SAĞLIK HUKUKU / Turkish Health LAW

logo_AUTF

 

 

 

 

Değerli AÜTF Dönem 5 Öğrencilerimiz, Asistanlarımız;
Site okurlarımız,

AÜTF (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi) Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda
Dönem V’te 2 saat süreli staj dersi olarak sunduğumuz

SAĞLIK HUKUKU konulu dersin güncellenmiş yansılarını
pdf olarak izlemek için lütfen tıklayınız..
(Son olarak 25.08.2017’de 694 s. OHAL KHK’si değişiklikleri  ve CBK ile değişiklikler yapıldı…)

Saglik_Hukuku (20 Eylül 2018)

Bilindiği üzere sunular sizlere kaynak sağlamak için geniş tutulmakta,
derste özetlenerek işlenmektedir. Bu konu 202 yansı içermektedir.
Sınav kapsamında ilk 92 yansıdan sorumlusunuz. Sonrakiler ek bilgi içindir.

Konuya ilişkin olgu çalışmasını da yapmanız gerekmektedir..
Verilen 4 olgu örneğinin kazanılan bilgilerle çözümlenebilmesi gereklidir.
Bu amaçla “657 Sayılı Yasada İzinler” başlıklı dosyadan da yararlanılmalıdır.

657’de izinler

 

SAGLIK_HUKUKU_SEMINERI_TBB_19.9.2015

Sevgi ve saygı ile. 20 Eylül 2018

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com

2014 yılının ilk Sağlık Mevzuatı dersi 8.9.14 günü sabah 08:30 – 10:20 arasında işlenmişti.
Bu ders ve ardından “Gıda Güvenliği ve Sanitasyonu” dersimiz için 
yıllık iznimiz içinde Datça’dan Ankara’ya günübirlik gelmiş ve sevgili öğrencilerimize görevimizi yapmıştık..

AÜTF Dönem 3 Dersi : Alan (Saha) Araştırmaları (Field Surveys)


Sevgili AÜTF Dönem 3 Öğrencilerimiz.
.

SAHA  – ALAN ARAŞTIRMALARI konulu dersimizin yansıları pdf olarak aşağıdadır.

Güncellenmiştir..

Ders, 11.09.2018 günü 14:00 – 14:50 ve 15:00 – 15:50 arasında 2 kümeye ardarda
AÜTF Morfoloji binasında ayrılan anfide işlenecektir.

Yararlı olmasını dileriz..
Bu dosya ile birlikte sunduğumuz TNSA 2013 özet verilerinden de sınavda sorumlu olacaksınız.. Bu nokta derste de vurgulanmıştır..

Yansıları okumak, dosyayı indirmek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Saha_Arastirmalari

TNSA2013_sonuclar_sunum_2122014

Tanıtım ve Yöntem Sinan TÜRKYILMAZ

Sevgi ve saygı ile. 09.09.2018

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Ankara’da Gölbaşı Ahiboz Köyünde Şarbon Hastalığı ve Karantina Uygulaması Ankara Tabip Odası Ön İnceleme Raporu

Ankara’da Gölbaşı Ahiboz Köyünde Şarbon Hastalığı ve Karantina Uygulaması Ankara Tabip Odası Ön İnceleme Raporu

Ankara Tabip Odası, 31/08/2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Ankara’nın Gölbaşı ilçesi, AHİBOZ  ile GÜLALAN KÖYÜ arasındaki KİPMAN firmasına ait alanda (alanın yarısında iş makinelerinin bulunduğu) yeni yapılan çiftlikte Brezilya’dan ithal edilen 3959 büyükbaş hayvan Kurban Bayramı için hazırlanırken; kontrol yapan veteriner hekimler ve İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü yetkilileri hayvanlarda şarbon hastalığı tespit ederek, bölgeyi karantinaya almışlardır. Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Vedat Bulut, Dr. Muharrem Baytemür ve Dr. Ercan Yavuz’dan oluşan heyetimiz bölgeye giderek inceleme yapmışlar ve yetkililerle görüşmüşlerdir.

Görüşmede yetkililerce “Hijazi Group aracılığıyla Brezilya’dan Et ve Süt Kurumu için ithal edilen 3959 adet büyükbaş kesimlik hayvan, Kurban Bayramı öncesinde Gölbaşı’nda Ahiboz’a 2, Günalan’a da 3 kilometre uzaklıkta bulunan bir tesise koyuldu. Hayvanlardan bazılarının ölmesinin ardından Gölbaşı Tarım ve Orman Müdürlüğü ekipleri tarafından hayvanlarda şarbon hastalığı saptandı. Bunun üzerine işletme ve çevresinin önceki akşam karantinaya alınmasının ardından 60’a yakın hayvan itlaf edildi.” denilmiştir. Et ve Süt Kurumu’ndan dün yapılan açıklamada da “söz konusu etlerin piyasaya sürülmesi gibi bir durum söz konusu değildir.” denildi.

Karantinaya alınan tesise yaklaşık 3 km uzaklıkta bulunan Ahiboz ve Günalan mahallelerinde hayvancılıkla uğraşanlar, hayvanların koyulduğu tesisin yaklaşık 20 gün önce kurulduğunu ve şarbon hastalığını bayramın 2.  günü duyduklarını söylemişlerdir. Ankara merkeze 41 km uzakta Gölbaşı İlçesi Ahiboz mahallesinden Günalan mahallesine gidiş yolunda  kontrol noktaları oluşturulduğu, kontrol alanı çapının 3 km ve gözleme alanı çapının 7 km olarak tutulduğu öğrenilmiştir.

Bölgede yaptığımız incelemede, çiftlikte çalışan personelin ve Tarım ve Orman Bakanlığı yetkililerinin iş güvenliği önlemlerini aldıkları, kişisel koruyucu giysi giydikleri ve de 3M maske kullandıkları gözlenmiştir. Hayvanların izleme ve muayenelerinin yapıldığı, sağlam hayvanlara aşılama faaliyetlerinin yürütüldüğü görülmüştür. İlçe Tarım ve Orman Müdürü, İl Tarım ve Orman Md. Yardımcısı ve Koruma Şube Müdürü ile birlikte veteriner hekimlerin şarbon belirlendiği günden bu yana karantina başlattıkları ve ilgili mevzuat uyarınca önlemleri aldıkları anlaşılmaktadır.

Hayvanların toplama alanından 300 m uzaklıkta çalışma ortamı kurulduğu, hayvanlardan örnekler alınarak analizleri için gönderildiği görülmüştür. Bölgeye 100 ton kadar kireç getirildiği, şarbon hastalığı saptanan hayvanların gömülerek kireçlendiği anlaşılmıştır. Tarım ve Orman Bakanlığı yetkilileriyle görüşmemizde yurt dışından ithal edilen hayvanların denetiminin 3 noktada gerçekleştiği, 1. noktanın gümrüklerde olduğu, hayvanların yurt dışından getirilişinde hastalığın kuluçka döneminde 1. incelemede anlaşılmazsa bile, hayvanların çiftlikte yeniden muayenelerinin yapıldığı ve hastalığın bu aşamada saptandığı ifade edilmiştir. Hayvanların kesim sonrası etlerinden alınan örneklerin yeniden PCR testlerine sokulduğu ve bu şekilde bir seri kesimde 2 hayvanda test sonucu pozitif olduğu için, karkas halindeki 10 hayvanın imha edildiği belirtilmiştir. Hayvanlarda kullanılan aşının Etlik-Ankara’da bulunan Tarım ve Orman Bakanlığı Veteriner Kontrol Merkez Araştırma Enstitüsü’nden yeterli miktarda sağlandığı öğrenilmiştir. Çiftlikten hayvan satışının bulunmadığı ve şarbonlu ürünlerin piyasaya çıkarılmadığı ifade edilmiştir. Çiftliğin 300 m yukarısında bulunan ”Bu mahallede şarbon hastalığı var’’ levhası dışında başkaca uyarıcı yönlendirme levhaları ve kolluk güçleri denetim noktaları görülmemiştir.

Gözlemlerimizde Tarım ve Orman Bakanlığı yetkililerinin gerekli önlemleri aldıkları ve hayvanlarla doğrudan teması olan kişilerin koruyucu güvenlik önlemlerinin alındığı kanısına varılmıştır. Bu konuda yetkililerle görüşmelerin ve bölgede incelemelerin sürdürülmesine, konunun uzmanı olan meslektaşlarımız ve ilgili kurumlarla bağlantıya geçilerek, insan sağlığı yönünden çiftçilerde aşılamaların ve sağlık denetimlerinin yapılmasının sağlanmasına karar verilmiştir.

Bundan sonraki süreçte de toplum sağlığını koruma için; bu hayvanların ne denli karantinada kalacağını, sonlarının ne olacağının ve bu hayvanlarla birlikte ülkemizin öbür bölgelerine getirilen hastalıklı hayvan olup olmadığının izlemcisi olacağımızı belirtiriz.

Bu konuda uzmanlarına hazırlattığımız Şarbon hastalığı ve korunma yöntemleri broşürümüz basılarak bölgedeki çiftçilere ve aile hekimlerine Ankara Tabip Odası tarafından dağıtımı sağlanacaktır.
=============================================
Dostlar,

KURBAN BAYRAMI ARMAĞANI ŞARBON!

Öncelikle bu ön raporu hazırlayan ATO Başkanı Prof. Dr. Vedat Bulut, Dr. Muharrem Baytemür ve Dr. Ercan Yavuz meslektaşlarımıza çoook teşekkür borçluyuz.

Hemen bir toplantı yapılması ve toplumun bilgilendirilmesi amaçlı toplantı çağrısı yaptılar bizlere ancak çoğunluk tatil için Ankara dışında olduğundan, böyle bir toplantı yapılamadı.
İş başa düştü diyerek 3 kıdemli meslektaşımızın yerinde yaptığı inceleme değerlidir..

3 Eylül sonrası haftada böylesi bir bilimsel toplantının yapılabileceği ve gerekli raporların çıkacağı umudu içindeyiz. Biz de sorunu izliyor ve katkı vermeye çalışıyoruz. Sitemizde önceki gün, TTB (Türk Tabipleri Birliği) basın açıklamasını paylaştıktan sonra, yazının altında Şarbon hastalığı ile ilgili önemli noktaları bir Halk (Toplum) Sağlığı Uzmanı sorumluluk ve yetkisiyle yazmıştık :

TTB basın açıklamasının ve altında bizim eklediklerimizin bir kez daha özenle okunmasını dileriz.

Öte yandan, D . Bulut – Dr. Baytemür – Dr. Yavuz 3’lüsünün ön raporunda dikkat çeken noktalar ve bağlantılı çağrışımlarımız var :

  1. Ankara – Gölbaşı köylerinde kurulan bu tesis, yöre köylülerinin belirtmesi ile ”yeni” dir. Kurban Bayramı öncesi kurulduğu / kurdurulduğu anlaşılmaktadır.
  2. Yeni kurulan / kurdurulan grubun adı ”Hidjazi” dir, okunuşu ”Hicazi” olup, ”Hicaz” kodlaması ile özel bir iletisinin (mesajının) olup – olmadığını bilmiyoruz.
  3. ‘Hidjazi” grubunun, ESK adına yurt dışından kurbanlık hayvan dışalımına (ithaline) aracılık ettiği anlaşılmaktadır.
  4. Dört bine yakın büyükbaş kurbanlık hayvan Brezilya’dan, bu aracı ticaret şirketi eliyle ESK için ithal edilmiştir. Buradan da anlıyoruz ki, bir kamu kurumu olan ESK, bu dışalımı kendisi yapma gücünden yoksundur ve bu hizmeti ihale ile aracı şirketlere ücreti karşılığında gördürmektedir. Bu ihalenin yapılma koşulları, bedeller, Hidjazi adlı şirketin kaç günlük olduğu, ticari sicili, ortakları… açıklanırsa pek çok sorun aydınlatılabilir. Yoksa Şartname ticari sırdır denilip HALKIN SAĞLIĞI bir kez daha yandaş şirketlerin kârları uğrun feda edilecek midir?
  5. Türkiye’nin kurbanlık hayvan gereksinimini bile karşılayamadığı, dışarıdan et ve ürünleri satın aldığı bir kez daha kanıtlanmıştır.
  6. Olmadık konularda fetvalar üreten Diyanet, dış borç bunalımında inim inim inleyen ülkede, bu bayram kesim yapılmaması çağrısını neden yapmamıştır? Kişiler borçlanarak kurban kesemezken, ülkenin borçlanarak kurbanlık ithali için İslam’da bir çözüm üretilememiş midir? Öyle ya, İmam Gazali 1200’lü yıllarda İslamda İçtihat kapısını kapatarak İslami hükümleri dondurmuştu. Kendini yenileyemeyen İslam, Kuran – Allah – Cehennem – İman  gücüyle tabulaştırmayı ve çağın kendisine uymasını dayatmayı sürdürüyor.. Nereye dek, çok uzak değil herhalde..
  7. En çok 4 günde 4 milyon dolayında hayvan kesimi; insan – çevre – hayvan sağlığı açısından ciddi bir halk sağlığı riski hatta tehdididir. Gelişmiş ülkelerin bile böylesine ağır bir yükün altından kalkması hiiiç kolay değildir. Acaba; İslam dini, bilim böyle söylerken, gene de kulak tıkayarak, 3’lü tehdidin göze alınmasına izin vermekte midir; hangi kaynaklara dayanarak??
  8. Bir kez daha yazalım : Dünya Sağlık Örgütü, İnsan ve Hayvan sağlığını ayırmadan, TEK TIP – TEK SAĞLIK (Single Medicine – Single Health!) vurgusu yapmaktadır ancak Türkiye’de son adıyla, ”Gıda, Hayvancılık” sözcüklerinin bile adında bulunmadığı Tarım ve Orman Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı sözde birlikte bu alandan sorumludur. Ancak ilgili 5179 sayılı yasa ile 663 sayılı KHK’de 2 Bakanlığın eşgüdüm – işbirliğine ilişkin açık – net düzenlemeler yoktur. AB ve ABD’de bu amaçla özerk bilimsel kurumlar oluşturulmuştur (sırasıyla EFSA ve FDA) ve başarılı biçimde süreç yönetimi sürdürülmektedir. Her 2 Bakan ayrı ayrı açıklama yapmaktadır. İlki, insanlarda ”deri lezyonları” görüldüğünü söyleyerek açıkça ”6 kişide ŞARBON tanısı konmuştur” demekten kaçınmakta; ikincisi ise Şarbon’un Türkiye’de önceden de varolduğuna sığınarak önceki yıllarda benzer olguların basında yer almadığından yakınarak kendini aklamaya çalışmaktadır. Şarbonu yaz(a)mayan Basın görevini mi yapmadı, iktidar tarafından sansürlendi mi!? Hazindir, traji-komiktir Tarım Orman Bakanının sözleri.
  9. Herrrrr bir şeyin başı Erdoğan’dan tık çıkmamaktadır.. Devr-i AKP’de müslüman Türk halkı, Kurban Bayramında, kurban görevini yerine getirirken Şarbon yakalanmaktadır. Hâşâ, Cenab-ı Allah da mı Batılıların safına geçmiş ve ”kötülük toplumuna dönüştüğü” söylenen Müslüman Türk Milletini cezalandırmaktadır!?
  10. Biz, bu Şarbon belasının da Batılı şer odaklarının bayrak ve ezanımıza saldırısı olarak Erdoğan tarafından halka açıklanmasını bekliyorduk ki; Tarım Orman bakanı olacak zat Dr. Pakdemirli, ciddi bir politik – stratejik hata yaparak, Şarbonun Türkiye’deki otlardan kaynaklandığını açıklama gafletinde bulundu.. Erdoğan’ın eli böğründe ya da ağzı açık kaldı korkarız.. Bakan / Sekreter Pakdemirli adına gerekli not alınmıştır Saray’daki üst Kabine tarafından sanırız..
    *****Bir dahaki bayrama kalmaz, bu da geçer inşallah ya hûûûûûû;..
    Hamdedin, dininizi ve kininizi sakın eksik etmeyin elhamdülüllah..
    Onların şarbonlu sığırları varsa bizim de Allahımız var..
    Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemimiz sayesinde
    bu mel’un saldırıyı da, 3 vakte kalmaz, süratle defedeceğiz inşaallah..

Sevgi ve saygı ile. 02 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Not : Konuya ilişkin doğru – bilimsel bilgiye erişim için Dünya Sağlık Örgütü‘nün ve CDC’nin aşağıdaki web siteleri erişimlerini tıklayınız..  Google, hiç de fena olmayan çeviri de yapıyor biliyorsunuz.

http://www.who.int/csr/resources/publications/anthrax/WHO_EMC_ZDI_98_6/en/
(Guidelines for the Surveillance and Control of Anthrax in Human and Animals)

https://www.cdc.gov/anthrax/basics/how-people-are-infected.html

 

 

Çernobil’in 31. yıldönümünde nükleer santrale bir kez daha hayır!

Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu (TTB – HSK),

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Çernobil nükleer faciasının 31. yıldönümü dolayısıyla yaptığı açıklamada, nükleer santrallere bir kez daha hayır dedi. TTB – HSK tarafından 26 Nisan 2017 tarihinde yapılan açıklamada, Çernobil’in yıldönümü dolayısıyla nükleer santrallerin etkilerine değinilerek, nükleer santrallerin olumsuz etkilerinin yalnızca kazalarla sınırlı olmadığı vurgulandı.

Türkiye’nin nükleer santral olmadan nükleer kazalar yaşayabilen bir ülke olduğuna dikkat çekilen açıklamada, 1999’da meydana gelen ve tıbbi atıklardan kaynaklanan ve 13 kişilik bir aileyi etkileyen İkitelli kazası, 2012’de İzmir-Gaziemir’de ortaya çıkan kaynağı bilinmeyen radyoaktif atıklar ve son olarak 2016’da Sakarya’da bir baraj inşaatında meydana gelen ve bir işçiyi etkileyen radyoaktif bir malzeme ile oluşan kaza hatırlatıldı. Açıklamada,

  • “Ülkemiz için nükleer enerji gerekli değildir ve öncelikli yatırımlar şüphesiz güneş, rüzgar, jeotermal gibi yenilenebilir enerji türlerine yapılmalıdır.” denildi.

ÇERNOBIL’ÍN 31. YIL DÖNÜMÜNDE NÜKLEER SANTRALE BİR KEZ DAHA HAYIR DİYORUZ!

Bundan tam 31 yıl önce, 26 Nisan 1986 günü Ukrayna’nın başkenti Kiev yakınlarındaki Pripyat kasabasında kurulu Çernobil Nükleer Santralinin dört numaralı reaktöründe bir patlama meydana geldi. Patlama sonucu ortaya çıkan radyasyon serpintisinden Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya’nın dışında içinde ülkemizin de olduğu 14 Avrupa ülkesi etkilendi. Kaza anında 30 işçi yaşamını yitirdi; önce 115.000, daha sonra 220.000 kişi olmak üzere 335.000’den çok insan bölgeden tahliye edildi. 1955´de kurulan UNSCEAR’ın (Birleşmiş Milletler Atomik Radyasyonun Etkilerini Araştırma Bilimsel Komitesi) raporlarına göre kazadan sonra bölgede yaşayan yaklaşık 500.000 insan yüksek radyasyona maruz kalmış; Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya’da 2005’de çocuklarda 6.000’den fazla tiroid kanseri rapor edilmiştir. Aynı örgüt önümüzdeki yıllarda yeni tiroid kanseri olgularının görülebileceğini kestirmektedir. Yine UNSCEAR’ın raporlarında üç ülkede de bu kaza nedeni ile büyük bir sosyal çöküntü ve ciddi ekonomik kayıplar yaşandı. Üstelik kazadan sonra çevreye yayılan sezyum-137’nin yarılanma ömrü 30 yıl olmasına karşın durum değişmiş değil.

Dünya Sağlık Örgütü de Çernobil Nükleer Santralinin lahit içine alınması sırasında bu çalışmalarda görev alan 240.000 kişinin yüksek radyasyona maruz kaldığını ve izlenmesi gerektiğini bildirmiştir. Her üç ülkede devasa bir alan hala yerleşime kapalı; çok daha geniş bir alanda ise radyoaktif kirlenme nedeni ile tarım ve hayvansal üretim yapılmasına izin verilmiyor.

  • Nükleer santrallerin sağlık ve çevre üzerine olumsuz etkileri
    yalnızca kazalarla sınırlı değildir!

Nükleer enerji 1950’li yıllardan bu yana elektrik üretiminde kullanılmaktadır. Günümüzde çalışan yaklaşık 450 nükleer santral vardır ve dünya enerji isteminin yaklaşık %6.8’i nükleer santrallerden sağlanmaktadır. 1986 Çernobil nükleer kazası sonrası, tüm dünyada nükleer santral yapımı büyük oranda azalmış, başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere birçok gelişmiş ülke yapımı tamamlanan nükleer santrallerini dahi üretime almamış; çalışan santrallerini de belli bir program dahilinde kapatmayı planlamışlardır. 2011’de Japonya’da meydana gelen Tohoku Depremi sonucu oluşan Fukuşima Nükleer Santrali kazası bu eğilimi hızlandırmıştır. Ancak bu gelişmelere karşın son yıllarda ülkemizin de içinde olduğu kimi ülkelerde yeni nükleer santraller kurulmaya çalışılmakta; nükleer teknolojiye sahip ülkelerin şirketleri ‘nükleer santral ihalesi’ peşinde koşmaktadır.  

Nükleer kazaların sonucunda salt çevresi değil küresel ölçekte olumsuz sağlık etkileri ve çevre yıkımı gözlemlenmektedir. Öte yandan, nükleer santrallerin sağlık ve çevre üzerine olumsuz etkileri yalnızca kazalarla sınırlı değildir. Kazalar dışında, nükleer santrallerin sağlık ve çevre üzerine olumsuz etkilerinin birkaçı şöyle sıralanabilir:

Uranyum madenlerinde çalışanlarda ve yakınlarında yaşayanlarda çok sayıda bilimsel çalışma yapılmış ve artmış kanser riski gösterilmiş, ayrıca özellikle Almanya kaynaklı çalışmalarda normal çalışan nükleer santrallerin çevresinde yaşayanlarda bile sağlık sorunları olabileceği kanıtlanmıştır. Yine bu çalışmacılar, 16 nükleer santralin 5 km yakınında yaşayan 5 yaş altı çocuklarda lösemi riskinin 2.19 kat artmış olduğunu saptamışlardır.

Nükleer santrallerde, sabotaj veya savaş gibi insan kaynaklı sorunlar yüzünden ya da Fukuşima Nükleer Santrali örneğinde olduğu gibi deprem veya tsunami gibi doğa olayları sonucu kazalar meydana gelebilmekte ve bu riskleri önleyebilmenin herhangi bir yolu bulunmamaktadır.
Ayrıca hepimizin bildiği gibi, radyoaktif atıkların bertarafı sorunu çözülememiştir;
üstelik nükleer santrallerden çıkan radyoaktif atıkların yarılanma ömrü çok uzundur.

Nükleer santral olmadan nükleer kazalar yaşanan ülke: Türkiye

Ülkemizde yapılması planlanan AKKUYU, SİNOP ve İĞNEADA nükleer santrallerinin,
ileride geri dönüşü olmayacak insan ve çevre sağlığı sorunlarına yol açması olasıdır.
Dünyanın teknolojik olarak en ileri ülkelerinde bile onlarca nükleer santral kazası olması,
bize bu enerji biçiminin hiçbir zaman tam güvenli sağlanamayacağını göstermektedir.

Üstelik ülkemiz nükleer santrali olmadan nükleer kaza (!) yapabilmiş bir ülkedir!  

1999’da meydana gelen ve tıbbi atıklardan kaynaklanan ve 13 kişilik bir aileyi etkileyen
İkitelli kazası, 2012’de İzmir-Gaziemir’de ortaya çıkan kaynağı bilinmeyen radyoaktif atıklar ve son olarak 2016’da Sakarya’da bir baraj inşaatında meydana gelen ve radyoaktif bir malzeme ile oluşan bir işçiyi etkileyen kaza unutulmamıştır.

Nükleer Santrallerden kaynaklanan sağlık ve çevre risklerinin boyutları çok faklıdır. Örneğin herhangi bir kaza, bir bölgenin binlerce yıl kullanılamamasına yol açmaz. Oysa Çernobil nükleer kazasından sonra daha önce de belirttiğimiz gibi 335.000’den fazla insan yerinden edilmiş ve aradan geçen 30 yıldan fazla süreye karşın hala evlerine dönememiştir.

Sonuç olarak; herhangi bir nükleer santralin çevresinde yaşayanlar açısından ciddi sağlık riskleri her zaman var olacaktır. Bu nedenle

nükleer santral planlarından bir an önce vazgeçilmelidir.

Ülkemizin deprem açısından riskli, terör ve savaş odaklarına yakın olması, yapılacak olan santrali bir hedef haline getirme olasılığını da beraberinde getirebilir. Nükleer enerji üretiminin hiçbir aşamasında; santralin yeri ve kısıtlı inşaat işleri dışında ülke kaynakları ve işgücü kullanılmayacaktır. Nükleer enerji yakıtlarını üreten ülke sayısı çok azdır ve yenilerine izin verilmemektedir; bu nedenle tümden dışa bağımlı bir enerji türüdür. Nükleer Santral savunucularının başka bir savı da teknoloji transferidir. Ancak bu hedef de gerçekçi değildir; basına da yansıyan sözleşmelere göre santral işletmesi ihaleyi alan ülkelerce yapılacaktır.

  • Ülkemiz için nükleer enerji gerekli değildir ve öncelikli yatırımlar kuşkusuz güneş, rüzgar, jeotermal gibi yenilenebilir enerji türlerine yapılmalıdır.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
HALK SAĞLIĞI KOLU
===========================================
Dostlar,

Yukarıdaki açıklamayı bütünüyle paylaşıyoruz.
TTB Halk Sağlığı Kolu, bizim de üyesi olduğumuz bir birimdir.

Çernobil faciasını kurbanlarının acısı tarif ötesidir. Bu ölçüsüz acıyı, biz de yüreğimizin derinliklerinde yaşıyoruz. Sorumluları cezalandırılmış mıdır, bilemiyoruz. Ama ne yapılırsa yapılsın, yaşanan – yaşanmakta olan acılar ve ödenen – ödenmekte olan bedel giderilemiyor.

İnsanlık ve Türkiye aklını başına almalı ve nükleer kumardan vazgeçilmelidir.
Başta tasarruf önlemleri;
– enerji iletim hatlarındaki yitik ve kaçakların en aza indirilmesi,
– yaşam biçiminin gözden geçirilmesi,
– toplu taşıma, bisiklet kullanımı,
– bina yalıtımı,
– gereksiz nüfus artışının frenlenmesi (her aileye 1 çocuk!)..

başlıca ve çok ekili önlemlerdir. Yatırımlar doğayla barışık, yenilenebilir enerji teknolojilerine ve yenilerinin geliştirilmesine yöneltilmelidir. Almanya 2030’da nükleer güç santrallerini tümden kapatmış olacak..

Türkiye’de yaşanan radyasyon kazalarından birine de biz tanık olduk.
İlgili kişi (kurban!) kimliğinin saklı kalmasını istediği için örtük olarak yazalım :

  • Birkaç yıl önce Ankara’da bir hastanede Tıp son sınıf öğrencilerimizle bu hastayı görmüştük.
    24 yaşlarında erkek hasta, Doğu Anadolu’da çalıştığı şirkette ….. borusu kaynaklarını taşınır (portable) C kollu röntgen aygıtı ile kaynak yeri kaçağı için denetlemekle (kontrol etmekle) görevliydi. Bu alet elinden düşmüş ve akut olarak (birden, kısa sürede) yüksek dozda X ışını almıştı dolayısıyla iyonlaştırıcı radyasyon etkisinde kalmıştı. 2 katı yaşta görünümlüydü (hızla yaşlanmıştı!), dişlerini ve saçlarını hemen hemen tümüyle yitirmişti. Genel durumu iyi değildi ve yaşam ümidi çok düşüktü sağaltımın 2. yılında.
  • Öyküsünü gerçek olarak hasta dosyasına ver(e)miyordu çünkü çalıştığı büyük şirket kendisini tehdit etmişti. Hatta yakınlarının dükkanlarına uyarı (!) olarak zarar verilmişti. Sonrasında ise öldürmeler olabilirdi! “Kaynağı belirsiz akut radyasyon hastalığı” olarak kayda alınmıştı. Kendisi ve ailesinin 4857, 5510 ve 6331.. sayılı yasalardan kaynaklanan giderim (tazminat), engellilikle (malulen) erken emeklilik, sağaltım.. haklarından yararlanması sıkıntılıydı.
    SGK’yı da zarara sokuyordu bir ölçüde. Oysa bu olay tipik iş kazası (5510 s. yasa  m 13 ve
    6331 s. yasa m. 3/g).
  • Halen yaşayıp yaşamadığını bilmiyoruz ama doğrusu yaşamda olduğunu hiç sanmıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti kayıtlarında bu hazin olay perdeli.. gerçekler kayda alınamadı.
    Oysa işverenin işe aldığı emekçilere önce eğitim vermesi ve bunu belgelemesi gerek (6331
    s. yasa m. 4). İşçinin dosyasında bu imzalı eğitim belgeleri- tutanakları var mı bilmiyoruz ama, olayın akışından anlıyoruz ki böyle bir eğitim yok! Olsaydı, ilk söylenecek, sıkı sıkı tembihlenecek nokta, taşınır röntgen aygıtının düşüp – kırılması durumunda hızla oradan uzaklaşma talimatı olurdu. Söz konusu talimat gereğince verilmiş olsaydı, işçi de uyar ve
    en hızlı biçimde olay yerinden uzaklaşarak işverene bilgi verirdi..

AKP’nin 14+ yıllık tek başına iktidarında 18 bini aşkın emekçiyi işçi cinayetlerine
kurban verdik!
Türkiye, her yıl İŞÇİ CİNAYETLERİ ALMANAĞI yayınlanan ender ülkelerden.
Yüreğimiz yangın yeri…
Emekten yana bir iktidar kurulamadıkça çözüm de yok!

Sevgi ve saygı ile. 26 Nisan 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Plastik kirliliğine son verelim!

Plastik kirliliğine son verelim!

portresi

Prof. Dr. Tayfun Özkaya
Ege Üniv. Ziraat Fak.
YURT Gazetesi, 30.09.2016

Plastik şişe vb. ambalaj malzemelerinin yarattığı kirlilik üst düzeyde. Köylerde dere yatakları, kentlerde sokaklar, parklar, boş alanlar plastik şişelerle dolu. Görüntü kirliliği çok yüksek.

Plastiklerin özellikle gıdalarda kullanılanları insan sağlığı açısından tehlikeli.

Plastik ambalajların dibinde, gözle çok zor görülse de üçgen bir şeklin içinde bazı sayılar bulunmakta. Bunlardan 3, 6 ve 7 olanları çok zararlı. Diğerlerinin zararlarının daha az olduğu genellikle araştırmacılar tarafından kabul ediliyor.

Yoğurt kaplarının altını dikkatle inceleyin.
Üçgen içinde bazılarında 6 numaralı plastikten üretilmiş olduğunu ne yazık ki göreceksiniz.
Daha duyarlı olanlar ise 5 numaralı plastikte yoğurt satıyorlar. Hiç olmazsa doğaya terkedilen plastiklerin azaltılması için Avrupa ülkelerinde ve Kanada gibi ülkelerde bu tür ambalajlara cam şişeler de dâhil olmak üzere zorunlu depozito uygulanıyor.

Örneğin Almanya’da marketlerde ambalaj kabul eden makineler var. Her türlü boş şişeyi sırayla atıyorsunuz. Makine ambalajı tanıyıp, her biri için bir değer (örneğin 50 cent) belirleyerek size en sonunda bir fiş içinde toplam değeri bildiriyor. Diyelim ki makineye verdiğiniz ambalaj malzemelerinden 5 Euroluk bir fiş alıyorsunuz. Bunu yaptığınız alışverişten kasada düşüyorlar.

Almanya’da çok iyi giyimli, bisikletli kadın veya erkeklerin parklarda şişeleri toplayarak marketlerde alışverişlerinde kullandıklarını gördüm. Yine bu ülkelerde naylon torbalar için belli bir bedel alınıyor. Örneğin 5 cent veya 20 cent gibi. Türkiye’deki Alman marketlerinin bazıları bu uygulamalarını ülkemizde de devam ettiriyorlar. Bu durumda epeyce bir insan çantasında file, bez torba veya daha önce kullandıkları naylon torbaları taşıyorlar. Bu gibi zorunlu ve yüksek değerde depozito uygulamaları veya naylon torbaların paralı olması gibi düzenlemeleri yapmak ülkemizde çok mu zor?

Zannetmiyorum. Ancak bu tip ambalajları kullanan şirketler tüketimi sınırlayabilir endişesi ile bu gibi görüşlere pek yanaşmıyorlar. Bazıları göstermelik kampanyalarla duyarlı oldukları mesajını vermeye çalışıyorlar. Çok küçük istisnalarla naylon torbanın tümden yasaklanması ise çok yararlı olacaktır.

Fransa’da, 2020 yılında yürürlüğe girecek olan yasayla tek kullanımlık bardak, tabak, çatal, bıçak, kaşık gibi plastiklerin kullanımı ‘biyolojik materyalden yapılmadığı müddetçe’ yasak olacak. Fransa, söz konusu karar ile plastiği yasaklayan ilk ülke. Fransa’da bu yıl süpermarketlerde plastik poşet kullanılması da yasaklanmıştı.

Kapitalist bir sistem içinde şirketlerin bu konularda duyarlı olmasını bekleyemeyiz.
Onlar en yüksek kâr peşinde koşarken, çoğu zaman halk sağlığını dikkate almıyorlar.

======================================

Dostlar,

Plastikler yaşamımızı çok kolaylaştıran malzemeler. Ancak her şeyin bir bedeli var. Hem çevre sağlığı açısından hem de çevresel yükü bakımından hatırı sayılır bir bedel ödeniyor plastiklerin nimetlerinin karşılığında. Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve BM Çevre Programı UNEP uyarılarını sürdürmekteler. Gelişmiş ülkeler halk sağlığını öne alan uygulamalara girişebiliyor.

Örn. Çin, naylon torbaları yasaklayarak yılda 37 milyon varile varan petrol tüketimini tasarruf edebiliyor! (CNN.com/asia January 9, 2008)

San Fransisco, naylon torbaları yasaklayan ilk ABD eyaleti oldu!
(NPR.org, National Public Radio)

Ancak sanayi de kâr dürtüsü ile direncini sürdürmekte. Özellikle gıda maddelerini -su dahil- saklama ve taşımada sorun daha da öne çıkmakta. Bez ya da kağıt torbaları, alışveriş filelerimizi yeniden anımsamanın zamanıdır. Besinler için ise elden geldiğince cam kaplara yönelmek olası sağlık sakıncaları, çevre kirliliği ile petrol ve türevleri tüketimini azaltmak açısından çok yerinde olacak. Türkiye’nin de gündemine gelir mi acaba??

Sevgi ve saygı ile.
02 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com