Etiket arşivi: Filyasyon

E. Ora. Nusret Güner’in Kovit-19 Deneyimi ve Önerileri

Dostlar,

Sitemiz okuyucularından Saygın E. Oramiral Nusret Güner beyefendi, aşağıdaki iletiyi yolladı sitemizde paylaşalım diye..
***
Kumpas davaları sürerken, yurtseverler Silivri zindanlarında tutsak alınmışken, Ankara’da Sakarya çarşısının küçük meydanında SESSİZ ÇIĞLIK eylemleri yapıyorduk her Cumartesi. Bunlardan birinde E. Oramiral Nusret Güner de vardı. Donanma Komutanlığı görevinden onuru ile istifa etmişti, hak ettiği Deniz Kuvvetleri Komutanlığına atanmadığı için. Orduevinde kalma hakkı elinden alınmıştı. Kısaca bunları da anlattı dimdik durarak. Biz de

  • Dert etmeyin Amiralim, haydi bize gidelim..”

demiştik içimizden taşarak, 80 m2’lik evimizi paylaşmak üzere.
Çok duygulanmıştık.. Dostluğumuz gelişti, iletişimimiz sürüyor..
***
Güner Amiral’in kamuoyu ile paylaşmakta yarar gördüğü iletisi aşağıda..
==============================

Ahmet Hocam,

Türkçe konusunda mükemmelsiniz. Bunu görmüş olmaları çok yerinde. Ben de naçizane tebriklerimi sunuyorum. (AS: Dil Derneği’nin bize verdiği Onur Ödülü üzerine..)
***
Covid-Aşı tecrübem ile ilgili bir yazı hazırladım, bunu önce Twitter’da “Emekli bir Askerden Andıç” başlığı ile yayınlamayı düşündüm, sonra vazgeçtim. Taslak Andıç’ım aşağıdadır:

1. KONU:
Covid-Aşı Değerlendirmesi.

2. İNCELEME:

a. Ben ve eşim 2 Sinovac, 2 Biontech; kızım 2 Biontech aşısı olmuştuk. Yalnızca benim Covid+ olmama karşın, hastalığım öncesinde 7/24 birlikte, en çok 10 metre içindeydik.
b. Önce kızım, 2 gün sonra eşim, boğaz yanması / kuruluğu, nezle ve öksürük bulguları gösterdi.
c. 2 gün sonra bende, öksürük dışında aynı bulgular ve geniz tıkanıklığı ile 38 derece ateş oluştu.
d. Eşim ve kızımın 2’şer kez yapılan PCR testi negatif çıkarken, benim 1 kez yapılan PCR testim pozitif çıktı.
e. Hastane tarafından verilen ilaçları kullandım.
f. Evde karantinadaki tedavimin ilk 5 günü boyunca, bulgularım özet olarak; geniz tıkanıklığı, nezle, 3 gün hafif 2 gün yoğun öksürük ile ilk gün oluşan 6 saat süren 38 derece ateş oldu. Evde karantinanın son 9 günü hiçbir sorunum olmadı, ancak koku alma duyusu kaybım ise 14 gündür devam ediyor.

3. SONUÇ VE ÖNERİLER:

a. Sonuçlar:
(1) Eşim ve kızımın aşıları görevlerini başarıyla yaptı ve yüksek düzeyde oluşan antikorlar Covid virüsünün sağlık duvarlarından içeri girmesini engellediler.
(2) Benim aşılarım ise; yaşım ve yorgun/ yıpranmış bedenimin sahip olduğu kalp ve göğüs hastalıkları nedeniyle Covid virüsünün sağlık duvarımdan içeriye girmesini engelleyemediler, ancak vücuduma girdiklerinde yeterli düzeyde oluşmuş antikorlarca oldukça zayıflatıldıkları için salt sınırlı ölçüde etkili olabildiler.
(3) Bu değerlendirme, amatörce yapılmış ve yalnızca Güner Ailesinin Aşı-Covid ilişkisi gözlemine dayandırılmıştır. Profesyonel değerlendirmeye ve çok / yeterli sayıda veriye gerek vardır.

b. Öneriler              :
a. Çevrelerinin dikkatini çekecek ölçüde kendilerini korumaya çalışan Güner Ailesine Covid virüsünün nasıl bulaştığının incelenmesini (AS: Filyasyon raporu isteniyor!)
b. Görevlerini başarıyla yerine getirdikleri değerlendirilen aşılamanın sürdürülmesini
c. Covid deneyimine sahip kişilerden elde edilecek verilerin, sağlıklı istatistiksel bilgi sayısına ulaştırılarak yapılacak bilimsel çalışma sonuçlarının dikkate alınmasını öneririm.
=============================

Güner ailesi
ne en iyi dileklerimiz sunar, kamuoyu ve ilgili – yetkililerle bu iletiyi paylaşırız..

E. Ora. Güner, teknik deyimle “filyasyon” yapılmasını ve “filyasyon raporunu” görmek istiyor son derece yerinde olarak.
Oysa Sağlık Bakanlığı, salgınla savaşta masanın 4 ayağını da kırmış durumda :

1. Sürveyans
2. Karantina
3. İzolasyon
4. Filyasyon

Bakan Koca her gün aynı anlama gelen sözlerini salt sözcükleri değiştirerek yinelemekte.
Umudunu apaçık, kağnı hızıyla ilerleyen / ilerlemesi umulan, hiçbir zorlayıcı yasal önlem – yaptırım uygulanmayan aşılama ve doğal bağışıklığa bağlamış durumda. Fatura olağanüstü ağır olsa da…

Bu vebal, altından kalkılamayacak ölçüde ağırdır. Her gün, açıklanan 200 – 300 arasında Kovit-19 ölümü gerçekte 3-3,5 katı olup, masum insanlar, ölümleri büyük ölçüde önlenebilecek iken, bu akıl – vicdan – insaf – hukuk – bilim… dışı politik seçim ile kurban verilmektedir.

Gün olur, bu vahşi kıyımın yargıda hesabı mutlaka sorulur; er ya da geç..

Sevgi ve saygı ile. 05 Ekim 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

.

 

TELE1 TV Programımız – 31 Ağustos 2021

Dostlar,

31 Ağustos 2021 Salı günü sabah saat 09:00’da TELE1 TV’de Sn. Zeynel Lüle’nin konuğu olacağız.. / OLDUK..

  • Türkiye’nin ve belli ölçülerde Dünyanın KOVİT-19 PANDEMİSİYLE KÜRESEL FLÖRTÜ sürüyor!ye..

4. Dalga’yı eylemli (fiili) olarak yaşamaktayız. Haziran boyunca uyarmıştık, tüm kısıtlar birden kalkarsa bu bir kumar olur, 4. Dalga kaçınılmaz olur ve sonbaharı da beklemez… diye.. Ne yazık ki yanılmadık. En son resmi veriler aşağıda :


1 Temmuz 2021’de 80 bin olan aktif hasta / vaka / olgu sayısı 480.958’e fırladı 2 ay içinde, 6 kat! Ülkemizde her 180 kişiden 1’i virüs taşıyıcısı “resmi” veri ile. Gerçekte daha çoğu. Risk çok büyük. Herkes üstüne düşeni özenle yerine getirmeli, aşıya zorlanmalı toplum, mutlaka!

1 Temmuz 2021’de 420 olan günlük ölüm sayısı 245’e fırladı 2 ay içinde, 6 kat!

4. dalgada 30 Ağustos akşamı 480 bini aşan aktif olgu sayısı, 3. Dalgadaki tepe değer olan 565 bine çok yaklaştı. Ama günlük yeni olgu sayısı artışı, havuzda biriken toplam aktif olgu / vaka sayısını açıklayamıyor :
Bu önemli ayrışma, Epidemiyolojik olarak ne anama geliyor? Görünen o ki, PCR(+) çıkanlar, her nedense “uzun / uzamış süre” havuzda kalmaktalar. Bu neden böyledir, ileri Epidemiyolojik irdeleme gerek. Bunun için de verilere erişim gerek. Sağlık Bakanlığı adeta damla damla veri paylaşıyor, yarattığı GÜVEN BUNALIMINA ek. Peki kendileri sorunu ayırt edip bu irdelemeleri yapıp kamuoyuna bilgi veriyor mu? Hayır. Ölenlerle ilgili salt “sayı” duyuruluyor. Başka hiçbir özellik bilmiyoruz. Arada aşılanan / aşılanmayan ayrımı hakkında kısa bir tümce oluyor.


Günlük ölüm sayısı 2. dalgayı yakalamış bulunuyor daha az olgu / vakaya karşın. Bu tablonun ayrıntılı Epidemiyolojik incelemesi ve açıklaması zorunlu. Son  haftada, önceki haftaya göre ülkemizde olgularda / vakalarda %4 azalma varken, ölümlerde % 22 artış söz konusu! Bu oranlar Dünya geneli için aynı sırayla -%2 ve -%2. Bakan Dr. Koca’nın yüzeysel açıklaması hem doğru değil hem de yetersiz :
– Artan ölümleri önceki vakalar yaratıyor.. Hayır, Sn. Bakan, öyle değil. En azından 3 soru yanıt bekliyor bu bağlamda :

1. Hastanede ortalama kalış süresi kaç gün son 1-2 ayda?
2. Erişkin yoğun bakım yatakları doluluğu neden %70’leri aştı bunca aşıya karşın?
3. Türkiye’de Delta Varyantı yok dendi, sonra gıdım gıdım açıklandı, son olarak %90’ların üzerinde dendi; neden bu mu? Ya da saptanamayan başka varyantlar?? Dizin analizi çok çok yetersiz.

Bakar mısınız şu tırmanış hızına?! Resmi veri ile 6,4milyona ulaştı! Dünyada 7. sıradayız, oysa nüfus büyüklüğünde 17. sıradayız.
218 milyon toplam olgudan bize, nüfusumuzla orantılı %1,1 pay düşmesi beklenebilir; 2,4 milyon… Ama biz 6,4 milyon olguya / vakaya sahibiz!? Öte yandan ölümler Dünya genelinde %2 iken, bizde her nasılsa %1! Verileri çok çelişkili.. 3 sorun beliriyor :

1. Bakanlık verilerle oynuyor, halka doğru bilgi vermiyor, salgını başarılı yönettiği algısını oluşturmak  üzere.
2. Gerçek veriler toplanamıyor eksik – yetersiz sürveyans, tarama amaçlı test yapılmaması, filyasyonun son derece yetersiz olması..
3. İlk 2’sinden daha acı ve ürkünç (elim ve vahim!) olmak üzere tabloyu Epidemiyolojik olarak okuyamıyor (Epidemiyolojik körlük!) ve / veya Bilim Kurulu uyarılarını es geçiyor..

40 katır mı, 40 satır mı??

Ölenlerin post-mortem (ölüm sonrası) ayrıntılı incelenmesi, bir tür Epidemiyolojik otopsisi yapılmalı. “Kovit ölümü” denip geçilemez, bu ilkelliktir, insan yaşamına bağışlanmaz saygı kusuru, İdare Hukuku terimi ile ağır hizmet kusuru olup, salgını sönümlendirmeyi neredeyse olanaksız kılabilir.
***
Salgın Dünyada da sorun ama bizde çok daha ağır sorun. Dünya ile karşılaştırıp yersiz iyimserlik ya da duruma gerekçe üretmek kabul edilemez!


Herkes net olarak görmelidir ki, salgın dünyada bitmemiştir, hızla sürmektedir! 18 ay biterken elde etkili sağaltım ilaçları yoktur. Monoklonal antikor kokteyli etkili ancak çok pahalıdır (1500+ $!).

Öte yandan son verilerle Dünya nüfusunun %39,3’ü en az tek doz aşı almıştır. Toplam 5,25 milyar doz Kovit-19 aşısı uygulanmıştır ve günde 40 milyona yakın insan aşılanmaktadır. Türkiye’de günlük 400 bin dozun altına düşülmemesi gerekir.

Ne var ki, düşük gelirli / gelişmekte olan / yoksul ülkelerde hiç olmazsa tek doz aşıya erişim oranı yalnızca %1,6’dır; utandırıcıdır! Bulaş zinciri kırılmadıkça yeni mutasyonlar zaman içinde kaçınılmazdır ve bunların bir bölümü de tehlikeli varyantların nedenidir.

Küresel ölçekte İŞBİRLİĞİ + EŞGÜDÜM + DAYANIŞMA kaçınılmazdır. 

Salgın bir yandan aşısız / yetersiz aşılılarda yoğunlaşırken, bir yandan da küresel kapitalizmin insanlığa dayatmasıdır.

Aylar öncesinde 2020 ortalarında, haydi 2. yarısında 2 haftalık eşzamanlı küresel kapanma uygulansa idi şimdi çok daha iyi durumda olurduk. Ama Türkiye dahil, kapitalizmin çarklarının dönmesine öncelik tanıdı; acaba kimler öldü? Yoksullar, emekçiler!

Toplumsal / Küresel bağışıklığın hızla, seferberlik bilinciyle %75’ler üzerine tüm dünyada dengeli olarak erişmek gerekiyor. Tersi durumda zaman aleyhimize işliyor, yeni mutasyonlar daha ağır hastalık tablosu, daha çok ölüm ve sekel ve daha çok aşıdan kaçma demek! Bu sorun demetiyle nasıl baş edilecek?

Hükümetler, neo-liberal kapitalizm, aşıyı reddeden veya kaçanlar ve de salgın bitti yanılsamasıyla korunma önlemlerini bırakanlar birlikte sorumlu.

  • Unutulmasın; hastalanma ve ölümlerin çoğu hala önlenebilir!
    ***
    Zaman ölçüsünde bu sorunları Sn. Zeynel Lüle ile 31 Ağustos 2021 Salı günü sabah saat 09:00’da TELE1’de konuşacağız.

Güncelleme : Ferhan Şensoy’un ölümü nedeniyle bu dosyayı tam sunamadık. Kalan sürede özetledik. ABD / Kalifornya’da aşısız bir öğretmenin okulda 26 kişiyi hasta ettiğini açıkladık. Bir de Ankara’da bir özel hastanede (adı bizde) aşı yapılmadan, aşıların çöpe sıkılmasıyla gerçek dışı aşı sertifikası verildiğini bize gelen bir what’s up iletisine dayanarak açıkladık. Sağlık Bakanlığı ve Savcılıkları göreve çağırarak, bilgi verenlere zarar gelmemesi güvencesiyle hastanenin adını…. vereceğimizi TELE1 ekranında dile getirdik.. Henüz “tık” yok!!??

İlgi ve bilginize sunarız.

Sevgi ve saygı ile. 31 Ağustos 2021

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimci (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net          profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

Olası Bir Felaketi Önlemek!

Prof. Dr. Çağatay GÜLER
Halk Sağlığı Uzmanı, Çevre Sağlığı Uzmanı 

Cumhuriyet, 08 Temmuz 2021

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Gün boyu çok şiddetli yağışların etkisi altında kaldı kentlerimiz. Adana-Ankara-İstanbul tren seferleri durduruldu. Haberlerde, altı boşalarak toprak setleri arasındaki köprüler dizisine dönüşmüş rayların görüntüsünü veren televizyon kanalları tren seferlerinin durdurulmasıyla “olası bir felaketin” önlendiğini bildiriyorlardı. Ardından çöken asfalt görüntüleri, asfaltta oluşan derin kuyu. Bir başka görüntüde dörtte üçü yardan aşağı akmış şehirlerarası yollar. O sırada oradan arabaların geçmemiş olması, birkaç arabanın da durumun farkına varıp durabilmesi “olası bir felaketi” önlemiş!

Demek ki o yolun yapımındaki yanlışlıkları ve hırsızlıkları sorgulamakla zaman yitireceğimize, yağmur yağacağı zaman şehirlerarası ulaşımı durdurursak olası birçok felaketi önlemiş olacağız! Yıllar önce bir gece yarısı, salgın ihbarı yapan muhtarın söylediklerini anımsıyorum. Gerekli önlemleri almak ve filyasyon çalışmaları için hemen gitmemiz gereken köy coğrafi olarak yalıtılmış bir bölgedeydi. Ekibin güvenliği için ısrarla yolun durumunu sorgulayınca muhtar acımasız bir kara mizahla kestirip atmıştı:

  • “Merak etme, müteahhit yolu değil, kazma kürekle yaptık biz o yolu!”

DÂHİYANE YAKLAŞIM (!)

Kırk yıllık Halk Sağlığı Uzmanıyım. Eğitimimiz ve çalışma yaşamımız bu alanda çalışan bizlere koruyucu önlemlerin ne kadar önemli olduğunu yüzlerce kez göstermiştir. Birilerinin de bunların önemini kavraması için yıllarımızı verdik. Ama yukarıdaki “olası bir felaketi önlemeye” yönelik yaklaşımın teknolojik altyapıdan zarar görmemek için kullanılabileceğini bilmiyorduk.

Bize göre bilim ve teknoloji devreye girer ve sorun biterdi. Yeni yaklaşımı önce biraz yadırgasam da sonra mantıklı geldi! Bu yöntemin dünyanın hukuk, eğitim ve demokrasi yoksunu, geri kalmış bölgelerinde işe yarayacağını anladım. Bizim yöntemimiz yanlışmış. Ne diyordu aktör, güldürü sanatçısı, yazar ve yapımcı Emo Philips:

  • “Her akşam yatmadan önce yeni bir bisikletimin olması için Tanrı’ya dua ederdim. Ancak bir gün, yöntemin bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim; yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce günahlarımı affetmesi için dua ettim…”

Gerçek bir cinayet oldukları halde kaza, özellikle iş kazası süsü verilerek örtbas edilmeye çalışılan olayların gerçek nedenlerini, alınmamış olan önlemleri sıralamak sizi kötü adam yapacaktır. Demek ki “olası bir felaketi” önlemek için bu cinayetler görmezden gelinmelidir!

Çevre kıyımlarının bölgede yaşayanlara, gelecek kuşaklara ve diğer canlılara vereceği zararları önlemeye çalışırsanız kendi çocuklarınızı karşınıza diker, koşullandırılmış kalabalıkları üstünüze kışkırtırlar.

  • “Olası bir felaketi önlemek için” çevre ve ekoloji duyarlılığı bir yana bırakılmalıdır!

BİLMENİN HUZURSUZLUĞU…

Sorumluluk duygusu yaşamı zorlaştırır..

Gerekeni yapmak için hırpalanmayı, örselenmeyi göze alır, engelleri ve güçlükleri bahane olarak kullanamazsınız.

  • “Olası bir felaketi önlemek için” sorumluluk duygusundan kaçınılmalıdır!

Bilmek huzursuzluk nedenidir.
Bilgi sorgulamayı getirir.
Her türlü sorgulama düşünmeye “ve hatta” eleştirel düşünmeye yol açar.
Düşünürseniz konuşursunuz, haklarınızı kullanmaya kalkarsınız.
Sonuçta hırpalanır, dövülür, sövülür en sonunda bir bahaneyle tutuklanırsınız.

“Olası bir felaketi önlemek için” eğitim ve öğrenimden, okuyup yazmaktan bile kaçınılmalıdır!
===========================

Dostlar,

Bilge Çağatay Güler ile Hacettepe Tıp Fakültesi Toplum Hekimliği Bölümünde 11 Kasım 1978’de birlikte Tıpta Uzmanlık Eğitimine başladık.
Demek oluyor ki, o gün başlayan kadim dostluğumuz 43. yılını bitirecek birkaç ay içinde. Çağatay 1975’te Hacettepe Tıp’tan mezun olmuş ve temel tıp dallarından Fizyoloji Uzmanlık eğitimini tamamlamıştı, 2. bir uzmanlığa başlıyordu. Biz 1977 İstanbul Tıp mezunu idik ve 1 yıllık alan (saha) çalışması sonrası Doğu Anadolu’dan geliyorduk.

Çağatay ayrıca Halk Sağlığı alanında Doktora da (PhD) yaptı.. MD, PhD dereceli yani.
İlerleyen yıllarda Yan Dal / İleri İhtisas / Süper İhtisas yaparak Halk Sağlığı Anabilm Dalının alt bilim Dallarından olan Çevre Sağlığı alanında da, 1219 sayılı yasaya dayalı Tıpta Uzmanlık Tüzüğü uyarınca uzmanlaştı.

Mesudiye’de çalıştı..
Ordu Sağlık Müdürlüğü yaptı..
Şiir kitapları yazdı yürekleri işgal eden, gönülleri tutsak alan.
300’ü (üç yüz!) aşkın kitap yazdı! Üç yüz!
Emeklilik töreninde yayınevi onları sıra sıra masalarda sergiledi..
Çağatay o gün tek 1 kitap satışına izin vermedi ama..
**
Yetiştiği Anabilim Dalında kurucu üstadımız Prof. Dr. H. Nusret Fişek’in koltuğuna oturdu, Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı.
Sağlık Bakanlığında Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü yaptı.
Hacettepe Tıp Fakültesi Dekan vekilliğini üstlendi..
Nükteleri (esprileri) dillerden düşmez, hazır yanıt, sıra dışı üstün zekalı..
Bu yazısında da hiçbir san (unvan) kullanmamıştı, biz izin almadan ekledik!
***
Şimdi sıra bam teli sorularda :

Prof. Dr. Çağatay Güler MD, PhD neden emekli ve evinde oturuyor?
67. yaş bitimi emeklilik Tanrısal mıdır (İlahi mi dir) ?
Prof. Dr. Çağatay Güler MD, PhD neden akademik etkinliğini kamusal alanda sürdür(e)memektedir?
Türkiye’nin “Prof. Dr. Çağatay Güler MD, PhD” donanımlı bir Hekimi, hele hele Halk Sağlığı – Çevre sağlığı alanlarında 2 ayrı dalda uzman 40+ yıllık birikimli bir hekimi köşesine itme hakkı, lüksü var mıdır?
“Prof. Dr. Çağatay Güler MD, PhD” neden örn. Cumhurbaşkanı danışmanı değildir?
O anlı – şanlı Cumhurbaşkanlığı ofis – büro – başkanlıklarında neden el üstünde değildir?
“Prof. Dr. Çağatay Güler MD, PhD” neden Sağlık Bakanı hatta kurumsal olarak Sağlık Bakanlığı onursal ve kıdemli (senior) danışmanlarından değildir?
S. Bakanı Dr. Koca, bu yakıp – yıkıp geçen Kovit-19 salgınında tek 1 kez olsun “Prof. Dr. Çağatay Güler MD, PhD” den danşımanlık almış mıdır??
***
Yaraşırlık (Liyakat) bu ülkede Kaf dağının ardında yitik midir?
“Prof. Dr. Çağatay Güler MD, PhD” için bu ülke, O’na sunduklarından yeterince – gereğince yararlanmış mıdır?
Tersine kimin hakkı, yetkisi olabilir?

20 yıldır AKP iktidarında yapılıp – edilenlerin kendilerince kutsal kitapta yeri neresidir?
Kökten din dışına düşmüşlerdir çünkü izledikleri yol, bütünüyle (harfiyen!) emperyalizmin güdümünde SİYASAL İSLAM olup, emin olunsun ki, Muhammet Peygamberin hatta Yüce Tanrı’nın havsalası (öngörüsü) dışındadır!

Haliyle, orada, “Prof. Dr. Çağatay Güler MD, PhD” gibi bilgelerin “hakkı” ndan söz etmek laf-ı güzaf ve de abesle iştigaldir..

Saray rejimi gerçekte ne ile / nelerle meşgul ya da tutsaktır!?

Ve izin verilsin, soralım :

  • Din bu mudur efendiler!!??

Veeeeeee                                   ;

Türkiye gibi gelişmekte olan yarı sömürge ülke – ulusların aşılamayan bu açmazlarında “Prof. Dr. Çağatay Güler MD, PhD” gibi uluslararası nitelikte yurtsever uzmanlarını gereğince değerlendiremeyişi kilit etmenlerden biri değil midir?

Tersini savlayacak babayiğit – anayiğit (devr-i AKP’de anlamsız ama!) varsa beri gelsin..

Sevgi ve saygı ile. 11 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

Pandemide bir yılın yanıtı belli soruları

Pandemide bir yılın yanıtı belli soruları

Prof. Dr. Esin DAVUTOĞLU ŞENOL
https://www.birgun.net/haber/pandemide-bir-yilin-yaniti-belli-sorulari-337433 

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2019 yılı Aralık ayında Çin’de ağır zatürre olguları ile başlayan Covid-19 için,11 Mart 2020’de “pandemi” ilan ettiğinde, dünyada, toplam118 bin 319 olgu ve 4 bin 292 ölüm olmuştu. Aslında bu yüzyılın, daha önceki SARS-CoV-1 ve MERS-CoV gibi koronavirüs salgınları, koronovirüslerin genomlarında ölüm kodlayabileceğini gösterdiği için, koronavirüsler yakın gözlem altındaydı. 2012 yılında “Spillover; Animal Infections and Next Human Pandemic” kitabında, David Quammen, birlikte çalıştığı ekiple beş yıllık araştırmalarına dayandırdığı şu savları öne sürüyordu:

  • “Yeni bir hastalık olacak, bu hastalığa koronavirüsler yol açacak, yarasalardan kaynaklanacak ve Çin’deki “vahşi hayvan pazarı” kaynaklı olacak.”

    Anlaşılacağı üzere, bu sapasağlam öngörünün temeli ne astrolojinin yıldız haritası ne de kahinlerin kristal küresiydi.

Bilim insanı olmasak bile biyolojik bir küre olan ve trilyonlarca virüs ile paylaştığımız yerkürede, yakın zamanda izlediğimiz Ebola, Zika virüs ve önceki koronavirüs salgınları yaklaşık 50 bin omurgalı türünde bulunan 1 milyon virüs türünün, onları taşıyan hayvanlarla yakın ilişkiye geçtikçe bize sıçrama potansiyelinin arttığını anlatmış olmalıydı. Ancak beklediğimiz bir salgına hiç beklemediğimiz ölçüde hazırlıksız yakalanmıştık. Salgının sessiz seyri denilen aylar öncesi dönemde ve hemen başlangıcında salgının başladığı kentten, bölgeye ve dünyaya milyarlarca insan seyahat etmişti. Ocak 2020 tarihli bir makalede, IATA (International Air Transport Association) verisi kullanılarak yapılan bir modelleme çalışmasında, Wuhan’dan Ocak – Nisan 2019 arasında en az 100 bin yolcu taşıyan havayolları tarandığında, bölgedeki dokuz şehirden yolcu almış olan 50 uluslararası şehir ve salgına duyarlılıkları rapor edildi.

Bu rapora göre başta Asya kentleri olmak üzere Avrupa, ABD ve Avusturalya‘ya çok sayıda yolcu seyahat etmişti. Tahran, Londra, Paris, Sidney, Toronto, Milano, Barselona, Amsterdam, Frankfurt, Dubai, LosAngeles, New York, San Francisco, Moskova ve İstanbul bu bölgelerden en çok yolcu alan şehirlerdi. Bu raporun yayımlandığı tarihte, virüsün insandan insana yayılım potansiyeli, oldukça uzun olan kuluçka süresi gibi veriler henüz olmamakla birlikte, raporun sonunda yazarlar, çok seyahat alan bu bölgelerin, salgın duyarlılıklarının yüksek olabileceği için, iyi izlenmesi gerekliliği konusunda uyarıyordu. Çünkü, bu salgından on yedi yıl önce gene Çin’de başlayan SARS-CoV-1’in kıta dışına yayılımı da uçaklarla olmuştu.

Nitekim salgın deneyimleri nedeniyle, sınır alarm sistemlerini erkenden ve yüksek düzeyde çalıştıran Tayvan, Güney Kore, Vietnam gibi ülkeler, salgını karantina olmaksızın denetim altına almaya başladılar. Salgının kıtalararası yayılımına baktığımızda, Ocak 2020’de erken dönemde yayınlanmış bu rapora göre, sınır taraması ve alarmları kurulabilmiş olsaydı, büyük olasılıkla salgın dünyada bu denli katastrofik (AS: yıkıcı) seyretmeyecekti.

Türkiye, Avrupa’da ilk ölümün olduğu Fransa, salgının adeta bir bomba gibi patladığı İtalya, 19 Şubat’ta ilk olgusunu bildiren İran ve 2 Mart’ta ilk olgusunu bildiren Suudi Arabistan ile yoğun hava ve karayolu trafiği içindeydi. Ayrıca, Ocak ayında başlayan Çin’in bahar tatili nedeniyle Türkiye’de çok sayıda Çin’den gelen turist bulunuyordu. 22 Ocak’ta Çin uyruklu bir turist, Covid-19 hastalığını düşündüren bulgularla İstanbul’da bir hastaneye başvurmuştu. 24 Ocak’ta bu kuşkulu olgu ve aynı gruptaki öbür yolcuların kendi istekleriyle ülkelerine döndüğü bildirildi. Ancak bu yolcuların, ülkelerine bir ambulans uçakla gönderilmiş olması ve Çin basınında paylaşılan haberlerden anlaşıldığı kadarıyla, ilk vakanın açıklandığı tarih olan 11 Mart 2020’den yaklaşık bir buçuk ay önce saptanmış ancak paylaşılmamış olduğu sonucu çıkarılıyor.

İlk olgu bildirimlerini yapan ülkelerde salgın yayılımı S şeklinde bir eğri ile izlenebiliyor ve yayılımın çok hızlı ve üstel olduğu bu eğride rahatlıkla gözleniyordu. Türkiye’de bulunan Çinli turist kafilelerinden ya da riskli seyahat ve bulguları olanların hastane başvuruları oluyor ancak o dönemde Covid-19 hızlı tanı kiti bulunmadığı için vakalar doğrulanamıyordu. Türkiye, Ulusal Halk Sağlığı Laboratuvarı tarafından hazırlanan bir kitin tanı için kullanılmaya başlandığını bildirdi. Ancak test kitlerinin hızlandırılması için, virüs RNA’sının izole edilmesi sürecinin kısaltılması için kimi çalışmalar yapıldı. Bu aşamada RNA saflaştırılması yerine, bir çözelti (solüsyon) ile virüs parçalanarak RNA dışarıya alınıyordu ve bu da testte yalancı negatifliğe yol açıyordu. Erken alarm sistemlerinin devrede olması gereken en önemli aşamada, hata payı yüksek olan test kitlerini kullanıyorduk.30 Ocak’ta DSÖ, “Uluslararası Acil Durum” ilan ettiğinde, ülkemizde sınır denetimi yalnızca termal kamera ile ateş ölçerek yapılıyordu. Salgının, bu ilk üç aylık dönemde, yalnızca Türkiye değil, pek çok ülke seyahat kısıtlamaları ve sınır taramalarındaki gecikmelerle salgının girişini önlemenin ya da erken kontrol edebilmenin mümkün olacağı zaman aralığını çoktan kaçırmışlardı.

En çok sınır giriş çıkışımızın olduğu ülkelerden İran’da ilk vakanın açıklanmasından kısa bir süre sonra açıklanan ilk ölümler, İran’da salgın yükünün fazla olduğuna işaret ediyordu. Afrika kıtasının ilk vakasının, İstanbul üzerinden aktarmalı giden bir İtalyan vatandaşı olduğunu, Umre ziyaretinden dönen çok sayıda kafilemizin dönüşlerinde taranmadığı düşünüldüğünde, ilk olgumuza dek çok sayıda olgunun gözden kaçırıldığı anlaşılacaktır. Mart 2020’de uzaydan bakıldığında, çevremizde Türkiye dışında salgının görülmediği tek ülke kalmamıştı. Bu durum bir başarı olarak tanımlanıyordu! Bu “başarı” ise, öbür ülkelerin yapmakta, almakta geç kaldığı önlemlerin bizde erken alınmasına bağlanılıyordu.

Salgın yönetiminde şeffaf davranılmayacağı, salgının yalnızca ekonomik değil, politik önceliklere göre yönetileceği anlaşılıyordu. Mart başında toplam 2 bin kişiye test yapılmıştı, Kuzey İtalya ve İran’da vakalar hızla artıyordu ve biz ülkede vaka olmadığından emindik. Bu dönemde, Covid-19 pnömoni bulguları ile uyumlu bulguları olan ağır hastalarda yaptığımız testlerin negatif olmasına güveniyor ve mevsimsel grip gibi tedavi ediyorduk. Sonradan bu dönemde kullanılan testlerin ancak % 40-60 oranında pozitif olduğu anlaşılacaktı. Tanı testi yapan laboratuvar ve test sayısı da çok kısıtlıydı. Bu nedenle salgın denetiminde önemli olan

  • “test yap ve vakaları bularak izole et, temaslıyı tespit et ve karantinaya al ve bulaşmayı önle”

zincirini sürdüremiyorduk.

Son yıllarda, kamu sağlığından hızla uzaklaşarak, daha çok yaşlanma karşıtı ve kozmetik programlarına yer veren görsel basın, salgının ciddiyetinin anlaşılması yerine bizim ırksal özelliklerimiz nedeniyle, kimi gıdaları daha çok tüketerek salgını hafif geçirebileceğimiz algısına yol açan programlar yapıyordu. Salgın ile ilişkili bilgi akışı ise her akşam bir basın toplantısı ile Sağlık Bakanı’nın kendisi tarafından, turkuaz bir tablodaki rakamlar ile açıklanıyordu.

Okullar, toplantılar ve sanatsal etkinlikler ve 20 kadar ülke ile karşılıklı uçuşlar iptal edilmişti. Hastaneler tümüyle pandemi hastanesi ilan edilmiş, sağlıkçıların izinleri, ivedi (acil) olmayan tüm ameliyatlar iptal edilmişti. Bakanlık saha için hazırladığı rehbere tanı, izolasyon, karantina ve tedavi rehberleri de eklemişti. Tedavi için çok yaygın olarak kullanmakta olduğumuz klorokin adlı ilaç ile ilişkili başlangıçta iyi sonuçlar açıklayan kimi küçük, kontrollü olmayan çalışmalar yayınlanmıştı. Ancak, ilaçlar için yapılan klinik öncesi çalışmaların, ilaçların hastalıkta işe yarayabileceği konusunda yanıltıcı olabileceği anlaşılıyordu. Klorokin için de işe yarayacağını gösteren klinik öncesi çalışmaların yanlış kurgulandığı ve ilacın işe yaramadığı anlaşıldı.

Nisan 2020 sonunda salgın henüz denetim altına alınmamışken birdenbire denetimsiz biçimde yapılan açılmalar sonrasında artan vakaları yönetmek için “filyasyon” ekipleri, evde bakım ekiplerine dönüşünce, işe yaramadığı anlaşılan klorokin ile evde tedavi dönemi başladı. Bir ülkede salgın yönetimine ilişkin başarı için şu 3 soruyu sormamız gerektiğini düşünüyorum:

  • Okullarınız açık kalabildi mi,
  • Hastanelerde Covid-19 dışı hastalar bakılabildi mi ve
  • Toplam ölüm sayılarındaki artış nasıl?

    Belki bu sorulara eklemeye içimin elvermediği bir başka soru da şu olmalı:

    Neden bu denli çok sağlıkçı hastalandı ve öldü?

Salgında yeni moda: Yerinden yönetim mi, kuralsız yönetim mi?

Salgında yeni moda:
Yerinden yönetim mi, kuralsız yönetim mi?

Salgın yönetiminde yeni yıldızımız yerinden yönetim. Kulağa hoş geliyor ama uygulama keyfi yönetimden ibaret. Üstelik salgın yönetimi yine sonunda merkezin keyfine kalıyor.

SOL – SAĞLIK, 03.03.2021

https://sol.org.tr/haber/salginda-yeni-moda-yerinden-yonetim-mi-kuralsiz-yonetim-mi-27191 

Buna göre salgın hastalıkla mücadelede alınması gereken kararlar valilik düzeyinde oluşturulacak kurula bırakılacak. İl düzeyinde tespit edilen yüz bin kişide görülen vaka sayısına göre önlemler artırılabilecek ya da gevşetilebilecekti.

İlk elden çok da uygunsuz olmayacağı düşünülen bu karar ülkemiz için birden fazla çelişkiyi içinde barındırıyor. Zaten bu çelişkiler nedeniyle 1 Mart’ta okulların ve esnafın ne olacağını yine merkezi sistem belirlemek zorunda kaldı.

1 Mart’ta ne oldu?

Açılacağı ilan edilen okulların ve ne olacağı belirsiz olan kafe, restoran gibi yerler hakkındaki karar Bakanlar Kurulu’na devredildi. İşleyiş Cumhurbaşkanı tarafından açıklandı. Kararlar artık biliniyor. Kısaca iller bir risk kategorisine ayrılıyor ve buna göre alınacak önlemler belirleniyor. Bundan sonra haftalık oluşan vaka sayısına göre il idareleri inisiyatif alacak. 1 Mart’ta neden yapılamadığını ise bilemiyoruz.

Yerelden yönetim işleyişi uygun mu?

Aslına bakılacak olursa çağrıştırdığı siyasi anlam bir yana tüm ülkeye yayılmış bir salgın hastalıkta bölgesel karar almak akla oldukça uygun. Örneğin interneti olmayan hatta tek bir vaka bile görülmeyen köy okullarının kapalı kalmasının bir izahı yok. Ya da kitle bağışıklığı gelişmiş yerlerde sosyal alanların kapalı olmasının…

Bu kararlar bölgesel olarak, ilden köylere kadar değişik düzeylerde alınabilir.

Kararların işlevsel olması için gerekli uygulama ortada yok

Öte yandan, bölgeler kendi dinamikleri çerçevesinde karar alacaksa bu bölgeler arasında geçiş de kontrollü olmak zorunda. Yoksa risk haritalandırması yapmanın bir anlamı yok. Hatta yüksek riskli bölgelerden düşük riskli bölgelere doğru haliyle bir akış beklenebilir. Bunun için iller arası seyahatin yasaklanması alınacak tek, zorunlu karar değil. En başından beri her düzeyde gerekli olan filyasyon çalışmaları ile kontrollü bir biçimde geçişler mümkün. Bunun yapılmadığı yerde sistemin sağlıklı işlemesi olanaksız.

Oluşturulan risk haritası gerçeği yansıtıyor mu?

Salgının ilk gününden itibaren gizlenen vakalar, eksik sunulan sayılar, alınmayan zorunlu önlemler veya alınan keyfi kısıtlamalar haliyle bir güven sorunu yaratıyor. Türkiye’de salgının en başından beri test yapma kriterlerinin tartışmalı olduğu ve yeterince yapılmadığı da bir gerçek. Hele sağlıkta eşitsizliğin ampirik verilerle dahi gözlenebildiği ülkemizde yetersiz yerel olanakların sonuçlarıyla hareket edilmesi haliyle güvensizlik yaratıyor. Düşük riskli illerin sayıları gerçeği yansıtıyorsa, başarının ardındaki nedeni bulmak için bile bir açıklamaya ihtiyaç var. Aynısı yüksek riskli yerler için de geçerli. Vaka sayısındaki artışın sebebinin AKP kongreleri olup olmadığının açıklanması sadece siyasi değil aynı zamanda salgın yönetiminde bilimsel bir  zorunluluk. 

Yerinden hangi kurul yönetecek?

Salgın dönemi boyunca vali, kaymakam, belediye başkanı gibi yerel idarecilerin aldıkları kararlardan çok “denetçilik” eylemlerine tanık olduk. Sokakta yürüyen vatandaşlara mesafe komutu veren de vardı; dönerciyi azarlayan da. “Sağlıkçılara barınma olanağı sunduk kıymetini bilmediler, birbirlerine hastalık bulaştırdılar” diyen de… Bakanın kalabalık cenazelerde poz verip özürle geçiştirdiği, iktidar partisinin “dudak dudağa” kongrelerine göz yuman bir merkezi anlayışın yerel unsurlarından başarı beklemenin yersiz olacağı açık. Ancak dediğimiz gibi yerele gelmeden, var olan sorunlar çözülmeden atılacak adımların potansiyeli de sınırlıdır.

Ayrıntılarına dair resmi bir açıklama yapılmayan yerinden yönetime dair bilgilerimiz basın organlarına verilen mülakatlar düzeyinde kalıyor. Anladığımız İl Pandemi Kurullarının ya da İl Hıfzıssıhha Meclislerinin süreci yönetecek kurumlar olacağı yönünde.

İl (AS: Umumi) Hıfzıssıhha Kanunu 1930 yılında ülkede görülen salgın hastalıklarla mücadele için oluşturulmuş bir kanun. İşleyiş mantığı oldukça güncel ve koruyucu halk sağlığı tedbirlerinin süreklileştirilmesi için yapılacak idari düzenlemeleri açıklıyor. 23. maddesinde açıklanan İl Hıfzıssıhha Meclislerinin birleşimi ise dönemin olanakları ile sınırlı kalmış. Hastane baştabibi, hükümet tabibi, serbest sanat icra eden bir tabip, bir eczacı gibi asil (AS: asıl) üyeler var. Döneminde zaten birden fazla olması mucize olan üyelerin bugün kim olacağına siyasi iktidarın yönetim anlayışı karar veriyor. Eğer kaldıysa AKP politikalarına mesafeli hastane veya tıp fakültesi yöneticilerinin yer bulması günümüz koşullarında sürpriz olur. Tabip Odası, sendika veya ilgili dernek yöneticilerinin ise katılma taleplerinin bir karşılığı olmadığı da biliniyor.

İl Pandemi Kurulları da bu salgın döneminde geliştirilen bir araç olup il vali veya yardımcılarının başkanlık ettiği sağlık, emniyet, orman vb. müdürlüklerin yöneticilerinin bileşimini oluşturduğu yapılar. Kendilerini illerde yapılacak hak arama mücadelelerine getirdikleri yasaklamalarla hatırlayabiliriz.

Yine çeşitli sağlık meslek örgütleri yöneticilerince verilen mülakatlarda yerel sağlık meclislerinin oluşum ve işleyişinin demokratik olmadığı, alınan kararların merkezi iktidarınkileri onaylamaktan başka bir işe yaramadığı, yönetimde özellikle sunulan verilerde şeffaflık sağlanmadıkça işleyişin olumsuz sonuçları olacağı belirtiliyor.

Normalleşme, okulların açılması ve yerinden yönetimin sonuçları ne olur?

En başından itibaren salgını tamamen ortadan kaldırmak yerine hastanelerin yükünü sınırlama üzerinden kurulan salgın yönetimi anlayışına tanık olduk. Bu yüzden dalgalanan bir seyir izleyen salgının bundan sonra yükselme eğilimine girse dahi neden girdiğini anlayabilmemizi sağlayacak verilere ulaşamayacağımız açık.

Ancak unutmayalım ki belli bir biyolojik sürece işaret eden viral salgın hastalıklar kötü yönetimlere rağmen bir “felakete” gitmek zorunda değil. Diğer yandan en başından alınacak koruyucu halk sağlığı önlemleri ile kurutabileceğimiz, ölümcül sonuçları olan bir hastalıkla geçirdiğimiz her gün toplum açısından bir “felaket”.

Hangisini hissettiğimiz, süreci dönüştürmek üzere aldığımız sorumluluğa bağlı olarak değişecektir.

Halkçı Doktorlarla söyleşi : Koronavirüs Salgınında Son Durum

Koronavirüs Salgınında Son Durum

HALKÇI DOKTORLAR ile 2. söyleşimiz (9 Temmuz 2020)

Prof. Dr. Ahmet Saltık ve Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu

Söyleşi oldukça kapsamlı.. 18 sayfa. Giriş ve en sondan alıntılar aşağıda.
Tam metin ise pdf olarak şöyle : Koronavirus_Salgininda_Son_Durum_Halkci_Doktorlarla_2._Soylesi

Söyleşiyi youtube’dan izlemek için tıklayın :

https://youtu.be/hVx_kqEMJiE

****
Söyleşinin güncel olmadığı söylenebilir.. Ancak bu günden geriye baktığımızda, öngörülerimizin gerçekleşmesinden hiç de mutlu değiliz.
****

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu : Sevgi ve saygıdeğer izleyenler, bu gün Halkçı Doktorlar olarak değerli bilim insanı Sayın Prof. Dr. Ahmet Saltık’la birlikteyiz. Merhabalar Ahmet hocam.

A.S. : Sayın hocam ben de size iyi akşamlar diliyorum, saygılarımı sunuyorum size ve bizi izleyenlere. Teşekkür ederim böyle bir fırsatı yarattığınız için.

E.K. : İyi akşamlar hocam. Biz de Halkçı Doktorlar olarak bu çok önemli sağlık sorununa bir kez daha değinelim istiyoruz. Çünkü sizinle son programımızı 26 Mayıs’ta (2020) yaptığımızdan beri çok değişen bir şey olmadı. Aslına bakarsınız umutlarımız salgının azalması yönündeydi, fakat salgın çok da azalacak yönde bir seyir izlemedi. Belli bir seviyede devam ediyor ve bu da halkımızın tarafında pek çok soru işaretini beraberinde getiriyor. Ayrıca salgında farklı özellikler olmaya başladı. Bugün özellikle bunları konuşalım diyorum. İstersiniz ilk olarak dünyadan başlayıp, sonra da ülkemize geçelim. Genel olarak dünyada da koronavirüs salgını artarak devam ediyor. Bu bağlamda dünyadaki salgın tablosuna bakalım. Şimdi burada önemli bulgular var. Yani gördüğümüz gibi vaka sayısı 12 milyonun üzerine çıktı. Özellikle ABD ve Brezilya’nın durumu ortada. Bu ülkelerin ikisi de başkanlık sistemiyle yönetiliyor. Bir taraftan da sağlık sistemlerinin ne kadar sorunlu olduğu, bu salgınla beraber bir kez daha ortaya çıkmış oldu. İnsanların cebinden ne kadar para çıkarsa o kadar tedavi edilebildiği, özelleştirmenin de son derece fazla olduğunu gördük. Bunun da iki önemli örneği oldu. Geçtiğimiz haftalarda Brezilya devlet başkanın Kovid-19 enfeksiyonuna yakalandığı haberini aldık. Tabii bir taraftan da bu devlet başkanı ABD desteğiyle seçilen bir devlet başkanı. Bu yüzden, “Bize bir şey olmaz” dememeliyiz. Ülkemizde de bir Brezilya örneği yaşanabilir. Tablo üzerinde de baktığımızda Ahmet hocam, 12 ülkenin verileri var. ABD, Brezilya sonra da Rusya geliyor. Rusya’nın ölüm oranlarının düşük olduğunu görüyoruz. Ardından da Hindistan geliyor.

A.S. : Değerli meslektaşım, Sayın Ercan hocam, Gaziantep’teki ve diğer illerdeki tüm dostlarımıza selamlar. Sizin de belirttiğiniz gibi vakalar 12.300.000’e yaklaşıyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne bildirilen ölümler 550.000’i geçti, iyileşenler de 7.100.000’in biraz üstünde. Yaklaşık 5.800.000 kişi hastalıkla mücadele ediyor.4.800.000 milyonu hastanelerde yatmaktadır. Bu tabii buzdağının ucu.en az 10 katı kadar da hasta olduğunu düşünebiliriz.Hadi bunu bir yana bırakalım,bu verdiğimiz rakamlar Dünya Sağlık Örgütü’ne PCR pozitif olarak bildirilenler. PCR testi pozitif olmayanları kimi ülkeler bildirmiyorlar ve Türkiye de bunlardan biri. Türkiye’deki ölümler de resmen 5300’ü buldu ne yazık ki. Sayın Bakanın bu gün açıkladığına göre, olgu sayısı 1000’in üzerinde, ölüm sayısı ise 20’ye yakın. Bu sayıları özellikle Türkiye için en az 2 ile çarpmak gerekiyor. Bunun altını çizerek söylemek istiyorum değerli meslektaşım. Çünkü kimi ülkeler Dünya Sağlık Örgütü’ne hem PCR (+) hem de PCR (-) olan vakaları bildiriyorlar. Ama Türkiye salt PCR (+) olanları bildirdiği için, bu rakamları 2 ile çarpabiliriz. Yani dün Türkiye’de dün 2000’in üzerinde yeni tanı ve yaklaşık 40 ölüm meydana gelmiştir. Bakanlığın açıkladığına göre 2200 iyileşen hastamız var ve 1000 yeni vakamız var. Yani iyileşen sayısı, yeni vaka sayısının 2 katından çok. Dolayısıyla hastanelerimiz boşalıyor demek isteniyor. Görüntü de belki de öyle. Fakat gerçekte toplum içinde, için için enfeksiyon ve  bulaşı sürüyor. Tehlikeli ve korkunç olan bu değerli meslektaşım. Bakınız, sizinle önceki söyleşimizde de dile getirdik. 11 Mayıs’taki AVM açılışının ne denli yersiz, bilimdışı bir karar olduğunu belirtmiştik. Onun faturalarını şu anda ödüyoruz. Nasıl ödüyoruz? Yine biz bilimsel konuşuyoruz. Sayın Bakan dünkü konuşmasında olgu sayılarında beklenen düşüşün olmayışının başlıca nedenlerinden birinin, düğünler olduğunu belirtti. Ben de buradan Sayın Bakana soruyorum: Acaba 20 ve 27-28 Haziran’da yapılan LGS (Lise Giriş Sınavı) ve YKS (Yükseköğrenim Kurumları Sınavı) nedeniyle ortaya çıkan olguların, ölümlerin sayısı kaçtır? Bunu sizin de çok iyi bildiğiniz gibi bilimsel olarak aydınlatmak olanaklı. Nasıl olanaklı? Filyasyon yaparak olanaklı. Düğünlerden kaynaklandığını söylemek de filyasyon çalışmasına dayanıyor. YKS ve LGS’den bu yana, çoğu kişide kuluçka süresi olan 5-6 gün geçtikten sonra yeni ortaya çıkan hastaların teker teker bu hastalığı nereden alındığı incelendiğinde -biz buna Filyasyon diyoruz- büyük olasılıkla nedeni bu sınavlar çıkacak. O sınavlar nedeniyle ortaya çıkan ek hastalık ve ölüm yükünü açıklamaya Sayın Bakanı bir kez daha davet ediyorum. Bunları bilmek bizim hakkımızdır demokratik ve açık bir toplumda. Dolayısıyla bu tür olaylar yüzünden yaptığımız yanlışlar varsa, hiç olmazsa onları yinelememeyi öğreniriz. Bunları söylemediğimiz zaman bir taraftan da halkı kötü yönlendirmiş olursunuz. Salgın denetim altında, vakalar azalıyor yavaş yavaş diye düşünülmesine neden olursunuz. Ayrıca halkın kurallara uyma konusunda davranışlarının özenli olmaması gibi bir sonuç ortaya çıkar. Ne eksik ne de çok. Bilimsel gerçek neyse halkla onu paylaşmamız gerek. Bir kez daha söylüyorum; gerek AVM’lerin çok erken açılışı nedeniyle, gerek 1 Haziran’dan bu yana süregelen ölçüsüz açılımlar nedeniyle ve ayrıca LGS ve YKS nedeniyle vaka artışı önlenememiştir. Ayrıca 10 Nisan’da geç ilan edilen (saat 22:00’de) sokağa çıkma yasağını bu nedenlere eklemek gerek. Tüm bunlardan kaynaklanan vaka ve ölümlerin filyasyon araştırması yapılmalıdır.
Bu rakamlar da açıklanmalıdır. Eğer yapılmadıysa, neden yapılmadığını sormak da hakkımızdır. Çünkü filyasyon salgınlarda vazgeçilemez bir hizmet ve ödevdir. Bu bölümü şöyle bağlayalım hoşgörünüzle değerli meslektaşım:

Dünya’da ve Türkiye’de biri 1. dalgayı sönümlendiremedik. AB ülkeleri belli ölçüde yol aldılar ama hiçbirinin sıfırladığını söyleyemeyiz. Çin de bunlara dahil. Çin’de de tek tük de olsa, örneğin dünkü rakam 8 dolayındaydı, yeni olgular ortaya çıkmaya devam ediyor. İsrail 2. dalgayı yaşıyor. Salgını sıfırladığını düşünüyordu, ölçüsüzce gevşedi okulları açarak ve bedelini ödüyor. İran da 2 dalga denebilecek durumda salgın seyrinde. İlk dalgayı tümüyle sönümlendiremedi ama çok hafifletmişti, bittiğini düşündü. Fakat orada da çok hızlı bir artış yaşandı. Altıncı ayını bitiriyoruz salgının, 7. ayındayız dünya genelinde. Türkiye’de ise 11 Mart’tan bu yana 4. ayını bitirdik, 5. aya girdik şu anda. Toplum bağışıklığını beklemeyelim. Toplum bağışıklığı için dünya nüfusunun en azından %60’ının bulaşı alması gerekiyor. 6 aylık bir süre içinde salgında 12 milyon dolayında olgumuz var. Bir o kadar da PCR (-) vaka olsa, 25 milyon diyelim, hadi bunun da 10 katı toplum içinde desek,
250 milyonu bulmuyor toplam vaka sayısı. Hastalığı geçirenlerin dirençli olduklarını da söyleyemiyorum. Siz benden daha iyi bilirsiniz, İmmünoloji uzmanı olarak. Her hastalıkta beklenen düzeyde bağışıklık oluşamayabiliyor. Bu yüzden bu hastalıkta da ne ölçüde bağışıklık oluşacak, bu bağışıklık ne ölçüde koruyabilecek ve ne denli sürecek bilmiyoruz. Öte yandan Türkiye’de yapılan seroprevalans çalışmasının da sonuçları henüz açıklanmadı. (Daha sonra %0.8 olduğunu öğrendik.)
…………………..
…………………..
……………………..
……………………..

E.K.: Evet, çok teşekkür ederiz Ahmet Hocam. Bu değerli bilgiler için. Gerçekten bu korona virüs salgınıyla mücadele etmek için gerçek, açık, şeffaf olarak meseleleri tartışmak gerekiyor. Verileri ortaya koymak gerekiyor. Ülkemizin temel sıkıntılarından bir tanesi bu. Biz ne kadar açık, şeffaf olursak vatandaş da bunu çok daha iyi anlar diye ben biliyorum. Vatandaşımız yani ona doğru bir şekilde gittiğimiz zaman mutlaka anlıyor zaten. Bu hayatın bir gerçekliğidir bu. Biz de yıllardan beri, işte ben de meslekte 35 yılım oldu, yani her vatandaşımıza her hastalığını, benim hastalığım nedir, nasıl gider diye bir şey sorduğu zaman, mutlaka uygun cümlelerle onlara anlatırım hocam. Çünkü yani okuma yazması olmasa, farklı dillerden konuşsa da onu bir şekilde anlatırız. Yani vatandaşa anlatmak gerekiyor hayatın gerçekliğini. Salgının gerçek durumunu anlatmak gerekiyor. Bence halkımız bunu çok daha iyi anlayacaktır. Yani burada çözüm, kamu yönetiminde, çare esas orada. Yani orası bir şey sunacak ki, vatandaş da kendine düşen görevi, üzerine düşeni yapacak. Temel meselemiz siyasi iktidarın, kamu erkini elinde tutanların gerçekten bu mücadele konusunda bilimsel, açık ve şeffaf davranış gösterip, gösterememeleridir. Vatandaşımız bunu anlayacaktır diye ben düşünüyorum. Önümüzdeki süreçte biz doktorlar ve sağlık çalışanları da elimizden geleni muhakkak yaparız. Ama bizlerin de moralli olması lazım. İnsan denen varlık moralle, moral denen yakıtla çalışır. Bu açıdan da sağlık çalışanının moralini yüksek tutmak gerekiyor, diye ben düşünüyorum, bu süreçte hocam. Çok teşekkür ederim hocam, çok sağolun, değerli katkılarınız için.

A.S. : Ben de size, bana fırsat verdiğiniz için teşekkür ederim. Bütün çalışma arkadaşlarınızı ve bizleri izleyenleri saygıyla selamlıyorum. Umarım iktidar şunu düşünmüyordur, son cümle olarak : Bu böyle iyi-kötü gelsin gitsin, eylülde eğer bir tırmanış gösterirse, baş edemeyecek biçimde. Okulların açılışını da erteleriz. Zaten hem öyle hem böyle konuşuyorlar. Ne şiş ne kebap yansın, biçiminde. Böyle giderse Eylül’de veya Ekim’de Türkiye, 14 günlük kapatmaya zorunlu kalabilir. Bu güne dek kaçırdığı, ertelediği, kaçındığı diyeyim en az 14 günlük kapatma zorunda kalacak. Bunun da maliyeti herhalde birkaç on milyar Doları rahatlıkla bulacak. Yani artmış bir bedel, öncekine göre. Hem can yitiği hem hastalık hem mali yük çok daha katlanmış olarak sırtımıza binecek.

Kötü yönetim, hesap sorulamayan yönetim, anti-demokratik bir yönetim, Türkiye’nin ne yazık ki durumu bu.

 

 

İlk söyleşi 26 Mayıs 2020’de idi :

GAZİANTEP’ten HALKÇI DOKTORLAR ile KORONA SALGINI İRDELEMESİ

Lütfen tıklayınız : http://ahmetsaltik.net/2020/05/26/gaziantepten-halkci-doktorlar-ile-korona-salgini-irdelemesi/

“KORONA ile UZAYAN TANGO…” NE YAPMALI??

“KORONA ile UZAYAN TANGO…”

NE YAPMALI??


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com
https://www.birgun.net/haber/korona-ile-uzayan-tango-ne-yapmali-315077, 10.9.2020/BİRGÜN

  • 10 Eylül 2020 günü BİRGÜN gazetesinde arka sayfada TAM SAYFA olarak yayınlanmıştır. Erişke (link) yukarıda verilmiştir. pdf biçimi için tıklayınız..
    *****

Nereden çıktı bu afet??

Bir mutasyon (Evrim!) ürünü olan yeni koronavirüs (SARS-COV2) 8 ayı aşan bir süredir, Küreselleşmekle övünen (?) gezegenimizi ve görkemli (!) uygarlığımızı tam anlamı ile “tutsak” aldı. Ne tuhaf ki, gerçekte bu COVID-19 küresel salgını (= pandemi) tam da azgın Küreselleş(TİR)menin = Yeni emperyalizmin ürünü! “Sustainable development” (sürdürülebilir kalkınma) mottosu / masalı sizlere ömür; böyle diye diye tam da tersini yaptık ve yabanıl (vahşi) kapitalizmin tunç yasası “her durumda en çok kâr” dayatılarak algı yönetiminin sonuna geldik. Şimdi sıra, a fortiori (zorunlu olarak) bir başka mottoda : Sürdürülebilir yaşam!

Unutulmasın : Gezegenimizin insanlara gereksinimi yok; bizler yeryüzünde biyolojik anlamda gerçek birer zorunlu parazit durumundayız ve doğa ile barışık yaşamak yerine ona vahşetle hükmetmeye kalkışıyoruz. 21. yy. başında karşılaştığımız Doğa afetleri (Doğanın savunması!), salgınlar sayı ve boyut olarak ağırlaştı ve sürecek.. Bu salgınla bitmeyecek; uzun erimli hazırlıklı olmak kaçınılmaz.

Altını kalın kalın çizelim : Aşırı / akıl dışı / sürdürülemez nüfus artış hızını Dünyada ve Türkiye’de ivedi olarak frenlemek ve toplam nüfusu hızla azaltmak zorundayız, başka hiçbir yolu yok!

  • HER AİLEYE 1 ÇOCUK!

Beka sorunu ile mi yüz yüzeyiz ?

Hem yerel – bölgesel hem de küresel ölçekte yeni koronavirüs pandemisini bir an önce sınırlamak ve hızla sönümlendirmek gibi beka (survival, sağkalım) sorunu ile yüz yüzeyiz. Tanı konan toplam olgu (vaka) sayısı 8 ayda 30 milyona, ölen insan sayısı ise 1 milyona koşuyor. Toplam dünya nüfusu 7,8 milyar ve sırasıyla her 260 insandan 1’i hastalığa yakalandı, her 7800 insandan 1’i de öldü. Ancak hemen anımsamak gerekir ki; bu rakamlar kayıt altına alınabilenlerdir. Özellikle olgu sayısının 10 ile çarpılması genel bir Epidemiyolojik kuraldır, “Buzdağı olayı” (Iceberg phenomenon) gereği. Bu durumda 300 milyon insan bulaşı almış ve belli ölçüde bağışık yanıt üretmiştir. Denebilir ki; küresel nüfusun %3,85’i bilemediğimiz bir süre ve bir ölçüde (yeterli mi?) hastalığa dirençlidir. Bu oran, salgının doğal yolla durması bakımından kesinkes yetersizdir.

Etkili ve güvenilir bir aşı ve aynı niteliklerde sağaltım ajanlarının (ilaçlar) makul sürede geliştirilememesi durumunda, tam bir varsayımsal toplum – kitle (herd) bağışıklığına umut bağlanacaksa, bu tempo ile 26 kez “böylesi bir 8 ay” geçirmek gereklidir; toplamda 17,3 yıl! Küresel toplumun en az %60’ının doğal olarak  (hastalığı geçirerek) bağışıklanması ile yetinilebileceği düşünülürse, umut, 17.3 x .6 = 10,4 yıldır. Bunca uzun  süre, pek çok bakımdan katlanılabilir bir zaman dilimi değildir.

Sayısal veriler cephesinde Türkiye benzer durumdadır. Ülkemizin eylemli (fiili) – gerçek nüfusu 90 milyona yakındır ve küresel nüfusun %1,15’ine karşılıktır (topraklarımız ise toplamın %0,54’ü!). 8 Eylül 2020 resmi verileriyle toplam olgu sayısı 283,270 olup dünya toplamının %1,02’sidir (283,270/27,764,017). Ölüm  rakamları ise 6,782 / 902,356 =%0,74 ile oransal beklentinin epey altındadır ve bu “iyimser” (?) durumu açıklayacak hiçbir bilimsel veri elde yoktur..

Açıkça, ülkemizde açıklanan sayısal veriler gerçek değildir!

Aşı ve İlaç Umudumuz var mı?

Hastalığın etmeni bir virüs ve tıp dünyası genel anlamda viral hastalıklarla savaşımda öbür mikro canlı bulaşları ile olduğu ölçüde başarılı değil. Örn. 40 yıldır yaşamımızda olan HIV / AIDS için hala bir aşı yok, ancak etkili ve fiyatları zamanla düşen ilaçlarla bu hastalık adeta bir süregen (kronik) hastalık oldu. HIV yaşamımızdan çekip gitmedi, yerleşip kaldı ve onunla birlikte yaşamayı öğrendik zorunlu olarak.

COVID-19 için de etkili ilaç geliştirmek çok uzun yıllar / onyıllar alabilir. Aşı içi ise çok daha özenli (ihtiyatlı) olmak zorundayız. 2 temel koşuldan asla vazgeçilemez : Etkinlik ve Güvenlik. Aşı yeterince etkin (koruyucu!) olmak zorundadır, ideal olarak %90’lar üzerinde (İnfluenza – Grip aşıları için bu oran %65). ABD – FDA, %50 oranında koruyucu aşıya lisans vereceğini açıkladı bu arada. Güvenilirlik ise aşının istenmeyen etkileri, yan etkileri, komplikasyonlarıdır. Dikkat çekelim; aşılar ilaçlardan farklı olarak herkese yapılacaktır.. Kuramsal olarak 7.8 milyar tüm dünya nüfusuna. Oysa ilaçlar daha sınırlı hasta kümelerinde kullanılmaktadır. Dolayısıyla istenmeyen bir etki çok daha büyük kitleleri olumsuz etkileyebilecektir. Bu durum Toplum Sağlığı bakımından uygun olmadığı gibi, çok uzun onyıllarda sabır ve emekle dokunan aşılara güven duygusunu zedeleyebilecektir. Günümüzde aşı karşıtı hatırı sayılır kesimler açısından böylesi bir tablonun doğmasına izin verilemez. Dünyada 4-5 merkez aşı üretimine yakındır. En iyimser ancak çok düşük olasılıklı senaryo bu sonbahar, kışa girerken; daha az iyimser olanı ise 2021 ilkyazı ve yazı görünüyor. Ancak bununla da bitmiyor; ek sorunların başında yeterli dozun kısa sürede üretimi, dağıtımı, lojistik zinciri ve kitlelere erişimi önemli sorunlar. Ve elbette fiyat.. Ortalama 50 $ çok iyimser fiyatla ve tek doz (?) için Türkiye’ye maliyet 90 m x 50 $ = 450 m $ dolayında bir dışalım (ithalat) bedeli yüklüyor. Ek maliyetler de var elbette..

Türkiye ise aşı ve anti-viral ilaç üretebilecek teknolojik altyapıdan yoksun ne yazık ki.. Oysa Büyük ATATÜRK, 1 Mart 1923’te TBMM’nin 4. açılış yılı konuşmasında o yıllarda Sivas ve İstanbul’da yeterince üretilen, milyonlarca insanımıza uygulanan ve hatta dışsatımı yapılan aşıların adlarını ve üretim miktarını veriyor.. 1928’de Almanya, Fransa, İngiltere, ABD örnekleri gözetilerek kurulan Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, “Dr. Refik Saydam Ulusal Halk Sağlığı Kurumu” adıyla özerk bir bilim kurumu olarak hızla, yasa ile yeniden yapılandırılmalı ve teknik donanımı, insangücü hızla sağlanarak salgın yönetimi bu Kuruma bırakılmalıdır.

NE YAPMALI??

Türkiye’de (Dünyada da!) salgını AKP iktidarı çıkarmamıştır!

Öncelikle siyasal iktidarın “hiç hata yapmama kompleksinden” kurtulması gerek. Her yapıp ettiğinin bir başarı öyküsü – efsanesi olması zorunlu değildir. Bu sağlıklı bir siyaset olmayıp narsisistiktir, patolojiktir. Herkes ve her iktidar hata yapabilir. Hele 18 yıldır tek başına iktidar olan ve muhalefet kanallarını olabildiğince tıkayan AKP = RTE iktidarının hatadan, üstelik ciddi hatalardan kaçınma olanağı hiç ama hiç yoktur. İktidarın, “nerelerde hata yaptık?” sorusunu ülkenin kurumlarına ve uzmanlarına sorması zorunludur. Öncelikle TBMM özel gündemle toplanmalı ve tam bir nesnellikle bu yakıcı ulusal sorunu enine – boyuna irdelemeli, gerekli mevzuatı, kararları üretmelidir.

Türkiye’mizin övünülecek bir insangücü ve kurumsal birikimi bereket, vardır ve bundan yararlanmamak düşünülemez. Tüm etik – politik – tarihsel kaygılar bir yana, AKP = RTE iktidarı ülkemizdeki korona salgınını da başarı ile yönetmek istiyorsa, ülkemizin tüm olanaklarını seferberlik sorumluluğuyla değerlendirmelidir.

Yapılabileceklere, hem 43-44 yıllık hekimlik, 40 yıllık Halk Sağlığı Uzmanlığı hem de Mülkiye eğitimi almış bir uzman / aydın sorumluğu ile yaklaşmaktayız.

  • Sorun çok ciddidir ve ulusaldır; ÜLKEMİZE DİZ ÇÖKTÜREBİLİR!

Dolayısıyla, anlaşılmasının kolay olması bakımından sınıflandırarak özetlemek isteriz yapılması gerekenleri :

  1. Sağlık İnsangücü (SAİG) ekseninde :

Eldeki 1,1 milyon SAİG açıkça yetersizdir. “Çaycı ve kaporta ustası gibi çalışanlar filyasyon ekiplerinde görevlendirildi” içerikli haberler basında yer almaktadır ve çok acı vericidir (9.9.2020, (https://www.birgun. net/haber/cayci-ve-kaporta-ustasi-gibi-calisanlar-filyasyon-ekiplerinde-gorevlendirildi-314903). İvedilikle, atama bekleyen 400+ bin sağlık çalışanının en az yarısı göreve alınmalıdır. Aile Hekimlerine, kamu görevlisi birer Halk Sağlığı Hemşiresi atanmalıdır ki evlerinde tutulan, yatak yetmezliği nedeniyle yatırılamayan hastalara evlerinde bakım –daha iyi– verilebilsin. Ataması bekleyen hekim kalmamalıdır. 15 Temmuz soruşturmaları
-artık- derhal bitirilmeli ve bekletilen sağlıkçılar işe başlamalıdır.

Okul Sağlığı Birimleri kurularak Toplum Sağlığı Merkezleri (TSM) / Aile Hekimlerinin ağır yükü azaltılmalıdır.

Emeklilik isteyen, istifa eden sağlıkçıların durumu özenle incelenmeli ve geri kazanıma çaba gösterilmelidir. Gerekirse 65+ yaş emekli sağlık çalışanlarından çalışabilecek istekliler için hazırlık yapılmalıdır. Tüm sağlık çalışanlarının çalışma koşulları Anayasa, ILO ve AİHS ölçütleri bağlamında yeterince sağlıklı ve güvenli kılınmalıdır. 280 bini bulan toplam resmi korona hastasının 30 bini sağlık çalışanı olup olağanüstü yüksek bir orandır ve bu tablo ne kabul edilebilir ne de sürdürülebilir. Akçalı haklar mutlaka ödenmeli, MESLEK HASTALIĞI hakkı tartışmasız ve derhal, geriye dönük olarak tanınmalıdır. Kişisel koruyucu donanım (KKD) sıkıntısı olmamalı, çalışma süreleri kısaltılmalı, uygun aralıklarla SAİG ve ailelerine tarama testi yapılmalı ve mesai sonrası konaklama yerleri isteyen SAİG için uygun ulaşım ile sağlanmalıdır. SAİG yorgun – bitkin – tükenmiş – depresyonda – yılgındır.. Ölümler kabul edilemez sayıda yüksektir! Bu sağlık ordusu ile salgınla boğuşmak düşünülemez; moral – motivasyonu mutlaka sağlamak zorunludur. Sayısal olarak OECD standartlarının diplerinde olduğumuzu üzülerek belirtelim. Erdoğan’ın sandığının ve sunduğunun tersine..

  1. Örgütlenme ekseninde :

Salgın, şaşmaz bir kural olarak ancak 1. Basamak Sağlık Hizmetleri ile yenilebilir. Çünkü temel yordam (strateji) bulaş zincirinin toplumda kırılmasıdır. Oysa 2. ve 3. Basamak olan Hastaneler, cephe gerisi hizmet vererek hastalananları sağaltmaya (tedaviye) çabalar. Şu sıralar ülkemizde yaşanan tıkanma budur ve toplam 250 bin hastane yatağı kapasitemiz çok kısa sürede yetmez olmuştur. O halde, hastane öncesi – dışı 1. Basamak Sağlık hizmetlerini güçlendirmek vazgeçilmezdir. Aile Hekimliği kurumu bu amaca uygun değildir ve TSM’ler de yetersiz kalmaktadır. SAİG başlığında yukarıda da değindiğimiz üzere en az yüz bin sağlık çalışanı 1. Basamakta, bir o kadarı da hastanelerde olmak üzere atama bekleyenler göreve çağrılmalıdır. En azından sözleşmeli olarak, salgın atlatılana dek.. Orta – uzun erimde, 1. Basamağın da özelleştirilmesi demek olan, gerçekte çağ dışı olan Aile Hekimliği örgütlenme modelinden kamucu ve takım çalışmasına, halkın da katılımına dayanan güncellenmiş Sağlık Ocakları örgütlenmesine geçilmelidir.

Türkiye, sağlık hizmetlerini örgütlerken, bu hizmetleri şatafatlı hastaneler ve sağaltım (tedavi) olarak algılamak gibi ürkünç (vahim) bir yanılsamadan kendini mutlaka kurtarmalı ve koruyucu sağlık hizmetleri kesin öncelik almalıdır :

  • Herkese, sürekli, nitelikli ve kamusal sorumlulukla. Böylesi bir yapılanma, bundan böyle de sıklıkla karşılaşmamız olası / kaçınılmaz olan kitlesel sağlık sorunları için şimdiden hazırlık olur.
  1. Teknik donanım ekseninde :

Öncelikle hızla sahra hastaneleri açarak yatak kapasitesini büyütmek ve yatması gereken hastaları evlerine yollamamak zorundayız. PCR+ bu kişiler klinik olarak gerekliyse yatırılabilmeli, yatması gerekenler evlerine yollanmadan sahra hastanelerinde en az 14 gün yalıtılarak (izolasyon) sağlık çalışanları gözetiminde tutulmalıdır. Yoğun bakım gereksinimini de karşılamak zorundayız. SAİG için gerekli tüm KKD, uygun ulaşımı sağlamalıyız. Hasta – kuşkulu – temaslı, filyasyon ekipleri… için yeter cankurtaran (ambulans) edinmeliyiz. Karantina mekanları yaratmak bir başka zorunluk.. Hasta olması olası – kuşkulu kişiler, sağlık kuruluşlarına yakın uygun yerlerde (boş TOKİ binaları, tatil köyleri, oteller, öğrenci yurtları..) sağlık çalışanları gözetiminde toplumdan ayrılmalıdırlar. Özel sektörün olanakları salgında mutlaka kullanılmalıdır.

  • “Kendini evde karantinaya al / izole et” alaturka bir yol ve işe yaramıyor!
  • Evde izolasyon – karantina olmaz; bulaş zincirini böyle kıramazsınız; nitekim kırılamamıştır!

SGK desteklenmeli, açıkları giderilmeli ve özellikle alt sınıflardaki yoksul – işsiz – emekçiler sosyal devletçe korunmalıdır.

  • Genel Sağlık Sigortası rejimi terk edilmeli, nüfus cüzdanı sağlık hizmetine erişmeye yetmelidir.
  1. Finansman ekseninde :

Yapılmayan / yapılamayan pek çok girişimin temel nedeni AKP = RTE iktidarının finansal bunalımıdır.

Ülkemiz, tarihinin en ağır ekonomik bunalımına bu iktidarla adım adım ve göz göre göre sürüklenmiştir.

Yukarıda yazdıklarımız ciddi parasal kaynak gerektirmekte ve büyük oranda bu yüzden gerçekleştirilememektedir. Köktenci çözüm kaynak bulmaktır. Ülkenin Dolar milyarderleri başta, gönüllü katkıya, olmadı bir VARLIK / SERVET VERGİSİNE tabi tutulmalıdır. Garantili ödemeli köprü, tunel, otoyol, şehir hastanesi, havaalanı.. gibi sömürü projelerine döviz üzerinden ödemeler mücbir neden / force majeur gerekçesiyle askıya alınmalı; her tür israf kesinlikle sonlandırılarak… yeter – gerek kaynak yaratılmalıdır. Sarayın uçakları da dahil, giderler en aza çekilmelidir…

  • Şehir hastaneleri açık bir talandır ve derhal kamulaştırılmalıdırlar.

Sonuç olarak                            :

  • Muhalefet sesini yükseltmeli,
  • Bilim Kurulu kamuoyu önünde itirazlarını açıkça yapmalı,
  • Erdoğan doğru – yeter bilgilendirilmeli
  • Her tür iç – dış (turizm dahil) toplumsal hareketlilik, transit geçişler en aza indirilmeli,
  • En az 14 günlük tam kapatma için hızla hazırlık yapılmalıdır.
  • Salgın saydam, dürüst, katılımcı ve tartışmasız biçimde Epidemiyoloji Bilimi ilkeleri doğrultusunda yönetilmelidir.
    *****

BU SALGINA KARŞI HALA ŞANSIMIZ VAR

BU SALGINA KARŞI HALA ŞANSIMIZ VAR

Dr. Mahmut YAMAN
Işık Üniv. Öğr. Gör. 
İşyeri Hekimi, Tıp Bilişimcisi

GENEL DURUMA BİR BAKIŞ

Gördük ki, bizimki de içinde olmak üzere ülkeler böyle bir salgın için hazırlıklı değilmiş. Her ülke kendisine uygun gördüğü uygulamalarla salgına karşı mücadele etmeye çalışıyor. Ülkelerarası işbirliğine yönelik adımlar tam anlamıyla atılamadı. Oysa bunun derece zorunlu olduğunu düşünüyorum. Şu anda her ülke salgın sürecinde farklı noktalara geldi. Ama salgın dünya genelinde bütün hızıyla sürmekte ve daha ne denli süreceği de belirsiz.

Sürecin ülkemizde doğru yönetilemediğini düşünüyorum ve üzülüyorum

Kısa süre sonra okullar açılacak, tatilciler dönecek. Kim hasta, kim taşıyıcı bilmiyoruz. Şu ana dek açıklanan tablonun daha da kötüleşeceğini söylemek falcılık sayılmaz. Sürekli gizlilik politikası uygulandı ve uygulanıyor. Oysa tam saydamlık gerekir. Çünkü sağlık herkesin hakkı.

Hastalığın herkese bulaştığını hayal edelim ve %2 dolayında öldürücü olduğu gerçeğinden yola çıkarak bir hesap yapalım. Kaç kişi yaşamını yitirmeye aday, hesabını siz yapın.

Bu virüse karşı etkili bir ilaç yok! Tedavi amaçlı kullanılan ….ovir/….avir ve benzeri şekilde son heceyle biten adlı ilaçların ne derece etkili olduğu tartışmaya çok açık. Uygulanan tedaviler, yalnızca hastalığın belirtilerine yönelik genel destek tedavisinden öteye gitmemekte.

Etkili bir aşısı yok! Aşı ve ilaç çalışmaları da değişik ülkelerde sürüyor. Gözardı edilmemesi gereken en temel nokta; gerek aşı gerek ilaç bulma çalışmalarının kendine özgü süreçleri vardır. Bu süreçlere uymadan geliştirilen aşıların/ilaçların uygulanması sonucunda ilerde hangi sorunlara yol açacağı ciddi biçimde dikkate alınmalıdır. 1957-61 arasında yaşanan “thalidomid faciasının” bir benzerini, hatta daha kötüsünü yaşayıp yaşamayacağımızın bir güvencesi yok.

Konunun uzmanı olmayan kişiler sürekli TV ekranlarında boy göstererek yalan – yanlış bilgilerle karşımıza çıkıyor ve halkın bilinçlenmesinin önünde engel olacak biçimde umut pompalamaya çalışıyorlar. Sonu; sokaklar, toplu bulunulan yerler ve gerçekte her yer korunmasız insan kalabalıklarıyla dolup taşıyor.

Kimi kendini bilmezler/fırsatçılar reyting ve çıkar amaçlı olarak medya araçlarından uluorta paylaşımlar yaparak sürece olumsuz etki ediyorlar. Bu konuda örnekler daha da çoğaltılabilir. Çözüm önerilerine geçmeden, maske konusuna değinmek istiyorum.

Salgın sürecinde kullanılması önerilen maskeleri 2 kümeye ayırmalıyız;

1-Salgın mücadelesinde rolü olan kişilerin kullanması gerekenler.
2-Vatandaşların kullanması gerekenler.

1. Küme maskeler belirli standartlara uygun olmalıdır. Bu standartlar yetkili birimlerce belirlenmiştir ve bu maskelerin ilgili standartlara uygunluğunu test eden laboratuvarlar kurulmuştur. Bu maskelerden ABD standartlarına uygun olanlar; N95 veya N100 maskelerdir. Avrupa standartlarına uygun olanlar ise FFP3 tipi maskelerdir. Bu maskeler virüslere karşı da koruma sağlarlar.
2. Küme maskeler ise virüslere karşı koruma sağlamaz. Peki, koruma sağlamıyorsa neden takmalıyız diye sorabilirsiniz. Virüs ağzımızdan çıkan damlacıklarla çevreye yayılır. Nefes alırken de ağzımızdan ve burnumuzdan vücudumuza girer. Bu maskeler, ağızdan yayılan damlacıkların çevreye saçılmasını engeller. Süreçte herkes kendisini potansiyel bulaştırıcı olarak düşünmelidir. Ağzımızı ve burnumuzu örtecek biçimde maske takarsak hem kendimizi, hem de başkalarını korumuş oluruz.

Maske konusunda kafa karıştıran yalanlar:

Karbondioksit birikimine neden olur… Bu doğru değil. Nasıl nefes alırken maskeden hava giriyorsa, nefes verdiğimizde de dışarı çıkar ve karbondioksit birikmesi olmaz. Bütün ameliyatlarda ameliyat ekibi bu maskeleri kullanıyor. Bazı ameliyatlar 15 saat sürebiliyor.

Baş ağrısı, nefes darlığı yapıyor... Bunlar da doğru değil.
Lütfen maskesiz dışarı çıkmayın!
Bu, karşımızdaki insanlara da saygımızın bir gereğidir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİM

Bu salgını en kısa sürede denetim altına alarak bundan sonra yaşanacak can yitimleri başta olmak üzere her türlü yitiği en az düzeye indirmek hala olanaklıdır.

Bugün geldiğimiz noktadan başlayarak yapılabilecekler :

Şu ana dek izlenen yolun yarar sağlamadığı dikkate alınarak;
Süreci sonuna dek tek merkezden yönetmek gerekir. Bir acil durum yönetim merkezi kurulmalı. Bu merkezde yalnızca otorite konumunda olan kişiler görev almalı. Siyasiler kesinlikle bu merkeze karışmamalı, yalnızca merkezin istemlerini yerine getirmelidir. Aşağıda önerilenlerin hepsi de aynı anda başlatılmalıdır. Katı önlemlerle çözüme yaklaşmadığımız sürece yitiklerimiz giderek artabilir ve denetlenemez duruma gelebilir. Bu da ülkemiz güvenliği açısından bir tehdit demektir.

1-“Yaşam 30 günlüğüne ülkemiz genelinde ertelenmelidir”

Kesinlikle 30 günlük genel sokağa çıkma yasağı sıkı bir biçimde uygulanmalıdır. Bu süre içinde filyasyon (hastalığın kaynağına yönelik geriye doğru araştırma) çalışması yapılmalıdır. Saptanan hastaların hastalıktan temizleninceye dek yalıtılması (izole edilmesi) sağlanmalıdır.

2-Ülke sınırlarında giriş çıkışlar katı olarak denetlenmelidir.
Transit geçen araçların ülkeyi denetimli olarak terk etmesi sağlanmalıdır.
Ülkeye girenler en az 14 günlük karantinaya alınmalıdır.

3-Şehirlerarası ulaşım kısıtlanmalı ve denetim altına alınmalıdır.

4- Zorunlu tüketim gereksinimlerimizi karşılayan sektörler ve bir ölçüde veya tümüyle durması olanaksız olan sektörler (cam, döküm vb.) dışında kalan işyerleri kapatılmalıdır.

5-Okulların açılması 2 ay ertelenmelidir.

6-Tıbbi uygulama süreci kurulacak geçici sahra hastaneleriyle ve/veya salt salgın mücadelesi veren hastanelerle tamamlanmalıdır.

7- Ekonomik ve sosyal uygulama süreci

Halkı bilgilendirmek ve bilinçlendirmek amacıyla genel ağ ve uydu üzerinden yalnızca bir TV kanalından 24 saat yayın yapılmalıdır. Bu kanal dışında hiçbir medya aracına salgınla ilgili yayın izni verilmemelidir. Bu kanal da politik değil, tümüyle bilimsel temelde yayın yapmalıdır. Hastalığın yayıldığı yerler, mücadele yöntemleri vb. hastalıkla ilgili her türlü bilgi buradan verilmelidir. Hiçbir siyasetçi bu kanalda konuşmamalıdır.
Bu süreçte;
• İletişim en az 2 ay süreyle ücretsiz / indirimli olmalıdır.
• Elektrik, su, doğal gaz en az 2 ay ücretsiz olmalıdır.
• Evlere temel gereksinim servisleri hizmete girmelidir.
• Zorunlu olarak çalışılması gereken sektör çalışanlarının işyerinde konaklaması sağlanmalıdır.
• Kapalı kalması gereken küçük esnafa ve çalışanlarına devlet maddi destek sağlamalıdır.

Bütün bu uygulamalar için maddi kaynak nereden sağlanacak?
Maddi çözüm konusunda öneri yapabilecek uzmanlık bilgim yok. Sizler belki daha güzel öneri sunabilirsiniz. Uygulanabilir mi bilemem ama benim aklımdan geçenleri yazıyorum;
Saydam bir havuz oluşturulabilir ve bu havuza;
Milyarderlerimiz, bankalarımız ve devlet nakit akışı sağlayabilir. Salgın denetim altına alınıp boğulduktan sonra da kişi ve kurumların paraları ileride ödeyecekleri vergilerden düşülebilir.

Sevgi ve saygılarımla.

ÇEVRESEL YIKIM, MASUM KURBANLAR VE İKTİDARIN SORUMLULUĞU

ÇEVRESEL YIKIM,
MASUM KURBANLAR ve
İKTİDARIN SORUMLULUĞU

Meslektaşımız Biyofizik uzmanı Prof. Dr. M. Ali Körpınar hep yurt ve çevre sorunlarına odaklı akla ve duygulara birlikte seslenen güzel yazılar yazar, biz de olanak ölçüsünde bu sitede yer veririz. Son yazısı, özellikle, küresel ölçekte yaşanan KOVİT-19 salgınının (=pandemi) ağır çevresel yıkımla açık – net ilişkisini sorgulaması bakımından çok önemli.. (http://ahmetsaltik.net/2020/08/20/cevre-felaketi-yasiyoruz-2/)

Dikkat buyurulsun; 21. yy’ın şafağında, daha ilk 20 yılda birkaç salgın yaşadık, yaşamaktayız..
Kolera salgınları artık sıradan ve yaygın. Ebola, MERS, Kuş Gribi, Domuz Gribi, SARS ve sonki SARS – Cov2..

Hiç düşünüldü mü acaba, salgınlar arası süre neden çooook kısaldı?
Hiç akıl eder miyiz ki, çevreye mahkum olduğumuzu yadsıyıp efendiliğe yeltendik?
Hiç sorgulandı mı acaba, 20 yılda 6 salgın ne anlama geliyor?
Hiç irdelendi mi acaba; Ay’a, Mars’a giden uygarlık neden 8 aydır son salgınla başedemedi?
Hiç hesap edilir mi acaba yaşanan salgın nereye varır / varacak?
Ve de haydi bunu da önümüzdeki birkaç yılda aştık; bir sonraki ne zaman ve nasıl gelecek?
Ya da KOVİT-19 salgını sürerken bir başka salgın üstüne eklenebilir mi?
Örn. sonbaharda Grip / İnfluenza salgını ya da bir başkası??
Ya da kıtlık / açlık, birkaç bölgede büyük ölçekli depremler, başkaca doğal afetler??
Yüzleşir miyiz yaşamın acı gerçeğiyle, hem de hiiiç oyalanmadan :

  • Artık HER AİLEYE 1 ÇOCUK! Küre, daha çok nüfusu kal-dı-ra-mı-yor!

Örn. Türkiye’de İstanbul – Marmara bölgesinde M 7+ şiddetinde bir deprem.. KOVİT-19 salgını ile savaşım sürerken???!!!
****
Devlet yönetimi, tüm bunları öngörmek, seçenekli afet – olağanüstü durum planları hazırlamak ve en az zararla böylesi bunalımları aşmak demektir; öngörü, ufuk ister.

Ancak AKP’li CB Erdoğan, önceki gün sanal ortamda bir “trafo” açılışı yapmıştır (bu düzeye inildi gösterişli açılışlarda..) Türkiye’de nerede dev kamu ihalesi varsa, her nasılsa üstünde kalan 5 büyük / yandaş / halis – muhlis…. şirketten birinin K_ _ _ _ n reklamının arka fonda olduğu bir açılış.. Erdoğan sanki sanal oturumun yönlendiricisi (moderatörü, kolaylaştırıcısı) idi aynı zamanda. İlgililere söz verirken kendince genel sözcükler kullanarak alana ne denli uzak / yabancı olduğunu da ortaya koydu. Bu kamu yatırımı değildi, yandaş bir şirket güneş enerjisinden yararlanarak elektrik enerjisi üretmek üzere Konya’da tarıma elverişsiz alanda solar kollektör paneller yerleştirmişti. Ürettiği elektrik enerjisini, bu enerjinin dağıtımını üstlenen bir başka şirkete satacaktı. Görüldüğü gibi ülkemizde elektrik enerjisi üretimi de (EÜAŞ) ve dağtımı da (EDAŞ’ler) ayrı ayrı özelleştirilmiş, dev AŞ’ler tekelinde ve Erdoğan, kendisini Türkiye AŞ’nin CEO’su olarak en tepede konumlandırdığından, ilgili şirketin apaçık reklamını yapmaktan çekinmemişti.

Ülkemizin “hal-i pür melal”i işte böyle..

Erdoğan kuşkusuz haksız rekabete razı olmayacak ve benzer durumda çağrı yapan irili ufaklı başkaca şirketlerin de –artık hangi boyuta dek inilecekse– tesis açılış, yenileme, kapasite artırımı vb. çağrılarına yanıt verecektir.

Aynı gün Sağlık Bakanı / Sekreteri Dr. Koca, Türkiye’de 1303 yani COVİT-19 hastası ve 23 ölüm duyurmuştur.. Tabii artık bu rakamları kaç ile çarpacaksanız; kahvelerde, evlerde, sokakta 1-10 arası katsayı toto konuşulduğuna çoğu insan tanıktır. AKP iktidarı, salgın sorumluları ve Bilimsel Danışma Kurulu’nun gerçekte danışılmayan, “mış” gibi yapılan üyeleri, bu yakıcı gerçekliğin ne denli ayırdında, bilemiyoruz..

Dün konuştuğumuz büyük ölçekli bir turizmci, bu sezondan 3,5 milyar $ bile gelmeyeceğini söyledi. Geçen yıl 35-40 milyar $ girdi sağlanmıştı ve bu yılın saf umutları 50 milyar $’a ayarlı idi. Üstelik turistik işletmelere ek yükümlülükler getirildi; sağlık çalışanı olacak, PCR+ çıkan “konuk” (müşteri!) otelde tek kişilik odada yalıtılacak, hizmet verilecek, ücret de alınmayacak.. Bölgeden personel ilanları ulaşıyor bu bağlamda ancak çoğu işletme de kapatıyor, erken kapatacak, açacak iken açmayacak olanlar var..

Varsayalım ki 3,5 milyar $ brüt girdi sağlandı.

  • Acaba, ölçüsüz – kuralsız ve erken açılan turizm sektörü yüzünden FAZLADAN KAÇ İNSANIMIZ ÖLDÜ??

Bu sorunun yanıtı bilimsel olarak verilebilir; Epidemiyolojik bilimsel kurallara uygun Filyasyon (kaynağını bulma) çalışması yapılıyor olsa idi.. Tümü ile kurallı olmasa da yine de bir çıkarım yapılabilir.. Muhalefet bu bağlamda bir soru önergesi verir mi acaba? İktidar gereğince yanıtlar mı acaba?

Dolayısıyla 1 Temmuz – 20 Ağustos arasında resmi kayıtlara göre KOVİT-19’dan ölen insanlarımızın diyelim yarısı Turizm sektörü yüzünden ise ve bu rakam 920/2=460 dolayında ise, 3,5 milyar $ brüt turizm girdisi (net geliri değil!) uğruna, salt resmi verilerle

  • 460 insanımızın yaşam hakkının feda edildiği çıkarımı yapılabilir mi??
  • Böylesi bir siyasal tercih olabilir mi ve hangi iktidar buna cesaret edebilir?

Herhalde demokratik hukuk devletinin egemen olduğu, yasama organının siyasal iktidarı denetleyip – dengelediği, İdarenin yargısal denetiminin işlediği, basının özgür olduğu…. bir ülkede..

Bunların hangisi Türkiye’de var???

Dolayısıyla, değil böylesine akılları dürtücü – zıplatıcı sorular sormak; akıl yürütmek bile zinhar tehlikelidir. İktidarın ücretli profesyonel tirolleri hemen sanal ortamda linç başlatır ve “işaret” bekleyen kimi yargı yetkilileri harekete geçebilirler..

Ne çare ki;

  • MASUM İNSANLAR, ÖNLENEBİLECEK İKEN ÖLMEKTEDİR iktidarın siyasal tercihleri yüzünden!!
  • Üstelik neden ve nasıl olduğunu bile anlamadan.. Kader, talih, kısmet, Allah’tan, ecel!!??…
  • Susmak ne mümkün; dilsiz şeytandır bu çıplak ve yürek yakan tabloyu görüp de susan!
  • Yapıp – ettikleriyle ya da tersiyle bu kırımdan sorumlu olanların aynaya bakması nasıl sağlanabilecektir? Siyasal muhalefet nasıl bunca felç olabilir??
  • Bir iktidarın en başat görevi yurttaşların yaşam hakkını korumak değildir de nedir?
  • Bunu bile beceremeyip, gerçekte bilinçli moneter siyasal tercihleriyle (S. Bakanı Koca’nın, “..bu tabloyu öngörmüştük” hazin ve çok acı itirafı) masum insanların yaşam haklarını 3,5 Dolara feda edebilen bir siyasal kadronun zerrece meşruiyetinden söz edilebilir mi tarih sahnesinde??!
  • Durdurun Türkiye’yi, uzaya- sonsuzluğa karışmak istiyorum; orada “katiller, katil iktidarlar… diye haykırabilmek istiyorum..

Sevgi, saygı ve DERİN ACI ile. 21 Ağustos 2020, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
AÜTF Halk Sağlığı Uzmanı,
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Karantina TV : Engellenemeyen salgın… Ne yapmalı?

Prof. Dr. Ahmet Saltık
Recai Aksu ile Önce İnsan’da..

Karantina TV 
18 Ağustos Salı günü, saat 20:00’de Canlı Yayında…

Engellenemeyen salgın…
Ne yapmalı?

Özgür haber kaynağı Karantina TV’nin
Youtube ve sosyal medya hesaplarında,
18 Ağustos Salı günü, saat 20:00’de canlı yayında idik
80 dakika süren oldukça kapsamlı bir program oldu.

Sağlık hizmetlerinin yönetiminde masanın 4 bacağını konuştuk salgın bağlamında :
1. Örgütlenme
2. Sağlık İnsangücü 
3. Teknik donanım
4. Finansman

Ek olarak “Salgın Yönetimi 4’lüsü / Kuarteti” ni irdeledik.
1. Sürveyans
2. Filyasyon
3. Karantina
4. İzolasyon

6.  ayın içinde neden salgının daha ilk dalgasını sönümlendiremedik?
Nerelerde hata yapıldı? Ne yapmalı.. kapsamlı ve tümüyle bilimsel temelde açıkladık.

İlgi ve bilginize sunarız, izlenmesini, paylaşılmasını dileriz.

Sevgi ve saygı ile. 18 Ağustos 2020, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com