CHP 101 YAŞINDA

Alev Coşkun

CHP 101 YAŞINDA

09 Eylül 2020, Cumhuriyet

Bugün CHP’nin kuruluşunun 101. yıldönümü. Geçen yıl, 9 Eylül 2019 tarihinde gazetemizde yayımlanan yazımda CHP’nin 100 yaşında olduğunu belirtmiş ve bu konu ile ilgili olarak belgeler yayımlamıştım. Bu tarihi olayı kısaca anımsatalım. CHP’nin tüzüğü, 9 Eylül 1923 tarihinde CHP Meclis Grubu tarafından oybirliği ile kabul edildi. Kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı’na aynı tarihte sunuldu. İki gün sonra, 11 Eylül 1923’te Mustafa Kemal Atatürk, partinin genel başkanlığına seçildi. Bu tarihlere göre, bugün CHP’nin kuruluşunun 97. yıldönümüdür. Ancak CHP’nin Kurucu Genel Başkanı Atatürk, 1927 yılında bu tarihi özellikle düzeltti.

Düzeltilen tarih

Bu olayın gelişimi de şöyledir: CHP’nin kuruluş dilekçesini İçişleri Bakanlığı’na vermesinden 4 yıl sonra, 15 Ekim 1927’de CHP’nin ilk kurultayı toplandı. Atatürk, kurultayı açış konuşmasında, “bu kurultayın birinci değil, ikinci kurultay” olduğunu açıkladı.

  • Atatürk, CHP’nin ilk kurultayının 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi olduğunu vurguladı. Bu tarihlerin de böyle kabul edilmesini istedi.

Bu, son derece önemli ve anlamlı bir karardı.

1931 Kurultayı

1927 yılından sonra toplanan CHP kurultayının tarihi, 11 Mayıs 1931’dir. Atatürk, bu kurultayın açış konuşmasında da bu konuya bir kez daha değindi. Konuya bir kez daha açıklık getirdi. CHP’nin ilk kongresinin Sivas Kongresi olduğunu ve kuruluşun esasında “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği” olduğunu bir kez daha belirtti.

11 Mayıs 1931 tarihli Cumhuriyet gazetesi “CHP Üçüncü Büyük Kongresi Dün Açıldı” manşetiyle çıktı. 

Atatürk, kurultay konuşmasında şöyle diyor: “Bizim kongremiz, bundan 12 yıl önce Sivas’ta bir mektep dershanesinde yapılmıştır.

Böylece, 1931 Kurultayı CHP’nin 3. kurultayı oluyordu. Nitekim, 11 Mayıs 1931 tarihli Cumhuriyet gazetesi bu haberi “CHP Üçüncü Büyük Kongresi Dün Açıldı” diyerek 8 sütun manşetten vermiştir.

Bir yıl önce 9 Eylül 2019 tarihli yazımızda konuyla ilgili belgeleri yayımlamıştık… 

Kuvayı Milliye’nin ve Milli Mücadele’nin önderi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babası, CHP’nin kurucu başkanı açıkça, “CHP’nin kuruluş tarihi 9 Eylül 1919’dur” diyor. Atatürk, CHP’nin kuruluşunun 9 Eylül 1919 olduğunu 1931’deki kurultayda açıkça ilan ediyor. Cumhuriyet gazetesi başka tarihlere itibar etmez. CHP’nin kurucusu büyük Atatürk’ün açıklamalarına saygı duyar ve buna bağlıdır. Bu nedenle, kim ne derse desin, CHP’nin kuruluşu 9 Eylül 1919’dur ve CHP bugün 101 yaşındadır.

Atatürk neden böyle değerlendirdi?

CHP’nin kuruluş dilekçesinin 9 Eylül 1923’te verilmesi çok anlamlıydı. 9 Eylül 1922, Türkiye’nin emperyalist işgalden kurtuluş günüdür. Kuvayı Milliye ordusunun zafer kazanarak İzmir’e girişidir. Atatürk’ün CHP’nin kuruluşunu Sivas Kongresi’nin yapıldığı 1919’a taşıması da bilinçli bir seçimdir. CHP’nin kuruluşunun 1919’a çekilmesi kararı, Gazi Mustafa Kemal’in CHP ile Milli Mücadele arasındaki bağı ve sürekliliği vurgulamak amacından kaynaklanmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi, bu kararı Mustafa Kemal, 15 Ekim 1927’de toplanan ilk CHP kongresinde açıklamıştır. Unutulmasın ki, millete hesap verdiği “Nutuk”u da bu kongrede okudu.

Dönüm noktası Sivas Kongresi

Hem Nutuk’un okunduğu hem de CHP’nin kuruluş tarihinin açıkça belirtildiği bu kongrede Atatürk, CHP’yi Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktası Sivas Kongresi’ne bağlamıştır. Atatürk, konuşmasında şöyle demişti:

“Partimiz, geçen ıstırap (acı, elem) seneleri içinde milletimizin hayatı ve şerefi için gösterdiği yüksek azim ve iradenin temsilcisi olarak bundan 9 sene evvel ortaya çıkmıştır. Anadolu ve Rumeli’yi kapsayan ilk kongremiz Sivas’ta yapılmıştır.”

CHP ile Milli Mücadele arasındaki bağ

Atatürk, 9 Eylül 1919 tarihini, bilinçli olarak Milli Mücadele ile CHP arasındaki bağı vurgulamak için seçmiştir. Bu nedenle Sivas Kongresi’ni CHP’nin 1. kurultayı olarak tespit etmiştir. Milli Mücadele’nin belgelere dayalı en önemli kaynağı olan Nutuk da işte CHP’nin bu 1931 kurultayında bizzat Atatürk tarafından okunmuştu.

CHP’nin kökleri

CHP’nin kökleri Milli Mücadele’dir, Kurtuluş Savaşı’dır. Bu önemli noktayı da Milli Mücadele’nin önderi, açık bir biçimde böylece tespit etmiştir. İlk kuruluş Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği’dir.

  • CHP’nin anası Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği’dir.

Herkes ve en başta CHP Genel Merkezi bu karara uymak zorundadır. CHP Genel Merkezi bu tarihi gerçeği bir kenara itemez. Bu konuda kararsız kalırsa, illa ki 97. yıldönümü derse, CHP’nin kurucu önderi Atatürk’ün karar ve tespitine karşı çıkmış olur. Cumhuriyet gazetesi için 9 Eylül 2020 iki önemli gündür:

1. Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandıran, Kuvayı Milliye ordularının İzmir’e girişinin 98. yıldönümüdür.
2. CHP’nin kuruluşunun 101. yıldönümüdür.

Kim ne derse desin

Kim dönerse dönsün, Cumhuriyet gazetesi Atatürk’ün tespit ettiği karardan dönmeyecektir. Bugün CHP’nin kuruluşunun 101. yıldönümüdür.

Diplomat İnönü Lozan’da!

Diplomat İnönü Lozan’da!

Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 24 Temmuz 2020

Bugün 24 Temmuz:

Kanlı bir zaferin, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusunun, emperyalist camiaya boyun eğdirilerek onaylatılmasının yıldönümü!

Gerek Ön Asya’da tarihin akışını değiştiren mucizevi İstiklâl Savaşı’nı yapan, gerekse Tarım Dönemi’nde patinaj yaparak Endüstri Devrimi’ni ıskalayan Feodal bir Din İmparatorluğu’nu görülmemiş bir hızla, Ulusal ve Laik bir Cumhuriyete dönüştüren Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün:

Amasya Tamimi ile ilan ettiği Cumhuriyet Rejiminin meşruiyetini bütün dünyaya kabul ettirdiği Lozan Antlaşması’nın yıldönümü!
***
Lozan hakkında çok kitap vardır:

Anıt kitap, 2. baskısı Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılan Lozan Barış Konferansı/Tutanaklar-Belgeler (8 cilt, İstanbul 1993) adlı, değerli ve sevgili hocam Prof. Seha L. Meray tarafından Türkçeye kazandırılmış olan eserdir.

Bir başka önemli çalışma da, konferanstaki Türk heyetinde yer alan Ali Naci Karacan’ın, son baskısı İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014 yılında yapılmış olan kitabıdır.

Lozan konusundaki son önemli kitap Alev Coşkun tarafından yazılan 1922-1923, Diplomat İnönü, LOZAN adlı çalışmadır. (Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2019)

Lozan hakkındaki bu eser, kendisinden önceki bütün öteki kitaplarından çok daha farklı bir perspektifle yazılmıştır:

Lozan’la ilgili bütün kitapları, belgeleri inceleyen ve yorumlayan Alev Coşkun, bu kitabı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir yanıt olarak da kaleme aldığını belirtiyor…

Erdoğan’ın bir konuşmasında, “Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturdular”, “Biz daha Cumhuriyetin kuruluşunun biraz öncesinde yaklaşık 3 milyon kilometrekarelik topraklara sahiptik. Lozan’da işte o 3 milyon kilometrekareden bir yerler yine tırtıklandı, maalesef 780 bin kilometrekareye kaldık” dediğini, sonra da “Lozan’da güncellemeye ihtiyaç var” diye yorum yaptığını anımsatıyor…

Lozan’a yönelik olarak AKP çevrelerinin ve yandaş yazarların yaptıkları, “Lozan’da en büyük ihanet halifeliğin kaldırılmasıdır”, “Lozan’da Türk milletine 100 yıllık bir süre verildi”, “100. yıl olan 2023’te Lozan Antlaşması’nın gizli maddeleri ortaya çıkacaktır” gibi tarihsel gerçeklere aykırı olan saçma sapan eleştirileri vurguladıktan sonra, “Tartışmayı açan ve bu korkunç iddiaları ortaya atan sıradan bir kişi değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’ydı” diye vurguluyordu.

Bu iddialara karşı, CHP’nin de, aydınların da, üniversite öğretim üyelerinin de yeterli yanıt veremediğini, Antlaşmayı imzalayan vatansever milletvekillerine sahip çıkamadıklarını belirterek:

Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı düzeyinde öne sürülen bu ‘saçma sapan’ iddialar yanıtlanmalıydı” diyor.
***
Alev Coşkun’un kitabı, sadece Lozan’ı doğuran koşulların irdelenmesi ve antlaşmanın tarihsel bir perspektif içinde değerlendirilmesi bakımından değil, güncel tartışmalara tuttuğu ışık, tarihi saptırmak isteyen abuk sabuk iddialara verdiği yanıtlar açısından da bütün öteki Lozan kitaplarından çok farklı ve önemli bir çalışmadır.

Kalpaksız Kuvayi Milliyeci: Uğur Mumcu

Kalpaksız Kuvayi Milliyeci: Uğur Mumcu

Alev Coşkun
Cumhuriyet
, 24 Ocak 2020

Uğur Mumcu ile simgeleşmiş isimler vardır: “Sakıncalı piyade”, “araştırmacı gazeteci”, “Uğur Mumcu gazeteciliği”, “Kalpaksız Kuvvacı” gibi…

Yazımda başlık olarak, “Kalpaksız Kuvayi Milliyeci Uğur Mumcu”yu seçtim. Bugünün koşullarında bu isim, Uğur Mumcu’yu eksiksiz anlatmaya yeterlidir.

Son Görüşmem

Dostum, yol arkadaşım, fikir yoldaşım Uğur Mumcu, bundan 27 yıl önce, 24 Ocak 1993’te saat 13.15’te arabasına konulan bir bombanın patlamasıyla şehit edildi.

21 Ocak 1993 günü Uğur Mumcu, Cumhuriyet gazetesinin toplantısı için Ankara’dan İstanbul’a gelmişti. 22 Ocak Perşembe günü, gazetenin Cağaloğlu’daki eski merkezinde Nadir Nadi’nin odasında Uğur Mumcu, İlhan Selçuk ve ben, üç kişi uzun bir toplantıda bulunduk. O sırada Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Cumhuriyet Gazetecilik ve Yayıncılık Anonim Şirketi’nin Yönetim Kurulu Başkanı’ydım. Cumhuriyet gazetesi için planlanan, tasarlanan Cumhuriyet Vakfı kuruluşunun ayrıntıları üzerinde uzun uzun konuşuldu.

Uğur Mumcu, o tarihte yazdığı yazılardan söz etti ve hazırlamakta olduğu PKK ile ilgili kitap taslağını anlattı ve o gün Ankara’ya geriye döndü.

Alçakgönüllü Aile ve Etkin Gençlik Yılları

Uğur Mumcu, Ankara’da alçakgönüllü bir memur ailesinin çocuğu olarak 22 Ağustos 1942’de doğmuştur. Ankara’da Devrim İlkokulu, Cumhuriyet Ortaokulu ve Deneme Lisesi’ni bitirdikten sonra 1961’de Ankara Hukuk Fakültesi’ne girdi.

Hukuk devleti anlayışını kurallaştıran, hak ve özgürlüklere önem veren 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükler ortamında fakülte yılları coşkulu ve etkin geçti. Anayasa sol düşüncenin gelişmesini sağlamış, daha önce yasaklı olan birçok sol kitap yayımlanmıştı.

Uğur o günlerde, daha 20 yaşındayken “Türk sosyalizmi” başlıklı yazısıyla “Yunus Nadi Makale Yarışması”nı kazandı.

Hukuk fakültesinde düzenlediği ve örgütlediği açıkoturumlarda etkin ve önemli öğrenci liderleri arasında yer almıştı.

Hukuk fakültesini bitirince, önce dil öğrenmek için İngiltere’ye gitti. Daha sonra, Ankara Hukuk Fakültesi’nde İdare Hukuku Kürsüsü’ne asistan olarak girdi. Ciddi bir hukukçu olarak akademik dünyada ilerlemek istiyordu.

Sakıncalı Piyade

Ancak 12 Mart müdahalesi gelmişti ve Uğur, yönetimin aydınlara yönelik baskıcı tutumundan payına düşeni aldı, tutuklandı ve askerliğini “sakıncalı piyade” olarak yaptı.

Bu olaydan sonra da, akademik dünyadaki yolunu bırakarak kendisini araştırmacı gazeteciliğe verdi. Askerlik dönüşü Yön, Devrim, Türksolu, Yeni Ortam, Akşam ve Milliyet’te çalıştı. Cumhuriyet gazetesinde kendisini buldu.

Atatürkçü, laik, Cumhuriyetçi, solcu ve demokrat kimliğiyle Türkiye’nin sorunlarına kendisini adadı. Devrimci, Kuvayi Milliyeci, hep emekten yana, sorgulayıcı, araştırmacı gazeteciliğin simgesi oldu.

Kesişen Yollar

Uğur’la yollarımız 1970’ten sonra kesişti. Demokratik sol anlayış ve Ecevit’in liderliğinde genç bir politikacı olarak Meclis’e girdim. 1973’te İzmir milletvekili, 1978’de Turizm ve Tanıtma Bakanı oldum.

Basın Yayın Genel Müdürlüğü de bana bağlı idi. Uğur’un fakülteden çok yakın arkadaşı Doç. Dr. Adil Özkol’la danışmanım olarak birlikte çalışıyorduk. Böylece Uğur’la dostluğumuz ve düşünce yakınlığımız güçlenmişti.

Uğur Mumcu’nun gazetecilikte yükselişi Cumhuriyet’te “Gözlem” sütununda yazdığı yazılarla olmuştur. Uğur’un 12 Eylül öncesi Cumhuriyet’teki silah kaçakçılığı ile yazı dizisi büyük ses getirmişti.

Uğur, silah ve uyuşturucu kaçakçılarını, onlarla resim çektiren valileri, güvenlikçileri yazıyor ve “terör örgütleriyle silah kaçakçıları arasındaki yoğun ilişkiyi” ortaya koyuyordu.

Öldürülmeden önce, ABD’nin Ortadoğu’daki politikalarını ve ılımlı İslam devletinin unsurlarını irdeleyen yazılar yazıyordu.

Uğur, Ortadoğu’da Arap, Müslüman şeyhlerin derdinin imanının para olduğunu belirtiyor ve “Dünyada insan insanın kurdudur. Ama Ortadoğu’da Müslüman, Müslümanın kurdudur” diyordu.

Bilardo Teorisi

Ortadoğu ile ilgili “Bilardo Oyunu” yazısından söz etmek istiyorum. Uğur, şöyle diyordu:

“(…) Körfez savaşı sonrasının diplomasisi bir ‘bilardo oyunu’ gibi oynanıyor. ABD, bilardo sopası ile Irak’ı vuruyor, Irak topu Kürt topuna vuruyor. Kürt topu da Kıbrıs topuna! Bu ‘zincirleme reaksiyon’ Türk dış siyasetinin manevra alanını iyice daraltıyor. Türkiye, Kürt-Ermeni-Rum-Avrupa ve Amerikan kıskacında büyük bir yalnızlığa itiliyor. Ve bunun adı da ‘aktif politika’ oluyor.(…)” (Cumhuriyet, 16 Mart 1991)

Uğur, Aralık 1992’de “Tarikat-Siyaset-Ticaret devletin resmi ideolojisinin üç ayağını oluşturuyor” diyordu.

Uğur ve İmam Hatipler

Uğur’un aşırı dincilerin tepkisini çeken en son yazısı, “İmam-Subay” adını taşıyan yazıdır.

Uğur, imam hatipli doktor, İmam hatipli yargıç, imam hatipli kaymakam ve vali devrinin açılacağını belirtiyor ve “Yaşa var ol Harbiye / Selamünaleyküm sivil toplum/ Maşallah ikinci cumhuriyet/ Ruhuna el fatiha laiklik” diyordu.

Uğur Mumcu Gazeteciliği

Uğur Mumcu yazılarında bir konuyu alır, inceler somut verilere ulaşır, irdeler ve yazısını yazardı.

Kimileri, “Uğur Mumcu gazeteciliği bana bir şey ifade etmiyor” diyor. Uğur Mumcu gazeteciliği, çalışmaktır, araştırmaktır, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve laik ilkelere inanmak ve savunmaktır. Uğur Mumcu gazeteciliği “Yetmez ama evet”çi değildir. Uğur Mumcu gazeteciliğinde “Bizi de kandırdılar” cümlesi hiçbir biçimde yer almadı. Bu nedenle “yetmez ama evetçiler” Uğur’u sevmezler. Uğur Mumcu gazeteciliğinden de anlamazlar.

Büyük Tören

Uğur’un cenazesi, 27 Ocak günü Ankara’da büyük bir törenle kaldırıldı.

Dillerde “Ankara’nın taşına bak/ gözlerimin yaşına bak” dizeleri vardı ve yüzbinler, Ankara caddelerine taşıyordu.

İlk tören Cumhuriyet gazetesi Ankara Bürosu önünde yapıldı. Katılan halk, onu Maltepe Camisi’ne götürdü. Görülmemiş bir kalabalık, birlik ve beraberlik vardı. Adeta Ankara ayağa kalkmıştı. Yağmur dinmeden yağıyordu. Ankara halkı gözleri yaşlı onu uğurluyordu.

Halk, Devrime Sahip Çıkıyor

İlhan Selçuk, Uğur’un cenazesini anlattığı, “Halk Devrime Sahip Çıkıyor” başlıklı yazısında:

“Aydınlanma devrimi sürüyor…

Uğur’un tabutu bu devrimin bayrağı gibi. Son yolculuğuna uğurlandı. Halk, Uğur’a sahip çıkıyor. Halk devrime sahip çıkıyor” diyordu. (Cumhuriyet, 27.01.1993)

“Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi” diyen Uğur Mumcu’ya Ankara halkı açıkça ve gönülden yanıt veriyordu.

Neden Kalpaksız Kuvayi Milliyeci?

Uğur Mumcu’ya neden “Kalpaksız Kuvayi Milliyeci” deniliyordu? Çünkü genç yaşta Anadolu İhtilali’nin temel köklerini benimsemişti. Atatürk’ün antiemperyalist duruşunu özümsemişti. Aydınlanma devrimlerini, çağdaş ve laik Türk toplumunun önemini kavramıştı. Uğur, onun için “Kalpaksız Kuvayi Milliyeci”dir.

Ne demişti Atatürk? “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.” İşte bu onurlu düşünceyi Uğur tüm benliğinde duyumsuyordu. İşte bu nedenlerle antiemperyalist, Kuvayi Milliyeci, Atatürkçü Uğur’u öldürdüler.

Uğur’a Sahip Çıkmak

Aydınlanma devrimi ve antiemperyalist düşünce Cumhuriyet gazetesinin temel ilkesidir ve bu ilke sürecektir. İlhan Selçuk, aydınlanma devrimi ile Uğur’un iç içe geçişini ve yolunu değiştirip döneklerle olan çatışmasını ne güzel anlatmıştır. Şöyle ki:

“Gazetemizin 20. yüzyılın ilk çeyreğinden bugüne değin hiç sapmadan  Aydınlanma yolunda yürümesi bir rastlantı değil… Uğur Mumcu’nun Cumhuriyet gazetesinde bir Uğur Mumcu olması bir rastlantı değil… Son yıllarda çoğu aydın sanılan kişinin yolunu sapıtması ve tutarsızlığa düşmesi de bir rastlantı değil…”(Cumhuriyet, 29.01.1993)

Uğur, gazeten Cumhuriyet, senin düşündüğün yolda mücadelesini sürdürecektir. Cumhuriyet felsefesine, Atatürk’ün Aydınlanma devrimlerine sahip çıkacaktır. Işıklar içinde uyu.

2019’da Neler Oldu?-2

2019’da Neler Oldu?-2

Alev Coşkun
Cumhuriyet, 2 Ocak 2020

Dünkü yazımızda 2019 yılındaki iç politika gelişmeleri üzerinde duruldu. Bugünkü yazımızda dış politika konuları ile ilgili gelişmeler ve Kanal İstanbul projesi ele alınacaktır.

Dış politika

2019 yılında kimi zaman ağır eleştiri alan dış politika kısaca şöyledir :

Bölgemiz, Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Ege hatta Karadeniz çok sıcak bir süreçten geçiyor.
Suriye’de İdlib bölgesi ve Türkiye-Suriye sınırında ve Doğu Akdeniz’de Türkiye ateş hattındadır. Ortadoğu süper güçlerin bir satranç tahtasına dönüştü. Suriye sorunu aslında bir yandan “Suriye’nin istikrarsızlaştırılması” öte yandan Suriye petrollerinin paylaşımı sorunudur.

Suriye’nin petrol alanları, bölgenin doğu ve kuzeydoğusundadır ve temel olarak ABD’nin denetimi altındadır. ABD burada PKK/PYD güdümünde siyasal özerk bölgeler kurmak için yıllardır çalışıyor. ABD, bölgedeki petrol sahalarında üretim için Suudi Arabistan ve Mısır’dan da yardım almaya başladı.

Rusya da petrol konusuyla çok ilgilidir. Nitekim aralık ayının son haftasında bu konuda Suriye-Rusya ortak girişimi olan Doğu Akdeniz’de petrol ve gaz arama çalışmaları başlatıldı. Ortadoğu, ABD, Rusya, AB ülkelerinin çıkarları için yapılan mücadelelerin sahnelendiği bir arenaya dönüşmüş bulunuyor.

Üçlü gövde gösterisi

Aralık ayının son haftasında Çin, Rusya ve İran ortak deniz tatbikatı başladı. Tatbikat, Aden ve Basra Körfezi’ni birbirine bağlayan Umman Denizi’nde düzenleniyor. Bu bölge petrol ve doğalgazın özellikle Çin’e yönelik geçiş merkezinde bulunuyor. Çin, Rusya ve İran’ın üçlü gövde gösterisi son derece önemlidir ve ABD’ye karşıdır.

Doğu Akdeniz

Doğu Akdeniz, 2019’da en hızlı ısınan bir bölge oldu. Bu bölgede petrol ve doğalgaz yatakları üzerindeki sondaj ve paylaşım savaşı en etkin bir biçimde sürüyor. Bu konuda ilk girişim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) tarafından başlatılmıştı. İsrail, Lübnan, Mısır, Yunanistan’ın katıldığı bir koalisyon Kıbrıs’ın güneyinde münhasır bölgeler (AS: Münhasır Ekonomik Bölge – Exclusive Economic Zone) ilan ederek bu paylaşımda ilk girişimleri başlatmışlardı. Doğu Akdeniz 2020 yılının en önemli dış politika konusu olacak gibi görünmektedir.

Libya konusu

Türkiye bu konuda epeyce geç kalmakla birlikte 2019’un yaz aylarında Deniz Kuvvetlerinin destek ve koruması altında Doğu Akdeniz’de sondaj çalışmaları yapmaya başladı. Hemen ardından aralık ayında BM’nin Libya’da meşru hükümet olarak tanıdığı Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (Serrac Hükümeti) ile “deniz yetki alanları” anlaşmasını imzaladı. Kuşkusuz bu hareket Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de varlığını sürdürme girişimidir.

Ancak bu konu tartışmalıdır. Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti, Libya topraklarının yalnızca %6’sında egemenliğini kurmuş bulunmaktadır. Öte yandan General Hafter ise ülkenin %76’sını denetliyor.  Hafter, Kaddafi’nin eski komutanlarından olup uzun yıllar CIA’nın koruması altında ABD’de yaşadı.

Libya iç savaşında birçok ülke müdahil olarak bulunmaktadır. Ortadoğu ülkeleri, Suudi Arabistan, BAE, Mısır, Hafter’i destekliyorlar. AB içinde de Libya konusunda bölünme var. Fransa Hafter’i, İtalya Serrac’ı destekliyor. Rusya’nın Hafter’i eylemli olarak desteklediği bilinmektedir. Kremlin’in desteklediği Wagner adını taşıyan özel bir güvenlik şirketinin keskin nişancılarla Hafter’in yanında olduğu biliniyor. Ancak Putin iki tarafla da temas içinde olduklarını açıkladı.

Libya’ya askeri destek

2020 yılının ilk haftasında Libya’ya asker gönderme tezkeresinin Meclis’ten geçeceğine kesinleşmiş gözüyle bakılıyor. (AS: 02 Ocak 2020;ne yazık ki TBMM’den 325 oy ile geçti!?) Bu konuda en önemli eleştirel görüş, Türkiye’nin Libya’daki iç savaşa müdahil olmaması gereği üzerinde toplanmaktadır. Fiilen üçe bölünmüş olan Libya’da “İhvan” ya da “Müslüman Kardeşler” düşüncesine yakın olan General Serrac’a destek verilmesinin yanlış bir politika olduğu belirtiliyor.

Rusya’nın tutumu 

Rusya, Libya’da yukarıda belirtildiği gibi Hafter hükümetini destekliyor, nitekim AKP’nin Libya’ya asker gönderme hazırlığına karşı, Rusya ilk tepkiyi Suriye’de gösterdi. Suriye merkez güçlerinin İdlib’de ilerlemesine yeşil ışık yaktı. Rusya, adeta satranç tahtasının en zayıf noktasından Türkiye’ye yüklendi. Kremlin Sözcüsü Peskov, 26 Aralık’ta “Türkiye’nin askeri müdahalesinin Libya’daki krizin çözümüne katkı sunmayacağını” açıkladı. Bu arada Erdoğan, Tunus’a giderek ortak bir girişim başlatmak istedi. Ancak Tunus Libya’da iç savaşa taraf olmayacağını açıkladı. Ocak ayında Türkiye’ye gelecek olan Putin’le bu konuların ayrıntılı olarak görüşüleceği kesindir.

Bölge ülkeleriyle barış

AKP siyasal iktidarı sıkıştıkça yeni yollar aramaya çalışıyor.

Dış politikada ideolojik yönelme yerine ulusal çıkarlar doğrultusunda hareket etmek gerekir. Ortadoğu ve Doğu Akdeniz satrancında yapılacak en doğru hareket, Suriye’de Esad ile Mısır’da Sisi hükümeti ile bir an önce anlaşmaktır.

Kanal İstanbul

Bir başka tartışmalı konu Kanal İstanbul projesidir. 10 yıllık geçmişi olan bu proje, özellikle 2019 Aralık ayında yeniden ısıtılarak siyasal gündemin ön sırasına getirildi. Kanal İstanbul teknik yönden, deprem yönünden, toplumsal, ekonomik ve siyasal yönlerden tartışılıyor ve eleştiriliyor. Ulusal çıkarlar açısından Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin kurallarını deleceği ifade ediliyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu projeyi kendi prestij  projesi olarak görmektedir. Erdoğan bu projeye karşı çıkan İBB Başkanı İmamoğlu’nu da “görevini yapmayan hukuken hesabını verir” diyerek hedefe koydu. Erdoğan’ın bu konudaki söyledikleri şunlardır:

İstanbul seçimlerini AKP kazandı, çıkmış kanal gereksiz diyor. Bunun kararını vermek sana düşmez. Bu karar bize ve İBB Meclisi’ne aittir. Projenin sahibi devlettir. Kurumların görevi üzerine düşeni yapmaktır. Görevini yapmayan hukuka hesap verir.

Bu sözlerin anlamı, konunun epeyce sertleşeceği noktasında düğümlenmiş olmasıdır. Tüm bu iç ve dış politika gelişmeleri 2020 yılının ülkemizde çok sert tartışmalara gebe olduğunu gösteriyor.

Tüm halkımız için 2020 yılının sağlık ve esenlikler getirmesini diliyoruz.

Hukuk devletinin ve
katılımcı demokrasinin ve
çağdaşlaşmamızın temel direği laiklik ilkesinin

gerçekleşmesi dileğiyle.
=========================================
Yazının 1. bölümünü de sitemizde yayınlamıştık.. Birlikte okunmasını öneririz..
http://ahmetsaltik.net/2020/01/03/2019-yilinda-neler-oldu-1/ (Dr. A. Saltık)

Türkiye’nin Neo-Patrimonyal Sultanizm ile imtihanı

Türkiye’nin Neo-Patrimonyal Sultanizm ile imtihanı

Image result for Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu
Sabancı Üniversitesi

1982 Anayasası’nın 2017 halkoylaması değişiklikleri ile ortaya çıkan bugünkü rejim yok hükmündeki anayasası, vitrininde modern, vitrin gerisinde patrimonyal yönetim özelliği gösteren bir neo-patrimonyal sultanizm uygulamasına doğru evrilmektedir.

Pazar günü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan, “Yönetemeyen Demokrasi-Arızalı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli” başlığını taşıyan makalesinde Sayın Alev Coşkun, konu üzerinde görüşlerini açıklamıştı. Sayın Coşkun, benim de bu konuda yazı yazmamı beklediğini belirtiyordu. Konu ile ilgili yazımı Cumhuriyet okurlarına sunuyorum.

Giriş: Siyasal rejimimizin özü nedir? 
16 Nisan 2017 günü yapılan halkoylamasıyla Türkiye, muhalefet tarafından meşruluğu halen tartışılan bir rejim değişikliği geçirdi. Ülkemiz daha önce 21 Ekim 2007 halkoylamasıyla yarı parlamenter rejimden yarı-başkanlık rejimine değiştirmiş olduğu rejimini, bir kez daha değiştirerek bu kez iktidar koalisyonunun “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye adlandırdığı bir rejime geçti. Bu değişikliğin ana öğeleri başbakan ve bakanlardan oluşan hükümetin ilga edilerek yürütmenin yeniden örgütlenmesiyle değişti. Başbakanlık lağv edildi; bakanların Yasamaya karşı sorumlulukları büyük ölçüde ortadan kaldırıldı; Bakanların yasama tarafından görevden alınması hemen hemen olanaksız hale getirildi ve Bakanlar aslında Cumhurbaşkanı sekreteri oldular. Yasamanın gensoru, sözlü soru gibi yürütmeyi denetleme araçları ortadan kaldırıldı. Yasamanın yazılı sorularla bakanlardan hesap sorma uygulaması korunmakla beraber, soruların yürütme tarafından savsaklanarak, yanıtlanmaktan imtina edilmesi süreci başladı.

Çarpıcı istatistik 
Faik Öztrak’ın açıklamalarına göre 21. Dönem Meclisi’nde yazılı sorulara %87 oranında zamanında yanıt verilirken, şimdi (27. Dönemde) bu oran yalnızca %6’ya düşmüş bulunuyor; soruların %33’üne zamanı geçtikten sonra yanıt veriliyor; soruların %55’i ise hiç yanıtlanmıyor (1). Milletvekillerinin Bakanlara ulaşabilme ve seçmenlerinin dertlerini aktarabilme şansları da ortadan kalkmış durumda. Yargı büyük ölçüde bağımsızlık ve tarafsızlığını kaybetmiş durumda (2). Özellikle yargıç ve savcı atamalarında AKP üyelerinden yararlanıldığı ve bunların atanmasında liyakata dayalı kuralların esnetildiğini de basından okuyoruz (3). 
Yürütmede de Bakanlıklar başta olmak üzere birçok değişiklik yapılarak, müsteşarlıklar lağv edilip, karar alma mekanizmaları yürütme içinde yeni hükümet mercii olan Cumhurbaşkanlığı mevkiine yönlendirilmiş bulunuyor. Bu gelişmelerle birlikte, 1982 Anayasası’nın “yok hükmünde olduğu” 2016 senesi ekiminde koalisyon hükümetinin ortağı MHP’nin ileri gelenleri tarafından beyan edilmişti (4). 1982 Anayasası’nın yerine yenisini yapmakta başarılı olunamayınca, bu kez de yok hükmündeki anayasanın bazı maddelerini değiştirerek, hükümetçe yalnızca o maddelerin geçerli olarak kabul edildiği, gerisi yok hükmünde olan bir anayasa ile yeni rejim ihdas edildi.

  • Halen 16 Nisan 2017 değişikliği dışındaki anayasa maddelerinin hükümeti ne ölçüde bağladığı hususu belirsizliğini koruyor.

Bu uygulama birinci yılını doldurduğunda 24 Haziran 2018 seçimlerine gidildi ve yeni bir Meclis çoğunluğu ve Cumhurbaşkanı yeniden seçildi. Ardından ekonomide, dış politikada ve yerel seçimlerle birlikte, iç politikada da çalkantılı bir döneme girildi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ekonomik ve siyasal istikrar doğuracağı iddiasının karşılığı olmadığı anlaşıldı. Ek kimi revizyon gereksinimi olduğu AKP milletvekilleri tarafından bile dile getirilmeye başlandı. Sistem veya rejim değişikliği tartışmalarının da alevlendiği görüldü. Bugünkü siyasal rejimimizin tanımı ve özelliklerine yakından bakmak ve yenilenmesinin mümkün olup olmadığını anlamaya çalışmak durumundayız.

Siyasal rejim tanımı ve meşru otorite türleri
Siyasal sistemde meşru yetki kullanma hakkına sahip olanlarla (otoritelerle) halkın ve halkın oluşturduğu yapıların (şirket, dernek, kulüp vb.) ve yetkililerin birbirleriyle olan ilişkilerini belirleyen, yetki alanlarını çizen ve uygulamada belirli yazılı yazısız kurallara göre çalışmasını sağlayan yapı, kurum ve kurallar siyasal rejimi oluşturur (5). Siyasal rejimin odağında Anayasa ve Meclis İçtüzüğü yer alır. Bugünkü siyasal rejimimizden bahsettiğimizde de Anayasa, Meclis İçtüzüğü ve onlara bağlı olan siyasal yasalar, tüzük ve yönetmelikler ve onların belirlediği çerçevede görev yapan bireysel eylemciler (aktörler) anlaşılır. 
Geleneksel toplumlarda siyasal yönetim en ilkel düzeyde tek bir ailenin veya bir kişinin elinde, onun akrabaları, dost ve ahbaplarıyla aldığı bağlayıcı kararlar eliyle olduğunda buna, liderin erkek veya kadın oluşuna göre patriyarkal veya matriyarkal yönetim diyoruz. Bu yönetim biçimi gelişme gösterip kimi kamu kurumlarıyla eklemlendiğinde, örneğin kalemiye, askeriye, ilmiye, mülkiye vb. yapılar ortaya çıkıp kamu yönetimi karmaşık bir düzen halinde geliştiğinde de bu yönetime patrimonyal yönetim adını veriyoruz. 19. yüzyıldan bu yana Sanayi Devrimi ve modernleşme/sekülerleşmeyle birlikte de bu yapı yeniden akrabalar ve arkadaşlarla yönetimin aslı değişmeksizin modern devletin kurumlarını ithal edip anayasa, bağımsız mahkemeler eliyle yargı, devlet ve dinsel kurumların yönetimlerinin ayrışması gibi özellikleri de benimsediğinde neo-patrimonyal bir yapıya geçtiğini görüyoruz. Bu kez vitrin oldukça çağdaş ve hatta modern ama arkasında yine akrabalar ve arkadaşlarla yönetim, aynı biçem (stil) ile sürüp gidiyor. Max Weber, bu türün en aşırı uygulamalarında yalnızca tek bir hükümran kişi eliyle de patrimonyal bir yönetim olabileceğini ileri sürmüş ve buna da Sultanizm adını önermiştir. Bu hususu daha ayrıntılı olarak inceleyen Chehabi ve Linz (6) neo-patrimonyal türdeki Sultanizmi neo-Sultanizm diye adlandırılmayı önermişlerdir; ancak bu terim siyaset sosyolojisi yazınında pek de tutulmamıştır.

Neo-Patrimonyal Sultanizm ile yönetim 
Neo-patrimonyal Sultanizmin beş temel özelliği olduğunu görüyoruz (7). Bu özellikler şöyle sıralanabilir: 
1. Hükümet ve devlet arasındaki farkların bulanıklaşması (kuvvetler ayrılığının tersi), Yasamanın hiçbir etkinliğinin olmaması, iktidar partisinin hem hükümete hem de devlete egemen olmasıyla bir tür parti devletinin oluşması. 
2. Kişiselliğin yönetim üslubuna egemen olması (personalism): Siyasal kararların tek kişinin takdirine bırakılması (personal discretion of the leader); kurumların yokluğu veya kıymeti harbiyesinin olmaması, siyasal kurumların olmadığı bir yönetim biçiminin oluşması. 
3. Anayasal takıyye (constitutional hypocrisy), mevcut anayasa, yasa ve genel olarak her kuralın seçici olarak uygulanması veya yönetimde hiç kaale alınmaması. 
4. Rejimin toplumsal kökenlerinin zayıflayarak iktidarın merkezileştirilmesi, çoğulculuğun ortadan kaldırılarak devlet ve liderin sınırsız iktidarının kurulması. Siyasal vatandaşlığın yalnızca liderin başarılarını desteklemek ve etkinliklerine destek vermek ve ona sahip çıkılmasına indirgenmesi.
5. Ekonominin kurallarının çarpıtılarak (distortion) ahbap çavuş ekonomisi halinde işlemesi, kapitalist bir ekonomi mevcutsa bile onun ahbap çavuş kapitalizmine (AS: crony capitalism) dönüştürülmesi, kısa dönemli kararlara dayanan bir iktisat yönetimine dayalı belirsizlik içinde çalışan bir iktisadi yapının ortaya çıkması.

  • Özetle merkezi, kişiselleşmiş bir yönetimde sivil ve askeri kamu yönetiminin liderin kişisel aracı (instrument) haline dönüşmesi Sultanizmi tanımlamayan temel özelliktir.

Neo-patrimonyal Sultanizmin görüldüğü Trujillo’nun Dominik Cumhuriyeti, baba ve oğul Duvalier’lerin Haiti’si, Somoza’nın Nikaragua’sı, Mobutu’nun Zaire’i, Marcos’un Filipinler’i, Pehlevi’nin İran’ı gibi rejimlerde ortaya çıkan sosyo-ekonomik ve siyasal sonuçlar özetle şöyle olmuştur: 
1. Kamu bürokrasisi yetkisizleşmiş ve her türlü profesyonel karar üstlere sorularak onay alınmak yoluyla yürürlüğe konmuştur. Karar alma süreçlerinde zaman uzamış, kararlar sık sık bozulmuş, yenilenmiş ve yönetim belirsizliği artmıştır. 
2. Kurumsal yapılar, kurallar, yasa ve anayasa gibi kaynaklara uyulmayan bir yönetim söz konusu olmuştur. Anayasa ve yasaların uygulanmasında eşitsizlik, adamına göre muamele ve kayırma söz konusu olmuştur.
3. Fikir tartışması (müsademeyi efkâr) engellendiği için alınan kararların ne derecede gerçeklere uyduğu anlaşılamaz bir hale gelmiş; bu nedenle de karar alınırken U dönüşleri, tutarsızlıklar, zik zaklar söz konusu olmuştur. Bunlar özellikle ekonomik kararlarda işlem ve cari maliyetleri artırmıştır. 
4. Ekonomik belirsizlik, öngörülemezlik, kuralsızlıkla da birleşince yatırım ortamı bundan ciddi olarak etkilenerek kredi ve yatırımlar azalmıştır. 
5. Bu rejimlerin hepsinde siyasal, ekonomik ve toplumsal çalkantı, usulsüzlük, hukuk dışı uygulamalar ve yolsuzluk toplumda yaygınlaşmıştır.

Sonuç

1982 Anayasası’nın 2017 halkoylaması değişiklikleri ile ortaya çıkan bugünkü rejim;

– yok hükmündeki anayasası,
– eşitsiz uygulanan anayasa ve yasaları,
– kamu yönetimindeki etkinlik azalması,
– Yasamanın etkisizleşmesi,
– Yargının bağımlı taraflılığı ve
– Siyasal karar merciindeki merkezileşme ve şahsileşme

görüntüsüyle;

  • vitrininde modern, vitrin gerisinde patrimonyal yönetim özelliği gösteren bir neo-patrimonyal Sultanizm uygulamasına doğru evrilmektedir.

Bu sürecin sonu, burada sayılan beş maddede özetlendiği gibidir. İşte tam da bu nedenlerle,

  • yol yakınken; 
  • Türkiye’nin anayasa, yasalar ve hukukun üstünlüğünde,
  • kurumlar, profesyonel ehil bürokratların katkısıyla ve
  • barikayı hakikatin müsademeyi efkâr ile doğacağını” kabul ederek,
  • özgür bir fikir tartışması ortamında
  • yönetimi uygulamasına geçmesinde büyük yarar varmış gibi görünmektedir.

Kaynaklar: 
(1) https://twitter.com/faikoztrak/status/ 1153313982591242240 (2) https://www.sozcu.com.tr/2018/ gundem/113-akpli-hakim-ve-savciligaatandi- 2300765/ https://t24.com.tr/haber/ahmet-sikhakim- ve-savci-olarak-atanan-akplilerin- listesini-acikladi,808801 (3) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ siyaset/946206/_AKP_jet_atamalarla_ yargiyi_curutuyor_.html (4) http://www.hurriyet.com.tr/ gundem/mevcut-anayasa-yokhukmundedir- 40255439 (5) https://sarkac.org/2017/11/ siyasal-sistem-ve-rejim-nedir-ersinkalaycioglu/ (6) Houcham E. Chehabi and Juan J. Linz, Sultanistic Regimes, (Baltimore, Maryland: The Johns Hopkins Press, 1998): (7) Søren Schmidt, “The Power of Sultanism,” Raymond Hinnebusch ve Omar Imady (der.), The Syrian Uprising: Domestic Origins and Early Trajectory, (London, New York: Routledge, 2018) içinde: 33 – 40.