Virüs işgalinde devlet

Virüs işgalinde devlet

Ali Rıza AYDIN
Em. Anayasa Mahkemesi Raportörü
02 Nisan 2020, https://haber.sol.org.tr/yazarlar/ali-riza-aydin/virus-isgalinde-devlet-284127
Kapitalist dünyanın yaratığı olan virüsün işgali sınır ve ulus tanımıyor.

Aslî, ivedi ve genel görev, yükümlülük ve sorumluluk devletin.

Anayasa bunu söylüyor, hem de öyle OHAL ilan etmeye gerek olmaksızın. Bir kere, Anayasanın bireysel ve toplumsal yaşam hakkı, sağlık hakkı, sağlıklı yaşam hakkı, genel sağlık ve toplum huzuru için devlete yüklediği görev, yükümlülük ve sorumluluk (GYS) hastalıktan ve salgından önce başlıyor; süresiz ve sınırsız…

İkincisi, salgın hastalık ve iyileştirme halinde GYS katlayarak artırıyor. Aslında birinci ve ikinci bütünsel, hukuksal deyişle anayasal bütünlük söz konusu. Sorun bu bütünlüğün okunamamasında ya da burjuva lehine emekçi aleyhine çifte standart okunmasında.

2019 sonunda Çin’in bir köşesinden çıktığı söylenen, 2020 başında Dünya Sağlık Örgütü‘nün genel ilanını yaptığı ve devlet tarafından bilinmez olmayan virüs salgını daha ilk gününden başlayarak devletin anayasal GYS’si altında.

Bize gelmez, dinselliğe dokunmaz vb.” geçiştirmeler ve esneklikler, bugüne kadar yapılanlar devleti, devlet içindeki organları ve de organları oluşturan (seçimle ve seçimsiz gelmeleri fark etmez) temsilci ve yöneticileri kurtarmaya yetmez.

Sağlığı piyasaya terk ederek virüs kapıya dayanmadan yapılmayanlar, ihmaller, göz yummalar, gecikmeler ve plansızlık virüsün işgalini, yayılmasını ve can almasını hızlandırdı. Buradaki sorumluluktan kaçılamaz, üstü de örtülemez.

Genel karantinadan kaçmanın nedenlerinin başında, halkın zorunlu ihtiyaçlarının karşılanma yükümlülüğü geliyor. Tarikat karışımlı parti-devletle bu zorlu işin altından kalkmak neredeyse olanaksız.

Sağlık Bakanı ve patron olan kamu görevlisinin yaptığı açıklamalara “şeffaf ve görevini iyi yapıyor, salgını iyi yönetiyor” diyenlerin önce bu işleri bakanların değil siyasal iktidarın yönettiğini sonra da kaynağını anayasadan alan devletin bütünlüklü işlevini anımsamaları gerekiyor.

Eşitsizlik ve adaletsizlikle, çifte standartla yapılanlar ile yapılması gerekenler uyuşmuyor.

Virüs coğrafi sınır tanımadığı gibi hukuk da tanımıyor; virüsün bireylerin ve toplumun içine sızarak yaptığı işgalde hukukun dar yorumuna, Anayasanın kimi maddelerine takılıp çaresiz kalınamaz.

Salgın hastalık göz göre göre Türkiye’ye gelirken ve yayılırken, sağlık emekçileri kendi yaşamları hiçe sayılarak toplum sağlığı için seferber edilirken, önlemler sermayeye kıyak, emekçiye baskı olarak çifte standartla alınırken alınan/alınacak kararlar, yapılan/yapılacak iş ve işlemler anayasanın ve yasaların kimi maddelerinin norm alanı içine sıkıştırılamaz. Burada ilgili maddelerdeki nesnel normların yerine anayasal bütünlük geçer.

Virüs işgalini bile bile sağlık sisteminde, ekonomik ve malî yönetimde gerekli önlemleri almayan/alamayan devlet halka karşı, insanlığa karşı suçlu olur. Bu süreç içinde kamu kaynaklarının genel sağlıkla ilgili olmayan ihalelere ya da lüks harcamalara ayrılması, kamu gelirlerinin mali güce göre adaletli ve dengeli artırılması konusunda önlemler alınmaması ve salgın bahane edilerek ortaya çıktığı iddia edilen ekonomik krizin yalnızca sermayeyi vurduğunun düşünülmesi suçları katlar.

Ne yaman çelişki ki halka eve kapanın deniyor; emekçilerin, küçük esnafın, kendi işini yapanların işsiz bırakılmasına, geçimlerini sağlayacak geliri edinememesine, patron fırsatçılığına göz yumuluyor. Sonra da zaten borçla yaşamaya çalışanlara düşük faizli kredi formülü öneriliyor.

Ne yaman çelişki ki ekonomi ve maliye yönetimini yalnızca sermaye lehine kuran devlet, salgın yönetimi için zekat, sadaka, bağış ve yardım peşine düşüyor; ekonomik sömürüye duygu sömürüsü katarak çaresizliğini ve iflas yolculuğunu örtmeye çalışıyor.

  • Devlet, Anayasanın kendisine kayıtsız koşulsuz yüklediği yaşam hakkını ve genel sağlığı mutlak koruma altına alması gerekirken önceliği emeğe ve bilime değil sermayeye ve dinselliğe veriyor.

Bağış ve yardım konusunda başlatılan “devlet içinde devlet olmaz” tartışmasına verilen yanıtlara ve ilgili yasa maddelerine ek olarak, Anayasada “idare”nin “merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına” dayanarak, “kuruluş ve görevleriyle bir bütün” olduğunun belirtildiğini, belediyelerin zaten devlet içinde olduğunu, belediyeler arası ayrımcılık yapılamayacağını ekleyelim.

Evde kalarak ayrıştırılmış bireyler haline gelmek, mesafe korumak kısa erimde sağlık için gerekli gözükse de bir yandan da sömürücü düzenin işine gelen örgütsüzlük, sessizlik, öfkesizlik, dirençsizlik ortamı yaşatılıyor. Devletin aslî yükümlükleri bireylere yıkılırken toplum örgütlü mücadeleden uzaklaştırılıyor,  burjuva düzenin istediği uzlaşma ortamı için fırsat kollanıyor.

Toplum sağlığının işgal altında olduğu dönemde devlete görev, yükümlülük ve sorumluluğunu anımsatmak, bu işin emekçi halkı dışlamadan eşitlik ve adalet ilkelerine göre yerine getirilmesini sağlamayı uyarmak ve denetlemek birincil ve ivedi tavır kuşkusuz…

Burada sorun yok ama bu tür normale dönme talebi düzen içi ve devlet ne kadar amaca yaklaştırılırsa yaklaştırılsın hem geçici hem de piyasanın ve dinselliğin saltanatından kurtuluşu getirmiyor. Zaten devlet de anayasal görev, yükümlülük ve sorumluluğunu, bilimsel ve halkın sağlığına yönelik uyarıları kulak arkası ediyor, bildiğini okuyor.

“Kimi reformları yapsak bile kapitalizme dokundurmayız, düzene boyun eğeceksiniz ve yasınızı tutacaksınız..” deniliyor. Sınıfsallığı ve sermaye sınıfının emekçilere düşmanlığını açık ve net gösterdiği için virüsü kutlayası geliyor insanın.

“Koşullar ağır” diye sınıfsal mücadeleye sınır olarak konulacak her mahcubiyet düzeni besler.

  • Emek olmadan üretmek ve yaşamak olası mı?

Salgına karşı mücadelede güncel ve bireysel ile toplumsalın buluşması gerektiği, bu buluşmanın sınıfsal olması gerektiği açık. Asıl ve kaçınılmaz olan virüs işgalinin kapitalizmden kaynaklandığı, uyarılan devletin de burjuva devleti olduğu gerçeğinden hareket ederek salgında bile emekçi halkı sömürmeye devam eden kapitalizmden, onun hasta toplumundan kurtulmak için, insanın insanı sömürmediği toplum için örgütlü ve sınıfsal mücadele… Virüsün boğulup yok olacağı yer de o mücadelenin içinde.

“ÖLÜME YATMAK ya da YATIRILMAK”… 

“ÖLÜME YATMAK ya da YATIRILMAK”… 

Dr. Noyan UMRUK

Atatürk: Vatanın müdafaası mecburiyeti olmadıkça savaş bir cinayettir…

 Aborjinler, Eskimolar, Kızılderililer gibi doğayla barışık topluluklarda “Ölüme Yatma”nın bir gelenek olduğu bilinir. Elden, ayaktan kesilerek, ölümün soğuk nefesini ensesinde hisseden yaşlı yerliler sevdikleri basit eşyaları ile doğanın ıssız bir köşesine çekilip, ağıtlar yakarak ölüme yatarlar… 

Doğal yaşamın içinde birçok canlıda izlenir bu ritüel, törensel davranış… Filler gibi.

Yaşam Hakkı…

Çağdaş toplumlarda, demokrasilerde ise en temel, olmazsa olmaz insan hakkıdır, yaşam hakkı… Bırakınız hukuk devletini, sosyal devleti falan, “jandarma devlet” diye bilinen klasik devlet bile, tebaasının can güvenliğini sağlamadıkça devlet denilebilir mi ona? 

Lakin günümüzde hala öyle yönetimler var ki; vatandaşlarını ölüme yatırılabiliyor…
Yeter ki, “devletluların” çıkarlarına hizmet etsin…

Sizler yan gelip yatamazsınız ama…

O ülkelerde yan gelip yatamazsınız ama bir punduna getirilip ölüme yatırılabilirsiniz…

  • Bir inat uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor…

Kısa sürede İdlip’de 18 Memetçiğimiz Şehit! “Şehitler tepesi doluyor”… Libya’da da “Birkaç tane şehit!”diyorlardı… Bilinebilen 4 şehit…

  • Kınalı kuzucuklar biçare kuşlar gibi, hayalleriyle birlikte hakkın rahmetine kavuşuyorlar…

Ateş düştüğü yerleri cayır cayır yakıyor… Birileri ne yapmak istiyorlar… Bu işin sonu ne olacak anlatan da yok, anlayan da… Kahrolmamak elde değil… 

Bir yanda halkından manevi, meclisinden hukuki ve siyasi onay alınmamış ve aziz vatanın savunulduğuna kitleleri ikna edemediğinden “milli heyecan” da yaratamayan,

  • nedeni siyasi amacı belirsiz bir “savaşa” kurban edilen yoksul halkın kınalı kuzucukları

Öte yanda cukka ihaleler, mali aflar, envai çeşit yolsuzluklarla malı götüren “Mutlu ve gamsız azınlık” ve bunların yolları ardına kadar açılmış, ışık hızıyla zenginleşen şımarık çocukları, eş dost, akraba-i talukat… Sözde beyaz kefenle dolaştıklarını söyleyenler…   

Evet, sizler yan gelip yatamazsınız ama onlar memleketin tersanelerini, fabrikalarını, madenlerini, ormanlarını, tarım alanlarını işgal edebilirler; istedikleri gibi alabilirler, haraç mezat satabilirler, talan edebilirler…

Sonuç:

Yazııık… Dünya korona salgınıyla boğuşurken, ülke depremlerle beşik gibi sallanırken, felaketler yaşarken, ekonomik krizle boğuşurken metal yorgunluğu, ona buna çay atarak mental perişanlığa dönüşürken ne diyelim? Konumuz insanlar… Şairin dediği gibi ya lahavle ya da fiil çekelim:  

Ben seviyorum.
Sen seviyorsun.
O sevmiyor.
Biz seviyoruz.
Siz seviyorsunuz.
Onlar sevmiyor.(1)
Çünkü kişisel çıkarları sevmemeyi gerektiriyor…

(1) Ateş NESİN, “I Verbi”

NEREDEN ÇIKTI İDAM ?

NEREDEN ÇIKTI İDAM ?

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Akit TV muhabiri Mehmet Özmen bir cezaevinin idam sehpasını göstererek; “Millet, örneğin Kemal Kılıçdaroğlu gibi bazı isimlerin de işte bu darağacında asılmasını, idam edilmesini bekliyor diye düşünüyorum” ifadelerine yer vermesi hayra alamet değildir. Toplumda yerel seçim üzerinden bir karmaşa (kaos) yaratmanın hesabı mıdır? İdam sözcüğünün sık konuşulur olması, gündeme gelmesi, ülkemizde işlerin şirazesinden çıktığını gösteriyor.

Türkiye’de idam cezası 1920’de BMM’nin aldığı kararla uygulanmaya başladı. Türkiye’nin 1924, 1961 ve 1982 anayasalarında idam cezası vardı. Bu ülke, son derece üzücü, insanlık adına utanç duyulacak idamlar gördü. Ancak, 1984 sonrasında bu ceza eylemli olarak uygulanmadı, bir bakıma askıya alındı. 1991’de yapılan yasal düzenlemeler sonucu idam alanların cezaları ömür boyu hapse çevrildi. AB’ye üyelik görüşmeleri gereği, AİHS’nin 6 ve 13 sayılı Protokollerinin imzalanmasıyla idam cezası, “Ölüm Cezasının Kaldırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun” ile (yasa no 5218, RG 21 Temmuz 2004, sayı 25529) 1926 tarihli ve 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunundan çıkarıldı.

Türkiye “barış zamanında” idam cezasının kaldırılmasını öngören Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6. Protokol’ü 15 Ocak 2003’te imzaladı. TBMM, 26 Haziran 2003’te bu protokolün onaylanmasını uygun buldu. 6. Protokol’deki “savaş ve yakın savaş tehlikesi zamanında işlenmiş fiiller için ölüm cezası öngörülebileceği” istisnası 13. Protokol’le kaldırıldı ve ölüm cezasının her koşulda kaldırılması benimsendi. Türkiye, 2004’te 13. Protokol’ü imzaladı. 7 Mayıs 2004’te tarihli anayasa değişikliği ile anayasadan idam cezasının kalıntıları tümüyle ayıklandı. Ardından ceza yasalarından çıkarıldı. Böylece ölüm cezası Türk hukukundan (savaş halleri dışında) bütünüyle kaldırılmış oldu. Yenilenen TCK’nda da yer almıyor. İdamın kaldırıldığı dönem DSP-MHP-ANAP koalisyonudur. 9 Ağustos 2002 tarih ve 4771 sayılı yasayla da “Savaş, yakın savaş ve terör suçları halleri dışında ölüm cezası verilmez” kararıyla idam cezası kaldırılmıştır.
****
Günümüzde 58 ülkede halen idam cezası vardır. Çin, Hindistan, Endonezya ve ABD gibi (50 eyaletin 30’unda) ülkelerde idam cezası uygulanmaya devam ediyor. Bu da dünya nüfusunun yaklaşık % 60’ına denk düşmektedir. Bu ülkelerin 35’inde idam cezası, savaş ve olağanüstü hal ile sınırlandırılmıştır. Yine bu ülkelerin 32’sinde en az 10 yıldan beri idam cezası infaz edilmemektedir. Pek çok gelişmiş ülke idam cezasını kaldırmıştır : Finlandiya 1826’da, Norveç 1875’te, Danimarka 1892’de, İsveç 1910’da, Hollanda 1850’de Portekiz 1867’de, Almanya 1949’da, Mussolini dönemi dışında İtalya 1890.. Türkiye ise idam cezasını kaldırmakta geç bile kalmıştır. Araştırmalara göre idam cezasını en çok uygulayan ülkeler Çin, İran, Pakistan, S. Arabistan, ABD (30/50 Eyalette), Irak, Somali, Mısır, Endonezya, Çad. İdam daha çok 3. dünya ülkeleri veya geri kalmış ülkelerde uygulanan bir ceza. ABD bu kuralın dışında görünüyor ancak ABD tarihinde sömürge (koloni) döneminden kalma gelenekler temelli.
****
İdam istemleri kimi kez can acıtıcı ve toplumsal tepkiye konu “haklı” (!?) reflekslerle gündeme geliyor. Olabilir, “asalım gitsin!” gibi kestirme istemler toplumda dillendirilebilir. Ne var ki insan hakları bağlamında en temel insan hakkı olan “yaşam hakkı tepkisel dürtülerle tartışılamayacak ölçüde kritik bir konudur. Tarih boyunca uygulanagelen sayısız idam cezası, suç ve suçluluğu bitirmeye yetmemiştir.

Dolayısıyla idam cezasının bütünüyle caydırıcı ol(a)madığı anlaşılmıştır..
İdam cezası çözüm olabilseydi, ilgili ülkelerde benzer suçlar artık işlenmezdi.
Ayrıca idamla birlikte kurbanın aileleri de büyük ızdırap çekiyor, birlikte cezalandırılıyor.
Oysa cezaların kişiselliği evrensel bir hukuk kuralıdır..

Uygar insanlığın idama karşı oluşunun ana teması, “İdam bir cinayettir” odaklıdır..
Hem de devlet eliyle işlenmiş bir cinayet! Oysa Devlet kin güdemez, cinayet işleyemez.

  • Adli hata yapıldığında idam cezasının geriye dönüşü yoktur!

Yakın tarihimizde en iz bırakan idamlardan örneğin Başbakan Menderes ve 2 Bakanı’nın idamının ardından (17 Eylül 1961) Deniz Gezmiş ve 2 arkadaşının idam cezası “3’e 3, intikam” çığlıkları ile TBMM’de onanmış (Başbakan Demirel 2 elini de “evet” için kaldırmıştır!) ve 6 Mayıs 1972’de yerine getirilmiştir. İdam cezaları genellikle kamu vicdanında çelişik izler bırakmaktadır.

Günümüzde, söz konusu 2 olayda idam edilenlere anıt mezarlar yapılarak heykelleri dikilmiştir. Görülüyor ki idam, onarımı olanaksız bir cinayet türü gibidir. Uygar insanlık kültürü dışında bir eylemdir.

12 Eylül generallerince “Asmayalım da besleyelim mi?… Bir sağdan bir soldan astık..” gibi bir garabetin ardılı olarak, çocuk yaşta bir mahkumun (17 yaşındaki Erdal Eren‘in!) yaşının büyütülerek asılması, uygar dünyaya asla savunulamayacak bir insanlık suçudur..

Son seçimlerde (24 Haziran 2015) 11,5 milyon oy almış ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na idam istemi aymazlığı ise, ülkede bir karmaşa (kaos) yaratarak toplumu birbirine düşürme kurgusudur. Bu davranış her türlü hukuk ve insanlık sınırını aşmıştır.

6 Eylül 1958’de Adnan Menderes Başbakan iken, CHP genel başkanı İsmet İnönü’ye “İdam sehpalarında can verenlerden ders al” gibi sözler kullanıyor. İsmet Paşa ise “İdam sehpaları bir kez kurulmaya görsün, nasıl işleyeceği belli olmaz!” diyor. Kaderin cilvesine bakın ki; Menederes ve arkadaşları idamla yargılanırken, eşi Berrin Menderes İnönü’ye giderek idamların durdurulması yönünde yardım istiyor. İnönü Org. Cemal Gürsel’e mektup yazarak idamların durdurulmasını istiyor. Ancak İnönü’nün bu çabaları, yaklaşık 15 kişiyi bulacak idamları, yalnızca 3 kişiye düşürmeye yetebiliyor.

Ülkemizin “beka sorunlarını” (!?) tartıştığımız şu günlerde, nereden çıktı idam söylemleri?

Bunlar hayra alamet söylemler değil Herkes ağzından çıkan sözü, hele siyasiler kamuoyu önünde, çok büyük özenle tartmalıdır.
Üstelik 31 Mart 2019 yerel seçimleri Türkiye’de ilk kez olmuyor..
=================
Dostlar,

Sonuçta Erdoğan ve sekreterleri (Bakanları!?) 24 Haziran 2023’e dek iktidardadır olağan koşullarda ve yerel seçim sonuçlarından bağımsız olarak. Halkı ve muhalefeti “idam” cezası ile korkutmak uygar demokratik siyaset kalıplarının çooook dışındadır.

Kaldı ki; tüm uluslararası hukuku, bağlantılarımızı ve yükümlülüklerimizi bir yana koysak bile, hukuk tekniği bakımından Anayasa değişikliği gerektirmektedir idamı yeniden getirmek. Bu da Anayasa md. 175 gereği en az 200 vekil ile teklifi, en 3/5 kabul oyunu (360 vekil) gerektiriyor. 2/3’ten (400’den) az oy ile (360-400 arası) kabul halinde halkoylaması zorunlu. AKP + MHP oyları 360’ı bile bulmuyor.. Öbür partilerin idama karşı çıkması durumunda AKP + MHP ittifakının gücü yetmiyor bu girişime. TBMM’den geçse bile Türk Ulusu ne diyecek buna?

Halkı korkutarak ve asıl yakıcı sorunları gündemden düşürmek üzere gündem oyunları ile siyaset yapmanın ne denli ahlaksal, moral, etik, adil, erdemli… olduğunu da unutmadan.

16 Haziran 1944’te henüz 14 yaşında iken cinayet ile suçlanan George Stinney elektrikli sandalyede idam edilmiş, ablasının açtığı davada 40 yıl sonra 1974’te aklanmıştı! Ancak yaşamının baharında hatta çocuk yaşta idam edilen küçük George çıkıp gelemedi mezarından!

Son olarak ülkemizin bir “beka” sorunu varsa, bunu 17 yıldır tek başına iktidar olan AKP yaratmadı da kim yarattı? Sorunu yaratan bu kez suçuna gerekçe gösterip halktan oy isteyemez!

Beka sorunu AKP içindir, %40’ın altına düşmemek için;
Beka sorunu MHP içindir, %10’un altına düşmemek için;
Beka sorunu, Cumhur ittifakı denen örtük koalisyon içindir, %50’nin altına düşmemek için!

Sevgi ve saygı ile. 27 Mart 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı – AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Taksim Dayanışması: ‘Mücadeleye Devam!’


Taksim Dayanışması: ‘Mücadeleye Devam!’

Taksim Dayanışması’ndan yapılan açıklama şöyle:

“Taksim Dayanışması tarafından sabah saatlerine kadar süren toplantı ve forumlar sonucunda oluşan açıklamadır.


Taksim gezi parkı
nda ağaç katliamını durdurmak için
başlayan direnişimiz, Gezi Parkı sınırlarını aşarak İstanbul halkının ve ardından Türkiye’nin dört bir yanından yurttaşların onbir yıllık AKP İktidarına karşı birikmiş olan öfkesi ile buluştu. Yüz binlerce insan sokaklarda direnişlerinin 18’inci gününü tamamladılar.

Bu memleket topraklarının tanık olduğu en büyük hak arama mücadelelerinden biri olarak tarih sahnesinde yer alan bu direniş daha ilk günden başlayarak yoğun polis şiddetinin hedefi oldu. Yaşam hakkı dahil tüm insan haklarının ayaklar altına alındığı bir süreç içindeyiz. Ancak bu zulüm; kalabalıkları dağıtacağı yerde büyüttü, birbirlerini mücadele içinde tanıyan insanların dayanışmasını güçlendirdi, bütün canlıları boğan
gaz bombalarının altında her türlü şiddete karşı sokakları doldurdu, direnişi birleştirdi ve bir halk hareketine dönüştürdü.

Direnişin başlangıcından beri ortaya konulan son derece açık ve haklı istemleri hükümet öncelikle görmezden gelme tavrı aldı. Ardından direnişi bölme, provoke etme ve meşruiyetini zedeleme çabaları içinde oldu. Yerel ve uluslar arası kamuoyu önünde iktidar meşruiyetini yitirerek amacına ulaşamadı. Haklı direnişimizin baskısıyla istemlerini muhatap alma ve tartışma noktasına geldi. Ancak bu daha başlangıç ve mücadele sürüyor.

Bu direniş sırasında polis şiddetinin bir sonucu olarak 18 gün içinde 4 yurttaşımız;

  • Ethem Sarısülük – Mehmet Ayvalıtaş – Abdullah Cömert – Mustafa Sarı yaşamını yitirdi.
  • Pek çok yurttaşımız görme, işitme ve uzuv yitimine neden olacak biçimde yaralandı. 

Öldürülen arkadaşlarımızın acısını yüreklerimizde duyumsuyor ve en temel demokratik haklarını kullanırken öldürüldüklerini anımsatıyoruz.

  • Henüz bu ölümlerin sorumluları hakkında ciddi bir işlem başlatılmamış olduğunu
    bir kez daha ifade ediyoruz. Bu şiddetin sorumlularının yargı önünde
    hesap vermesinin izlemcisi olacağız.

Ayrıca polisin keyfi gözaltı politikası nedeniyle birçok kişi halen gözaltında tutulmaktadır. Taksim Gezi Parkı direnişçileri ve Taksim Dayanışması olarak
ülkenin dört bir yanında direnişe katıldığı için gözaltına alınan ve tutuklanan yurttaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

Bu süre içinde üzerimizde yürütülen şiddet politikalarına karşın farklı eğilimlerin zenginliği ile bir araya gelebildiğimizi, tartışabildiğimizi, ortaklıklar yaratabildiğimizi ve birlikte mücadele edebildiğimizi gördük. Zayıflık olarak kabul edilen çoğulcu demokrasi, çoğunlukçuluğun karşısında bir direniş odağı oluşturmamızı sağladı.

İktidarın üzerinden yükseldiği rant ve ekolojik tahribat politikaları karşısında
yüz binlerce insan gezi parkında ağaçları savunarak kendi yaşamlarını ve özgürlüklerini savundular. Gezi direnişi bir özgürlük alanı olarak polis şiddetine karşı barışçıl tutumunu korumayı bildi.

Taksim Gezi Parkı direnişçileri ve Taksim Dayanışması olarak bu süreç boyunca öğrendiğimiz en önemli şey mücadelenin zaman ve mekânla sınırlandırılamayacağı
ve bundan sonra da yaşamın, kentin ve ülkenin her metre karesinde ve her anında süreceğidir.

Direnişimizin 18.gününde 15 Haziran cumartesi günü içindeki tüm canlılar ile birlikte parkımız ve kentimiz, ağaçlarımız, yaşam alanlarımız, özel yaşamımız, özgürlüklerimiz ve geleceğimiz için Taksim Dayanışması olarak nöbete devam ediyoruz. İstemlerimizin izlemcisi olmayı sürdüeeceğiz. Bu direniş, Taksim Dayanışmasının kolektif iradesinin yansıması ve bütünlüklü bir mücadelenin ortak bayrağı olacaktır. Bugünden itibaren tüm yurda ve hatta dünyaya yayılan mücadelemizden gelen dinamizmle ve gücümüzle ülkemizde yaşanan her türlü haksızlığa ve mağduriyete karşı direnişi devam ettireceğiz. Şu anda 18 gün öncesine oranla çok daha güçlü, örgütlü ve umutluyuz.

BU DAHA BAŞLANGIÇ, MÜCADELEYE DEVAM!

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/taksim-dayanismasi-mucadeleye-devam-haberi-74749http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/taksim-dayanismasi-mucadeleye-devam-haberi-74749

Not : Bu gün 20. gün ve 193 kişi gözaltında.. (A. Saltık, 17.6.13)