Kıbrıs Barış Harekatının yıldönümünde düşünceler

Kıbrıs Barış Harekatının yıldönümünde düşünceler

Onur Öymen
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Dün Kıbrıs Barış Harekatının 44. Yıldönümünü yurdumuzda ve Kuzey Kıbrıs’ta coşkuyla kutladık. Bu vesileyle düşüncelerimi soran bazı televizyonlara ve gazetelere özetle şunları söyledim:
Türkiye’nin 1960 tarihli Londra ve Zürih Antlaşmalarından kaynaklanan haklarını kullanarak Kıbrıs’a yaptığı müdahale Kıbrıslı soydaşlarımızın can güvenliğini sağlayarak onları özgürlük içinde yaşama olanağına kavuşturmuştur. Bu müdahale aynı zamanda Kuzey Kıbrıs’ı, özellikle Arap Baharıdenilen eylemlerden sonra ateş topuna dönen Orta Doğu’nun insanların barış ve demokrasi içinde ve insan haklarına saygılı bir ortamda yaşadıkları tek bölgesi haline getirmiştir.
Kıbrıs ihtilafının başından beri hemen hemen daima Rumların yanında yer alan uluslararası toplumun, siyasi şahsiyetlerin ve dünya basınının Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin bu demokratik özelliğini ön plana çıkartan bir ifadesini gördüğümüzü hatırlamıyorum.

Kıbrıs’lı Rumlar, Yunanistan’ın ve büyük devletlerin desteğinden ve Türk tarafı üzerinde uyguladığı baskılardan yararlanarak daima bir salam politikası izlemişler, her görüşme sürecinde elde ettikleri avantajları ceplerine koyarak bir dahaki seferde yeni ödünler istemişlerdir.

Geçen yaz yapılan Crans Montana görüşmelerinde de böyle olmuş, Rumlar, Türkiye’nin garantörlük haklarından vazgeçmesi ve Adadaki bütün askerlerini çekmesi yolundaki istemleri yerine getirilmediği için görüşmelerin sonuçsuz kalmasına yol açmışlardır.

İşin düşündürücü yanı, BM Genel Sekreteri Guterrez’in de, Antlaşmaları göz ardı ederek ve görevinin gerektirdiği tarafsızlığı bir yana bırakarak Türkiye’nin garantörlük hakkının savunulamayacağı yolundaki bir görüşü raporu”na yazmış olmasıdır. Bu son gelişme, 6 yıl İngiltere Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Jack Straw’u bile çileden çıkartmıştır.

Straw, 1 Ekim 2017’de Independent gazetesinde yayınlanan “Ancak Adanın Bölünmesi Türklerle Rumlar Arasındaki İhtilafın Sona Ermesini Sağlayabilir” başlıklı makalesinde özetle şunları ifade etmiştir:

“Avrupa Birliği 1 Mart 2004’de stratejik açıdan şimdiye dek aldığı kararların en kötülerinden birini kabul ederek, Türklerle Rumlar arasında anlaşma olsa da olmasa da 1 Mart 2004’de Kıbrıs’ın AB’ye üye yapılmasını kararlaştırdı.

“Bu yazın başında Kıbrıslı Türklerle Rumlar arasında bir anlaşmaya varılması amacıyla 11 incisi yapılan uluslararası girişim, daha öncekilerde olduğu gibi, Kıbrıslı Rumlar tarafından engellendi. Türklerle Rumlar arasındaki iki bölgeli, iki toplumlu bir hükümetin kurulması sağlanarak Kıbrıs’ın birleştirilebileceğini amaçlayan müzakere maskaralığına artık son vermenin zamanıdır.

  • Çözüm Adanın bölünmesi ve Kuzey’deki Kıbrıs Türk devletinin uluslararası alanda tanınmasıdır. ” (Yazının tümüne internet üzerinden ulaşmak mümkündür.)

Ne yazık ki, ne iktidar ne de muhalefet Türkiye’nin uzun zamandan beri dile gertirdiği görüşlere hak veren Straw’un bu makalesini yeterince değerlendirebildi.

Uluslararası toplum Türklere haksızlık yapmayı sürdürmekte, ekonomik, ticari, ulaşım, hatta spor alanında uygulamaya devam ettiği baskılarla Türk tarafını dize getirip Rumların beklentisi doğrultusunda bir çözüme ulaşmaya çalışmaktadır. Böyle bir ortamda Straw’un makalesi özel bir önem taşımaktadır.

Bu arada Kıbrıs Türk liderliğinin Türkiye’nin garantörlük hakkından vaz geçilebileceği anlamına gelen sözleri tezlerimizi savunmamızı güçleştirmekte ve Rum tarafını umutlandırmaktadır.

Kıbrıslı Türklerin büyük kahramanı ve lideri Denktaş, Osmanlı imparatorluğunun savaş alanında Yunanistan’ı mağlup ettikten sonra Girit’i feda ettiğini hatırlatarak “Kıbrıs Girit olmasın” görüşünü her vesileyle dile getirirdi.

Önümüzdeki dönemde yeniden gündeme getirilmesi beklenen haksız istemlere karşı direnme gücümüzü göstererek milli davamız olan Kıbrıs’a sahip çıkmalıyız.

Kıbrıs Türklerini özgürlüğe, bağımsızlığa ve demokrasiye kavuşturan Başbakan Bülent Ecevit’in ve Kıbrıslı Türklerin lideri Denktaş’ın ve arkadaşlarının eserini yaşatmak öncelikli ödevimiz olmalıdır.

Saygılar, sevgiler. 21.07.2018
==========================================
Dostlar,

Sayın Öymen’in uzmanlık alanlarından biri Kıbrıs’tır. 1974’teki barış harekatımız sırasında da Lefkoşe Büyükelçiliğimizde görevli idi.

Batı emperyalizminin zamana oynayan salamlama (salam kesme) politikasını iyi değerlendirmek gerekir.

Yıllar geçtikçe tarihsel acı gerçekler, Rumların Türklere soykırım uygulamaları.. uutulmaya yüz tutar.. Yeni kuşaklar o tarihleri yaşamamışlardır, özdeşim (empati) kurmada giderek zorlanırlar. Bir yandan KKTC’yi tanımama, her tür ambargo ile halkı yıldırmak, bir yandan Türkiye’yi pek çok bakımdan kuşatarak sindirmeye çalışmak..

Örn. KKTC Cumhurbaşkanı bay Mustafa Akıncı‘nın akıl almaz ödünler önermesi… Sanki Rum tarafı sözcüsü neredeyse! Doğrusu ürküyor ve anlayamıyoruz. Akıncı nereye kürek çekiyor?!

Çözüm gerçekçi, eski İngiliz dışişleri bakanı Jack Straw’ın da görüp yazdıklarıdır..

  • 2 bölgeli,
  • 2 toplumlu,
  • 2 bağımsız ve egemen – eşit devletli bir model dışında kalıcı çözüm biz de göremiyoruz..

    Bu arada Kıbrıs adası çevresinde, uluslararası deniz hukuku terimiyle “münhasır ekonomik bölgede” (Exclusive Economic Zone) son derece ciddi deniz altı fosil enerji kaynaklarının varlığıdır. Kömür, doğalgaz… Bunlar Türkiye ve haliyle KKTC’nin çehresini – geleceğini dönüştürebilir boyutta, yüz milyar Doları aşan tutarda doğal kaynaklardır. Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığının ne denli yüksek olduğu dikkate alınırsa, sorunun Anadolu’nun güvenliğine ek olarak stratejik derinlik taşıdığı kolayca anlaşılabilir.

Ada’nın İskenderun körfezine uzanan kuzey – batı burnu olan Dip Karpaz bu 2 boyutta ayrıca önem sahibidir. Bu bölüm toprak iadesi kapsamında Rumlara bırakılırsa, hem münhasır ekonomik bölge bakımından olağanüstü zengin yeraltı kaynakları kaptırılmış olur hem de ülkemizin Adana – Mersin – İskenderun – Antalya kıyıları başta olmak üzere savunma zayıflığı doğabilecektir. Lozan görüşmelerinde Türkiye’nin Irak – Suriye sınırı çizilirken, İngiliz Başdelegesi Lord G.N. Curzon’un arkasında çok sayıda petrol mühendisi vardı ve sınır bilindiği gibi çekildi.. Dikenli tellerin hemen güneyinde zengin Irak (Musul – Kerkük) petrolleri, kuzey tarafında ise çorak Türkiye toprakları…

Benzer hatayı Kıbrıs’ta – Dip Karpaz’da asla yinelememeliyiz. Telafisi yok!

Sayın E. Tuğa. Türker Ertürk amiralimizin yukarıdaki uyarısı çok yerindedir.

AKP = Erdoğan‘ın mutlak yetkili duruma geldiği şu aşamada Kıbrıs’ta ulusal çıkarlarımıza aykırı bir yanlış yapmayacağını, kandırılmayacağını ummak istiyor, diliyoruz.

İngilizler Lozan’da Musul sorununu askıya almış, ardından 1925’te Şeyh Sait isyanını örgütleyerek Türkiye’nin Musul petrollerinden pay almasını engellemiştir. Benzer diplomasi oyunlarına Türkiye artık gelmemelidir, gelmeyecektir.

Sevgi ve saygı ile. 22 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Erinç YELDAN : NE YAPMALI??

NE YAPMALI??

Erinç YELDAN
Cumhuriyet
, 27.6.18

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır.)

Seçim sonrası… Türkiye ekonomisi yaklaşık altı çeyrek dönemdir pompalanan büyüme yorgunu; makroekonomik dengeler yerinden oynamış; durgunluk ve daralma gereği artık ciddi bir tehdit oluşturmakta. 2018’in ikinci yarısında ulusal ekonominin makroekonomik istikrara kavuşturulması ve dengelerinin yeniden tesis edilmesi için neler yapılmalı? IMF ile ya da IMF’siz…Önce tahribatın boyutlarını özetle anımsayalım: 

Ekonomik büyümede son veri %7.4; ulusal ekonominin potansiyel büyüme olanaklarının çok üstünde gerçekleşmiş konumda. Hemen hemen tümüyle iç talebe dayalı olan bu sürecin ana maliyeti enflasyon, artan risk payı ve döviz kurunun pahalılaşması. Türkiye’nin enflasyon oranı karşılaştırılabilir kalkınmakta olan ülkeler arasında en yüksek düzeyde: tüketici fiyatlarında % 12.2; üretici fiyatlarında ise %20.2. Üretici fiyatlarındaki yüksek enflasyon nedeniyle, maliyet enflasyonuna dayalı fiyat baskısının yakın dönemde tüm ekonomiye yayılarak, enflasyonist beklentileri de kötüleştireceği kaygısı yaygın. 

Tahvil faizleri (gösterge niteliğinde) %20.2 düzeyinde. Enflasyon düzeyi ile karşılaştırıldığında (özellikle üreticiler açısından) reel anlamda Türkiye’nin faiz düzeyinin aslında son derece düşük olduğu anlaşılıyor. Nitekim özellikle konuta yatırım talebine dayalı spekülatif büyüme açısından bu gözlem son derece önemli. 
Türkiye’nin dış açığı (cari işlemler açığı) 2018’in ilk beş ayında 22 milyar doları buldu. 12 aylık ölçekte 57 milyara ulaşıyor. Bu rakam ulusal gelirimize oran olarak %6.5’e yükselmiş durumda ve Merkez Bankası rezervleri ile karşılaştırıldığında ulusal ekonomide ciddi bir dış kırılganlık göstergesi olarak anılmakta. 
Cari işlemler açığının finansman biçimi dış borçlanma olarak sürdürülmekte. Türkiye’nin dış borç stoku 2017 sonunda 453 milyar dolara ulaştı. 2003 başında toplam dış borcumuz 129 milyar $ idi. Dolayısıyla Türkiye son 15 yıl içinde dış borçlarını dolar olarak 3,5 kat büyüttü. Bu artışın neredeyse tümü ise özel sektör ağırlıklı oldu. Özellikle finans dışı özel şirketler kesimi son on yılda dış borçlarını ulusal gelire oran olarak %30 artırdı. Buna ek olarak, merkezi yönetim dış borç stoku 89 milyar $; iç borç stoku ise 556 milyar TL’ye ulaştı. Kamu artı özel sektör borcu bir arada düşünüldüğünde, Türkiye kalkınmakta olan ülkeler arasında ulusal gelirine  oranla borçlarını en hızlı artıran ülke olarak göze çarpıyor.

Dış borçlanmaya ve ithalata dayalı üretim, yurt içinde güçlü katma değer yaratmıyor. Bunun sonucu olarak işsizlik oranı yapısal biçimde %10-12 platosuna sabitlenmiş gözüküyor. Genç işsizlik oranı ise yüzde 20’yi aşmış durumda. 
Dolayısıyla, Türkiye ekonomisinde istikrarsızlık ve kırılganlık göstergelerinin büyük çoğunluğu kamu sektöründen değil, özel sektörün ithalat bağımlılığına dayalı aşırı dış borç talebiyle ilintili gözüküyor.
***
Bu koşullar altında gerek IMF’nin, gerekse ana akım iktisat kuramlarının kemer sıkmaya dayalı, kamu sektörünü daraltıcı ve yurt içinde emek gelirlerinin baskılanmasına yönelik geleneksel istikrar reçetelerinin geçersiz, hatta ulusal ekonomideki durgunluğu daha da derinleştirici boyutlar taşıyacağını görmemiz gerekiyor. Türkiye, aynı Arjantin ve 1997’de krize sürüklenen Asya ülkeleri gibi, özel sektörün kuralsızlaştırılmış aşırı borçlanmaya dayalı birikim ve tüketim kararları sonucunda makroekonomik dengelerini yitirmiş gözüküyor. 
IMF’nin Vaşington’daki seminer odalarında kurgulanan hayali kapitalizm modellerinin büyüsüne kapılmadan, Türkiye’nin özgün koşullarına dayanan makro istikrar reçetelerini cesaretle kurgulamak gerekiyor, gerektiğinde aykırı düşünmekten korkmayarak. Unutmayalım ki; 2001 krizi IMF programının yanlış ya da eksik uygulanmasından değil, bizzat harfiyen uygulanmasını

n sonucuydu. Önümüzdeki günlerde ana akımın büyülerine ve dogmalarına kapılmayan iktisatçılara çok iş düşecek.
===================================
Dostlar,

Yurtsever ve yetkin ekonomi bilimcisi Sn. Prof. Dr. Erinç Yeldan‘dan 4/4’lük bir irdeleme paylaştık.

Küresel sermaye ile göbek bağı kuran Türkiye sermayesinin hovarda ve doymayan açgözlülüğü ile ülkeyi ne denli borçlandırdığını görüyoruz. Elbette AKP iktidarı süreci izlemeliydi dikkatle ve sınırlamalar koymalıydı.. Ancak küresel sermaye de-regülasyon denen kuralsızlaştırmayı tam da bunun için dayatıyor olmalı.

AKP – MHP iktidarının orta – alt toplum kesimlerini daha da yoksullaştırıp toplum dışına savuracak yanlışlar yapmamalarını dileriz.. En azından Mart 2019 yerel seçimlerini unutmadan.

Üstelik bu kez, IMF ve türevlerinin doğrudan – dolaylı güdümüne de girmeden!
Öyle değil mi ki; sıklıkla IMF’ye 23,5 milyar $ borcu kendilerinin kapattığını, hatta borç isteyen (!) IMF’ye 5 milyar dolara yakın destek verdiklerini (!) açıklayan AKP = Erdoğan tam yetkili!

Sitemizde daha önce yer verdiğimiz Finansal göstergeler alarm veriyor başlıklı yazının da okunmasını öneririz.

Varlık / servet vergisi dahil lütfen dikkate alınız ve ülkemizde yoksullaşTIRmayı, işsşizliği, gelir dağılımındaki – vergi adaletindeki uçurumları asla daha çok derinleştirmeyin...

Bu yönde teknik politikalar (policies) olanaklıdır ve siyasal tercihe dayalıdır!
Sevgili halkımızın da bu yalın gerçeği bilmesinde çooook büyük yarar vardır; çünkü bunlar ne kaderdir, ne kısmet, ne Reis’e dış dayatmadır, ne de fıtrat gereği!

  • Doğrudan doğruya, iktidarları eline geçiren sermayenin bilinçli – istendik politikaları gereğidir!

Necip milletimiz bu yalın gerçeği kavradığında, sorunun yarısından çoğunu çözmüş olacak..

Sevgi ve saygı ile. 28 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Bakan Veysel Eroğlu : Gördes Barajı’nda 2017 yılında suyu tuttum…

İzmir, parasını ödüyor suyunu alamıyor

Baraj, tabanındaki delik nedeniyle kapasitesinin 9’da 1’i kadar su tutabiliyor.
İzmir, parasını ödemesine karşın su alamıyor. (Cumhuriyet, 01 Haziran 2018)
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

[Haber görseli]

448 milyon m3 kapasiteli Gördes Barajı, tabanındaki delik nedeniyle 45 milyon m3’ten fazla su tutamıyor. DSİ’nin 2009’da tamamlanan barajdaki deliğin 2016’da kapandığı yönündeki söylemlerine karşın, İzmir’e tek damla su verilemedi. Gördes’ten İzmir’e gelmesi planlanan su için 2010 yılından bu yana düzenli ödeme yaptıklarını belirten İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, “Öyleyse sen de bana suyu ver. Ama veremiyorlar. Çünkü ortada delik var!” dedi.

Arap kızı bakıyor

Bir grup gazeteciyle bir araya gelen Kocaoğlu, Gördes’ten İzmir’e suyu taşımak için DSİ’nin yaptırdığı 115 kilometrelik isale hattının da “eksik ve hatalarla” teslim alındığını ileri sürdü. Barajdaki soruna karşın Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun yerel yönetimi suçlamaya çalıştığını kaydeden Kocaoğlu, şunları söyledi:

“DSİ’nin yaptığı hat yalnızca kâğıt üzerinde. Öyle hatalar var ki, devralmamız mümkün değil. Bize su veremedikleri için Belkahve’de yaptığımız arıtma tesisini 1.5 yıldır deneyemedik bile. Tarıma veriyorum diye bir laf var. Tarıma yazın su verilir; yağmur yağarken, seller akarken, Arap kızı camdan bakarken değil!.”

KAÇARSA KAÇSIN!

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, İzmir’de partisinin İl Başkanlığını ziyaret etti. Burada açıklama yapan Eroğlu, Gördes Barajı’yla ilgili şunları söyledi :

  • “Gördes Barajı’nda 2017 yılında suyu tuttum.

  • Bir miktar su kaçarsa kaçsın dedik.

  • Öyle bir fedakârlık yaptım.

  • Barajda sorun yok.” 

============================================
Dostlar,

BAKAN EROĞLU ”SUÇ İŞLEME ÖZGÜRLÜĞÜ” NÜ MÜ KULLANIYOR?!

AKP’nin Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, inanınız ya da inanmayınız, yukarıdaki tümceleri kurmuş!

Anladığımızı yineleyelim; Bakan Prof. Dr. V. Eroğlu şunları yapmış :

  • Gördes barajında 2017 yılında suyu tutmuş!
  • Bir miktar su kaçarsa kaçsın..  demiş. Ama kaçan su baraj kapasitesinin %90’ı imiş!
  • Öyle bir fedakarlık yapmış Bakan Eroğlu… Belediyeden parası alındığı halde 11 yıldır İzmir’e su verilemiyor olmasına karşın AKP’li Bakan Eroğlu ”öyle bir fedakarlık yapmış”!
  • Ve bu Bakana göre Gördes barajında sorun yokmuş..

*****
Bunlar normal bir insanın söyleyebileceği sözler midir?
Bunları bir Bakan söyleyebilir mi?
Bunları bir Profesör söyleyebilir mi?
Baraj, öngörülen kapasitenin %90’ını tutsa da %10 kaçak olsa haydi sineye çekelim..
Ama tersi! Bu yüzden İzmir’e, belediyeden parası alındığı halde su verilemiyor.
Belediyenin bu su için yaptığı arıtma tesisi de atıl kalıyor, çürümeye terk edilmiş..
Gerekçe de tarımsal sulamaya su verilmesiymiş.. Oysa bu baraj İzmir’e içme suyu için yapılmadı mı?

Neresinden tutsanız elinizde kalıyor…
Herhalde AKP = Erdoğan bu sayın kişiyi çoooooooooooooook aramış olmalılar ardışık olarak Bakan yapmak için! Eroğlu, 2007’den bu yana AKP kabinelerinde Bakan..

Bu kişi, geçtiğimiz kurak yazlarda İstanbul barajlarında ciddi su eksilmesi olduğu zamanlarda basına demeç vererek A, B, C planlarının olduğunu belirtmişti. Bereket Doğa bize acıyıp yağmur verince, Sn. Bakan’ın A, B, C planlarını öğrenme olanağımız olamadı!..

Gelişmiş bir ülkede, bir hukuk devletinde böylesi bir skandal yaşanabilir mi?
Bu kişi dakikalar, bilemediniz 1-2 saat içinde görevden alınmaz mı?
Hakkında yasal işlem yapılmaz mı?
AKP = Erdoğan bir adım atabilir mi; yoksa dere geçilirken at değiştirilmez mi? Eh artık ”Başusta” olduğuna göre Erdoğan’dan daha iyisini kim bilebilir?

Ya Cumhuriyetin savcıları?? Apaçık bir suç itirafı var ortada.. Kim el koyacak?
Bakan bey ”öyle bir fedakarlık yapmış’‘! Kimin kesesinden ve hangi hak ve yetki ile?

Efendiler, Bakan bey villasına yüzme havuzu yaptırmıyor!. Yandaşlara verilen ihalelerdeki yolsuzluklar böylesine katmerli ve zincirleme sürüyor ve vergilerimiz talan ediliyor..

Eroğlu derhal istifa etmeli, ya da görevden alınmalı ve hakkında yasal işlem yapılmalıdır.

Bakanın davranışı ettiği yemine sığmayacağı gibi, barajı yapan firmaların usulsüzlüklerini -haydi suç ortaklığı demeyelim ama- açıkça örtbas etme eylemidir ve suçüstü yakalanmıştır.

Acaba yüce TBMM siyasal denetim işlevini yerine getirebilir mi? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını kim koruyacak??

Ve de neciiiiiiiiiiiiiiip milletimiz / AKP’li kardeşlerimiz ”Reis” e tapınmayı sürdürerek gene ”oy” verecekler mi 24 Haziran’da?? Vereceklerse suça ortak olmayacaklar mı? Bir de dilimiz varmıyor söylemeye ama yaratılan talana ortaklar mı bu gözü kara AKP müritleri?? Bizim pek aklımız ermiyor da böylesi işlere! Kutsal kitabın neresinde bir ayet, bir sûre bulunabilir kılıf yapmak üzere?? Yoksa ulemadan muhterem bir din kardeşimizin köşesinde yazdığı gibi ”bu bir suç işleme özgürlüğü” müdür?

Ayrıca hukuk devletinde ”suç işleme özgürlüğü” diye bir özgürlük kategorisi yoktur. Suç; hukukun tanımladığı, yasakladığı ve işlenmesi durumunda yaptırıma bağladığı işlem ve eylemdir. Dolayısıyla ‘’..ben bu suçu işlerim, suç işleme özgürlüğüm var…’’ diye saçmalarsanız, karşınızda Hukuk Devletinin gücünü bulur ve yaptırım görürsünüz; bulmalı ve bedelini de ödemelisiniz kaçınılmaz biçimde!

Burası Dar-ül harp değil efendiler!

Herkes aklını başına toplamalıdır..

Eğer öyle ise, meydan okunuyorsa, hesabı önce bu dünyada, sonra ”öbür tarafta” verilmelidir. Pekiii, Majestelerinin yargısı mı hesap soracak? Kim, kim, kim hesabını soracak bu sefilliğin??

Görüldüğü üzere 15,5 yıllık tek başına AKP iktidarının bu ülkeye ve halka en büyük zararı ”değerlerimizde yozlaşma” olmuştur belki de.. Çirkin ve dünyada örneği olayan siyaset; etiği de, ahlakı da, hukuku da, dini de… her şeyi ama her şeyi yutmuştur. Gördes barajının kara deliği (!) gibi!

Sahi, tüm dinlerin temel hedefi İYİ AHLAK değil miydi??

Onu da mı Bakan Eroğlu’nun %90 su kaçıran Gördes barajcığı yuttu?

Sevgi ve saygı ile. 03 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kişi başına gelir 2002’de 5900 dolardı

Kişi başına gelir 2002’de 5900 dolardı

Ege CANSEN
SÖZCÜ, 17 Mayıs 2018 

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

İktisadi konularda yazan veya televizyonlarda yorum yapan “ölçme bilmez” mümtaz kişileri ikaz ediyorum. Hem 2017’de GSMH %7.3 büyüdü hem de AKP iktidarının ilk 6 yılında kişi başına milli gelir 3 katına çıktı diye konuşmayın veya yazmayın. Birinci cümlede geçen %7.3 büyüme “sabit TL” ile yapılan hacimsel ölçmedir. İkinci cümlede geçen 3 katına çıkma “cari dolar kuru” ile yapılan bir hesaplamadır.  Ya birini ya da diğerini kullanın. Daha doğrusu büyüme oranlarını “cari dolar kuru” ile hesaplamayın. Bu yanlıştır. Bilerek böyle konuşmak ise yalancılıktır.

DOLAR ORADAYSA HESAP BURADA

Resmi rakamlara göre 2017 yılı itibarıyla, Türkiye’de kişi başına milli gelir cari dolar kuruyla, kabaca 10 600 Amerikan Doları’dır. Yurdumuzda sürekli ikamet eden ve iktisadi faaliyete, dolayısıyla milli gelir yaratılmasına katkıda bulunan mülteci sayısı da 3.5 milyon dolayındadır. Bildiğim kadarıyla kişi başına milli gelir hesabında bu mülteciler nüfusa dahil edilmiyor. Halbuki mülteci veya vatandaş herkes milli gelirden pay aldığına göre, doğru sayıyı bulmak için “kişi başına milli gelir” hesabında, paydaya 3.5 milyon mülteci eklenmeli ve nüfusumuz 84.3 milyon kabul edilmelidir.

Şimdi 2002 hesabını birlikte yapalım: Türkiye’nin toplam milli geliri 15 yılda (2002 hariç 2017 dahil) “yeni seri” denilen resmi hesaplara göre %129 artmıştır. Aynı dönemde mülteciler dahil nüfusumuz %27 çoğalmıştır. Dolayısıyla kişi başına milli gelir 1.8 katına çıkmış veya %80 artmıştır (2.29 bölü 1.27 eşittir 1.8). Muhasebe ilkelerine göre (değişim doğru algılansın diye) geçmiş yıllara ait rakamlar son yılın fiyatına getirilir. Yani 2002 yılının kişi başına milli geliri de 2017 yılının doları ile ifade edilmelidir. Türkiye’nin 2017’de 10 600 $ olan kişi başına milli geliri, 15 yıllık artış kat sayısı olan 1.8’e bölünürse, 2002’nin kişi başına milli geliri bulunur. Bu da 5 888 dolardır.

ORTA GELİR TUZAĞI

“Türk ekonomisi, orta gelire hızlı geldi ama oradan ileri gidemiyor” şeklinde konuşmak moda oldu. Bu ifade de yanlıştır. Türkiye zaten orta gelir düzeyinde bir ülkeydi, halen de aynı yerdedir. Yukarıda sunulan hesaba bir ek yapayım. 2000’li yılların başında kişi başına milli geliri 4-5 bin Dolar (2017 fiyatlarıyla 6000 $) dolayında olan ülkelere “orta gelirli” denirdi. Bugün bu rakam 10 bin Dolardır. Bizimle kıyaslanabilecek Latin Amerika veya Doğu Avrupa ülkelerinde de bizdekine benzer gelişmeler olmuştur. Mal ve para hareketlerinin serbestleştiği yıllarda orta gelişmiş ülkelere sıcak para girişi artmıştır. Bunun sonucunda o ülkelerde devalüasyon oranı, enflasyonun altında kalmıştır. Bu durum cebirsel olarak “cari kurdan” yapılan milli gelir tercümelerinde, reel milli gelir artışından yüksek büyüme rakamları çıkmasına neden olmuştur. Burada mucize falan yoktur. Ayrıca bilinsin ki, önümüzdeki yıllarda da gelişmekte olan ülkeler, milli gelirlerini hem reel hem de nominal olarak gelişmiş ülkelerden daha yüksek oranda artıracaktır. Bu bebeklerin çocuklardan, çocukların da gençlerden hızlı boy atması gibi tümüyle normal bir durumdur.

Son söz: Dolarla büyüdüğüne inanıyorsan, küçüldüğüne de inan.
===========================================

Dostlar,

Erdoğan hep kişi başına ulusal geliri 3500 Dolardan aldıklarını ve 3 katına  eriştirdiklerini söyleyip duruyor. İşin iktisat matematiği açısından çözümlemesi yukarıda. Yetkin Ekonomist Sn. Cansen çok net olarak bu artışın 15 yılda salt 1,8 kat olduğunu, yani Erdoğan’ın şişirdiğinin yarısı olduğunu ortaya koyuyor.

Bir boyut daha var dikkate alınması gereken : O da ülke borçlarının nereden nereye geldiğidir. Erdoğan’ın AKP’si Kasım 2002’de iktidar olduğunda Türkiye’nin toplam dış borcu (kamu + özel) 230 milyar $ idi. Günümüzde ise 250 milyarı özel sektörün, 450 milyarı da kamunun olmak üzere toplam 700 milyar $ ülke borcu vardır. Bu rakam, 2018 sonunda erişebileceğimiz toplam ulusal gelire çok yakın olabilir. 2017 sonunda 850 milyar $ dolayında GSYİH sağlanmıştı. Dolar’daki muazzam değerlenme, daha doğrusu TL’deki dayanılmaz erime sonucunda 2018 sonunda 2017 sonu ulusal gelir rakamını bile yakalayamayabiliriz yüksek olasılıkla. Ulusal gelir, artan gelir dağılımı adaletsizliğine karşın 15 yıllık tek başına AKP iktidarında salt 1.8 kat büyümüş, ancak Türkiye’nin toplam borcu 700/230 = 3+ kat büyümüştür.

TÜİK verileriyle 26 milyonu aşkın insan yoksulluk sınırının altındadır (Mayıs 2018).

Yine TÜİK verileriyle gençlerde işsizlik Türkiye ortalamasının 2 katıdır; % 20,8!

2018 içinde 185-190 milyar $ ödenmesi gereken kamu + özel sektör borcu, yaklaşık 55 milyar dolar da (artmazsa!?) cari açığın finanse edilmesi gerekmektedir. 240 milyar Dolardan az olmamak üzere sıcak – nakit döviz gereksinimi söz konusudur. Erdoğan geçtiğimiz hafta apar topar, uluslararası finans baronlarının üssü Londra‘ya neden gitmiştir? Küresel patronlarla ne konuşulmuş, neyin pazarlığı yapılmıştır, bilmiyoruz.. Ekonomideki ağır yangının hiç olmazsa seçime dek 1 ay hafifletilmesi / ertelenmesi AKP = Erdoğan için yaşamsal önemdedir. Üstelik uğruna katlanılmayacak ödün olmaksızın!.. Ne var ki bu ödünler ülkemiz için “beka sorunu” doğurabilecek nitelikte olabilir. “Millete beka” diye lütfedercesine saçma sloganlarla açılıp – saçılan MHP – Bahçeli ne buyururlar acaba Cumhur ittifaklarının ortak CB adayı Erdoğan’ın bu girişimleri hakkında??

  • Erdoğan, 2002 ayarlarına mı dönmekte / döndürülmektedir??Bu arada bir gündem sakızı daha yakalanmış görünüyor.. Filistin’deki kırım ve Kudüs sorunu.. Öylesine acımasız sömürülüyor ve kamuoyunda algı yönetimi yapılıyor ki tarifi olanaksız! Yenikapı’da yarım milyonluk (?!) zorlama miting, hemen her cümlede kullanılan “asla” sözcükleri.. ağır duygusal tonlar, Ramazan iklimi, bol Arapça dualar.. ABD-İsrail’e çatmalar..

    Sevgi ve saygı ile. 18 Mayıs 2018, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Terörü himaye eden ülkelere nasıl cevap verilmeli?

Terörü himaye eden ülkelere nasıl cevap verilmeli?

Onur Öymen

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un bir PYD Heyetini kabul ettiği ve onlara destek ve yardım vaat ettiği yolunda Türk ve Fransız basınında yer alan haberler ülkemizde haklı tepkilere yol açtı.
Ne yazık ki, Amerika gibi Fransa’nın da geçmişte terör örgütlerine hoşgörü gösterdiğinin ve onları himaye ettiğinin örnekleri az değildir. Fransa uzun süredir Ermeni teröristlere hoşgörü gösteriyor ve sözde Ermeni soykırım iddialarını destekleyecek adımlar atıyor, Türk milletini rencide edecek anıtların açılışına bakan düzeyinde katılıyordu. Paris Büyükelçimiz Hasan Esat Işık Fransa’nın bu tutumunu protesto ederek güçlü bir tepki göstermiş, görevinden ayrılmış ve Ankara’ya dönmüştü.
Teröristler Fransız hükümetinin gösterdiği hoşgörü ve Fransız basının verdiği destekten de cesaret alarak Paris Büyükjeçimiz İsmail Erez’i katletmişler ve başka diplomatlarımızı da öldürmüş veya yaralamışlardı.
Fransa’nın bu olumsuz tavrının sürdüğü bir dönemde Fransızlar Türkiye’ye cazip bir proje sundular. Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu’nu ziyaret ederek Akkuyu’da yapılacak nükleer santral projesi için bir öneri getirdiler. Santralın yapımında en son teknolojiyi kullanacaklar, uygun şartlarla kredi vereceklerdi. Çok uzun bir ödemesiz süre olacak, krediler çok uygun aralıklarla ödenecekti. Bu teklifi getirenlere Vahit Halefoğlu şunları söyledi:
* “Bu projeyi getirdiğiniz için teşekkür ederim, fakat siz bu odadan çıkınca ben bu projeyi şurada görmüş olduğunuz çöp sepetine atacağım. Siz Ermeni teröristlerine kol kanat gerdiğiniz sürece biz size hiçbir proje vermeyeceğiz. Ben bu teklifinizi Bakanlar Kuruluna bile götürmem.”
Bu olaydan iki hafta sonra Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand, Galatasaray’ın eski hocalarından Etienne Manaque’ı Türkiye’ye gönderdi. Manaque, Mitterrand adına şu mesajı getirdi:
* “Biz bu konuda gerçekten hatalı bir politika izlediğimizi anlıyoruz. Bundan sonra daha dikkatli olacağız. Hiçbir Türk diplomatı Fransa’da bu teröristlerin saldırısına uğramayacak ve Fransa’da hiç kimse teröre arka çıkmayacaktır.”
Halefoğlu kendine saygısı olan bir devlet adamının yapması gerekeni yapmıştı. Bu projeyi reddederek bir mesaj vermişti. Fransa’nın gönderdiği mesaj da bu konudaki hatalarını kavradıklarını gösteriyordu. Gerçekten ondan sonra, Fransa’nın bu konuda daha dikkatli davrandığını gördük. (Zor Rota, s. 155)
Büyük devletlerin teröre destek verdiklerinin örnekleri az değildir. Onları bundan caydıracak yöntem, Halefoğlu’nun yaptığı gibi gerektiğinde o ülkelerin ekonomik menfaatlerine zarar verecek adımlar atmaya hazır olduğumuzu göstermektir.
Saygılar, sevgiler. 30.03.2018
==================================================
Dostlar,

Batı’nın geleneksel ikiyüzlülüğü sürüyor..
Erdoğan da telefonda Macron’ “yüksek frekansta” yanıt vermiş!?
“Frekans”, “sıklık” anlamında olup yanlış sözcük burada.. Yüksek olan (?) Erdoğan’ın sözlerinin şiddeti..

Öte yandan AB ile ilişkiler bakımından da AKP = Erdoğan bir yandan AB’ye üye olma isteğinde oldukları izlenimini kamuoyuna verirken bir yandan da kesip atsalar da kurtulsak.. özleminde. Ne yazık ki 2 yan da içtenlikli değil..

Birkaç ay önce, Fransa’dan uçak alımı ile ilgili 11 milyar dolara varan bir tür politik rüşvet olan ihaleyi anımsıyoruz acı acı… (Bkz. https://www.haberler.com/thy-airbus-tan-25-adetlik-ucak-alimi-icin-10421156-haberi/, 05.01.2018)

Erdoğan korkarız bu olayda da aldatıldı!?
Üstelik daha 40 yaşına bile varmayan, Tayyip beyin evladı yerindeki Fransa Cumhurbaşkanı E. Macron tarafından!?
Yorulduk – bıktık Erdoğan’ın aldanma – aldatılma haberlerinden.. Ya kendisi ne alemde??

Sevgi ve saygı ile. 01 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com