ILO nedir?

ILO nedir?

Yıldırım Koç

Yıldırım Koç
Aydınlık Gazetesi, 21.5.2019

 

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) çok konuşulan ve genellikle çok az bilinen bir örgüttür.

ILO’YU SENDİKA SANAN PROFESÖR

Çalışma yaşamına ilişkin bir miktar kitap yazmış ve bazı çevrelerce bu alanda otorite kabul edilen Prof. Dr. Kamil Turan’ın, 1999’da yayımlanan Milletlerarası Sendikal Hareket ve Küreselleşme (Türk Metal Sendikası Yay., Ankara, 1999, s. 22) kitabında “1901 tarihinden günümüze kadar kurulmuş önemli milletlerarası sendikal kuruluşlar” çizelgesinde 1919 yılında kurulduğunu belirttiği Milletlerarası Çalışma Teşkilatı’na da yer verdiğini gördüğümde çok gülmüştüm. Bazı çevrelerce bu alanda otorite kabul edilen Kamil Turan’ın, ILO’nun devletlerin üye olduğu bir uluslararası örgüt olduğunu bilmemesi, ILO’yu bir uluslararası sendikal örgüt sanması çok traji-komik bir durumdu. Bazı çevrelerin otorite kabul ettiği bir kişinin böyle hatalar yaptığını görünce, diğer insanların bu konudaki bilgisizliğini hoşgörüyle karşılamaya başladım.

ILO’NUN ÜÇLÜ YAPISI

ILO veya Uluslararası Çalışma Örgütü, 1919 yılında kuruldu. Bu yıl, kuruluşunun 100. yıldönümü kutlanıyor. Bu nedenle bu yıl Haziran ayında ILO’yu epeyce konuşacağız.

ILO’nun kuruluş nedenlerine, işleyişine, finansmanına ve Türkiye için önemine daha sonraki birkaç yazımda değineceğim. Önce bazı kısa bilgiler.

ILO, Prof. Dr. Kamil Turan’ın zannettiği ve yazdığı gibi bir uluslararası sendikal örgüt değildir. Devletlerin üye olduğu ve günümüzde Birleşmiş Milletler ailesi içinde yer alan bir uluslararası örgüttür. ILO’yu devletlerin üye olduğu öbür uluslararası örgütlerden ayıran temel özellik, üçlü yapısıdır (AS: Tripartite structure). Başka bir deyişle, ILO’da ülkeleri hükümet, işçi ve işveren temsilcileri birlikte temsil eder.

ILO, Sözleşme ve Tavsiye Kararı adı verilen uluslararası standartlar kabul eder. Bu standartları onaylayan ülkelerin bu standartlara uyması beklenir. Ülkelerin bu standartlara uyup uymadıklarını denetleyen çeşitli mekanizmalar vardır. Ancak ILO’nun, bu standartları onaylayıp uygulamayan ülkelere karşı uygulayabildiği önemli yaptırımlar yoktur.

Türkiye’de cumhurbaşkanlığı sistemine kadarki onaylama süreci, TBMM’de kabul edilen bir kanunla Bakanlar Kurulu’na onaylama yetkisinin verilmesi ve Bakanlar Kurulu’nun da bir kararla bir sözleşmeyi onaylaması biçimindeydi. Sözleşmenin onaylandığı ILO Genel Müdürlüğü’ne bildirilince, onaylama süreci tamamlanmış olurdu. Günümüzde Bakanlar Kurulu’nun yetkisi Cumhurbaşkanı’na bırakılmıştır.

ILO’NUN AZALAN ve ARTAN ÖNEMİ

ILO’nun Sözleşme ve Tavsiye Kararı kabul etme organı, her yıl Haziran ayında toplanan Uluslararası Çalışma Konferansı’dır. Uluslararası Çalışma Konferansı bu yıl 10-21 Haziran günleri Cenevre’de toplanacak. Gündemdeki en önemli konu, örgütün 100. yılı kutlamaları. Ayrıca, Çalışma Dünyasında Şiddet ve Taciz konusunda bir uluslararası belgenin ikinci görüşmesi yapılacak.

ILO’nun kuruluş sürecini ve daha sonraki yıllarda geçirdiği büyük değişim ve dönüşümü bilmezseniz, bugün dünyada öneminin azalmasını da anlayamazsınız. Ancak, ILO’nun önemi dünyada azalırken, Türkiye’de artmaktadır. ILO’nun öneminin Türkiye’de artışının nedenini daha sonraki yazılarımda ele alacağım.

Uluslararası Çalışma Konferansı bu yıl, açılış ve kapanış törenleriyle birlikte, 12 gün toplanacak. ILO’nun uluslararası düzeyde öneminin azalmasının bir göstergesi, Uluslararası Çalışma Konferansı’nın çalışma süresinin kısalmasıdır. Uluslararası Çalışma Konferansı 1998 yılında 2-18 Haziran tarihlerinde toplanmıştı. Çalışma süresi 17 gündü. 1999 yılında 1-17 Haziran günleri, 2000 yılında 30 Mayıs-15 Haziran, 2008 yılında 28 Mayıs-13 Haziran günleri toplanıldı. Çalışma süresi 2018 yılında 28 Mayıs-8 Haziran oldu. Bu yıl da 12 gün.
============================
Dostlar,

ILO, TÜRKİYE ve AKP İKTİDARI

Sayın Yıldırım Koç, dostluğundan güç aldığımız ve onur duyduğumuz bir yurtsever aydındır.  1973’te ODTÜ Ekonomi bölümünden mezun olduğundan bu yana neredeyse yarım yüzyıldır, tam bir doğrultu tutarlılığı ve aydın namusu ile emekten – halktan yana yiğit – ödünsüz ve bilimsel – akılcı çizgisini sürdürmektedir.

Koç, Türkiye’de sendikacılık – emek örgütleri ve tarihçesi konularında kuşkusuz en önde gelen yetkin uzmanlardandır. Yüzlerce makalesi, onlarca el kitapçığına ek, yüzlerce sayfalık belgesel nitelikli kitaplara da imza atmıştır. O’nun yazıp konuştuklarından öğrenmeyi sürdürüyoruz.12 Eylül’de akademik kariyeri engellenmeseydi, hiç kuşku yok en üst unvanları hak edecekti.
***

ILO‘yu, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesindeki ve Sağlık Bilimleri Enstitüsündeki lisans ve lisans üstü derslerimizde biz de İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği bağlamında öğrencilerimizle çalışmaktayız.

Türkiye, ILO‘ya, kuruluşunun 13. yılında, 1932’de, Büyük ATATÜRK döneminde üye oldu. 1921 Amele Kanunu sayılmazsa, 1936’da İlk İş Yasamıza ILO desteği ile erişmiş olduk. Ardından 1475 ve son olarak yürürlükteki 4857 ve 6331 sayılı yasalar elde kağıt üstünde.
Ne var ki, sayıları 200 dolayındaki ILO Sözleşmeleri (Conventions, ILO C’s) ve 26 dolayındaki ILO Tavsiye Kararlarının (Recommendations; ILO-R’s) kabaca 1/4’ünü benimsemiş ve iç hukukuna katmıştır. Ancak bunların gerçek anlamda uygulamadan çoooooook uzak olduğunu ülkemizdeki işçi sağlığı ve güvenliğine ilişkin sınırlı verilerden görmek olanaklıdır. Örn. 2018 boyunca “kayda giren” işçi cinayeti sayısı 1923’tür ve Türkiye bu bağlamda dünyanın “önde gelenlerinden” dir!

SOMA faciasında iktidarın temel (asli) sorumluluğu her türlü tartışmanın net olarak dışındadır.

  • Soma’da en az 301 (kayda girebilen..) emekçi, iktidar – yandaş sermaye ortaklığına acımaksızın kurban verilmiş – edilmiştir.. İşletme sahibi, birkaç yıl geçmeden serbest kalmış ve işletme iznini geri alabilmiştir!

AKP, ILO’ya geçen yıl, yıllık olağan Haziran Genel Konferansı’na, yandaş Memur Sen temsilcisini yollamıştır. Sendika bile denemeyecek bir “memur sendikası” (!?), gerçek anlamda toplu pazarlık – sözleşme yetkisi ve grev yapma gücü olmayan bir örgütün uluslararası ölçütlerde “sendika” olarak tanımlanması olanak dışıdır. Tıpkı AKP = Erdoğan‘ın şaibeli halkoylaması ile ülkemize dayattığı “ucube Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” ölçüsünde uyduruktur.

Pek çok uluslararası emek örgütü bu hukuk dışı politik dayatmaya karşı çıkmıştı. Bu yıl (2019) emekçiler adına TÜRK-İŞ temsilcisi katılacak Haziran 2019 ILO Genel Konferansına. Bekleyip göreceğiz. Ancak AKP = RTE iktidarı, “benzersiz bir kibir abidesi” gibi geri adım atmaksızın sonuna dek direnmekte, dahası kamuoyunda bu yönde bir algı üretmeye çabalamaktadır.

Bedeli ise ülkemiz ödemektedir. Özellikle uluslararası alanda yapılan her yanlış, AKP = RTE‘nin öngör(e)mediği düzey ve biçimde ağır fatura çıkarmaktadır karşımıza.

Bu iktidar artık Türkiye için, her yönüyle çok ağır, gerçek bir beka sorunu durumuna gelmiştir.

Sevgi ve saygı ile. 21 Mayıs 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Türkiye Barolar Birliği’nden YSK’ye kritik sorular

Türkiye Barolar Birliği’nden YSK’ye kritik sorular

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu YSK’nin İBB seçimlerini iptal etmesine ilişkin yaptığı açıklamada, “Yüksek Seçim Kurulu’nun dün oy çokluğuyla verdiği İstanbul seçimlerinin iptaline ve yenilenmesine ilişkin karardan kamu vicdanı son derece rahatsızdır” ifadelerini kullandı.

[Haber görseli]Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, YSK’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerini iptal etmesine ilişkin açıklama yaptı. Feyzioğlu’nun konuşmasından başlıklar şöyle:

Yüksek Seçim Kurulu’nun dün oy çokluğuyla verdiği İstanbul seçimlerinin iptaline ve yenilenmesine ilişkin karardan kamu vicdanı son derece rahatsızdır. YSK’dan; hak ve hukuka uygun millet iradesini koruyan ve vicdanını rahatlatan bir karar vermesini beklemiş idik. En sonuncusu dün olmak üzere bu konuda 31 Mart gününden itibaren defalarca uyarılarımızı yapmıştık.

Bu çerçevede YSK’dan, önceki kararlarına ve uygulamalarına sadık kalmasını istemiştik.  Seçimin iptalinin, usulsüz veya sahte seçmen yazımına dayandırılmadığını görüyoruz. Kısıtlı seçmen ve sair iddiaların reddedildiğini de biliyoruz.

YSK’nın seçimin iptalini bazı sandıklarda sandık kurulu başkanlarının kamu görevlisi olmamasına ve bazı sandıklarda da bir kamu görevlisi üyenin bulundurulmamasına dayandırıldığını anlıyoruz. Şimdi Yüksek Seçim Kurulu’na tek tek soruyoruz. Bu sorduğumuz sorulara delilleriyle birlikte inandırıcı cevaplar vermek, YSK’nın anayasal görevidir. Türk Milleti’ne karşı boynunun borcudur.

1-YSK seçim takviminde, sandık kurullarının usulsüz oluşturulduğu gerekçesiyle tam kanunsuzluk itirazının 2 Mart 2019 tarihine kadar yapılabileceği yazıyor. Seçim hukuku, usul ve şekil hukukudur. Bu tarihe kadar sandık kurullarının oluşumuna itiraz edilmediği halde, seçim gününden sonra yapılan itirazları YSK, hangi gerekçeyle değerlendirmeye almıştır?

2-YSK’nın yerleşik kararlarında; “seçimden sonra sandık kurulu başkan ve görevlilerinin görevlerini kötüye kullanmalarının söz konusu olması ve suçun oluştuğunun anlaşılması, ilgililerin cezalandırılmalarını gerektirir. Ancak seçimin iptaline neden olmaz” denilmekte iken, ne olmuştur da YSK bu yerleşik kararından sadece İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı seçimi ile sınırlı olarak dönmüştür?

3-Sandık kurulu başkanlarının ve sandık kurullarında görev yapacak kamu görevlilerinin belirlenmesi seçmenin, siyasi partilerin veya adayların iradesine bağlı değildir. Bu kişileri ilçe seçim kurulları belirlemektedir. YSK hangi gerekçeyle kendi hatasını seçmene yüklemektedir?

4-Aynı sandıktan büyükşehir belediye başkan adaylarına, ilçe belediye başkan adaylarına, ilçe belediye meclis üyesi adaylarına ve muhtar adaylarına verilen oylar çıkmaktadır. Yani bir zarfta dört farklı oy vardır. Madem ki sandık kurullarının oluşumunda tam kanunsuzluk vardır; YSK hangi hukuki ve mantıki gerekçeyle aynı zarflardan çıkan üç seçim sonucunu geçerli kabul etmiş, sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanlığı sonucunu iptal etmiştir? Bu soruya verilebilecek tatmin edici hiçbir cevap yoktur. ‘Diğerlerine tam kanunsuzluk itirazı yapılmadı’ gibi bir cevabı halkımızın kabul etmesi mümkün değildir. Bu tipik bir çifte standart örneğidir.

5-YSK; usulsüz belirlendiğini iddia ettiği başkan ve üyelerin, büyükşehir belediye başkanı seçiminde hangi yöntemle seçimin sonuçlarına etki ettiklerini delilleriyle açıklamak zorundadır. Çünkü sandık kurullarının oluşumuna itiraz süreci iki ay önce tamamlanmıştır.

6-İlçe seçim kurulları tarafından usulsüz atandıkları iddia edilen bu görevlilerin seçim sonuçlarına nasıl müdahale ettiklerinin kararda delilleriyle açıklanması zorunluluğu vardır. Böyle bir delilden ve açıklamadan kamuoyu haberdar değildir. Dolayısıyla seçmen, haklı olarak, seçim sonucuna, iddia konusu sandık kurulu başkanlarının değil, doğrudan doğruya YSK’nın müdahale ettiği inancındadır.

Sonuçta;

1950’den bu yana çeşitli şikâyet ve aksaklıklarla da olsa işleyen seçim sistemimiz, seçimlerin güvenilirliğini sağlamakla görevli olan ve üyeleri yüksek hakimlerden oluşan Yüksek Seçim Kurulu tarafından ağır şekilde yaralanmıştır. Bu iptal kararının kazananı yoktur. Sevineni de olmamalıdır. Hangi siyasi partiye veya adaya oy vermiş olursa olsun, vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun sandığa inancı maalesef YSK tarafından oy çokluğuyla yerle bir edilmiştir.

YSK kararının oy birliğiyle verilememiş olması, karşı oyların bulunması, Kurul’un kendi içinde de kamu vicdanında oluşan derin yaranın oluştuğunun kanıtıdır.

Umutsuzluğa yer yoktur. Kararın oy çokluğuyla çıkmış olması yine de ileriye dönük umutları yaşatmaktadır. Kamu vicdanını hiçbir şekilde tatmin etmeyen bu karar sebebiyle seçim yenilenecek, seçmen bir kez daha kararını verecektir. Türkiye, ekonomisini toparlamak, dağ gibi birikmiş sorunlarını çözmek zorunda iken yeniden bir seçim sürecine sokulmuştur.

Seçim İstanbul’da tekrarlanacak ama tüm ülke sathında yaşanacaktır. Bu sebeple tüm siyasi partilerin, adayların ve vatandaşlarımızın hiçbir gerginliğe yer vermeden bu zor süreci büyük bir olgunlukla yürütmesi gereklidir.

YSK’nın hukuk mantığını zorlayan kararı, sadece ve sadece Türkiye üzerine nice senaryolar yazan ve oynayan küresel güçler ile onların tetikçilerini sevindirmiştir. Türkiye demokrasisinin aldığı ağır yara; ülkemizi karıştırmak, bölmek, sınırlarımız ötesindeki menfaatlerimizi koruyamaz hale getirmek isteyenlerin işine yaramıştır. Bu sevinci bu çevrelerin kursağında bırakmak, ancak seçim sürecini olgunlukla geçirmeye bağlıdır. Milletimizin sağduyusuna inancımız tamdır.

İstanbul seçimleri iptal edildi

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), cumhuriyet tarihinde bir ilk olan karara imza atarak, ana muhalefet partisi CHP’nin adayı Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini iptal etti. YSK’nın kararını, sandık kurulu başkan ve üyelerinin kanunun açık hükmüne rağmen kamu görevlisi olmaması nedeniyle aldığı öğrenilirken “kanuna aykırı görevlendirme” yaptığı öne sürülen ilçe seçim kurulu başkan ve üyeleri ile seçim müdürleri hakkında suç duyurusunda bulunulması kararı verdi. YSK, İstanbul’un Maltepe ve Büyükçekmece seçimine yönelik itirazları ise reddetti. YSK, İmamoğlu’nun mazbatasının geri alınmasına karar verdi.
===================================
Dostlar,

TBB Başkanı Prof. Dr. Metin FEYZİOĞLU’nun YSK kararını yerle bir eden hukuksal irdelemesi ve YSK’ya çok net sorularla basın açıklamasını mutlaka izleyiniz…
https://youtu.be/AAYB8H28p0s

Biz en temel soruyu dün gece (6.5.19), YSK kararının kısa gerekçesi yayınlandığında YSK’nın 11 yüksek yargıcına yönelttik ve sitemiz manşetine koyduk :

YSK’ye “basit” bir sorumuz var :

    • Sandık kurullarında kamu görevlisi olmayanlar bulunduğu” gerekçesiyle İstanbul BŞBB seçimini iptal ettiniz. Yasa buna, koşulları oluştuğunda izin verdiği halde. Aynı kurullar ilçe, muhtar, belediye meclisi  seçimlerini de yaptı. Neden 39 ilçenin tümünü iptal etmediniz / edemediniz? Yükseklerden dikte edilen “her ne ise” mot a mot uyuldu mu??!

Nitekim CHP bu gün (7.5.19) YSK’na bu yerinde istemle haklı olarak başvurdu..

  • AKP = Erdoğan kendisini bundan daha hızlı ve daha beter nasıl tüketebilirdi ki?!
  1. Erdoğan gene kandırılıyor mu?
  2. Kimler ve niçin??

    Ayıklanamayan / ayıklanmayan AKP içi çelik / kripto veya manifest FETÖ çekirdeğin hünerleri / altları olabilir mi YSK eliyle yaşanan sefalet ve rezalet??

    Bu 2 soru kritiktir..
    Ve de yolun sonu görünmüştür; Abbas yolcudur..
    Ha gayret Türkiye!
    İmamoğlu’na kazandıran akılla..
    Bir kez daha ve daha sıkıca!

Sevgi ve saygı ile. 7 Mayıs 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Tarımın çökertilişi

Tarımın çökertilişi

Erinç Yeldan

TMMOB Makina Mühendisleri Odası (MMO), “Sanayinin Sorunları” bülteninin şubat sayısını, tarımda yaşanan sert düşüşlerin imalat sanayisi alt dallarına etkisine ayırdı. İktisatçı- yazar Mustafa Sönmez’in katkılarıyla hazırlanan Rapor, tarımı çökerten politikaların sonuçta katı bir gıda enflasyonu sorunu yarattığını vurgulayarak, başta gıda-içecek sanayisi olmak üzere tarımla ilişkili sanayi dallarının da olumsuz etkilendiğine dikkat çekmekte. Bugünkü yazımda söz konusu raporun bulgularını sizlerle paylaşmak arzusundayım.

Bilindiği üzere, TÜİK’in verilerine göre ocak ayında (2019) yıllık enflasyon oranı tüketici fiyatlarında %20.4’e, üretici fiyatlarında ise %32.9’a ulaştı. Ocak ayında enflasyonda en yüksek artış aylık bazda %6.4’lük artış ile gıda sektöründe gerçekleşti. Bu artış, ocak ayında 2003 yılından bu yana, yani son 16 yıldaki en yüksek düzey olarak gözlenmekte. Fiyatı en çok artan 25 ürün sıralamasında ilk 9 sırada yaş sebze ve meyve ürünleri yer aldı. İlk 15 ürünün 12’si sebze ve meyve ürünleri oldu.

Gıda enflasyonundaki artış kuşkusuz son bir iki ayın değil yıllardan beri tarımda biriken ve kronikleşen sorunların doğrudan sonucu. Önemli bir tarım ve hayvancılık potansiyeli olan Türkiye’de tarımın gerilemesi, AKP döneminde hızlandı. Tarıma önemli destekleri olan kamu kuruluşlarının Hazine’ye yük oluşturduğu gerekçesiyle özelleştirilmesi, tarımı önemli bir destekten mahrum bıraktı. Bunun yanında, hemen bütün Avrupa Birliği ülkelerinde tarıma destekler korunur ve yer yer artırılırken Türkiye’de, kamu maliyesinde mali disiplin sağlamak adına destekler azaltıldı. Desteklerin azalması ile birlikte, Kürt sorununa barışçı çözümler üretmek yerine “güvenlikçi” politikalardaki ısrar, bunun devamı olarak Güneydoğu-daki birçok köy ve mezrada zorunlu göç uygulamasına geçilmesi, can ve mal korkusu ile köylerin terki, tarımsal potansiyelin de körelmesi sonucunu yarattı. Tarım ve sanayide yatırımlarla beslenecek verimlilik artışlarına dayalı bir üretim planlaması yerine İstanbul kent rantı iştahına öncelik tanınması sonucunda tarım üreticisinin üretim motivasyonu da azaldı. Tarımsal faaliyetler önemli bir nüfus için geçim alanı olmaktan çıkarken, kırsal nüfus yaşlandı.
Tarımda yaşanan üretim gerilemeleri, bitkisel ve hayvansal ürünleri işleyen gıda ve içecek sanayisi başta olmak üzere, tarımsal sanayileri de olumsuz etkiledi. Bunların yanı sıra tarıma girdi veren yem, tarımsal ilaç, gübre, traktör gibi sektörler de tarımdaki gerilemeden olumsuz etkilendi.

Bu sorunlar T.C. Merkez Bankası’nın 2018 Üçüncü Çeyrek Enflasyon Raporu’nda da dile getirilmekteydi. TCMB Raporu, “rkiye’de işlenmemiş gıda ürünlerinde zaman zaman ortaya çıkan arz açıklarının ani ve yüksek fiyat artışlarına sebebiyet vermesi esas olarak yapısal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Bu noktada, etkin ve dinamik bir tarımsal üretim planlaması yapılamaması önemli bir yapısal sorun olarak görülmektedir.” biçimindeki yorumuyla tarımda süregelen yapısal sorunların özüne değinmekteydi.

2000’den bu yana tarım sektörünün milli gelirden aldığı pay %10.1’den, %5.7’ye; tarımda çalışan sayısı ise 7.7 milyon kişiden, 5.3 milyona geriledi. Tarım alanları toplamı ise 2003’teki 26 milyon hektardan, 2017’ye gelindiğinde 23.4 milyon hektara gerilemiş idi. Bu dönüşümler, emeğin tarımsal üretime katkısını artıracak daha yüksek katma değerli sermaye yatırımları veya teknolojik inovasyona dayalı verimlilik artışları aracılığıyla değil, doğrudan doğruya tarımsal üretimin çökertilmesi yoluyla yaşandı.

Makina Mühendisleri Odası’nın raporu yapılması gereken ilk adımın tarladan sofraya sorunları bir bütün olarak ele almak olduğunun altını çiziyor. Bu sorunların en başında yüksek girdi fiyatları, çiftçinin üretim iştahının kaybolması ve üretimi terk etmesi, pazarlama zincirindeki sorunlar nedeniyle ürünün tüketiciye pahalı ulaşması geliyor. Ürün kayıpları, iklim değişikliğine bağlı afetler, yıkıcı ithalatın yarattığı tahribat, üretici kooperatiflerinin yetersizliği konuları üstünde de durulması gerekiyor.

Bu sorunların tümünü kucaklayan bütüncül bir tarım ve sanayi politikasının oluşturulması ve kararlılıkla uygulanması ise, kuşkusuz, tarımın yanı sıra onunla ilişkili sanayi alt sektörlerini yeniden ayağa kaldırmanın da ön koşulları. (Cumhuriyet, 27.2.19)
===============================
Dostlar,

Köy biberi teröristliğini ısrarla ve şiddetini artırarak sürdürmekte (!)..
Bu gün bir büyük zincir markette kg’ı 16.90 TL idi..
İktidarın gözünden kaçtı korkarız. Meydanlarda dile getirilmiyor son günlerde nedense..
Oysa AKP için gündem oyunları bakımından bulunmaz bir fırsat..

İki noktayı paylaşmak uygun olacak :
İlki, azalmasına karşın, tarımsal nüfusun düştüğü son oranla %5,3’lük kesim, toplam ulusal gelirin %5,7’sini alabilmektedir; bu küçük de olsa tarımcılar lehine bir avantajdır..

İkincisi 6360 sayılı ve 31 Mart 2014’te yürürlüğe giren ve 14 yeni Büyükşehir kuran yasadır. Bu yasa ile 35 bin dolayındaki köy sayısı yarılanarak 18 bine yakın köy mahalleye dönüştürülmüştür. 2018 sonu TÜİK ADNKS verileriyle kentsel nüfus %92’3e fırlamıştır. Bu oran Singapur, Honkong gibi kent (şehir) devletleri bir yana bırakılırsa, dünyada en yüksek oranlardandır. Ancak gerçek sosyo-demografik durum böyle olmayıp, 18 bine yakın köy nüfusu, yasa ile “1 gecede kentli” kılınmıştır!? Dolayısıyla, tarımda makineleşme ve öteki girdilerde iyileşme nedeniyle yaşanan bir tarım sektörü çalışanı azalması söz konusu değildir; Sayın Yeldan’ın da vurguladığı üzere;

  • …Bu dönüşümler, emeğin tarımsal üretime katkısını artırcaak daha yüksek katma değerli sermaye yatırımları veya teknolojik inovasyona (AS: yenilik) dayalı verimlilik artışları aracılığıyla değil, doğrudan doğruya tarımsal üretimin çökertilmesi yoluyla yaşanmıştır…

Bir önceki yerel seçimleri izleyen gün 31 Mart 2014’te yürürlüğe sokulan bu yasanın, AKP iktidarınca Türkiye’ye dönük en büyük operasyon sayılabileceğini bu sitede birkaç kez yazdık daha önce. 18 bine yakın köyün tüzel kişiliğinin kaldırıldığını, dolayısıyla taşınmaz mülk edinme ehliyetlerinin kalmadığını ve bunların büyük ölçüde ilgili belediye ve kamu kurumlarına dağıtıldığını… mera – otlak – yaylak – su kaynaklarının köylünün elinden alındığını.. yazmıştık.

İşte 5 yıl içinde kısa – orta erimde, 6360 sayılı kökü dışarıda yasanın Türkiye’ye yaşattığı yıkıma bir örnek..

Türkiye’nin, başta AKP = Erdoğan olmak üzere geriye doğru çok ciddi bir muhasebe yapması kaçınılmaz.. Sözü edilen bu ciddi yasa vb. adımlarla toplumsal – ekonomik – kültürel – mali yaşamın adeta terörize edilmesinin kaçınılamaz acı sonuçlarıdır günümüzde yaşadıklarımız. Hiçbir biçimde halk üzerindeki olumsuz – yıkıcı ve somut sonuçlarını silmek olanaklı değildir.

  • AKP = Erdoğan, yıllardır kör gözüm parmağına inatla sürdürdükleri ağır ve zincirleme stratejik hatalarla ülkemize çok ağır ve bir bölümü dönüşümsüz bedel ödetmekteler kendilerinin de ödediği ve mutlaka ödeyeceği üzere.. Yeter ki “hilesiz” bir seçim olsun 3 hafta sonra..
  • İlk koşul da parmak boyama.. YSK mutlaka bu uygulamayı getirmelidir seçimlerde.

Sevgi ve saygı ile. 09 Mart 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Pahalılığın sebebi çarpık kapitalist düzendir…

Pahalılığın sebebi çarpık kapitalist düzendir…

Dr. Alev Coşkun
Cumhuriyet
, 22.02.2019
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Hani devlet bakkallık, manavlık yapmazdı!.. 

Yapılacak iş, temelde Atatürk’ün planlı-karma ekonomisine dönmektir.

Et- Balık Kurumu, yeniden güçlendirilmeli, tarım üretici kooperatifleri her yönden desteklenmelidir. Artık sona gelindi, çıkış yolu ciddi bir mali disiplin, tarım ve sanayi üretimine destek vermekten, karma ekonomiden geçiyor.

AKP iktidarı seçimlere giderken, temel gıda maddelerindeki pahalılığı önlemek için tanzim satış mağazaları açmaya başladı. Üretici ile tüketici arasında oluşan komisyoncuları ortadan kaldırmak ve halka daha ucuz temel gıda maddeleri sağlamak güzel… Ama yetersizdir. 
AKP, Özal’dan devir aldığı küreselci ekonomi politikalarını yıllardır sürdürüyor. Özal ve onu izleyen küreselci hükümetler ne diyordu? “Devlet sanayicilik yapmaz. / Devlet ticaretle uğraşmaz. / Devlet bakkal, manav işletmez. / Devlet çiftçilik yapmaz. / Devlet ayakkabı, basma üretmez…” Dahası, anımsayalım, AKP iktidara geldiği zaman, Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) için ne diyordu: “Babalar gibi satarız”. (AS: Maliye Bakanı Kemal Unakıtan!)
Sonunda ne oldu? IMF, Dünya Bankası ve emperyalist devletlerin istediği yapıldı.

  • Sümerbank, Etibank, Et-Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu, SEKA, çimento fabrikaları, şeker fabrikaları, barajlar, köprüler.. teker teker satıldı.

Belediyelerin piyasada fiyatları dengeleyen tanzim satış mağazaları kapatıldı. KİT’ler yandaşlara peş keş çekildi. Fabrikaları alan yandaşlar, makineleri hurda olarak sattılar, fabrika arazilerini yapıya dönüştürerek rant sağladılar. Bunlar tarihin kayıtlarına geçmiş bulunuyor…

Üretici desteklenmeli 
AKP seçimlere giderken, halkın pahalılıktan yakınmalarına karşı acele tanzim satış mağazalarına yöneldi. Bu önlemler geçicidir, yüzeyseldir, aldatıcıdır. Yalnızca üretici ile tüketici arsındaki komisyonu azaltır. Bunlar üretimin gelişmesini sağlamaz.

  • Üretici doğrudan desteklenmedikçe fiyatların yükselişi önlenemez.

AKP iktidarında tarıma, çiftçiye destek verilmedi. 2000’li yıllarda tarımın milli gelirdeki payı % 10’un üzerindeyken, bugün %3.7’ye geriledi. 2000 yılında, o günkü nüfusun %10’undan çoğu doğrudan tarımla uğraşıyordu. Bugün nüfusun artmasına karşın toplam nüfusun ancak % 5’i tarımla uğraşıyor. Tarımla uğraşana, köylüye, çiftçiye destek verilmiyor.

  • Tarımda küreselleşmenin getirdiği dayatmalarla ithal pahalı gübre, pahalı mazot, tohum kullanılıyor.

Sorunun kökü ideolojiktir! Öncelikle, konunun temel dinamiklerine bakmak gerekir.

  • Konunun kökeninde vahşi kapitalist sistemin kuralları yatmaktadır.

Kapitalist sistemi savunan, liberal ekonomistlerin Tanrı buyruğu gibi kabul ettikleri bir kural vardır. Adam Smith tarafından formüle edilen bu kurala göre “Piyasa serbest bırakılmalıdır. Devlet, piyasaya ve ekonomiye müdahale etmemelidir. Piyasanın sorunlarını, kapitalist sistem kendisi çözer. Çünkü piyasanın görünmez eli piyasayı düzenler”. Bu kural son yüzyılda birkaç kez ters yüz oldu. İlk tersine dönüş, 1929’da ABD’de başlayan ekonomik krizdir. Bu kriz ABD borsalarında başladı ve 24 Ekim 1929’da dünya ekonomi tarihine “Kara Perşembe” adıyla geçti. Çünkü New-York Borsası çökmüştü. Geleneksel kapitalist önlemler bu büyük krizin onarılmasına yetmedi, enflasyon ve giderek yükselen işsizlik sorununa yeterli olmadı.

Devletin görünen eli
Bu noktada, “piyasanın görünmez eli yerine, devletin görünen eli”nin devreye girmesi, devlet yatırımlarının ve ekonomiye müdahale politikalarının öne çıkma yaklaşımı güç kazandı. Bu politikaları öneren ve sistemleştiren ekonomist John M. Keynes olduğu için, bu yaklaşıma “Keynesci Ekonomik Yaklaşım” adı verilmişti. Açıkçası, 1929 ekonomik krizinin çözümünü kapitalist piyasa ekonomisi başaramadı. Bu başarısızlık, devletin ekonomideki rolünü ve önemini artırdı. Keynesci görüş egemen oldu. 1929 ekonomik krizinin en önemli sonuçlarından birisi, “bırakınız yapsınlar…” sloganı ile temelleşmiş olan ve devletin ekonomiye karışmasının çok kötü olduğunu kabul eden düşüncenin kenara itilmesi ve devletin ekonomiye karışmasının kabul edilmesidir.

Karma ekonomi 
1929 dünya ekonomik ve mali krizi, Karma Ekonomik Model’i ön plana çıkardı. Bütün dünyada özellikle Amerika ve Avrupa’da Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin (KİT) kuruluşu yaygınlaştı. 
Türkiye,1930’larda Atatürk’ün liderliğinde planlı ve KIT’lere öncelik veren bir ekonomi politikası uygulamaya başladı. Devletin kurduğu fabrikalar Anadolu’da yayıldı. Ekonomi düzlüğe çıktı, işsizlik azaldı.

Görünmeyen el kuramı çöktü
Adam Smith’e göre “görünmeyen el” piyasayı düzenleyecekti. Ama ne var ki, “görünmeyen el” bir türlü gelemiyor, gelse bile piyasayı düzenleyemiyor, ancak kimi büyük kapitalistlerin işine yarıyordu. Marx’ın kapitalist sistemle ilgili “periyodik” kriz öngörüsü önemlidir. Marx, “kendi işleyiş mantığından ve yapısından doğan nedenlerle kapitalist ekonominin dönemsel (periyodik) olarak krizlere sürükleneceğini” belirtmiştir.  Klasik ve liberal ekonomistlerin çok bağlandıkları kapitalist ekonominin kendi kendisini düzenleyen “piyasanın görünmeyen eli” kavramının ve “bırakınız yapsınlar” temeline dayanan ekonomi politikalarının, krizlerle baş edemediği, işsizliği yenemediği açıkça ortaya çıktı.

Küreselleşme 
1990’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin yıkılışı küreselleşme olgusunu öne çıkardı. Friedman’ın Şikago (Chicago) Okulu’nun, “parasal ekonomi” tezi bütün dünyada kabul görüyordu. ABD’de Reagan, İngiltere’de Thatcher hükümetlerinin başlattıkları harekete bütün dünya katıldı ve özellikle gelişmiş ülkelerde KİT’ler teker teker satıldı.

  • Küreselleşme aslında, piyasaların serbestçe işleyişini sağlamak için, her türlü engeli sermaye yararına ortadan kaldırma projesiydi.
  • Yeni dünya düzeni, küreselleşme ve özelleştirme sloganı ile yürüyordu.

AKP ders almadı… 
1990’dan 2008’e 18 yıl geçti ve Marx’ın öngördüğü kapitalist sistemin “dönemsel kriz”i yeniden ortaya çıktı. ABD’de 2007- 2008’de başlayan kriz bütün dünyaya yayıldı. Türkiye 2008 Krizi’ni atlattı ama bundan ders almadı. AKP iktidarı, yılların birikimi olan KİT’leri birer birer sattı. Ekonomi politikaları üretime değil, finansal hareketlere öncelik tanıyordu. Birkaç gün önce Binali Yıldırım’ın söyledikleri çok ilginçtir. Ne diyordu Binali Yıldırım:

  • “Para yağmur gibi yağarken sanki hiç ödemeyecekmişiz gibi bol bol almışız. Geri ödeme zamanı gelince, ‘Yahu nereden çıktı bu!’ demeye başlamışız.”

Bu sözler, AKP’nin ülkeyi neden bu hale getirdiğinin açık itirafıdır. Sayın Yıldırım şunu demek istiyor: Gelen paraları üretici yatırımlara yöneltmedik. İş sahaları açamadık. Dışarıdan gelen dövizleri çarçur ettik. Paraları inşaata ve betona gömdük. İşte bugün içine düşülen krizin temel sebebi budur. Vahşi kapitalizmin ranta dayalı politikalarıdır. Bu nedenle işsizlik en üst düzeye yükseldi, iflaslar arttı. Üretim durdu. AKP iktidarının gözbebeği inşaat sektörü de sıkıntı içinde.

  • Bugün Türkiye büyük cari açık, üretim düşüklüğü ve enflasyon sarmalındadır.

Ne Yapmalı?

Ekonomi, yüzeysel önlemlerle düzelmez. Çok değil, 20-25 yıl öncesine kadar Türkiye gıda yönünden kendi kendisine yeten bir ülkeydi. Bugün buğdaydan kuru fasulyeye tüm gıda maddelerini, kurbanlık koyunu ve yemeklik sığır etini ithal eden bir ülke haline geldik.

Yapılacak iş, temelde Atatürk’ün planlı- karma ekonomisine dönmektir. Et-Balık Kurumu, yeniden güçlendirilmeli, tarım üretici kooperatifleri her yönden desteklenmelidir. 2007 dünya krizinden ders alan ABD, Rusya, Çin, Almanya, İngiltere, Fransa, Adam Smith tarafından ortaya konulan “devlet ekonomiye müdahale etmesin” düşüncesini terk ettiler. Derece derece ekonomi ve mali alana müdahale ediyorlar, düzenlemeden geçiriyorlar. AKP iktidarı, 2000’li yıllardan bugüne, dünya borsalarında oluşan sıcak para tuzağına girmiş, büyük faizler ödeyerek, kazanılan artık değerin yurt dışına gitmesine vesile olmuştur.

Artık sona gelindi. Tekrar ediyoruz, çıkış yolu ciddi bir mali disiplin, tarım ve sanayi üretimine destek vermekten, karma ekonomiden geçiyor.
========================================

Dostlar,

AKP’ye “nafile” öneriler..
Dr. Alev COŞKUN’un “Pahalılığın sebebi çarpık kapitalist düzendir…” makalesi nedeniyle

Gerçekten nefis bir makale. Ancak bu denli etkili ve başarılı, “olgunluk ve sorumluluk” içinde yazılabilirdi. Cumhuriyet‘in saygın yazarı-yöneticisi, eski Turizm ve Tanıtma Bakanı (1978-79) Sn. Dr. Alev COŞKUN’u gönülden kutluyor, makalesine bütünüyle katılarak paylaşıyoruz.. Dr. Alev Coşkun, İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi alanında New-York Üniversitesi’nde master ve doktora dereceleri almış seçkin bir bilim insanıdır parlak siyaset kariyerinin yanı sıra..

AKP iktidarının, başta Erdoğan olmak üzere; tüm sağduyularını yok eden ve kendileriyle birlikte ülkemizi ağır yıkıma sürükleyen ölçüsüz kibirlerini, çok bilmişliklerini, kör inat ve dinci – gerici ve de narsisistik takıntılarını artık bir yana bırakmaları ve sağduyulu davranarak yılların biriken hatalarından dönmeleri zo-run-lu-dur.

Türkiye saatini Greenwich meridyenine göre ayarlamak yerine Suudi Arabistan’a bağlamak ve sabahın karanlığında on milyonlarca insanı – çocuğu yollara düşürmek, üstüne üstlük bir de namaz saatlerini gün ışığına çekerek din kurallarını da ayaklar altına almak, Anayasayı açıkça çiğnemeyi pervasızca sürdürmek sağlıklı – olağan – normal bir ruh hali ile bağdaştırılabilir mi?

Bu sitede hep yazdık, iyiniyetle uyardık, güzelim atasözlerine gönderme yaptık..

  • Hatadan dönmenin erdem olduğunu… anımsattık..
  • Artık AKP = Erdoğan‘ın başka hiçbir seçenekleri kalmamıştır. Bu ülkenin iyi niyetli gerçek aydınları ve uzmanları hala, AKP = Erdoğan‘ın ne yazık ki tüm dışlama hatta utanılası – gerçekte yapanı utandırası AŞAĞILAMALARINA karşın, bilimsel akılcılığa dayalı gerçekçi çözümleme ve önerilerini hala ve sabırla sunmaktalar.

Oysa başta dincilik ve iflah olmaz Cumhuriyet düşmanlığı olmak üzere, iktidar nimetlerine kölelik düzeyinde bağlılık ve çooook kabaran suç dosyaları yüzünden AKP = Erdoğan yalın – çıplak gerçekleri bile algılayabilmekten uzak düşmüşler, ülkenin yakıcı gerçeklerine yabancılaşmışlardır. Bu algı küntleşmesi,belagat bağlanması!- bir yandan ülkemizi ağır biçimde yaralarken, AKP = Erdoğan’ı da inanılmaz bir hızla tüketmekte, hatta bir karadelik gibi yutmaktadır, yutacaktır..

Akla hayale gelmeyen tüm anormal araçlar kullanılarak, geleceğin olanakları tüketilerek.. çok yönlü ekonomik bunalım ve çöküşün yakıcı – çökertici faturasının halka yansıması sınırlanmaya çalışılmaktadır. 31 Mart 2019 gününe dek.. Ekonomideki bu sıkıyönetim ya da OHAL önlemlerinin, yüz kızartıcı “beka masallarının” sürdürülebilirliği yoktur. Hatta 31 Mart’a dek bile! Sonrası, ne yazık ve ne acı ki bir “tufan” tüm verilere göre.. Bu AKP = Erdoğan faturası kaçınılmaz olarak ödenecek. Ama asla tek yanlı değil..

Türkiye, bu dinci – gerici karşıdevrim saldırısını hiç kuşku yok altedecektir. Ancak tarih ve Ulusumuz, AKP = Erdoğan‘ı hak ettikleri yere koyacak ve asla hayırla anmayacaktır. Koşullar elverdiğinde elbette yasal düzlemde hesabı da sorulacaktır, sorulmalıdır mutlaka.

SONUÇ :

Bir an önce “rasyonaliteye dönmek” dışında AKP = Erdoğan iktidarının ömrünü uzatabilecek hiçbir mucize ufukta görünmüyor..

Sevgi ve saygı ile. 24 Şubat 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Yeter artık bitirdiniz ülkeyi!

Yeter artık bitirdiniz ülkeyi!

Soner YALÇIN
SÖZCÜ
13 Şubat 2019

75 gün önceydi. Bu köşede şunu yazdım:
– Dünyanın terk ettiği helikopter kullandırılmaya devam ettiriliyor.
Kime anlatıyoruz ki… Her daim olduğu gibi iktidarın retorik konuşmaları eşliğinde hava şehitleri de toprağa verildi.
– Dün olduğu gibi sorunun temeli yine hiç irdelenmeyecek! Olan Mehmetçik‘e oluyor her zaman…
75 gün önce yazdım bunu!
Yazmamın sebebi İstanbul Samandıra’dan kalkan “UH-1H” tipi askeri helikopterin, Sancaktepe Sarıgazi Mahallesi’ne düşmesiydi. Pilotların fedâkar kahramanlığı faciayı önlemiş hiçbir sivilin burnu dahi kanamamıştı. Fakat, iki subay, iki astsubay şehit olmuş, bir uzman çavuş yaralanmıştı!
Ve önceki gün… Yine İstanbul’da…
Yine “UH-1H” tipi askeri helikopter… Yine sivil bir alana…
Yine pilotların fedâkar kahramanlığıyla sivillere zarar vermeden düştü.
Yine askerlerimiz şehit oldu; Pilot Yüzbaşı Ümit Özer, Yüzbaşı Semih Özcan, Astsubay Başçavuş İlyas Kaya ve Astsubay Üstçavuş Yakup Avşar…
75 gün önce dedim ki:
Yıl, 1956. “UH-1H” helikopteri; Amerikan “Bell Helicopter” tarafından üretildi. “Göklerin Kovboyu” adını verdikleri helikopteri 1963’den itibaren Vietnam Savaşı‘nda kullandılar!
Şirket 1987 yılında bu helikopterin üretimine son verdi…
Yıllar içinde… İsrail Ordusu, helitopteri 2002 yılında emekliye ayırdı.
Amerikan Ordusu, helikopteri 2005 yılında emekliye ayırdı.
Japon Ordusu, helikopterleri 2005 yılında Pakistan’a bağışladı.
Avustralya Ordusu, helikopteri 2007 yılında emekliye ayırdı. Vs.
Ya biz? Hâlâ kullanıyoruz.

İçim kaldırmadı

Arka arkaya iki helikopter düşmedi.
Çok geriye gitmeyeyim: Gelişmiş ülkeler envanterinden bu helikopteri çıkardıktan sonra Türkiye’de neler oldu: Tarih: 28 Kasım 2002
Bandırma 6. Ana Jet Üssü’ne bağlı “UH-1H” tipi helikopter eğitim alanına inişe geçtiği sırada düştü. İkisi ağır toplam altı askeri personel yaralandı.
Tarih:16 Mart 2006
Erzincan’a gitmekte olan bu “UH-1H” adlı askeri helikopter, yüksek gerilim hattına çarparak düştü. Beş asker yaşamını yitirirken, bir asker yaralı kurtuldu.
Tarih: 10 Nisan 2006
Kocaeli’nin Uzunçiftlik beldesi yakınlarında “UH-1H” tipi askeri helikopter düştü. Üç askeri personel yaşamını yitirdi.
Tarih: 10 Ocak 2011
Kara Havacılık Okul Komutanlığı’na ait eğitim uçuşu yapan “UH-1H” tipi askeri helikopterin Ankara Kapalıtepe Mevki bölgesine düşmesi sonucu beş subay şehit oldu.
Şunu sormak zorunda değil miyiz:
– Kim bu kazaların sorumlusu?
– Kim bu şehitlerin sorumlusu?
– Kim “uçan tabutların” hala envanterde olmasına izin veriyor?
– Kim?
Yanıt belli; AKP/Erdoğan!
Ama biliyoruz ki:
– Yine kimse iktidarın suçunu söylemeyecek.
– Yine kimse sorumluluğu üzerine almayacak.
– Yine hamaset edebiyatına devam edilecek.
– Yine kaza unutulup gidilecek.
Düşündüm; her helikopter kazasından sonra iktidarın neler söylediğini tek tek toplayım! İnanın içim kaldırmadı. Kime ne anlatıyoruz ki…

Mehmet’in canı

75 gün önce, “AKP’ye sormak lazım” dedim:
– Kuşkusuz… “UH-1H” emektar bir helikopter.
– Kuşkusuz… Bakım arıza giderme faaliyetlerine normal uygulamalardan daha fazla dikkat gösterilmesi gerekiyor.
– Kuşkusuz… Daha sık gövde yenileştirme işlemlerine tabi tutulması şart.
Bunlar yapılıyordur kuşkusuz!
Dedim…
Demez olsaydım; meğer yapılmadığı son kazayla yine ortaya çıktı!
Peki: Batı ülkeleri, -yenileştirme işlemlerinin yeterli olmadığını anlayıp- yıllar önce envanterinden çıkarmışken, biz neden ısrarla kullanıyoruz?
Düşünün ki… Teknoloji devriminin yaşandığı bu dönemde, herhangi bir modifikasyon veya modernizasyon uygulanamayan bir helikopterden bahsediyoruz!
Kıbrıs Savaşı’nda çok yararlandığımız bu helikopter/ “Pat Pat” artık çoktan müzelerde olması gerekiyordu! Ama… Türk Ordusu kullanmaya devam ediyor.
Devam ettikçe Mehmetçik can veriyor. Kullanmakta bu kadar ısrar neden?
Para mı sebep? Dağa taşa inşaat yapan- “har vurup harman savuran” AKP’ye sormak lazım bunu! Gerçi kime, ne anlatıyoruz ki…
Her daim olduğu gibi iktidarın retorik konuşmaları eşliğinde bu hava şehitlerimiz de toprağa verilecek.
16 yıldır olduğu gibi sorunun temeli yine hiç irdelenmeyecek!
16 yıldır olduğu gibi kimse sorumluluk almayacak!
16 yıldır olduğu gibi bin bir yalanla olayın üstü kapatılacak!
16 yıldır olduğu gibi vıcık vıcık hamaset konuşmaları yapılacak!
Bu helikopterler yine havalanacak, yine düşecek!
Sonuçta:
16 yıldır vasat bir iktidara sahibiz biz… Bu ülkede Mehmet’in ölümü sudan ucuz.
Sadece son bir yıla bakın: Mehmetçik donuyor…
Mehmetçik cephanede patlıyor… Mehmetçik zehirleniyor…
Mehmetçik düşüyor… Mehmetçik hep kazaen ölüyor…
Yüreğimiz yanıyor. Öfke doluyuz.

  • Yeter artık!
  • Seçiminiz-sandığınız-iktidarınız batsın!
  • Yordunuz-bitirdiniz bu canım ülkeyi…