Etiket arşivi: AKP = Erdoğan

100 YIL SONRA SALTANAT’IN KALDIRILMASININ ANLAMI

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM

Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
Hekim, Hukukçu-Sağlık Hukuku Uzmanı, Mülkiyeli
www.ahmetsaltik.net            profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik           twitter : @profsaltik    

Saltanatın / padişahlığın kaldırılması, Büyük Millet Meclisi’nin 1 Kasım 1922’de kabul ettiği 308 sayılı “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, hukuku hâkimiyet ve hükümraninin mümessili hakikisi olduğuna dair” adlı kararnamesi ile gerçekleşmiştir. Saltanatın kaldırılmasıyla Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermiştir.. 1299…. 1 Kasım 1922.. 623 yıllık Osmanlı devleti tarihe karışmıştır.

Kararnamenin ilanından sonra sadrazam Tevfik Paşa başkanlığında 4 Kasım 1922 günü son toplantısını yapan Osmanlı kabinesi istifasını son padişaha sunmuştur. 5 Kasım 1922de Ankara hükümetinin İstanbul’daki temsilcisi Refet Paşa (Bele), tüm bakanlık müsteşarlarını Divanyolu’nda toplayarak tüm çalışmalarına son vermelerini tebliğ etmiştir. 7 Kasım 1922’de Babıali’deki başbakanlık ofisi resmen boşaltılmış ve Osmanlı Devleti’nin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’nin yayını durdurulmuştur.
***
Şu sözler, son (36.) Osmanlı Padişahı Halife-Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in :

  • “Koşullar ne denli ağır olursa olsun kabul edelim. İngiltere’nin doğudaki bize dost politikası değişmemiştir. Daha sonra bağış ve iyiliklerini kazanabiliriz.”

Ardından, Paris Konferansı’nda Vahdettin’in Sadrazamı ve damadı Ferit Paşa, İzmir için İngiliz işgalini önerir. Buna karşılık, ekonomik, parasal, hukuksal bağımsızlık.. gibi en yaşamsal istemlerden vazgeçer. Hatta, Bakanlıklarda İngiliz Müsteşar bulunması, illerde vali yardımcılığı görevini İngiliz konsolosların yapması ve Osmanlı maliyesinin tümüyle İngilizlerin denetimine bırakılması bile Vahdettin tarafından önerilir. Yeter ki, son (36.) Osmanlı Padişahı “Halife-Sultan” VI. Mehmet Vahdettin, içi boşaltılmış – göstermelik  taht ve tacından geri kalmasın. Ülke parçalanmış, açıkça sömürgeleşmiş, ulus tutsaklaşmış ve vatan toprakları bir avuç kalmış olsa da..

Ülkeyi böylesine satan, vatan haini bir Osmanlı saltanatının işbaşında daha çok tutulmasının ulusa hiçbir yararı olmadığı ortadayken, Lozan Barış Görüşmelerine bağlaşıklarca (İtilaf Devletleri) taraf olarak çağrılınca, Mustafa Kemal Paşa’nın sabrı taşar. Ulusal Kurtuluş Savaşı boyunca emperyalistlerle işbirliği yaparak ülkeyi arkadan hançerleyen Osmanlı Saltanat kadrosunun artık ulusa daha çok ihanetine katlanılamazdı. Mustafa Kemal Paşa ve Türk ulusu “ya bağımsızlık ya ölüm” ilkesiyle şanlı Kurtuluş Savaşı’nı verirken, Vahdettin ve tayfası düşmanla açık işbirliği içindeydiler. Yıllarca savaş alanlarında kan, can ve gözyaşıyla kazanılan ulusal bağımsızlığın ve utkunun Lozan Konferansı’nda masada tehlikeye atılmaması gerekiyordu.

İşte bu gerekçelerle, 1 Kasım 1922’de Saltanat ve Hilafet (Halifelik) birbirinden ayrılarak Saltanatın kaldırılması, TBMM’de Mustafa Kemal Paşa’nın şu kararlı sözlerinin ardından oybirliği ile kabul edildi :

  • “Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.
  • Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına zorla el koymuşlardı.
  • Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir.
    Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir.
  • Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir.
  • Bu behemehal olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır…
  • Fakat ihtimal, bazı kafalar kesilecektir.”

İşgalci İngiliz dostlarının (!), kendisinin istemini izleyen gün Malaya zırhlısıyla 17 Kasım 1922’de İstanbul’dan Malta’ya kaçırdıkları son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in (Osmanlı tarihinde hiçbir padişahın düşmana sığınmak gibi davranışı görülmemiştir!) Halifeliği de kaldırıldı ve yerine Abdülmecit Efendi seçildi. Böylece ulus yönetiminin demokratikleşmesi ve Cumhuriyet rejiminin yerleşmesi için çok önemli bir adım daha atılmış oldu.

  • Kimi aymazların dediği gibi Mustafa Kemal Paşa diktatör olsaydı,
    kendisine önerilen Halife-Padişah makamını kabul ederdi
    .
  • Oysa O, “en büyük yapıtım” dediği Cumhuriyet’in,
    TBMM istenciyle seçilen demokrat, çağdaş Cumhurbaşkanı olmayı yeğlemiştir.

Böylelikle; Padişahın tebası-kulu olan insanımız, Cumhuriyetin yurttaşı olma yolunda çok önemli bir kazanım sağlamıştır. Egemenliğin kaynağı, gökyüzünden yeryüzüne indirilerek Anadolu Aydınlanma Devrimi’nin en önemli adımı atılarak, Türkiye’nin çağdaş dünyada kendine yaraşır yeri pekiştirilmiştir.
***
1 Kasım 1928’de ise Latin harflerinden oluşan yeni Türk abecesi (alfabesi) kabul edilmiştir. Hard Devrimimizi de içten kutluyoruz 94 yıl sonra.. (Bu akşam, bizim de üyesi olduğumuz Dil Derneği‘nin  bir anma ve ödül toplantısı olacak Ankara Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız :
DİL DERNEĞİ; HARF DEVRİMİ’NİN 94. YILI | Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM)

Türk Ulusuna; Anayasamızın 2. maddesinde, “toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde” 6 temel niteliği tanımlı –insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik bir sosyal hukuk devleti– olan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyetimizde sonsuza dek onurlu bir yaşam diliyoruz..

Cumhuriyetimiz, 99 yılda kendisine kol – kanat gerecek aydın kadroları – kuşakları yetiştirmiştir.

Ayrıca 1 Kasım 1922’den bu yana tarihin köprülerinin altında çooook sular akmıştır.. Küresel toplum insan haklarına dayalı, demokratik, laik, sosyal, çevreci, hukuk devletine evrilmektedir.

Çağımız İNSAN HAKLARI ÇAĞIDIR.. 

Türkiye’de de hiç kimse ama hiç kimse suları tersine akıtmaya ya da tarihin tekerleğini değil tersine çevirmek, çomak sokmaya bile kalkışmamalı, dahası yeltenmemelidir. Herkes haddini bilmelidir. Despotik – teokratik rejimlerin sonu gelmiştir; doğrudan demokrasi yakındır.

AKP=RTE iktidarı / TEK ADAM REJİMİ, Millet – UlusdeğilÜmmet – tebaapeşinde koşmayı bırakmalıdır, boşuna döner avare kasnak ve kendini tüketir.. Ülkemiz sınırlı kaynaklarını boşa tüketiyor, enerjisini yersiz kullanıyor. Oysa 21. yy’da uluslararası toplum ile küresel rekabet öylesine zor, öylesine güç, öylesine bilimsel – akılcı yönetim ve toplumsal düzen istiyor ki… anlatmak kolay değil.. Biatçı ümmet sürüsü değil özgür yurttaşlar!

  • 100. yılda AKP = Erdoğan köktenci bir politik muhasebe yapmalı ülkenin – ulusun geleceğini tehlikeye atacak en küçük bir girişimden bile mutlak olarak, AR-TIK sakınmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti yüzbinlerce şehit-gazi kanı ile kurulmuştur!

Ar-tık; insan haklarına dayalı, demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti saldırısı bitmelidir.

  • Saltanat – Halifelik tarihin çöplüğünde tükenip bitmiştir.
  • Egemenlik, bağsız – koşulsuz Ulusundur!
  • Demokratik Cumhuriyet fazilettir (erdemdir) ve özellikle kimsesizlerin kimsesidir!

Bu tartışılmaz gerçekleri içinize sindirmeli ve tek başına iktidarınızın 20. yılı biterken, rotanızı doğru belirlemelisiniz.. Hem siz, hem ülke yoruldu hem de Cumhuriyetçilerin sabrı tükeniyor..

Sevgi ve saygı ile.
01 Kasım 2022, Ankara

20 yıl sonunda iç savaş tehdidi mi?

Emre Kongar
Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
27 Eylül 2022, Cumhuriyet

Erdoğan/AKP iktidarı kaybedeceği bir seçime doğru giderken ülkede iç savaş çığlıkları işitilmeye başlandı:

Ne büyük bir hüzündür ki Tek Parti döneminde İsmet İnönü’nün Demokrasiye geçmesi sayesinde iktidar olan Dinci/Sağ Siyaset, 20 yıllık kesintisiz iktidarı sonunda, Türkiye’nin 70 yıl önce tarihe altın harflerle armağan ettiği, “Devrimcilerin barışçı yolla, iktidarı muhaliflerine devretmesi deneyiminden” sonra bu günleri yaşıyor!
***
Bu 20 yıllık Erdoğan/AKP iktidarı boyunca neler oldu?

  • Devlet ve devletin bütün meşru kuvvet kullanma yetkisine sahip organları ve yargı mekanizması bir kişinin emrine sokuldu.

Tarikatlar, vakıf ve dernekler aracılığıyla devletin işlevlerine ortak edildi.

15 Temmuz 2016’da iktidarın müttefiklerinden bir Cemaat, askeri darbe teşebbüsünde bulundu.

  • Bu sırada pek çok otomatik silah kayboldu.

Yurtdışından iktidarın yolsuzluk ve haksızlıkları hakkında ifşalarda bulunan bir çete lideri, bazı silahların bazı sakıncalı yerlere verildiğini açıkladı.

İktidarın tetikçileri gazetelerde, televizyonlarda şiddete yönelik beyanlarını yoğunlaştırdılar.

Birtakım imamlar, tarikatların, cemaatlerin liderleri, hem laikliğe karşı hem kadınlara karşı kin kusmaya hem de silahlanma ve şiddet çağrısında bulunmaya başladılar.

Şaşırtıcı bir biçimde, sokak köpeklerinin katledilmesini savunan bazı hesaplar da sosyal medyada silahlanma çağrısı yapıyor.

Bu duruma dikkat çekmek için, 25 Eylül Pazartesi günü www.kongar.org adresindeki internet sitemde aşağıdaki uyarıyı yayımladım.
***
“GARİP VE RASTLANTISAL(!) AMA KİRLİ BİR İTTİFAK

Son günlerde özellikle sosyal medyada garip ve kirli bir ittifak göze çarpıyor:

Bir yandan sokak köpeklerinin öldürülmesini isteyenler silahlanma çağrısı yapıyor…

Öte yandan bazı imamlar devlet düşmanlarının temizlenmesi ve bu amaçla evlerde nakit para ve baklagiller gibi dayanıklı besin maddelerinin bulundurulmasını öneriyorlar…

İmamlar tarafından sürekli olarak kadınların açık saçık giyindiklerinden şikâyet ediliyor…

Otomatik silahlarla poz verenlerin fotoğrafları, zaten uzun zamandır, övünmek için kendi hesaplarında yayımlanıyor…

Ana muhalefet partisi olan CHP’nin ve meşru bir parti olan HDP’nin, terör örgütü PKK ile ilişkili olduğu iddiaları Anadolu’da, çeşitli biçimlerde hazırlanan pankartlarla ilan ediliyor…

16 Nisan 2017 sözde referandumunda parklarda ve sokaklarda atılan silahların sesleri hâlâ insanların kulaklarında…

İktidarın tetikçileri ise medyada iktidarın seçimi kaybetmeyeceği, kaybetse bile gitmeyeceği propagandasını yayıyorlar…

Ve laikliği ve hayvan haklarını savunan yazarlar, özellikle de kadınlar bu gruplar tarafından linç ediliyor.

Tam ülkenin kaderini belirleyecek seçimlere gidilirken bu garip ve rastlantısal(!) ama kirli ittifaka kamuoyunun dikkatini çekmek istedim.”
***
Tam bu yazıyı yayımlamıştım ki Twitter’da Prof. Dr. Eser Karakaş’ın şu tweet’ine rastladım:

Eser Karakaş
@EserKarakas53

Akit TV’de üç gün önce Ahmet Maranki denen biri 

“seçimleri kaybedersek gömdüğümüz silahları çıkarıp ‘Bismillah’ deyip sokaklara çıkarız” 

dedi, internetten sesli ulaşabiliyorsunuz, Akit TV programcısı bile “Hop” demek zorunda kaldı.

Peki savcılardan bir girişim var mı acaba? Rezalet

ÖS 8:59 · 25 Eyl 2022
***
Aklıma, yurtdışından iktidar hakkında ifşalarda bulunan bir çete liderinin

  • “Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız” 

sözü ve bu sözün gerekçesini açıklarken “Ortak fikir çerçevesinde o sırada korku iklimi yaratmak gerekiyordu, onu yaptım” mealindeki açıklaması geldi.

Tetikçiler, klasik ve sosyal medyada AKP/Erdoğan’ın seçimi kaybetmeyeceği, kaybetse bile iktidarı terk etmeyeceği biçiminde, şiddet yöntemlerini de anımsatan açık veya kapalı mesajlar vermeye devam ediyorlar.

Bilmiyorlar ki Özgürlük ve Adalet İnancının” ve Hukuk Devleti ve Demokrasi Savaşımının” barışçı gücü, bütün silahlardan ve şiddet eylemlerinden daha cesur ve daha etkilidir!

ATATÜRK’ÜN ANKARA’YA GELİŞİNİN 102. YILDÖNÜMÜ..

ATATÜRK’ÜN ANKARA’YA GELİŞİNİN 101. YILDÖNÜMÜ..

Ataturk'un_Ankara'ya_gelisi_27.12.1919

 

Dostlar,

Bu gün, 27 Aralık 2021, Gazi Mustafa Kemal Paşa‘nın Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemek üzere Anadolu’ya geçtikten, 19 Mayıs 1919’dan bu yana yaklaşık 7,5 ay sonra Ankara’ya gelişinin 102. yıldönümü.

Bilindiği gibi Osmanlı Devletinin kurtuluşuna İstanbul’da olanak bulamayan Mustafa Kemal Paşa, çözümü Anadolu’da halkı örgütlemede görmüş, 16 Mayıs 1919 günü Samsun’a hareket etmişti.. İşte bu 7,5 ayın kısa öyküsü aşağıda..
*****
1. Dünya Paylaşım Savaşı sonunda Osmanlı Devleti yenilmiş sayıldı. İtilaf Devletleri her yeri işgale giriştiler. Sadrazam Tevfik Paşa’nın imzaladığı Sevr Antlaşmasına (10 Ağustos 1920) göre, Anadolu’nun da paylaşılması kararlaştırıldı. Urfa, Antep, Maraş, Adana, Antalya ve başkent İstanbul işgal edildi. Yunanlar 15 Mayıs 1919’da İzmir’e girdi. Vatanı bu hazin işgalden halkla el ele vererek kurtarmak için İstanbul’da çözüm üretilemeyeceğini görünce, Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı.

22 Haziran 1919’da kritik Amasya Genelgesini yayımladı:

  • Vatanın geleceği tehlikededir;
    bu durumdan kurtuluş milletin azim ve kararlılığı ile olacaktır.”

Daha sonra Erzurum’a geçen Atatürk, 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresini,
4 Eylül 1919’da Sivas Kongresini topladı. Bu halk kongrelerinde Ulusal İstence (milli iradeye) dayalı hükümet kurulması temel hedef oldu. Tüm illere telgraflar çekilerek halkın kendi adına karar verecek temsilcileri seçmesi istendi. Bu temsilcilerin toplanacağı güvenli bir yer gerekliydi.

  • Ankaralılar Atatürk’ü ve Temsil Heyeti’ne (Heyet-i Temsiliye) seçilenleri Ankara’ya davet ettiler.

Gazi Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşının en iyi Ankara’dan yönetileceği inancındaydı. Anadolu’nun ortasında ve cephelere eşit uzaklıktaydı. Tüm illerde haberleşme ve ulaşım olanağı yoktu. Bu gerekçelerle Gazi ve Temsil Heyeti üyeleri 27 Aralık 1919 günü Dikmen sırtlarından Ankara’ya girdi.

27 Aralık 1919 Cumartesi… Hava açık, ılık… Birkaç gün evvel sepeleyen kar tutmamış.
Halk, Çankaya bağlarının batısındaki Kırşehir yoluna açılan yokuş boyunca akın akın yollarda… Kulaklar minarelerde. O tarihsel anı, selalarla bütün Ankara’ya müezzinler duyuracaktı. Gazi Paşa’yı karşılamaya gelenler arasında bölük bölük seğmenler, göz alıcı, hepsi de çakı gibi… Kimi atlı, kimi yaya… Kiminin sağ omzunda baltaları asılı… Kiminin Martini tüfekleri çapraz… Şal kuşaklarında hançerler parlıyor, gözleri gibi… Usta davulcular gelmiş; Abdal Hasanlar, Deli Hasanlar, Kara Mahmutlar, Mohaç’tan, Çaldıran’dan ya da başka er meydanlarından… Sabırsız bir bekleyiş… Saat:15.10… Selalar duyuldu. Yokuş başına doğru yüklendi Ankara… Bir sevinçli telaş, bir büyük coşku… Uzaklarda bir motor gürültüsü vardı. Sonra korna sesleri… Evet geliyordu, yiğit – yengin (muzaffer) Mustafa Kemal Paşa.

Yedi ay önce Bandırma Vapuruyla Samsun’a çıkan Ordu Müfettişi (Orgeneral Mustafa Kemal Hazretleri) değildi bu gelen. Anadolu Bağımsızlık – Özgürlük Hareketini başlattığı için Vahdettin’in “İdam Fermanı”nı boynunda taşıyan, istifa edip bütün rütbelerini sökmüş,

  • Sine-i Millette ferd-i mücahit” olarak Mustafa Kemal’di.

Yaralı bir halk, O’nun önderliğinde buradan şahlanacaktı. Samsun’da bir hurdalıktan alınan, her parçası bir başka yerden bulunmuş, üstü açık, köhne otomobil yaklaşınca coşku (heyecan) doruğa varmıştı. Gülümsüyordu Mustafa Kemal, henüz 38 yaşındaydı ama yüzünde nice savaş meydanının tandırında yoğrulmuş bir olgunluk vardı. Mavi gözleri çelik pırıltısıyla yanıyor, kalpağının iki kenarında, şakaklarında uçuşan başak rengi saçları, güzel yüzüne başka bir anlam yüklüyordu. Yokuş başında Seğmenlerin önünde durdu, otomobilden indi. Onlara doğru ağır ağır yürüdü. Esas duruşa geçtiler. Tek can idiler. Bütün gözler O’nun gözlerinde düğümlüydü. Vakur ve sert bir sesle:

–          Merhaba efendiler! dedi.
–          Sağol Paşa Hazretleri…
–          Arkadaşlar! Buraya neden geldiniz?
–          Millet yolunda can vermeye geldik!
–          Fikrinizde sabit misiniz?
–          Andolsun!

Mustafa Kemal’in gözleri yaşardı.. (şu dakikalarda bizim de…)  Zincir kabul etmeyen bu halk O’nun peşinde, gerekirse ölüme bile, göz kırpmadan gidebilirdi. Ankara ve çevresinin tüm halkı Atatürk’ü ve Temsil Heyeti üyelerini coşkun sevgi ve sevinç gösterileri içinde davul-zurna ile karşıladı. Eskimiş bir otomobilden inen bir çift gök rengi gözün derinliklerinde vatan ufuklarından tutsaklık bulutlarının dağılışını görmüşler, yurdun kurtuluşuna inanmışlar ve O’nu sonsuza dek “Reis” tanımışlardı. Yassı deri kalpağının altında zayıf bir yüz, kaç ay, kaç yıl ve yıllar milleti için rahat yüzü görmemiş, çelikleşmiş, sarı bir çehre ve içe işleyen sıcak bir bakış… Boz palto altında sivil yol elbisesi, kumandanca yürüyüş…

Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya böyle geldi, halay çekildi, Seğmenler gösteriler yaptı. Bu içten karşılama Gazi Paşa’yı çok duygulandırdı. Teşekkür etti. İçinde bulunduğumuz durumu, bundan nasıl kurtulacağımızı özetleyen bir konuşma yaptı.

Ata’nın Ankara’ya gelişi, Kurtuluş Savaşı için önemli bir dönemeçti. TBMM’nin açılması, Ordu kurulması vb. çalışmalar Ziraat Mektebinde başlatıldı. Ankara, Kurtuluş Savaşının merkezi oldu. Sonsuza dek Başkentlik görevini üstlendi.

DÜNYADA İLK ANTİ-EMPERYALİST KURTULUŞ SAVAŞI GÖRKEMLİ BAŞARI ile SONUÇLANDIRILDI..

Her 27 Aralık’ta seğmenler at sırtında gösteriler yapar, Başkent Ankara bayraklarla süslenir,
Atatürk Koşusu yapılır. Okullarda törenler düzenlenir. Halk şenliklerle bu mutlu günü kutlar.

  • Bu yıl ise, sözde “pandemi” gerekçesiyle, AKP = Erdoğan, Atatürk Koşusunu bile yasakladı!! Bu yasakçı davranışın, Andımızın okunmasını bile yasaklayan…. AKP = Erdoğan iktidarının hak ettiği yanıtı Ulusumuzun demokratik yöntemlerle, ilk seçimde vereceği inancındayız.

Kurtuluşun şanlı öncülerini 101 yıl sonra saygı ve özlemle anıyoruz ve hep anacağız.

  • Göz bebeğimiz Türkiye Cumhuriyetimizi, AYDINLANMA DEVRİMLERİ İLE TAÇLANDIRACAĞIZ!

Kutsal Emaneti sonsuz geleceğe taşıyacağız…
***
CHP’li 11 Büyükşehir Belediye Başkanı, 27 Aralık 1919’un 102. yılı anısına Anıtkabir’i ziyaret ettiler. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş başkanlığındaki kurul, Atatürk’ün mozolesine çelenk bırakmasının ardından saygı duruşunda bulundu.

Daha sonra bu kurulla Misak-ı Milli Kulesi’ne geçen Yavaş, Anıtkabir Özel Defteri’ne şunları yazdı:

  • “Cumhuriyetimizin Aziz kurusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu gün 11 Büyükşehir Belediye Başkanı Ankara’ya gelerek bağımsızlık mücadelemizi başlattığınız günün 102.
    yıldönümünde, manevi huzurlarınızda bulunmanın gururu içerisindeyiz.
  • Aziz hatıranız önünde istiklalimizin ve istikbalimizin kenti, Başkentimiz Ankara’da büyükşehir belediye başkanları olarak bir kez daha söz veriyoruz; kimseyi ayırt etmeden, adalet ve hukuk çerçevesinde, kentlerimizi vatandaşlarımızın yaşamaktan mutlu olacağı, müreffeh, huzurlu ve uygar merkezler haline getirmek ilkemiz olacaktır.
  • En büyük emanetiniz olan Türkiye Cumhuriyeti, görev aldığımız kentler ve aydınlık geleceğimiz için hiç yorulmadan çalışmaya devam edeceğiz. Ruhunuz şad olsun.”

Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa, hoş gelişler ola..

Sevgi ve saygı ile. 27 Aralık 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

TELE1 TV Programımız : 500. GÜNDE SALGIN YENİDEN TIRMANIŞTA MI?

Dostlar,

Bu gün 21 Temmuz 2021 Çarşamba günü saat 14:00’te TELE1’de olacağız.. / OLDUK.

Bilindiği gibi salgın Türkiye ve Dünyada tırmanışta yeniden.
Sürgit mutasyonlar sonucu oluşan varyant tipler meydan okumayı sürdürüyor.

Tüm uyarılarımıza karşın AKP iktidarı, salgın ile çok tehlikeli flörtü sürdürüyor.

Salgın yönetimi kararları yine bilimsel değil; popülist, politik, ekonomik vb.


Üstteki tablo verilerine göre, Şubat 2021 ortalarına, 5 ay geriye savrulmuş bulunuyoruz!
Ki, aşılamaya başlamanın (14 Ocak 2021) ilk ayı bitimi..

Geçtiğimiz hafta dünyada, önceki haftaya göre hasta sayısında %14 artış saptanırken, ülkemizde bu oran %38 oldu!

Ölümler ise geçtiğimiz hafta dünyada, önceki haftaya göre hasta sayısında %1 artarken,  ülkemizde bu oran -%1 oldu! Epidemiyolojik açıklanabilirliği yok! Oynanmış ve gerçek olarak yakalanamamış durumun çarpık verileri. Örn. Delta varyant yaygınlığını ülkemizde bilmiyoruz. Bir yığın bilgi açığı ve çarpık – güvenilmez veri ile bilimsel salgın yönetimi yapılamaz.

  • İktidar, turizmden gelecek yaklaşık 20 milyar Dolar girdi için ülkeyi kurban etmiştir!
  • 4. dalga adeta çağrılmaktadır ve sonbaharı da beklemeyebilir.

Açıklanan aşılama oranları yanıltıcıdır                         :

1. 90 milyon değil 61 milyon hedef nüfusa göre verilmektedir, açıklanan oranlar gerçekte İmmünolojik olarak 1/3 daha aşağıdadır.
2. 14 Ocak 2021’de başlanan SINOVAC-CORONAVAC aşısını son 3 aydan daha eskide olanların bağışıklığı hemen hemen sönümlenmiştir.
3. Hastalığı geçiren kayıtlı 5,5 milyon insanımızın da son 6 aydan daha eskide hastalananların doğal bağışıklığı kalkmıştır.
4. Varyantlar nedeniyle mRNA aşılarında da etkililik %80’lere gerilemiştir.
5. Aşı olanların bağışık yanıt gücü, yoksulluk – beslenme sorunları başta olmak üzere hep %100 değildir.
….
Bu nedenlerle Türkiye’de halen, kağıt üstünde gösterilen yanıltıcı – popülist oran ne olursa olsun, KOVİT-19’a karşı gerçek (biyolojik) bağışıklık %20’ler dolayındadır. Tersinden söylenirse, halen her 5 insandan 4’ü Kovit-19’a karşı duyarlıdır, bağışık değildir, savunmasızdır.

  • Bu vb. nedenlerle hem kağıt üstünde aşılanma oranı artmakta hem de HASTALIK ARTMAKTADIR!

Salgını salt bu aşı politikası – uygulaması ile denetlemek çok zordur.

İktidar apaçık risk almış ve “Allah kerim” politikası seçmiştir.
Bağışlanır bir hata değildir!

Salgının Epidemiyolojik yönetimi bir bütündür ve adeta bir orkestra yönetimi gibidir.
Salt davulcudan (aşı panayırı!) orkestra ol – maz!

Yine de AKP = Erdoğan halka açık aşı çağrısı yapmalıdır. Özellikle Doğu – Güneydoğuda. Aşıların kısırlık yaptığı savı bütünü ile safsatadır. Ülkemizin bu bölgelerinde aileler çooook sayıda çocuk sahibidir ve Dünyada – Türkiye’de kısırlık oranlarında, ilk Çiçek aşısının başlandığı 1796’dan bu yana önemli değişiklik yoktur.

İnsanoğlu, Papa’nın deyişiyle tavşanlar gibi üremektedir!

Halen dünyada 11 farklı KOVİT-19 aşısı kullanımdadır ve hiçbirinin etkililiği %50’den az değildir. Hepsi de güvenilir tıbbi ürünlerdir.

  • Herkesi aşı olmaya çağırıyoruz.
  • Aşıyı geciktirmek – reddetmek salgına destek vermektir.
  • Böyle bir hak olamaz, çünkü bilimsel değildir.
  • Toplum içinde hiç kimsenin başkalarının sağlığını tehlikeye itme hakkı olamaz;
  • Aşı olup korunalım – koruyalım.

Bu gün salgının 500. günü!

Bizim de 350. konuşmamız salgın üstüne.. Yazdıklarımız dışında..

İzlemek için tıklayınız.. (24 dk.).

Salt ekonomik kaygılarla yersiz ve yanlış uzatılmış, 9 günlük Kurban bayramı tatilinin 5. gününde gene de insanlarımıza özen göstermek düşüyor..

Kucaklaşmamak – sarılmamak – el öpmemek – KALABALIKLAŞMAMAK..
Özelikle kapalı yerlerde maskesiz uzun süre kalmamak
Genel temizliğe, el hijyenine önem vermek.
….

Salgın bitmedi, ne zaman biteceğini kesin olarak öngörmek olanaklı değil.

AŞI ile birlikte bireysel – toplumsal önlemleri sürdürmeliyiz.
Hatta İktidar, kimi kısıtlamaları düşünmeye ve uygulamaya başlamalı, çok geç olmadan.

Sevgi ve saygı ile. 21 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

 

 

DERHAL YÜZDE 95’LER DÜZEYİNDE TAM KAPANMAYA GİDİLMELİ!..

Dostlar,

SÖZCÜ Gazetesinin usta ve en çok okunan yazarlarından Sn. Uğur DÜNDAR, kendilerine sunduğumuz aşağıdaki makalemize kendi köşelerinde TAM SAYFA olarak yer verdiler. Daha önce de 2 kez lütfetmişlerdi köşelerini. İçten teşekkür borçluyuz kendilerine ve SÖZCÜ Gazetemize.. Erişkeler (linkler) tıklanarak bu makalelerimiz çağrılıp web sitemizde okunabilir.

UZAT KOLUNU TÜRKİYE! 

KORONA AŞILAMASINDA ÖNCELİKLER SORUNU

Bu kez,

KÜRESEL SALGININ BAŞINDAN BERİ HEP DOĞRULARI SÖYLEYEN
SAYGIN BİLİM İNSANI PROF. DR. AHMET SALTIK’TAN ACI TABLO :

DERHAL YÜZDE 95’LER DÜZEYİNDE TAM KAPANMAYA GİDİLMELİ!..

başlığı ile SÖZCÜ‘deki köşelerinde yine tam sayfa olarak yayınladılar. PDF biçimi aşağıda:

DERHAL YÜZDE 95’LER DÜZEYİNDE TAM KAPANMAYA GİDİLMELİ!..
***
Makalemizin tam metnini sunuyoruz..

SALGIN ve TIKANAN TÜRKİYE…
NE YAPMALI??

Bilindiği gibi 1 yılı aşkın zamandır salgına ilişkin hiçbir öngörümüz boşa çıkmadı ve tek 1 hecemiz yalanlanamadı. Bu sonucu, izlediğimiz bilimsel akılcılık – matematiksel düşünce – sayısal karar verme tekniklerini kullanmamıza borçluyuz. Halkımıza hep bilimsel gerçekleri sunduk. 2. açılım – saçılım kumarının başlatıldığı 1 Mart 2021’den 21 Nisan’a dek geçen 52 günde salgına ilişkin sayısal verilerden çıkarımlar yapmalıyız. 2. açılım – saçılım kumarı başlatılmadan, 28 Şubat 2021 verileri ile 21 Nisan 2021 verilerini karşılaştıralım ve yorumlayalım :

TEST POLİTİKASI ve UYARDIĞI SORULAR…

  • Toplam test sayısı 33,2 milyondan 44,7 milyona çıktı, 11.5 milyon ve 1/3’ten daha çok artarak. Ciddi bir artış, son 52 günde ortalama 221 bin, öncesinde ise 94 bin. Toplamda, hala, fiilen 90 milyon dolayında olan Türkiye nüfusunun yarısına bile erişilmiş değil. Oysa Dünya Sağlık Örgütü Türkiye ölçeğinde bir ülke için günlük 400 bin test önermişti. Yaygın test ile tüm taşıyıcıları erken bulmak, ayırmak, gerekenleri sağaltmak… yordam (strateji) buydu önerilen. Nüfusunu aşkın sayıda test yapan ülkeler az değil; ABD, Fransa, İngiltere, Çekya, Belçika, İsrail, BAE..
  • 21 Nisan 2021’de 318.839 test yapılmış ve 61.967 (+) olgu yakalanmış, oran %19.4. Kabaca, test yapılan her 5 kişiden 1’i (+). Bu çok yüksek bir oran, 28 Şubat’ta %7.7 idi. 52 günde neredeyse 3’e katlandı. O gün 109.639 olan test sayısı 21 Nisan’da 318.839’a yükseldi. Artan test sayısı ile yakalanan PCR (+) olgu sayısı arasında koşutluk var.
  • Ancak, 28 Şubat’ta 8424 olan test (+) olgu sayısı 21 Nisan’da 61.967’ye ulaştı. Günlük test sayısı yaklaşık 3’e katlanırken, günlük test (+) olgu sayısı 7,4 kata ulaşmış. Bu durum; testin duyarlığı (+ olguları yakalama yeteneği) sabit varsayılırsa, hatta yaygın mutasyonlar nedeniyle yeterince ve zamanında güncellenememiş olması nedeniyle azalmış bile olabileceğine göre, yakalanan + olgu sayısında bu patlama, Kovit-19’un toplum içindeki hızla artan yaygınlığının (prevalansının) göstergesidir. Bu verilerle DENETİMLİ NORMALLEŞME başlatılabilir miydi, sürdürülebilir mi? Yanıt çok net olarak HAYIR’dır! Hiçbir Epidemiyolojik ölçüt bu karar için uygun değildi.
  • Öte yandan, test sayılarının kişi mi, test sayısı mı olduğu belirsizdir. Bir süre önce Sağlık Bakanı “test sayısı” olarak bildirmişti. Bunu da geçelim, 318.839 test “kimlere” yapılmıştır? Sağlık kuruluşlarına başvuranlara ek olarak genel toplumda da “tarama”, erken taşıyıcı – temaslı bulma amaçlı yapıldı ise, topluma genellenebilir. Bu durumda, Türkiye’deki her 100 kişiden 19’unun PCR+ olabileceği öngörülebilir ki dehşet verici bir orandır. Bulaş zinciri toplum içinde kırılamamaktadır ve hastanelerin bu muazzam olgu yüküne yanıt verebilmesi olanak dışıdır. Yok hayır, “genel toplumda tarama yapılmadı” denirse, bu durumda da “neden yapmadınız?” sorusunu yanıtlamak gerekecektir. Kuşku yok, izlenmesi gereken bu 2. yoldur;

Aktif Sürveyans yöntemi ile genel toplumda tarama yapılması zorunludur.

HIZLA ARTAN OLGU (Vaka, hasta) SAYISI 

28 Şubat’ta havuzda olgu sayısı 100.785 idi. 52 günlük sözde denetimli normalleşme serüveninde bu sayı 565.274’e tırmandı, 5.6 kat büyüdü! Toplam olgu sayısı 2.702.588 iken 4.446.591’e fırladı %46 artışla. 1,745.003 olgu artışı oldu 52 günde, ortalama 33.558/gün ile. 28 Şubat’tan geriye 2.701.588 olguyu 355 günde kaydeden ülkemiz (ortalama 7610), son 52 günde ortalama 33.558 olgu / gün gibi anormal verilere ulaştı. 1 Mart açılım kumarı sonrası 52 günde ortalama 33.558 olgu, öncesi 355 günde 7610 olan ortalama sayının 4.4 katı. Tüm bu çarpıcı gelişmeler karşısında 2 soru sorulabilir, sorulmalıdır :
1. “Denetimli normalleşme” ile böylesine “anormal” yükselmeler neden öngörü(e)memiştir? Üstelik, Şubat başından beri, gevşeme için Epidemiyolojik verilerin asla elverişli olmadığı, Eylül – Aralık 2020’de yaşanan 2. dalgadan beter bir KASIRGA yaşanabileceği uyarımıza karşın! Örneğin okullar için “.. sakın haa, sakın haaa, aklınızdan bile geçirmeyin, bu dönem böyle gitsin, uzaktan eğitimle, ileride bir telafi yolu bulunur..” demiştik.

2. Roket hızıyla artan olgu ve ölüm sayıları karşısında bu 2. açılım – saçılım kumarı neden ısrarla sürdürülmekte ve işe yaramayacağı belli pansuman önlemlerle ülkemiz oyalanmaktadır??

Bunca masum insanın hastalanması ve ölmesinin hesabını kim verecektir?

Gerçek sorumlu nedir, kimdir? Salgın mıdır, izlenen akıl – bilim dışı AKP politikaları mıdır??

Üstelik veriler “resmi” sayılardır… Değişik nedenlerle gerçek verilerin çok daha yüksek olduğu tartışma dışıdır. Bu bağlamda Sağlık Bakanlığı suçüstü yakalanmıştır. Bakan, ulusal – uluslararası çıkarları korumak için gerçek sayıların saklandığını itiraf etmek zorunda kalmıştır, yakalanan bir bilgisayar ekranı yüzünden. O gün 1500 ilan edilen hasta sayısı ekranda 30 bin idi (10 Eylül 2020).. “Fahrettin katsayısı-1“, 20 idi! Daha sonra, biriken ve saklanan 1,7 milyon hasta turkuvaz tabloya eklenmek zorunda kalındı. Benzer kabul ve itiraf ölüm sayıları için hala gelmedi! Oysa Dünya ortalaması %2, bizde %1!!?? “Fahrettin katsayısı-2“, 2-3 arasında..

  • Ülkemizde her 2 ya da 3 korona ölümünden yalnızca 1’i kayda alınıyor!!??

Havuzda biriken 565.274 hasta, Türkiye resmi nüfusuna göre 83,6 m / 565.274 = 148!
Bu rakam 28 Şubat 2021’de 829 idi. Çarpan katsayı 5,6’dır! Bu tırmanış göz göre göre olmuş ve önlemlerde sıkılaştırmaya gidilmemiştir. Oysa salgının ilk tepesinde 11 Nisan 2020 günü 5138 olgu yakalanmış, ölüm sayısı ise 19 Nisan 2020’de 127’ye erişmişti. O zaman alınan önlemler, şimdikinden çok daha sıkı ve disiplinli idi.

  • Pekii, AKP iktidarı neden bu 3. dalgada gerekli Epidemiyolojik önlemlere, örneğin 4 haftalık sıkı bir kapanmaya gitmemektedir?? Bu kritik bir sorudur ve İktidar yanıtlamalıdır.

Ne yazık ki, çıplak tablo; Salgın yönetil(e)memekte, KULLANILMAKTADIR!

  • Ülkemizde her 148 kişiden 1’i, 21 Nisan 2021’de aktif olarak virüs taşıyıcısıdır, PCR (+) tir.
  • Bu muazzam bir hastalık yükü, ürkütücü bir prevalans hızıdır! Toplumda bulaş zinciri kırılmadan salgını sönümlendirme olanağı yok – tur.

AĞIR HASTA ve ZATÜRRE ORANLARI, Sui Generis Filyasyon Ekipleri

Zatürre oranları 28 Şubat’ta %4.2 iken, 21 Nisan’da %2.9’a inmiştir her nasıl oldu ise. Bir yandan mutasyonlar sayıca çeşitlenir ve oran olarak egemenleşirken. Örn. İngiliz mutantının %85’lere vardığını Sağlık Bakanı geçtiğimiz hafta açıkladı. Bu varyant tiple bulaşın (enfeksiyonun) daha ağır ve öldürücü olduğu bilinirken..

Öte yandan, 28 Şubat’ta havuzdaki 100.785 hastanın 1191’i ağır hasta iken, 21 Nisan’da havuzda biriken 565.274 hastanın 3398’i ağır hastadır (sırasıyla %1.2 ve %0.6!). Bu oranlar, son Dünya ortalaması olan %0.6 ile uyumlu olsa da açıklanma gereksinimlidir. Çünkü 21 Nisan 2021 verisiyle hastaların / olguların / vakaların filyasyon oranı %99.9 gibi olağanüstü yüksek düzeyde verilmekte, üstelik ortalama filyasyon süresi de 8 saat olarak ilan edilmektedir. Bu son 2 veri “olağanüstü yüksek bir başarı göstergesidir ve ağır hasta oranlarının daha da aşağılarda olmasını sağlayabilir. Ne var ki, Filyasyon ekipleri standartlara uygun olmaktan çok uzaktır. Örn. daha önce hiçbir Filyasyon eğitimi almayan bir Dişhekimi, yanı sıra herhangi bir memur, kamu çalışanı (çaycı, marangoz, kaportacı dahil!), kiralık bir araç ve şoförü ile ülkemizde Filyasyon (tanı konan kovit-19 hastasının hastalığı nereden – kimden aldığının saptanması, kaynağın bulunması) çalışmaları tıp tarihine geçecek biçimde özel, “Sui generis” (kendine özgü) yürütülmektedir!?

Bu çarpıcı olgu, Kamuda sağlık çalışanı eksikliğini nicel ve nitel boyutta çok açık biçimde sergilemektedir. Gerçekten 1,1 milyonu biraz aşkın sağlık çalışanı ile Türkiye, OECD ülkeleri içinde sonlardadır. 83,6 milyon / 1,1 milyon = 76 kişiye 1 sağlık çalışanı düşerken, ABD’de bu oran 332 milyon / 21 milyon = 16 kişidir. Atama bekleyen 400 bini aşkın sağlık emekçisinden, salgının başından bu yana Sağlık Bakanlığı salt 12.500 emekçi alma ilanı vermiştir.

Sağlık hizmetlerinin omurgası olan 1. Basamak Sağlık Hizmetleri son derece zayıf, dağınık ve salgına hazırlıksızdır. 27 bin dolayındaki Aile Hekimliği Biriminin yaklaşık 3500’ünde aile hekimi yoktur. 2 bin dolayında aile hekiminim aile sağlığı elemanı yoktur, yalnızdır ve bu çok cılız yapı, salgını göğüsleyip bulaş zincirini kıramamakta, hastaneler dolup taşmaktadır. Şehir hastaneleri de elbette yetmemektedir çünkü gerçek anlamda yatak sayısı artışı olmamıştır. 2010 öncesinde ülkemizde kurulu olan Sağlık Ocakları sistemi geçerli olsaydı, salgın yönetimi çok daha başarılı olurdu bu birimlerdeki deneyimli takımlarla.

İYİLEŞEN HASTALAR… NE ÇABUK, BU NE HIZ??

28 Şubat’ta havuzda 100.785 hasta varken, o gün iyileşen hasta sayısı 6511 (%6,4) olarak verilmişti. Buna göre havuzda kalma süresi ortalama 16 gündür. Ancak, son 52 günde havuzdaki hastalarda iyileşme oranı da her nasılsa, hızlı bir artışa geçmiştir. 21 Nisan’da havuzdaki 565.274 hastanın 52.213’ü iyileşmiştir (%9,2). Buna göre, hastaların havuzda kalma süresi ortalama 11 güne in(diril)miştir!? Sağlık Bakanlığı karantina süresini 14 günden aşağı çekerek, test yinelenmesine bile gerek duymaksızın, 9-10 günde hastaları otomatik olarak havuzdan çıkarmaya başlamıştır. Böylelikle hasta havuzundaki toplam sayının “şişkin” görünmesi sözde engellenerek bir algı yönetimine yönelinmektedir. Ancak bulaştırıcılık 14 gün sürebildiğinden, karantinanın erken sonlandırılması toplumda bulaş zincirinin kırılmasına engel oluşturmaktadır. Bu süre 14 gün olmalı ve PCR testi (-) kılınmadan karantina sonlandırılmamalıdır.

Ve ÖLÜMLER…

28 Şubat 2021’de, 11 Mart 2020 sonrası 355 günde 28.569 idi “resmi” ölüm sayısı. Ortalama 80 ölüm / gün. Bu sayı 2. açılım – saçılım kumarının oynandığı son 52 günde 36.975’e fırladı, 8406 artış ile. 355 günde saptanan 28.569 ölüm, %29 artış gösterdi. Son 52 günde ortalama 162 insanımız öldü, her gün. Önceki dönemde bu ortalama 80 idi ve 2’ye katlandı! 28 Şubat’ta 66 olan o günün resmi ölüm sayısı, 21 Nisan’da 362’ye çıkarak 5.5 kat büyüdü. Aynı sırayla 8424 olan günlük olgu/vaka/hasta sayısı ise 7.4 kat büyüyerek 61.967 oldu. Ağır hasta sayıları ise 1191’den 3398’e 2.9 kat arttı. Bu veriler de çelişkili.

Ölüm hızı Dünya ortalaması %3’lerden %2’lere gerilerken, Türkiye hep %1 ölüm oranı verdi, dünyanın 3’te 1’i ya da yarısı. Dünya ortalaması son zamanlarda %2, bizde hep %1!!?? “Fahrettin katsayısı-2“, 2-3 arasında. Ülkemizde her 2 ya da 3 korona ölümünden yalnızca 1’i kayda alınıyor!?

Havuzda biriken 565.274 hasta, Türkiye resmi nüfusuna göre 83,6 m / 565.274 = 148 olup, her 148 kişiden 1’inin PCR (+) olduğu yukarıda da vurgulanmıştı (21 Nisan 2021). Buna göre, ortalama 4 haftada sonucun belli olması verisinden kalkarak şu acı hesaplamayı yapmak zorundayız :

565.674 olgu/vaka/hasta X %3 ölüm hızı = 16.958 ölüm, 21 Nisan’ı izleyen 4 hafta içinde!!
Ya da daha “iyimser” (!),
565.674 olgu/vaka/hasta X %2 ölüm hızı = 11.305 ölüm, 21 Nisan’ı izleyen 4 hafta içinde!!

Ülkemizi bekleyen yürek yakıcı tablo budur. Salgın bu gün, büyülü biçimde durdurulsa bile! Üstelik, her gün 50 – 60 bin yeni hasta havuza eklenirse, 28 güne kalmadan erken ölümler de olabilecektir.

  • Bu durum dehşet vericidir ve hızla OLAĞANÜSTÜ ÖNLEMLER almayı zorunlu kılmaktadır.

DÜNYA VERİLERİYLE KARŞILAŞTIRMALAR

21 Nisan 2021’de :
ABD : 60.317 yeni olgu-vaka-hasta / 335 milyon; milyon nüfusta 180 insidens hızı
Hindistan : 294.290 yeni olgu-vaka-hasta / 1,4 milyar; milyon nüfusta 210 insidens hızı
Brezilya : 73.172 yeni olgu-vaka-hasta / 215 milyon; milyon nüfusta 344 insidens hızı
Fransa : 42.498 yeni olgu-vaka-hasta / 65 milyon; milyon nüfusta 644 insidens hızı

TÜRKİYE : 61.967 yeni olgu-vaka-hasta / 84 milyon; milyon nüfusta 738 insidens hızı

Görüldüğü gibi, 21 Nisan’dan geriye son 1-2 haftadır, Türkiye, milyon nüfus başına günlük yeni olgu sayısı (insidens hızı) bakımından açık ara ile DÜNYA ŞAMPİYONUDUR!

Üstelik, yine 21 Nisan 2021’de tüm dünyada tanı konan toplam Kovit-19 hasta sayısı 832.133 olup, bu toplamın % 7.4’ü, 61.967 hasta ile Türkiye kaynaklıdır. Oysa Türkiye nüfusu dünya nüfusunun %1,1’idir (7.8 milyar / 83.6 milyon). Ülkemiz, nüfusuna göre 7 kat dolayında yoğunlukla kovit-19 hastası barındırmaktadır!

  • Oysa AKP iktidarı, Erdoğan salgında destan yarattıkları propagandası yapmakta!!??

SONUÇ                                 :

Sayısal veriler, nesnel olarak dehşet vericidir. Salgın yönetiminde son derece başarısız bir tablo tartışmasız olarak ortadadır. Aynı yöntemler sürdürülerek farklı sonuçlar alınamaz. İktidar, Pandemi ortamını her tür muhalefeti baskılamak – engellemek – yasaklamak için kullanmaktadır. Bu yaklaşım etik dışıdır ve hiçbir biçimde kabul edilemez, sürdürülemez. Hukuka, ahlaka, insan haklarına apaçık aykırıdır ve derhal sonlandırılması zorunludur.

Masum insanların salgına kurban verilmesi temelli bir siyaset asla inşa edilemez.

  • Verileri Türkiye’den görece çok çok daha iyi olan Avrupa ülkeleri 3-4 kez çok sıkı
    ve 4 haftadan uzun süreli tam kapatmaya başvurmuştur.
  • AKP = Erdoğan, neden ısrar ve inatla bu yöntemden uzak durmaktadır? Üstelik aşılama oranları çok yetersiz, yavaş, aşı sağlama çok sorunlu iken.. Sağlık sistemi tıkanmak üzere iken!

Turizm sezonu yaklaşmıştır. Önümüzdeki 2 ayda, Mayıs – Haziran’da salgın sınırlanamazsa, bu yıl da turizm sektörü düş kırıklığı yaşatabilir ve bedeli çok ağır olur. Ayrıca genel ekonomi de uzayan salgın nedeniyle, “4 hafta kapatma”dan çok daha ağır bedel ödemektedir, bu da sürdürülemez.

Resmen ilan edilen ölümler 37 bindir ancak en az 2 katı olup 74 binden az değildir. Hatta 3 ile çarparak 110 bin ölümden söz edilebilir! TÜİK ölüm istatistiklerini açıkladığında tablo netleşecektir. Bu sayılara yarısı dolayında dolaylı – ikincil kovit ölümleri de eklenmelidir. Toplum ağır travmalıdır!

İktidarların en başta gelen görevi yurttaşlarının can güvenliğini / YAŞAM HAKKINI sağlamaktır.

Salgın politik beklentilerle değil, kesin olarak Epidemiyolojik ilkelerle yönetilmelidir.

  • Görünen o ki, salgından çok izlenen bu bilim dışı politikalar insanlarımızı öldürmektedir.

Bu politikaların özneleri, masum onbinlerce insanın ölümünün tartışmasız sorumlusudur.
Tarih asla bağışlamayacaktır bu sorumluları ve mutlaka yargılanacaklardır.

DERHAL                    ;

  • 4 HAFTA boyunca %95’ler düzeyinde tam kapanmaya gidilmelidir!

Olabildiğince aşı sağlanmalı (halen 10 aşı dünyada acil kullanım onayı aldı) ve 4 hafta kapanmada olağanüstü seferberlikle yaygın aşılama yapılmalıdır. Yine bu sürede yaygın aktif sürveyans uygulanarak burun sürüntü örnekleri alınmalı ve toplumda saklı – gizli taşıyıcılar bulunarak evlerinde değil KARANTİNA MEKANLARINDA gözetime alınmalıdır. Sahra hastaneleri açılmalı ve 1. Basamak hızla güçlendirilmelidir. Gereksinimli kitlelere sosyal devlet desteği mutlaka verilmelidir.

Sevgi ve saygı ile. 25 Nisan 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

 

AŞI SAVAŞLARI ve AKP’nin AŞI SINAVI

AŞI SAVAŞLARI ve AKP’nin AŞI SINAVI

blob:https://web.whatsapp.com/021d95d1-5e99-44e9-a3a9-87460c72d8d0

Gazeteye yollanan word metni : ASI_SAVASLARI_ve_AKP_IKTIDARININ_SINAVI

  • Başta Erdoğan olmak üzere AKP iktidarının ve Türkiye’mizin dikkatine, bilgisine ve ilgisine 1 kez daha, dinmeyen yürek yangınımızla sunuyoruz..

Aşıya başlamaya neredeyse daha 1 ay var.. 10 milyon dozun tümü gelse ve Ocak ayı boyunca yapılsa, aksamadan Şubat’ta da 10 milyon doz gelse ve eksiksiz yapılsa, Mart başında ülkemizin salt 10 milyon insanı aşı ile bağışıklanmış olacak. Sağlık Bakanlığı verilerinden kalkarak 2 milyon insanımızın da hastalığı geçirerek doğal bağışıklandığını ve bu durumun Mart başında sürdüğünü varsaysak, 12 milyon eder.. Bu, 90 milyon insanımızdan aşılanmayacak olan 0-18 yaş 20 milyonu düştüğümüzde kalan, tümüyle aşılanması gereken 70 milyon nüfusun 1/6’sıdır.. Bir yandan da KOVİT-19 geçirenlerin 3. ay sonundan başlayarak sönümlenen bağışıklık durumu dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla, salgının çok şiddetli olduğu şu kesitlerde, resmi verilerle her gün 200’den çok insanımız ölürken, bu tablo böyle sürdürülemez; Ölümlere seyirci olunamaz!

  • 14 gün tam kapatma kaçınılmazdır, ivedidir, yaşam hakkına saygı gereğidir.
  • AKP = Erdoğan’ı bir kez daha bu elzem kararı hemen yarın almaya çağırıyor,
  • Aksi takdirde önlenebilecek tüm ölümlerden hukuksal olarak sorumlu tutulacağını
    tarihe not düşüyoruz.

Sevgi, saygı ve derin KAYGI ile. 12 Aralık 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik 

 

 

 

24 Kasım 2019 günü web sitemizde yayınlayamadıklarımız ve günümüz…

24 Kasım 2019 günü web sitemizde yayınlayamadıklarımız ve günümüz…

Erdoğan, sarayına 104 m2 tek parça halı dokutmuş Hereke’de Sarayı için. Ederi 324 bin TL imiş,
yani 162 asgari ücrete eşit; 162 yoksul ailenin 1 aylık geçim bedeli. İnsanların ailece borç –  haciz- işsizlikten siyanür içerek, kendini yakarak intihar ettiği ülkemizde. “İTİBARDAN TASARRUF” OLMAZ” buyurmuştu AKP = Erdoğan. Bir de mevlütte tek taş yüzük takılan bebek. 1 halı ve 1 yüzük..

Kaç aileyi intihardan kurtarırdı acaba?

Eyyy AKP’liler vicdanınızı kökten yediniz mi siz?
****
Sarayın açık – örtük harcamaları mutlaka kısılmalı ve hesabı verilmeli. ABD’de Kongre’de (Temsilciler Meclisi ve Senato) yapılan gizli görüşmeler 25 yıl sonra açıklanıyor. Türkiye’de de Cumhurbaşkanının örtülü ödenek harcaması makul bir süre sonra mutlaka halka açıklanmalı.

Saray’ın gündem değiştirmeye öylesine çok gereksinimi var ki… Sıra CHP’yi karıştırmada.
Saray’a gittiği söylenen CHP’li vekil.. İktidarın değirmenine su taşımayalım..
Kılıçdaroğlu : “CHP örgütlerine yönelik ciddi kumpaslar var.” (Cumhuriyet internet)

  • Soruyoruz: Erdoğan neden, malvarlığını açıkla(ya)mıyor!?

Erdoğan İstanbul’da (15.11.19) borç ve faiz ödemelerinin azaltıldığını söyledi. Doğru mu?? 

2019 bütçesi 2018’den feci durumda, açık 80,6 milyar TL ile kalmadı, 125 milyar TL’ye çıkarıldı geçen ay. Ayrıca 80 milyar TL’yi aşan TCMB kârı ve yedek akçesi de bütçeye aktarıldı. Durum böylesine dehşet verici iken, CB’nın “örtülü ödenek” harcaması olağanüstü artıyor! Niçin?!

2019 Bütçe Giderleri 961 milyar TL
Faiz Giderleri 117,3 milyar TL
Bütçe Gelirleri 880,4 milyar TL
Vergi Gelirleri 765,5 milyar TL
Bütçe Açığı -80,6 milyar TL
Faiz Dışı Fazla 36,7 milyar TL

2019 bütçesinde AKP hükümetinin faiz ödemesi 117,3 milyar TL olup 961 milyar TL’lik bütçenin 1/8’i.. 2018’de bu oran 1/10 ve ödenen tutar 71,6 milyar TL idi; %50 artış var ödenecek faizde. Sağlık Bakanlığı bütçesi 47 milyar TL, borç faizi ödemesi bunun 2,5 katı.. Bir de FAİZ DIŞI FAZLA adı altında zihinlere kurulan tuzak var.. Bu, BORÇ ANA PARASI demek.. Açıkçası bütçeden, her şeyden önce BORÇ FAİZLERİ ödeniyor. Sonra kalan bölüm FAİZ DIŞI adını alıyor. Bu bölümden yemeden – içmeden tasarruf yapıp “fazlalık” vermek gerek ki, borçların ana parasını ödemek olanaklı olabilsin. Buna da tuzaklı bir adlandırma ile FAİZ DIŞI FAZLA deniyor ki, yurdum insanı, hatta ortalama okumuşu, iktisatçısı.. bile anlamasın!

  • POST-MODERN İŞGAL ALTIN DAKİ ÜLKEMİZ, AKP = RTE ve KURTULUŞ
  • Türkiye ekonomisi çökme riski ile yüz yüze! (Bkz. AKP = ERDOĞAN TÜRKİYE’yi MORATORYUMA MI SÜRÜKLÜYOR? )
  • Genç işsizliği 1/3’ü aştı. Bu yıkım verisi de mi bir şey ifade etmiyor AKP’liler için??
  • Abdüllatif Şener  : Cumhuriyetimizin bütün değerlerini yok etmek için uğraşan bu iktidar çok tehlikelidir.” http://ahmetsaltik.net/wp-admin/post.php?post=52916&action=edit

    15 asırlık İslam tarihinin en günahkâr iktidarı Erdoğan hükümetidir.”

    “Erdoğan’ın dış politikasıyla akan kan, tecavüze uğrayan kadınlar, köle pazarlarında satılan kadınlar, masum ve yetim kalan çocuklar, İslam tarihinin en vahşi ve korkunç sahnelerini meydana getirmişlerdir. Müslümanlar, Müslümanların şerrinden korunmak için Akdeniz’i geçerken on binlercesi boğularak öldü. Böyle bir zulüm politikasının din ve imanla ne ilgisi var? Bu, İslam’a ihanet politikasıdır. 15 asırlık İslam tarihinin en günahkar iktidarı Erdoğan hükümetidir.”
    ****
  • Yoksulluk ve çaresizlikten, borçtan, UMUTSUZLUKTAN canına kıyan 3 aile,
    11 kişinin sorumlusu kim, kim, kim?
    AKP = RTE’nin hiiiiç sorumluluğu yok mu? Hala uyanmayacak mısınız? İzlediğiniz ekonomik talan politikalarının (dini de alet ederek!) yürekleri dağlayan, Türkiye’yi dünyaya rezil eden utanç verici sonuçlarından yalnızca 2’si bu! Hükümetler, Fırat’ın kıyısında kuzusunu yitiren çobana karşı bile sorumlu iken..Artık kendinize gelin, insaf edin, insaf edin! Halkın yarısını yoksullaştırdınız..

‘Yapacak bir şeyim yok’

Ekiplerin evde yaptığı incelemede baba Selim Simşek’in bıraktığı bir mektup bulundu. Mektupta maddi sıkıntı çektiğini, 9 aydır çalışmadığını yazan baba Şimşek,

Herkesten özür diliyorum ama artık yapacak bir şeyim yok. Hayatımıza son veriyoruz.

  • Ulusumuz artık çok acı gerçekleri görmeli; bu iktidarın olağanüstü hataları ülkemizin saygınlığını ve gücünü çook ağır yaraladı. Kişisel hırs ve çıkar uğruna ülke heba ediliyor!
    *****
    Sitemizde yayınladığımız aşağıdaki makalelerimizin okunup yayılması dileğiyle :
  • CUMHURBAŞKANI VE AİLESİNE AÇILAN DAVANIN, ANLAŞMA ÜZERİNDE NE KADAR TESİRİ VAR?
    *****
    AKP’nin PKK-Kürdistan İKİYÜZLÜLÜĞÜ– Tarihsel birer belge olan 28 fotoğrafı görmek için lütfen tıklayınız.
    HDP çok akıllı olmalı; PKK ile tüm ilişkisini kesmeli! Millet ittifakı dağılmamalı,
    güçlenip sürmeli.
    İYİ Parti de sıkı durmalı, oltaya takılmamalı.
    ***

    MEDİKAL EPİDEMİYOLOJİ çeviri kitabımız Palme yayınevince basıldı.
    Tıklayın webe_konan_onsoz_19.9.19
    ******

    TBMM’den hızla yasa çıkarılarak çocukluk aşıları zorunlu kılınmalıdır;
    salgın riski büyüyor..!

Türkiye’de Bağışıklama Hizmetlerinin Durumu: Sorunlar Öneriler Konferansı

  • AKP’nin utanç veren, ibretlik FETÖ bağlantılarını kendi ses ve görüntüleri ile izleyin :https://youtu.be/KKxkccTS1DI AKP içi uzantılara dokunmak yok ama her yere, başta TSK, bitmeyen FETÖ operasyonları.. Niye!? Ulusal ordu yerine majestelerinin ordusu mu hedef?! Ya korunan yandaşlar?? Ya B. Arınç’ın çıkışları? Mızrak artık çuvala sığmıyor mu??

(Emre Ulaş, YENİÇAĞ, 24.11.2019)

Prof. MÜMTAZ SOYSAL’ın ARDINDAN BİRKAÇ ÇARPICI ANI..
*****
Kurulacak ilk Ulusal İktidar eliyle Türkiye, kapsamlı bir restorasyon dönemine girecektir.

Sevgi, saygı ve UMUT ile. 24 Kasım 2019, Ankara
====================================
Dostlar,

Teknik engeller yüzünden yaklaşık 10 ay önce 24 Kasım 2019 Öğretmenler gününde yayınlayamadığımız yazımıza arşivimizde gözümüz ilişti..

İnsan belleği “nisyan ile malül” imiş.. 10 ayda ülkemizde neler olmuş neler…
2018’de durumu 2019’dan hallice imiş…

  • 2018 bütçe gideri 763 (599’u-%88 vergi!), gelir 697, Açık 66, Faiz 71,6 (%26↑); yatırım 68,8; Sağlık Bak. 37,6; DİB 7,8 (151 bin pers.); SGK 133,5 (2016’da 108); Emn. GM + Jand. GK 40,1; Mrk. Yön. borcu 2017 sonu 871,6 milyar (%15↑) TL

    Pekii, içinde bulunduğumuz yıl (cari yıl) 2020’de durum nasıl ??
    2020’de bütçe gideri 1 Tr 95,5 milyar (Bn) TL, faiz dışı giderler 956,5 Bn TL, bütçe gelirleri 956,6 Bn TL, vergi gelir 784,6 Bn TL,
    bütçe açığı 138,9 Bn TL, %12,7!
    7 L gelir + 1 TL açık (borçlanma)!
    Bütçenin %12,7’si ya da her 8 TL’den 1’i veya toplanan 100 TL  verginin 17.7 TL’si faize,
    139 Bn TL! Faiz 2019’da 117 Bn TL idi;
    2018’de ise 71,6 Bn TL idi. Bir de borç ana parası (Faiz Dışı Fazla!) ödenecek..
    Üniversitelere 50,7 Bn TL. Beklenen özelleştirme geliri 10 Bn TL.
    2020, %5 büyüme ve %8,5 enflasyon hedefli!? AR-GE’ye ise yalnızca 5 Bn TL.
    Ocak’ta 40,5 Bn TL TCMB’nın kâr ve ihtiyat akçesine el kondu, bütçe fazlalık verdi!?
    Sağlık Bakanlığı ödeneği kişi / yıl 710 TL!
    2020, emekçiler için çok zor bir yıl olacak..
    ****
    Diye notlar düşmüşüz..
    Araya salgın girdi, yüzlerce milyar TL para basıldı, tüm yıl için öngörülen 140 milyar TL bütçe açığı 7. ayda gerçekleşti..
    Yıl başından bu yana %30 dolayında enflasyon gerçekleşti..
    Dolar 7,5 TL’yi, € 8 TL’y, Sterlin 9 TL’yi geçti..
    Yandaş basın “Doların ateşi düşmüyor..” diye uydurdu; gerçekte ağır hasta olan ve ateşi düşürülemeyen TL idi..
    AKP = RTE ise tüm ekonomik çöküntüyü “gene” dış güçlerin ülkemizi kıskanıp saldırması masalına bağlayarak mazlum yurdum insanına ninnilerini sürdürdü..
    ***
    Salgını yönetemedik, masum insanlar her gün 60-70 kişi “resmen” sapır sapır ölmekte..
    Ama iktidar gene başarı öyküsü yazmakta; dünyada en başarılı yöneten birkaç ülkeden biriyiz!
    Salgınla köktenci savaşım için yeter akçalı (mali) kaynak yok! Ve bedeli ölüm!

    Veee. kamuoyu yoklamaları AKP + MHP blokunun birlikte oylarının %40’ı aşamadığını gösteriyor ısrarla.. Erdoğan’ın yeniden CB seçilme şansı yok!
    Ama hala 2023’te ilk 10 ekonomi içinde olacağımız masalı anlatılmakta; oysa G20’den düştük, 2012’den bu yana kişi başına ulusal gelir sürekli gerilemekte, 10 bin Doların altında!
    Salgın ve ağır ekonomik bunalım birlikte..
    Akılsızca eklenen ağır dış politika sorunları
    Hangi ülkede iktidarı götürmemiş ki?
    Siyasal tarihte örnekleri dolu.. Ya daaaa; açık faşizm!
    Şimdi ne olacak acaba Türkiye’de??

    Sevgi, saygı ve DERİN KAYGI ama UMUT ile.25 Eylül 2020, Ankara

    Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
    Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
    Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı,
    Kamu Yönetimi Siyaset Bilimi (Mülkiye)

    www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

ODATV’de NURZEN AMURAN İLE KORONA SALGINI SÖYLEŞİMİZ

ODATV’de NURZEN AMURAN İLE
KORONA SALGINI SÖYLEŞİMİZ

Vahşi kapitalizmi mutlaka dizginlemeliyiz

Nurzen Amuran sordu,
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık yanıtladı…

ODATV SÖYLEŞİSİ İÇİN
Prof. Dr. AHMET SALTIK’A YÖNELTİLEN SORULAR ve YANITLARI

Giriş : Bu gün, yaşadığımız Covid-19 krizini konuşacağız. Ancak salgının yarattığı ortamı değerlendirmeden önce kuruluş yıllarımızdaki sağlık alanındaki atılımlara da değinmek gerekir. Neler yapılmış ve bugün hangi aşamadayız? 1920 yıllarında Cumhuriyetin ilk kabinesinde Dr. Adnan Adıvar ilk Sağlık Bakanı olmuş ve sağlık stratejisini Koruma ve kurtarma üzerine planlamıştı. İlk bakteriyoloji laboratuvarları o dönemde kurulmuştu. Burgaz adasında verem sanatoryumu ve 1924’de  Heybeliada Senatoryumu  açılmıştı. 1925 yılında Sağlık Bakanı olan Dr. Refik Saydam zamanında 100 dispanser hizmet vermeye başlamış, İstanbul ve Sivas’ta iki “sıhhiye memuru” okulu açılmıştı.. Sıtma trahom, frengi ve kuduz ile mücadele hükümetin öncelikleri arasında yer almıştı. Sağlık konusunda Hükümet programında, “Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Okulu açılması, Milli Tıp Kongreleri düzenlenmesi” öngörülmüştü. 1928’de Umumi Hıfzıssıhha Kurumu kurulmasına ilişkin yasa çıkarılmış, Sivas ve Ankara’daki kimyahaneler birleştirilerek Hıfzıssıhha Kurumu oluşturulmuştu. Cumhuriyetin ilk yıllarında sağlığın korunması ve savaş yıllarında halkın ızdırap çektiği salgınların önlenmesi hükümetin bir numaralı sorunuydu. Koruyucu hekimliğe verilen önemin başlangıç noktası Cumhuriyetin ilk yıllarına dayanıyor.

1-Sayın Dr. Ahmet Saltık; o dönemlerin koruyucu hekimlik adına devrim diye kabul edeceğimiz başka hangi atılımlar olmuş? Sözgelimi Sıtma ve çiçek hastalıklarıyla mücadele de neler yapılmış?

YANIT 1: Sn. Nurzen Amuran, ODATV’de uzun zamandır sürdürdüğünüz başarılı söyleşileriniz için sizi kutlamak ve teşekkür ederek başlamak isterim. Sanırım daha önce de 2 kez beni konuk etmiştiniz. ODATV’ye dönük demokrasi ve hukuk dışı baskıları açıkça ve yüksek sesle kınıyorum. İktidarı basın özgürlüğüne bütünüyle saygılı olmaya, dahası onu korumaya çağırıyorum bir kez daha. ODATV çalışanlarının direncini ve savaşımını bütünüyle destekliyorum ve yanında yer alıyorum.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyetimizin ilanıyla birlikte sıra Kurtuluş’tan Kuruluş’a gelmişti. Her bakımdan bitik ve yıkık bir Anadolu ve halk vardı. Gençler ve erkekler Balkan savaşlarından beri kırılmış, geriye yaşlılar, kadınlar ve öksüz-yetim çocuklar kalmıştı. Bir de çok sayıda bulaşıcı hastalık Anadolu’da kol geziyordu. Çiçek hastalığı için Sivas Hıfzıssıhha Kurumunda aşı üretiliyordu:

Büyük Önder Mustafa Kemal Paşa.. hala bize kol kanat geriyor.. bir de o zaman aşı üreten ve başka ülkelere bağışlayan bir Türkiye vardı! Utansın dinci yobaz Atatürk düşmanları! 1 Mart 1921 TBMM açış konuşmasında dile getiriyor üretilen aşı tür ve miktarını, rakam veriyor, milyonlarca insanımızı aşıladık ve ihraç ettik diye..

“.. Sağlık çabalarımızın önemli bir bölümü bulaşıcı ve salgın hastalıkların sınırlanıp engellenmesine ayrıldı…  Bu tür hastalıklardan yalnız çiçek ile lekeli humma kimi bölgelerde sınırlı bir salgın eğilimi göstermişse de, zamanında sağaltım ve koruyucu önlemlerle önlerine geçilmiştir.. Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla savaşım gerekleri düşünülürken elbette en önce akla sağlık önlemlerinin uygulanmasında biricik etkili hekimler ve sağlık memurları gelir. Geçen yıl (1922) ülke içinde memur olarak atanan hekim miktarı 337, sağlık memurlarının adedi 434 idi. Ülkenin gereksinimini sağlamaktan uzak olan bu miktarın bu sene…  Hekimlik aylıklarının artırımı ve aynı zamanda mektepten çıkacak hekimlerimize zorunlu hizmet yükleme ve fazla hekim yetiştirilmesi ilkesine yönelmek yoluyla bugün görülen boşlukların doldurulması düşünülmektedir… Bulaşıcı ve salgın hastalıklara karşı insanları koruma konusunda büyük hizmetleri görülen aşıları hazırlamak ile meşgul Hıfzıssıhha Kurumlarımız tam başarı ile çalışmasına devam ve savaşıma yararlı hizmet yerine getirmektedirler. 1337 senesi (1921) içinde üç milyon kişilik çiçek aşısı yapabilen Sivas (Hıfzıssıhha) Kurumu, geçen yıl içinde beş milyon kişilik çiçek aşısı, 537 kg kolera, 407 kg tifo aşıları üretmiş ve bunlar halka yaygın biçimde uygulanmıştır…” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. Cilt I-III, sayfa 306-7, ahmetsaltik.net/ arsiv/2014/06/Erken_Cumhuriyet_ Donemi_Saglik_Hizmetleri1.pdf)

Sıtma Savaşı için ise Sağlık Bakanlığında ve ülke genelinde özel savaşım (mücadele) birimleri kuruldu. Bataklıklar kurutuldu (günümüzde bu yöntem doğru bulunmuyor), ilaçlamalar yapıldı. Sıtma Savaş Memurları yetiştirildi ve tüm yurdu karış karış gezerek ateşli insanların parmak uçlarından kan örneği alarak laboratuvarlara taşıdılar (Aktif sürveyans). Böylece, sağlık kuruluşuna başvur(a)mayan insanlar toplum içinde erkenden bulunarak sağaltıma (tedaviye) alındılar ve bulaş (infeksiyon) zinciri kırılmaya çalışıldı. Bu hastalığın hala bir aşısı yok ve Sıtmanın İmhası Hakkında Yasa desteği ile hastalık salgın olmaktan çıktı ve ülkemizde son derece sınırlandı. Çiçek için ise yaygın aşılama, Kemal Paşa’nın deyimi ile “halka yaygın biçimde uygulanmıştır.” 1978’e gelindiğinde, Dünya Sağlık Örgütü, yeryüzünden bu hastalığın kökünün kazındığını (eradikasyon) duyurdu. Onlar,

  • Mustafa Kemal Paşa ve yoldaşları, DEVLETİN 1 NUMARALI GÖREVİNİN HALKIN SAĞLIĞI VE SAĞLAMLIĞI OLDUĞU ülküsüne sahiptiler ve gereğini yaparak Anadolu’da bulaşıcı hastalıklarla savaşta da tüm insanlığa örnek olabilecek destanlar yazdılar.

2-Günümüze dönersek, Türkiye Cumhuriyeti, sosyal devlet kimliği taşımasına rağmen sağlık hizmeti, “satın alınan hizmetler” sınıfında kabul edildi. Bu nedenle hastaneler ticari işletme olarak değerlendirildi. Covid-19’la birlikte kamucu sağlık hizmetinin önemi anlaşıldı. Salgınla birlikte yaşadığımız bu acı deneyimden sonra sizce sağlık sisteminde yeni bir yapılanmaya gidilme olasılığı var mı? Nasıl bir sağlık sistemine gereksinim var?

YANIT 2 : Belirttiğiniz gibi Anayasa’nın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini sayar ve 4. madde ile de ilk 3 maddenin değiştirilemeyeceğini bağıtlar. Bunlar arasında demokratik ve sosyal hukuk devleti nitelikleri de yer alır. Pek çok anayasa hükmü, doğrudan – dolaylı yükümler tanımlar Devlete Ulusun sağlığı için. 56. madde özellikle sağlık konusunu düzenler ve daha ilk tümcesinde

Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama yaşama hakkına sahiptir.” der.

Ne var ki AKP iktidarı Haziran 2003’te, bütünüyle kökü dışarıda, asla yerli ve milli olmayan politikalarla, her alanda olduğu gibi sağlık alanında da piyasalaştırmaya – özelleştirmeye açtı ülkemizi. Dönemin Sağlık Bakanı (Recep Akdağ, MİLLİYET, 26.07.2003) apaçık “hastaların müşteri olarak görüleceğini” söyledi. Merkezi Planlama rafa kaldırıldı, DPT kapatıldı, özel hastaneler hızla çoğal(tıl)dı. Türkiye MR, BT gibi yüksek teknoloji ürünlerinde Dünyayı çok geride bıraktı, Yoğun Bakım birimlerinde de öyle; OECD’nin 4,5 katı, ABD’yi bile epey sollayarak. Genel sağlık Sigortası kuruldu 2008’de ve zorunlu tutuldu; vergi ile sağlık hizmeti almamız gerekirken ayrıca PRİM = EK VERGİ ödemeye zorlandık, yetmedi, giderek cepten harcamalarımız çoğaltıldı ve yersiz yüksek teknoloji, tetkik ile milyarlarca $ servetimiz yerli – yabancı sermayeye RANT olarak aktarıldı. Şehir hastaneleri tuzu biberi oldu bu talanın, işleyen güzelim hastaneler kapatılıp, ek yatak kapasitesi yaratılmaksızın kiralık hastane binalarına geçildi. SGK’nın muazzam açıkları, halka sağlık güvencesi sağlıyoruz kalkanı gerisinde rant olarak yerel – küresel yandaş sermayeye aktarıldı. COVID19 salgını bize ayna tuttu. SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM süslü sözleri gerisinde salgınla başedemediğimizi gösterdi. Sağlık çalışanı yetersiz, yataklar yetersiz, kapasitenin önemli bir bölümü özel sektörde ve onlar pandemi hastanesi olmak istemiyorlar. Ayrıca 1. Basamakta Sağlık Ocakları yerine Aile Hekimliği ve Toplum Sağlığı Merkezleri var ve salgınla asıl savaşı yürütüleceği 1. Basamak olağanüstü zayıf; sürveyans ve filyasyon, olması gerekenden çoooooook geride. Varsa yoksa tedavi ve hastaneciliğe – yüksek teknolojiye abartılı yatırım yapmışsız ama koruyucu sağlık hizmetlerini çooooook ihmal etmişsiz. Bu salgın bize Devletin kamusal sorunluluğunun vazgeçilmezliğini öğretti umarım. İşte ABD tipik örnek. Mutlaka kamusal, bütçeden karşılanan, sağlığı meta değil en temel insanlık hakkı olarak gören ve koruyucu sağlık hizmetlerine tartışmasız – kesin bir öncelik veren politika izlemeli; neo-liberal küreselleşmenin = yeni emperyalizmin insanlığa açlık, ölüm, savaş, salgın.. getirdiğini görmeli ve ana eksenimizi M. Kemal Paşa’nın rotası “6 OK” a döndürmeliyiz. Kamu öncülüğünde, planlı, ılımlı devletçilik ve merkezde insan!

3- Yaşadığımız Covid-19 krizine dönersek, toplumsal dayanışmaya çağrı yapılıyor ama krizi yönetenler dar bir kadro ile krizi yönetmeyi tercih ediyorlar. Sizce salgın sürecinde tıp uzmanları yanında mesleki uzmanlık alanlarına bağlı dernek, sendika ve meslek örgütleri temsilcilerinin, en önemlisi de yerel yönetimlerin temsilcilerinin kriz yönetiminde bulunması, karar vericilerin de salgınla mücadeleyi siyasetin üstünde bir sorun olarak değerlendirmesi gerekmez mi?

YANIT 3 : Sorunuz gerçekte yanıtını da içermekte Sn. Amuran. COVID-19 küresel salgını ile başedebilmek için hem toplumsal seferberlik ilan etmek hem de kimi yasal kurumları dışlamak kabul edilemez. Bilim Kurulu kurulması son derece yerinde olmuştur, zaten tersi düşünülemez. Ancak KURUMLARIMIZ olmadığından, KURUL’lara mahkum oluyoruz. Yaşamda en geçek yol gösterici BİLİM ve AKIL!dır! Bu Bilimsel Kurulun kararları kamuoyuna açıklanmalı ve siyasal iktidar gereğini tam olarak yerine getirmelidir. 26 üyeli Bilim Kurulunda başta salt 1 Halk Sağlığı Uzmanı vardı. Oysa tıp dünyasında çok iyi bilinir ki, Salgın Yönetimi Halk Sağlığı Uzmanlarının işidir. Bu eksik / hata, epey gecikmeyle, yaygın itiraz ile bir ölçüde düzeltildi, 7 Halk Sağlığı Uzmanı kurula katıldı. Ancak 6023 sayılı yasa ile kurulan ve Türk hekimlerinin yasal temsilcisi olan meslek örgütü TTB’den (Türk Tabipleri Birliği) temsilci alınmayışı iktidarın bitmeyen çelişkilerindendir. Ayrıca Anayasanın 135. maddesinde Kamu Kurumu Niteliğinde meslek kuruluşlarının ayrı ayrı yasalarla kurulması emredilmiş ve anayasal korumaya alınmıştır.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında bir Ulusal Salgın Yönetim Merkezi kurulmalı ve Tıp Bilim Kuruluna ek tarım, turizm, ulaştırma, eğitim, milli savunma, hukuk.. gibi kritik sektörlerde krizin yönetimi için geniş kapsamlı eşgüdüm ve işbirliği sağlanarak kısa, orta, uzun erimli makro ve mikro planlar hızla geliştirilmeli, uygulamaya konmalıdır. Bu süreçlerde katılımcı, liyakate, saydamlığa ve demokratik hukuk devleti ekseninde insan haklarına öncelik verilmelidir. Asla unutulmasın ki;

  • Devletin 1. görevi yurttaşlarının can güvenliğini / yaşam hakkını güvence altına almak ve onurla sürdürülmesini sağlamaktır.

4-Bilim Kurulu’nun toplantı sonrası kamuoyuna yapılan açıklamalarının Bilim kurulu üyeleri tarafından yapılmasını öneriyorsunuz. Neden Sağlık Bakanı değil de Bilim kurulu temsilcisi bu açıklamaları yapmalı? Sağlık Bakanı da sonuç olarak bir hekim.

YANIT 4 : Sağlık Bakanı yürütme organının 16 Bakanından biridir. Her Bilim Kurulu toplantısına doğrudan katılması gerekmez. Bakan / Bakanlık Yürütme organı olduğundan, Bilim Kurulunun kararlarını uygulama konumundadır. Kurulun içinden seçilecek 1 sözcü, daha da bilimsel yetkinlikle kararları günlük olarak kamuoyuna aktarabilir. Hatta 2 üyeyi de yanına alarak teknik soruları yanıtlayabilir. Bu tablo Kurumlaşma eksiğinin yansımasıdır. ABD’de, “Surgeon General” denilen kişi Sağlık Bakanlığı adına tüm açıklamaları yapar ve tam olarak güvenilirdir.

  • Türkiye’de salgının çok ağrı bir tablosunu yaşıyoruz.
  • S. Bakanı büyük çaresizlik ve yetersizlik içinde.

Her akşam halka bu “ağu” nasıl içirilir / yutturulur, onun yansımasını da görüyoruz açıklamalarda. Halkla ilişkiler (PR) uzmanlarının ve Sosyal Psikologların, İletişimcilerin hazırlanmasına destek verdiği çok belli olan kalıp – mistik söylemler düzenlenmektedir.. Daha çok duygusal alana / algı yönetimine dönük bu yöntemin, yerini serinkanlı – sağduyulu, uzmanlara bırakılan bilimsel açıklamalar almalıdır.

5- Televizyonlarda eleştirilerinizi şimdiye kadar yürütülen çalışmalara katkı sağlamak amacıyla yaptınız. Bazı önerileriniz geç de olsa gerçekleştiriliyor. Hafta sonlarındaki sokağa çıkma yasakları etkin önleyici bir önlem midir, başka önerileriniz var mı?

YANIT 5 : Evet, Türkiye’de halen görevde olan en kıdemli Halk Sağlığı Uzmanı / Öğretim üyesi benim (Kasım 2020’de emekli oluyorum). Bilim Kurulunda öğrencilerim var. Birçok önerimiz, gecikmeyle de olsa yerine getiriliyor. Sahra hastaneleri, Bilim Kuruluna yeterince Halk sağlığı Uzmanı alınması, test sayısının artırılması (hala çok yetersiz), savaşımın hastanelerden 1. Basamağa kaydırılması filyasyon yapılması, sürveyansın aktifleştirilmesi (hala yapılmadı), karantina mekanları yapılması, salgın bilgilerinin paylaşılması (artırıldı ama hala çok yetersiz), antikor taramasının planlanması.. Başlangıçta yaygın aktif sürveyans yani kapı kapı dolaşarak milyonlarca kişiye test yapılsa idi şimdi inişe geçmiştik. Test sayısı hala çok yetersiz. DSÖ, salgının düz çizgi (plato) çizmeye geçmesi için her gün 40 milyon test öneriyor. Bu, Türkiye’de her gün 440 bin test yapılmasını gerektirir ancak 1/11’ini ancak yapıyoruz. Bu durumda salgın uzar demiştik, görüldüğü gibi uzuyor, Türkiye hala tırmanışta. Sonrasında hafta sonu, benim “piknik karantinaları” dediğim, dünyada örneği olmayan alaturka uygulamalar geldi. Beklenen yararı sağlamadığı ortada, Türkiye çok büyük bir hızla olgu sayısı bakımından tırmandı ve İran’ı, Çin’i geçti, 7. sıraya tırmandı dünyada. Önlem aldı isek önceden, geciktirdi isek hastalığın girişini ülkemize, 40 günde nasıl oldu da Çin’in 80 günde başettiği sorunu çözemedik, yaşadığı hasta sayısını aştık!?? Bunun 2 açıklaması var : Ya önceden önlemler yetersizdi, hastalık ülkemize 11 Mart’tan çok daha önce girdi ve yayıldı, adını koy(a)madık ya da sonrasında salgınla savaşımda çooook başarısızız; 3. seçenek yok!

  • Halka masal anlatmaya son verilmelidir.
  • Geldiğimiz yerde artık, en az 14 gün tam karantina
    ilan edilmelidir, başka çare kalmamıştır.

Bu ilan geciktirildikçe hastalık ve ölümler daha da artacak / artmıştır, ekonomi çok daha ağır yük altına girecektir. Ekonomi hocalarının ardışık hesaplamaları hep bu yöndedir. 14 günlük tam karantinanın bedeli, halen beklenen 2020 ulusal gelirinin %10’una yaklaşmıştır. Bu oran dün daha küçüktü, yarın daha da büyük olacaktır. Bu yapıl(a)mayacaksa, hafta sonları karantinaları dahil, hafta içinde de halen pek çok ülkenin uyguladığı biçimde test sayısı çok ama çok artırılmalıdır. ABD son günlerde HERKESE TEST stratejisini tartışmaktadır. (How ‘Broad, Ubiquitous Testing’ Can Help Restart the U.S. Economy)

6-En büyük riski taşıyan alkışlarla andığımız sağlık çalışanlarının şu süreçte basına yansımayan ama sizlere ulaşan çözüm bekleyen farklı sorunları var mı ?

YANIT 6 : Evet var.. pek çok.. Yeterli kişisel koruyucu donanım gereksinimi son günlere dek giderilemedi. Çin’de 82 günde 3000 sağlık çalışanı hastalığı aldı, bizde bunun yarısı kadar sürede o rakamı yakaladık. Bir Vali, son derece düzeysiz açıklama / suçlama yönlendirdi sağlık çalışanlarına, mutlaka görevden alınmalı ve disiplin cezası verilmeli. Hastanelerin yakınlarında yatacak yerler sağlanmalı, özlük hakları mutlaka iyileştirilmeli (performans ödemelerinden bağımsız, emeğin  tam karşılığı). Mesleksel bağımsızlıklarına asla müdahale edilmemeli. COVID-19 tanısı koyduklarında ASLA BASKI GÖRÜP DEĞİŞTİRMEYE ZORLANMAMALILAR.. Gömme (defin) belgelerinde de benzer baskı ve kamuoyunu yanıltmalara kesin olarak son verilmeli. Atama bekleyen sağlık çalışanları güvenceli istihdamla atanmalı. KHK ve güvenlik soruşturmaları artık ve hızla bitirilmeli. COVID-19 nedeniyle hastalananlar, engelli kalan ve ölenler MESLEK HASTALIĞI (5510 s. Yasa md. 14) sayılmalı ve geride kalanlarına özlük hakları tam verilmelidir. Yüz bini aşkın hekimin meslek örgütü olan TTB mutlaka salgın yönetim süreçlerine katılmalı ve Sağlık Bakanlığına yönelttiği sorular, asgari nezaket gereği olsun, saydamlıkla yanıtlanmalıdır.

7-Salgın sürecinin denetim altında tutulabilmesi için güvenilir ve nitelikli bir aktif sürveyans sistemi kurulmasını önermiştiniz. Bu sistemin uygulanmadığını söylüyorsunuz. Faydası nedir uygulanmamasının gerekçelerini öğrendiniz mi?

YANIT 7 : Bu çok kritik bir soru. Salgın yönetiminde izlenecek stratejide anahtar işlevde. AKTİF SÜRVEYANS yapmak demek, Çin gibi bir an önce salgınla yüzleşmek, bir anlamda REST çekmek ve ŞAH MAT hamlesi yapmaktır. Çin, Hubei / Wuhan’da tam karantina uyguladı ordu birliklerini ve askeri sahra sağlık lojistiğini de tam kullanarak. İnsanlar evlerine kapatıldı ve kapı kapı dolaşarak test yapıldı. Hastalık bir eyalette sınırlandı ve olgu sayısı hızla tırmandı, biner kişilik ek 2 sahra hastanesi 10 gün içinde yapıldı (bizde yangın bacayı sarınca önerimiz kabul edildi ama 45 günde bitecek!!??), erken tanı konanlar tedavi edildi, kuşkulu olanlar toplumdan ayrıldı, gerekenlere test yinelendi, hastaneden taburcu edilenler 14 gün daha topluma iade edilmedi, sınır kapıları zamanında kapatıldı… Biz hem sağlık kapasitemizle şişindik hem de aktif sürveyans yapmayarak Çin’in stratejisini izle(ye)medik, zamana yayıyoruz. Böylelikle 3 hançeri kendi kendimize saplıyoruz:

  1. Daha çok hasta
  2. Daha çok ölüm
  3. Salgının uzamasıyla ulusal ekonomide
    çok daha ağır çöküntü.

8-Üzerinde çokça tartışılan İnfaz Yasasıyla birlikte cezaevlerinden çıkanlara hangi koruyucu önlemler alındı, sözgelimi tanı sürecinde kullanılan testler uygulandı mı, nasıl bir takip süreci izlenecek?

YANIT 8 : Hoşgörünüzle, Mülkiye mezunu da olduğumdan ve Sağlık Hukuku uzmanlığım da olduğundan, şu irdelemeyi yapayım önce : İnfaz Yasası gerçekte adaletsiz / eşitsiz, dahası AYRIMCILIK yapan bir yasa oldu. İktidara karşıt gazeteciler, düşünce suçluları (nasıl oluyorsa!?) ayıklanarak yararlandırılmadı. Yapılan gerçekte bir özel af yasası idi ve Anayasa  md. 87 uyarınca 3/5 TBMM çoğunluğu ile 360 oyla geçebilirdi. AKP – MHP koalisyonu bu sayısal güce sahip olmadığından, muhalefetle pazarlık – uzlaşmaya da yanaşmadı ve bildiğini okudu. Acelesi de vardı bir bakıma, salgın bahane edildi, Cezaevlerinde yatak kapasitesinin onbinlerce fazlası tutuklu – hükümlü vardı AKP Türkiye’sinde.. Ülkemiz açık – kapalı cezaevine dönüştürülmüştü. Cezaevlerinde salgın riski gerçekten vardı. Ancak hızla prefabrik mekanlar yaratılabilirdi açık cezaevlerinin geniş alanlarında ya da başka bir yasal düzenleme ile infaz ertelenerek filli af yerine konabilirdi koşullu olarak. İdeal olarak bu insanlara düzenli aralıklarla, örneğin haftada 1 kez test yapılması gerekirdi. Düzenli taramalar yapılmalı, hijyen ve konaklama koşulları iyileştirilmeli idi. Yakınması olanlar erkenden sağlık hizmeti alabilmeli idi. Bunlar büyük ölçüde uygulan(a)madı. AKP iktidarı hem yangından mal kaçırdı hem de bir başka başağrısından bir an önce kurtulmak istedi. 90 bin dolayında insan, salgın yaşanan bir ülkede, toplumun içine adeta serseri mayın gibi dağıtıldı. Mutlaka, tahliye öncesi testlerin (-) olması gerekirdi, hatta ardışık 2 testin.. Yine de 14 gün karantina mekanlarında tutulup (boş kalan büyük tatil köyleri, oteller, satılamayan onbinlerce TOKİ evleri..) ardından evlerine parça parça yollanmalıydı. Son 2 haftadır günlük ölüm sayıları 100’ün üstüne çıktı. Bunda cezaevlerinden salıverilenlerin ve 10 Nisan gecesi faciasının payı olsa gerek.

9- Kaybettiğimiz her vatandaşımızın acısını rakamlarla duyurmak, diğer ülkelerle rakamlar üzerinde başarı diye açıklamak bana acı veriyor. Ancak daha fazla kayıp olmaması için gösterilen çabayı da unutmamak gerekir. Yoğun bakımdaki hasta sayısında ve hastanede yatan hasta sayısında azalma olduğu dile getiriliyor. Sağlık Bakanı Bilim Kurulunun kararları doğrultusunda hastaların tedavi süreçlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konuda önerileriniz var mı?

Yanıt 9 : Evet.. Her akşam felaket verilerini halka soğukkanlılıkla aktarmak kolay bir iş değil.. Dile kolay, son 2 haftadır her gün 100’ün (yüz!) üstünde yurttaşımızı COVID-19’a kurban veriyoruz. İnsan duyarlığımızı asla yitirmememiz gerek. Bu durum böyle sürdürülemez! Sosyal psikoloji alt üst olur ve bunalım yönetilemez boyutlara varabilir. Dünyadaki son durum aşağıdaki gibi 🙁https://www.worldometers.info/coronavirus/, April 24, 2020, 14:00 GMT)

Yukarıdaki 2 grafikte, hala, büyük bir hızla olgu ve ölüm sayılarının dünyada tırmanmakta olduğu görülmekte.

Türkiye verileri 101,790 olgu (vaka, hasta);  son günde yeni hasta 3,116; toplam ölüm sayısı 2,491; son gün ölen sayısı 115.. Bunlar ürkütücü veriler ve bir başarıya değil tersine işaret ediyor! (24.04.2020 https://covid19.tubitak.gov.tr/turkiyede-durum)

Türkiye verileri, aşağıdaki grafikte görüldüğü gibi Dünya eğilimlerinden ayrılıyor ve kendi içinde de ciddi biçimde tutarsız. Örn. hasta sayılarında büyük bir hızla tırmanma göstererek İran’ı, Çin’i aşan ve 7. sıraya yerleşen Türkiye, ölüm oranlarının düşüklüğünde ise dünyada birinci! Keşke doğru olsa.. Ölüm rakamları da hasta sayıları da gerçekçi değil, değişik nedenlerle gerçek olmaktan uzak, yer yer makyajlı, yer yer kötü yönetim örneği kayıt hataları ve eksiklikleri. Örneğin Sağlık Bakanı ölümlerdeki düşüşün / muazzam başarının erken tanıya dayalı olduğunu söylüyor ama erken tanı hastanede konmaz; aktif sürveyans – filyasyon ile / toplum içinde test yaparak konur; bu çok yetersiz. İkinci olarak, gerçekten erken tanı koyuyor isek, yoğun bakıma gereksinim düşük olmalıdır. Yoğun bakımdaki hasta oranı dünya genelinde %2,16 iken, Türkiye’de %2,76. Üstelik Türkiye yaşlı bir nüfusa değil, genç bir nüfusa sahip. İtalya, ABD, İspanya, Fransa, İngiltere, Almanya, Japonya’da 65+ yaş nüfus %20’nin üstünde iken, Türkiye’de %9!

Not : Üstteki grafikte fahiş bir hata var!!
Mavi çizgili olgu sayıları sağdaki Y eksenine göre on bin gibi görünüyor ve iyileşen hastaların sayıca çok altında. Oysa soldaki Y ekseninde 102 bine yakın gerçek sayı görünüyor ama her 2 Y ekseni de nümerik eşelde. Böylece iyileşenler, varolan hastaların 5 katı gibi ya da tersine, varolan 102 bin hasta 10’da 1’i gibi algılanıyor.. Olacak şey değil! Tıp Fakültesi 1.-2. sınıf öğrencisi tablo – grafik yapma ve okuma – değerlendirme tekniklerini, hilelerini öğrenir. Ayrıca Dünyadaki ölüm ve olgu sayılarını gösteren 2 ayrı grafikte X ekseni uzunluğu ayrı ayrı, Türkiye için verilerin sunulduğu hemen üstteki gafikte olanın yarısı. X ekseni gereksiz (Bilerek!?) uzatılarak bir algı yanılsamasına, eğimin gerçekte olduğundan daha az algılanmasına yol açıyor. S. Bakanlığı bu tür fahiş hatalara (algı yönlendirmelerine?!) asla düşmemeli, tenezzül etmemeli..

Türkiye’de izlenen sağaltım (tedavi) rejimleri Dünyadan çok farklı değil. Hemen hemen tüm devletler eldeki birkaç ilacı denemekte. Eğer gerçekten bilimsel olarak çok başarılı sonuçlar aldı isek buna elbette seviniriz ve bir an önce bilimsel makalelere dönüştürülerek dünyanın saygın tıp dergilerinde yayınlanmasını, bilimsel eleştiriye açılması ve dünyanın yararlanmasına sunulmasını diliyoruz Bilim Kurulunca.

10- Dünya Sağlık Örgütü bu süreçte kendine düşen sorumlulukları yerine getirdi mi? Çünkü çalışmalarını eleştirenler oldu. Trump, DSÖ’yü “Çin’in dezenformasyonunu yaymakla” suçladı.  Verdiği fonu durdurdu, Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, “bilgi iletme veya uyarı yapma eksikliği bulunuyor.” dedi ve DSÖ’nün “devletlerden bağımsız hareket etme kabiliyeti zayıf” diye ekledi. Sizce salgın sırasında bağımsız mı hareket etti yoksa salgını duyurmakta geç mi kaldı, DSÖ için neler söylersiniz?

YANIT 10 : Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), kuruluş Anayasasına uygun olarak görevlerini yerine getirmekte. Genel Başkan Dr. Tedros Adhenom Gebreyesus ve çalışma arkadaşları, kurumsal olarak DSÖ’nü başından bu yana vargücüyle salgın yönetimi sürecine koştular. Çin’i ziyaret ederek yerinde incelemeler yaptılar. Sürekli ve kademeli olarak uyarı ve yol gösterme yükümünü yerine getirdiler. Süreci izlediler, tanı ve sağaltım için protokoller geliştirdiler. Uluslararası Kodlamada COVID-19 için ek 2 kodu zamanında sisteme eklediler (Türkiye kendini uyarlamada gecikti). Aşama aşama alarm düzeyini yükselttiler 11 Mart 2020 günü “Bu bir Küresel Pandemidir (kıtalararası salgın)” dediler. DSÖ bu bağlamda deneyimli ve birikimlidir. ABD Başkanı Trump’ın DSÖ’ne ilişkin saldırısı iç politikaya yöneliktir ve ABD sağlık sistemindeki utanç verici yapılanmanın yüz kızartan sonuçlarını örtbas amaçlı hedef şaşırtmadır. BM sistemi ve DSÖ Anayasasına göre üye ülkeler DSÖ’ne akçalı (mali) katkı yapak zorundadır. ABD, hukuk dışı olarak yıllık 500 milyon $ ödeneğini askıya almıştır. Şovdan öte boyutu yoktur ve DSÖ’nü akçalı sıkıntıya düşürürse, bundan tüm dünya zarar görür. Nitekim Çin, ek olarak 30 milyon $ destek verdi DSÖ’ne.

DSÖ Genel Başkanı Dr. Gebreyesus’un 10 Aralık 2017 Dünya İnsan Hakları gününde yaptığı küresel çağrı son derece önemlidir. Genel Başkan o çağrısında (Universal Health Coverage – UHC) herkesin – her yerde sağlık hizmetine erişebilmesini bir temel (essential) hak olarak nitelemiş ve uluslararası topluma etkili bir çağrı yapmıştı. Dünya nüfusunun yarısının sağlık hizmetlerine erişemediğini, her yıl yüz milyon insanın kaçınamadığı sağlık giderleri yüzünden aşırı yoksulluğa sürüklendiğini…. Özetle derin ve kabul edilemez sağlık eşitsizliklerini kanıta dayalı olarak gündeme taşımış ve net önerilerde bulunmuştu. Neo-liberal kapitalizmin bu TEMEL HAK çağrısından çok rahatsız olduğu ve “not ettiği” görülüyor. Aynı Trump, insanların bedenlerine dezenfektan şırınga edilmesi ile COVID-19’dan korunmayı (!) önerebilecek ölçüde şaşkınlaşmış görünüyor!!

11–Geçtiğimiz günlerde bir söyleşi okumuştum: “Salgınlar ve Toplum: Kara Vebadan Günümüze” adlı bir kitap da yazan Prof. Frank Snowden, “insanoğlunun tek bir silahı var: Zekaları. Bizim tek silahımız bilimsel tıp ve bilimsel kamu sağlığında vücut bulan zekamız.” demiş. Bu salgın bitince ülkemizde yöneticiler karar vericiler kendilerini bilime daha çok yatırım yapmak zorunda hissederler mi, sözgelimi devlet bütçesinde Diyanete ayrılan paydan daha çok para sağlığa ayrılır mı ne dersiniz?

YANIT 11 : Bu salgın kuşkusuz büyük bir musibet.. Bin nasihate bedel olur mu, göreceğiz. Ancak bununla bitmeyecek. Çünkü 7,8 milyar nüfus Küremize kaldıramayacağı ölçüde büyük, yetmiyor zavallı gezegenimiz. Nüfus artışını mutlaka frenlemek ve HER AİLEYE 1 ÇOCUK ile yetinmeliyiz. Mutlaka çok tasarruflu yaşamayı öğrenmeliyiz. Doğaya saygılı – barışık olmalıyız. Vahşi kapitalizmi mutlaka dizginlemeliyiz. “Sürdürülebilir kalkınma” söylemi (paradigması, metaforu) iflas etmiştir. Yerini “sürdürülebilir yaşam” a (sustainable life) bırakmalıdır.

  • Neo-liberal küreselleşme kamuyu – devleti “tu kaka” ilan etmiş ve dünyayı yağmalayarak sömürmüş ve yoksulluğun – işsizliğin – eğitimsizliğin – sanatsızlığın – kültürsüzlüğün.. yozlaştırıcı iklimini dayatmıştır.
  • Bu düzen böyle gitmez, insanlar yeniden Devleti ve kamusal temel hizmetleri SAĞLIK + EĞİTİM + ADALET + GÜVENLİK.. ısrarla isteyeceklerdir vergilerinin karşılığı olarak..
  • Türkiye’de de SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM adlı sefalet politikalarına son verilmeli; kamu öncülüğünde ılımlı devletçi – planlı ekonomiye geçilmeli; sağlık hizmetleri Devlete ödev, yurttaşa hak olarak netlikle kabul edilmelidir.

DİB’na genel bütçeden 2020 bütçesinde 11-12 milyar TL ödenek ayrılması (bütçenin %1’i) laik bir devlette Anayasaya aykırıdır. DİB, herkesin vergisi ile din adına hurafeyi – gericiliği – yobazlığı tüm inanç kesimlerine dayatamaz; bu apaçık bir insan hakları çiğnemidir (ihlalidir). 2020 bütçesinde Sağlık Bakanlığı bütçesi 59 milyar TL olup, DİB ödeneğinin yaklaşık 5 katıdır. Ayrıca SGK da bu yıl 120 milyar TL dolayında sağlık harcaması yapacaktır. Ancak DİB’nın Vakıfları, şirketleri….. üzerinden çok büyük fonları yönlendirdiği bir gerçektir.

12- Salgın sürecinde iletişim hakkının ne denli önemli olduğu kanıtlandı. Salgını bahane ederek haber verme ve haber alma hakkının kısıtlanması siyasal kaygıların öne çıkması ve cezalandırıcı yöntemlerin kullanılması salgın sürecinde güveni ve şeffaflığı engellemez mi? Medyaya yönelik RTÜK cezaları için neler söyleyeceksiniz?

YANIT 12 : TTB Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman’ın TELE1’de gerçekleri dile getirmesine katlanamayan, siyasal iktidarın maşasına dönüşen RTÜK, ne yazık ki, tüm ulusal ve evrensel hukuk ilkelerini ayaklar altına aldı. HALK TV…. ODATV’ye, 2 Barış’ımıza… kabul edilemez faşistçe baskılar uygulanmakta. Bu tablo kabul edilemez ve sürdürülemez. Basın ve iletişim özgürlüğü, düşünce açıklama özgürlüğü Anayasa’nın açık korumasındadır. Salgın gerekçesiyle baskıcı – hukuk tanımaz bir yönetim Türkiye’ye yakışmaz. TBMM tatilde olmamalı, salgını yönetmelidir, iktidarı denetlemelidir. Ne var ki TEK ADAM REJİMİ “Türkiye’yi uçuracağına” yerin dibine sokmuştur. Böyle olacağı gerçekte kurgulanmıştı. Yargı, son anayasa değişikliği ile (2017) “bağımsız” olma sıfatına ek olarak bir de “tarafsız” olma nitemi kazanmıştır (md. 9). Ama sonuç fiyaskodur. TEK ADAM REJİMİ, doğasına uygun olarak, otoriterlikten totaliterliğe savrulmaktadır büyük bir hızla. Bu sürükleniş AKP / Erdoğan’a sanıldığı gibi daha çok güç ve süre kazandırmaz; tersi olur.

  • Salgın yönetiminde hastalık – ölüm verilerini… halktan saklamak güven bunalımı doğurur.
  • Halkı yanına al(a)mayan bir yönetim salgınla savaşımı kazanmaz.

O nedenle demokratik, hukuka bağlı, saydam, katılımlı, liyakate dayalı ve mutlaka BİLİMSEL AKILCILIK temelli bir yönetim, salgın olsa da olmasa da Türkiye’de geçerli kılınmalıdır.

13- Bu süreçte öbür bilim insanlarımızın hatırlatmaları dışında okurlarımıza iletmek istediğiniz farklı uyarılarınız olacak mı?

YANIT 13 : Türkiye’de Hacettepe ve İstanbul Tıp Fakültelerinde eğitim aldım, İngiltere ve ABD’de de. 1977’den beri tıp doktoru ve 40 yıllık Halk Sağlığı Uzmanıyım. Epey salgın yönettim. Binlerce hekim yetiştirdim, Türkiye’nin her yerinden bilgiler, yakınmalar, belgeler geliyor bana. Hacettepe ve İstanbul Tıp 1977 mezunları sınıf arkadaşlarımdan da sürekli destek alıyorum. Ayrıca Mülkiye (Ankara SBF) mezunuyum ve Biyoistatistik, Sağlık Hukuku alanlarında uzmanlık eğitimi aldım. Tıbbi EPİDEMİYOLOJİ kitabı çevirisi yaptım. 23 Mart’tan bu yana 1 aydır 30 dolayında TV programına katıldım. Tüm deneyim ve birikimimi kanıta dayalı olarak sundum. Yukarıda da belirttim, 67 yaşındayım ve Kasım 2020’de emekli oluyorum. Hiçbir beklentim ve korkum yok.

10 temel öneri (must, essential) sunayım son olarak  :

  1. Hafta sonu piknik ya da bayram karantinaları ile salgın uzar. Aktif sürveyans yapılmalı, test sayısı artırılarak toplum içinde saklı – gizli.. taşıyıcı – hasta bulunup sağaltımı yapılmalı, ayrılmalıdır.
  2. Salgın verileri ayrıntılı olarak özel bir web sitesinde düzenli olarak her gün güncellenerek yayınlanmalıdır. Ölüm ve hasta sayıları halen gerçekçi olmayıp, düzeltilmeli ve kamuoyundan özür dilenmelidir.
  3. Bilim Kurulu kararlarını Kurul sözcüsü her akşam açıklamalıdır. İktidar, bu kararları harfiyen uygulamalı; uygulamadıklarının gerekçesini kamuoyuna açıklamalıdır. Erdoğan, keyfi biçimde Bilim Kurulu kararlarını uygulayıp / uygulamama noktasından mutlaka uzaklaşmalıdır; ayrımcı – ötekileştirici tutum ve davranışlarını, söylemlerini mutlaka terk etmeli yerel yönetimleri hiçbir biçimde engellememelidir.
  4. Salgın yönetimi için Ulusal Salgın Yönetim Merkezi kurulmalı, Cumhurbaşkanı yardımcısı yönetiminde Tıp Bilim Kuruluna ek olarak stratejik sektör kurulları (gıda, turizm, ulaşım, eğitim, ulusal savunma, uluslararası ilişkiler, hukuk..) oluşturulmalı ve kısa – orta – uzun erimli politikalar geliştirerek uygulamaya koymalıdır. Bu kurullar katılımcı olmalı, meslek örgütleri, sendikalar… temsil edilmelidir. Sağlık çalışanları gereğince korunmalı, desteklenmelidir. 1. Basamak hızla güçlendirilmelidir. Koruyucu sağlık hizmetleri mutlak bir öncelik almalı; sağlık hizmetleri tartışmasız olarak kamusal sorumluluk altında herkese hak olarak görülmelidir.İnsanlar sağlık sektörünün müşterisi olamazlar!
  5. TBMM tatilde değil görevde olmalı, iktidarı denetlemeli ve gereken yasal düzenlemeleri hızla yapmalıdır.
  6. Salgın bahane edilerek baskıcı yönetime asla yönelinmemeli, haberleşme özgürlüğü, demokratik haklar.. özenle korunmalıdır.
  7. Uluslararası kurumlarla, başta DSÖ olmak üzere açık – saydam işbirliği içinde olunmalı; küresel eşgüdüm sağlanmalıdır.
  8. Salgının yarattığı çok ağır finansman yükü için ülkenin Dolar milyarderleri gönüllü desteğe çağrılmalıdır.Bir beka sorunudur bu salgın!
  9. Toplumsal bağışıklığın ne düzeye eriştiğini kestirmek üzere uygun büyüklük ve bileşimde bir örneklem üzerinde yeni koronavirüs antikorlarına bakılmalıdır (sero-prevalans çalışması). COVID-19’un serodinamisi iyi bilinmediğinden, bağışık (anti-korona antikor seropozitif) olanlarda bağışıklığın hızla sönümlenebileceği (sero-negatif konversiyon) dikkate alınarak bu saha araştırması için gecikilmemelidir. Ayrıca kazanılan bağışıklığın koruyucu gücü de bilinmediğinden, salgın yönetiminde bu noktalar gözönünde tutulmalıdır Saptanacak bağışık kişilerin plazma bağışçısı (donörü) olarak arşivlenmesi, kritik işlerde iseler göreve başlatılması…  bakımlarından ek kazanım olacaktır.Türkiye’de dolaşan yeni koronavirüs serotiplerinin moleküler olarak izlenmesi de son derece önemlidir.
  10. Gelinen aşamada, en az 14 gün tam karantina uygulanmasından başka seçenek gözükmüyor. Bu köktenci (radikal) karar alınmadıkça, yukarıda da belirtildiği üzere HASTALIK – ÖLÜM sayısı artmakta, ağır hasta ekonomi ayağa kalkamayacak ölçüde felç olmaktadır. Bir an önce bu uygulamaya geçilmezse ödenecek maddi – manevi bedel çok daha ağırlaşacaktır, ağırlaşmaktadır.

KORONA VİRUS NELERE ŞAL, NELERE MERCEK?

KORONA VİRUS NELERE ŞAL, NELERE MERCEK?


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İçimiz dışımız “corona virus” oldu..
Oysa Ülkemizin yakıcı sorunları ağırlaşarak sürüyor..
Dolar 6,44 TL’ye tırmandı! Öbür dövizler de yükseliyor..
Üstelik elin ülkesinde de (ABD – AB, UK..) hastalık var, can alıyor her gün onlarca, yüzlerce.
Sektörler akçalı (mali) bunalımda, ortada döviz kıtlığı var büyük ölçüde dolaşımın (sirkülasyonun) yavaşlamasına bağlı.

Ancak “Küresel AĞA”, kerameti kendinden menkul senyoraj hakkını (!) / hegemonisini pervasızca dayatıyor ve FED, 198 milyar $ nakiti kağıt ve mürekkep bedeli karşılığında basıp piyasaya sürüyor.. (Bu para, 2020 Türkiye bütçesinden yaklaşık %20 daha fazla!?)
ABD’de enflasyon olmuyor, paranın değeri de düşmüyor.. FED faizleri neredeyse sıfırlıyor. Siyasal iktidardan bağımsız, para politikalarını “büyük oyunun kurallarına göre” oynuyor ABD Merkez Bankası FED.. Bizde ise “biat etmedi kulumuz” diye AKP = Erdoğan tarafından TCMB Başkanı görevden alındı. Üstelik Erdoğan’ın bilim dışı takıntısı gerekçesi ile : Faiz enflasyon doğuruyor!? 

Ekonomist olduğunu savlayan ama gerçek diplomasını bir türlü göremediğimiz AKP = Erdoğan, İktisat 1. sınıf öğrencisinin bile öğrendiği evrensel bilimsel gerçeği ters yüz ederek gerekçe (!) yaratıyor kendine, kamuoyunu yönlendiriyor… Dolayısıyla bu kafayla yönetilen ülkemiz, bir türlü belini doğrultamıyor. G20’den düştük – düşeceğiz, işsizlikten de perişanız.

Cılız – hastalıklı – çok borçlu – üretmeyen ekonomi, haliyle ulusal parasını da güçlü kılamıyor..

Sürekli olarak yoksullaş-TIRIL-ıyoruz!

Kişi başına ulusal gelir 7 yıl öncekinin altında ve 9 bin Doları zor buluyor.. (Dünya ortalaması 11 bin Doları aşkın) ve bu iktidar, TEK ADAM = RTE eliyle harikalar yaratıyor öyle mi??!

Cümle alem şunu aklına bir güzel koysun ve hiiiiç çıkarmasın :

  • Türkiye’nin sorunları, tek başına AKP = Erdoğan iktidarı ile 18 yılda öylesine ağırlaşmış, öylesine içinden çıkılmazlaşmıştır ki; alleme-i cihan olsa tek bir kişi içinden çıkamaz. Mustafa Kemal ATATÜRK bile! Kaldı ki, o büyük önder, en kritik savaşları bile Meclis ile yürüttü.

Bitmeyen dertlerimizden başımız göğe ererken, bir de küresel korona salgını eklenince, ekonomi, deyim yerinde ise su kaynatıyor..
Kuşkusuz bu olumsuz gelişmeler günlük yaşama yansıyacak ve yaşamı daha da katlanılmaz kılacak.. Ailece intiharlar unutulmayacak, işsizlik kavuruyor özellikle gençleri.. 4+ milyon!

Şehitler tepesine mazlum halkın cefalı – özverileri evlatları yağıyor Erdoğan hazretleri böyle buyurduğu için, buyurmaya da devam edeceği / ettiği için.. 2 oğlundan bir “çürük” ama her nasılsa uluslararası ticarette yurt dışında olağanüstü başarılı (!?); öteki bedelli / paralı askerlik yapmış sayılan okçu – TÜRGEV’ci mahdumu olan Erdoğan’ın..

  • Oysa toplumsal cinnet içinde halk adeta!

Ne var ki, AKP = Erdoğan büyüsü – illüzyonu giderek bozuluyor!

Kuşku yok, hiçbir halk sonsuza dek aldatılamaz, idraki / algısı köreltilemez.
Ne yazık ki, bu süreçte küplerini doldurarak karunlaşaranlar, yolsuzluklarla talan ederek halk yığınlarını yoksullaştıranlar, ülkeyi açık hava hapishanesine dönüştürenler.. birkaç kuşak çooook varsıllaşmış (zenginleşmiş) oluyorlar. Halkın yaşamı, geleceği çalınıyor haramzade soygunu ile, yalnız yaşayanlar değil, çocuklarının – torunlarının bile geleceği yok ediliyor!
****

Korona virus salgını AKP = Erdoğan için bir bakıma “ilaç” gibi geldi..

Tüm yakıcı sorunları, iktidarı bunaltan dertlerimizi öteledik (!)..
Muhalefet yok, eleştiri yok, toplantı yok, gösteri yok, yok, yok, yok.. TBMM bile tatilde!

Bu arada AKP = RTE’nin sesi de çıkmıyor.. Konuş(a)mıyor..

Karşısına yığma kalabalıkları görkemli salonlara doldurup esip gürle(ye)miyor.. Ama Erdoğan konuşamdan yapamaz ki! Bir yolunu mutlaka ama mutlaka bulacak, dağlarca kibirli mimiklerini – postürünü – giyimini – jestlerini – ses tonunu – edasını – hamasetini – şiddetini – narsisizmini, gündemini.. ne yapıp edip yaratacak ve bizleri daha çok yoksun bırakmayacaktır cemalinden!

Akıllarına hiçbir şey gelmiyorsa, biz söyleyelim; çağırırsınız TRT’yi sarayınıza 1-2 muhabirle, “ULUSA SESLENİŞ” (!) konuşması yaparsınız hiç yoktan, müritlere ayar verir, boşalırsınız falan..

Ama bu arada KORONA SALGINI ile ilgili hesap da vereceksiniz halka, hiç yolu yok!

Peki ne söyleyecek Tek Adam Erdoğan? Kader – fıtrat, bizde hasta çoook az, ölüm yok, Dünya biz hayran, hamdolsun, Rabbim falan filan…. öyle mi? Karantinaya alınmayıp evlerine yollanan 21 bin Umre ziyaretçisi için ne buyuracak örneğin; ki salgınla savaşımda bağışlanmaz hatadır!

Yaşam adeta durdurulurken, camilerde namaz için ayak sürümeyi, yarım ağız “camiler açık ama evde kılabilirsiniz, toplu gelmeseniz fena olmaz…” türü karnından fetvaları nasıl savunacak?

Şehir hastaneleri talanı uğruna kapatılan hastanelere yeniden duyulan yakıcı gereksinime ne buyuracak??

31 Aralık’tan (2019) bu yana (Çin’de ilk resmi olgu) 2,5 ayda hala, yalnızca birkaç merkezde (<6) ancak korona testi yapılabilmesine ne buyuracak?

  1. Basamak sağlık hizmetlerini felç edişlerine ne buyuracak?
  2. Koruyucu sağlık hizmetlerini unutup / felç edip varsa yoksa tedaviye odaklanmaya ne diyecek?

Sağlık sektörünü ezici düzeyde piyasalaştırmasına / özelleştirmesine ne buyuracak?

Halkın yoksullaşTIRılmasına, beslenmesinin bozulmasına, yaygınlaşan açlığa ne buyuracak?

Vahşetle kirletilen çevreye, tarım ve hayvancılığın çökertilmesine, en temel besinlerin bile dışalım (ithalat) bağımlılığına ne diyecek?

450 milyar Doları aşan devasa borca ne diyecek?? (2002’de iktidar olduğunda 120 milyar $ idi!)

Etil alkolde bile stokları birkaç günde tükenen ve dışalıma mahkum ülkemiz, 18 yıldır kimin tek başına mutlak iktidarı tekelinde??

Üniversite öğrencilerini apar topar yurttan atıp, yurtları karantina yerlerine dönüştürme ayıbına ne açıklama sunacak AKP = Tek Adam Erdoğan ? Ki bu da salgınla savaşımda ciddi bir fiyaskodur, toplu kitle hareketlerinden kaçınmak gerekir, İtalya bu nedenle perişan!

  • Örneğin camiler bu amaçla / karantina yerleri olarak kullanılsa fena olmaz mı?

TOKİ hızla prefabrik karantina alanları yaratabilir mi? Özellikle büyük kentlerde boş arazi bulabilir mi? Akçalı (mali) gücü buna yeter mi? Ya da satılamayan yüzbinlerce konut fazlasını karantina evleri olarak kullanmayı aklına getirir / kıyabilir mi şu olağanüstü dönemde?

Çin gibi 10 (on) gün içinde 1000 (bin) yataklı birkaç hastane yapabilir misiniz o anlı şanlı, devasa kamu ihalelerini her nasılsa heeeep ama heeeep kapmayı beceren yandaş / kandaş / candaş / yoldaş / sırdaş / dindaş / Cennetdaş (!) yüklenicilerinizle (müteahhitlerinizle)??

Şehir hastaneleri safsatası / talanına kurban edip boşalttığınız hastaneleri ne yaptınız? Yoksa okulları tatil etmeniz bundan mıydı, öğrenci yurtlarını boşaltıp karantina yerleri yapmak?!
****

İyi kötü sosyal medya canlı; orada da AK tiroller ve yandaş – kandaş – candaş kimi yargı mensupları 7/24 görev başındalar.. zinhar çizmeyi aşmak yok.. Üstelik salgın hastalık hukuku gündemde bu kez! TCK’nın malum maddeleri; Adalet Bakanının bile açık – örtük gözdağı verdiği! Ama bu maddeler, koronadan korunmak için (!) muska – dua tacirlerine işlemiyor?!
Öte yandan kamusal olanaklar sağlık dahil öylesine sınırlı ki, KORONA SALGINI ile başetmek hiiiiç kolay değil.. Kamu sağlık sektörü olabildiğince küçültülmüş.. Ülkedeki 1530 dolayında hastanenin yaklaşık 650’si özel sektörün. Hastane yatakları ve yoğun bakım birimlerinin 1/4’ünden çoğu yine özel sektörde. Hemşire sayısı neredeyse hekim sayısına denk, 160 binlerde. Oysa 1 hekime karşılık 4 hemşire uluslararası standart.
  • Yeterli cerrahi maske bile yok  sağlık çalışanlarına..
TTB Merkez Konseyi Başkanı sevgili meslektaşımız Prof. Dr. Sinan Adıyaman’ın web sitemizde yer verdiğimiz açıklamasında, korona testi negatif gelen hastada 2. kez test istemi yapıldığında “riskli” gibisinden saçma sapan yanıtlar geldiği belirtildi. Oysa bir laboratuvar testi ya (+) tir ya da (-).. Arada kuşkulu durumlar olabilir belki ama dünyanın hiçbir yerinde bir laboratuvar “riskli” gibi bir değerlendirmede bulunamaz. Böylesi bir yargı ancak klinik durum için söz konusu olabilir. Yoksa böylelikle mi resmi hasta sayısı çoook sınırlı tutukuyor?? (http://ahmetsaltik.net/2020/03/17/ttb-hekimlerden-aldigimiz-duyumlar-koronavirus-hastasi-sayisinin-daha-fazla-oldugu-yonunde/)
Bilim Kurulu’nun kararları düzenli açıklanmıyor, neden?
Hem Kuran’da, fıkıhta… şer’i kaynaklarda yeterince hüküm yok mu bu konuda?
Neden bilim kuruluna sarıldınız, hani yaşamın her alanının dininizin kurallarına uydurup öyle yaşayacaktınız 6. Din Şurasında Erdoğan’ın kapanış konuşmasına göre??
Neden salgını DİB yönetmiyor da özel sektörden gelme Sağlık Bakanı çırpınıyor??
Demek ki ülkeye 160 bini bulan imam değil, SAĞLIK ÇALIŞANI – HEKİM gerekliymş, haa??
Salgın ile imam-hatipler değil hekim – hemşire… özverili sağlık çalışanları boğuşurmuş haa??
****Öte yandan, ülkemizde yüz bini aşkın hekimin yasal meslek örgütü Türk Tabipleri Birliği‘nin bilim insanı kimlikli – alanın uzmanı akademisyen temsilcisi neden yok Bilim Kurulunda?

……….
………………….

Sorular, dertlere tercüman ve de hal-i pür melalimize ayna olarak daha da uzatılabilir..

Dünya Bankası – IMF maşaları eliyle küresel emperyalizmin dayattığı SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM MASKELİ sağlık hizmetlerini özelleştirme, piyasaya ve sermayenim insafına terk etme, devleti kenara çekip sağlık hizmeti vermekten alıkoyma…. politikaları bir kez daha çök-müş-tür.

Sağlık, doğuştan kazanılan bir temel insanlık hakkıdır ve Devletin ana yükümlerinin başındadır.

Türkiye, sağlık hizmetlerinde, KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİNE kesin öncelik veren, kamucu bir sağlık sistemine hızla, oyalanmadan geri dönmek zo-run-da-dır.

Oysa AKP, bunların tersini yapmak üzere iktidara getirildi ve 18 yılda epey de yaptı.

Sağlık alanında da yerli – yabancı sermayeye rant aktarmak boynunun borcu!

Peki şimdi ne olacak??

Sevgi, saygı ve derin KAYGI ile. 17 Mart 2020, Ankara

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününde AKP’nin Yüz Kızartıcı Şiddeti

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününde AKP’nin Yüz Kızartıcı Şiddeti


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF – Mülkiye)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Emekçi kadın arkadaşlarımızın sokaklarda toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenlemeleri, doğrudan Anayasanın koruması altında olan bir temel hak ve özgürlüktür.

Bu haklı eylemleri ve hukuka uygun istemleri biz de bütünüyle destekliyoruz, katılıyoruz, paylaşıyoruz. Anayasanın ilgili maddesi aşağıdadır :
*****
Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı

Madde 34 – (Değişik: 3/10/2001-4709/13 md.)

Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak,  millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
*****

Kolluğun görevi bu temel hak ve özgürlüğün kullanılmasını engellemek için elinden geleni açık ve örtük cansiperane sergilemek (!) ve kadınlara orantısız, yersiz, hukuk dışı ŞİDDET uygulamak değil; tam da tersine insanların bu temel hak ve özgürlüğünü yasal sınırlar içinde kullanabilmesi için elinden ne geliyorsa yapmak ve gerekli güvenliği sağlamak, engelleri kaldırmaktır.

  • Gözaltına alınan tüm eylemci kadınlar – erkekler, gazeteciler derhal serbest bırakılmalıdır.

Türkiye, AKP iktidarında her geçen gün daha çok faşizme kaymaktadır!

İktidar, yarattığı sorunlar sarmalında boğulmakta ve demokratik çıkış bulamamaktadır.

  • Yerlerde, saçlarından sürüklenen kadınların görüntüleri AKP iktidarının yüz karasıdır!

Toplumda en küçük bir kıvılcımın hızla yayılarak önü alınamaz protestolara, iktidara dönük eylemlere dönüşeceğinden olağanüstü korkmaktadır. Bu nedenle de her geçen gün daha çok şiddete ve hukuksuzluğa batmaktadır.

Bir toplumsal kalkışma paranoyası AKP = Erdoğan’ı içten içe, derinlemesine tutsak almıştır

Ne var ki, bu gidiş çare değildir; aksine kısır döngüdür ve AKP iktidarının kaçınılmaz sonunu hızlandırmaktadır.

Öte yandan, TEK ADAM = Bay RTE yönetimi sağduyudan kopmuş, karmaşaya (kaosa) boğulmuştur.

  • 21. yy’ın şafağında, Türkiye’de kadınlara polis şiddeti yüz kızartıcı olmanın da ötesinde utanç vericidir!
  • Rejim, diktatoryal sınırları zorlamaktadır.

Ne var ki, bu yöndeki eleştiriler yandaş yargı sopasıyla bastırılmaktadır. TELE1 genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ‘a verilen Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması (!) gerekçeli 15 ayı aşkın hapis cezası da bir gösterge ve karşıt medyaya – muhalefete gözdağıdır.

AKP = Erdoğan, “Ben diktatör olsam bana diktatör diyemezdiniz..” buyurmuştu. Oysa son günlerde, bu yöndeki imalar bile DER – HAL savcılarca sabaha karşı ev baskınları ve gözaltılarla, ardından sulh ceza yargıçlarınca tutuklamaya dönüştürülmektedir.
Baskıcı demir yumruk uygulaması “tipik” leşmiş, klişeleşmiştir, öngörülebilir olmuştur!

  • AKP, karşıt olan her – ke – si kodese mi tıkacaktır?

Gazeteciler Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan ve Murat Ağırel‘in alelacele ve palas pandıras tutuklanmalarının hukuk devleti – demokrasi – bağımsız / tarafsız yargı ile açıklanıp anlaltılması asla ve asla olanaklı değildir.

Mahzenlere atılan gazeteciler, aydınlar, siyasetçiler… yazıp – çizmeye, halkı aydınlatmaya daha da etkili olarak devam edeceklerdir.

Baskı ile, zulüm ile insanların hak- özgürlük savaşımının engellenemeyeceğini AKP = Erdoğan başta, tüm iktidar ve yandaşları çok iyi kavramalıdır.

Bir zamanların mağdur rolü oynayan AKP’si, apaçık zulme ve zalime evrilmiştir, hazin ve ibretliktir!

AKP = Erdoğan rejimi, kapalı – örtük / kesimsel (kısmi) baskıcı yönetimden, açık faşizme savrulmaktadır; hem de hızla ve dünya kamuoyunun gözleri önünde..

Oysa çare tam tersidir, hem de tez elden.

Sevgi, saygı ve KAYGI ile.
08 Mart 2020, Ankara