3 Mart Devrim Yasaları

3 Mart Devrim Yasaları

Alev Coşkun
Alev Coşkun
03 Mart 2021, Cumhuriyet

 

Bu gün, en önemli devrim yasalarının Meclis’te kabul edilişinin 97. yıldönümüdür. 3 Mart 1924’te ‘Türk Aydınlanma Devrimi’nin üç temel yasası kabul edildi.

Kısa bir toplu bakış yapalım. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkesi’nden sonra başlayan Milli Mücadele 4 yıl sürdü ve 9 Eylül 1922’de zaferle sonuçlandı. Zaferden 52 gün sonra, 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırıldı. Yaklaşık 700 yıllık padişahlık ve saltanat, tarihin köşesine gönderildi.

Zaferden bir yıl sonra, 29 Ekim 1923, Cumhuriyetin ilan günüdür. Cumhuriyet ilan edilmişti ama halifelik kurumu yaşıyordu. Halifelik yaşadığına göre Türkiye Cumhuriyeti bir din devleti mi olacaktı?

DİN DEVLETİ YIKILIYOR

3 Mart 1924’te devrim niteliğindeki yasalar kabul edilmeseydi, Cumhuriyet sadece bir biçimden öteye gidemezdi, içi kof ve boş bir merasim Cumhuriyeti olurdu. 3 Mart 1924’te kabul edilen yasalar, Atatürk Cumhuriyeti’ne ruh, anlam ve içerik kazandırmıştır. Bu 3 yasanın kabul edilmesi ile din devleti yıkılıyor, devletin teokratik yapısı çöküyor ve Cumhuriyet’in laik yapısının kuruluşu aşamasına geçiliyordu.

ÜÇ TASARI

Bu 3 tarihi yasa tasarısını Meclis’e sunan milletvekillerini burada bir kez daha analım:

1. Urfa milletvekili Şeyh Saffet Efendi ve 53 arkadaşının tasarısı: Halifeliğin kaldırılması ile Osmanoğulları soyundan olanların Türkiye dışına çıkarılması.
2. Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve 57 arkadaşının tasarısı: Şeriye ve Evkaf Vekâleti ile Genelkurmay Başkanlığı’nın kaldırılması.
3. Saruhan (Manisa) Milletvekili Vasıf Çınar ve 57 arkadaşının tasarısı: Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği Yasası).

Kuşkusuz bunların içinde en önemlisi, halifeliği kaldıran yasadır. Bu 3 yasa tasarısını imzalayanlar arasında: İsmet İnönü, Yunus Nadi, Mazhar Müfit Kansu, Mahmut Esat Bozkurt, Kılıç Ali, Celal Nuri İleri, Vasıf Çınar, Recep Peker, Ağaoğlu Ahmet, Cevad Abbas, Hacım Muhittin Çarıklı, Refik Koraltan, Ruşen Eşref Ünaydın ve Tunalı Hilmi gibi Kuvayı Milliyeciler vardı.

ATATÜRK’ÜN HALİFE OLMASI İSTENİYOR

Halifeliğin kaldırılmaması için çok etkin çalışmalar vardı. Meclis üyesi din bilginlerinden Antalya milletvekili Rasih Hoca (Kaplan), Kızılay kurulu adına görevli olarak Hindistan ve Mısır’a gitmiş ve bu uzun gezisinden yeni dönmüştü. Rasih Hoca, gittiği ülkelerde Müslüman halkın Atatürk’ün halife olmasını istediğini ve bu isteğin Atatürk’e ulaştırılması için kendisini de vekil tayin ettiklerini Atatürk’e bildirdi. Bu kapsamdaki öneriler yurtiçinden ve Atatürk’ün eski arkadaşlarından da ısrarla geliyordu.

Atatürk, bu önerilere verdiği yanıtta, bunun gerçeklere ters düştüğünü, başka devlet yönetimlerinin altında yaşayan Müslüman halkın Halifenin buyruklarını ve yasaklarını yerine getirme olanaklarına sahip olmadığını belirtiyordu. Atatürk, kendimizi dünyanın egemeni sanmak gibi düşüncelerin, Türk ulusunu felaketlere sürüklediğini ve artık dünyada ulusalcılığa dayanan yönetim biçimlerinin geçerli olduğuna işaret ediyordu.

İNGİLİZLERİN HALİFELİK ISRARI

O tarihte İngilizler, Halifeliğin korunmasını kendi çıkarlarına uygun buluyor, Hindistan ve Pakistan’daki sömürgelerinde yaşayan Müslümanları “Halife”nin kutsal gücünü kullanarak yönlendirebilmeyi tasarlıyordu. TBMM’den seçilecek bir Halife, şu ya da bu biçimde İngiliz politikasının etkisi içine alınabilirdi. İngiltere bu konuda girişimler yaptı. Ağa Han ile Emir Ali’yi devreye soktu.

ŞERİYE VE EVKAF BAKANLIĞI’NIN KALDIRILIŞI

Halifeliğin kaldırılışı ne derece önemli ise Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nın kaldırılışı da o derece önemlidir. Çünkü Şeriye Vekâleti, hükümetin yapacağı işlerin ve alacağı kararların şeriat hükümlerine yani kutsal din kitabının söylem ve yargılarına uyup uymadığını denetliyordu. Bu bakanlığın kaldırılması da önemli bir gelişmedir.

DİNE DAYALI EĞİTİME SON

Eğitim Birliği Yasası da kuşkusuz en temel ve en önemli bir devrim yasasıdır. Mahalle mektepleri ve medreseler yalnızca “Şer’i bilimlerin” okutulduğu birer dinsel öğretim kurumuydu. Medreselerde şeriat öğretilirdi. Köhneleşmiş bir sistemdi.

EĞİTİMDE BÖLÜNMÜŞLÜK KALKTI

Eğitimin birleştirilmesi yasası ile elde edilen sonuçlar şöyle özetlenebilir:

1. Eğitimdeki medrese, okul, yabancı okul diye adlandırılan ve birbirine zıt kökler ve amaçlara sahip olan, üçlü bölünmüşlük ortadan kaldırılmıştır.
2. Laik ilkelere dayalı eğitim sisteminin yolu açılmıştır.
3. Cumhuriyet kuşaklarının dine dayalı ümmetçilik esasına göre değil de bilimsel temellere bağlı olarak yetiştirilmesinin sağlanması, ulusal yararlarla ve çıkarlarla bağdaşmayan yabancı etkilerden uzaklaştırılması ve ulusal kültür birliğinin gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır.

Atatürk, Halifeliğin kaldırılışı kadar Eğitim Birliği’nin kurulmasına da çok önem vermiştir. Bu konuda Atatürk şöyle diyor:

  • “Dünya uygarlık ailesinde saygın bir yer sahibi olmak isteyen Türk ulusu, evlatlarına vereceği eğitimi, mektep ve medrese adında birbirinden büsbütün başka iki tür kuruma teslim etmeye hâlâ katlanabilir mi? Eğitimi birleştirmedikçe aynı düşüncede, aynı anlayışta bireylerden oluşan bir ulus yapmaya olanak aramak, olmayacak bir şeyle uğraşmak olmaz mıydı?”

Bu nedenle bu yasanın uygulanmasına geçildiğinde, bir yurt gezisinde Rize’de kendisinin önüne çıkarak medreselerin yeniden açılmasını isteyen iki hocaya Atatürk şöyle yanıt verdi:

“Şimdiye kadar geri kalmamızda en büyük etkenin ne olduğunu biliniz… Hayır, medreseler artık açılmayacaktır. (Belleten, 18.09.1924, 211, s.1169; Ş. Turan, age. s.70)

ULUS DEVLETİN ZAFERİ

Bu 3 devrim yasası, Cumhuriyet rejimi ve Aydınlanma devrimleri açısından son derece önemlidir. Halifeliğin kaldırılmasını gerçekleştiren yasanın gerekçesinde de belirtildiği gibi Halifeliğin kaldırılışı devletin tepesindeki iki başlılığı ortadan kaldırıyordu. Din devleti niteliği terk ediliyordu.

İkinci önemli sonuç, dinsel bir kurum olan halifeliğin tasfiyesi, diğer bir deyişle ortadan kaldırılışıyla kurulan yeni Cumhuriyetin laikleşmesi yolunda çok önemli ve temel bir adım atılmış oluyordu. Halifeye sadakat ve kulluk yerine artık ulus devlete bağlılık ve vatandaşlık önem kazanıyordu.

DİN DEVLETİNE KARŞI ULUS DEVLETİ

Prof. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı önemli yapıtında bu olayı “din devleti” görüşüne karşı “ulus devleti” görüşünün zaferi olarak nitelemektedir. Bu zafer bir kez kazanılınca “çağdaşlaşma yolunda belli bir doğrultuda birbiri arkasından gelecek bir dizi reformun kapısı da açılmış oluyordu.” (Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, s.521)

TÖRPÜLENME VE GERİYE DÖNÜŞ

3 Mart yasalarının 97. yıldönümünde kuşkusuz çok yakıcı bir soru vardır. Bu üç önemli devrimde geriye gidiş yok mu? Bu sayfada Sayın Prof. Dr. Necla Arat’ın yazısında ileriye sürdüğü sorunlar önemlidir. Çok partili döneme girişimizle birlikte, din kurumunun kutsal alanından yararlanmak için ödünler verildiği ortadadır.

  • Özellikle son yıllarda Atatürk’ün ‘Aydınlanma Devrimleri’ne karşı sistematik bir saldırı gerçekleştirildiği de açıktır.

TEZ-ANTİTEZ

Ancak bu saldırı, sosyolojik olarak karşı hareketleri de yarattı. Bugün özellikle genç kesimde bir dip dalgasının geliştiğini, Atatürk’e bağlı bir genç kesimin giderek güçlendiğini kabul etmeliyiz.

Unutmayalım; toplumsal gelişme durdurulamaz, 21. yüzyılda toplumsal gelişmenin gücüne de karşı durulamaz.

  • Hiçbir güç, toplumu temel gelişme çizgisinin tersine yönlendiremez. Akan bir ırmak geriye döndürülemez.

Halifeler, padişahçılar, 1950’den bugüne 70 yılda, ‘Aydınlanma Devrimleri’ne karşı tam bir zafer sağlayamadılar. Aslında, Atatürk ve ‘Aydınlanma Devrimleri’ni durdurmak hatta ters çevirmek isteyenler yenilmişlerdir.

  • Atatürkçülerin görevi, çağdaş uygarlık hedefine ödün vermeden, sapmadan, yalpalamadan yürümektir.
  • Koşullar ne olursa olsun, Atatürk’ün ‘Aydınlanma Devrimleri’ savunulacak, onun önüne konulan engeller aşılacaktır.

Kuvayı Milliyeciler ölmez, Atatürkçüler tükenmez.

Bilge insan Cahit Kayra’yı yitirdik

Bilge insan Cahit Kayra’yı yitirdik

Alev CoşkunAlev COŞKUN
Cumhuriyet, 02 Şubat 2021

Cumhuriyetçi, Atatürkçü, aydınlanmacı, bilge Cahit Ağabey, yazdığın ölmez eserlerle yurduna ve Atatürk Cumhuriyetine karşı görevini yüksek düzeyde yaptın. Kitapların gelecek nesillere yol göstericilik yapacaktır. Rahat uyu…

Bilge insan Cahit Kayra’yı sonsuzluğa uğurladık. Cahit Kayra kimdir, sorusunun yanıtı şöyledir:

Atatürk Cumhuriyetinin ürünüdür.
– Saygın bir devlet adamıdır.
– Cumhuriyet ilkelerine ve Atatürk’ün aydınlanma devrimlerine bağlıdır.
– Bir bilge kişidir.

Cahit Kayra, I. Dünya Savaşı sürerken 1917 yılında İstanbul’da doğdu. Cumhuriyetin ilan edildiği yıl, 6 yaşındaydı.

Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1938 yılında mezun oldu. Maliye Müfettişliği imtihanını kazanarak 21 yaşında devlet hizmetine girdi. Bu hizmet, 1972 yılına kadar kesintisiz 34 yıl sürdü.

Kayra, Maliye Bakanlığı’nda müfettişlik, Gelirler Genel Müdürlüğü Müşavirliği gibi çeşitli kademelerde görev yaptı. Ayrıca PTT Genel Müdürlüğü, Türkiye Odalar Birliği ve Türk Havayolları Müşavir ve Murakıbı, Ticaret Bakanlığı Dış Ticaret Dairesi’nde uzman, Maliye Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı, Avrupa İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı Nezdinde Heyet Başkanı, Maliye Bakanlığı Tetkik Kurulu Başkanı, Türkiye İş Bankası Yönetim Kurulu üyeliği, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Okulu ve Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Öğretim Görevlisi olarak görev yaptı.

SİYASAL YAŞAMINA GİRİŞ

Cahit Kayra ile 1972 yılında tanıştık. O, devlet hizmetinden emekli olmuş, ben de doktoramı tamamlamış, ABD’den henüz dönmüş, Hacettepe Üniversitesi ekonomi bölümünde öğretim üyeliği görevine başlamıştım.

Cahit Kayra, 56 yaşında ben ise 37 yaşındaydım. Her ikimiz de CHP Genel Başkanı Ecevit’in danışmanıydık. Partinin programını ve seçim bildirgesini hazırlayan ekibin içindeydik.

KONTENJAN

1973 genel seçiminde CHP Genel Merkezi, bütün Türkiye’de 15 kişilik kontenjan kullanmıştı.

Cahit Kayra, Ankara’dan, Hasan Esat Işık Bursa’dan, Prof. Haluk Ülman ve Nejat Ölçen İstanbul’dan, Erol Çevikçe Adana’dan, Erol Tuncer Gümüşhane’den, Kasım Parlar Çorum’dan, Malik Yılmaz Hatay’dan, ben de İzmir’den aday gösterildim.

1973 seçimleri sonrası kurulan CHP-MSP koalisyonunda Cahit Kayra, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na getirildi. Meclis’te bilgisi, ciddiyeti ve dinginliği ile her partiden milletvekillerinin sevgi ve saygısını kazandı. Kayra, 1977 seçimlerine girmedi, siyasi yaşamın dışında kaldı.

KALIN DEFTER

Cahit Kayra ile Merkez Yönetim Kurulu’nda birlikte olduk. Kalın bir defteri vardı. Tüm konuşmaları not alırdı. Bu durumu Bakanlar Kurulu’nda da aynen uygulamıştır. O dönemde birlikte çalıştığımız eski İmar Bakanı Erol Tuncer’e de sordum. O da bu kalın deftere işaret etti. Bu deftere aldığı notlarından daha sonra Turan Güneş’in Siyaset Şiirleri” adlı kitabı ortaya çıkmıştı.

BİLGE CAHİT KAYRA

1980 sonrası Cahit Kayra’nın en çok ürün verdiği dönem başlıyordu. Bilge Cahit Ağabey dönemi başladı dersek hata yapmamış oluruz. Kayra, bu dönemde ( 1980-2020) tam 45 kitaba imza atmış bulunuyor. Bunların 10’u inceleme, 8’i öykü olmak üzere anı, gezi, mizah, derleme ve çeviri kitaplarıdır. Cahit Ağabey’in yaşamöyküsü aslında Cumhuriyetin yaşam öyküsüdür. Kitapları Cumhuriyeti anlatır.

O’nun kitapları bir uçtan bir uca değişik konuları içerir.

Adeta türlü çiçeklerden derlenen bir demettir. Örneğin, “1930 kuşağı”, “Sevr Dosyası”, “Varlık Vergisi” inceleme alanında yükselirken, “Bir Mavi Yolculuk”, “Bodrum üzerine Çeşitlemeler”, “Telefon Defteri”, “Marjinal Şiir Teorileri”, “Bilgeler ve Balıklar” gibi kitapları okuyucuyu başka dünyalara götürür. Öte yandan “İstanbul’un Yokuş ve Merdivenleri”, “Kadıköy, Vaniköy, Çengelköy”, “Bebek”, “Sümbül Dağı’nın Karları” bambaşka alanlarda yazılmış kitaplardır.

ÇOK YÖNLÜ

Cahit Kayra, çok yönlü bir yazar, alçakgönüllü bir aydın, gün görmüş bir İstanbul beyefendisiydi. Deneyim ve birikim sahibi bir bürokrat ve devlet adamıydı. O, vatanına aşkla bağlı olan, tam Cumhuriyetçi ve Atatürkçü bir yurtseverdi.

CUMHURİYET EKONOMİSİNİN ÖYKÜLERİ

Cahit Kayra, tek partiyi, çok partili sisteme geçişi, Türkiye’deki siyasal çalkalanmaları, kimi zaman sorumlu bürokrat, kimi zaman politikacı, kimi zaman duyarlı bir aydın olarak yaşadı. Cahit Kayra’nın kitapları birbirinden değerlidir ancak “Sevr Dosyası”, “Savaş, Türkiye ve Varlık Vergisi” ile üç ciltlik “Cumhuriyet Ekonomisinin Öyküsü (1923-2011)” eserleri siyasal ve toplumsal yaşamımız için çok önemlidir.

“Sevr Dosyası” kitabı, Sevr’in belgelerini inceler. Üç ciltlik “Cumhuriyet Ekonomisinin Öyküsü”, bir öykü tadında Cumhuriyetin kazanımlarını anlatır. Alt başlığı da “Karma Ekonomi: Doğrular-Yanlışlar” adını taşır. “Varlık Vergisi” kitabı başlı başına önemlidir.

DÜŞÜN BİRLİĞİ

Cahit Ağabey ile partide ve TBMM çatısı altında çalışmış, 1980’den sonra her ikimizde günlük politikadan uzaklaşmış, yazın yaşamına girmiştik. Cahit Ağabey’le düşün birliği içerisindeydik. Zaman zaman telefonda da olsa uzun sohbetler yapardık. 2000’li yıllarda, Varlık Vergisi yeniden gündeme gelmişti. Bilir bilmez kişilerce çekiştiriliyor, tartışılıyordu.

‘VARLIK VERGİSİ’ KİTABI

Bu kitap 2010’da yazıldı ve 2011’de yayımlandı. Cahit Ağabey’e ben, kitabı yazması için çok dil döktüm. Kitabın giriş kısmında Sayın Kayra şöyle yazmış:

“Giderek, Varlık Vergisi üzerindeki yayınlar, bir anlamda yoğunlaştı ve tedirgin edici bir hal aldı. Ve bir gün arkadaşım Alev Coşkun’dan bir tür uyarı geldi. Benden Varlık Vergisi’ni yaşayan sonuncu Maliye Müfettişi olarak, kapsamlı ve aydınlatıcı bir çalışma yapmamı istedi. Bunu, Murat Katoğlu’nun uyarısı, özendirisi izledi. Coşkun ve Katoğlu, benim bu konuda bir çalışma yapmamın bir görev ve sorumluluk olduğu üstünde ısrar ettiler.” (Varlık Vergisi, syf. 17-18)

BİR GERÇEK

Sonunda kitap 2010’un ekim ayında tamamlandı. İlhan Selçuk’u Haziran 2010’da kaybetmiştik. O sırada Cumhuriyet Vakfı Başkan Vekili’ydim. “Varlık Vergisi” kitabının basımı için kitabı sevinerek Cumhuriyet Kitapları Yayın Kurulu’na verdim. Kurul içindeki kimileri sekter davranarak Cahit Ağabey’in kitabının basılmasına karşı çıktı.

Kim bilir neden karşı çıktılar. Burada anlatmaya gerek yok. Ama Varlık Vergisi olayını bizzat yaşamış bir Maliye Müfettişi’nin kitabının basılmasına karşı çıkıyorlardı, kendilerini çok bilmiş sayan kimi kişiler.

BİR UTANMA

İlhan Ağabey sağ olsaydı, kuşkusuz bu durumu düzeltirdi. Ama onu yitirmiştik. Bir utanma duygusu içinde Cahit Ağabey’in evine gittim ve durumu anlattım. Kitabın basılamayacağını söyledim, beni affetmesini rica ettim.

Bilge insan Cahit Kayra, “Zaten bunu bekliyordum” diyerek beni teselli etti. Çok kısa sürede Tarihçi Kitabevi sahibi Sayın Necip Azakoğlu, konuya sahip çıktı ve kitap Şubat 2011’de yayımlandı.

Cahit Kayra, kitabın açıklamalar kısmında şunları yazmış:

“Tarihimizle yüzleşmek adı altında ikinci Cumhuriyetçilik akımı diye yeni bir düşünce akımı belirdi. Ve birden bazı gazeteciler ve yazarlar Varlık Vergisi konusunu yeniden açtı. Yani uygulamadan yarım yüzyıl sonra konu hatırlanmış oldu.

(…) Bir yazar, Varlık Vergisi zemini üstünde olayları çarpıtarak bir roman yayımladı. “Aşkale Yollarında Haksızlık, Aşk, Hüzün…” (…) Medyada tanınmış, tanınmamış yazarlar Varlık Vergisi üzerine kitaplardan ya da ağızdan anlatılanlardan öğrendiklerine, işittiklerine dayanarak yazılar yazdı. İddialar, kötülemeler sergilediler.

Verimli bir kaynak bulduklarını düşünen ikinci Cumhuriyet yandaşı akademisyenler de boy boy kitaplar çıkardı, konferanslar verdi, televizyonlarda açık, kapalı oturumlara çıktılar. Tümüyle Varlık Vergisi formatı altında Türkiye’yi, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve o tarihlerde memleketi yöneten insanları kötülemeye yönelik olan bu kampanya, dikkat çekici bir şekilde sürdü. Savaş yılları sırasında genç bir Maliye Müfettişi’ydim. 1941 yılında, birinci askerlik hizmetimden terhis olmuştum. Varlık Vergisi çalışmalarına en genç, en küçük yaşta, en kıdemsiz müfettiş olarak katıldım.

HOYRAT ELLERDE HIRPALANMA

“Bugün, o çalışmaya katılan müfettişlerden hiçbiri sağ değil. Ben, yaşamımın sonuna geldim. (…) Sosyal görev ve fonksiyonlarımı çoktan tamamladım ama bizim çocukluğumuzda ve gençliğimizde, haklı umutlarla bağlandığımız Kemalist ideallerin hoyrat ellerde hırpalandığını görmekten hüzün ve ezâ duyuyorum. Varlık Vergisi konusunda; o dönemi yaşamamış, o dönemi bilmeyen, anlamayan, belki de kasıtlı olarak anlamaz görünen insanlar tarafından, yanlış ve haksız yere eleştirilmesini hoş görmek gibi bir hakkım olmadığını düşünüyorum. Bu kitabı bu nedenle yazdım.”

İşte Cahit Kayra budur; sorumluluk duygusu taşıyan Cumhuriyet aydını…

TARİHSEL GERÇEKLER

Kayra, bu kitabıyla Varlık Vergisi’nin tarihsel gerçeklerini ortaya koymuştur. Türkiye’nin dört bir yanında savaş var. 1 milyon genç askerde. Bunların her türlü ihtiyaçları karşılanacak. Vergi sadece gayrimüslimlerden değil, Türklerden de alındı. Kitap ABD, İngiltere ve Avrupa’daki o yıllarda alınan önlemleri de anlatır. Örneğin ABD’de kazancın yüzde 94’ü, İngiltere’de yüzde 100’ü ve Almanya’da yüzde 85’inin alındığını belirtir. Varlık Vergisi’nin bir facia olmadığını, bir gereksinme olduğunu belgeleriyle ortaya koyar.

Kayra diyor ki “Tarihle yüzleşmek, uygar bir toplum için kaçınılmaz bir onur sorunudur, bir zorunluluktur.”

EN SON KİTAP

Cahit Kayra’nın en son kitabı daha birkaç ay önce Tarihçi Kitabevi’nden çıkan “Bir Çalışma Odası” adını taşıyan ve çalışma odasının tarihi bağlarını anlatan muhteşem bir kitaptır.

CUMHURİYET’E HİZMET EDİYORSUN

Cahit Kayra, kuşkusuz 70 yıldır Cumhuriyet okuyucusuydu. Cumhuriyet Vakfı Başkanlığı görevine geldikten bir yıl sonra, Tarihçi Kitabevi beni İnönü üzerine bir söyleşiye çağırdı. Cahit Ağabey, orada Cumhuriyet gazetesinin kendi ideolojik çizgisine dönüşünden doğan mutluluğunu belirtti. Bana, “Unutma, şimdi yaptığın görev, bugüne kadar yaptıklarından daha önemlidir ve onurludur” dedi.

Cahit Ağabey, onurlu bir bürokrat, saygın bir politikacı ve bilge bir yazar olarak memleketine hizmet ettin. Cumhuriyetçi, Atatürkçü, aydınlanmacı, bilge Cahit Ağabey, yazdığın ölmez eserlerle yurduna ve Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı görevini yüksek düzeyde yaptın. Kitapların gelecek nesillere yol göstericilik yapacaktır. Rahat uyu Cahit Ağabey…

Faiz inadının ağır bedeli

Alev CoşkunAlev Coşkun
Cumhuriyet,
27 Kasım 2020 

Faiz inadının ağır bedeli

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
Dünkü yazımızda genel olarak AKP’nin ekonomi politikaları üzerinde duruldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “faiz sebep, enflasyon neticedir” cümlesiyle formüle ettiği ekonomi politikası nedeniyle Merkez Bankası başkanları değiştirildi. Bu değişimler ve Merkez Bankası politika faizi ile oynamalar ekonomiyi çok etkiledi. Bugün bu etkiler, rakamsal tablolar verilerek açıklanacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi ekonomi teorilerine dayanarak özerk olması gereken kurumlara müdahale etmesi, Merkez Bankası başkanlarını keyfi bir şekilde değiştirmesi, Türk Lirası’nda ciddi bir değer kaybı, rezervlerde de kriz yaratacak bir erimeye yol açtı.

Tablo 1 ve Tablo 2’de gösterilen durum şudur: Haziran 2019’da Merkez Bankası politika faizi %24 iken dolar 5.83 TL düzeyinde bulunuyordu.

Erdoğan’ın müdahaleleri sonucu, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya, görevden alındı ve yerine 6 Temmuz 2019’da Murat Uysal geldi. Bu dönemde Merkez Bankası, politika faizinin Aralık 2019’a kadar her ay düşürüldüğünü ve Aralık 2019’da %12 düzeyine geldiğini görüyoruz. Bunun anlamı 6 ay içinde politika faizi yarı yarıya düşürülmüş oluyordu.

Bu süreçte dolarda büyük bir oynama görülmüyor.

Ocak 2020’de politika faizi 0.75 daha azaltılarak % 11.25 düzeyine çekilince, dolar da ilk kez 6 TL’nin üstüne çıktı. Politika faizi nisan ayında %8.25’e çekilince, dolar 6.17’ye fırladı.

Merkez Bankası bu yükselişe aldırmadan mayıs, haziran, temmuz, ağustos 2020 ayarında politika faizini %8.25 üzerinde yürütmeye devam etti. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı öyle istiyordu. Dolar da paralel olarak yükselişe geçti ve 7.27’yi buldu. Ekim 2020’de 7.90, Kasım 2020’de 8.44’e ulaştı. Kasım 2018’de 5.71 olan dolar, 8.44’e çıkıyor. Aradaki fark 2.73 liradır. Liradaki değer kaybı %47’yi aşmıştır.

İşte Murat Uysal’ın görevden alınışı, Naci Ağbal’ın 7 Kasım 2020’de Merkez Bankası Başkanlığı’na getirilmesi, Berat Albayrak’ın “At izi, it izine karıştı” diyerek bakanlıktan istifa edişi, bu ortamda gerçekleşti. Bir hafta içinde Ağbal başkanlığındaki kurul, politika faizini %5 düzeyinde artırarak %15’e çıkardı.

İşsiz sayısı

2002 yılında 2 milyon 464 bin olan işsiz sayısı, 2019 yılında 4 milyon 596 bine yükselirken, işsizlik oranıysa %’ten %13.9’a çıkıyordu. Bu rakamlar, TÜİK’in rakamlarıdır. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yönetimini baz (AS: temel) alarak hesaplayan sendikalar, rakamların ve yüzdelerin daha büyük olduğunu belirtmektedirler. Bu hesaplamalara göre ülkedeki iş ve istihdam kaybı 10 milyonu aşmaktadır. Genç işsizlik oranı ise %25’e varmıştır.

Her yerden eleştiri

Bu rakamlar karşısında ekonomik durum ekonomistler ve yazarlar tarafından yorumlanıyor, yanlışlar ortaya konuyordu. Örneğin yazarımız Orhan Bursalı,

  • “…125 milyar dolarını sattılar ülkenin, durmadan yükselen dövizi tutmak için… Bu kadar büyük bir ülke batırma politikası olur mu, olur. (…) 125 milyar doların hesabını birileri vermeli…” diyordu. (Cumhuriyet, 22.10.2020)

İç ve dış borç artıyor

Ekonomiye olan güvensizlik borçların vadesine de yansıdı. İç borçlarda vadeye kalan süre 2.8 yıl, dış borçlarda ise 8.3 yıla düştü. Son 5 yılda borç tutarı 3 katına çıkarken vadenin kısalması kuşkusuz tedirginlik yaratıyor.

Tablo 3’teki borç tablosu bu durumu açıkça gösteriyor. 2015 yılında toplam 678 milyar TL olan borç, 2020 yılında beş yılda üç misli (AS: kat) artarak 1 trilyon 934 milyar TL’ye fırlamış bulunmaktadır. Üstelik vadesi de azalmıştır.

Ağbal’ın kararı

Yukarıda belirtildiği gibi Merkez Bankası Başkanlığı’na Naci Ağbal’ın getirilmesiyle, bir hafta içinde, 19 Kasım 2020’de yapılan ilk toplantıda, politika faizi 4.75 baz puan artırılarak 10.25’ten %15’e çıkarılmıştır. Merkez Bankası, politika faizi iki ayda %6.75 artmış oldu. Şu anda Türkiye, dünyada en yüksek politika faizi uygulayan ülkelerden birisi oldu.

Bunun anlamı şudur :

Parasal sıkılaştırma, faiz artırma demektir. Böylece Merkez Bankası faizi yükseltmiştir. Ancak enflasyonla orantılı olarak yüksek tutmaya devam edeceğini gösteriyor. Faiz %15’e çıktı, şimdi Erdoğan’a sormak gerekiyor:

Siz, yüksek faize karşıydınız, “faiz sebep, enflasyon neticedir” diyordunuz. Siz, yüksek faiz politikası vatanı satmak, ülkenin, milletin kaynaklarını yok etmek diyordunuz. Şimdi faiz yükseldi. Sizin temel söylemlerinize karşı gelindi. Faiz yeniden %15’e çıkarıldı. Neden bu yanlışta ısrar edildi? Merkez Bankası’nın 130 milyar dolarlık rezervi neden iki yılda eritildi
ve uzmanların son rakamlarına göre neden eksi 46 milyar dolara kadar düştü?

Bu sorular soruluyor ve sorulmaya devam edecektir.

Türkiye’de borçların milli gelire oranı %137.6’dan 167.2’ye, toplam borç 1.24 trilyon dolara ulaştı. Bu borcun %50.9’u TL, %49.1’i döviz cinsinden.

Uluslararası Finans Enstitüsü, ülke borcunun milli gelire (GSYH) oranları dikkate alındığında, en büyük artış olan üç ülkenin Çin, Malezya ve Türkiye olduğunu açıkladı.

Türkiye’de borçların milli gelire (GSYH) oranları dikkate alındığında, 2020’nin 3. çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre hanehalkı borçları %14.7’den %18’e, finansal olmayan şirket borçları % 65’ten %77.5’e, banka gibi finansal şirketlere ait borçlar %25.2’den % 28.7’ye ve kamu borçları %32.3’ten %43’e yükseldi.

Sormak gerek :

Bu noktada muhalefet ekonomi politikalarını sert bir biçimde eleştirdi. Bu eleştiriler salt siyasetçi değil, aslında özgeçmişleri nedeniyle konuyu derinlemesine bilen iki siyasetçiden, Faik Öztrak ve Ali Babacan’dan gelmesi dikkat çekici ve önemlidir.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak, bilindiği gibi uzun yıllar maliye bürokrasisinde çalışmış ve Maliye Bakanlığı Hazine Müsteşarlığı görevini yapmıştır. Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ise uzun süre AKP’nin ekonomi politikasını yönetmiş başbakan yardımcısıdır. Her ikisinin eleştirilerinin temeli şudur:

1) Bu faiz tartışmaları nedeniyle Merkez Bankası’nın, 130 milyar dolarlık rezervi erimiştir.
2) Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin borç miktarı 1 trilyon 860 milyar TL’ye ulaşmıştır.

Maceranın özeti

Bu maceranın özeti şöyle: “Faiz sebep, enflasyon netice” derken, Haziran 2019’da %24 olan politika faizi %8.25’e kadar düşürülmüş, yükselen döviz kurları nedeniyle ve zorunlu olarak Kasım 2020’de tekrar %15’e yükseltilmiştir. Ancak bu dönemde Merkez Bankası’nın 130 milyar dolarlık rezervi erimiştir.

Madem indirdiniz, neden yükselttiniz?
Madem yükseltecektiniz, neden indirdiniz?

Halkın yerleşmiş bir söylemi vardır: Madem durum aynı olacaktı o zaman biz bu işi (!) neden yaptık?
==============================
Dostlar,

Sayın Alev Coşkun’un bu irdelemesi son derece nitelikli ve tarihsel değerdedir. 2 gün önce de Sn. Coşkun, “Politika, ekonomi ve duvara toslama” başlığı altında kapsamlı bir irdeleme daha yapmıştı. O yazı ile birlikte okunması çok uygun olacak, pdf olarak ekliyoruz..

Politika,_ekonomi_ve_duvara_toslama_ALEV_COSKUN

Dr. Alev Coşkun, Turizm Bakanlığına dek uzanan parlak siyasal kariyerinin yanı sıra, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi bitireni (mezunu) ve New York Üniversitesi’nde siyasal bilimler konusunda master, kamu yönetimi alanında doktora yapmış bir akademisyendir. ABD ve Türk üniversitelerinde alanında hocalık yapmıştır.. 1935 doğumlu olup, hala Aydın (entellektüel) çabalarını verimli ve nitelikli biçimde Cumhuriyet Gazetemiz ve ülkemiz için azimle sürdürmektedir.

Umalım ve dileyelim ki, bu 2 tarihsel saptama, uyarı ve çokanlamlı yol gösteriden AKP iktidarı = RTE yararlansın ve çıkmaz sokaktan ülkemizi geri çevirecek adımlara yönelsinler.. Bu dileğimizde çok umutlu olmadığımızı da belirtmek zorundayız. Nitekim önceki gün ülkemizin çok değerli varlıkları 11 uzlaşı metni (mutabakat zaptı) ile  TEK ADAM Bay RTE tarafından sorgusuz sualsiz Katar’a satılmıştır. Satış için hiçbir yerden onay / izin almayan kadir-i mutlak AKP Genel başkanı, satış koşullarını ve bedeli de açıklamayarak, koca ülkeye adeta meydan okumaktadır. Satılanlar bu ülkenin kanı canıdır, alın teri, göz nurudur. 18 yıldır sürdürülen TALAN EKONOMİSİ Türkiye’yi müflis tüccara, “moratoryum eşiğine” sürüklemiştir!

Bu politikaların daha fazla sürdürülme ve halka dayatılma olanağı kalmamıştır.

AKP geri adım atmak zorundadır. Dönemlerinde ülkemizden net 2 trilyon dolar ulusal kaynak yurt dışına çık(arıl)mıştır..  Çok yönlü yitiklerin giderimi (telafisi) çoook uzun yıllar alacaktır.

  • Muhalefet, stratejilerini köktenci biçimde gözden geçirmek ve ülkemizi bu ceberrut yönetimden hızla kurtarmanın yollarını bulmak zorundadır.

    Ahmet SALTIK
    Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (Mülkiye)

 

 

Yalanlar, Algılar ve Koltuklar

Yalanlar, Algılar ve Koltuklar

Alev Coşkun
Cumhuriyet, 22 Kasım 2020

Bugünlerde MacDonald’ın, Truth (Gerçek) adlı kitabıyla ilgileniyorum. Hangi gerçekler ve farklı gerçekler konusu tartışılıyor.

Bu kitapta kimi yalanların nasıl doğru ve kimi doğruların nasıl yalanlaştırıldığı üzerinde duruluyor.

Yazar, “kısmi doğrular”, “öznel doğrular”, “yapay doğrular” ve “bilinmeyen doğrular” üzerinde duruyor.

Ayrıca Yalın Alpay’ın “Yalanın Siyaseti/ Post-Truth, Truth” kitabı var… Yalanın meşrulaştırılması, gerçeklerin önemsizleştirilmesi ve hileli akıl yürütme üzerinde duruluyor…

Değişik düşünceler, değişik kökenler, değişik inançlar, daima farklı bakış açıları yaratacaktır. Değişik bakış açılarına ve değişik görüşlere saygı duymak, uygar bir toplumun temel ilkesidir.

Siyasal iktidarlar çoğu zaman daima kendi görüşlerinin doğru olduğunu ileriye sürerler. Bu yargı, kuşkusuz ülkemiz için de geçerlidir.

Bir başka gerçek şudur:

Siyasal iktidarlar zayıflayıp kamuoyunda destekleri azaldıkça hırçınlaşırlar.

Böylesi durumlarda, siyasal liderler hep kendilerinin söylediklerinin ve düşündüklerinin doğru olduğunu ileriye sürer. “Ya benim gibi düşünürsün ya da karşısın, düşmansın” ayrımcılığı ortaya çıkar.

ALGI OPERASYONU

Siyasal iktidarlar, koltuklarında kalabilmek için çoğu zaman algı operasyonlarını kullanmıştır.

1930’larda İtalya’da Mussolini ve Almanya’da Hitler’in yaptıkları unutulmamalıdır. Hitler’in propaganda Bakanı Goebbels’in yalanları nasıl doğru gibi takdim ettiği tarihe geçmiştir.

Faşist ve Nazi dönemlerinde yalanlar bir devlet doğrusu gibi takdim edilmişlerdir.

Çoğu zaman liderlerin söylediği, “devlet projesi” olarak sunulmuştur.

Geçen hafta ülkemizde de “devlet projesi” görüşü ortaya atıldı. Buna göre, Kanal İstanbul devlet projesidir ve buna karşı çıkmak lidere karşı çıkmaktır, devlete karşı çıkmaktır.

Kanal İstanbul, Milli Güvenlik Kurulu’nda konuşuldu ve devletin resmi strateji belgesine girdi de haberimiz mi yok?

YALANLAR VE İSTATİSTİKLER

Yalanlarla ilgili olarak genel kabul görmüş bir sloganı unutmayalım. Şöyle ki; “Yalanlar, çok büyük yalanlar ve istatistikler.” Bu slogan, bugünlerde ülkemizde yoğun bir biçimde uygulanıyor.

Hele sonuncusu, TÜİK’in Türkiye ekonomisi ile ilgili istatistiklerine, gelir dağılımı ve işsizlikle ilgili rakamlarına ne demeli? TÜİK’e göre ekonomi çok güzel ve yerinde, Sağlık Bakanlığı’na göre Covid-19’un sayıları çok düşük.

Hangisine inanacağız, gerçek nerede?

KOLTUĞA YAPIŞMAK

Bir konu daha var ki epeyce güncel. Politikacılar ister iktidarda ister muhalefette elde ettikleri makamları, oturdukları koltukları terk etmek istemiyorlar. İşte ABD Başkanı Trump, koltuğu için dört bir yana saldırıyor. Seçim sonuçlarını kabul etmek istemiyor. Eğer Amerikan siyasal sisteminin, 200 yılı aşkın geçmişi ve oturmuş kurumları olmasa, Seçimler hilelidir, bu nedenle başkanlığı terk etmiyorum, sürdürüyorum” diyecek.

Ülkemizde de bunun örnekleri yaşanmadı mı? Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde anayasa ve seçim yasası bir yana itilerek mühürsüz oy pusulaları geçerli sayılmadı mı?

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde, “Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu” gibi tarihe geçecek ilginç bir açıklamayla, seçim iptal edilip yenilenmedi mi? Ancak 16 bin olan fark 800 bine çıkınca söyleyecek bir şeyleri kalmadı. Açık fark karşısında sonuçları kabul ettiler.

1950 UNUTULMASIN

İşte bu noktada, 14 Mayıs 1950 seçimlerini hatırlatmak istiyorum. 1950’de, bundan 70 yıl önce, iktidarın barış içinde, yeni kurulmuş ve seçimi kazanmış olan DP’ye devredilmesi çok önemlidir. Adeta bir sınır taşıdır.

“Canım, seçim yapılmış ve DP kazanmış, devretmeyecekti de ne yapacaktı?” Bu soru sorulabilir. Ancak olay bu kadar basit değil… DP Genel Başkanı Bayar’ın, “iki jandarma ile bizi tutuklayabilirlerdi” dediği söylenir.

Günün koşulları unutulmamalı… Bir imparatorluk yıkılmış. Bağımsızlık savaşı kazanılmış. Bir ihtilal olmuş, yeni bir idare ve Cumhuriyet kurulmuş.

İsyanlar çıkmış (Şeyh Sait, Dersim gibi) bastırılmış, kan dökülmüş.

Çağdaşlaşma hareketleri olmuş, devrimler yapılmış… Birçok kişi tutuklanmış, cezalandırılmış. Ve tek parti, 27 yıldır iktidarda.

O nedenle barış içinde, kimsenin burnu kanamadan devir-teslim çok önemli.

21. yüzyılın 20. yılında, 2020’de, ABD’de başkan koltuğu bırakmamak için türlü yollara başvururken; 20. asrın ortalarında, 1950’de, daha önce pek de etkin bir siyasal deneyimi olmayan bir ülkede, tek partinin iktidarının hiç itiraz etmeden, barış içinde siyasi iktidarı devretmesi çok önemlidir…

BEYAZ İHTİLAL

Saygın siyasetbilimci Prof. Maurice Duverger, ünlü kitabı Siyasal Partiler’de işte bunun için şöyle diyor:

“…Türk tek parti sistemi, hiçbir zaman bir tek parti doktrinine dayanmamış; tekele resmi bir nitelik vermemiş, liberal demokrasiyi ortadan kaldırma arzusuyla meşrulaştırmaya çalışmamıştır. Sahip olduğu tekelden daima rahatsızlık, utanç duymuştur.” (s.360)

Duverger, kitabının “Tek Parti ve Demokrasi” bölümünde, Atatürk Türkiyesi’ne önemli bir yer ayırmıştır. Duverger şöyle diyor: “1923 sonrası Türk Devrimidir. Türkiye engelsiz ve sıkıntısız şekilde tek parti sisteminden plüralizme (çoklu sisteme) geçmiştir. Bugün, Ortadoğu devletlerinin en demokratik olanıdır.” Duverger’e göre, “basiretle uygulanan bir tek parti yönetimi, bugün gerçek bir demokrasinin kuruluşunu mümkün kılacak…” çalışmalar yapmıştır. (s.364)

Batı dünyasının tüm siyasetbilimcileri, 1950 seçimlerini ve iktidarın barış içinde devir-teslimini “beyaz ihtilal” olarak niteliyor.

Demokrasi, bir erdem rejimidir. Muhalefete ve karşı düşünceye saygı duyacaksın. Demokrasinin evrensel ilkelerini kabul edeceksin. Halkın oyuna inanacaksın.

Tek parti, tek parti diye her gün itibarsızlaştırmaya çalıştıkları parti, işte bu demokratik hareketi yapmıştır.

Diktatör, diktatör dedikleri Cumhurbaşkanı İnönü, tarihe geçen bu demokratik hareketi gerçekleştirmiştir.

İki ayyaş diye itibarsızlaştırmak istedikleri İnönü, işte böyle demokrasiye inanmış bir liderdi.

Yalanlar, algılar, koltuğa yapışmalar ayrı, gerçekler ayrıdır…

CHP 101 YAŞINDA

Alev Coşkun

CHP 101 YAŞINDA

09 Eylül 2020, Cumhuriyet

Bugün CHP’nin kuruluşunun 101. yıldönümü. Geçen yıl, 9 Eylül 2019 tarihinde gazetemizde yayımlanan yazımda CHP’nin 100 yaşında olduğunu belirtmiş ve bu konu ile ilgili olarak belgeler yayımlamıştım. Bu tarihi olayı kısaca anımsatalım. CHP’nin tüzüğü, 9 Eylül 1923 tarihinde CHP Meclis Grubu tarafından oybirliği ile kabul edildi. Kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı’na aynı tarihte sunuldu. İki gün sonra, 11 Eylül 1923’te Mustafa Kemal Atatürk, partinin genel başkanlığına seçildi. Bu tarihlere göre, bugün CHP’nin kuruluşunun 97. yıldönümüdür. Ancak CHP’nin Kurucu Genel Başkanı Atatürk, 1927 yılında bu tarihi özellikle düzeltti.

Düzeltilen tarih

Bu olayın gelişimi de şöyledir: CHP’nin kuruluş dilekçesini İçişleri Bakanlığı’na vermesinden 4 yıl sonra, 15 Ekim 1927’de CHP’nin ilk kurultayı toplandı. Atatürk, kurultayı açış konuşmasında, “bu kurultayın birinci değil, ikinci kurultay” olduğunu açıkladı.

  • Atatürk, CHP’nin ilk kurultayının 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi olduğunu vurguladı. Bu tarihlerin de böyle kabul edilmesini istedi.

Bu, son derece önemli ve anlamlı bir karardı.

1931 Kurultayı

1927 yılından sonra toplanan CHP kurultayının tarihi, 11 Mayıs 1931’dir. Atatürk, bu kurultayın açış konuşmasında da bu konuya bir kez daha değindi. Konuya bir kez daha açıklık getirdi. CHP’nin ilk kongresinin Sivas Kongresi olduğunu ve kuruluşun esasında “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği” olduğunu bir kez daha belirtti.

11 Mayıs 1931 tarihli Cumhuriyet gazetesi “CHP Üçüncü Büyük Kongresi Dün Açıldı” manşetiyle çıktı. 

Atatürk, kurultay konuşmasında şöyle diyor: “Bizim kongremiz, bundan 12 yıl önce Sivas’ta bir mektep dershanesinde yapılmıştır.

Böylece, 1931 Kurultayı CHP’nin 3. kurultayı oluyordu. Nitekim, 11 Mayıs 1931 tarihli Cumhuriyet gazetesi bu haberi “CHP Üçüncü Büyük Kongresi Dün Açıldı” diyerek 8 sütun manşetten vermiştir.

Bir yıl önce 9 Eylül 2019 tarihli yazımızda konuyla ilgili belgeleri yayımlamıştık… 

Kuvayı Milliye’nin ve Milli Mücadele’nin önderi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babası, CHP’nin kurucu başkanı açıkça, “CHP’nin kuruluş tarihi 9 Eylül 1919’dur” diyor. Atatürk, CHP’nin kuruluşunun 9 Eylül 1919 olduğunu 1931’deki kurultayda açıkça ilan ediyor. Cumhuriyet gazetesi başka tarihlere itibar etmez. CHP’nin kurucusu büyük Atatürk’ün açıklamalarına saygı duyar ve buna bağlıdır. Bu nedenle, kim ne derse desin, CHP’nin kuruluşu 9 Eylül 1919’dur ve CHP bugün 101 yaşındadır.

Atatürk neden böyle değerlendirdi?

CHP’nin kuruluş dilekçesinin 9 Eylül 1923’te verilmesi çok anlamlıydı. 9 Eylül 1922, Türkiye’nin emperyalist işgalden kurtuluş günüdür. Kuvayı Milliye ordusunun zafer kazanarak İzmir’e girişidir. Atatürk’ün CHP’nin kuruluşunu Sivas Kongresi’nin yapıldığı 1919’a taşıması da bilinçli bir seçimdir. CHP’nin kuruluşunun 1919’a çekilmesi kararı, Gazi Mustafa Kemal’in CHP ile Milli Mücadele arasındaki bağı ve sürekliliği vurgulamak amacından kaynaklanmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi, bu kararı Mustafa Kemal, 15 Ekim 1927’de toplanan ilk CHP kongresinde açıklamıştır. Unutulmasın ki, millete hesap verdiği “Nutuk”u da bu kongrede okudu.

Dönüm noktası Sivas Kongresi

Hem Nutuk’un okunduğu hem de CHP’nin kuruluş tarihinin açıkça belirtildiği bu kongrede Atatürk, CHP’yi Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktası Sivas Kongresi’ne bağlamıştır. Atatürk, konuşmasında şöyle demişti:

“Partimiz, geçen ıstırap (acı, elem) seneleri içinde milletimizin hayatı ve şerefi için gösterdiği yüksek azim ve iradenin temsilcisi olarak bundan 9 sene evvel ortaya çıkmıştır. Anadolu ve Rumeli’yi kapsayan ilk kongremiz Sivas’ta yapılmıştır.”

CHP ile Milli Mücadele arasındaki bağ

Atatürk, 9 Eylül 1919 tarihini, bilinçli olarak Milli Mücadele ile CHP arasındaki bağı vurgulamak için seçmiştir. Bu nedenle Sivas Kongresi’ni CHP’nin 1. kurultayı olarak tespit etmiştir. Milli Mücadele’nin belgelere dayalı en önemli kaynağı olan Nutuk da işte CHP’nin bu 1931 kurultayında bizzat Atatürk tarafından okunmuştu.

CHP’nin kökleri

CHP’nin kökleri Milli Mücadele’dir, Kurtuluş Savaşı’dır. Bu önemli noktayı da Milli Mücadele’nin önderi, açık bir biçimde böylece tespit etmiştir. İlk kuruluş Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği’dir.

  • CHP’nin anası Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği’dir.

Herkes ve en başta CHP Genel Merkezi bu karara uymak zorundadır. CHP Genel Merkezi bu tarihi gerçeği bir kenara itemez. Bu konuda kararsız kalırsa, illa ki 97. yıldönümü derse, CHP’nin kurucu önderi Atatürk’ün karar ve tespitine karşı çıkmış olur. Cumhuriyet gazetesi için 9 Eylül 2020 iki önemli gündür:

1. Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandıran, Kuvayı Milliye ordularının İzmir’e girişinin 98. yıldönümüdür.
2. CHP’nin kuruluşunun 101. yıldönümüdür.

Kim ne derse desin

Kim dönerse dönsün, Cumhuriyet gazetesi Atatürk’ün tespit ettiği karardan dönmeyecektir. Bugün CHP’nin kuruluşunun 101. yıldönümüdür.