Amirallere yapılanlar soykırım kararında belirleyici oldu


Türker Ertürk
Em. Tuğamiral
Amirallere yapılanlar soykırım kararında belirleyici oldu – Türker Ertürk (bizimtv.com.tr)

 

Uzun bir hazırlık ve karar verme sürecinden sonra ABD Başkanı Biden Türkiye’yi aradı ve sözde Ermeni soykırımını tanıyacağını tebliğ etti. Türkiye’yi felakete sürükleyen, ekonomisini iflas ettiren, yaptığı yanlışlar yüzünden Covid-19 salgınının bile kontrolden çıkmasına neden olan, Türkiye’yi bölgesinde ve dünyada yalnızlaştıran, Ortadoğu bataklığına batıran ve her geçen gün halkın desteğini kaybeden iktidarın ABD ile bozulmuş olan ilişkileri düzeltmek için ve beyaz sayfa açabilmek adına Türkiye’nin güvenliği ve çıkarları hilafına olsa bile veremeyeceği ödün yoktu. Özellikle Halkbank davasından kurtulabilmek, iktidar için hayati bir öneme haizdi ve adeta bir beka sorunuydu.

Dış politika hamleleri açısından ABD devlet aklının iki başat gücü olan Pentagon (Savunma Bakanlığı) ve Dışişleri Bakanlığı birçok konuda olduğu gibi tabii ki Türkiye ve özellikle 24 Nisan için de harıl harıl çalışıyordu. Çünkü 20 Ocak 2021’de göreve başlayan Biden, seçim kampanyası sırasında sözde Ermeni soykırımını tanıyacağı konusunda söz vermişti, göreve başladıktan sonra da arkasında durmuş ve hazırlıkları yapması konusunda bu iki kuruma direktif vermişti.

Büyük Felaket

Pentagon ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ağırlıklı olarak iki fikir çatışıyordu. Birincisi; Türkiye’nin jeopolitik ve stratejik öneminden, ABD ve NATO çıkarları açısından vazgeçilmezliğinden hareketle sözde Ermeni soykırımının Biden tarafından tanınması halinde bunun zaten kötü olan ABD-Türkiye ilişkilerini daha da kötüleştireceğini, Türkiye’yi Rusya’nın kucağına daha çok iteceğini ve tamamen kaybedileceğini, bu yüzden geçmiş dönemlerdeki gibi Ermenice “Büyük Felaket” anlamına gelen “Meds Yeghern” gibi her iki tarafı da memnun edecek bir açıklamayla geçiştirilmesini istiyordu.

İkinci görüşün sahipleri ise Türkiye’nin ABD ve NATO açısından vazgeçilmezliğini kabul etmekle birlikte, Türkiye’deki iktidarın pazarlık gücünün kalmadığını, Halkbank davası ile esir edildiğini, Türkiye ekonomisinin bitik durumda olduğunu, iktidarın ABD ve AB ile beyaz bir sayfa açabilmek ve ilişkileri düzeltmek adına her türlü tavizi vermeye hazır olduğunu, S-400 konusunda ve Doğu Akdeniz’de geri adım attığını, Suriye’de ve Libya’da geri adım atmaya ve Ukrayna üzerinden Rusya ile yeniden cepheleşmeye hazır olduğunu gösterdiğini, bu yüzden de sözde Ermeni soykırımını tanıma kararına tepki vermesinin mümkün olmadığını değerlendiriyordu.

Darbelere Sözde Değil Özde Karşı Olmak

ABD’deki bu karar verme sürecinde ve özellikle 24 Nisan’a yaklaşan terminal safhasında belirleyici olan ise Türkiye’de amirallere yapılanlardı. ABD mesajı almıştı; artık Biden sözde Ermeni soykırımını tanıyabilirdi, bu husus ABD ile Türkiye’nin arasında sorun yaratmayacaktı.

  • Hatta Biden’ın yapacağı soykırımı tanıma açıklaması Türkiye ile koordine edilebilirdi.
  • Ve öyle de yapıldı!

Türkiye’de 104 Emekli Amiralin imzaladığı duyuru iki hassasiyet üzerine bina edilmişti. Birincisi Türkiye’nin güvenliği ve egemenliği için yaşamsal önemde olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi, ikincisi ise “bir daha darbeler olmasın” idi. Emekli Amiraller, Anayasadan aldıkları vatandaşlık hakları olan ifade özgürlüklerini kullanarak deneyimlerini, bilgi birikimlerini ve öngörülerini bir duyuru ile halkla paylaşmışlardı. Bu duyurudaki hassasiyetlere karşıtlık yapıyorsanız ve hatta düşmanlık; ya Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne sahibiyet konusunda duyarlılığınız ve farkındalığınız yoktur ya da darbelere gerçekten özde karşı değilsiniz demektir. Oysaki 15 Temmuz’da yaşadıklarımızın, dökülen kardeş kanının, şehit olan insanlarımızın acısı bizim içimizde hale taze!

Askerler Muhtıra Verdi

Geçtiğimiz Nisan ayı içinde Fransa’da, Türkiye’deki Emekli Amiraller duyurusu ile benzerlik olduğu ima edilen ama gerçekte taban tabana zıt olan başka bir gelişme yaşandı. Fransa’da askerler “Eğer bir şey yapılmazsa toplumda patlamaya neden olacak ve aktif görevdeki askerlerin yurttaşlarımızı ve uygarlık değerlerimizi korumaya yönelik müdahalesini tetikleyecektir” açıklamasını yaptılar. Bu açıklama alenen siyasi iktidara karşı bir darbe uyarısı ve muhtırasıydı. Asla kabul edilemezdi ve antidemokratik bir girişimdi. Açıklamayı ifade özgürlüğü bağlamından çıkaran ve antidemokratik yapan en önemli husus ise imzalayanlar arasında aktif ve yedek görevde olan askerlerin olması ve müdahale edileceğini bildirmeleriydi. Hatta imzacılar arasında bulunan Jandarma Komutanı General Jean-Pierre Fabre-Bernadac, basına verdiği röportajda “halk siyasetçilere değil, bize güveniyor” dedi ve darbe tehdidini yineledi.

Tabii ki demokrasilerde asker, jandarma ve polis gibi güvenlik alanında çalışmakta olanlar siyasi iktidar aleyhine açıklama yapamazlar ve bu konuda tolerans da gösterilemez. Ama bu kurumlar aynı zamanda siyasi iktidarı destekleyecek açıklamalar da yapamazlar. Ne yazık ki 104 Emekli Amiralin demokratik duyurusundan sonra Türkiye’de bu yapıldı. Bu tartışmasız antidemokratikliktir! Geçen yıl ABD’de bu duruma örnek olabilecek bir başka durum gelişmiş ve ABD Genelkurmay Başkanı, zamanın Başkanı Trump’ın iç politikaya yönelik bir konuşması sırasında yanında fotoğraf verdiği için halktan özür dilemiş ve “Amerikan askerleri anayasaya sadakat yemini etmiştir, başkana değil’’ diyerek konuya açıklık getirmişti.

Türkiye ve Fransa’da Yaşananlar

Geçtiğimiz Nisan’da Türkiye ve Fransa’da yaşananlar demokrasi, insan hak ve özgürlükleri açısından gerçekten ibretlik. Türkiye’de Montrö’ye sahibiyet gösteren ve “bir daha darbeler olmasın” diyen, emrinde hiçbir kamu gücü ve silahı olmayan Emekli Amirallerin demokratik duyurusuna iktidar kıyameti kopardı, hedef gösterdi ve ertesi gün bir bölümünün evlerine şafak baskını yapıldı. Daha sonraki gelişmeleri tekrar etmiyorum, zaten biliyorsunuz.

Fransa’da ise görevdeki ve bir kısmı emekli olan general ve askerlerin yanlış anlamaya mahal bırakmayacak şekilde siyasi iktidara darbe uyarısı yapan ve bizce de asla kabul edilemez olan muhtırasından sonra Fransa iktidarı tarafından hedef gösterilmedikleri gibi evlere baskın da, gözaltı da, tutuklama ve suç uydurulup yargılama da yaşanmadı! Sorunun çözümünü yine demokrasinin kurumlarına, yasalarına, bağımsız yargısına ve kurallara bıraktılar.

Montrö’yü Tartışabiliriz

Esasında Emekli Amirallerin duyurusunun darbeyle, darbe iması ile uzaktan yakından bir ilgisinin, alakasının olmadığını iktidar başta olmak üzere tüm dünya biliyordu. Sorun Montrö idi! Öncesinde TBMM Başkanı Mustafa Şentop “Cumhurbaşkanı, İstanbul Sözleşmesi’nden kararname ile çekildiği gibi Montrö’den de diğer uluslararası anlaşmalardan da çekilebilir” demişti. Montrö, tesadüfen söylenmiş değildi. Montrö’nün dünyada değişmesini en çok isteyen ABD’ye mesaj gönderilmişti. Emekli Amiraller ise pişmiş aşa su kattılar ve iktidarı sinirlendirdiler. Montrö hassasiyetlerini sorun yapmaları zor olduğundan, zerre kadar alakası olmadığı halde duyuruyu darbe iması üzerinden ötekileştirmeye çalıştılar ve vatanına, milletine, devletine sıtkı sadakatle bağlı Emekli Amiralleri hedef gösterdiler. Duyuru geniş halk kesimlerinin desteğini alınca ve darbe işine kimse inanmayınca Montrö konusunda geri adım attılar ama yine de “daha iyisini bulana kadar Montrö’ye bağlıyız” diyerek ama bilinçli ama bilinçsiz ABD’ye “Montrö’yü tartışabiliriz” mesajını verdiler.

ABD mesajı almıştı. Türkiye’deki iktidarın çok zor durumda olduğu, kendisi ile ilişkileri düzeltmek, beyaz bir sayfa açabilmek ve Halkbank davasını durdurabilmek için Montrö de dâhil veremeyeceği ödünün bulunmadığı, karşı çıkanları hapse atabileceği ve bu kapsamda sözde Ermeni soykırımının tanınmasına bile sessiz kalabileceği görüldü ve karar verildi; “Başkan Biden ‘soykırımı’ tanıyabilir”.

Bir İyi, Bir de Kötü Mesajım Var!

Geçen gün Pentagon Sözcüsü Kirby, 1915 olaylarının “soykırım” olarak tanınması ile ilgili “Türkiye ile askeri ilişkilerimizde bir değişiklik olmasını beklemiyoruz” şeklinde bir açıklama yaptı. Sözcü iki yönden haklı. Birincisi; İktidar teslim olmuş durumda, reaksiyon gösterecek gücü ve niyeti yok. İkincisi; Türkiye’deki iktidarla durumu ve açıklamayı koordine etmişler.

İktidar zevahiri kurtarmak ve halkı kandırabilmek için alt tondan tepkiler veriyor ve soykırımın olmadığına dair hukuki ve tarihi açıklamalarda bulunuyor. Bu bile samimi olmadığını ve durumu kurtarmaya çalıştığını gösteriyor. ABD, Türkiye’ye karşı siyasi bir hamle yapmıştır. Siyasi hamlelere siyasi hamlelerle yanıt verilir, hukuki ve tarihi söylemlerle değil. Yoksa ABD Başkanı Biden da biliyor sözde “soykırımın” tarihi ve hukuki bir arka planının olmadığını!

Sonuç olarak ABD Başkanı Biden telefonla aramış ve bir iyi, bir de kötü mesaj vermiştir. İyi olanı iktidar, kötü olanı ise Türkiye için olmuştur!

Hangi İslam ???

 Hangi İslam ???

E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK
http://www.turkererturk.com.tr/hangi-islam-2/

HANGİ İSLAM.png

Erdoğan’ın geçen hafta Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen 6. Din Şurası’nda yaptığı konuşmada söyledikleri hem doğru değil hem de bilimsel, sosyolojik ve teolojik bir temeli yok. Daha da önemlisi; bu açıklamaları kendisinin de üzerine yemin ettiği Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilkeleri ile cepheden çelişen, evrensel çağdaş hukukla ciddi problemleri olan, insanlığın yarattığı ortak medeniyetin bugün geldiği yerle uyum içinde olmayan fikirler manzumesi adeta.

Konuşmasına; “Dinimiz İslam, hayatın tüm alanlarını kuşatan ve kucaklayan kurallar ve yasaklar manzumesidir. Ticaretimizden beşeri münasebetlerimize, eğitim ve öğretimden evliliğe, temizlikten kılık kıyafete yaşantımızın her safhasını düzenleyen bir dine inanıyoruz.” diyerek başlıyor, bu paralelde devam ediyor ve konuşmasının bir yerinde “İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz” diyor.

Teokrasi

Ortaçağ da böyleydi! Din; siyaset, bilim, felsefe, sanat, ticaret ve her türlü sosyal ve toplumsal ilişkiler de dâhil olmak üzere tüm alanlara egemendi ve hayatın tüm alanlarını kuşatırdı. Bu dönemde her şey dine endekslenir, dinle yatılır, dinle kalkılırdı. Tüm güçlerin (yasama, yürütme, yargı) tek kişide (padişah, sultan, hakan, kral, çar) toplandığı monarşi yani tek adam yönetimi, bu dönemin yönetim şekliydi. Bu dönemin tek adamları gücünü ve yetkisini halktan değil Tanrı’dan alır, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi veya gölgesi olarak nitelendirilir ve sorgulanmazlardı. Buna teokrasi denirdi.

Bu dönemde bilim, felsefe, sanat adına ciddi bir ilerleme kaydedilemedi, halk sefalet içindeydi, artı değeri sömürülürdü, din adına ölmek ve öldürmek için savaşlara gönderilirdi, kadın insan yerine konmazdı ve din adına oluk oluk kan akıtılırdı.

Osmanlı Niçin Yıkıldı?

Medeniyetin gelişimi ile birlikte bu dönem yıkıldı. Tabii ki kolay olmadı! İçeriğinde rönesans, reform, hümanizm (insan odaklılık), sanayi devrimi, siyasal devrimler (1689 İngiliz Devrimi ve Haklar Bildirisi, 1789 Fransız Devrimi, 1776 Amerikan Devrimi) ve aydınlanma olan uzun soluklu ve acılı bir dönemin sonunda dinsel düşünceden akılcı ve bilimsel düşünce dönemine geçildi. Bu gelişimin doğal sonucu olarak tek adam rejimleri yıkıldı, egemenliğin kaynağı Tanrı’dan halka geçti. Bugün çokça konuştuğumuz ve referans yaptığımız demokrasi, insan hakları, kadın erkek eşitliği, çağdaş hukuk, basın ve ifade özgürlüğü, ortak akıl gibi kavramların hepsi bu gelişimin ürünleridir. Geçmişte, dinsel düşünce döneminde bunların zerresi bile yoktu!

Osmanlı bu gelişimi ve değişimi ıskalayıp dışında kaldığı için geriye düştü, “Hasta Adam” oldu, bölündü, parçalandı ve enkaz haline geldi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimleri ise Türkiye’yi insanlığın ulaştığı ve devamlı gelişim ve evrim halinde olan çağdaş medeniyet seviyesine getirme hamleleriydi ve yapılan her bir devrimin çağdaşlık hedefine ulaşma yolunda bir anlamı vardı.

Egemenlik Gökten Yere İndirildi

Örneğin; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü… Atatürk’ün derin anlamı olan bu veciz sözünü iktidar çokça kullandı ve kullanıyor ama tabii ki anlamını bilmeden! İktidar bu sözü, “Madem sandıktan çıktım, her istediğimi hiçbir sınırlamaya tâbi olmadan yapabilirim’’ anlamında kullanıyor. Hâlbuki bu söz, monarşinin kaynağı olan teokrasinin bitirildiğini gösteren bir sözdür. Yani egemenliğin kaynağı artık Tanrı değil, insandır ve halktır anlamındadır. Bir anlamda; egemenliğin gökten yere indirilmesidir. Egemenliğin kaynağı Tanrı olursa; tek adam yönetime hâkim olur ve burada demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden, akıl ve bilimden, kadın erkek eşitliğinden bahsedilemez.

Demem o ki; Din Şurasında konuşulanlar sorunludur, insanlığın bugün ulaştığı, yarın daha da öteye taşıyacağı çağdaş medeniyet çizgisi, demokrasi ve özgürlükler ile taban tabana zıttır. Ne yazık ki bu iktidar döneminde din ve diyanet; halk üzerinde baskı yaratabilmeyi, tek adam yönetimini meşrulaştırabilmeyi, iktidarda sonsuza kadar kalabilmeyi, yapılan fahiş yanlışların ve yolsuzlukların sorgulanmasını engellemeyi ve sömürü düzenini devam ettirebilmeyi hedefleyen, halka refahı ancak cennette uygun bulup kendilerine bu dünyada reva gören zihniyetin operasyon silahı haline gelmiştir.

Herkesin İslam’ı Farklı

Ayrıca hangi İslam? Bin bir çeşit İslam var! Belki daha da fazlası. Bir Hz. Muhammed’in genetik olarak akrabası olan Ürdün Kralı II. Abdullah’a, eşine, çocuklarına, kılık kıyafetlerine, İslam adına söylediklerine ve yaptıklarına bakın, bir de bizimkilere! Benzerlik bulamazsınız. Osmanlı Hanedanından son İslam Halifesi olan Abdülmecid Efendi’nin kıyafetine, ailesine, kızlarına bir bakın, bir de “Yeni Osmanlı” gibi uyduruk bir hayale sahip olmalarına rağmen, Diyanet’in Din Şurası’nda İslam adına söylediklerine, santim benzemez!

IŞİD, El Nusra, El Kaide, Taliban, Hamas, İhvan, Tunus’un Nahda Hareketi, Pakistan, Cezayir, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Muhammed bin Selman, Şiiler, İran ve daha bir sürü örnek sayabilirim. Hangisi bir diğerine benziyor? Her biri gerçek İslam’ı kendisinin temsil ettiğini iddia ediyor. Tarikatlar da böyledir! Gerçek İslam’ı kendilerinin temsil ettiğini söylerler ve birbirlerini yerler!

Türk’ün İslam Yorumu

Aynı hanedan içinde, aynı aile içinde baba ile oğulun din anlayışları bile farklıdır. Tarih bize bu gerçeği gösteriyor. Biliyorsunuz; Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Sultan II. Beyazıt bir dindar ve sofuydu. Ama babası öyle değildi! Fatih’in sarayında yıllarca yaşamış olan Gian-Maria Angiolello “Sultan II. Beyazıt, babası Fatih Sultan Mehmet için otoriterdi ve Muhammed Peygamber de dâhil, hiçbir dine inanmazdı” dediğini yazmıştır. Diyelim ki; Angiolello söylenenleri biraz abartmış. Öyle bile olsa, bu bile baba ile oğulun, Fatih ile Beyazıt’ın İslam’ı taban tabana zıt bir yorumlama içinde olduklarını göstermez mi?

Bir de Türk’ün İslam yorumu var! Kökleri Orta Asya’ya, Hoca Ahmet Yesevi’ye, Horasan Erenleri’ne, Osmanlı’nın kurucu fikir babalarından ve Osman Bey’in kayınpederi Şeyh Edebali’ye kadar uzanan, zaman içinde Anadolu’da Alevi-Bektaşi geleneğini oluşturan, hoşgörülü, sağduyulu, kadını yok saymayan, korkuya değil sevgiye dayanan, insanı merkezine alan, gelişmeye ve çağdaşlığa açık olan bir İslam anlayışıdır bu! İslam dünyasında tektir!

Hristiyanlar Niçin Müslümanlardan Önde?

İstanbul’u bile tam olarak alamamışken, Orta Avrupa ovalarına kolayca hâkim olmamızı ve Makedonya’yı baştanbaşa ele geçirmemizi sağlayan üstünlük, bu fikir ve inanç üstünlüğüydü. Bu sonuç sadece kılıcın gücüyle alınamazdı! Ancak Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirdiği yobaz ulema ile bu üstünlük zaman içinde azaldı, bitti ve devir Avrupa’daki gelişim ve değişimle birlikte tersine döndü, aleyhimize gelişti.

Bugün Hıristiyan dünyası İslam dünyasından her bakımdan fersah fersah ileride ve güçlü! Ama bunun nedeni Hristiyan olmaları değil! Hristiyanlığı sadece din, inanç ve itikat haline getirip kültür olarak görmeleri, dünyevi yaşamın referansı yapmamaları ve yaşamın her alanını kuşatmasını engellemeleridir. Hristiyanlar bu noktaya analarının karnında gelmedi. Reformlarla, uzun soluklu ve acılı mücadeleden sonra ulaştılar.

​​​​​​​”Kanal İstanbul bir ABD projesidir!

​​​​​​​”Kanal İstanbul bir ABD projesidir!”

arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
YENİÇAĞ, 02 Aralık 2019

Kanal İstanbul ile ilgili son açıklamayı kim yaptı?

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu değil mi? Anlaşılıyor ki, proje ekonomik bir ihtiyaçtan değil dış politika ile ilgili bir zorunluluktan kaynaklanıyor! Türkiye’nin değil AKP iktidarının zorunluluğu…

Çünkü Türkiye’nin dış politikası, uzun süredir Ankara’dan belirlenmiyor!

Mesela AKP iktidarının uyguladığı Suriye politikası, yakın zamana kadar ABD, İngiltere ve İsrail koalisyonu tarafından belirlenmiştir. Rusya da sonradan müdahil olmuştur.

Çavuşoğlu, “Kanal İstanbul’a kazmayı vurduğumuz zaman, dünyada denizcilik ve ulaşım bakımından tarih değişecek, dönüm noktası olacak.” dedi.

Oysa Karadeniz ile Akdeniz’i Marmara ve Ege üzerinden birbirine bağlayan İstanbul ve Çanakkale Boğazları zaten vardır. Kanal İstanbul, yapılırsa Süveyş ve Panama kanalları gibi yeni bir suyolu olmayacak?

Yine de ABD savaş gemileri Kanal İstanbul’dan serbestçe Karadeniz’e çıkarsa bu durum gerçekten tarihi bir dönüşüm olabilir!
***
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu Kanal İstanbul’a karşı. Devlet Su İşleri’nin de olumsuz rapor sunduğunu açıklayan İmamoğlu, Fatih Altaylı‘nın programında, inşaat sırasında çıkacak yaklaşık 1.5 milyar metreküplük hafriyata dikkat çekerek “1.5 milyar metreküp hafriyat ne demek? Esenler, Bağcılar, Güngören’in 30-35 metre yukarıya doğru havalanması demek. Bu şehre ihanet ettirmeyeceğiz. dedi.

İmamoğlu, “İstanbul’a ihanet ettik diyorlar ya. Tüm ihanetleri bir kenara koy yüzle çarp. İşte Kanal İstanbul” ifadesini kullandı.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz ise “Allah nasip ederse göreceksiniz belki 50 yıl sonra bu ülkede Recep Tayyip Erdoğan’dan bahsedilirken, bir çağın kapatılıp bir çağın açıldığı tarih olarak bahsedilecek AK Parti dönemi için.” dedi.

Sosyal medyada bu iddia, ileriye doğru değil de geriye doğru bir çağ değişimi olarak görüldü ve “orta çağa dönüşü kastediyor herhalde” diye değerlendirildi.
***
Bir deniz amirali olan Türker Ertürk, 7 Şubat 2016’da odatv’de yayınlanan “Kanal İstanbul’un altından ne çıktı?” başlıklı yazısında konuyu incelemişti:

“Kanaatim o ki; Kanal İstanbul projesi ülkemiz dışından belli amaçlara yönelik olarak sufle edildi. Montrö Boğazlar Sözleşmesi‘nin tartışılması ve masaya gelmesi durumunda Türkiye, güvenliği ve Boğazlar üzerindeki egemenliği açısından, kazanımlarını çok büyük bir oranda kaybedecektir.

ABD Deniz Kuvvetleri; Karadeniz’de uçak gemileri ve nükleer denizaltıları da dahil olmak üzere, hiçbir sınırlamaya tabi olmadan, devamlı olarak konuşlanmak istemektedir.

ABD; Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden memnun değildir ve değişmesini istemektedir. Bu maksatla uygun ortamı kovalamaktadır.

Hiç tereddüt yok ki bu proje; dışarıdan yerli aracılar vasıtası ile Erdoğan’a iletilmiş ve ikna edilmiştir. Esas amacı; Montrö Sözleşmesinin diplomasi masasına gelmesi için doğal şartları hazırlamak ve bu Sözleşme’nin Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerine getirdiği kısıtlamaları kaldırmaktır.”
***
Yenimesaj gazetesi yazarı Yusuf Karaca ise 28 Mayıs 2019 tarihli “Seçimi hangi proje iptal ettirdi?” başlıklı yazısında “İstanbul seçimi Kanal İstanbul için iptal edildi!” iddiasında bulunmuştu.

Karaca, “Çünkü bu proje ABD için çok önemli, ‘dere geçerken, at değiştirmek’, projeyi riske atar. Bu proje, bir ABD projesidir. Çünkü ABD, Montrö Boğazlar sözleşmesini Kanal İstanbul projesi ile bozmak istiyor. İBB, AKP’nin elinden alınınca ne olur ne olmaz. Bu proje ne 3. Köprüye, ne de 3. Havalimanı’na benzer.” ifadelerini kullanmıştı.

Yeniden yapılan seçimi yine İmamoğlu kazandı ama Boğazlar bir kararnameyle Cumhurbaşkanlığı’na bağlandı!

Bu bilgiler ışığında bakılırsa,

  • Kanal İstanbul yalnızca İstanbul’a değil Türkiye’ye ihanet olur!

Bu şekilde girersek tuzağa düşeriz

Bu şekilde girersek tuzağa düşeriz

Türker Ertürk
Odatv.com, 09.10.2019

Geçen Pazartesi günü (7 Ekim 2019) ABD Başkanı Trump, sosyal medya hesabı üzerinden Türkiye’yi tehdit etti ve “Sınırların aşılması durumunda Türkiye’nin ekonomisini yok edeceğim dedi. Halbuki Trump, Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesinde Suriye’nin kuzeyindeki harekât için yeşil ışık yakmıştı. Gerçekte bu yeşil ışık, Trump’ın derin devleti arkasına almaya yönelik bir iç politika manevrasıydı. Çünkü ABD derin devletinin bunu kabul etmeyeceği biliniyordu.

Trump, aynı şeyi geçen sene (Aralık 2018) de denemiş, Suriye’nin kuzeyinden ABD askerlerini çekmeye kalkmış, yer yerinden oynamış, Savunma Bakanı James Mattis tepki olarak istifa etmiş ve Trump geri adım atmak zorunda kalmıştı. Şimdi de çok tepki geldi. Daha önceden Güney Carolina Valiliği ve ABD’nin Birleşmiş Milletler eski Daimî Temsilciliğini yapan Nikki Haley, Trump’ın Suriye’nin kuzeyinden asker çekmesini sert bir dille eleştirdi ve Türkiye dostumuz değil, Suriyeli Kürtleri desteklemeliyiz, onları ölüme terk etmek büyük hata olur.” dedi.

TRUMP’ın BOYUNU AŞAR

ABD Dışişleri eski Bakanı Hillary Clinton“Trump Türkiye’nin otoriter liderinden yana tavır alarak, Suriye’deki Kürt müttefiklerimize ve Amerikan çıkarlarına ihanet ediyor” açıklamasını yaptı. Daha geçen hafta, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey “Washington SDF’yi (Suriye Demokratik Güçleri) desteklemeye devam edecek” açıklamasını yapmıştı. SDF denen, esasında PYD’nin Türkiye’yi kandırmak için konan diğer adıydı. Buradan anlayacağımız üzere; ABD’nin Suriye’de Kürtleri destekleme politikasından vazgeçmesi mümkün değil. Bu, Trump’ın boyunu aşar! O da bunu bildiğinden, hemen Türkiye’yi tehdit ederek içeriye “Sorun yok” demek istedi.

Trump bu tehditle; “Benim tanıdığım limitler içinde, kendi iç politika ihtiyaçların için operasyon yapabilirsin. Dışına çıkar da müttefikim olan PYD’ye zarar verirsen, daha önce papaz krizinde yaptığım gibi ekonomini perişan ederim” demek istedi. Mesaj piyasalar tarafından hemen alındı ve Türk LirasıAmerikan Dolarına karşı hemen düşüşe geçti. Bakın Trump’ın sosyal medya mesajı nelere kadir oluyor! Burada temel sorun; iktidarın 17 yıldır hiçbir sınırlama olmadan yönettiği ekonomimizin bu denli kolay manipüle (AS: manuple) edilir duruma getirilmiş olmasıdır.

“DEMOKRASİ GETİRECEĞİZ” GİZLİ AMACI ÖRTMEK İÇİNDİ

ABD’nin Suriye politikasında hala bir değişiklik yok. Mart 2011’de, Türkiye’nin de içinde olduğu Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) Suriye bacağı kapsamında bu ülkede vekâlet savaşı başlatıldı. “Demokrasi, Esad halkını eziyor, diktatör Esad, insan hak ve özgürlükleri” söylemleri, tümüyle gizli amaçlarını örtmek için palavraydı. Hem de ne palavra!

  • Amaç; Suriye’yi bölüp parçalamak ve Kürt Devleti’nin Suriye parçasını inşa etmekti.

Düşünebiliyor musunuz; demokrasi ve insan hakları açısından 22 Arap ülkesi içinde en iyi durumda olan Suriye’ye, bu konularda en kepaze durumda olan Suudi Arabistan ile demokrasi getirilmeye çalışıldığını!

RUSYA TOPA GİRİNCE ABD PLANINI REVİZE ETTİ

ABD 2015’ten sonra, Rusya’nın Suriye’de topa girmesinin ardından yaşanan gelişmeler nedeniyle, Suriye’yi parçalama hedefini kuzeyde aynen Irak’ta olduğu gibi güçlü bir Kürt otonom yapının bulunacağı federatif bir Suriye olarak değiştirdi. Yani ABDBOP’un Suriye bacağının realizasyonunu bir miktar revize etti ve zaman olarak öteledi. Tabii ki nihai hedefi değişmedi. Görünen o ki -daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi-

  • Suriye konusunda Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği, ABD’nin yapmak istedikleri ile taban tabana çelişiyor.

Yapılması gereken; 

  • Suriye merkezi hükümeti başta olmak üzere, bölge güçleri ile işbirliği yapmaktır.
  • Ama iktidar en başından beri hep yanlış işlerin içinde oldu ve hala da doğruya gelmiş değil.

Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın uzantısı bir yapının egemen olmasının ülkemizin çıkarları ve güvenliği ile çelişmekte olduğunu artık iktidar da söylüyor. Bunu engellemenin yolu ise Suriye ile işbirliğinden geçmekte. Ama iktidar başka şeyler peşinde olduğundan, Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği için adeta şart olan Suriye ile işbirliğine yanaşmıyor.

  • Egemen bir ülkenin topraklarına kaymakamlar, emniyet müdürleri, jandarma komutanları atıyor ve fakülteler kuruyor.
  • Bunlar, doğru işler değil! İleride başımızı çok ağrıtacak.

KİMSE YANIMIZDA OLMAZ

ABD, Türkiye’yi ikili seçeneğe mahkûm ediyor. Birincisi; oyalama taktiği ile Suriye için kurguladığı mevcut durumu kabule zorlamak ki, şimdiye dek bunu başarı ile götürdüler. İkincisi ise; kışkırtarak, gel gel yaparak ve tuzak kurarak Türkiye’yi Suriye’nin kuzeyine sokup, ağzına kadar bataklığa girmesini sağlamak. Türkiye’nin bütün dünyayı karşısına alarak Suriye’ye girmesi çok yanlış olur ve uluslararası hukuk açısından meşruiyeti de olmaz. Kimse yanımızda da olmaz.

Sovyetler Birliği, 1979’da Afganistan hükümetinin daveti üzerine bu ülkeye girdi. Burada 9 yıl savaştıktan sonra 1988’de, 15 bin insanını yitirerek geri çekildi. Sovyetler Birliği bu süre içinde Afganistan’da, gerçekte ABD’nin verdiği olanaklarla donatılmış vekilleriyle savaştı.

KIZIL ORDU’NUN DURUMUNA DÜŞERİZ

Yenilmez denilen Kızıl Ordu yenildi, arkasından Sovyetler Birliği çöktü ve dağıldı. Çünkü Kızıl Ordu’ya karşı savaşan, uzaktan bakıldığında ve Moskova’dan değerlendirildiğinde çapulcu gibi gözüken bu Afgan savaşçıların, radikal İslami örgütlerin ve Taliban’ın arkasında ABD’nin sınırsız desteği, lojistiği ve teknolojik olanakları vardı.

  • Tüm dünyayı karşımıza alarak Suriye’ye girersek; başımıza çok ama çok büyük bela alırız ve işin içinden çıkamayız.

Karşımızda yalnızca yaklaşık 80 bin kişilik PYD kuvvetleri olmayacak.

Aynen Afganistan örneğinde olduğu gibi olacak. Rusya’nın desteği bile şartlı ve sınırlı.

  • Burada yapmamız gereken; Suriye ile anlaşmak ve Suriye ile beraber hareket etmektir.

Küresel emperyalist dayatmaya karşı ancak bölgesel dayanışma içinde direnebilirizABD’nin Suriye’ye ve bölgeye yönelik planını ancak bu şekilde değiştirebiliriz.

  • Mücadeleler hamasetle değil, akılla kazanılır.

Suriye konusunda bugüne dek akılsızca işler yaptık, umarım bundan sonra aklımızı başımıza devşiririz.

Kanal İstanbul göz göre göre..

Kanal İstanbul göz göre göre..

Çiğdem Toker
Cumhuriyet, 29 Temmuz 2018
(AS: Bizim çok kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

[Haber görseli]

DOĞA İŞARET VERİYOR: Son yağışın ardından Sancaktape’de bir okulun istinat duvarı çöktü. Okulların tatil olması bir faciayı önledi. Bu, İstanbul’da bir hafta içinde üçüncü çökme haberi. Toprak kayıyor. Doğa işaret veriyor

Son yağışın ardından Sancaktape’de bir okulun istinat duvarı çöktü. Bu, İstanbul’da bir hafta içinde üçüncü çökme haberi. Toprak kayıyor. Doğa işaret veriyor. Kanal İstanbul için yasa çıkarma işlemi de tam bu işaretlerin zamanına rastlıyor.

Yap-İşlet-Devret (YİD) modeliyle yapımı planlanan Kanal İstanbul, Cumhurbaşkanı Erdoğan için “stratejik” bir proje. Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde hayalini kurduğu projeye kendisi gibi bakmayanlara kızıyor. Kızgınlığını TV’lerde ifade ediyor.

Kanal İstanbul birileri için muazzam rant kaynağı. Tabii ranta biz rant diyoruz. Rantçılar kendisine böyle demez. Onların şirketleri, “ülkenin kalkınmasına, millet memleket yararına” işlere katkıda bulunmak için vardır.

  • Bizler içinse Kanal İstanbul, kent hakkımızı elimizden alan, yaşamımızı tehdit etme olasılığı olan tehlikeli bir proje.

Zira bilime kulak veriyoruz. Mühendisliği ne kadar mükemmel olursa olsun, çarpık kentleşmiş, betona boğulmuş ve yakın gelecekte büyük deprem beklenen bir metropolde Kanal İstanbul’un doğayla oynamak anlamına geldiği görülüyor.

[Haber görseli]

Denizli milletvekili Gülizar Biçer Karaca, TBMM kürsüsünden tam da bu tehlikeye dikkat çeken bir konuşma yaptı:

“Bu projeyle 20 milyon nüfuslu bir beton şehir olan İstanbul’da tonlarca metreküp toprak yer değiştirecek ve beklenen o büyük deprem ciddi anlamda tetiklenecek. Yitiredeceğimiz canların hesabını nasıl vereceksiniz? Güzergâh üzerinde bulunan bir baraj yok edilecek (Sazlıdere). Çatalca’da 107 bin hektarlık orman alanı talan edilecek. Marmara’nın suyu kirlenecek, oksijen azalacak, ekolojik sistem tümüyle bozulacak.”

Biçer, sözlerini “Gelin, yandaş şirketlerin cebini doldurmak dışında bir işe yaramayacak bu projeden vazgeçelim. Ülkemize, kaynaklarımıza, doğamıza sahip çıkalım.” diye bitirdi.

KENT NEFES ALAMAYACAK

Yapılacak hafriyat saatte 600 kg toz emisyonu oluşturabilecek. İstanbul’un nefesi kirlenecek, hava kirliliğine bağlı hastalıklar artacak. 100 milyon hafriyat kamyonu seferi yapılacak. Hafriyatın 5 yıl süreceği düşünülürse, saatte 2 283 kamyon seferi yapılacak.

[Haber görseli]

‘Hafriyat çoklu tehdit’

Uzunluğu 45 km, genişliği 150, derinliği ise 25 m. olarak tasarlanan Kanal İstanbul’dan ciddi miktarda hafriyat çıkacak.
(AS: Aşağıda hesapladık..)

İlk ÇED başvuru raporunda geçen rakam 1.5 milyar metreküptü. Anlaşılan ihaleyle hazırlatılan etüt çalışması bitti ki, ilk verilerden farklı rakamlar konuşuluyor. Dahası henüz başlanmamış bir projede 65 milyar liralık maliyetin 35 milyar liraya düşeceği, böylece 30 milyar lira tasarruf edileceği gibi ilginç haberler de çıkıyor iktidar medyasında.

Bu fiktif (AS: var sayılan) tasarruf, kanal genişliği 400 m’den 275 m’ye çekilerek azaltılacakmış (AS: yapılacakmış!). Böylece çıkacak hafriyat miktarı da 800 milyon metreküp azalacakmış. Bu rakam da adacıkları yapmaya yetecekmiş. (Bizim hesabımızla 400 m genişlik, 45 km uzunluk ve 25 m derinlikte kanal 450 000 000 m3 oylumludur. Hafriyat da bu denli olacaktır..)

3. Havalimanı’na pist olacaktı

İlk açıklandığında çıkacak hafriyatın 3. Havalimanı’nda pistler için kullanılacağı söyleniyordu. İki proje eşzamanlı gerçekleşemedi. Olmadı. Şimdi bir de Millet Bahçesi’nde kullanılacağını okuyoruz. Saray medyasının millete “adacıklar”, “bahçecikler” diye anlattığı hafriyatın İstanbul’un başına neler getireceğini uzmanlardan okuyunca dehşete düşmemek olanaksız.

Mimar Ekin Halide Sarıca’nın Politeknik’teki gözaçıcı yazısı önemli. 1.5 milyar m3’e göre hesaplanmış bulguları, 800 milyon m3’e göre yarıya indirebilirsiniz:

– Bu miktarda hafriyat saatte 600 kg toz emisyonu oluşturabilecek. (…) Bu, Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliği Yönetmeliği’ndeki limit değerin 600 katı. Yani proje havayı kirletecek, halkın sağlığını tehdit edecek. İstanbul’un nefesi kirlenecek, hava kirliliğine bağlı hastalıklar artacak.

– Toprak ve hafriyat miktarına göre malzemeyi taşımak ve alandan uzaklaştırmak için 15 m3’lük kamyonlar kullanıldığında 100 milyon hafriyat kamyonu seferi yapılacak. Hafriyatın 5 yıl süreceği düşünülürse, saatte 2 283 kamyon seferi anlamına geliyor.

– 22.5 km’lik 2 283 kamyon seferi, Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliği Yönetmeliği’nde bir araç için belirtilen 0.35 kg/km toz emisyonu düşünüldüğünde saatte toplam 19.979 kg toz emisyonu havaya karışacak.

– Binlerce kamyonun İstanbul’un trafiğine, yollarına getireceği yük, halkın ulaşım güvenliğini tehdit edecek.

[Haber görseli]

Rapor açıklanmalı

Kanal İstanbul’un etkilerini anlatan yazı dizisindeki (Politeknik, Ocak 2018) ciddi belirlemeler bunlarla sınırlı değil:

– Proje güzergâhında mühendislik yapılarının yaşama geçmesiyle, alanda heyelan, sıvılaşma, korozyon, kireç taşlarının ergimesine bağlı büyük zemin göçükleri gibi yeni zemin sorunlarıyla karşı karşıya kalınması olasıdır.

– Projenin en yüksek kotu 140 m. Güzergâh tesis edilirken hafriyat alımı sırasında ve sonrasında çalışma ortamındaki yükseklik farklarının yaratacağı eğim artışları nedeniyle, doğal zemin mukavemet (dayanım) özelliklerini kaybedebilecek. Doğal hali zarar gören zeminlerde depremlerle veya yoğun yağış ile birlikte şev-heyelan riskleri ortaya çıkacak.

– Proje alanı birçok gömülü fay ile kesiliyor ve Kuzey Anadolu fay hattına en yakın uzaklığı 15 km ve en kuzeydeki bölümüne uzaklığı 60 km. Olası deprem ile birlikte oluşabilecek tsunami dalgalarının kanal güzergâhına girişiyle birlikte halk deprem dışında ikinci bir tehlike ile karşı karşıya kalacak. Proje kapsamındaki dolgu adalar, Marmara Denizi depremi esnasında risk altında olacak.

Sözün özü: Kanal İstanbul etüdü için Yüksel Proje ile 34 990 000 TL bedelle sözleşme imzalandığını, eski Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan açıklamıştı. Eğer bu çalışma tamamlandıysa, bu raporun halka açıklanması gerekir.

[Haber görseli]

Putin hangi restorana davetli ?

Geçen hafta Johennesburg Four Seasons Hotel’de şöyle bir diyalog gerçekleşti:

Putin: Beni restorana yemeğe davet etmeye söz vermiştiniz.

Erdoğan: Davet ediyorum.

Putin: Anlaşmıştık, et ürünlerimize pazarınızı açtığınızda restoranlarınızda bizim et ürünlerimizden yemekler olacak. O zaman yeriz.

İki lider arasındaki bu kısa konuşmanın merak uyandırmaması olanaksızdı. Bir kısmına, Rusya’nın “et tedariki” ile hemen yanıt geldi. Fakat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Putin’i hangi restorana davet ettiği, bir isim anıp anmadığına ilişkin gazetecilik merakı hâlâ geçerli.

Neden mi? Bundan üç yıl önce Bilal Erdoğan’ın, İtalyan Corriera Della Sera gazetesine verdiği sööyleşide, varlıklı halinin kaynakları sorulunca, beş restoranda ortaklığı bulunduğuna ilişkin sözleri henüz belleklerde olduğu için. Acaba Cumhurbaşkanı Erdoğan, mevkidaşını bu restoranlardan birine davet etmiş olabilir mi? Değilse, Erdoğan bir dünya liderini hangi restorana davet etmiş olabilir?
======================================
Dostlar,

KANAL İSTANBUL SATRANCI

“Ne söylesek boş…” aşamasına – çıkmazına sürüklendik..
Post-modern Cumhurbaşkanı tek adam, gerçekte Osmanlı sultanlarında çooooook daha yetkili.
Ağzından çıkan da çıkmayan da neredeyse yasa gücünde..

Sanırız bu proje ile Erdoğan, Fatih ile yarışıyor bilinç altında..
Karadan gemileri Haliç’e indiren Fatih Sultan Mehmet ile..
Tam bir çıkmaz 21. yy’ın şafağında Türkiye için..

Yalın bir hafriyat hesabı sunalım. Kanal İstanbul’un en az eni – boyu – derinliği belli..

  • 45 000 m uzunluk X 150 m en az genişlik X 25 m derinlik = 168 750 000 m3!100 m2 alanlı, 2,5 m yüksekliği olan 1 dairenin 675 bin katı!
    675 bin daire, ortalama 4 kişiden 2,7 milyon nüfuslu bir kent demektir.
    2,7 milyon nüfuslu bir kentin, örneğin Bursa’nın tüm konutlarının oylumu (hacmı) ölçüsünde toprak hafriyatı çıkacaktır Kanal İstanbul’dan..
    Bunca toprak, yoğun yerleşimli ve tarım alanı Trakya’da nereye konacaktır?
    Bölgede Hazine arazisi kalmamış gibidir. Daha uzaklarda yer bulunsa bile hem ciddi taşıma bedeli hem de o boşaltma yerinde ekolojik sorunlar çıkacaktır.

Hafriyat denize dökülecekse o bölgede yerel ekosistemi ciddi düzeyde bozacaktır..

Genişliği 275 m yaparsanız bu rakam yaklaşık 2 katına çıkar..

Kanal genişliğini 400 m tutarsanız yaklaşık 3 katına erişir hafriyat oylumu (hacmı).
Kanal’da yeter büyüklükte ve sayıda adacık yapabilmek için bu genişlik ancak yetebilir.

  • İstanbul Boğazı’nda yer tutamayan AKP yaratması İslami elit, nasıl nispet yapabilir başka?

Bunlar muazzam büyüklükte sayılar! Teknik hesaplar elbette çok önemli.
Biz deprembilimci ya da yakın dallardan değiliz. Ancak beklenen ve çok uzak olmadığı belirtilen büyük İstanbul depreminde bu Kanal, İstanbul’un Avrupa yakasında toprağın direncini olumsuz etkileyerek yanal atılımlı kayma, dolayısıyla depremin yıkıcı etkisinin daha da büyümesine yol açabilir mi??

Sitemizde birkaç yazıya yer verdik daha önce.. Örneğin;

  • Prof. Saydam : “Kanal İstanbul yapılırsa Marmara bölgesi için felaket olur!”

Sitemizdeki arama çubuğuna “Kanal İstanbul” yazılarak bu dosyalar çağrılabilir..

Sorunun bir de çok yönlü uluslararası boyutları var..

Çünkü Kanal’ın ekolojik – jeolojik – askeri.. etkileri salt Türkiye ile sınırlı kalmıyor.
Dolayısıyla Karadeniz ve Ege’de komşuluğu olan kıyıdaş ülkelerin uluslararası deniz hukukunun koruduğu kazanılmış hakları olacaktır. Başta Rusya!Bir de “Montrö Boğazlar Sözleşmesi rejimi” sorunu var ki, burası tam da bam teli.

Çünkü bu Kanal Montrö korumasının dışında kalıyor. Karadeniz’e NATO – ABD.. gemileri sınırlamasız geçebilecek.. Oysa Montrö Sözleşmesi, Lozan’da eksik kalan Boğazlara ilişkin
stratejik egemenlik haklarımızı güvence altına almıştı.  

Büyük Atatürk, Lozan’dan sonra 12 yıl uğraşarak, ilmek ilmek usta diplomasi ile,
tek kurşun atılmadan bu önemli Sözleşmeyi sağlamıştı. Şimdi bu kazanımlar boşa çıkabilecek, gereksiz alınan riskler ülkemizin barış ve güvenliğini tehdit edebilecektir.

Bu konuyu ise sitemizde E. Amiral Türker Ertürk‘ün önemli bir makalesiyle işlemiştik.
İstanbul Barosundan Av. Hüseyin Özbek de yazmıştı..

Ayrıca Ulusal Kanal’da yapılan bir oturumda, Ertürk Amiral ve Dış Politika uzmanı
E. Büyükelçi Onur Öymen.. sorunu derinlemesine irdelediler.
Aşağıdaki erişkeden TV kaydı izlenebilir, izlenmelidir..
(Sitemize 17 Ağustos 2014’te, 4 yıl önce yüklemiştik, erişke çalışıyor, 29 dakika..)

http://www.dailymotion.com/video/x23wjgb_turker-erturk-kanal-istanbul-projesi_news 

****
Atlantik güçleri bu çılgın projeyi destekleyebilir..
İlki iş yapmak ve rant iştahı; ikincisi ise Montrö’yü başta Rusya’nın aleyhine olmak üzere delmek..

Erdoğan “yalnız” sayılmayabilir bu satrançta!?.. Ama bir de Rusya ile kritik dengeler??

Ülkede basın, üniversite, STK’lar, direnebilecek halk.. TBMM mi kaldı / bırakıldı ki;
muhalefet edilebilsin!?

Tam da tüm olası (potansiyel) direnç odakları TEK ADAM SULTANLIĞI ile teslim alınmış iken konunun yeniden gündeme getirilmesi, Çin ile 4. nükleer güç santrali.. rastlantı olabilir mi?
Hiç ama hiiiiiç sanmıyoruz..

Batı emperyalizmi, 24 Haziran’a (2018) yaptığı yatırımın karşılığını alacak korkarız.
Yönlendirme (manüplasyon) çok yönlü rant aktarımı – paylaşımı ile epey başarılı olabilir..

Vah Türkiye’m vah.. en ağır bedelleri ödüyor. ödeyecek ama hala derin uykularda! 

  • Bir kez daha uyaralım                                          :
  • İstanbul’a olağanüstü “yüklenilmiştir”. Erdoğan bunun adını “ihanet” olarak koymuş ve kendisini de sorumlu tutmuştur. Hiç ama hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç gerek yokken devasa, aşırı lüks ve çoooook pahalı yeni havaalanı ve 20 milyona koşan muazzam nüfusa ek Kanal İstanbul, bölgede öngörülemeyecek çok yönlü çevresel yıkımlara / felaketlere yol açabilir; telafisi yoktur!

Sevgi, saygı ve derin KAYGI ile. 29 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com