SALTANAT’IN KALDIRILMASININ ANLAMI

96 YIL SONRA
SALTANAT’IN KALDIRILMASININ ANLAMI

Şu sözler, son (36.) Osmanlı Padişahı Halife-Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in :

     “Koşullar ne denli ağır olursa olsun kabul edelim. İngiltere’nin doğudaki bize dost politikası değişmemiştir. Daha sonra bağış ve iyiliklerini kazanabiliriz.”

Ardından, Paris Konferansı’nda Vahdettin’in Sadrazamı ve damadı Ferit Paşa, İzmir için İngiliz işgalini önerir. Buna karşılık, ekonomik, parasal, hukuksal bağımsızlık.. gibi en yaşamsal istemlerden vazgeçer. Hatta, Bakanlıklarda İngiliz Müsteşar bulunması, illerde vali yardımcılığı görevini İngiliz konsolosların yapması ve maliyenin tümüyle İngilizlerin denetimine bırakılması bile Vahdettin tarafından önerilir. Yeter ki, son (36.) Osmanlı Padişahı “Halife-Sultan” VI. Mehmet Vahdettin, içi boşaltılmış – göstermelik  taht ve tacından geri kalmasın. Ülke parçalanmış, açıkça sömürgeleşmiş, ulus tutsaklaşmış ve vatan toprakları bir avuç kalmış olsa da..

Ülkeyi böylesine satan, hain bir Osmanlı saltanatının daha fazla tutulmasının ulusa hiçbir yararı olmadığı ortadayken, Lozan Barış Görüşmelerine bağlaşıklarca (İtilaf Devletleri) taraf olarak çağrılınca, Mustafa Kemal Paşa’nın sabrı taşar. Ulusal Kurtuluş Savaşı boyunca emperyalistlerle işbirliği yaparak ülkeyi arkadan hançerleyen Osmanlı Saltanat kadrosunun artık ulusa daha fazla ihanetine katlanılamazdı. Mustafa Kemal Paşa ve Türk ulusu “ya bağımsızlık ya ölüm” ilkesiyle şanlı Kurtuluş Savaşı’nı verirken, Vahdettin ve tayfası düşmanla açık işbirliği içindeydiler. Yıllarca savaş alanlarında kan, can ve gözyaşıyla kazanılan ulusal bağımsızlığın ve utkunun Lozan Konferansı’nda masada tehlikeye atılmaması gerekiyordu.

İşte bu gerekçelerle, 1 Kasım 1922’de Saltanat ve Hilafet birbirinden ayrılarak Saltanatın kaldırılması, TBMM’de Mustafa Kemal Paşa’nın şu kararlı sözlerinin ardından oybirliği ile kabul edildi :

  • “Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına zorla el koymuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır… Fakat ihtimal, bazı kafalar kesilecektir.”

İşgalci İngiliz dostlarının (!), kendisinin istemini izleyen gün Malaya zırhlısıyla 17 Kasım 1922’de İstanbul’dan Malta’ya kaçırdıkları son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in (Osmanlı tarihinde hiçbir padişahın düşmana sığınmak gibi davranışı görülmemiştir!) Halifeliği de kaldırıldı ve yerine Abdülmecit Efendi seçildi. Böylece ulus yönetiminin demokratikleşmesi ve Cumhuriyet rejiminin yerleşmesi için çok önemli bir adım daha atılmış oldu.

  • Kimi aymazların dediği gibi Mustafa Kemal Paşa diktatör olsaydı, kendisine önerilen Halife-Padişah makamını kabul ederdi.
  • Oysa O, “en büyük yapıtım” dediği Cumhuriyet’in, TBMM istenciyle seçilen demokrat Cumhurbaşkanı olmayı yeğlemiştir.

Böylelikle; Padişahın tebası-kulu olan insanımız, Cumuriyetin yurttaşı olma yolunda çok önemli bir kazanım sağlamıştır. Egemenliğin kaynağı, gökyüzünden yeryüzüne indirilerek Anadolu Aydınlanma Devrimi’nin en önemli adımı atılarak, Türkiye’nin çağdaş dünyada kendine yaraşır yeri pekiştirilmiştir.

Türk Ulusu’na; Anayasamızın 2. maddesinde 6 temel niteliği tanımlı –insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik bir sosyal hukuk devleti– olan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyetimizde sonsuza dek onurlu bir yaşam diliyoruz..

Cumhuriyet, 95 yılda kendisine kol – kanat gerecek kadroları – kuşakları yetiştirmiştir.

Ayrıca 1922-23’ten bu yana tarihin köprülerinin altında çooook sular akmıştır.. Küresel toplum insan haklarına dayalı, demokratik, laik, sosyal, hukuk devletine evrilmektedir.

Çağımız İNSAN HAKLARI ÇAĞIDIR.. 

Türkiye’de de hiç kimse ama hiç kimse suları tersine akıtmaya ya da tarihin tekerleğini değil tersine çevirmek, çomak sokmaya bile kalkışmamalı, sahası yeltenmemelidir. Herkes haddini bilmelidir.

AKP iktidarı, Millet – UlusdeğilÜmmet – tebaapeşinde koşmayı bırakmalıdır, boşuna döner avare kasnak ve kendini tüketir.. Ülkemiz sınırlı kaynaklarını boşa tüketiyor, enerjisini yersiz kullanıyor. Oysa 21. yy’da uluslararası toplum ile küresel rekabet öylesine zor, öylesine güç, öylesine bilimsel – akılcı yönetim ve toplumsal düzen istiyor ki… anlatmak kolay değil..

  • 100. yıla 5 kala AKP = Erdoğan köktenci bir politik muhasebe yapmalı ülkenin – ulusun geleceğini tehlikeye atacak en küçük bir girişimden bile mutlak olarak sakınmalıdır.

Ar – tık; insan haklarına dayalı, demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti saldırısı bitmelidir.

  • Saltanat – Halifelik tarihin çöplüğünde tükenip bitmiştir.
  • Egemenlik, bağsız – koşulsuz Ulusundur!
  • Cumhuriyet fazilettir (erdemdir)!

Bu tartışılmaz gerçekleri içinize sindirmeli ve tek başına iktidarınızın 16. yılı biterken, rotanızı doğru belirlemelisiniz.. Hem siz, hem ülke yoruldu hem de Cumhuriyetçilerin sabrı tükeniyor..

Sevgi ve saygı ile. 01 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı – AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

‘Yeni Türkiye’den notlar

‘Yeni Türkiye’den notlar

Ergin Yıldızoğlu

Cumhuriyet, 09 Ekim 2018

 

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Yeni Türkiye”nin, ekonomisinden ve siyasetinden gelen sinyaller, adeta, bir Çin bedduasının gerçekleşmesindeki gibi, “ilginç zamanlarda” yaşadığımızı doğruluyor. 

Enflasyon verileri krizin (artık diyebiliriz, çünkü Cumhurbaşkanı krizi fırsata çevirmekten söz etti) derinleşmekte olduğunu gösteriyor. Buna karşılık, krizin nasıl hangi modele dayanılarak yönetileceği hâlâ belirsiz. Cumhurbaşkanı “Biz bize yeteriz” dedikten sonra McKinsey ile yapılan anlaşmanın kaderi de artık belli değil. Siyasetin ufku da karanlık. Cumhurbaşkanı AKP’ye muhalefetin “vatan hainliği” olacağını; medyanın, demokrasinin işleyişi açısından gereksiz olduğunu savunuyor.

Kriz yönetimi 

Merkez Bankası, YTL’nin değer kaybetme eğilimine karşı döviz işlemlerinin yanı sıra faizleri de artırmıştı. YTL kısa bir toparlanmadan sonra yeniden gerilemeye başladı. Faiz artışının etkisini yitirdiği düşünülürken gelen enflasyon verileri, krizin sanılandan daha ağır olduğunu gösterdi. Üretici fiyatlarındaki enflasyonun, tüketici fiyatlarındaki enflasyonun iki katına yakınlaşması, enflasyonun artmaya devam edeceğini gösteriyor. Bunu ekonomik yavaşlamayla birleştirince, bir stagflasyon alanına girildiğini söylemek gerekiyor. Bu “alanda” para ve maliye politikalarının etkilerinin zayıfladığını düşünürsek, ilginç zamanların daha da ilginçleşmesini bekleyebiliriz.

Uluslararası koşullar da kriz yönetimine yardımı olacak gibi görünmüyor. Jeopolitik riskler bir yana, YTL dolar karşısında değer yitirirken, dünya ekonomisinde, dolar üzerinden oluşan petrol, doğalgaz fiyatları artıyor. Türkiye’nin enerji tedarikinde iki önemli kaynağı Rusya ve İran’dan yerel paralarla ithalat yapması söz konusu olsa bile, fiyatların dünya piyasalarında dolar üzerinden oluşan düzeyde şekillenmesi kaçınılmaz. YTL ile yapılacak dış ticareti karşılamak için YTL üretilirse bunun enflasyonist baskısının döviz işlemleri alanında elde edilecek avantajları yok edebileceğini de düşünmek gerekiyor. 

ABD Merkez Bankası faizleri artırdı; bu yıl bir kez daha artırması bekleniyor. Bu gelişmenin, dolarla borçlanmış yükselen piyasaların dış dengelerinde, Türkiye’nin de borçlanma kapasitesi üzerinde olumsuz etki yapması kaçınılmaz. 

AKP yönetimi, 15 yılı borçlanmaya dayanan bir ekonomik büyümeyle (Özel sektör ve hane halkı borçları, sırasıyla 10 kat ve 83 kat artmış) yalnızca erteleyerek değil, aynı zamanda inşaat sektöründeki aşırı büyümeyle, mega projelerle, bir rantiye ekonomisi üzerinde derinleştirerek geçirdi.

Buradan nereye?

Saray rejiminin izlediği toplumsal politikalara bakınca, “hayırlı bir yere doğru değil”… Geçen hafta, iki haberin gösterdiği gibi, kaynakların, siyasal İslamın rejim inşa etme sürecinde, AKP iktidarına “siyasi-kültürel sermaye” (Bourdieu) üretecek, ancak ekonomik olarak en iyi ifade ile anlamsız, ideolojik aygıtlara, kurumlara dağıtılmış olması krize yol açan dinamikleri daha da ağırlaştırdı. Örneğin 2017’de Diyanet İşleri’ne ayrılan 7.8 milyar YTL ile siyasal İslamın, dernek, vakıf, birlik, kurum, kuruluş, sandık gibi taban örgütlerine aktarılan 3.7 milyarın toplamı, 2018 bütçesinde öngörülen savunma harcamalarının %19.3’üne, eğitime ayrılan kaynağın %11.4’üne, Sağlık Bakanlığı bütçesinin %28’ine karşılık geliyor. 

  • Stagflasyon içinde, “pastanın” küçülmesine paralel, siyasal İslamın tabanında, genel olarak halk arasında hoşnutsuzluğun artması kaçınılmaz.
  • Bu koşullarda Saray yönetiminin muhalefeti baskı altında tutmaya özellikle özen göstereceğini kolaylıkla söyleyebiliriz. Bunun işaretlerini daha şimdiden, sosyal medyayı susturma çabalarında, Cumhurbaşkanı’nın en yakın danışmanlarının ifadelerinde görebiliyoruz.

Cumhurbaşkanı’nın “Allah korusun AK Parti’nin yıkılması, Türkiye için felaket olacaktır” sözleri, herkesin AKP’yi desteklemesi gerektiğini, desteklemeyenlerin Türkiye’nin yıkılmasından yana olduğunu söylüyor. 

“Halk varsa demokrasi var, yoksa yoktur. Medya ile falan demokrasi olmaz” ifadeleriyse, “ben bir kez seçildikten sonra, icraatımın demokrasi adına sorgulanmasını kabul edemem” anlamına geliyor. 

Siyasal baskı, fiyat denetimleri muhalefeti bir ölçüde bastırabilir, ama yeni kaynak yaratmaz.
Cumhurbaşkanı’nın, bunun ayırdında olan danışmanlarının birinin 

  • “Türkiye ekonomisindeki en önemli sorunlardan birinin tekelci-oligopol,rekabetten uzak yapılanmalar ve bunların çarpık fiyatlaması…” olarak saptaması,

siyasal İslamı destekleyen burjuvazisinin dışında kalan holding yapılarının elindeki kaynakların hedef alınacağını düşündürüyor.

Gerçekten ilginç zamanlarda yaşıyoruz…
===========================================
Dostlar,

Sayın Ergin Yıldızoğlu gerçekten “sıra dışı” makaleler yazarak ufkumuz açıyor ve Türkiye’ye yol gösteriyor. O’nu dikkatle izlemek gerek. Özellikle Saray danışmanlarının, ekonomiden sorumlu olanların..

Sn. Yıldızoğlu bu seçkin makalesini “Gerçekten ilginç zamanlarda yaşıyoruz…” tümcesiyle bağlamış. Tümcedeki “ilginç” sözcüğünün gerçekte “çooook zor” olması belki daha uygun. Çünkü AKP = Erdoğan, akıl almaz biçimde, demokrasinin temel kuramını bir yana iterek  medyayı dışlamakla kalmadı; bir de “moderniteye- modernliğe” karşı çıktı geçen hafta!

Cami cemaatının sayıca azaldığını ve yaşlandığını belirtti ve bunu “moderniteye- modernliğe” bağladı; reddetti ve buyruğunu da net olarak verdi :

  • Daha çok cami merkezli – odaklı bir yaşam…

16 yıldır baştan ayağa yeşile boyanan, İslamileştirilen, laik – seküler yapı ve dokunun çok ağır biçimde zedelendiği ve içinin boşaltıldığı yetmiyormuş gibi…

4 bin imam – hatip okulu ve birkaç milyona varan mezunu yetmiyormuş gibi..

Tüm akıl – hukuk ve insanlık zorlamalara karşın bu yıl bu okullar doldurulamadı..

Çünkü dayatma zamanın ruhuna aykırı..

Bir saptama daha yapmak gerek hatta zorunlu :

Köşeye sıkışma ve çaresizliği algılama çoook daha tehlikeli – irrasyonel davranışlara sürüklemesin dileriz iktidarı..

  • AKP = Erdoğan zamanın yeldeğirmenlerine saldırmıyor mu sizce??
  • Aman sağduyu, aman akl-ı selim, aman teenni, aman bizzat Erdoğan’ın Türkiye’den istediği gibi “sabır”… En küçük yanlışı kaldıracak yedek gücümüz yok; bu sakın ama sakın unutulmasın..

Sevgi ve saygı ile. 10 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

McKinsey’e Kaç para ödendi?

CHP ile AKP arasında sözleşme polemiği: Kaç para ödendi?

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
CHP, “Bu şirkete para ödendi mi? Ödendiyse geri alınacak mı?”

[Haber görseli]Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD’li danışmanlık şirketi McKinsey ile çalışılmayacağını açıklamasının ardından CHP, “Bu şirkete para ödendi mi? Ödendiyse geri alınacak mı?” sorularını yöneltti.

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Faik Öztrak, “Bundan sonraki süreçte sorular şunlar: Bu şirkete para ödendi mi? Bu şirkete danışılmayacaksa, eğer ödendiyse paralar ne olacak, geri istenecek mi?. Bu süreçte özellikle damadın vermiş olduğu beyanlar var. Karşı çıkanlar hakkında ‘cehalet’ ifadelerini kullandı. Bu şirkete denetleme görevi verilmesinin gündemden kalkması, şirketin Türkiye’nin ekonomiyle ilgili kozmik odalarına girmemesi nedeniyle önemli bir gelişmedir” dedi.

Öztrak “Zaten baştan bir Amerikan şirketinin ya da yabancı bir şirketin kredibilitesinin arkasına sığınarak yabancıları Türkiye’ye çekme stratejisi yanlıştı. Burada 3 ana başlık var:

1) Bunlardan birincisi demokrasi ve hukukun üstünlüğü,
2) ikincisi ekonomide Türkiye’nin dünyada yarışma gücünü artıracak, istikrarı sağlayacak yapısal reformlar.
3) Üçüncüsü de saydamlık ve hesap verilebilirlik.

Bu üçünü bir araya getirip dünyanın önüne güven uyandıran bir program konulması gerekiyor.

Albayrak ‘ihanet’ demişti

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, eylül ayı sonunda, BM zirvesi için gittiği New York’ta yaptığı açıklamada, “Yeni program bünyesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek” demişti. Açıklama kamuoyunda tartışma yaratınca Albayrak, “Ortadaki spekülatif söylemler cehaletten değilse ihanettendir” açıklamasını yaptı.

“Albayrak’tan alınsın”

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yazılı olarak yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren CHP’li Murat Emir, McKinsey firmasıyla yapılan sözleşmenin tek taraflı iptali sonucunda çıkacak tazminatın, kim tarafından ödeneceğini sordu. CHP’li Emir, sözleşmeden cayma bedelinin kim tarafından ödeneceğinin belirsiz olduğunu, ödenecek bu bedelin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a rücu edilmesini önerdi. (Cumhuriyet internet, 7.10.18)

*****
Dostlar,

Hazin savruluşlar kumkuması içinde iktidar partisi..
Tüm nobranlık ve dağlarca kibire karşın, kamuoyunun kapsamlı isyanı AKP’ye geri adım attırdı..
Yapılan –küresel finans kapitalin şatolarından McKinsey ile anlaşma– öyle basit bir imtiyaz sözleşmesi değildi; açıkça KAPİTÜLASYON idi ve Lozan Andlaşmasına da aykırı idi.
Ne var ki, iktidar öylesine çaresiz ki; mutlaka her yıl 240 milyar dolar dolayında sıcak para girişini sağlamak zorunda. Ayda ortalama 20 milyar $! Katar, bedeli çoook ağır olabilecek 15 milyar $ getirdi / getirecek diyelim; hangi dişin kovuğunu dolduracak?? Sonra??

  • Erdoğan Küresel finans kapital ile aşık atabilir mi??

Güldürmeyin insanı.. susuz götürür susuz getirirler, hem de 40 kez ve ayakta uyutarak..

Yapılacaklar belli :

1)Demokrasi ve hukukun üstünlüğüne derhal dönmek
2) Ekonomide Türkiye’nin dünyada yarışma gücünü artıracak, istikrarı sağlayacak yapısal reformları yapmak.
3) Saydamlık ve hesap verilebilirlik.

  • Damadı kenara çekin,
  • Hanedan saltanatına son verin,
  • Başta TBMM, kurumlar çalışsın ve
  • Ödünsüz liyakat işlesin.

    Başka hiçbir ama hiçbir kurtuluş – çıkar yol yok AKP = Erdoğan, anlaşıldı mı?
    Önünde sonunda buraya geleceksiniz..
    Oyalandıkça batıyor ve Türkiye’yi de yakıyorsunuz!

Sevgi ve saygı ile. 07 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

YENİ HAVALİMANI

YENİ HAVALİMANI

Suay Karaman

Suay Karaman

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

İstanbul’da bugün kullanılan havaalanı, 1912 yılında askeri havaalanı olarak Yeşilköy’de açılmıştır. 1944 yılında uluslararası havaalanına dönüştürülmesine karar verilmiş, uzun süren çalışmalar sonucunda 1 Ağustos 1953’te tamamlanarak Yeşilköy Havalimanı adıyla hizmete açılmıştır. Yeşilköy Havalimanı, zamanla yeni pistler, yolcu terminalleri ve kimi tesisler eklenerek bugünkü durumuna getirilmiştir. 29 Temmuz 1985’te adı, Atatürk Havalimanı olarak değiştirilmiştir.

Günümüzde İstanbul Atatürk Havalimanı’nın yetersiz kaldığı gerekçesiyle kapasitesinin artırılması gündeme getirilmiş ve siyasi iktidar eskisinin kapatılarak, yeni bir havalimanı yapılması için çalışmalara başlamıştır. Bu durumda belki yeni bir havalimanına gereksinim olabilir ama bu bir taşınma, bir yer değişikliğidir; yeni bir ad aramak yersizdir. İşte bu yüzden 29 Ekim 2018’de açılması planlanan havalimanının adının ne olacağı merakla beklenmektedir.

Aslında meraka hiç gerek yoktur, Atatürk Havalimanı kapatılacaksa, ülkemizin yapılacak yeni ve en büyük havalimanının adının da Atatürk Havalimanı olması gerekmektedir. Ancak bu konuda alınan bilgiler farklıdır. Atatürk adına alerjisi olanlar ve rahatsızlık duyanlar tarafından yeni yapılan havalimanına, 34. Osmanlı padişahı 2. Abdülhamit’in adının verileceği dillendirmektedir. 2. Abdülhamit ülkede tek adam rejimini güçlendiren, vatanseverleri sürgüne gönderen, imparatorluğun çok fazla toprak yitirmesine neden olan baskıcı bir kişiliktir. Atatürk silinince, altından Abdülhamit’in çıkması doğaldır. Adları almak kolaydır ama taşımak zordur.

Yeni havalimanı yapım ihalesini alan ortak şirketlerin genel müdürü yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Yeni havalimanının isim konusu, yönetim kurulu üyelerimizin dünya genelinde yaptıkları araştırma çalışmaları ve ilgili mercilerle yapılacak değerlendirmeler sonucu alınacak kararla belirlenecek.”  

Tabii bu sözler inandırıcı değildir, olamaz da. Çünkü siyasal iktidar Atatürk adını silebilmek için sürekli çalışmalar yapmaktadır. Bu yüzden Atatürk adı olan birçok stat ve spor kuruluşu yıkılmış, yerlerine yapılanlara Atatürk adı verilmemiştir.

İstanbul’un kuzeyinde, Karadeniz’in kıyısında yapılan yeni havalimanının yer seçimi de yanlıştır. Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunda heyelan alanı olduğu belirtilen bölgede ormanların yok olacağı, su kaynaklarının kurutulacağı ifade edilmiştir.

  • Deniz doldurularak yapılan yeni havalimanı görünmez tehlikelere açıktır.

Projeyle kuşların yuvaları yıkılmış, içinde yaşayan hayvanlar sürülmüş, kıyısındaki ağaçlar kesilmiş ve göletler doldurulmuştur. Bunların dışında havalimanı inşaatında çalışan işçiler, aylardır ödenmeyen aylıklarının verilmesini ve yeme – içme – barınma gibi temel gereksinimlerinin sağlıklı koşullarda karşılanmasını isteyerek, şu anda eylem yapmaya başlamışlardır. Ancak eylem yapan işçilere biber gazıyla müdahale edilmiş ve birçoğu gözaltına alınmıştır. İşçilerin haklı ve insani direnişi baskı altındadır, tam da Abdülhamit dönemini andıran bir durumla karşı karşıyayız.

Yeni havalimanının adı ile ilgili tartışma çok geç başlamıştır. 3 Temmuz 2013’te yeni havalimanının ihalesi yapılırken, 19 Kasım 2013’te sözleşme imzalanırken, 7 Haziran 2014’te temel atılırken, yeni havalimanına Atatürk adının verilmesi gündeme getirilmeli ve çeşitli eylemlerde bulunulmalıydı. Muhalefetteki uyuşukluk ve uyumuşluk, toplumu da uyutmuş ve zamanında tepki veremez duruma getirmiştir. Kaçak sarayda da aynısı yaşanmıştır. Büyük önderimiz Atatürk, bizlere yalnızca toprağımızda ve denizimizde değil, gökyüzümüzde de özgür ve bağımsız yaşamamızı armağan etmişti.

Bu nedenle “istikbal göklerdedir” diyen eşsiz liderimiz Atatürk’ümüzün adının yeni havalimanına verilmesi gerekir.

  • Çünkü Atatürk Türkiye’dir, Türkiye Atatürk’tür.
    ==========================================

    Dostlar,

Yerel seçimler yaklaşırken AKP yönetimi taşra örgütlerine genelge çıkararak Atatürk posterinin mutlaka tüm birimlerde asılmasını emir buyurdu…

Seçim kazanmak zor dostum zor..

Takiyye sınır tanımadan sürüyor.

AKP = Erdoğan‘ın yeni havaalanına ATATÜRK adını vermek istemediğinden kesin olarak eminiz. “Bir umut” yerel seçimlerin yaklaşması. Havaalanının açılışının 29 Ekim’e yetişmeyip 31 Aralık’a kalması, Mart 2019 seçimlerine daha da yaklaşılması..

Bu olay AKP’nin sınavıdır. Hata yapmaması her şeyden önce kendi yararınadır.

Zerrece aklı, vefası ve Atatürk’e saygısı varsa, yeni havalanna çooooooooook doğallıkla ATATÜRK adı verilmelidir, verilecektir.

Sevgi ve saygı ile. 23 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Faiz Artırımı Niçin Çözüm Olmuyor?

Faiz Artırımı Niçin Çözüm Olmuyor?

Mahfi EĞİLMEZ, PhD
http://www.mahfiegilmez.com

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

Son zamanlarda yaygın bir akıl yürütme söz konusu: “Faizi artırdık ama kurlar düşmedi, demek ki faizi artırmak işe yaramıyormuş.” Akıl yürütme Sherlock Holmes’in bir konuda sonuca varmak için kullandığı oldukça yararlı ve basit bir yöntem. Yalnız biraz tehlikelidir. Çünkü neden – sonuç ilişkilerini etkileyecek ögeler dikkate alınmazsa tümüyle ters sonuçlara varılmasına yol açabilir. O nedenle bu yöntemi kullanırken çok dikkatli ve titiz olunması, hiçbir ayrıntının atlanmaması gerekir.

Gerçekten faiz artırımı işe yaramıyor mu?

  • Faiz artırımı tek başına çözüm getirmez, mutlaka ardından asıl çözümlerin onu izlemesi gerekir.

Faiz artırımı kanamalı bir hastanın kanamasını durdurmaya benzer. Kanama durdurulmakla hastanın sorunu çözülmüş olmaz ama hastanın kan kaybından ölmesi önlenmiş olur. Asıl derdin ne olduğunu teşhis edip onu tedavi etmek için gerekli işlemleri yapmak şarttır. Bunların hepsi doğru ama faiz artırımı da öyle “hiçbir işe yaramıyormuş” diye kenara atılacak bir şey değil. Çünkü kısa vadede ciddi biçimde işe yarayan bir önlemdir.

Madem faiz artırımı işe yarıyor, madem biz faizi enflasyona neden olan kur artışını tersine çevirsin diye yapıyoruz o halde niçin artırımdan kısa bir süre sonra başladığımız yere geliyoruz, niçin kurlar önce düşse de tekrar artarak aynı noktalara geliyor? Bunun 2 nedeni var.

İlk neden faiz artırımının ardından gereken adımların atılmamasıdır. Türkiye’nin bugün ciddi yapısal reformlara ihtiyacı var. Yargının ve eğitimin siyasallaştığı, demokrasinin ahbap çavuş demokrasisine, kapitalizmin ahbap çavuş kapitalizmine dönüştüğü bir yerde bunları düzeltecek adımlar atılmadıkça faiz artışı çözüm getiremez. Üretimin ithalata bağımlılığı artarak sürerken, tarım ve hayvancılık sektörleri üretip ihraç eden alanlar olmaktan çıkıp ithalatçı olmaya dönmüşken faiz tek başına çözüm getiremez. O halde faiz artırımından gereken etkiyi alamamanın ilk nedeni, faiz artışının yapısal reformlarla desteklenmemesidir. Faiz artışı bir çeşit ek önlemdir. Asıl olanlar bu yapısal reformlardır. Ek önlem, asıl önlemlerin yerini dolduramaz.

İkinci neden faiz artırımının “kerhen” yapılıyor olmasıdır. Kerhen yapılan hiçbir işten hayır gelmez. Faizi artırıp ardından faizin kötü bir şey olduğu, bunu artırmak değil aslında indirmek gerektiği söylenir, bankaların piyasa değerlerini düşürecek açıklamalar yapılırsa faiz artırımının hiçbir etkisi kalmaz. Faiz artırımı, yükselen risklerin bedelidir. Yeni risk artışlarına yol açacak yeni tartışmalar açıldığında faiz artırımının etkisi sıfırlanır.

Eylül ayı başlarında 550’yi aşmış olan CDS primi, 13 Eylül’de Merkez Bankasının yaptığı sert faiz artırımının ardından hızlı bir düşüş sergiledi. Sonrasında tekrar yükseldi. Bu düşüşü izleyen yükselişler 13 Eylül’den hemen sonra risk artırıcı gelişmeler olduğunu ortaya koyuyor. 13 Eylül’den sonra neler olduğuna bir bakalım:

(1) Faizin aslında düşürülmesi gerektiğine ilişkin açıklamalar.

(2) Bazı banka hisselerinin Hazineye devredilmesi gerektiğine ilişkin söylemler.

(3) Türk Parasının Kıymetini Koruma düzenlemeleri (döviz ile yapılan sözleşmelerin TL’ye çevrilmesi.)

(4) İDLİB gelişmeleri.

Bunlardan sonuncusu dışında tamamı Türkiye’den kaynaklanıyor ve tümü riskleri artırıcı gelişmeler. Soruna böyle baktığımızda faiz artırımının işe yaramasının zaten olanaksız olduğunu görmek mümkün.

Riskleri artırmayı sürdüreceksek, o zaman faizi artırmanın bir anlamı yok. (19.9.18)
=========================================
Dostlar,

Teşekkürler Mülkiyeli dostumuz Sn. Dr. Mahfi Eğilmez’e..
Türkiye’ye yol gösteren çok ciddi yazılar bunlar..

Sayın Eğilmez,

  • http://www.mahfiegilmez.com adresli web sitesinde ülkemize ışık tutuyor.

Yılların emeği ve birikimi ile olgunlaşmış, damıtılmış bilimsel irdelemeler yayınlıyor..
Ülkemizin en saygın ve en seçkin kurumlarından birinde, Mülkiye – SBF‘de eğitilmiş..

AKP = Erdoğan ve sadık (ama liyakatli??) kadrolarının (kullarının??!!) mutlaka kulak kabartması ve öğrenerek yararlanması gereken içerikler..

  • Aklın inançtan, bilimin de dinden özgürleşmesi temel koşul; yoksa insanlaşmak olanaksız!

İşin şakası yok!

  • Türkiye’ye “ateşten gömlek giydirilmiş” durumda AKP = Erdoğan‘ın 16 yıldır sürdüregeldiği irrasyonel yağma – talan politikalarının kaçınılmaz sonucu; ülke yangın yeri!

Üstelik Hanedan kokuşması eklendi 9 Temmuz 2018’den bu yana..
Biz utanıyoruz Devletin Hazine + Maliyesi’nin damada emanet edilmiş olmasından.
Tek başına bu tablo bile, çok ağır bunalımdan çıkabilmede ciddi bir engel..

https://i2.wp.com/www.yenicaggazetesi.com.tr/d/news/254173.jpg?w=660

 

Sevgi ve saygı ile. 23 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com