ANAYURT Gazetesine demecimiz : SON FIRSAT DA HEBA EDİLECEK

Dostlar,

Bu gün, 30 Nisan 2021, ANAYURT Gazetesinde yayınlanan demecimizi paylaşmak istiyoruz.
Gazeteye ve emekçilerine, muhabir Sn. Uğur Duyan’a teşekkür ederiz.
Metin ise görsellerin (jpg’lerin) altında..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

***

Son fırsat da heba edilecek

Prof. Dr. Ahmet Saltık, 17 gün sürecek olan sözde tam kapanmanın aslında bir yarı kapanma olduğunu ve bilimsel gereklikler gözetilmeden alınan bir karar olduğunu ifade ederek, Türkiye’nin önündeki son fırsatın heba edileceğini ve Türkiye bu kapanmadan beklediğini bulamayacağını söyledi.

Uğur DUYAN
https://anayurtgazetesi.com/haber/Prof-Dr-Saltik-Son-firsat-da-heba-edilecek/730262

ANKARA (Anayurt) – Türkiye’nin önde gelen Halk Sağlığı uzmanların Prof. Dr. Ahmet Saltık, 29 Nisan Perşembe günü saat 19.00’da başlayıp 17 Mayıs saat 05.00’da sona erecek olan 17 gün 10 saatlik ‘tam kapanma‘ya bilimsel açıdan tam kapanma denilemeyeceğini ifade ederek, “Tam kapanma ile ifade edilen 28 gün yani 4 haftalık bir süre ile toplumsal iletişimin %95 azaltılmasıdır ” diye konuştu.

Prof. Saltık, İçişleri Bakanlığı genelgesinde kısıtlama dışı tutulan meslek kollarının sayısının 43’e ulaştığını ve bu denli çok kesimin sokağa çıkma kısıtının dışında tutularak, halk sağlığının tehlikeye atıldığını söyledi. “Tam kapanma” denen süreçte uygulanacak kısıtlamalar ile olgu sayılarının beklenen düzeye çekilemeyeceğine dikkat çeken Saltık, 17 gün sürecek “tam kapanma”da ev içi bulaşın da tümüyle önünün alınamayacağını söyledi.

Tam kapanma için gereken bilimsel sürenin 28 gün olduğunu ifade eden Saltık, “AKP iktidarı, turizm mevsimini kaçırmamak için Epidemiyolojik gerekliliklerden uzaklaşarak, bilimsel dayanakları olmayan bir “alaturka kapanma” kararı aldı. Türkiye’nin önündeki son fırsatı da turizm ve ödemeler dengesini kurtarmak için heba edecekler, çok yazık” diye konuştu.

“TAM KAPANMA 28 GÜNDÜR”

Türkiye’nin bir tür “yarı kapanma”ya geçtiğini belirten Dr. Saltık şunları kaydetti:

“Türkiye’de salgının ilk günlerinden bu yana sıkça tartışılan tam kapanma, sonunda, çooook geç de olsa bir ölçüde uygulanacak ancak uygulanan kapanma asla bir tam kapanma değildir. Türkiye bir tür “yarı kapanma”ya geçmektedir. Hatta “AKP usulü bir kapanma”ya geçmektedir. Tam kapanma ile murat edilen, 28 gün yani 4 haftalık bir süre ile toplumsal hareketliliğin %95’e varan oranda  azaltılmasıdır. AKP iktidarının uygulayacağı kapanmada ise, İçişleri Bakanlığı’nın hazırladığı genelgeye göre 43 kalem meslek kolu kısıtlamalardan bağışık (muaf) tutulmuştur. Bu birinci yanlış.

İkinci yanlış; kapanma süresi Epidemiyolojide takvim günlerine, bayrama, seyrana göre ayarlanamaz. Salgın sizin koyduğunuz takvime kendini uydurmaz, tersine sizin, salgının dinamiğine takviminizi uydurmanız gerekir. Yani 4 haftadır en az kapanma süresi bu koşullarda. Neden 4 haftadır? Bulaş süresi ortalama 14 gündür. Tam kapanmada ev içi bulaş üzerinden bakacak olursak, aynı evde bir kişiye virüs bulaştı diyelim. Bu kişi 14 gün bulaştırıcıdır. 14 günün sonunda hafif seyirli bir hasta ise evinde iyileşecek. Aynı evde bir başka kişiye diyelim 14. günde virüs bulaşır ise, onun da yine bir 14 gün bulaştırıcılığı söz konusu. Yani virüsün bulaştığı ilk kişinin karantina süresinin dolmasına 1 gün kala, aynı evden, aynı aileden bir başkası hastalanırsa, onun da karantina süresi 14 gün. 14 gün + 14 gün = 28 gün. Bu bilimsel bir gereklilik.”

17 günlük kısıtlamanın bu bakımdan ciddi bir sakıncasının olduğunu kaydeden Dr. Saltık,

  • Türkiye’de, resmi verilerle havuzda en az yarım milyonu aşkın aktif vaka, yani tedavisi halen süren PCR (+) hasta olduğuna dikkat çekerek,

“İdeal koşullarda her gün 20 bin insanımızın iyileştiğini düşünürsek, yarım milyonluk olgu havuzu 28 günde ucu ucuna boşalacaktır. Bu olanaklıdır. Bakanlığın verileri üzerinden baktığımızda, her gün iyileşen hasta sayısı 50 bin dolayında olup, şişirilmiş de olsa bu olanaklıdır.” dedi.

“TÜRKİYE BU KAPANMADAN BEKLEDİĞİNİ BULAMAYACAKTIR”

İktidarın yaklaşan turizm mevsimini geçen yıl olduğu gibi bir kez daha tehlikeye atamayacağını ve turizmcilerden gelen yoğun baskıya direnemediği için, salgın verileri üzerinde oynama yapmaktansa, zorunlu kalarak “kendince tam kapanma” seçeneği benimsediğini söyleyen Saltık, “İdeal koşullarda hasta havuzu ancak en az 4 haftada boşaltılabilir dedik, yani hasta havuzuna hiç ya da çok az yeni olgunun her gün eklenmesi durumunda bu olur. Bunu nasıl sağlayacaksınız? 28 gün süreyle toplumsal – sosyal ilişkileri – hareketliliği %95’lere varacak oranda azaltırsanız olanaklı ancak! Yüzde 100 kapanma zaten olanaklı değil. Mutant varyantların yüksek bulaştırıcılığının önünü kesmek için ve için %95 oranına ulaşmamız ve bu sürede yaygın aşılamayı sağlamak gerekiyor. Siz bu orandan % 10 ödün verirseniz, kapanma süresini de en az % 10 uzatmanız gerekir. Siz 43 kalem meslek kolunu kısıtlamanın dışında tutarsanız. Türkiye bu kapanmadan beklediğini bulamayacaktır.”

YARI KAPANMA

Türkiye’de uygulanan kapanma ile nüfusun neredeyse yarısının sokağa çıkma – çalışma kısıtlamasından bağışık (muaf) tutulduğunu aktaran Saltık, gizli kalan olguların (vakaların) saptanması için aktif sürveyans (iz sürme) sürecinin Türkiye’de çok yetersiz uygulandığını bu nedenle de olgu / vaka / hasta havuzunun yüksek düzeylerde hep var olduğunu söyledi.

Aşılamada yeterli hıza ulaşılamadığını, ciddi aşı kıtlığının sürdüğünü ve 90 milyon nüfusun yalnız %10’nun 2 doz aşı olabildiğini vurgulayan Saltık,

  • “Öte yandan, bu sözde tam kapanma sürecinin en büyük eksiği yoksullara – işsizlere, küçük esnafa sosyal desteklerin son derece yetersiz verilmesidir. Salgınla başetmenin toplumsal seferberlik gerektirdiğini, devlet – ulus el ele olma zorunluğu bulunduğunu, bunun da ancak topluma devlet şefkati ile yaklaşarak onun katılımını sağlamaktan geçtiğinin altını çizdi.
  • “Yani halkı kazanmadan, halk karşın, halka karşı bir sözde tam kapanma süreci mi işletilmek istenmektedir? Bu akıl tutulmasıdır.” dedi.

TAKVİM DEĞİL HEDEF

Türkiye’de günlük yeni tanı alan vaka sayısının yüz binde 10’un altına yani günde 900 yeni vaka sayısına düşürülmeden tam kapanmadan sonuç alınmayacağını ifade eden Saltık, salgın yönetiminin önünde net Epidemiyoojik hedefler olması gerektiğini belirterek;

“Virüs bulaştırma katsayısını ifade eden ‘R0‘ değeri en az 3-4 hafta 1’in altında kalmalı, yani bir kişi bulaşı aldığında 14 günlük bulaştırıcılık (karantina) süresince 1’den çok kişiye virüs bulaştırmamalı, bunu sağlamalısınız.

Bu 2 ölçüte ek, günlük ölümler 10’un altına inecek.

Ayrıca varyant virüsleri zamanında yakalamak için yeterli dizin analizi (sekans..) yapılmalı. Türkiye’de hangi tür varyanttan ne düzeyde yakalandı? Yeni varyant türler yaygınlaşırsa hasta havuzuna hızla yeni hastalar eklenir. Hastalığı geçiren kişi başka bir varyantla yeniden hastalanabilir, havuzu boşaltamazsınız.

PCR testlerini devingen (dinamik) biçimde dizin (sekans) analizleri yaparak güncellemezseniz yeni varyantları belirleyemezseniz. Test yapar ama giderek artan oranda yalancı negatif bulursunuz.

PCR testini varyantlara göre hızla güncellemeniz ve yaygın aşılama yapmanız gerekir.

Ancak bu saydıklarımız sağlandığı zaman salgınla savaşımda (mücadelede) kesin sonuçlar alınbilir.” diye konuştu.

17 günlük sınırlı zaman dilimi için sözde tam kapanma takviminin yerine, salgın yönetiminin önüne Epidemiyolojik somut hedefler koyması gerektiğini söyleyen Saltık,

  • Yaygın aşılamanın yanı sıra evlerde kapsamlı aktif sürveyans yapılmalıdır.
  • Gereksinimli halk kesimlerine mutlaka Devletin Sosyal desteği sağlanmalıdır.
  • Kısıtlama dışında tutulan kesimleri elden geldiğince kısacaksınız ve takvim vermeyecek, hedef vereceksiniz.” uyarılarında bulundu..

Sevgi ve saygı ile. 29 Nisan 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik 

Cumhuriyet Gazetesine demecimiz – 4 Mart 2021

Dostlar,

4 Mart 2021 günü Cumhuriyet Gazetesine bir demecimiz oldu.
Aşağıda paylaşmak isteriz.

8. sayfanın tümü için lütfen tıklayınız : 04-CT08SB

Gazetenin muhabiri ile yapılan söyleşinin tam metni aşağıdadır..
***

1 Mart 2021 akşamı sekreterlerini (Bakanlar??) toplayan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözü kimseciklere bırakmadan, alınan kararları tüm ayrıntılarına dek uzuuuun uzun kendisi, adeta bir hükümet sözcüsü gibi açıkladı. Nikah süresi, cenazeye katılabileceklerin sayısına… dek.
Demokrasilerde Cumhurbaşkanları gerçekte son derece az konuşurlar. Hele hele ayrıntılı açıklamaları değil Hükümet sözcüsü, Bakanlık sözcüleri yaparlar. Erdoğan, koskoca Türkiye’ye hükmeden tek adam olmanın dayanılmaz keyfini yaşıyor anlaşılan bu buyruklarını tebliğ ederken..

Açıklamalar pekala Sağlık Bakanı, Bakanlık sözcüsü ya da en iyisi Bilim Kurulu sözcüsü (yok ki!) yapabilirdi. Siyasetin güdümünde göstermelik bir Bilim Kurulumuz var galiba. Bizde hep siyaset kurumu konuşuyor zaten, Bilim Kurumu / Kurumsallaştırılmış Bilim ya da Salgın Bilim Kurulu değil.
***

  • Türkiye, 11 Mayıs 2020’den sonra 2. açılım-saçılımı haklı gösterebilecek
    Epidemiyolojik verilere sahip mi?

Sorunun yanıtı kestirmeden “Hayır”dır! 15-21 Şubat 2021 haftasına ilişkin 81 ilin Kovit-19 insidens hızları (100 bin nüfusta o hafta yeni tanı konan PCR+ olguların 7 günlük ortalaması) Epidemiyolojik açıdan güvenli ve geçerli değildir. Örneğin Doğu – Güneydoğuda masmavi bir türdeş (homojen) boyanma görüyoruz; bir de Uşak’ta!? Çok düşük insidens hızları var (<10/100 bin). O bölgeden meslektaşlarımızla konuştuğumuzda çok az PCR testi yapıldığını / yaptırabildiklerini, test olanağı bulamadıklarını, sağlık çalışanlarının bile hastalık kuşkusu durumunda test yaptırma olanağının neredeyse bulunmadığını dile getiriyorlar. O illerdeki silme mavi renk, büyük ölçüde test yetersizliğine dayalı, yanıltıcı bir sonuç. Yeni koronavirüste yüksek düzeyde ve yaygın mutasyon nedeniyle, kullanılagelen PCR testlerinin hastaları yakalama (Duyarlık) yeteneklerinde de ciddi azalma olmuştur. Bir yıl öncesine göre virüs genetik olarak çok değiştiği için, on bini aşkın ve birçoğu RNA’nın kritik yerlerinde gerçekleşen mutasyon nedeniyle, eldeki PCR testleri bu mutant tipleri yakalayamamaktadır. Zaten Türkiye’de kullanılan PCR testinin en yüksek %70 dolayında duyarlı olduğunu, yani 100 gerçek hastadan en çok 70’ini yakalayabildiğini biliyoruz.

Hem çok yetenekli (Duyarlı) olmayan bir test, hem mutasyonlar karşısında zamanında ve yeterince  güncellenmeyen, hem yetersiz – günlük aşırı dalgalanan sayıda yapılan test, hem de salt sağlık kuruluşlarına başvuranların bir bölümüyle sınırlı test… Sahada yaygın – düzenli test yapılmaması nedeniyle, bu illere göre yoğunluk haritası bilimsel ve geçerli bir harita değildir. Bu 2. “açılım-saçılım” stratejisi, ne yazık ki, ASLA geçerli ve güvenilir olmayan bu verilere dayandırılmıştır!!??

81 ilden yalnızca 5-6’sında 100 binde 10’un altında insidens hızı verilmişken, kalan illerde yüz binde 10’un çok üstünde rakamlar görmekteyiz. Ama aynı 15-21 Şubat 2021 haftasına ilişkin Türkiye geneli için Sağlık Bakanlığının verdiği günlük vaka sayılarından kalkarak ülkesel insidens hızı hesapladığımızda, yüz binde 9 buluyoruz. Türkiye geneli, o haritaya göre nasıl yüz binde 9 olabilir? Temel aritmetik bilgisine sahip bir ilkokul öğrencisi bile, baktığında bu haritadan yüz binde 9 gibi bir ortalama insidens hızının geçerli olamayacağını görebilir.

İllerdeki veriler, bütün eksiklerine karşın insidens hızlarına yansıtılmış ama bu il verileri Ankara’ya toplandığında, neredeyse 9’da 1’i ilan edilmiştir. Dün (2 Mart) 12 bine dayandı sayı (11.837). Bu rakam 1.5-2 ay önceki olgu sayısı kadar (7 Ocak’ta 12.171). 2 ay önceki olgu sayısı ve bu gün aynı rakama sahipsiniz, neyin gevşemesini yapıyorsunuz? Sağlık kuruluşlarını, özellikle 1. Basamağı güçlendirdiniz mi? Yeni sağlık çalışanı atadınız mı? Okullara ek derslikler kazandırdınız mı? Öğretmen sayısını artırdınız mı? Öğretmenleri ve okul çalışanlarını zamanında aşıladınız mı?
Aile hekimliği birimlerini güçlendirdiniz mi? Aşılama istasyonları kurdunuz mu?? ……..

Bunların hiçbirini yapmadınız, yapamıyorsunuz çünkü Türkiye’yi mali olarak iflas ettirdiniz. TCMB eksi 50 milyar Dolar batırılmış! Salgını finanse edemiyorsunuz. Aşı için bile para bulamıyorsunuz. Örneğin, Çin’le / SİNOVAC ile yapılan anlaşmayı açıklayamıyorsunuz, ticari sır arkasına saklanıyorsunuz. Aşı anlaşmasının neresi ticari sır? İsrail, Pfizer-BioNTech ile yaptığı anlaşmayı bütünüyle internete koydu. Demek burada ticari sır yok.

  • Çin’den çok az aşı geliyor olmasının altında yatan gerçek neden parasal yetersizliğimiz.

İktidar aşı bedelini ödeyemiyor!

1 doz aşıyı 12 Dolara aldıklarını söylüyorlar. 10 milyon doz geldi, 120 milyon dolar gibi bir para yapıyor. İktidara meteliğe takla atar durumda. Ekonomi gösterilenden çok daha beter durumda. İktidarın gündem oyunlarına gereksinim yaşamsal derecede. Bunlardan biri de durup dururken Anayasa tartışması.

Aşılama çok çok yavaş gidiyor. Türkiye 14 Ocak’ta aşılamaya başladı. 8.5 milyon doz aşı yaptık 45 günde. Günlük ortalama 200 binin altında. Erdoğan, bunu bile başarı olarak gösterebiliyor!? Oysa çok sayıda ülke bizden çok daha başarılı. Kimi AB ülkelerinin yavaşladığını görüyoruz, bunun nedeni mutasyonlar. Üretilmiş aşıların, yaygın ve ciddi mutasyonlar karşısında hala, ne ölçüde etkili olduğunun anlaşılması gerekiyor, bu nedenle araştırmalar yürütülüyor. Aşı üretimi yavaşlatıldı.

AKP, gözü kara biçimde, % 50 dolayında ancak etkinliği olduğunu yetkili firmanın açıkladığı, yazı tura gibi aşılanan 2 insandan 1’inin yeter bağışık yanıt veremeyeceği bir aşıyı, ancak gıdım gıdım uyguluyor. Aşılanması gereken 18+ yaş nüfus 70 milyon nüfus var. İyimser 10 milyonu aşıladık diyelim. Geride 60 milyon insan var aşılanması gereken. Bu hızla gidilirse en az 20 ay gerekli bize!

İkinci bir “açılım-saçılım” histerisine kapılmış görünüyoruz

Bu kez daha ağır bir kasırga ile karşı karşıya kalabiliriz!

Olgu sayıları ilk salgının tepe değerinin 2 karından çok iken “gevşemeye” geçiyoruz!?
Bir başka belamız, mutant tipler. Bir başka dezavantajımız, toplum o zaman coşkuluydu salgını denetleyelim diye. Geçen 1 yılda toplum çok yoruldu, hırpalandı ve örselendi (ağır travma aldı). Mutasyonlar yaygınlaştı. Kullandığımız aşı hem %50 dolayında etkili hem de çok küçük bir kesimi aşılayabildik. Bu arada sosyal devlet destekleri yetersiz kaldığı için toplumun dayancı da düştü.
Bu olumsuz gelişmelerden çok ürküyoruz.

Kenter arası geçişler konusu… Bu da görmezden gelinen bir boyut. İngiltere bölgelere ayırmıştı ülkesini. Örneğin Liverpool çok riskli gözüküyordu yaklaşık 2 ay önce. Liverpool’a giriş çıkışı kapatmışlar, kentler arası geçişi kısıtlamışlardı. Çin’de Wuhan, neredeyse çelik ablukaya alınmıştı. Kentler arası geçişkenliği denetlemeden, Manisa-İzmir vb. tonlarının farklı oluşunun hiçbir anlamı yok. Adana sarıya alınmış, oysa turuncu olmalıydı. Güneydoğu’da çok yüksek oranda Suriyeli nüfus var. Onlar Suriye’ye çok rahat gidip gelebiliyorlar. Kentler arası geçişkenliği sınırlamadan, bu haritadan çok yarar bekleyemeyiz. Zaten harita, Epidemiyolojik olarak geçersiz verilere dayanmakta.

Hastanın laboratuvar testleri hatalı, bulgular yanlış, tanılar da yanlış olacaktır. Yanlış tanı ile hastayı iyileştirmek (salgını sönümlendirmek) olanaklı değil. İktidarın yapacağı şey şudur:

Seferberlik mantığı içinde 60 milyon kişiyi aşılamak üzere 120 milyon doz aşı (tek doz yapılan aşılar da geliştirildi bu arada) ve aşı yapabilecek en az 1 milyon görevli bulmalıdır. 4 hafta %95 tam kapanma ile halk eve kapanmalı, sosyal devlet gerekleri yerine getirilmeli. İlk 2 haftada 1. doz, izleyen 2 haftada 2. Doz aşılama yapılmalı ve 4 hafta sonunda gıdım gıdım gevşemelidir. Salgın böylelikle denetlenebilir.

Dr. Ahmet SALTIK 04 Mart 2021,
Cumhuriyet muhabiri Sefa Uyar ile telefonla söyleşi.

Pandeminin Etik Sonuçlarına Bakış 

Pandeminin Etik Sonuçlarına Bakış 

Prof. Dr. Çağatay ÜSTÜN

EGE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
TIP TARİHİ VE ETİK ANABİLİM DALI BAŞKANI

Facebook’ta paylaş
WhatsApp
E-posta 

Cumhuriyet, 17 Şubat 2021

COVID 19’un klinik tablosundaki ağır bulgular ve hastaların hastalığı geçirmelerine rağmen uzun süre semptomlarla mücadele etmesi hastalığın esrarengiz yönünü destekliyor. Ancak şurası kesin ki, böyle bir hastalığın var olmadığını düşünenler dahi artık bu konuya karşı temkinli yaklaşıyorlar. Bir dönem hastalığın (AS: etkenin) laboratuvar ortamında üretildiğini söyleyenlerin komplo teorilerinin aksine, bugün hastalığın nasıl ortaya çıktığından çok tedavi ve aşı araştırmalarına yoğunlaşılması, ilk şokun atlatıldığını gösteriyor.

COVID 19 modern diye adlandırılan tıp dünyasına modernliğin ölçülerini sorgulatacak bir ders verdi. Ancak daha da önemlisi, bu hastalığın turizm, ziraat, lojistik, gıda tedarik zinciri, ekonomi, turizm, sosyal ve toplumsal yaşam (2 sıfat eşanlamlı?), bireysel hak ve özgürlük alanı, etik, hukuk anlamında farklı yönleriyle yüzleşildi. Bu yüzyılda etik sonuçları diğer sonuçlardan öne geçmiş COVID 19’un genel anlayışı, bilinen doğruların yanlışını ortaya çıkarması açısından önemlidir.

“Birey kavramının üst değer haline dönüştüğü insan merkezci” bir yaklaşımı destekleyen sistemin, doğa ve diğer canlılara bakış açısını geliştirmesi gerektiğini vurgulayan bu tablo umarım ki, kalıcı ve güzel kazanımlar bırakır ve yeni, doğru bir alışkanlığı sağlamlaştırır. Etik ve ahlâki ilke ve değerler sisteminin bir parçası olmayı hedefleyen yeni bir sistemin öngörüsü şimdi fark edilmiş durumdadır. Klinik sonuçlardan etik sonuçlara uzanan yolda COVID 19’un önemli aşamaların belirginleşmesine katkısı olduğuna inanıyorum.

PANDEMİNİN YOKSULLUĞA ETKİSİ 

Tüm ülkelerde farklı şekillerde etkisini gösteren pandemi neticesinde alınan önlemler, tedbirler, sokağa çıkma yasakları nedeniyle işe gitmelerin aksaması, evde çalışma ve işten çıkarma gibi durumlar yüzünden işsizlik ve yoksulluk tehlikesiyle karşı karşıya kalınmıştır.

Ülkelerin hazırlıksız yakalandığı bu süreçte üstü kapalı ekonomik bir kriz yaşanmıştır. Maaş, sigorta veya diğer desteklerin sağlanmasındaki yetersizlik, ekonomiyi çeviren çarkların kesintiye uğramasına sebep olmuştur. Çözümsüzlüğün etki ettiği kitlelerdeki yoksulluk, beraberinde psikolojik ve sosyal sıkıntıları getirmiştir.

Yoksulluğun büyümesi halinde endişe verici gelişmelerin ortaya çıkması mümkündür. Bazı ülkelerde sokağa çıkma yasaklarına karşı gösterilen itiraz ve protestolar bunun bir örneği niteliğinde olabilir. Pandemide hastalığın bulaşma riski ile işsizliğin çoğalma riski yüzünden bir tercih yapmak zorunda kalınarak, ekonominin devamı için kısıtlama süreleri kimi ülkelerde kısa tutulmuş, bu yüzden enfekte vaka ve ölüm sayılarında artışlar görülmüştür.

Pandeminin yeni mutasyona uğrayan virüsle çeşitleriyle sürmesi ve 3. dalga riskinin artması halinde bu tablonun daha da ağırlaşma ihtimali vardır.

SERBEST DOLAŞIM HAKKI KISITLAMASI

COVID-19 tehlikesi birçok ülkenin karantina tedbirlerine yönelmesine sebep olmuş, uluslararası ve ulusal seyahatle ilgili ciddi kısıtlamalara gidilmiştir. Keyfi nitelendirilmemesi gereken, bütünü koruyucu özelliği olan bu yasakların bireylerin hak algısı ve psikolojik yapısı üzerinde olumsuz etkileri gözlemlenmeye başlanmıştır.

2020 yılının yaz aylarında turizm açısından yaşanan gerileme, bunun doğal bir sonucudur. Seyahat özgürlüğü kısıtlamalarının sosyalleşme ve kişisel gelişimi engelleyeceği endişesini taşıyanların buna itiraz etmesi söz konusudur. Ancak halen etkin olan mutasyonlu virüs bulaş etkisi yüzünden şu an için başka yapılabilecek bir şey yoktur.

Ülkelerin aşı uygulamalarına başlamasının ardından önerilen bir başka husus, aşı olanların seyahat hakkı alabilmesi için aşı pasaportu verilmesine ilişkin öneridir. Ancak burada her ülkenin farklı bir yaklaşım tarzı belirlemesi gündemdedir. Bir şekilde doğru bir tavır gibi görülmesi düşünülen bu yeni gelişmeye kişisel hak ihlali gözüyle bakanların yaklaşımı sorunu derinleştirmektedir. Şu an için her ülkede yeterli doz aşının temin edilememiş olması, buradaki asıl etik ikilemdir. Bunun, hastalığın sürmesi halinde birkaç yıl içinde aşılması gündeme gelebilir.

ESKİ NORMALE DÖNME ÖZLEMİ

Pandemi sürecinde yaşanan en büyük özlem, her seferinde tekrarlanan eski normale dönme çabaları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Eski normalin uzun bir süre daha olamayacağına ilişkin fikirlere rağmen bu konuda ısrarcı olunmasının temel nedeni, eski alışkanlıkların bir yaşam biçimi haline dönüşmüş olmasındandır.

  • Doğaya zarar veren, öngörüden ve sağduyudan uzak tutumların hastalık sürecinden sonra yeniden gözden geçirilmesi gerekirken;
  • kolaycılığa kaçılması ve aynısını tekrarlama eğiliminin sürdürülmesi ısrarcı ve inatçı bir yaklaşımdan başka bir şey değildir.
  • Oysaki COVID-19’dan sonra gelenekselleşmiş yanlışların değişmesi gerekmektedir.
  • Ekonomik çarklar üzerinden kurgulanmış maddiyata dayalı bir yaşam biçiminin manevi ve duygusal olanı önemseyen bir biçimle değişimi sağlanmalıdır.

Bu konuda felsefe, etik, sosyoloji alanı akademisyenlerinin yol göstericiliğine ihtiyaç vardır. Tabii ki ülke yönetimlerinin de bunu dikkate alması ve değişime ortak olması gerekmektedir.

Buradaki temel yaklaşım şöyle özetlenebilir:

  • Eski normale dönmek, kolaycılıktan ve aynısını yapmaktan başka bir şey değildir.
  • Yeni ve doğru olanı yapmak, etik ve ahlaki olana yönelmek, bunun özlemini hissetmek gerekmektedir.
  • Sonu ne zaman geleceği bilinmeyen bu hastalık tablosunu yaşarken eski normali arzulamanın akıl ve mantıkla izah edilebilir bir yönü yoktur.

ANOMİ TOPLUMLAR TEHLİKESİ
(AS: “Anomik toplum” ya da “Anomi toplumları” denmesi uygun olur..)

COVID-19 pandemisi sürecinde alınan tedbir, önlem (son 2 sözcük eşanlamlı) ve kısıtlamalara yönelik bireysel veya toplumsal karşıt refleks geliştirilmesi, anomi(k) toplumların oluşmasına, anti-sosyal bir tavır ve tutum sergilenmesine kadar gitmiştir. Bu süreçte, maske takmamak, fiziksel mesafeye özen göstermemek, PCR testi pozitif olduğu halde karantinada kalmayıp kaçmak ve topluluklara karışmak, sosyal izolasyona uymamak kural tanımazlığın örnek olgularıydı.

Kendi tespitime göre 2013 yılında dünyada tamamlandığını ileri sürdüğüm etik ve ahlaki kırılmanın ardından gelişen olaylar ve örnekler bireylerin, toplumların hızlı bir şekilde ilke ve değerlerden soyutlanmış, kurallara uymayan anlayışlar geliştirmesine sebep olmuş, bunun sonuçları ise özellikle 2020 yılındaki pandemi sürecinde tümüyle su yüzüne çıkmıştır.

İlkesiz veya kuralsız gibi hissetmek ve davranmak, başıboşluğun içine sürüklenmeyi hızlandırmaktadır. İnsanın başıboş bir canlı olmadığından hareketle, toplumların bu olumsuzluğun girdabına kapılmasını önleyecek yeni yaklaşım tarzları üzerinde çalışılmalıdır. Buradaki önerim, etik ve ahlaki sağaltım yöntemleri kapsamında rol modellerin çoğaltılması, bununla ilgili yapılacak çalışmalara destek verilmesidir.

ETİK GÖSTERGELERE ETKİ EDEN BİR PANDEMİ

Doğru düşünme ve doğru eylem açısından belli bir bilinç bulanıklığı oluşturan COVID-19, bir süre daha bu etkisini sürdürecek gibi görünmektedir. Viral bir hastalığın geniş kitlelerdeki etik göstergelere etki ederek değerler sistemini sarsması, anlayış ve algılama unsurlarını zedelemesi tedirginlik vericidir. Ancak umutsuz olmadan, karşımıza çıkan olumsuz tablodaki yanlışları fark ederek bunların doğrusu ile yer değiştirmesini sağlayacak anlayışların savunulması ve bunların örnek kılınması gerekmektedir.

Etik ve ahlaki göstergeleri bozan bir etkinin iki sonucu söz konusudur: Ya gelişen bu kötü anlayış yeni normal gibi algılanacaktır ya da bundan kurtulmak için yeni bir etik anlayış ortaya çıkacaktır. Entropinin uzun soluklu bir düşünce biçimi olmadığını göz önüne aldığımızda, yeni etik bir anlayışın doğuşunu ve gelişini beklemek daha doğrudur. Elbette ki bütün yeni değişimler hemen bir anda gerçekleşmez.

Bir yer değiştirmenin, farklılığın (AS: farklılaşmanın?) söz konusu olduğu bu tür durumlarda eskinin yerine yeninin gelişi sırasında bazı sancıların ve sıkıntıların yaşanması normaldir. Sürecin doğası budur. Burada önemli olan, pandeminin değişim için getirdiği şartların doğru algılanması ve buna göre hareket edilmesidir. Sınırları belirsizleşen etik ve ahlaki çizgilerin üzerinden yeniden geçilmesiyle bireysel ve toplumsal (sosyal) düzlem, yönetimler ve meslek alanları açısından olumlu etkilerin görülmesi muhakkaktır. COVID-19 pandemisi, yeni bir bakış açısına geçişin ilk durağı olmuştur. Artık bundan sonra hiç kimse eskisini bugün ile özdeş tutmamalıdır.

 

Cumhuriyet’e Demecimiz – 10 Şubat 2021

Cumhuriyet’e Demecimiz

Prof. Dr. Ahmet Saltık, okulların açılma sürecine karşı yetkilileri uyardı: 

4 hafta tam kapanma!

Prof. Saltık, salgının gidişatını ve aşılama sürecini Cumhuriyet’e değerlendirdi. Türkiye’nin Çin’den aldığı aşıların teslimindeki “yavaşlığı” yorumlayan Saltık,

  • Türkiye’ye aşı neden yalnızca 1 ülkeden ve “damla damla” geliyor?”

sorusunu yöneltti.

Sarp Sağkal,  Cumhuriyet, 10 Şubat 2021
Prof. Dr. Ahmet Saltık, okulların açılma sürecine karşı yetkilileri uyardı: 4 hafta tam kapanmaAnkara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi (Em.) Prof. Dr. Ahmet Saltık, Türkiye’nin Çin’den sipariş ettiği aşıların sözleşmesinin açıklanması gerektiğini belirterek

“Sanki ‘paran kadar aşı geliyor’ durumundayız. Ne kadar para verebiliyorsan Çin firması da o kadar aşı gönderiyor diye düşünüyorum” dedi.

‘BULAŞ DEĞERİ YÜKSEK’

Önümüzdeki haftadan başlayarak okulların açılma sürecini de değerlendiren Saltık, Sinovac aşısının koruyuculuğunun %50.65 olduğunu belirterek “Bütün önceliği yalnızca okullara versek bile ancak 2 ay sonra yarı oranda bir bağışıklık sağlamış olacağız. İki öğretmenden biri aşılı ve bağışık, öbürü değil!

  • Yapılacak en iyi işlerden biri, en az 2-4 hafta tam kapatma ile salgının hızını düşürmek ve denetlenebilir duruma getirmek.

Ondan sonra da gıdım gıdım esnetilen sıkı önlemlerle zamana yayarak süreci yönetmek. Bütün öğretmenler, okul çalışanları, servis görevlileri.. aşılanmadı.

  • “Çocuklar bu hastalığı (Kovit-19) belirtisiz geçiriyor ve taşıyıcı oluyorlar.
  • Hastalığı bulaştırmak bakımından en riskli küme kabul ediliyorlar.
  • R0 değeri (bulaştırıcılık katsayısı) 1’in üstünde. Bu katsayı 1’in altına inmedikçe okulları açmayı düşünmememiz gerekiyor” dedi.

Virüsün çok sayıda ve ciddi mutasyon geçirdiğini ve bunun aşıları olumsuz etkileyebileceğini belirten Saltık, “Almanya’da 2 doz aşı olmalarına karşın yaşlı huzurevlerinde salgın patlak vermiş durumda. O nedenle okulların açılması için hiçbir somut koşul görünmüyor. Buna karşın açmayı düşünüyor olmaları, ticari kaygılardan ve özel sektörü rahatlatmaktan olabilir.

Ne yazık ki bir anonim şirket gibi yönetilen Türkiye’de ticari kaygılar öne çıkıyor” ifadelerini kullandı.

‘ACİL KULLANIM ONAYI KALKABİLİR’

Sinovac aşısının mutasyondan öbürlerinden daha az etkileneceğini belirten Prof. Dr. Ahmet Saltık, “Ancak aşının koruyuculuğu %50.65 olarak açıklandı. Mutasyon nedeniyle bu oran düşerse aşının bir anlamı kalmayacak ve acil kullanım onayı yetkisi belki de kaldırılacak. Çünkü DSÖ (ve FDA), acil kullanım onayının % 50 koruyuculuk üstünde olmak koşuluyla verilebileceğini açıklamıştı” diye konuştu.

Cuhmuriyet’e_demecimiz_10.02.21

================================
Dostlar,

Cumhuriyet‘te bu gün (10 Şubat 2021) yayınlanan demecimizi yukarıya aktardık.
Gazetemiz“e, soruna gösterdiği duyarlık için teşekkür ederiz.
***
Derdimiz şudur                            :

Çin SİNOVAC firması ile aşı anlaşması niçin kamuyuna açıklanmıyor??
Bunu fellik fellik saklıyor AKP. Niçin? Devlet sırrı değil ya, sonunda bir ticaret anlaşması bu.

1 doz aşı kaç $? Öğrenmek istiyoruz. Bu bizim yurttaş olarak hakkımız.
Bedelini vergilerimizle biz ödüyoruz. İktidar ise hesap vermek zorunda.

  • Acaba aşı damla damla gelirken
    ANA NEDEN BİZİM ÖDEME GÜÇLÜĞÜMÜZ MÜ??
  • Paramız kadar mı aşı geliyor?

Bu firmaya transferlere 5018 s. yasa kapsamında erişilebilir mi??
Üstüne gitmek gerek… Medya, akademi, muhalefet..
Ne dersin Türkiye?
Hükümetin dış ödemelerini bir biçimde sanal ortamda görme olanağı var mı??
Bunlar doğru ise büyük skandal..

  • Çökertilen ekonomi, şimdi de kitlesel salgın ölümlerinin nedeni mi!?

İktidar gündem oyunları peşinde.. Sıra uzay masallarına geldi, UYAN TÜRKİYE!

Sevgi ve saygı ile. 10 Şubat 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

Nasip değil, siyasal tercih

Nasip değil, siyasal tercih

Gaye Usluer - BiyografyaGaye USLUER
Prof. Dr., Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı

COVID-19 salgınının bir yıllık öyküsünde tıp tarihinde benzeri görülmemiş bir hızda geliştirilen aşılar ve hâlâ geliştirilmekte olan çok sayıda aşı, şüphesiz salgından çıkışın da en güçlü silahları olacak. Covid-19 aşılaması aralık ayında birçok ülkede başladı. Halen 57 ülkede Covid-19 aşılaması devam ediyor. Gelinen aşamada biliyoruz ki elimizdeki en büyük stratejik silah, mevcut Covid-19 aşıları ile aşılanmak. Burada unutulmaması gereken, hayatları kurtaracak ve enfeksiyonun yayılımını azaltacak olanın aşılar değil, doğru aşılama/aşılanma stratejisi olduğu…

Doğru aşılanma/aşılama stratejisi nedir?

Elinizde ne kadar çok aşı olursa, ne kadar çok kişiyi aşılayabilirseniz, ne kadar hızlı aşılama yapabilirseniz, salgının yayılımını o ölçüde durdurabileceksiniz. Aksi durumda ise virüs toplumsal dolaşımına devam edecek, bu da daha fazla mutasyon olasılığı anlamına gelecektir. Bugünkü bilgilerimiz ışığında mutasyon sonucu gelişen bazı yeni varyantların daha bulaşıcı olduğunu biliyoruz. Zaman içinde ortaya çıkabilecek bir başka tehlike ise mevcut aşıların yeni oluşan/oluşabilecek varyantlara karşı etkisiz olabilme durumudur. İşte tam da bu nedenle aşılama stratejisinin temelini zamana karşı yarışmak yani hızlı aşılamanın oluşturması gerekmektedir.

ARZ AZ, TALEP FAZLA

Aşıya ilişkin en büyük sorun arzın az, talebin çok olması. Bu nedenle ülkeler arasında aşıya ulaşımda müthiş bir eşitsizlik var. AB ülkeleri ve dünyanın en zengin 5 ülkesi bu yıl için üretilebileceği öngörülen aşı miktarının %50’sine el koymuş durumda. Öngörülen üretim miktarları azaldığında, hiç kaybetmeyecek ülkeler bunlar. Olması gereken bağlantıları –koordinasyon ve finansal anlamda- zamanında yaptıkları için daha avantajlı konumdalar.
Türkiye özelinde sorunların ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Siyasal iktidar aşıya ulaşım konusunda gerekli stratejik adımları atmadı, atmakta geç kaldı. Neden, sorusuna verilecek cevap çok. Ancak bunu tek bir başlıkta özetlememiz gerekirse mevcut durumu ve çaresizliğimizi “siyasal tercih” olarak adlandırabiliriz.

Tek bir firmanın ürettiği tek bir tipte aşıyla bağlantı yapılması elimizi kolumuzu bağlıyor. Tam bir “muhtaçlık” durumu içindeyiz. Her şey yolunda giderse, planlamalarda hiçbir aksama olmazsa elimize geçebilecek aşı miktarının 50 milyon dozla sınırlı olacağı belli. Bu ne demek? Her şeyin yolunda gitmesi koşuluyla ülke nüfusunun ancak %30’unu aşılayabilecek kapasitemiz mevcut olacak. Esasen “mevcut” sözcüğü bu aşamada çok da doğru bir kullanım değil. Aralık 2020 ve Ocak 2021 için ülkeye 10’ar milyon yani toplamda 20 milyon doz aşı geleceğini söyleyenlerin dedikleri doğru çıkmadı. Daha şimdiden planlama planlandığı şekilde gitmiyor. Halen Türkiye’ye ulaşmış aşı miktarı 9,5 milyon doz. Bugün itibariyle toplumsal aşılanma oranımız ise %1,8. Günlük aşılayabildiğimiz kişi sayısı ise 70 bin civarında. Bu aşı miktarı ve bu aşılama hızı ile salgının önümüzdeki birkaç ay içinde kontrol altına alınabilmesi çok güç hatta mümkün değil dersek abartmış olmayız.

COVAX’A DAİR…

Dünya Sağlık Örgütü’nün Ağustos 2020’de kurmuş olduğu COVAX örgütlenmesi Covid-19 aşılarına ulaşımda eşitsizliğin giderilmesi ya da eşitliğin sağlanması açısından çok önemli bir organizasyon. Bu oluşum içinde 80 zengin ülke 92 düşük/orta gelirli ülke mevcut. G-20 ülkelerinin %50’si de bu oluşum içinde yer alıyor. COVAX’ın 3 önemli hedefi mevcut:

1) Düşük/orta gelirli ülkelerin Covid-19 aşılarına erişimini sağlamak.
2)Yeni aşıların kullanıma girebilmeleri için AR-GE oluşturmak.
3)Tüm ülkeler için aşı havuzu yaratmak ve bu havuzdan eşit paylaşımı sağlayabilmek.

Tüm bunların olabilmesi için COVAX oluşumuna katılan ülkelerin oluşturulan fon hesabına finansal katkıda bulunmaları gerekiyor. Türkiye, COVAX oluşumuna katılacağını bildirmesine karşın, halen katkıda bulunmadığı için bu oluşum içinde yer almıyor. Bu ne demek? COVAX aracılığıyla oluşabilecek bir fırsattan da faydalanamayacağız. Burada da siyaset kurumu bir siyasal tercih yapmıştır ve bunun nedenini açıklamak zorundadır.

Sağlık Bakanlığı günlük yeni vaka/hasta sayılarını, ölüm sayılarını kendi belirledikleri sınırlar çerçevesinde vermeye devam ediyor. Olması gerekenden farklı, sınırlı açma ve kapamalarla giden kısıtlamalara karşın, salgının eylül ayında başlayan ve yükselen yeni dalgasını dikkatle değerlendirdiğimizde, mevcut vaka sayıları ve günlük ölüm hızlarının Nisan 2020 sayılarının çok üzerinde olduğunu görebiliyoruz.

  • Oysa en az 14 günlük bir tam kapanma yapılmış olsaydı, bugünkünden daha iyi bir duruma, üstelik de daha kısa sürede ulaşabileceğimiz belli olduğu halde yapmadılar.

Ne yazık ki hâlâ çabuk çabuk, suni bir başarı öyküsü oluşturulmak isteniyor. Ve bu başarı öyküsünü yazmak isteyenlerin acele etmelerinin tek nedeni var: “Erken normalleşebilmek ve ekonomiyi kurtarmak”. Bunu da siyaset kurumunun siyasal tercihi olarak yorumlamalıyız.

  • Salgın yönetimi ciddiyet ister. Salgın yönetimi bilimsellik ister.

    Salgın yönetiminde nasip ve kısmet kelimeleri ciddiyetle bağdaşmadığı gibi, bilimsellikle de bağdaşmaz.

    Sürekli yineledik, bir kez daha tekrarlayalım:

  • Salgınlarda siyasal tercihiniz insan sağlığından yana değil ise ne normalleşebiliriz ne de ekonomiyi düzeltebiliriz.