliyorlar mı?

Büyük ölçüde bilinçli olduğunu düşündüğüm bu unutkanlığın yaratıcılarını ve sürdürücülerini kınarken hem Madımak hem de Başbağlar kurbanlarını saygıyla anıyorum.
Ruhları şad olsun!

Artlarından sergilenen ikiyüzlülük ve vicdansızlık hepimize ders olsun!

Kaygılarımla…

(İZMİR’DEN) SEÇİM SONUCUNU YORUMLAMAK

(İZMİR’DEN) SEÇİM SONUCUNU YORUMLAMAK

Ceyhun BALCI

Bir seçim daha geride kaldı. Hemen her seçimde oy kullandığım sandığın bulunduğu okulda gözlemcilik yapma geleneğim bu kez de değişmedi.

Oy sayımı ve dökümü sonrası eve varınca gözlemcisi olduğum sandıklardaki sonuçlarla taban tabana zıt tabloya alıştığım için her kezinde daha da duyarsızlaştığımı ve seçim sonuçlarını çok daha sakin karşılar olduğumu söylemeliyim. Bunda, akılcı ve neden-sonuç ilişkisine dayalı irdeleme alışkanlığının da payı olduğunu eklemeliyim. Herkese tavsiye derim bu yaklaşımı!

Bu seçimde de durum değişmedi. Sonuçları akılcı irdeleme yerine gizemli ve sonucu gölgede bırakıma amaçlı yorum ve asılsız haberler sosyal ortamları etkisi altına aldı. “Yüksek Seçim Kurulu’nun yarısı istifa etti” haberlerinden tutun da “seçimi yitiren muhalif adayların kayıp oldukları, tehdit aldıkları”na varan pek çok asparagas sayısız insanı etkisi altına aldı.

Aklı başında olduğu varsayılan insanlar arasında gerçekçilik yerini romantizme bırakınca seçim sonuçlarına kılıf bulma arayışları ve bu arayışlara sayısız alıcı çıkmasına şaşırılmamalı.

Muharrem İnce seçimin ertesi günü öğle saatlerinde kameraların karşısına geçip de durumu açıklıkla ortaya koyunca “biz ne yaptık?” özeleştirisine gerek görmeyen bizim mahallenin klavşörleri son 16 yılda hiç elden bırakmadıkları tanıdık bir başka silahla yaylım ateşe başladılar. Başta bir milletvekilinin salvoları olmak üzere bir hekimin kaleminden çıktığı öne sürülen satırlarla “kendimiz için bir şey istiyorsak namerdiz” tadında zavallı halkımıza arka çıkar görünümde; ama satır aralarında AKP’ye oy veren yığınların zekâsını sorgulayan yazılar sosyal ortamlara egemen oldu. Gözyaşlarıyla okunan bu türden yazılar sorunu çözmese de seçim sonuçlarına kılıf hazırlaması bakımından epeyce işlevli olmuştur denebilir.

Hoşumuza gitmeyen siyasi eğilimlere oy veren yığınları aptallıkla ve salaklıkla suçlayanların aynaya bakmalarında yarar var. Ortalama yurttaşın onları geri zekâlılıkla suçlayanlar kadar akıl ve izan sahibi olduğundan kuşku duyulmamalıdır.

İzmir’de ya da benzeri bir ortamda yaşayıp, hemen hiçbir biçimde bu ortamların dışında yaşam sürmemiş kimselerin ülke gerçeklerinden kopuk düşünce dünyasından sıyrılmalarında sayısız yarar var.

Şeker fabrikalarının kapatıldığı illerden gelen AKP oylarından patates, soğan fiyatlarının tavan yapmasına karşın düşmeyen iktidar oyları üzerine kalem oynatmadan önce kimi sayıları bilmekte yarar var  : Türkiye’nin köylerinde insan kalmadı. Ülkenin kırsal nüfusu % 15’lerin altına indi. Hızla dibe doğru ilerlemeyi sürdürüyor. Dolayısı ile ülkenin kırsalında yaşayanların tarımsal ve hayvansal üretim gibi bir beklenti ve hedeflerinin olmadığı gerçeği akıldan çıkartılmamalıdır. Tarımsal ve hayvansal üretim yetersiz olmanın yanı sıra, endüstriyel ortamlarda yürütülmektedir. Köylerde yaşayan kalmadığı gibi yaşamayı sürdüren az sayıdaki insanımız tarımsal ve hayvansal üretim yapmak yerine bu gibi gereksinimlerini biz kentlerde yaşayanlar gibi çarşıdan, pazardan edinmektedir.

İnsan toplulukları az sayıdaki bölümü bir yana bırakılırsa, kısa erimli beklenti ve çıkarları üzerine kurmaktadır siyasal tercihini. Bu yalnız Türkiye’de değil dünyada da böyledir. Bu yazıyı okuyanların derdi olan sosyo-kültürel ortam değişiklikleri, yaşam biçimine müdahale ve kamusal ortamlardaki dinselleşme gerçekte geniş halk yığınlarının en azından öncelikli kaygıları arasında yer almamaktadır.

Muharren İnce’nin estirdiği hava, oluşturduğu coşkulu ortam yukarıda özetlenen gerçekler ışığında değerlendirilirse seçim sonuçlarıyla ilgili daha sağlıklı irdeleme yapılabileceği öngörülebilir.

Seçim çalışmalarını iktidara karşı duyarlılıklar çerçevesine sıkıştırmak bir çıkmaz sokağa girmek anlamına gelmiştir.

Ülkenin ayrılıkçı terör sorununa ilgisiz ve duyarsız yaklaşıma eklenen FETÖ’ye yönelik belirsiz tutum, muhalefetin bir kez daha başarılı olamama tablosunu açıklayabilecek denli önemlidir.

Bu seçimlerin benim açımdan dikkat çekici bir başka yönü, ayrılıkçı HDP’nin oy hayırseverliği yoluyla parlatılması ve dolayısı ile Misakı Milli karşısındaki tutumu artık kesinleşmiş siyasal yapıya bir kez daha güç kazandırılmasıdır.

Bu seçimlere damga vuran bir başka önemli gelişme de, başta partisi olmak üzere Kemalizm’in rafa kaldırılmış olmasıdır. Oysa,

  • Günümüz Türkiye’sinin sorunlarının çözümünde Kemalizm, hiç olmadığı ölçüde gerekli ve seçeneksizdir.

Kemalizm’i sırtında yük, başarıya giden yolda balondan atılan ağırlığa eşdeğer ayrıntı olarak görenlerin başarısızlığı bu bakımdan da şaşırtıcı değildir. (26.06.2018)