Milyonlar aç, milyonlar işsiz!

Milyonlar aç, milyonlar işsiz!

– Asgari ücret açlık sınırının altında, yoksulluk sınırının ise %30’undan bile az. Enflasyonla birlikte açlık ve yoksulluk hızla genişliyor. Nisan ayı açlık sınırı 2 107 TL, yoksulluk sınırı ise
6 862 TL oldu.

31 Mart 2019 günü yapılan yerel seçimin ardından zamlar art arda geldi ve çalışanların geçim koşulları daha da ağırlaştı. Ekmek, et, tavuk gibi mutfak harcamasında önemli ağırlığı bulunan gıda maddelerindeki fiyat artışı aile bütçesini olumsuz etkiledi.

Geçen aya göre aynı mal ve hizmetleri satın almak için yapılması gereken harcama tutarı önemli ölçüde arttı. Gelirini aynı miktarda artıramayan iktisaden dar ve sabit gelirli kesimlerin satın alma gücü daha da geriledi. Dört kişilik bir ailenin mutfak harcaması (açlık sınırı) net asgari ücreti geçti.

Nisan ayında mutfak enflasyonu aylık %4,6 ve yıllık %25,4 oranında arttı.

Dört kişilik ailenin açlık sınırı 2 107 lira, yoksulluk sınırı ise 6 863 lira oldu.

Bekâr bir çalışanın aylık yaşam maliyeti tutarı da 2 601 lira olarak hesaplandı. Peki Türk-İş’in hesapladığı açlık yoksulluk ve yaşam maliyeti tutarları ne anlama geliyor?

Açlık sınırı: 4 kişilik bir ailenin, sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için bir ayda gıda için yapması gereken enaz harcama tutarını tanımlamaktadır.

Yoksulluk sınırı: Zorunlu gereksinimler için yapılması gereken toplam harcama tutarını ifade etmektedir. Bu tutara aylık giyim, konut, ulaşım ve öbür gereksinimler de katılmaktadır.

ASGARİ ÜCRETİN ALIM GÜCÜ ALMANYA’NIN YARISI

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi

  • “Çalışan herkesin, kendisine ve ailesine insanlık onuruna yaraşır bir yaşam sağlayan ve gerektiğinde her türlü sosyal koruma yolları ile de desteklenen adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.”

Çalışanların neredeyse yarısı asgari ücretle geçiniyor!

  • Bu oranda Türkiye Avrupa şampiyonu.
  • Asgari ücretin alım gücü Almanya’nın yarısı
  • Türkiye, toplu iş sözleşmeli çalışan oranında Avrupa sonuncusu.
  • Devlet Başkanının maaşının asgari ücrete oranında Türkiye Avrupa şampiyonu, dünya 4.’sü.

Asgari ücretlilerin toplam çalışanlar içindeki payında Avrupa’da en yüksek oran Türkiye’ye ait. Türkiye’de 100 çalışandan 43’ü asgari ücretle geçiniyor. Türkiye’yi 100 çalışandan 19’unun asgari ücretle çalıştığı Slovenya izlyor. Belçika’da ise bin çalışanın yalnızca 4’ü asgari ücretle çalışıyor.

CUMHURİYETİ SEVİYORUZ

CUMHURİYETİ SEVİYORUZ

Konuk yazar :
Mustafa AYDINLI

Cumhuriyet deyince, hemen aklımıza O geliyor; Mustafa Kemal Atatürk!

Ülkemiz için birbirini tamamlayan, ayrı düşünemeyeceğimiz 2 gerçeklik. Bugün uygar ve çağdaş yaşam biçimimizi, yaşam kalitemizi, iyiden güzelden, doğrudan yana her şeyi, Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal ATATÜRK’e borçluyuz.

Ülkemiz önce sıcak – eylemli (fiili) düşman işgalinden kurtarılmış, ardından Cumhuriyet ilan edilerek uygar dünyada varolabilme savaşımı verilmiştir. Yaşama tutunabilmek için zorunlu Devrimler peş peşe yaşama geçirilmiştir. Eğitim, ekonomi, sağlık, tarım sanayi, bilim, sanat… alanlarında ciddi gelişmeler sağlanmıştır. Bir bütün olarak Ulusal Kültür canlandırılmaya çalışılmıştır çünkü Mustafa Kemal Paşaya göre;

  • Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli Kültürdür!

1. Dünya Paylaşım Savaşından sonra, ülkemiz işgal edilmiş, Emperyalist güçler ülkemizi parça parça bölüşmüştür (30 Ekim 1918, Mondros Ateşkesi). Son Padişah 6. M. Vahdettin ve Damat Ferit hükümeti işgalci devletlerle işbirliği yapmıştır. Ordunun silahları elinden alınmış, halk ezik, güçsüz, başsız ve perişandır. Anadolu’yu ve Türk halkını tarih sahnesinden silme amaçlı Sevr Anlaşması dayatılmış ve yine Osmanlı Hanedanınca imzalanmıştı (10 Ağustos 1920)..

Tüm bu emperyal kuşatmaları alt ederek önce Kurtuluş Savaşını kazanmak, ardından Kuruluş aşamasında Cumhuriyet ilanı, insanlık tarihinde benzersiz bir atılım ve görkemli bir başarıdır.

Her türlü engele karşın, Emperyalizmin iç ve dış güçlerine karşın, Mustafa Kemal Paşa’nın dehası ve kurucu iradenin amansız uğraşları sonucu Cumhuriyet idaresi kurulmuştur. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkmasıyla yeni Türkiye’yi kurtarma ve yeniden kurma girişimi başlatılmış oluyordu. Bu arada, İzmir (15 Mayıs 1919) ve sonra da İstanbul işgal edilmişti (16 Mart 1920). Padişah Vahdettin ve Damat Ferit hükümeti açıkça ihanet içindeydi. Bu yıkımlar karşısında Türk halkı 7’den 70’e tüm genci-yaşlısıyla, Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde Ordusunu yoktan varetmiş, kanı ve canıyla Kurtuluş Savaşını kazanmış, Cumhuriyete giden yolları açmıştır.

Emperyalizm ve maşası işgalci Yunan ordusu Büyük Taarruzla İzmir’de denize dökülmüştü  (9 Eylül 1922), eylemli işgal sonlandırılmış, Lozan Barış Anlaşmasıyla uluslararası toplumda tanınma bile sağlanmıştı (24 Temmuz 1923). Ancak bunlarla yetinmemek, ülkenin çağdaşlaşma savaşımını da kazanmak zorunluydu. Lozan görüşmelerinden hemen önce Saltanatın kaldırılması zorunlu olmuştu (1 Kasım 1922). Lozan Anlaşmasının hemen ardından, yalnızca 3 ay sonra Cumhuriyetin ilanı, genç Türkiye Devletinin Batı uygarlığına dönük rotasının kanıtıydı.

Mustafa Kemal Paşa, kafasında tasarladığı çağdaş, uygar, güçlü ve dünyada sözü geçen bir ülke olabilmek için stratejik Cumhuriyet kararını veriyordu. Yasa önerisinin sunulmasından çok kısa süre sonra, dakikalar içinde, TBMM’de “Yaşasın Cumhuriyet” çığlıkları yankılandı 1. Meclisin mütevazi salonunda.

Ne var ki işler bununla da bitmiyordu. Yarınlar için  “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”nu çıkarmak, öğretim birliğini oluşturmak, Halifeliği kaldırmak, şapka devriminden, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına, laik Medeni Yasa çıkarılmasına, hukukun çağdaşlaştırılmasına, Arap abecesi (alfabesi) yerine Latin harfleri ile yazılan yeni Türk Abecesinin kabulüne… dek uzanan bir dizi devrimci tasarımı yaşama geçirmek gerekiyordu. Anadolu Rönesansı‘nın 15 yıla sığdırılan görkemli Devrimler dizisini Laikliğin Anayasa’ya konması izledi (10 Nisan 1937) Batı’dan 300 yıl sonra Anadolu Aydınlanması, Atatürk – Türk Devrimleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nde sarsılmaz temellere kavuşturuluyordu.. Osmanlı Aydınlanmaya sırtını dönmüş ve böylelikle kaçınılmaz olarak kendi yıkımını adeta kendisi sağlamıştı.

Mustafa Kemal Paşa;  10. Yıl Söylevinde (29 Ekim 1933);

  • “Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Buradaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürüyüşüne borçluyuz.” demektedir.Yine “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” saptamasını yaparken, Cumhuriyetin bilim, fen temelinde, dogmalardan uzak, erdemli (faziletli) bir rejim olduğunu vurgulamaktadır.. Dahası, açık seçik “Cumhuriyet fazilettir” tanımı yapmaktadır.

Yurtta barış, dünyada barış” özlemi ve kararlılığı ile Dünya barışına da ilkesel katkı vermiştir.
………

Tüm bu nedenlerle çok Cumhuriyeti seviyoruz ve sonsuza dek onurla yaşatmaya kararlıyız.

Hiç unutmamak gerekir ki, bütün insanlar özgür doğarlar (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi md. 1) ancak özgür yaşayamayabilirler. Özgür ve onurlu yaşayabilmek için sürekli ve ciddi bir ulusal (topyekun) uğraş vermek gerekir.

Atatürk Cumhuriyeti‘nin ilke ve idealleri yolunda yürüdüğümüz sürece, hiç kimse özgürlüğümüze ve ulusal onurumuza dokunamayacak; Türkiye Cumhuriyeti, kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün öngördüğü ve vasiyet ettiği üzere sonsuza dek (ilelebet) yaşayacaktır (payidar kalacaktır)!

 

Ankara Tabip Odası’ndan Şarbon Paneli

Ankara Tabip Odası’ndan Şarbon Paneli


Bizim de üyesi olduğumuz Ankara Tabip Odası / Halk Sağlığı Komisyonu‘nun etkinliği önemli.. Ağırbaşlılıkla, bilimsel sorumlulukla ve yetkin uzmanlarınca tartışılacak.

  • Ne yazık ki siyasal iktidar Anayasa ve yasalardan kaynaklanan halkın sağlığını koruma görevini yerine getirmiyor / getiremiyor.. Anayasa md. 56 ile 5. madde ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi md. 25 en başta olmak üzere..

Birçok nedeni var ama sonuç ciddi ve ağır..

  • Türkiye’de gıda güvencesi ve güvenliği de ne yazık ki kalmadı.

16 yıllık tek parti iktidarı, Türkiye’yi her bakımdan perişan etti..

Kamu kurumları görevlerini yap(a)madıkları gibi, halkın doğru bilgi alma hakkını bile engelliyor hatta yanıltıyor!

Basın özgürlüğü de ciddi ve sıkı sansür altında; haber alamıyoruz!

Bunlar suçtur.. İnsan haklarına aykırıdır.. Giderek örtük faşizmin açık faşizme dönüşmesidir ki, bu da ayrıca Anayasayı ihlal suçudur. (TCK md. 309)

Geriye, nefes alabileceğimiz namuslu – bilimsel meslek örgütleri kalıyor. İyi kötü Anayasa md. 135 üzerinden ayrı ayrı yasaları sayesinde..

Bu kurumları kollamak boynumuzun borcu..

Ankara dışında olmasa idik mutlaka katılırdık bu önemli toplantıya.

Emek veren ve vereceklere teşekkür ederiz..

Şarbon ile ilgili güvenilir tıbbi bilgiler başlıca 2 kaynakta :

1. WHO / DSÖ, Dünya Sağlık Örgütü
2. CDC, ABD

Bağımsız – özerk bilimsel kurumların vazgeçilmez önemi bir kez daha görülüyor sanırız..

AKP = Erdoğan hepsini bilerek ve isteyerek sistematik olarak yok etti, parlamentolu – anayasalı bir HÜKÜMDARLIK kurdu.. Hatta Hanedan.. Devletin Hazine ve Maliyesi damada emanet.. Oğul Bilal, hiçbir yasal konumu olmadan uluslararası resmi toplantılarda babasıyla aynı masada.. Hem suç hem çok utandırıcı.. Türkiye dünyaya rezil oluyor..

21. yy’da sürdürülebilir mi; kuramsal olarak HAYIR!
Ama pratikte, gittiği yere dek kâr sayılıyor..
16 yıl az mı?? Her köşe başında imam eğitimi almış kamu görevlileri..
Liyakat tu kaka, mutlak sadakat temel koşul..

  • Ülke talan edildi ve ekonomik – demokratik – hukuksal – ahlaki… çöküntüye sürüklendi.. 

Yaşanan somut sorunların, örtülmeye çalışılan ŞARBON salgını da elbette dahil, temel / kök nedeni bu olgudur.

  • Neo-liberal vahşi piyasa kapitalizmi; serbest piyasa dini!

Salt bilimsel – teknik savaşım yetmez, örgütlü politik savaşım zorunludur ve belirleyici olan da budur!

Halkı, yaşadıkları somut gerçekler üzerinden, olguları ilişkilendirerek aydınlatmak koşuldur.

Sevgi ve saygı ile. 11 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İsrail ‘Din devleti’

‘Din devleti’

Meriç Velidedeoğlu
Cumhuriyet, 03.08.2018
(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)
Geçen hafta perşembe günü sabahı İsrail meclisi “Knesset” İsrail’i, “Yahudi Ulus Devlet”, 
açıkça “Yahudilerin ulus devleti” olarak kabul ettiğini dünyaya duyurdu. (19.7.2018)

Ve hemen ardından da -anımsanacağı gibi- “yolsuzluktan” yargılanan Başbakan Netanyahu“Mutlak bir çoğunluk, devletin ‘Yahudi karakterinin’nesiller boyunca aktarılmasına karar verdi, ‘Çok yaşa İsrail devleti!’ ” diyerek seslendi.
Kuşkusuz bu “Yahudi karakteri”ni belirleyen, “Yahudi şeriat (Halaka) kuralları” olduğu bilinir; dolayısıyla Başbakan, “İsrail bir din devletidir!” diyerek de vurguladı bu durumu.
Ve bu “dinsel” dile getiriş, “İsrail Devleti”nin kurulduğu toprakların yerli halkını hiçe sayıp, sınırlarının genişletilmesinin “nedeni” olarak hep kullanıldı, şimdi de kullanılmaktadır…
Öyle ki, İsrail’in sınırlarını, “Kızılırmak” büklümüne dek uzatarak, Anadolu’yu da içine alan ünlü “Yaşam Alanı” kuramı, “Ortadoğu”yu da, Batı Emperyalizmi’nin at koşturduğu bir alan olmasını sağlayan yine “dinsel” bir projedir; daha yakışan bir deyişle, “dinsel maskeli” bir projedir…
Dünya ülkelerine dağılmış olan “İsrailoğulları”nı, “Kutsal Kitap”ları, “AhdiAtik”te, kendilerine “vaat edilen, çeşmelerinden bal, süt akan” bugünkü topraklarına, Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) sonunda yerleştiren İngiltere -bu “sevabı” işledikten sonra- Ortadoğu’yu, dünyanın yeni jandarması “ABD”ye teslim etmiş olsa da, dinsel bağlamdaki bu emperyalist tutum sürdürülecekti, sürdürüldüğü görülüyor.
Öte yanda, İsrail meclisi “Knesset”in, Arap milletvekilleri Netahyahu’yu eleştirerek, “Siz bir ‘apartheid’ (ırk ayrımcılığı) yasasını geçirdiniz. Bu yasa ırkçıdır!” diye uyardılar…
Ayrıca, Komünist Partisi’nin Arap milletvekili de: “Yahudiler dışındaki bütün vatandaşları, ikinci sınıf vatandaş konumuna getirdiğini söyleyerek,‘…demokrasinin ölümü ilan edildi!’ ” dedi…
Bir “din devleti” olduğunu ilan eden İsrail’in, bu yapısından kaynaklanan ırkçı tutumuna, dolayısıyla Filistinlilere uyguladığı katliama, dahası, içeriden de yapılan bu ağır suçlamalara karşın, ABD’nin hâlâ İsrail’i savunmasının siyaset bağlamı dışında, başka bir anlamı olabilir mi?
“ABD”nin, bir “din devleti” olduğu, ülkedeki Hıristiyanlardan, Hıristiyan dininin bir mezhebi olan Protestanlığı kabul eden, “Protestanlar” tarafından kurulduğu konusu, şu günlerde dile getirildiği görülüyor; özellikle de tutucu Protestanlara “İncil” yazarlarına verilen “Evangelist” adından kaynaklanan Evangelist’ler dendiğinden söz ediliyor ve “ABD”yi kuranların bunlar olduğu belirtiliyor.
ABD’de, Başkan Trump’ın da katıldığı bu tartışmalar sürerken, İsrail’in, “Yahudi Ulus Devlet” olduğunu sağlayan yasaya, “Yahudi Ulus Devlet Yasası’na, yazının başında yer alan eleştirilere bir yenisi daha eklendi.
Maliye Bakanı Moshe Kahlon“ayrımcılığı ve din devletini yasal hale getirecek” bu yasaya itiraz etti; ardından Eğitim Bakanı da bu eleştiri kervanına katıldı.
Bu itirazların yapıldığı geçen hafta, ölen Filistinlilerin‘149’a ulaştığını bildiriyordu ‘TV’ler…
“Din devletleri”nin, insanlığa yaşattığı derin olumsuzlukların süreceği görülüyor.
Ne dersiniz?
======================================
Dostlar,

İSRAİL’de IRKÇI – SİYONİST DİN DEVLETİ İLANI ÇOK UTANDIRICIDIR

21. yy’da utandırıcı bir girişim İsrail’in yaptığı..
Tam anlamıyla “dinci ırkçılık“, özel olarak adı SİYONİZM!
ABD / ABD’li Evangelistler tam güç, bu küresel meydan okumanın ardında!?
Bu nasıl insan hakları savunuculuğu ise!?

İsrail’de Yahudi Şeriatı Halaka yaşama egemen olacaksa, bu ülkede yaşayan Yahudi olmayanlar kesin olarak “1. sınıf eşit yurttaş” olamayacaklardır.

Bu sonuç, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve BM Sözleşmesi başta olmak üzere sayısız uluslararası hukuk metnine açık biçimde aykırıdır.

Ayrıca “Yahudi” olma, biyolojik soybağına dayalıdır ve mutlaka Yahudi bir kadından doğma koşuluna bağlıdır. Sonradan bu ırkçı özelliğin kazanılması olanaklı değildir..

Şimdi dönüp Türkiye’ye bakalım.. Neredeyse 90 yıl önce Mustafa Kemal Paşa, 10. Yıl Söylevini bitirirken

  • “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sloganını kullanmıştır. (29 Ekim 1933)

Kemal Paşa‘nın kendi el yazısıyla 3 ayrı yerde “Türk Milleti” tanımı yaptığını biliyoruz.

  • “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına / ahalisine Türk Milleti denir.”..

Bu belirleme ve çağrı tümüyle gönüllü, uygarca, sosyolojik temelli, ırkçılık dışı ve gerçekçidir.

Anadolu halkını, etnik kökenlerini gözetmeden, çağdaş bir ulus devlet kurmaya çağrıdır. Emperyalizm karşısında başkaca seçenek yoktur; tersi durumda bölünüp parçalanma ile yutulma ve / veya emperyalizmin sömürgesi kukla devletçiklere dönüşme kaçınılmazdır.

Dolayısıyla ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ asla ırkçı olmayan, barışçı – dayanışmacı – birleştirici bir anti-emperyalist bir insan hakları savunma girişimidir. Kaldı ki, bu kurum –Ulus Devlet- Mustafa Kemal Paşa‘nın uydurması da değildir, imparatorlukların parçalanmasının ardından Dünyada geçerli olan devletleşme modelidir.

Türkiye’de bu gerçekçiliğin doğru algılanması, tüm Türkiye halkları = Türk Ulusu açısından yaşamsal önemdedir.

Dolayısıyla “eşit yurttaşlık” sözlerinin semantik tuzaklı büyüsüne kapılmadan ulusun birliği sağlanmalıdır. Bunun yolu “yurttaşların eşitliği” dir.. Ülkemizde, etnisiteleri farklı da olsa, anayasal olarak salt Türk yurttaşlarımız vardır ve bunlar yasa önünde eşittirler.

Anayasanın 66. maddesi toplumsa barışın güvencesi gibidir :

  • Madde 66 – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

Türk vatandaşlığı yasal koşulları oluştuğunda, başkalarınca kazanılabilmektedir. Örn. evlenme ile, ülkemizde belli değerde taşınmaz edinme…. Suriye’li göçmenlerin yaklaşık 1/100’ünün (35 bin dolayında) son birkaç yılda Türk vatandaşlığına kabul edilmesi gibi.. (TÜRK VATANDAŞLIĞI KANUNU, RG : 12.06.2009, sayı: 27256)

Günümüz ABD’si, çok sayıda farklı Avrupa halklarınca kurulmuştur. İngiliz emperyalizmi ile yıllarca bağımsızlık savaşı vermişler ve 1776’da Virginia Haklar Bildirgesi ile bağımsız devlete adım atmışlardır. Genelgeçer, en yaygın konuşulan dil olan İngilizce’yi tek “resmi” dil olarak benimsemiş ve uluslaşmaya koyulmuşlardır. ABD’nin 3. Başkanı (1801-1809) Thomas Jefferson, haklı biçimde övünerek salt bir devlet kurmadıklarını, ayrıca bir ULUS YARATTIKLARINI vurgulamaktadır.. Üstelik çok sayıda (onlarca!) farklı millet – dil – kültürden kalkarak.. Gerçekten de “Amerikan” halkı tam anlamıyla sentetiktir, yapay olarak üretilmiştir. Hiçbir ABD’li = Amerika yurttaşı = “Amerikan” bu durumdan yakınmacı değildir.

Resmi (official) = ana (basic)  = asıl (essential) = birincil (primary) dilleri kamusal alanda İngilizcedir.
“Anne” (mother) dili = doğuştan (native) dilleri çoook farklıdır ve bunlar da kamusal alan dışında özgürce kullanılmaktadır.
Ancak bilmektedirler ki, ABD olmalarını DİL VE ULUS BİRLİĞİNE borçludurlar.

Aktardıklarımızdan, Türkiye ve benzer biçimde etnik – dilsel – inanç eksenlerinde ayrıştırılarak iç savaşla parçalanmak ve sömürgeleştirilmek istenen pek çok ülke ve halk için çıkarılması gereken çok ders vardır.

Üstelik Türkiye’de ABD ölçüsünde etnik çeşitlilik söz konusu değildir. Çoğunluğun dili “resmi” dilimizdir. Anadolu’da yaşayan halkın ezici çoğunluğunun “Türk” olması nedeniyle, “Türklerin yurdu – diyarı” anlamında “Turchia” adı, 800+ yıl önce Batılı tarihçilerce konmuştur.

Emperyalizme direnmenin tek yolu ANADOLU HALKININ DİL VE ULUSAL BİRLİĞİ‘dir. Ve ancak böylelikle gerçek demokrasi kurulabilir..

Sevgi ve saygı ile. 05 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

World Health Day – 7 April 2018

Dünya Sağlık Örgütü 70 Yaşında!

Dünya Sağlık Günü 7 Nisan 2018..

DSÖ web sitesinden aşağıdaki içeriği paylaşmak istiyoruz…

Ar-tık; “HERKESE SAĞLIK” hedefini yakalamalıyız.
Yeryüzünde her-kes, yeryüzünde herhangi bir yerde EVRENSEL bağlamda sağlık güvencesine sahip olmalı..

Küreselleşen kapitalizm, insanlığı boğan emperyalizm dizginlenmeli art-tık..

Sağlık, doğuşta kazanılan temel insanlık hakkı.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi de 10 Aralık 1948’de 25. maddesi ile bu gerçekliği benimsedi. 70 yıl geçti aradan.. DSÖ de 70. yılını tamamladı..
7 uzun “on yıl”.. Yetmez mi?

Türkiye’de ve Dünyada DB – IMF – DTÖ dayatması olan Sağlıkta Dönüşüm (Health Transformation) durdurulmalı.. 16. yılına girdik ve perişan sonuçlar ortada..
İnsanlar sağlık sisteminin müşterisi değil!
Devlet tüccar ya da sopalı tahsildar değil sermaye adına..
Sağlık; doğuşta kazanılan
– vazgeçilmez
-devredilemez
-ertelenemez
-yerine konamaz
-pazarlığı yapılamaz
-sürekli
-nitelikli
-kamu sorumluluğunda
-insanların ödeme gücüne bağlanamaz HAKTIR
– ve Devletin vermekle yükümlü olduğu zorunlu hizmetlerdir.

Artık bu piyasalaştırma – özelleştirme tartışması bitmelidir.
Adam Smith bile 1776’da yazdığı ünlü kitabında (The Wealth of Nations) Liberalizmin temellerini atarken,

  • “Sağlık, piyasaya bırakılamayacak denli önemli, kritik hizmetlerdir.” demişti.

Ayrıntılar ve gerekçeler aşağıda.. (üzgünüz, İngilizce, hepsini çevirecek zaman yok..)

Sevgi ve saygı ile. 07 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com

world-health-day-2018

World Health Day – 7 April 2018

* No one should choose between health and life necessities.

 6 April 2018 – On World Health Day, 7 April, WHO marks its 70th anniversary. Over the past 7 decades, WHO has spearheaded efforts to rid the world of killer diseases like smallpox and to fight against deadly habits like tobacco use.

To celebrate this occasion, UN Postal Administration, has issued stamps to highlight universal health coverage, this year’s theme for the World Health Day, as a subject of universal concern to the peoples of the world.

Key messages for World Health Day 2018

  • Universal health coverage is about ensuring all people can get quality health services, where and when they need them, without suffering financial hardship.
  • No one should have to choose between good health and other life necessities.
  • UHC is key to people’s and nations’ health and well-being.
  • UHC is feasible. Some countries have made great progress. Their challenge is to maintain coverage to meet people’s expectations.
  • All countries will approach UHC in different ways: there is no one size fits all. But every country can do something to advance UHC.
  • Making health services truly universal requires a shift from designing health systems around diseases and institutions towards health services designed around and for people.
  • Everyone can play a part in the path to UHC, by taking part in a UHC conversation.

Too many people are currently missing out on health coverage

“Universal” in UHC means “for all”, without discrimination, leaving no one behind. Everyone everywhere has a right to benefit from health services they need without falling into poverty when using them.

Here are some facts and figures about the state of UHC today:

  • At least half of the world’s people is currently unable to obtain essential health services.
  • Almost 100 million people are being pushed into extreme poverty, forced to survive on just $1.90 or less a day, because they have to pay for health services out of their own pockets.
  • Over 800 million people (almost 12 percent of the world’s population) spend at least 10 percent of their household budgets on health expenses for themselves, a sick child or other family member. They incur so-called “catastrophic expenditures”.
  • Incurring catastrophic expenses for health care is a global problem. In richer countries in Europe, Latin America and parts of Asia, which have achieved high levels of access to health services, increasing numbers of people are spending at least 10 percent of their household budgets on out-of-pocket health expenses.

What UHC is

  • UHC means that all people and communities receive the health services they need without suffering financial hardship.
  • UHC enables everyone to access the services that address the most important causes of disease and death and ensures that the quality of those services is good enough to improve the health of the people who receive them.

What UHC is not

  • UHC does not mean free coverage for all possible health interventions, regardless of the cost, as no country can provide all services free of charge on a sustainable basis.
  • UHC is not only about ensuring a minimum package of health services, but also about ensuring a progressive expansion of coverage of health services and financial protection as more resources become available.
  • UHC is not only about medical treatment for individuals, but also includes services for whole populations such as public health campaigns – for example adding fluoride to water or controlling the breeding grounds of mosquitoes that carry viruses that can cause disease.
  • UHC is not just about health care and financing the health system of a country. It encompasses all components of the health system: systems and healthcare providers that deliver health services to people, health facilities and communications networks, health technologies, information systems, quality assurance mechanisms and governance and legislation.

************************

WHO at 70 – working for better health for everyone, everywhere

News release

 On 7 April, World Health Day, the World Health Organization marks its 70th anniversary. Over the past 7 decades, WHO has spearheaded efforts to rid the world of killer diseases like smallpox and to fight against deadly habits like tobacco use.

This year, World Health Day is dedicated to one of WHO’s founding principles: “The enjoyment of the highest attainable standard of health is one of the fundamental rights of every human being without distinction of race, religion, political belief, economic or social condition.”

“Good health is the most precious thing anyone can have,” says Dr Tedros Adhanom Ghebreyesus, WHO Director-General. “ When people are healthy, they can learn, work, and support themselves and their families. When they are sick, nothing else matters. Families and communities fall behind. That’s why WHO is so committed to ensuring good health for all.”

With 194 Member States, across six regions, and working from more than 150 offices, WHO staff are united in a shared drive to achieve better health for everyone, everywhere – and to achieve the Sustainable Development Goal of ensuring “healthy lives and promote wellbeing for all at all ages”.

The tagline for this year’s World Health Day is “Universal Health Coverage: everyone, everywhere”. WHO offices worldwide are organizing events to mark the day, with Dr Tedros joining celebrations in Sri Lanka.

70 years of progress

Globally, life expectancy has increased by 25 years since WHO was established. Some of the biggest health gains are seen among children under-5: in 2016, 6 million fewer children died before they reached their fifth birthday than in 1990. Smallpox has been defeated and polio is on the verge of eradication. Many countries have successfully eliminated measles, malaria and debilitating tropical diseases like guinea worm and elephantiasis, as well as mother-to-child transmission of HIV and syphilis.

Bold new WHO recommendations for earlier, simpler treatment, combined with efforts to facilitate access to cheaper generic medicines, have helped 21 million people get life-saving treatment for HIV. The plight of more than 300 million people suffering from chronic hepatitis B and C infections is finally gaining global attention. And innovative partnerships have produced effective vaccines against meningitis and Ebola, as well as the world’s first ever malaria vaccine.

Producing international reference materials

From the very beginning, WHO has brought together the world’s top health experts to produce recommendations and international reference materials. These range from the International Classification of Diseases – currently used in 100 countries as a common standard for reporting diseases and identifying health trends, to the WHO Essential Medicines List ̶ a guide for countries on the key medicines that a national health system needs. In the coming weeks, it will publish the world’s first Essential Diagnostics List.

Making a difference on the ground

For decades, WHO staff have worked alongside governments and health professionals on the ground. In the early years, there was a strong focus on fighting infectious killers like smallpox, polio and diphtheria. The Expanded Programme on Immunization, for example, set up by WHO in the early 1970s, has, with the help of UNICEF, Gavi, the Vaccine Alliance, and others, brought lifesaving vaccines to millions of children. WHO estimates that immunization averts 2-3 million deaths every year.

Responding to new challenges

In recent decades, the world has seen a rise in noncommunicable diseases such as cancer, diabetes and heart disease. These diseases now account for 70% of all deaths. So WHO has shifted focus, along with health authorities around the world, to promote healthy eating, physical exercise and regular health checks.

The Organization has run global health campaigns on the prevention of diabetes, high blood pressure and depression. It also negotiated the WHO Framework Convention on Tobacco Control, a formidable tool to help reduce disease and death caused by tobacco.

Using data to target our efforts

Tracking progress in all of these areas requires a strong monitoring system. Data collected from countries across the world is stored in and shared through WHO’s Global Health Observatory. This powerful tool helps countries get a clear picture of who is falling sick, from which disease, and where, so they can target efforts where they are needed most.

Remaining on constant alert

Every year, WHO studies influenza trends, to work out what should go into the next season’s vaccine. And it remains on constant alert against the threat of pandemic influenza. One hundred years after the flu pandemic of 1918, WHO is determined that the world should never again be subjected to such a threat to global health security.

A renewed commitment to prevent outbreaks from turning into epidemics, and to respond better and faster to humanitarian emergencies, has spurred the creation of a new health emergencies programme that works across all three levels of the Organization. WHO is currently responding to outbreaks and humanitarian crises in more than 40 countries.

Next month, at the World Health Assembly, the Organization will propose a bold new agenda that builds on lessons learnt and experience gained over the past 70 years. It will focus on achieving universal health coverage for 1 billion more people; protecting 1 billion more people from health emergencies and enabling 1 billion more people to enjoy better health and wellbeing – by 2023, the halfway point to the 2030 Sustainable Development Agenda deadline.

Essential health services

Half the worldlacks access

Fact Sheet

Health costs

100 million pushed into poverty

Global Monitoring Report

Extend coverage

1 billion more people access services by 2023

Tokyo Declaration