Savunma hakkı kutsaldır

Savunma hakkı kutsaldır

Yekta Güngör Özden Biyografi.info.

Yekta Güngör Özden
SÖZCÜ, 21 Eylül 2020

Öncelikle kutsallığı inanç-din bağlamında değerlendirerek anlamlandırmak kavramı sınırlamak, anlamını daraltmak olur. Sözcüğü değindiği konu, çözmeyi amaçladığı sorunla ilgili açıklamak ilgi bağı yönünden daha uygundur. Kutsallık mutlak ve yalnız inanç alanıyla ilgili değildir. Varlığı, niteliği, yapısı, değeri nedeniyle önem taşıyan, özen ve duyarlıkla sözü edilenler kutsallıkla anılabilir. Üstünlük, özellik, değer ölçüleri yönünden özgünlüğü olanlar bu kapsamdadır. Dokunulmazlığı, saygınlığı, yaşam ve özgün değerler yönünden belirgin ayrıcalığı olanlar da böyledir. Yurdun, bayrağın tartışılmaz özellikleri için olduğu gibi. Savunma, yaşam, hak ve adalet güvencesidir.

İnsan varlığını, yaşamını, sağlığını, haklarını, özgürlüklerini doğrudan ilgilendirdiğinden İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi‘nin

  • İnsanın istibdat (baskıcı düzen) ve baskıya karşı son çâre olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunması esaslı bir zaruret olması..

diyerek önemi vurguladığı, ayrıntılarını 1, 8, 10, 11, 19’uncu; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi‘nin de 5, 6, 7 ve 10’uncu maddelerinde güvenceye aldığı haklar, yaşamsal değerlerin hukuksal dayanaklarıdır.

Ulusal hukukumuzda Anayasa‘nın 12-15’nci ile 17-27’nci ve 35-39’uncu maddelerinde öngörülen haklar ve özgürlükler, 41, 57 ve 61’inci maddelerindeki sosyal haklardan sonra 66-74. maddelerde belirlenen siyasal haklar, ulusal yaşamın dayanaklarını oluşturmuştur.

Ceza yasalarında haklara ve özgürlüklere karşı işlenen suçlar için öngörülen cezalar, yöntem yasalarında da hakların kullanılmasına ilişkin düzenlemeler yer almaktadır. Başta anayasal düzen olmak üzere birey ve toplum yaşamına yönelik suçlar için öngörülen cezalarla disiplin cezasına kadar uzanan ayrıntılar yasalarda yer almaktadır.

1963 yılında Türkiye Baro Başkanlarının düzenlemeye başladıkları Avukatlık Kanunu Tasarısı’na 1965-66 yıllarında Ankara Barosu Genel Sekreteri iken son biçimini verdiğim metni Baro Başkanımız Avukat Saffet Nezihi Bölükbaşı’nın başkanlığındaki bir kurulla Adalet Bakanı Hasan DİNÇER’e sunmuştuk. İktidarın TBMM’ne taşıdığı bugün kimi değişikliklerle uygulanmakta olan 1136 no.lu Avukatlık Yasası‘nın yürürlük süreci böyle gelişmiştir. Temelde ve genelde savunma mesleği olan avukatlığın günümüzdeki meslek yapısı Barolara yönelik olumsuz girişimler, devletin temeli olan adaleti gerçekleştirme ve yaşama geçirme çalışmalarına gölge düşürecek birer sapmadır. Siyasal duyumsuzluklar ve çirkin partizanlıklarla meslek örgütünü yanlı ve etkisiz duruma düşürmek bağışlanmaz büyük kusurdur. Nasıl kimi avukatların bir siyasal parti genel başkanını ziyaret edip ayrı baroyla yanlılıklarını açıklamaları yanlış ötesi sakıncalı ise, yurttaşların partilerine göre avukat isteyip bulmaları da o ölçüde olumsuzdur. “Parti Baroları” olmasa bile “Partili Baro”lar mesleğe ihanet, adalete saygısızlıktır.

Siyasal tarih, nice olaylardaki savunma hakkı anlatımlarıyla doludur. Yaşamı sona erdiren kararların savunmaya verdiği olanak ile hiç savunmasız ölüm uygulamalarının duyurduğu tepkiler, sorunun önemini ortaya koyan insanlık özlemleridir. Yaşam hakkının en belirgin, en önemli öğesi olan savunmaya ilişkin Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Ali SİRMEN 4.9.2020 günlü yazısında savunma kurumundaki çalkantılara değinerek konunun önemini ve değerini duyuruyordu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı Robert SPANO 3.9.2020 günü Ankara’da verdiği demeçte

  • Hukuk üstünlüğü ilkesi, bize yol gösteren, ileriye gitmemizi sağlayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘nin parlak yıldızı, kutup yıldızıdır.
  • İktidardaki kişiler mahkemeleri kontrol edemez.
  • Yasalar yalnızca halka değil, gücü elinde bulunduranlara da tartışmasız uygulanmalıdır.
  • Yasaların üstünde hiç kimse yoktur.”

diyerek konunun özelliğini vurgulamıştır. Kimi zaman, kimi durumlarda “son söz” olan savunma, yaşamın noktalanmasıdır.

 

ÇEVRESEL YIKIM, MASUM KURBANLAR VE İKTİDARIN SORUMLULUĞU

ÇEVRESEL YIKIM,
MASUM KURBANLAR ve
İKTİDARIN SORUMLULUĞU

Meslektaşımız Biyofizik uzmanı Prof. Dr. M. Ali Körpınar hep yurt ve çevre sorunlarına odaklı akla ve duygulara birlikte seslenen güzel yazılar yazar, biz de olanak ölçüsünde bu sitede yer veririz. Son yazısı, özellikle, küresel ölçekte yaşanan KOVİT-19 salgınının (=pandemi) ağır çevresel yıkımla açık – net ilişkisini sorgulaması bakımından çok önemli.. (http://ahmetsaltik.net/2020/08/20/cevre-felaketi-yasiyoruz-2/)

Dikkat buyurulsun; 21. yy’ın şafağında, daha ilk 20 yılda birkaç salgın yaşadık, yaşamaktayız..
Kolera salgınları artık sıradan ve yaygın. Ebola, MERS, Kuş Gribi, Domuz Gribi, SARS ve sonki SARS – Cov2..

Hiç düşünüldü mü acaba, salgınlar arası süre neden çooook kısaldı?
Hiç akıl eder miyiz ki, çevreye mahkum olduğumuzu yadsıyıp efendiliğe yeltendik?
Hiç sorgulandı mı acaba, 20 yılda 6 salgın ne anlama geliyor?
Hiç irdelendi mi acaba; Ay’a, Mars’a giden uygarlık neden 8 aydır son salgınla başedemedi?
Hiç hesap edilir mi acaba yaşanan salgın nereye varır / varacak?
Ve de haydi bunu da önümüzdeki birkaç yılda aştık; bir sonraki ne zaman ve nasıl gelecek?
Ya da KOVİT-19 salgını sürerken bir başka salgın üstüne eklenebilir mi?
Örn. sonbaharda Grip / İnfluenza salgını ya da bir başkası??
Ya da kıtlık / açlık, birkaç bölgede büyük ölçekli depremler, başkaca doğal afetler??
Yüzleşir miyiz yaşamın acı gerçeğiyle, hem de hiiiç oyalanmadan :

  • Artık HER AİLEYE 1 ÇOCUK! Küre, daha çok nüfusu kal-dı-ra-mı-yor!

Örn. Türkiye’de İstanbul – Marmara bölgesinde M 7+ şiddetinde bir deprem.. KOVİT-19 salgını ile savaşım sürerken???!!!
****
Devlet yönetimi, tüm bunları öngörmek, seçenekli afet – olağanüstü durum planları hazırlamak ve en az zararla böylesi bunalımları aşmak demektir; öngörü, ufuk ister.

Ancak AKP’li CB Erdoğan, önceki gün sanal ortamda bir “trafo” açılışı yapmıştır (bu düzeye inildi gösterişli açılışlarda..) Türkiye’de nerede dev kamu ihalesi varsa, her nasılsa üstünde kalan 5 büyük / yandaş / halis – muhlis…. şirketten birinin K_ _ _ _ n reklamının arka fonda olduğu bir açılış.. Erdoğan sanki sanal oturumun yönlendiricisi (moderatörü, kolaylaştırıcısı) idi aynı zamanda. İlgililere söz verirken kendince genel sözcükler kullanarak alana ne denli uzak / yabancı olduğunu da ortaya koydu. Bu kamu yatırımı değildi, yandaş bir şirket güneş enerjisinden yararlanarak elektrik enerjisi üretmek üzere Konya’da tarıma elverişsiz alanda solar kollektör paneller yerleştirmişti. Ürettiği elektrik enerjisini, bu enerjinin dağıtımını üstlenen bir başka şirkete satacaktı. Görüldüğü gibi ülkemizde elektrik enerjisi üretimi de (EÜAŞ) ve dağtımı da (EDAŞ’ler) ayrı ayrı özelleştirilmiş, dev AŞ’ler tekelinde ve Erdoğan, kendisini Türkiye AŞ’nin CEO’su olarak en tepede konumlandırdığından, ilgili şirketin apaçık reklamını yapmaktan çekinmemişti.

Ülkemizin “hal-i pür melal”i işte böyle..

Erdoğan kuşkusuz haksız rekabete razı olmayacak ve benzer durumda çağrı yapan irili ufaklı başkaca şirketlerin de –artık hangi boyuta dek inilecekse– tesis açılış, yenileme, kapasite artırımı vb. çağrılarına yanıt verecektir.

Aynı gün Sağlık Bakanı / Sekreteri Dr. Koca, Türkiye’de 1303 yani COVİT-19 hastası ve 23 ölüm duyurmuştur.. Tabii artık bu rakamları kaç ile çarpacaksanız; kahvelerde, evlerde, sokakta 1-10 arası katsayı toto konuşulduğuna çoğu insan tanıktır. AKP iktidarı, salgın sorumluları ve Bilimsel Danışma Kurulu’nun gerçekte danışılmayan, “mış” gibi yapılan üyeleri, bu yakıcı gerçekliğin ne denli ayırdında, bilemiyoruz..

Dün konuştuğumuz büyük ölçekli bir turizmci, bu sezondan 3,5 milyar $ bile gelmeyeceğini söyledi. Geçen yıl 35-40 milyar $ girdi sağlanmıştı ve bu yılın saf umutları 50 milyar $’a ayarlı idi. Üstelik turistik işletmelere ek yükümlülükler getirildi; sağlık çalışanı olacak, PCR+ çıkan “konuk” (müşteri!) otelde tek kişilik odada yalıtılacak, hizmet verilecek, ücret de alınmayacak.. Bölgeden personel ilanları ulaşıyor bu bağlamda ancak çoğu işletme de kapatıyor, erken kapatacak, açacak iken açmayacak olanlar var..

Varsayalım ki 3,5 milyar $ brüt girdi sağlandı.

  • Acaba, ölçüsüz – kuralsız ve erken açılan turizm sektörü yüzünden FAZLADAN KAÇ İNSANIMIZ ÖLDÜ??

Bu sorunun yanıtı bilimsel olarak verilebilir; Epidemiyolojik bilimsel kurallara uygun Filyasyon (kaynağını bulma) çalışması yapılıyor olsa idi.. Tümü ile kurallı olmasa da yine de bir çıkarım yapılabilir.. Muhalefet bu bağlamda bir soru önergesi verir mi acaba? İktidar gereğince yanıtlar mı acaba?

Dolayısıyla 1 Temmuz – 20 Ağustos arasında resmi kayıtlara göre KOVİT-19’dan ölen insanlarımızın diyelim yarısı Turizm sektörü yüzünden ise ve bu rakam 920/2=460 dolayında ise, 3,5 milyar $ brüt turizm girdisi (net geliri değil!) uğruna, salt resmi verilerle

  • 460 insanımızın yaşam hakkının feda edildiği çıkarımı yapılabilir mi??
  • Böylesi bir siyasal tercih olabilir mi ve hangi iktidar buna cesaret edebilir?

Herhalde demokratik hukuk devletinin egemen olduğu, yasama organının siyasal iktidarı denetleyip – dengelediği, İdarenin yargısal denetiminin işlediği, basının özgür olduğu…. bir ülkede..

Bunların hangisi Türkiye’de var???

Dolayısıyla, değil böylesine akılları dürtücü – zıplatıcı sorular sormak; akıl yürütmek bile zinhar tehlikelidir. İktidarın ücretli profesyonel tirolleri hemen sanal ortamda linç başlatır ve “işaret” bekleyen kimi yargı yetkilileri harekete geçebilirler..

Ne çare ki;

  • MASUM İNSANLAR, ÖNLENEBİLECEK İKEN ÖLMEKTEDİR iktidarın siyasal tercihleri yüzünden!!
  • Üstelik neden ve nasıl olduğunu bile anlamadan.. Kader, talih, kısmet, Allah’tan, ecel!!??…
  • Susmak ne mümkün; dilsiz şeytandır bu çıplak ve yürek yakan tabloyu görüp de susan!
  • Yapıp – ettikleriyle ya da tersiyle bu kırımdan sorumlu olanların aynaya bakması nasıl sağlanabilecektir? Siyasal muhalefet nasıl bunca felç olabilir??
  • Bir iktidarın en başat görevi yurttaşların yaşam hakkını korumak değildir de nedir?
  • Bunu bile beceremeyip, gerçekte bilinçli moneter siyasal tercihleriyle (S. Bakanı Koca’nın, “..bu tabloyu öngörmüştük” hazin ve çok acı itirafı) masum insanların yaşam haklarını 3,5 Dolara feda edebilen bir siyasal kadronun zerrece meşruiyetinden söz edilebilir mi tarih sahnesinde??!
  • Durdurun Türkiye’yi, uzaya- sonsuzluğa karışmak istiyorum; orada “katiller, katil iktidarlar… diye haykırabilmek istiyorum..

Sevgi, saygı ve DERİN ACI ile. 21 Ağustos 2020, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
AÜTF Halk Sağlığı Uzmanı,
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

KRT Programımız : AKP’nin “Anormal – Alaturka” “normalleşmesi”!

Dostlar,

30 Mayıs 2020 Cumartesi,
Saat 18:30 haberlerinde
KRT’de Sn. Çiğdem Akdemir’in konuğu olacağız / olduk

Gündem “NORMALLEŞME”..
AKP’nin “Anormal – Alaturka” “normalleşmesi”!

Kapitalizmin tunç yasası işliyor; iktidar mahkum, onu eğip bükemiyor..

  • Her durumda en çok (maksimum) kâr!

İşte kapitalist ülke olmak böyle bir şey; çünkü yaşamın merkezinde “kapital” = sermaye var; insan ya da insana değgin değerler değil..

En temel insan hakkı olan YAŞAM HAKKI da bu dışlanma kapsamında!

Ölenler, ölmesi gerekenlerdir (homo insectus), doğal seleksiyon işlemektedir.
Ve onlardan yeryüzünde gereğinden çok vardır..
Kalan sağlarla yola devam edilmelidir…
Böyle buyurmaktadır “homo eliticus” lar ve
Hiçbir değer, YAŞAM HAKKI DAHİL, HER DURUMDA ENÇOK (MAKSİMUM) KÂRIN önünde olamaz..
500 yıllık kapitalizmin şaşmaz mottosu budur; Küreselleşme = yeni emperyalizm döneminde özellikle son 40 yıldır iyice azgınlaşmışlardır..

Homo supra eliticus” lar türemiştir devr-i KüreselleşTİRmede; post-modern dinozorlardır kendileri..

Korona sürecinde ve sonrasında insanlığın yüzleşmesi ve sorgulaması, kuşkusuz başetmesi gereken, yüzyılların temel meydan okuması bu olgudur..

COVID-19 pandemisini bir fırsata dönüştürebilir mi yeryüzünün sömürülen tüm halkları!

Bizce evet, yapılması gereken tam da budur!

 

  • EKONOMİK ZORUNLULUKLAR / “BİR MİKTAR ÖLÜME DEVAM”
  • Lanetli kıskaç Türkiye’de ve dünyada budur ve iktidarlar değişik oranlarda tercih yapmaktalar.. Rakamlardaki tutarsızlıklar / aşırı volatilite bu hazin gerçekliğe ikincildir…

Sevgi ve saygı ile. 30 Mayıs 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı,
Kamu Yönetimi Siyaset Bilimci (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

 

Virüs işgalinde devlet

Virüs işgalinde devlet

Ali Rıza AYDIN
Em. Anayasa Mahkemesi Raportörü
02 Nisan 2020, https://haber.sol.org.tr/yazarlar/ali-riza-aydin/virus-isgalinde-devlet-284127
Kapitalist dünyanın yaratığı olan virüsün işgali sınır ve ulus tanımıyor.

Aslî, ivedi ve genel görev, yükümlülük ve sorumluluk devletin.

Anayasa bunu söylüyor, hem de öyle OHAL ilan etmeye gerek olmaksızın. Bir kere, Anayasanın bireysel ve toplumsal yaşam hakkı, sağlık hakkı, sağlıklı yaşam hakkı, genel sağlık ve toplum huzuru için devlete yüklediği görev, yükümlülük ve sorumluluk (GYS) hastalıktan ve salgından önce başlıyor; süresiz ve sınırsız…

İkincisi, salgın hastalık ve iyileştirme halinde GYS katlayarak artırıyor. Aslında birinci ve ikinci bütünsel, hukuksal deyişle anayasal bütünlük söz konusu. Sorun bu bütünlüğün okunamamasında ya da burjuva lehine emekçi aleyhine çifte standart okunmasında.

2019 sonunda Çin’in bir köşesinden çıktığı söylenen, 2020 başında Dünya Sağlık Örgütü‘nün genel ilanını yaptığı ve devlet tarafından bilinmez olmayan virüs salgını daha ilk gününden başlayarak devletin anayasal GYS’si altında.

Bize gelmez, dinselliğe dokunmaz vb.” geçiştirmeler ve esneklikler, bugüne kadar yapılanlar devleti, devlet içindeki organları ve de organları oluşturan (seçimle ve seçimsiz gelmeleri fark etmez) temsilci ve yöneticileri kurtarmaya yetmez.

Sağlığı piyasaya terk ederek virüs kapıya dayanmadan yapılmayanlar, ihmaller, göz yummalar, gecikmeler ve plansızlık virüsün işgalini, yayılmasını ve can almasını hızlandırdı. Buradaki sorumluluktan kaçılamaz, üstü de örtülemez.

Genel karantinadan kaçmanın nedenlerinin başında, halkın zorunlu ihtiyaçlarının karşılanma yükümlülüğü geliyor. Tarikat karışımlı parti-devletle bu zorlu işin altından kalkmak neredeyse olanaksız.

Sağlık Bakanı ve patron olan kamu görevlisinin yaptığı açıklamalara “şeffaf ve görevini iyi yapıyor, salgını iyi yönetiyor” diyenlerin önce bu işleri bakanların değil siyasal iktidarın yönettiğini sonra da kaynağını anayasadan alan devletin bütünlüklü işlevini anımsamaları gerekiyor.

Eşitsizlik ve adaletsizlikle, çifte standartla yapılanlar ile yapılması gerekenler uyuşmuyor.

Virüs coğrafi sınır tanımadığı gibi hukuk da tanımıyor; virüsün bireylerin ve toplumun içine sızarak yaptığı işgalde hukukun dar yorumuna, Anayasanın kimi maddelerine takılıp çaresiz kalınamaz.

Salgın hastalık göz göre göre Türkiye’ye gelirken ve yayılırken, sağlık emekçileri kendi yaşamları hiçe sayılarak toplum sağlığı için seferber edilirken, önlemler sermayeye kıyak, emekçiye baskı olarak çifte standartla alınırken alınan/alınacak kararlar, yapılan/yapılacak iş ve işlemler anayasanın ve yasaların kimi maddelerinin norm alanı içine sıkıştırılamaz. Burada ilgili maddelerdeki nesnel normların yerine anayasal bütünlük geçer.

Virüs işgalini bile bile sağlık sisteminde, ekonomik ve malî yönetimde gerekli önlemleri almayan/alamayan devlet halka karşı, insanlığa karşı suçlu olur. Bu süreç içinde kamu kaynaklarının genel sağlıkla ilgili olmayan ihalelere ya da lüks harcamalara ayrılması, kamu gelirlerinin mali güce göre adaletli ve dengeli artırılması konusunda önlemler alınmaması ve salgın bahane edilerek ortaya çıktığı iddia edilen ekonomik krizin yalnızca sermayeyi vurduğunun düşünülmesi suçları katlar.

Ne yaman çelişki ki halka eve kapanın deniyor; emekçilerin, küçük esnafın, kendi işini yapanların işsiz bırakılmasına, geçimlerini sağlayacak geliri edinememesine, patron fırsatçılığına göz yumuluyor. Sonra da zaten borçla yaşamaya çalışanlara düşük faizli kredi formülü öneriliyor.

Ne yaman çelişki ki ekonomi ve maliye yönetimini yalnızca sermaye lehine kuran devlet, salgın yönetimi için zekat, sadaka, bağış ve yardım peşine düşüyor; ekonomik sömürüye duygu sömürüsü katarak çaresizliğini ve iflas yolculuğunu örtmeye çalışıyor.

  • Devlet, Anayasanın kendisine kayıtsız koşulsuz yüklediği yaşam hakkını ve genel sağlığı mutlak koruma altına alması gerekirken önceliği emeğe ve bilime değil sermayeye ve dinselliğe veriyor.

Bağış ve yardım konusunda başlatılan “devlet içinde devlet olmaz” tartışmasına verilen yanıtlara ve ilgili yasa maddelerine ek olarak, Anayasada “idare”nin “merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına” dayanarak, “kuruluş ve görevleriyle bir bütün” olduğunun belirtildiğini, belediyelerin zaten devlet içinde olduğunu, belediyeler arası ayrımcılık yapılamayacağını ekleyelim.

Evde kalarak ayrıştırılmış bireyler haline gelmek, mesafe korumak kısa erimde sağlık için gerekli gözükse de bir yandan da sömürücü düzenin işine gelen örgütsüzlük, sessizlik, öfkesizlik, dirençsizlik ortamı yaşatılıyor. Devletin aslî yükümlükleri bireylere yıkılırken toplum örgütlü mücadeleden uzaklaştırılıyor,  burjuva düzenin istediği uzlaşma ortamı için fırsat kollanıyor.

Toplum sağlığının işgal altında olduğu dönemde devlete görev, yükümlülük ve sorumluluğunu anımsatmak, bu işin emekçi halkı dışlamadan eşitlik ve adalet ilkelerine göre yerine getirilmesini sağlamayı uyarmak ve denetlemek birincil ve ivedi tavır kuşkusuz…

Burada sorun yok ama bu tür normale dönme talebi düzen içi ve devlet ne kadar amaca yaklaştırılırsa yaklaştırılsın hem geçici hem de piyasanın ve dinselliğin saltanatından kurtuluşu getirmiyor. Zaten devlet de anayasal görev, yükümlülük ve sorumluluğunu, bilimsel ve halkın sağlığına yönelik uyarıları kulak arkası ediyor, bildiğini okuyor.

“Kimi reformları yapsak bile kapitalizme dokundurmayız, düzene boyun eğeceksiniz ve yasınızı tutacaksınız..” deniliyor. Sınıfsallığı ve sermaye sınıfının emekçilere düşmanlığını açık ve net gösterdiği için virüsü kutlayası geliyor insanın.

“Koşullar ağır” diye sınıfsal mücadeleye sınır olarak konulacak her mahcubiyet düzeni besler.

  • Emek olmadan üretmek ve yaşamak olası mı?

Salgına karşı mücadelede güncel ve bireysel ile toplumsalın buluşması gerektiği, bu buluşmanın sınıfsal olması gerektiği açık. Asıl ve kaçınılmaz olan virüs işgalinin kapitalizmden kaynaklandığı, uyarılan devletin de burjuva devleti olduğu gerçeğinden hareket ederek salgında bile emekçi halkı sömürmeye devam eden kapitalizmden, onun hasta toplumundan kurtulmak için, insanın insanı sömürmediği toplum için örgütlü ve sınıfsal mücadele… Virüsün boğulup yok olacağı yer de o mücadelenin içinde.

“ÖLÜME YATMAK ya da YATIRILMAK”… 

“ÖLÜME YATMAK ya da YATIRILMAK”… 

Dr. Noyan UMRUK

Atatürk: Vatanın müdafaası mecburiyeti olmadıkça savaş bir cinayettir…

 Aborjinler, Eskimolar, Kızılderililer gibi doğayla barışık topluluklarda “Ölüme Yatma”nın bir gelenek olduğu bilinir. Elden, ayaktan kesilerek, ölümün soğuk nefesini ensesinde hisseden yaşlı yerliler sevdikleri basit eşyaları ile doğanın ıssız bir köşesine çekilip, ağıtlar yakarak ölüme yatarlar… 

Doğal yaşamın içinde birçok canlıda izlenir bu ritüel, törensel davranış… Filler gibi.

Yaşam Hakkı…

Çağdaş toplumlarda, demokrasilerde ise en temel, olmazsa olmaz insan hakkıdır, yaşam hakkı… Bırakınız hukuk devletini, sosyal devleti falan, “jandarma devlet” diye bilinen klasik devlet bile, tebaasının can güvenliğini sağlamadıkça devlet denilebilir mi ona? 

Lakin günümüzde hala öyle yönetimler var ki; vatandaşlarını ölüme yatırılabiliyor…
Yeter ki, “devletluların” çıkarlarına hizmet etsin…

Sizler yan gelip yatamazsınız ama…

O ülkelerde yan gelip yatamazsınız ama bir punduna getirilip ölüme yatırılabilirsiniz…

  • Bir inat uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor…

Kısa sürede İdlip’de 18 Memetçiğimiz Şehit! “Şehitler tepesi doluyor”… Libya’da da “Birkaç tane şehit!”diyorlardı… Bilinebilen 4 şehit…

  • Kınalı kuzucuklar biçare kuşlar gibi, hayalleriyle birlikte hakkın rahmetine kavuşuyorlar…

Ateş düştüğü yerleri cayır cayır yakıyor… Birileri ne yapmak istiyorlar… Bu işin sonu ne olacak anlatan da yok, anlayan da… Kahrolmamak elde değil… 

Bir yanda halkından manevi, meclisinden hukuki ve siyasi onay alınmamış ve aziz vatanın savunulduğuna kitleleri ikna edemediğinden “milli heyecan” da yaratamayan,

  • nedeni siyasi amacı belirsiz bir “savaşa” kurban edilen yoksul halkın kınalı kuzucukları

Öte yanda cukka ihaleler, mali aflar, envai çeşit yolsuzluklarla malı götüren “Mutlu ve gamsız azınlık” ve bunların yolları ardına kadar açılmış, ışık hızıyla zenginleşen şımarık çocukları, eş dost, akraba-i talukat… Sözde beyaz kefenle dolaştıklarını söyleyenler…   

Evet, sizler yan gelip yatamazsınız ama onlar memleketin tersanelerini, fabrikalarını, madenlerini, ormanlarını, tarım alanlarını işgal edebilirler; istedikleri gibi alabilirler, haraç mezat satabilirler, talan edebilirler…

Sonuç:

Yazııık… Dünya korona salgınıyla boğuşurken, ülke depremlerle beşik gibi sallanırken, felaketler yaşarken, ekonomik krizle boğuşurken metal yorgunluğu, ona buna çay atarak mental perişanlığa dönüşürken ne diyelim? Konumuz insanlar… Şairin dediği gibi ya lahavle ya da fiil çekelim:  

Ben seviyorum.
Sen seviyorsun.
O sevmiyor.
Biz seviyoruz.
Siz seviyorsunuz.
Onlar sevmiyor.(1)
Çünkü kişisel çıkarları sevmemeyi gerektiriyor…

(1) Ateş NESİN, “I Verbi”