“HOMO AHRETİKUS”

“HOMO AHRETİKUS”

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com, 22.02.2020
Tarihçi Sina Akşin’in uzun yıllardır üzerinde çalıştığı ve uzun aralıklarla yayımladığı “İstanbul Hükümetleri ve Millî Mücadele” dizisinin IV. cildi olan “Savaş ve Etnik Temizlik (Yumuşatılmış Sevr Dönemi)” adlı kitabı da yayımlandı. (Eylül 2019, İŞ B. yay.)
Akşin, dipnotlar ve dizin de içinde olmak üzere büyük boy 485 sayfalık bu hacimli kitabında Kurtuluş Savaşı’nın Tevfik Paşa’nın yeniden iktidara getirildiği Ekim 1920 ile Sakarya Savaşı’nın bittiği Eylül 1921 tarihleri arasındaki bir yıllık sürenin kritiğini yapıyor. Yazarın yargılarından bazıları tartışma götürse de, bu kitapla Kurtuluş Savaşı edebiyatımızın biraz daha zenginleştiğini söylemeliyiz. Sayın Akşin’in kitabında vardığı bazı yargılar üzerinde durabilirdim. Ancak bunlar tek bir yazıya sığmayacağı için bu yazıda yalnız köylülere bakış açısı üzerinde durmaya çalışacağım.
HOMO AHRETİKUS KİMLERMİŞ?
Akşin, birkaç yıldır, AKP’ye oy verenler için “Homo ahretikus” diye bir kavram kullanıyordu. Sanırım bunun patenti kendisine aittir. Bu kavramı çok sevmiş olmalı ki, sözünü ettiğim kitapta da bunu cömertçe kullanıyor. O’nun anlatımına göre “Homo ahretikus”, öbür dünya için yaşayan insandır.
Bu görüş, son 17 yıldır, orta sınıf aydınlar ve onların etkisindeki kişiler tarafından başka ifadelerle dile getiriliyordu. AKP dini kullanarak iktidara gelmiştiBirkaç yıldan beri ben de bu görüşün yanlışlığına vurgu yapıp duruyorum. Türkiye’deki siyasal ayrışmanın ve tercihlerin başta ekonomik, sınıfsal ve kültürel daha esaslı nedenleri vardır.

AKP’nin Türkiye’nin yoksullarından daha çok oy aldığı, onların desteğiyle ayakta kalmaya devam ettiği bir gerçektir, ancak bunun nedeni AKP’nin öteki partilerden daha dindar olması değildir.

Bütün canlılar gibi insanlar da yaşamda kalma kavgası içindedirler. Yiyecekler, barınacaklar, kendilerini güvenlik içinde hissedeceklerdir. Bunları kim kendilerine sağlıyorsa ona sempati duyacaklardır. Yoksulların AKP’ye sempati duymuş olmalarının nedeni de bu partinin onlara daha çok çıkar sağlayacağı ve sağladığı inancıdır. 

Bu inanç yitirildiği zaman, hangi söylemi kullanırsa kullansın, ister dinci, ister laik, çağdaş, sosyalist veya milliyetçi.. halk o partiden yüz çevirir. Bu nedenle AKP’nin kitle desteğini yitirmesi de yoksulluğun artması, yaşam pahalılığı, güvenli yaşama koşularının yitirilmesi gibi nedenlerle olmaktadır.

HOMO AHRETİKUS‘un MARİFETLERİ

Gelelim, Kurtuluş Savaşı yıllarında “Homo ahretikus”ların marifetlerine.
Akşin, kitabının “Koçkiri İsyanı” bölümünde (s. 250), şunları yazıyor:

Türkiye, Batı Cephesi içinde ölüm kalım savaşımı içinde asker bulmakta zorlanırken, isyanı kesin olarak sona erdirecek bir güç ayıramıyordu. Öte yandan isyan eden kitle arasında sayısız aşiretin, şeyh ve ağalarının, reislerinin kulları homo ahretikus’ları idiler. Dolayısıyla çok kez sorun, aşiret reislerini kazanmaktan ibaretti.

Oysa öbür etnik isyanlarda da olduğu gibi, Koçgiri isyanına katılanlarla ona karşı çıkanlar arasında fark, ahreti için yaşayanlarla dünyası için yaşayanlar arasında değildir. Bu, etnik bir ayrılıktan kaynaklanıyordu. Koçgiri isyancılarının istekleri ahretle değil, dünya yaşamı ile ilgilidir.

ASKERDEN NİÇİN KAÇMIŞLAR”?

Sakarya Savaşı öncesine rastlayan Kütahya-Eskişehir savaşlarında kitleler halinde kaçış yaşanmıştır. Sayın Akşin, bu sorunu anlatırken şöyle yazıyor:

“İşin bir de toplumsal-ideolojik yönü var. Erlerin hemen hepsi homo ahretikus, yani Ortaçağ insanıydı. Ortaçağ feodal toplumlarında doğal organik önderler şeyhler ve ağalardı. Homo ahretikus, gözü kapalı, bu önderlere biat etmeye koşullanmıştır. Padişah böyle bir toplumda süper ağa, halife süper şeyh durumundaydı. O’na itaat kendiliğinden oluşan doğal bir ilişkiydi. Dolayısıyla İstanbul’dan komut geldiğinde Kuvayı Milliye’ye, BMM’ne karşı çıkmak, isyan etmek çok kolaydı. İç savaş böyle çıkarılabilmişti.”

Kurtuluş Savaşında askerden, özel olarak da Kütahya Eskişehir Savaşlarında firar edenlerin yalnız ahretini düşünen insanlar olduğunu, hatta bunların padişah-halifeden veyahut da ağa ve şeyhlerinden gelen emir üzerine kaçtıklarını söylemenin sosyolojik bir gerçekliği yoktur. 

Öte yandan ahretikus’luk itaat ile ilgiliyse, bu durum, komutana ve hükümete itaat edenler için de geçerli olur. Bu mantık, kendi tezi açısından da ters tepmeye elverişlidir. Savaşta ölenlere “şehit” denildiğine göre, savaştan kaçınanlar ahreti değil kendi canını, malını düşünen kişilerdir. Yani savaşmayı göze alanlara göre ahiretus’luktan daha uzakta durmaktadırlar.

Akşin, Tekalifi Milliye’yi konu aldığı bölümde bu ahretikus kavramını bir kez daha kullanmakta (s. 382) ve şöyle yazmaktadır:

Türkler bitkindi. Üstelik Mütareke döneminde (AS: 30 Ekim 1918 Mondros..), Türkler iç savaş ve Yunan istilası yaşamışlardı. İç Savaşı sonuçta TBMM kazanmıştı; ama Kuvayı Milliye’ye silah çeken homo ahretikus Ankara Hükümetini ne ölçüde meşru hükümet olarak görüyordu?”

GERÇEK NEDİR?

Kitlelerin Kurtuluş Savaşındaki tutumlarını dindar veya laik olmalarına göre sınıflandırmak büyük bir yanlışlıktır. Türkiye bugün olduğu gibi o dönemde de Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkeydi ve bu savaşa katılanlar da Müslümanlardı. Eğer gene de bu konuya ilişkin bir tahlil yapılacak olursa, Müslümanlık duygularının bu savaşa katılmakta olumlu bir rol oynadığı söylenebilir.

Bütün belgeler gösteriyor ki, Ankara’nın siyasal ve askerî önderleri İslam âleminden destek isterken yaptıkları gibi, halka yayımladıkları bildirilerle de bu savaşın aynı zamanda din için yapıldığına vurgu yapmışlardır. Savaş boyunca Orduya destek için yapılan mitingler cuma günleri namazdan çıkıldıktan sonra yapılmış, müftüler ve din adamları bu önderlerin arasında bulunmuştur. İzmir’in işgalinden başlayarak Kuvayı Milliye örgütlerini kuranlar Balıkesir, Alaşehir, Erzurum gibi kongreleri toplayanlar arasında dindar olup olmamak gibi bir ayrışma yaşanmamıştır. 

Kurtuluş Savaşı bir bağımsızlık savaşı idi. Bunda eylemli olarak yer alıp alamamanın başka nedenleri vardı. Halkın uzun süren savaştan bıkmış olması, umutsuzluk, örgütsüzlük… Eğer o yıllara ait Türkiye’nin açık renkten koyu renge doğru bir dindarlık haritası yapılmış olsaydı, en açık renklerin İstanbul ve İzmir gibi kentlere ait olması gerekirdi. Oysa bu kentlerin halkları bağımsızlık isteğine duyarsız olmamakla birlikte, savaş, başka stratejik nedenlerle de buralarda üst kurabilmiş değildi.

Savaş üsleri, en dindar bölgeler sayılan sırasıyla Erzurum, Sivas, Ankara gibi kentlerde kurulabilmiştir. En büyük desteği de bu kentlerden başka Kastamonu, Bolu, Çorum, Kayseri, Eskişehir, Konya gibi kırsal alandaki kentlerden almıştır.

  • Kurtuluş Savaşı’nın sosyolojisini doğru okuyamazsak,
    bu konuda yapacağımız tarih çalışmalarının değerinden çok şey eksilir… 

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, ayakta duran insanlar ve açık hava

ZOR BİR YENİ YILI, KALAN İSTANBUL PROCESİYLE AŞMA ÇILGINLIĞININ DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ…

ZOR BİR YENİ YILI, KALAN İSTANBUL PROCESİYLE AŞMA ÇILGINLIĞININ DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ… 

Dr. Noyan UMRUK
E. General

Eveeet… Gerçekten çok zorlanacağımız bir yeni yıla giriyoruz…
Tanrı hepimize Kuvayı Milliye güç ve kudreti versin…
Uluslararası platformda yönetenlerce giderek  marjinalleştirilen yalnız ve güzel ülkemin, dünyanın parmak ısırdığı, saygı duyduğu pırıl pırıl bir Cumhuriyetin yüzüncü yılının arifesinde getirildiği hale bakın… 

Vaziyetin durumu: 

*Yeni Osmanlıcılık düşleriyle Suriye’de batağa saplanılmış,
*Ülkenin içinde bulunduğu durumdan sıtkı sıyrılmış nitelikli insan gücünün kaçışı, beyin göçü lise düzeyine inmişken, ülke, Suriye’nin kuzeyinde bakıldığı söylenen 3 milyon Suriyeli dışında, ülkedeki 3.5-4 milyon Suriyeli’ye ek olarak yüz binlerce Afgan, Pakistanlı vb. için sığınmacı cennetine dönüşmüş,
*Suriye’nin, bombalayarak ülkesinden kovaladığı, içlerinde Halep’ten, Rakka’dan İdlib’e yollanarak temizlenmesi Astana süreci ile Türkiye yönetimine ihale edilen, fakat nedense bir türlü temizlenemeyen “yaramaz çocuklar”ın da bulunduğu 50 yetmez 80.000-100.000 kişi sınırlarımıza dayanmış,
*“Akdeniz’de en uzun sahile sahip ülke” yıllardır Suriye’de boğuşurken, D. Akdeniz, Mısır, İsrail, Kıbrıs Rum kesimi başını çektiği sahildar ülkeler ve çok uluslu petrol şirketlerince parsellenmiş,
*Milli Güvenlik Kurulu, Deniz Kuvvetlerimizin yıllardır süren uyarıları sonucu nihayet “Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra” hayasızca parçalanmasına ortak olunan Libya’nın geleceği belirsiz bir parçasıyla, güvenliğini sağlanmasına yardımcı olmayı, gerekirse asker göndermeyi öngören bir mutabakatla nihayet “Münhasır Ekonomik Alan” oluşturulabilmiş, lakin bu kez Libya’daki iç savaşa bulaşmamız tehlikesi ortaya çıkmış,
*Bu arada Rusya Astana, Soçi gösterileri bir yana durmadan silah, nükleer santral, giderek buğday falan satarak yolunu bulurken, Reza davası ve mal varlıkları ile ipleri iyice eline geçirmiş olan ABD, istedikleri yapılmazsa ekonomik yaptırımları uygulama noktasına gelmiş… 

İşte uluslararası ilişkiler alanında durum bu… Pekiyi kabahat kimin? Haydaa, sorulur mu bu… Pek tabii ki monşerlerin… 

Gelelim ekonomiye… 

Aslında söylenecek pek fazla şey yok… Zaten yaşıyoruz… 

*Bütün milli varlık, kaynaklar, olanaklar rantiye kesim ve inşaat sektörüne yönlendirilmiş,
* Voksvagen de tüm teşviklere rağmen gelmekte tereddüt edince, son yıllarda herhalde prototip İtalya’da üretilen “yerli binek aracı” dışında, bir tane reel üretime yönelik, istihdam sağlayacak ciddi bir yatırım, fabrika yok,
*Tarım çökmüş durumda… Konya, Polatlı ovalarıyla tahıl ambarı Türkiye Rusya’dan buğday ithal ediyor… Tarımsal nüfus%13’e düşmüş… Tüm Avrupa ülkeleri tarıma büyük destek sağlarken, Türkiye’de yasal olarak GSMH.nın %1’i ile desteklenmesi gereken tarım kesimi mazot, gübre vb. fiyatlarıyla ağırlaşan koşullarına karşın bu tutarın yarısını bile almamış

  • Sonuç : Millet ekip biçmekten vazgeçmiş… Tarımsal nüfus %13’e düşmüş…  

*Sıra şeker fabrikaları, Tank-Palet fabrikasından sonra 3 üncü köprünün de Çin’e satılmasıyla hızla devam eden süreçle müflis tüccarlar gibi elde ne kalmışsa satılarak, özelleştirilerek, kiralanarak 450 milyar dolara varan borç ve 150 milyar TL’yi aşan bütçe açığıyla arasına çomak sokulan ekonomi çarkı panik içinde döndürülmeye çalışılıyor.
*İthalat – ihracat arasındaki fark 1 trilyon 50 milyon doları bulmuş,
*2020 bütçesinde çoook karşı olunan faiz ödemeleri kalemi 139 milyar TL’na ulaşmış,
*Bir zamanlar Suriye’li sığınmacıların maliyeti olarak açıklanan 40 milyar dolar, herhalde aradan geçen sürede katlanmış,
* Gerçek enflasyon %20’leri aşmış, işsizlik oranı %15’lerde, Her üç- dört gençten biri işsiz, en son değerli konut-varlık vergisi garabetiyle taçlanan ağır vergiler ne gam… Yeter ki rant-inşaat ekonomisinin kaymağını yiyenler ve sebeplenenler üzülmesin… 

Üzerler mi hiç… Aksi takdirde kendileri de çoook üzülür… O halde ne pahasına olursa olsun yeni sahte cicilerle oyunun devam etmesi lazım 

Senaryo yeni havaalanı, köprü, otoyollar vb. olduğu gibi bir yandan yap -işlet-devret mantığıyla nüfusu 20 milyona giden, sorunlarıyla boğuşan İstanbul’a 3 milyonluk yeni bir kent eklemleyerek ve de istihdam kartı kullanılarak halkın sırtından özel şirketlere kâr ve sermaye transferi ile ekonomik ve siyasi rant oluşturmak, öte yandan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden hareketle yeni bir pazarlık fırsatı yaratarak küresel arenada siyasi dengeleri hareketlendirmeye dönük bir politik ortam yaratmak…

Nereye kadar varırsa… Sonrası Allah kerim…   

Kalan İstanbul Procesi“nin göz yumulamayacak günahları:

*ÇED raporunun öngörülerinin aksine, gemi trafiği boru hatları nedeniyle yıllar içinde giderek azalırken bu cici proje ile bir kez “Kalan İstanbul“un ekosisteminin köküne kibrit suyu ekilmiş olacak, deniz yaşamı ve ekonomisi son bulacak, hafriyatın yaratacağı kargaşa ve çevre kirliliği yıllarca sürecek, Marmara denizi ve K. Çekmece gölü ölecek, 

*DSİ raporuna rağmen Terkos gölü ve Durusu, Sazlıdere barajlarından tonlarca suyun heba edilmesi ve deniz suyunun yer altı suyuna karışması nedeniyle “Kalan İstanbul“un su sorunu içinden çıkılmaz hale gelecek…
*Tarım alanları, ormanlar, çevre bir yeni havalimanından sonra bir kez daha inşaat sektörünce yutulacak,
*Olası depremde “Kalan İstanbul” için risk maksimize edilmiş (AS: tavan yapmış)  olacak…
*THY raporuna göre yapılaşma, aydınlatmasının yoğun trafiğe ulaşması öngörülen yeni havaalanı için sakıncalar yaratacak,
*Sözün kısası “Kalan İstanbul“un yaşam damarları tıkanarak, doğal yaşam döngüsüne geri dönüşü olmayan biçimde son verilecek,
* Trakya’nın tam, II. Dünya Harbinde Alman tehdidine karşı oluşturulan Çatalca müstahkem mevki-Çakmak Hattından ikiye bölünmesi, tüm asker uzmanlara göre, ciddi güvenlik sorunları ve jeo-politik sakıncalar yaratacak,   

Gelelim zurnanın zırt dediği yere… 

Bir asırdır ülkenin bağımsızlık ve egemenliğini tapusu Lozan Anlaşması yanında, Boğazlar ve Karadeniz üzerindeki egemenlik hakkının ve barış ortamının tapusu da 1936’da imzalanan ve Türkiye dahil tarafların uygulanışına dair bir itiraz beyan etmediği, en uzun süre yürürlükte kalan anlaşma sayılan Montrö Anlaşmasıdır. 

Giderek olaya gelir temelli bakıldığında ülkenin Boğaz geçiş ücretlerinden yararlanması da tümüyle kendi tasarrufundadır. Ayrıca, Montrö sözleşmesi yürürlükteyken zaten hiçbir ticari veya askeri gemi kanalı kullanmaya zorlanamayacağı için, kanal geçişlerinden iddia edildiği gibi astronomik gelirler elde etmek de mümkün değildir. Bu durumda şu anda 75 milyar doları bulacağı söylenen bu yatırımın ülkenin içinde bulunduğu ekonomik yapı, durum ve de gelecek kuşaklar için ne denli ağır ve taşınması mümkün olmayan bir külfet oluşturacağı ortadadır.    

Taraf ülkelerin (Bulgaristan, Fransa, Büyük Britanya, İrlanda ve Denizaşırı Britanya Ülkeleri, Hindistan, Elenler Krallığı, Japonya, Romanya, Rusya, Yugoslavya ve Türkiye) sözleşmeyle ilgili bir derdi yoktur!

Sözleşme kapsamı dışındaki ülkeler için ise ticari gemiler için serbest geçiş, savaş gemileri için ise 18. madde ile “Karadeniz’e kıyıdaş olmayan Devletlerin savaş gemileri bu denizde 21  günden çok kalamayacak”; 19. madde ile de “savaş zamanı savaşan herhangi bir Devletin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi yasak olacaktır.” hükümleri yürürlüktedir.

 Kalan İstanbul procesi“nin bir ipte oynayan cambazların sayısını artıracağı açık… Balyoz operasyonunun Deniz Kuvvetlerine bulaştırılması ile yol açtığı ileri sürülen Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelerin örneğin ABD savaş gemilerinin Karadeniz’e çıkışı kuşkusuz Rusya’yı küplere bindirecek, içinden çıkılmaz onlarca sorunla boğuşan bölgede bu kez çok büyük bir küresel sorun oluşacak,

ama sessizce ve akıllıca “mal varlığı” başta olmak üzere
ekonomik ve siyasal yaptırımlarla sıkıştırılan Türkiye yönetimi,
ABD’nin bu sayede tarihsel emellerine ulaşmasıyla, belki bir ölçüde rahatlamış olacaktır. 

Sonuç: 

Kalan İstanbul Procesi“,  İstanbul’u mahvetmesinin olduğu kadar, yıllardır giderek artan hukuksuzluğun, anti-demokratik uygulamaların, “ben yaptım olducu” yönetim anlayışın mağduru geniş toplum kesimlerinin kitlesel tepkileriyle müdahalesini gerektiren bir demokrasi sorunudur. Bu nedenle; 

*Mckinsey danışmanlık firmasına ekonomiyi denetleme yetkisini vermekten geri adım atılması,
*Termik santrallerin filtresiz çalıştırılmasına verilen onayı geri alınması,;
* Ziraat Bankası’nın Simit Sarayı’nı kurtarma kararını geri çekmesi,

gibi örneklerde elde edilen sonuçlardan hareketle, çok daha ciddi, geniş ve yaygın olarak, çevre hareketinden emek hareketine, su hakkı savunuculuğundan temiz hava hakkı, hayvan hakkı, insan hakkı savunuculuğuna değin toplumsal muhalefetin, tüm demokratik kurum ve meslek örgütlerinin katılımıyla yükseltilecek bir karşı çıkış, Cebelitarık’ı kanal sananların olayın ciddiyetini idrak edebilmesi için öbr örnek olaylarda yaşandığı üzere kaçınılmaz bir görev durumuna gelmiştir… 

Karşı çıkışın yeni yılı kutlu olsun…

19 MAYIS; KURTULUŞA GİDEN YOL

19 MAYIS; KURTULUŞA GİDEN YOL

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar
18 Mayıs 2019, Çorlu

19 Mayıs 1919 özgürlüğe, bağımsızlığa ve kurtuluşa giden yolun başlangıcı. Çağın akışına ayak uyduramayan Osmanlı devleti çöküşün eşiğine gelmiş. Amerikan mandası veya İngiliz himayesinin ötesinde bir çıkış göremiyor. Hatta son Osmanlı padişahı VI. M. Vahdettin, “Tacım-tahtım yerinde kalsın da, ötesini nasıl biliyorsanız öyle yapın..” tam teslimiyeti içindeydi, Mondros ateşkesi sonrası emperyalist işgalci güçlere karşı.

Mustafa Kemal’in Samsun’a ilk adımı atmasıyla, ülkenin yazgısını değiştirecek kutsal direniş başlamış oluyordu. Yalnızca “yedi düvel” denen 7 emperyalist devlete karşı değil, aynı zaman da iç isyanlara karşı da olağanüstü bir savaşım yürütülüyordu. İç isyanların en tehlikelisi, İngiliz işbirlikçisi Anzavur’du. Bu isyanın ilk çıkış noktası Çanakkale’nin Biga İlçesidir. Dinci söylemleri kullanarak Düzce, Gerede dolaylarına dek kar topu gibi büyüyerek ilerledi. Bunu Konya’da Delibaş İsyanı ve Yozgat’ta Çapanoğlu İsyanı gibi pek çok isyan izledi. Dini siyaset ve bir isyan aracı olarak kullandılar. Osmanlı devletinin zayıf düşmesi ile birlikte ülke içindeki yabancı azınlıklar da ayağa kalkmıştı.

Mustafa Kemal’in başında bulunduğu ulusal kurtuluş mücadelesi veren Kuvayı Milliye, üç önemli güce karşı amansız mücadele vermiştir.

1. Emperyalist dış güçler
2. Emperyalistlerin ülke dışında ve içinde gayrimüslim ve müslim işbirlikçileri.
3. Osmanlı padişahı Vahdettin, hanedanı,  kimi Osmanlı devlet adamları, devşirme Osmanlı yöneticileri ve onların kışkırttıkları “İslâm Görünümlü” kimi tarikatlar

Önemle anımsatmak isteriz ki; tarihten günümüze “Türk düşmanlığı ortak paydasında buluşan bu üçlü şer grubu“, her zaman ve her koşulda tam bir işbirliği içinde hareket edegelmişlerdir…”(1)

Bu nedenledir ki Mustafa Kemal ATATÜRK Söylev’inde şöyle demiştir:

  • Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek, başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmektenhiçbir zaman geri kalmasın. (Gazi Mustafa Kemal, Nutuk – Söylev, Cilt 2, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1999, s. 811.)

Yine Mustafa Kemal Paşanın şu veciz sözleri bize gerçeği anlatmak için yeterlidir sanırız :

  • “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri eğitimin derecesi ne olursa olsun, en önce ve her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine, ulusal geleneklerine düşman olan bütün ögelerle mücadele etme gereği öğretilmelidir.” (1923)

Ulusal Egemenlik üzerine : “Eşitliğin, özgürlüğün ve adaletin dayanağı Milli Hakimiyettir. Hakimiyet-i Milliye ise milletin namusudur, haysiyetidir ve şerefidir.”

Kemalizm, veya Atatürkçü Düşünce Sistemi, bir Çağdaşlaşma Tasarımı’dır. Bir Uygarlık Projesi’dir. Ata’nın deyimleriyle “Us ve bilim” O’nun manevi mirasıdır ve “sürekli devrimcilik” ile kendini sonsuza dek yenilemesinin kesin güvencesidir.” (2)

Mustafa Kemal Paşa için 19 mayıs öylesine önemlidir ki, doğum tarihi olarak 19 Mayıs gününü seçmiştir. “Mustafa Kemal Paşa ilişkileri iyi tutmayı önemseyen İngiltere Kralı 8’inci Edward, Türkiye’den Atatürk’ün doğum tarihini sordurur. Her yıl Atatürk’ün doğum gününü kutlamak istemektedir. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın imzasıyla verilen yanıtta, Atatürk’ün doğum günü “19 Mayıs 1881” olarak bildirilmiştir. Aslında, ATATÜRK’ün doğum günü, net olarak kayıtlı değildir. Ancak, İngiltere’ye verilen bu yanıt, O’nun yaşamındaki en önemli tarihin 19 MAYIS 1919 olduğunu kanıtlamaktadır…

O’nun sonsuzluğa göçüşü, salt Türk Ulusunu değil, bütün dünyayı ayağa kaldırdı… Cenaze törenine pek çok asker ve devlet adamı katıldı. Ancak, en anlamlısı, Fransız Generali Gourrot’un katılımı idi…

Sağ kolunu 1915’te Çanakkale Savaşında yitiren Fransız General Gourrot (Guro) ANKARA’ya koşup geliyor ve

  • “Seni selamlamak için bir kolum daha var” diyerek, Gazi M. Kemal ATATÜRK’ün cenazesini gözyaşları içinde selamlıyordu.” (3)

19 Mayıs’ı anlamak ve kahramanı Mustafa Kemal Paşayı hayranlıkla anıp selamlamak, kuşaktan kuşağa tarih boyunca anlatmak için bundan daha anlamlı ve örnek tarihsel olay olabilir mi?

Kaynaklar
1-19 Mayıs 1919 – TARİHTEN BİR KESİT  G.Filiz tuzcu  20 Mayıs 2018,
http://ahmetsaltik.net/2018/05/20/19-mayis-1919-tarihten-bir-kesit/ 
2 – 19 Mayıs 1881’in 125. Yılına Armağan: Emperyalizm Türkiye’den Ne İstiyor?
Viyana konf. 14.06.2006, http://ahmetsaltik.net/2018/05/20/19-mayis-1881in-125-yilina-armagan-emperyalizm-turkiyeden-ne-istiyor/
3- Atatürk’ün doğum günü (19 Mayıs) Şahap Osman Aras. 21 Mayıs 2018
http://ahmetsaltik.net/2018/05/21/ataturkun-dogum-gunu-19-mayis/

Atatürk’ün “Şu Çılgın Gençler” i

Atatürk’ün “Şu Çılgın Gençler” i

???????????????????????????????????????????????????????????? Naci BEŞTEPE

 

13 Aralık 2012. Silivri’deyiz. Ara karar duruşma günü. Dondurucu ayaz.
(AS: Biz de oradaydık!)
TV naklen yayın araçları dizili. Ulusal Kanal’ın önü dolu. Konuşmacılar sıra bekliyor. Diğerlerinin görevlileri gözükmüyor bile. Öğle üzeri ana habere bağlantılar başladı.
STV’nin muhabiri yayın aracının üstüne çıktı. Ergenekon ve Balyoz davalarının sanıklarına
gece gündüz kan ve kin kusuyordu o günlerde STV.
Muhabiri görenler yayın aracına yaklaşmaya, bağırıp-çağırmaya başladı.
Sesleri duyanlar geldi. Kalabalık arttı. Birkaç kişi ellerine geçenleri atmaya başladı.
Muhabir korktu. Rahat konuşamıyordu. O sırada ummadığım bir şey oldu.
Birkaç genç koşarak geldi. İçimden ”şimdi yandı muhabir” dedim.
Gençler, ”Lütfen yapmayın efendim. Onların seviyesine inmeyelim. Onları haklı çıkarmayalım” diyerek kalabalığın önüne geçtiler. Ortalık sakinleşti.
O gençler TGB’lilerdi.

NİTELİKLİ GENÇLİK

Aynı gençler sabahın erken saatlerinden beri toplumu coşturuyordu.
Sesleri yeri göğü inletiyor; zindanlardan, duruşma salonundan duyuluyordu. Kararlıydılar,
Nerede haksızlık, hukuksuzluk varsa oradaydılar. Güçlüydüler, Hiçbir eylemleri engellenemedi.
Akıllıydılar, Gereksiz hiçbir şey yapmadılar. Bilinçliydiler,
Devlet malına, askere, polise, görevliye zarar vermediler.
Barikatları yıktılar ama düşen askere polise el verip kaldırdılar. Basıp geçmediler.
Bilgiliydiler, Boş konuşmadılar.
Eylemle kalmayıp yazıyla, sözle, çizgiyle, afişle halkı aydınlattılar.

TÜRK ULUSUNUN UMUDU

Gericiliğin, bölücülüğün, yolsuzluğun kol gezdiği; eşkıyanın hükümdar olmaya soyunduğu, muhalefetin sustuğu, medyanın kuyruk olduğu bir dönemde ortaya çıktılar. Çığ gibi büyüdüler.
Güven verdiler. Kara günlerde aydınlığa umut oldular.
Aynı Jön Türkler gibi, İttihat ve Terakki gibi,
Kuvayı Milliye gibi topluma ışık ve önder oldular.

ATATÜRK’ÜN GENÇLERİ

Atatürk, Cumhuriyeti gençlere emanet etmişti. Emanete hıyaneti gördüler.
Göğüslerini gerdiler. En öndeler. Atatürk’ü pişman etmediler, etmeyecekler.

ŞU ÇILGIN GENÇLER

İşte o gençler. TGB’liler. 10 yıllık tarihlerini yazdı.
“Şu Çılgın Gençler” kitabın adı. Yazanlar, yapanlar.
10 yılda yaşadıkları, yaptıkları, düşünceleri, idealleri.
Gençlik bu işte dedirtiyor. İşte benim Atamın istediği gençlik dedirtiyor.
Okuyun, okutun; tanıyın, tanıtın. Kitaplığınızda mutlaka saklayın.
Geleceğe güvenle, gençliğe gururla bakın. (AYDINLIK, 11.4.16)

*******
PAZARTESİ İĞNELERİ

YAMYAM
Suriyeli askerin kalbini yiyen ÖSO komutanı yamyam Ebu Sakkar öldürüldü.
AKP iktidarı yas ilan eder mi?..

ÇOCUK
Derince AKP Gençlik Kolları Başkanı Tanju Yılmaz, Kılıçdaroğlu’na yazmış
“Atan ne ki, sen ne olacaksın. 93 yıllık garabetin çocuğu.”
Bu Tanju ne çocuğu?…

VATANDAŞ
Teröre destek verenlerin vatandaşlıktan çıkarılması konusunda RTE ile Davutoğlu
farklı telden çaldı.
“Başkanlık gelsin” oyununun paçası…

YANDAŞ
Damat, kamu santrallarında elektrik üretimini durdurup…

================================

Dostlar,

Sayın Yazara soruldu, yazının sonunda eksik yer varsa tamamlanacak..

Söz konusu kitabı önümüzdeki birkaç günde edinip okuyacağız..
Eşe – dosta, gençlere armağan edeceğiz..
TGB’li evlatlarımızı ve onları yetiştirenleri gönülden kutluyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
12 Nisan 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Soner Yalçın : Gözden kaçırılan


Gözden kaçırılan

portresi_kasketli

 

Soner Yalçın
Sözcü – 21 Mayıs 2014
syalcin@sozcu.com.tr

 
Tarih: 29 Nisan 2014.

CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel ve arkadaşları,
Soma maden ocaklarında meydana gelen iş kazalarının ve yaşanan ölümlerin sorumluları ile nedenlerinin araştırılması amacıyla TBMM’ye verdikleri
Meclis araştırma önergesinde şu konuşma yaşandı:

AKP Muzaffer Yurttaş (Manisa)- Bizim gayemiz Soma’yı ve Somalıyı savunmaktır. Hiçbir maden şirketiyle ne partimizin ne milletvekillerimizin bir ilişkisi söz konusu değildir.

CHP Özgür Özel (Manisa)- Yemin et Muzaffer Ağabey, inanacağım!
Yemin et, inanacağım…

AKP Muzaffer Yurttaş (Manisa)- Evet, ben bahsettiğiniz o toplantıların hiçbirinde olmadım.

CHP Özgür Özel (Manisa)- Muzaffer Ağabey, yemin et, çıkıp özür dileyeceğim…

AKP Muzaffer Yurttaş (Manisa)- Olmadım, olmadım…

AKP’li Yurttaş’ın yalanlayamadığı ortaklık meselesi nedir? Hangi toplantı bu?

Türkiye Kömür İşletmeleri Genel Müdürü Mustafa Aktaş’ın makam odasında, maden ocağı sahibi İbrahim Uyar ile, AKP Manisa milletvekili
Hüseyin Tanrıverdi’nin yaptığı toplantı mı?

Konu Soma’daki maden ocağı mı? Bakalım…

Osman Ağa’nın madeni

Soma linyitlerinin keşfi 1863’te oldu…

Darkale Köyü gençlerinden Osman da kömüre hücum edenlerden.

Gece gündüz kömür aradı; sonunda buldu ve kuyu şeklindeki ilk kömür ocağını
1910’da açtı. 1914’te imtiyaz aldı; devletin madenini 99 yıl çalıştıracaktı.

Artık “Osman Ağa” deniyordu.
Aksilik. Birinci Dünya Savaşı çıktı. Ordunun kömüre ihtiyacı vardı;
erkeklerin hepsi askere alınınca Osman Ağa, kadınlardan işçi taburu kurdu.

Elleri nasırlı köylü kadınları tırnaklarıyla her gün maden çıkardı;
eşeklere yükleyip her gün tren istasyonuna taşıdı. Zorlu günlerdi…

Osman Ağa bazen madeni, ocağın nezaretçisi sert mizaçlı Berberlerin Fatma Çavuş’a bıraktı.

Soma Çarşı Camii avlusunda kurulan atölyede Çanakkale Çinge Cephesi’nde kullanılan silahların onarımını yaptı!

Savaş bitti; Osmanlı yenildi; Ege Yunan tarafından işgal edilmeye başlandı.

Osman Ağa, Soma Redd-i İlhak Cemiyeti’ni kurdu.

Halktan topladığı parayı Kuvayı Milliye’nin merkezi Ankara’ya götürürken
Karacakaş Köyü’nde Dimitri tarafından öldürüldü…

Geride Emin Ali, Rahmi, Cemalettin gibi küçük çocukları kaldı.

Cumhuriyet kurulunca çocuklar; babalarına Osmanlı’dan 99 yıllığına verilen imtiyaz ruhsatnamesiyle, maden ocağını tekrar işletmeye başladı.

Adını, “Osman Ağa Linyit İşletmeleri” koydular.

Ecevit’in gerekçesi

Tarih: 4 Ekim 1978.

CHP iktidardadır; Ecevit başbakandır…

2172 sayılı devletçe işletilecek madenler hakkında kanun, TBMM’de kabul edildi.

Madenler kamulaştırıldı.

11 bölgedeki kömür işletmesi, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’na devredildi.

Nereden çıktı bu kamulaştırma?

Gerekçesinden alıntı yapayım:

– “Özel sektör işletmeciliğinde temel amaç kâr, daha çok kârdır; özel sektör madenciliği, az yatırımla kısa sürede çok kâr elde etme peşindedir.

– “Özel sektör işletmelerinde uygulanan yer altı işletme yöntemleri büyük kayıplara neden olmaktadır.

– “Özel sektörde çalışan işçilerin durumu ayrı bir özellik gösterir; 18 yaşından küçük işçi çalıştırma; asgari ücretin altında ücretler; yetersiz beslenme; emek yoğun iş; kömür işletmelerinde açık alevli karpit lambasıyla çalışma ve hatta baretsiz
işçi çalıştırma vb.

– “Bazı işletmelerde çalışanlar sendikasız olduğu gibi patronlar tarafından kurulan sendikalar da görülmüştür.

– “Özel kesim madencilikten kazandığını, madencilik yerine diğer sektörlere yatırmaktadır. Örneğin, otelcilik, turizm, inşaat, ulaştırma vb.
(Bugün maden ocaklarını işleten özel firmaların şirket adlarına bakın!)

Peki…

36 yıl önceki kamulaştırma gerekçeleriyle, bugün Soma katliamından sonra konuşulanların benzer olması canınızı yakmıyor mu?

Sosyal devlet’in katilleri kim?

AKP’li Tanrıverdi

Osman Ağa’nın Darkale Ocağı 1979’da kamulaştırıldı.

Artık TKİ, Ege Linyitleri İşletmesi tarafından çalıştırılacaktı.

Aradan yıllar geçti; AKP iktidar oldu. Maden özelleştirmeleri başladı.

Tarih: 17 Aralık 2003.

Darkale Ocağı, Uyar Madencilik Enerji Sağlık Turizm San. Tic. Ltd. Şti rödevans karşılığı verildi.

CHP Manisa Milletvekili Hasan Ören diyor ki:

“Bugün adı Uyar olan şirketin ilk adı Şahin Madencilik, sonraki adı Buruyar Madencilik, ondan sonraki adı Azyak Kömür Madencilik idi. Şirket sahipleri isim değişikliklerini hem vergi borçlarını, hem işçi alacaklarını, hem de kusurdan dolayı kesilen cezaları ödememek için yapıyor. Ayrıca şirketin arkasında önemli bir isim vardır; AKP Genel Başkan yardımcılarından Manisa Milletvekili Hüseyin Tanrıverdi…”

MHP Manisa Milletvekili Erkan Akçay diyor ki:

“AKP’li bir milletvekilinin arkasında olduğu iddia edilen Uyar Madencilik adındaki bir şirket; maden ocağında her geçen yıl kazaların artmasına, yer altında ruhsat ihlali yapılmasına ve bu şirketin devlete yaklaşık 30 milyon lira SGK prim borcu olmasına rağmen faaliyetine devam etti. Uyar Madenciliğin sahibi, AKP Milletvekili ile Darkale maden ocağının kira kontratı uzatımı öncesinde TKİ Genel Müdürü’nü ziyaret etmişlerdir.”

Tüm bunlar doğru mu?

Hüseyin Tanrıverdi, Hizmet-İş sendikasının 22 yıl başkanlığını yaptı;
AKP ile 2002’den beri Meclis’te.
 AKP genel başkan yardımcılığı da yapıyor ve
son yerel seçimde Manisa Belediye Başkanlığı’na aday idi; kazanamadı.

Demem o ki:

İttihat Terakki döneminde açılan; Cumhuriyet ile büyüyen; CHP iktidarında kamulaştırılan ve “daha çok kâr” ilkesiyle hareket eden neoliberalist AKP döneminde yok edilen bir maden ocağının öyküsü bu.

Bu yazılan aslında senin tarihin…

Türkiye’nin nereden nereye getirildiğinin tarihi…