Etiket arşivi: Kemalist Devrim’

ADD OLAĞAN DANIŞMA KURULU TOPLANTISI

Sayın Safa B. Yenice,
ADD Genel Başkan Yrd.
ADD Bilim Kurulu Sorumlusu

Siz, ADD Kurucularından, yetkin ve örnek hukukçu, Danıştay üyesi merhum Kazım Yenice‘nin oğlusunuz. Babanızın anısını yücelten bir çizgidesiniz.

1 yılı aşkı süredir hemen tüm Bilim Kurulu toplantılarına göreviniz gereği, bu Kuruldan sorumlu GYK üyesi olarak katıldınız ve GYK ile BK arasında köprü işlevi üstlendiniz.

BK’nca üretilen, bizden istenen 6 temel konuda 128 sayfalık belgesel kitabın basımında ve dağıtımında da kilit rol üstlendiniz. Sizi içtenlikle kutlar ve teşekkür ederim. Bu belgesel kitap önemli bir boşluğu dolduracak ve işlev üstlenecektir.
*
Dün, 3 Aralık 2022 günü Tüzük gereği yapılan yıllık ADD Olağan Genel Danışma Toplantısı çok başarılı geçti. 200’ü aşkın insan ülkemizin her yerinden geldiler. Toplantı çok düzenli ve iyi örgütlenmişti. Arada çay, kuru pasta ikramı ve öğlen sandviç – meyve suyu bolca sunuldu. TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası’nın toplantı salonu çok yeterliydi. Girişte ATA Vakfı‘nın ürünlerinin sergilendiği bir masa da (stand!?) kurulmuştu. Birbirinden güzel ürünlerden satın aldık. Özellikle 2023 duvar takvimi ve gündelik (ajanda) çok hoştu.

Bez torbalarda sözünü ettiğiniz 6 emek ürünü katılımcılara verildi :

– 1 yıllık çalışma raporu
– ADD’nin basın açıklamalarını içeren kitap
– Onur Öymen’in Lozan hk. özlü ve değerli monografı
– ADD el kitapçığı
Turgut Özakman anma toplantısı kitapçığı
– 23 Nisan Yeniden Atatürk Cumhuriyeti Bildirgesi (Manifestosu)

Bir tükenmez kalem ve not defteri.. Çok sıcak ve alçakgönüllü (mütevazi) idi.

Toplantı eleştirilerle birlikte olgun geçti. Akşam 18:00 sularında Gn. Başkan Dr. M. Hüsnü Bozkurt eleştirilere ağırbaşlı, sakin ve doyurucu yanıtlar verdi.


*
Derneğimizin 1 yılda çooook güçlendiğini gördük. Borçların ödendiğini, sağlanan güven ile akçalı desteğin arttığını, kurumsallaşmanın daha da ilerlediğini izledik. Üye sayısı son 1 yılda on bin arttı ve şube sayısı 340’ı aştı, ne güzel!

Sonuç Bildirgesi hazırlamak üzere siz, Yazı-Yayın Kurulu’ndan Sn. Tevfik Kızgınkaya ve ben görevlendirildik. Gün boyu, 40’ı aşkın sayın konuşmacıyı özenle dinledik ve notlar aldık. Birlikte bir sonuç bildirgesi metni oluşturduk ve siz okudunuz, çok alkış aldı katılımcılardan. Bu metni ADD web sitesine koyacaksınızdır sanırım…

ADD Bilim Kurulu’nun 6 temel konuda hazırladığı bilimsel raporu da.. Toplantıdan video kayıtları ve kareleri de..
*
Ankara’dan Bilim Kurulu Başkanı Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan sabah bir süre toplantıya katıldılar. BK Üyesi ve ADD kurucularımızdan Sn. Prof. Dr. Mustafa Altıntaş da bir süre katıldılar. Ankara’da yaşayan 2 BK üyemiz ve Ankara dışındaki 5 BK üyemiz gel(e)mediler. BK Bşk. Yrd. olarak ben size baştan sonra eşlik etmeye çalıştım.

Akşam da Etap Altınel Otel’de yemekte birlikte olduk. Bu yemeğe yaklaşık 180 kişi katıldı ve çok sıcak bir ortamda gerçekleşti.
*
Emeği geçen herkesi, başta saygın ve yürekli, özverili önder, meslektaşım, ADD Genel Başkanı Dr. M. Hüsnü Bozkurt olmak üzere, ADD’nin emekçilerini, Dr. Bozkurt’un takım arkadaşlarını, özellikle Gn. Bşk. Yrd. Sn. Safa Yenice‘yi, bitmek bilmeyen enerjisi ve o ölçüde de alçakgönüllülüğü (tevazusu) nedeniyle hem kutlar hem de engin şükranlarımı sunarım.

Hiç kuşku yok, bu topraklarda;

– Eşsiz önderimiz Gazi M. Kemal Atatürk‘ün öncülük ettiği ANADOLU AYDINLANMA DEVRİMİ sürdürülecek ve hedeflerine ulaşacaktır.
– Dünyanın mazlum halklarına da örnek olacaktır.
– Ayrıca, neo-liberal küresel vahşetin, KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizmin bunalttığı uluslararası topluma da
– Uygarca, insanca, dayanışmacı, barışçıl, insan haklarına dayalı bir adil yaşam düzeni seçeneği oluşturacaktır.

Dolayısıyla, eski Yugoslavya Devlet Başkanı J.B. Tito’nun da ürperten vurgusuyla;

  • Anadolu’da “Kemal’in askerleri” salt kendi halklarına değil, tüm dünya halklarına karşı Kemalist Devrimi başarma yükümü altındadırlar.

Görev ağır, dava kutludur.
Bu tarihsel bilinçle davranmak zorunludur.
Tarih, omuzlarımıza bu ağır ve onurlu yükü bindirmiştir 20. yy’ın şafağında ve

  • Mavi vatan dahil, kutsal vatan topraklarımızda.

Hepimize kolay gelsin, başaracağız..

Sevgi ve saygı ile. 04 Aralık 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM
Hekim, Hukukçu-Sağlık Hukuku Uzmanı, Mülkiyeli
ADD Bilim Kurulu 2. Başkanı
www.ahmetsaltik.net           profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter : @profsaltik

Taliban şaşkınlığı!

authorMERDAN YANARDAĞ

Afganistan’ı Taliban’a hangi güç ve oryantalist bakış teslim ettiyse, Türkiye’yi de AKP’ye aynı güç ve zihniyet teslim etti. O güç başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerdir.

Taliban şaşkınlığı!

Afganistan ve Taliban konusunda sosyal medyada, bazı televizyon ve gazetelerde yapılan yorumlar ya bir cehalet ya da bilinçli bir çarpıtma içeriyor. Örneğin, ABD’nin Afganistan siyaseti ve küresel hegemonya hesapları ile Sovyetler Birliği’nin Afganistan demokratik yönetimine askeri yardımı bir ve aynı şey gibi anlatılıyor.

Afganistan, bir imparatorluk bakiyesi olan Türkiye’den görece daha geri olsa da neredeyse eş zamanlı bir aydınlanma ve modernleşme girişimini başlatmış bir ülkeydi. Reformcu Emanullah Han liderliğinde 1919 yılında Hindistan ve Pakistan’dan önce İngiliz sömürgeciliğinden koparak bağımsızlığını kazanan Afganistan, Kemalist devrimin yolundan giderek bir modernleşme denemesine girişecekti.

Revalpindi Antlaşması ile 8 Ağustos 1919’da bağımsızlığını kazanan Afganistan, 1921’de Sovyetler Birliği ve Türkiye ile dostluk, 1922’de İran’la saldırmazlık antlaşması yapacaktı. Daha önemlisi, 1921 Türkiye Anayasası’nı örnek alarak hazırlanan Afgan Anayasası, 1923’te yürürlüğe girecekti. Ancak 1928’de başlayan ve Hindistan’daki İngiliz sömürge yönetiminin de desteklediği gerici aşiret ayaklanmaları ile bu süreç kesintiye uğrayacaktı.
***
Modernleşme ve aydınlanma süreci kesintiye uğrasa da bütünüyle tasfiye edilemeyecek, çağı yakalama girişimi yavaş da olsa devam edecekti. Muhammed Davud Han 1973’te Muhammed Zahir Şah’ı devirerek monarşiye son verecek ve cumhuriyet ilan edecekti. Cumhuriyetin ilanı, solun da önünü açacak, birçok sosyalist aydın yönetimde görev alacaktı. Ancak, Davud Han, aşiretlerden gelen baskı nedeniyle 1975 yılında solcuları yönetimden uzaklaştırmak için sert önlemler almaya yönelecekti. Babrak Karmal ve Nur Muhammed Tereki gibi ileri gelen Afganistan Halk Partisi yöneticisi tutuklanarak hapse atılacaktı. Davud Han’ın bu politikası tepkilere neden olacak, aydınların ve ordunun desteğini kaybedecekti.

Marksist eğilimli Nur Muhammed Tereki liderliğindeki Afganistan Halk Partisi’nin öncülük ettiği devrimle 1978’de demokratik, laik ve halkçı bir rejim kurulacaktı. Hapisten çıkan Afaganistan Halk Partisi Genel Sekreteri Nur Muhammed Tereki, devlet başkanı olacaktı. Afganistan Halk Partisi, içinde marksistler de bulunmakla birlikte, esas itibarıyla ilerici, demokratik ve halkçı bir programa sahipti. Ülkenin adı Afganistan Demokratik Cumhuriyeti olarak değiştirildi. Laiklik ilan edilecek, anayasada ve yasalarda kadın-erkek eşitliğini sağlayan düzenlemeler yapılacak, radikal bir toprak reformu programı uygulanmaya başlanacaktı.
***
Afganistan’dan sonra 1979’da İran’da Şah rejiminin yıkılması, ABD ve Batı’yı endişelendirdi. Batı uygarlığı ya da kapitalist ülkelerde, sosyalist dünyaya karşı yürütülen mücadeleyi kaybetmeye başladıkları yolunda büyük bir endişe oluştu. Daha sonra ABD’yi yöneten egemen akım haline gelecek neo-con hareketin ideologları, bunu açıkça yazmaya, lokal nükleer savaşları da göze alan bir karşı saldırı siyasetini savunmaya başlayacaklardı.

Sovyetler Birliği’ni kuşatmak, ilerici dünyanın kazandığı mevzileri geri almak ve kapsamlı bir küresel karşı saldırı başlatmak için geliştirilen siyaset yürürlüğe kondu. İlk etapta, Latin Amerika’da Nikaragua, Honduras ve El Salvador’a karşı, Doğu’da ise Pakistan, İran ve Türkiye’ye yönelik karşı devrimci bir operasyon başlatıldı. Önce 1980 başında Pakistan’da Amerikancı bir darbe yapıldı. Afganistan Halk Partisi ile neredeyse aynı programa sahip olan, -yine Türkiye’nin 1923 laik devrimini izleyen- Pakistan Halk Partisi iktidarı yıkıldı. Parti lideri ve Başbakan Zülfükar Ali Butto idam edildi. Darbeci General Ziya-ül Hak Pakistan’da şeriat ilan etti.

Solun ve sınıf mücadelesinin yükseldiği, sadece yerel iktidarı değil, emperyalizmi de tehdit ettiği -biz pek farkında değildik- Türkiye’de de aynı yıl, 12 Eylül 1980’de General Kenan Evren liderliğinde askeri-faşist bir darbe yapıldı. Cunta da NATO’nun “Yeşil Kuşak” doktrini gereğince Türkiye’de siyasal İslamcı hareketlerin önünü açtı. AKP gerçekte bu sürecin bir ürünü ve sonucudur. Türkiye’deki darbe de küresel karşı saldırının bir parçasıydı. ABD Başkanı J. Carter bir röportajında, “Afganistan ve İran’dan sonra Türkiye’nin kaybedilmesini göze alamazdık” diyecekti.
***
Pakistan cuntası, CIA desteğiyle Afganistan sınırında medreseler kurarak, bu ülkede başlayan gerici aşiret isyanına destek vermeye başladı. Medreselerde yetişen talebeler, silahlandırılarak Afganistan’a saldırtıldı. Taliban (Talaban) medrese öğrencisi (talebe) demekti. Sovyetler Birliği ise, kapitalist-empearyalist blokun saldırısını doğru okuyamadı. Siyasal hedefi belirsiz, soyut ve anlamsız barış kampanyaları yürüttü. Batılı ülkelerdeki komünist ve sosyalist partiler, Regan yönetiminin “Yıldızlar Savaşı” siyasetine karşı, sadece “barış” dedi, başka da bir şey yapmadı.

ABD, Pakistan’daki islamo-faşist cunta aracılığıyla Afganistan toprak ağaları ve ruhban sınıfıyla işbirliği yaparak demokratik rejime saldırdı. CIA bu saldırıları doğrudan organize etti. Sovyetler Birliği, ABD ve Pakistan’ın saldırısına uğrayan Afganistan demokratik hükümetinin çağrısı ile bu ülkeye askeri destek verdi.
Sovyet askerleri, rejimi korumaya çalışan Afgan ordusu ve halk güçleriyle birlikte sadece gerici güçlerle değil, ABD ve Pakistan’a karşı da savaştı.

Ancak, Sovyetler Birliği’nde 1985’te iktidara gelen Gorbaçov, 1988’den itibaren Afganistan’dan Sovyet askerlerini geri çekti. Askerler, halkın katıldığı törenlerle ülkeyi terk etti. Yani ortada ne bir işgal ve ne de bir işgalci güç vardı. Demokratik Afganistan cumhuriyeti kendi gücüyle 1992’ye kadar direndi. Sovyet desteğini kaybeden ülke, sonunda ABD, Pakistan ve gerici aşiretler koalisyonuna yenildi. ABD ve Pakistan destekli İslamcı güçler demokratik rejimi yıkarak 1993 yılında şeriat ilan etti.

  • Özetle bugünün Afganistan, ABD ve Batı’nın ürünüdür. Sovyet desteği ile emperyalizmin arasındaki fark budur.

***
Batı’nın “ulus inşa” etmeye çalıştığı Afganistan’da 300 bin kişiden oluşan ve her türlü gelişkin silahla donatılan ordunun, 70 bin kişilik derme çatma Taliban güçlerine teslim olmasının arkasında da yine Batılı, oryantalist beyaz adam kafası vardır. Taliban, Kabil dahil bütün büyük kentlere neredeyse tek kurşun atmadan elini kolunu sallayarak girdi. Devlet hızla çözüldü. Ordu adeta buharlaştı. Yaşanan büyük şaşkınlığın altında da bu olgu yatıyor.

Neden böyle olduğu bir türlü anlaşılamıyor. Yıllardır eğitilen, ellerinde gelişkin silahlar bulunan, bir ordu ve devlet nasıl oldu da direnemedi? Direnemezlerdi! Çünkü kurulan ordu, iç dinamiklerden beslenen ulusal bir güç değil, emperyalizmin bir oluşumuydu. İşbirlikçilerin savunacakları bir vatanı olmaz. Nitekim olmadı da. ABD ve Batı, Taliban ile anlaşıp çekilmeye karar verince, devlet de ordu da çözüldü. Olay bundan ibarettir.

Son olarak belirtelim                      :

  • Afganistan’ı Taliban’a hangi güç ve oryantalist bakış (siyaset planlaması) teslim ettiyse, Türkiye’yi de AKP’ye aynı güç ve zihniyet teslim etti.
  • O güç başta ABD olmak üzere, emperyalizmdir. O zihniyet ise Batı’lı sömürgeci beyaz adam kafasıdır.

İNADINA CUMHURİYET

Suay Karaman ile Söyleşi :

Suay Karaman

İNADINA CUMHURİYET!

Gamze AKDEMİR

– Geniş kapsamı düşünülürse “İnadına Cumhuriyet”in yakın ve çok yakın tarihe ilişkin temel önermelerini, amacını dile getirmenizi rica ederek başlayalım söyleşimize.

– “İnadına Cumhuriyetkitabım, ülkemizin ve dünyanın sorunları ile çözüm önerilerine genel bir bakış açısı yaratmayı amaçlıyor. Okuyucuya unuttuklarını anımsatmak, belirli konularda düşünmelerini sağlamak, ufuk açmak ve sorgulamak gibi önermeler de kitabın amaçları arasında sayılabilir. Yıllardır çeşitli sorunlar hakkında yazdığım yazıları bir kitapta toplamak niyetindeydim ki bu konuda biraz geciktim de sayılır. “İnadına Cumhuriyet” böyle doğdu. Kitabın başlığı, ülkemizde cumhuriyete düşman olanlara karşı bir başkaldırı olarak düşünülebilir.

Kemalist Devrimin sömürge ve yarı sömürge olarak emperyal devletlerce ezilmiş uluslara verdiği örneği, 1789 Fransız Devrimi ile 1917 Bolşevik Devrimi’nden farkı ve esinlenişiyle açımlıyorsunuz. Anlatır mısınız?

Kemalist Devrim, muhteşem Altı Ok’un yanında tam bağımsızlık ve emperyalizm karşıtlığı ilkeleri ile günümüzde de geçerlidir. Kemalist Devrim, sömürge ya da yarı sömürge olarak büyük devletlerin egemenliği altında bulunan ezilmiş uluslara, 300 yıldır dünyayı sömüren emperyalizmin yenilebileceğini göstermiştir. Böylelikle kurtuluş savaşı veren uluslara örnek olmuştur. Aydınlanma Devrimi’nin itici ve sürekli gücü Kemalizm ilkelerinin üçünü (cumhuriyetçilik, ulusçuluk, laiklik) Fransız Devrimi’nden, üçünü ise (devletçilik, halkçılık, devrimcilik) Bolşevik Devrimi’nden esinlenerek bir bütün oluşturmuştur. Türkiye’deki devrimin 1789 Fransız Devrimi’nden farkı, emperyalizme karşı savaşla kurulmuş olması, 1917 Bolşevik Devrimi’nden farkı ise, Marksizm ideolojisi üzerine kurulmamış olmasıdır. Kemalizm ileriye açık, aydınlanmacı bir ideolojidir. Mazlum ulusların, ulusal demokratik devriminin ideolojisidir. Değişen koşullar içinde, sürekli ve akılcı bir yenilenmeyi ve o yenilenmenin ilkelerini içerir.

– Kumpaslardan Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombalara, devlet himayesinde kök salan tarikat yapılanmaların eylemlerine, darbe kalkışmalarına dek hiçbir şeyin güzel olmadığı bir aralığa imza atan, ülkeyi ve toplumu adeta “re-set” leyerek geriye doğru biçimlemeye çalışanlar… Baskıcı söylem, eylem ve yol arkadaşlarıyla Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği zihniyet… Yaz, sor bitmez! Özetleyecek olursak; kitabınızda açımladığınız laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ne siyasi-dini karşıt ideolojilerin kökenleri ve yöntemlerinin geleceğine ilişkin temel yorumunuz nedir?

– Siyasi iktidarın aracılığı ve önderliğinde bugün ülkemizde her türlü baskı söz konusudur. Siyasi iktidar demokratik ve laik cumhuriyetle kavgalıdır, Atatürk ile kavgalıdır ve her fırsatta intikam almaya çalışmaktadır. Ortaçağ karanlığından beslenen bir zihniyet söz konusudur. İçinde laiklik olan her şeyi yıkmak azminde olan bir siyasi iktidar tarafından yönetilmekteyiz. Üstelik bu siyasi iktidar, Anayasa Mahkemesi’nin kararına göre laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu kesinleşmiştir. Böyle baktığımız zaman durum iç açıcı değildir. Yaşadığımız günler 1919 yılına benzemektedir. Bugün de ülkemizde yabancıların büyük ağırlığı söz konusudur. Ulusal değerlerimiz, özelleştirme adı altında emperyalist güçlere peş keş çekilmektedir. Laik eğitim yerini imam eğitimine bırakmıştır. Ekonomik kriz toplumu derinden sarsmaktadır. Kısaca bugünlere bakınca toplumun geleceği karanlıktır diyebiliriz. Ancak ne olursa olsun bu topraklarda Mustafa Kemal Atatürk’ün özgürlük ateşi vardır, bağımsızlık türküleri söylenir. Bütün bu olumsuzluklar, mutlaka yeni bir aydınlıkla son bulacaktır. Artık yeni bir Mustafa Kemal beklemeye gerek yoktur; Mustafa Kemal’in gençleri, Kemalizm’i özümseyenler bilmelidirler ki hepimiz bir Mustafa Kemal’iz. Güzel günler için örgütlü olarak yapılacak eylemler, mutlaka aydınlıkla sonlanacaktır. Türk gencinin, demokratik ve laik cumhuriyetine sahip çıkacak azim ve kararlılıkta olduğu görülecektir.

– Tehlikenin boyutu ve toplumun farkındalık düzeylerine, aydınların yılgınlığı ve bireylerin epey uzun sürmüş suskunluğuna yorumunuzu da sormak isterim. Yol haritası ve bireyde içselleşen değerleriyle Kemalist Devrimlerin sürekliliğine inancı nasıl dile getiriyorsunuz? Aynı bağlamda çeşitlenen millet, milliyetçilik, Atatürkçülük ve istikrar anlayışlarına ilişkin ne düşünüyorsunuz?

– Günümüzde ülke olarak yaşadığımız tehlikenin farkındayız ama biraz geç kaldık bu farkındalıkta. Bugün ülkemizde demokratik rejim, yerini tek adam diktatörlüğüne bırakmıştır. Siyasi iktidarın insanları susturmak ve rejimi değiştirmek için yaptığı kumpasları hep birlikte yaşadık. Ergenekon, Balyoz gibi davalarla hem orduya olan güven zedelendi, hem ülkede rejimin değiştirilmesi için düğmeye basıldı ve hem de insanlar susturuldu, etkisizleştirildi. Açılımın gölgesinde terör bir yandan, işsizlik, açlık, yoksulluk diğer yandan toplumu vururken, ekonomik ve siyasal kriz her geçen gün daha çok can yakarken toplumun bunlardan etkilenmemesi düşünülemez. Ancak Türkiye, potansiyeli çok büyük olan bir ülkedir. Yer altı ve yer üstü zenginlikleri çok fazladır. Planlı bir kalkınma hamlesiyle, bütün bu olumsuzluklar aşılabilir. Ama önce siyasi bir yeniden yapılanma olması gerekir. Benim sürekli söylediğim bir söz vardır:

  • Krizden çıkmanın yolu, Kemalizm’in Altı Oku’dur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde milliyetçilik akımı, Misak-ı Milli ilkesinden başlayarak, özgürlük, tam bağımsızlık, milli egemenlik uğrunda dış ve iç düşmanlarla çetin savaşlar vermiş, içe dönük ve halkın mutluluğunu amaçlayan bir niteliğe dönüşmüştür. Atatürk milliyetçiliği “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesiyle, şovenizmden sıyrılmış, evrensel bir kavram kazanmıştır. Atatürk’ün elinde milliyetçilik, ulusal kurtuluştan, ulusal devrimlere geçişin gerekçesi olmuştur. İşte burada Atatürk’ün yaptığı millet tanımı da çok önem kazanmaktadır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Atatürk ilke ve devrimlerine, tam bağımsızlığa ve emperyalizm karşıtlığına sıkı sıkıya sarılarak ve özümseyerek bütün olumsuzlukları yeneceğimize inanıyorum.

– Sendikal haklardan yargı bağımsızlığına açtığı yolda, 27 Mayıs devriminin dinamizmini ve özellikle 1961 Anayasası ile topluma siyasal, kültürel, ekonomik, sosyal açılardan başlıca kazandırdıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz? 1961 Anayasası’nın ülkemize kazandırdığı çağdaş demokratik ilke ve kurumları kısaca nasıl sıralamak mümkün?

27 Mayıs 1960 Devrimi olarak adlandırılan tarihsel olay, ayrıntılı incelemeleri gerektiren toplumsal bir davranışın ürünüdür. 27 Mayıs 1960 İhtilali, tartışmasız bir devrimdir. İhtilal, toplum yapısında biriken çelişkilerin bir gün patlayışı sonucunda ortaya çıkan ve bir grubun yönetime el koymasıyla, devletin siyasal ve sosyal yapısında oluşan ani ve şiddetli değişikliklerdir. Devrim, özünde toplumsal gelişmenin önünü açan bir güç taşır ve bir toplumdaki siyasal ve ekonomik kazanımların toplumun geniş kesimleri yararına hızla değişmesidir. 1961 Anayasası’yla getirilen yeni ve çağdaş kurumlarla, sosyal hukuk devletiyle, özgür seçimlere gidilmesiyle ve bütün bunların on yedi ay gibi çok kısa bir zaman içinde başarılmasıyla, 27 Mayıs tartışmasız bir devrim niteliğini kazanmıştır.

27 Mayıs 1960 için “demokrasiye darbe” söyleminde bulunan yüzeyseller çoğalmaktadır. Çünkü doğru kaynakları okumadan, araştırmadan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar kolaycılığı seçmektedirler. 27 Mayıs 1960 öncesinde Türkiye’de yalnızca adı Demokrat olan bir parti vardı ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla demokrasiyi yok ediyordu. Yalnızca “Tahkikat Komisyonu” bile demokrasinin olmadığının kanıtıdır.

27 Mayıs Devrimi’nin topluma kazandırdığı en büyük yapıt olan 1961 Anayasası ile laik devlet yapısına sosyal devlet ve hukuk devleti kavramları girmiştir. Bu çağdaş anayasa ile ülkemizde ilk kez Anayasa Mahkemesi kurularak, yasaların anayasaya uygunluğu denetlenerek, anayasa ihlalleri yapılmasının önüne geçilmiştir. Cumhuriyet Senatosu kurularak, çift meclis ile yasama yetkisi daha demokratik hale getirilmiştir. Devlet Planlama Teşkilatı, Yüksek Öğrenim ve Kredi Yurtlar Kurumu, Devlet Personel Dairesi, Türk Standartları Enstitüsü, Basın İlan Kurumu, Ordu Yardımlaşma Kurumu gibi kurulan yeni kurumlar, amaçları doğrultusunda verimli çalışmalarıyla toplumsal düzenlemelere önemli katkılarda bulunmuştur. 1961 Anayasası’yla bağımsız yargı ve yargıç güvencesini sağlayacak kurumlar oluşturulmuş, grev ve toplu sözleşme hakkı kurumlaştırılmış, üniversiteye ve TRT’ye özerklik sağlanmıştır.

Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Yasası, Basın-Fikir İşçileri Yasası, İlköğretim ve Eğitim Yasası, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası, Gelir Vergisi Yasası gibi yeni düzenlemeler yapılmıştır.

1961 Anayasası’nın temelini oluşturan 27 Mayıs Devrimi gücünü, emekçisiyle, köylüsüyle, gençliğiyle, çalışanıyla, aydınıyla, ordusuyla tüm Türk ulusundan almıştı. 16 Eylül 1960 tarihli ve 10605 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Milli Birlik Komitesi Direktifi” ve “Milli Birlik Komitesi’nin Memleket Meseleleri Hakkında Temel Görüşleri”, Milli Birlik Komitesi’nin programı gibidir ve hükümetin neler yapması gerektiğini anlatır. Bu belgelerde, Milli Birlik Komitesi her konuda bir politika saptanmasını öngörmüş ve bunları genel çizgileriyle açıklamıştır. Bu “Direktif” ve “Temel Görüşler” incelendiğinde, Milli Birlik Komitesi’nin toplumcu, sosyal adaletçi, eşitlikçi, devrimci, devletçi yanı ağır basan, özel girişimi teşvik eden ve destekleyen bir karma ekonomi modelini benimsediği görülür. Bunların hayata geçirilmesi, çıkarılan yeni yasalarla ivedilikle gerçekleştirilmiş, bir kısmı da yeni anayasaya konularak, uygulaması gelecek iktidarlara bırakılmıştır. On yedi ay gibi kısa bir sürede gerçekleştirilen aydınlanma yolundaki yeni atılımların ve yeni anayasanın hazırlanarak, seçimlere gidilmesi ile Milli Birlik Komitesi ülkeyi sivil yönetime bırakmıştır. Ancak gelen iktidarlar 1961 Anayasası’na karşı çıkmış ve “bize plan değil, pilav lazım” söylemiyle, 27 Mayıs Devrimi’nin getirdiği aydınlanmanın gerisine düşmüşlerdir.

– Babanız Suphi Karaman’ın 27 Mayıs 1960 Devrimi’nde aldığı aktif rolü, devrim savunusunu, yorumunu, ülküsünü burada da anlatır mısınız? Ayrıca, 27 Mayıs Devrimi’nin önderlerinden Haydar Tunçkanat’ı da nasıl anıyorsunuz?

– 27 Mayıs 1960 Devrimini yapanları saygı ile anıyorum. 27 Mayıs’ın devrimci çizgisinden sapmadan yaşamını sürdürenleri de sevgiyle selamlıyorum. 27 Mayıs 1960 İhtilali, seçimle gelen sivil iktidarın demokrasi dışı tutum ve davranışlarıyla diktatörlüğe giden yönetimine karşı bir tepki sonucu gerçekleştirilmiştir. Büyük tarihi deneyimi ile ülkemizin yakın geçmişinin önemli tanıklarından olan babam Suphi Karaman, Milli Birlik Komitesi’nin çekirdek kadrosundaydı. 27 Mayıs öncesinde Kurmay Yarbay rütbesiyle KKK Kurmay Şubesi Müdürü idi. Babamın bu kilit göreve atanmasıyla birlikte, ihtilalin önemli noktalarına komiteden arkadaşlarının getirilmesi sağlanmıştır. Babam gözüpek bir devrimciydi; “Harp okulunda okurken, Mustafa Kemal’i ve yaptığı devrimleri kıskanırdım, kırk yıl önce dünyaya gelseydim, Samsun’a ben çıkardım” diyecek kadar cesaretli ve kendine güveni olan biriydi.

Ülkesini, içine düştüğü kardeş kavgasından kurtarmak için, geleceğini ve yaşamını ortaya atmaktan, devrim yoluna baş koymaktan çekinmeyen babam, 27 Mayıs’ın amacını “Atatürk Devrimleri’ni yeniden yaşama geçirmek ve demokrasiyi tekrar sağlamak” olarak özetlemiştir. 1961 Anayasası’nın ülkemize kazandırdığı çağdaş demokratik ilke ve kurumlar için babamın Türkiye tarihine özel bir sorusu vardı: “Neden bu demokratik ve sosyal kurumları siviller getirmedi?”

12 Eylül karşı devriminin paşaları ile günümüzdeki yöneticiler lüks içinde ve devlet koruması altında yaşarlarken,  27 Mayıs Devrimcileri gibi babam da korumasız sade hayatını, onurlu ve dürüst bir şekilde sürdürmüştür. “Benim halktan korkacak bir şeyim yok ki, korumam olsun. Bizden sonra yönetime el koyanlar hep korumalarla dolaştı, aramızdaki farkı anlamak isteyen bunu düşünsün” diyerek tarihe not düşmüştü. Kemalizm’in, ulusal egemenliğin ve 27 Mayıs Devrimi’nin savunucusu olan babamın en büyük arzusu, Tam Bağımsız Bir Türkiye idi. Bir gün bu arzunun gerçekleşeceğine tüm kalbimle inanıyorum.

14 Temmuz 2002’de yitirdiğimiz Milli Birlik Komitesi’nin seçkin subaylarından Haydar Tunçkanat, “Türkiye’nin Milli Savunma Stratejisi”, “Albay Dickson Raporu”, “İkili Anlaşmaların İçyüzü”, “Amerika, Emperyalizm ve CIA”, “27 Mayıs 1960 Devrimi” kitaplarını yazmıştır. Özellikle “İkili Anlaşmaların İçyüzü” adlı eserinde;

  • Ulusal Kurtuluş Savaşında yenerek, ülkemizden kovduğumuz emperyalizmin ve kapitülasyonların, yıllar sonra yalnız ABD ile yapılan ikili anlaşmalar yoluyla ülkemize nasıl geri geldiği belgelere ve olaylara dayanılarak açık açık anlatılmıştır.

27 Mayıs Devrimcileri, seçkin subaylardı, ülke ve dünya sorunları hakkında engin bilgiye sahiplerdi. Yaşamları boyunca sürekli yeni bilgiler öğrenmek için okuyan, düşünen ve sorgulayan aydın insanlardı. Atatürk ilkelerine bağlı, kendilerini sürekli geliştiren yurtsever ve cesur subaylardı. Anayasa gereği Tabii Senatör olarak Cumhuriyet Senatosunda görev yaptıkları zaman, ülkemizin hemen hemen her sorunuyla yakından ilgilenmişler, görüş ve çözüm önerilerini dile getirmişlerdir.

– Son olarak bugünkü durumuna ilişkin değerlendirmenizi de ekleyerek yanıtlamanızı rica edersem; sol üzerine değerlendirmelerinizde nelere odaklanıyorsunuz, solun sancılarına ilişkin hangi görüşleri dile getiriyorsunuz? Bu bağlamda size göre CHP sol bir partiden beklenenleri ne ölçüde karşılayabilmişti ve bugün ne ölçüde karşılayabilmektedir?

– Önce soldan başlayalım, sonra bugünkü duruma gelelim. Sol kavramı ile toplumun büyük kesiminin yararına olan politikalardan söz edilmelidir. Sol bir parti ulusalcıdır, yabancıların belirleyeceği politikaları değil, kendi ulusunun çıkarlarına göre olan politikaları benimser. Sol görüşlü parti, siyasetin halkı kandırmak için değil, ülkenin ulusal çıkarlarının korunması için yapıldığının bilincindedir. Sol bir parti, sosyal devlet ilkesini benimser; sağlık ve eğitim hizmetlerinin ücretsiz olarak tüm halk kitlelerine sağlanmasına çalışır. Sol görüşlü parti, demokratik ve laik eğitimi savunur. Sol bir parti, planlı ekonomiden yanadır ve özelleştirme politikalarına ilke olarak karşı çıkar.

Türkiye’de sol bir parti, Atatürk düşmanlarını, ikinci cumhuriyetçileri, tarikatçıları, din tüccarlarını, bölücüleri, ırkçıları, mezhepçileri, küreselleşme yanlılarını, ilkesiz ve tutarsız olanları içinde barındıramaz, barındırmamalıdır. Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızdan, onun Kuvayı Milliye’sinden, onun Müdafaa-i Hukuk’undan,  Halk Fırkası’ndan ve bütün hepsinin temel felsefesini oluşturan “6 Ok”undan gelen Cumhuriyet Halk Partisi, bugün sol bir partiden beklenenleri karşılayamamaktadır. İşin özü CHP, büyük önderimiz Atatürk’ün ölümünün ardından savrula savrula, bugünkü savruk, hatta proje parti durumuna getirilmiştir. CHP yukarıda saydığımız her konuda tutarlı olsaydı, AKP gibi ortaçağ özlemcisi gerici bir iktidar 17 yıldır siyaset sahnesinde bu büyük çoğunluğa ulaşamazdı.

Eskiden hepimizin kullandığı sağ-sol gibi kavramlar vardı ama bugün yaşadığımız günlerde bu sağ-sol yerine vatansever, vatan haini kavramlarının kullanılması daha doğru olur kanısındayım.

Şimdi bugünkü duruma bakalım. Bugün

17 yıllık AKP iktidarı ile sistemli ve bilinçli bir şekilde sivil darbe uygulanmaktadır.
Sivil darbe, hukuk dışı yasalar çıkartılarak, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli bir şekilde kadrolaşmak ve kendilerine karşı olanları bir şekilde yargılayıp, susturmaktır. Ülkeyi yöneten siyasi iktidar, kendi ülkesinin ordusuna düşman ise, o ülkede sivil darbe yapılıyordur. Ülkeyi yöneten siyasi iktidar, ülkenin parlamentosu yerine kanun hükmünde kararnamelerle yasama görevini yerine getiriyorsa, o ülkede sivil darbe yapılıyordur. Ülkeyi yöneten siyasi iktidar, bağımsız yargının verdiği kararlara tepkili ise, hangi koşulda olursa olsun her istediğini yapmak için uğraşıyorsa, o ülkede sivil darbe yapılıyordur.

  • Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu kesinleşen AKP iktidarının, bu karara karşın ülkeyi yönetmesi tam anlamıyla bir sivil darbedir.

Ne yazık ki yıllardır ülkemizde uygulanan yöntem budur. Özellikle 17 Nisan 2017 halk oylamasında yapılan büyük hukuksuzluklarla ülkemizde rejim değiştirilmiş ve bugünlere getirilmiştir. Daha önceki 12 Eylül halk oylaması ile sonucun bir saat içinde açıklandığı seçimleri de unutmamak gerekir. İşte 31 Mart yerel seçimlerinde, İstanbul Anakent Belediye Başkanlığı seçiminin iptal gerekçeleri ortadadır. Bugün ülkemizde tek adam diktatörlüğü yaşanmaktadır ve buna “ileri demokrasi” adını vererek, toplumu kandırmaktadırlar. Ama bu kandırmaca da sona ermeye başlamıştır çünkü toplumun, 31 Mart 2019 yerel seçimleriyle yavaş yavaş uyanmaya başladığı görülmektedir.

Geldiğimiz noktada artık AKP iktidarının iniş sürecine başladığı görülmektedir. Topluma güven verecek muhalefet partileri ve yöneticileri ile bu değiştirilen rejimin, eskiye döndürülmesi gerekmektedir. Ama sanıyorum bunun için biraz daha beklemek durumundayız.

Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:

  • Ülkemizde gerçek demokrasi etkin ve egemen kılınmalı, hukukun üstünlüğü gerçek anlamda sağlanmalıdır.
  • Ülkeyi yöneten iktidarların demokrasiyi benimsedikleri ve hukuk devleti ilkelerine bağlı kaldıkları zaman, kargaşa ya da karışıklık ortamlarının yaşanmadığı herkes tarafından görülecektir.
  • Eşsiz güzel ülkemiz Türkiye’mize, Atatürk’ün aydınlık ve çağdaşlaşma yolundan gitmek yaraşır.

=========================================

Sevgili dostumuz Suay Karaman’ı bu nefis kitabından dolayı kutluyoruz..
Lütfen okuyalım, okutalım, dostlarımıza, kitaplıklara armağan edelim..

Related image


Sevgi ve saygı ile. 29 Haziran 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Devletçilik niçin önemli ve gerekli? 

Devletçilik niçin önemli ve gerekli? 

Yıldırım Koç

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Kemalist Devrim‘in en önemli dayanaklarından biri, 1937 yılında Anayasaya da eklenen devletçiliktir. Ne yazık ki, Cumhuriyet Halk Partisi ve CHP geleneğinden gelen birçok kişi, Kemalizm’in bu temel ilkesinden koptu ve yıllardır emperyalistlerin ülkemize dayattığı özelleştirmeleri savunuyor. Devletçilik yalnızca devletin kimi fabrikalara, demiryollarına, limanlara, elektrik santrallarına sahip olması değildir. Kemalist Devrim’in üç temel amacı;

– bir milli devletin kurulması,
– Osmanlı’dan devralınan halktan Türk milletinin yaratılması ve
– insanların kulluktan kurtarılarak özgür yurttaşlar haline getirilmesidir.

Tarihteki demokratik devrimlerin çoğunda bu üç temel amaç vardır. Devletçilik, bu üç amaç açısından da yaşamsal önemdedir.

MİLLİ DEVLET İÇİN DEVLETÇİLİK

Emperyalizme karşı mücadele ancak güçlü devletlerle başarıya ulaşabilir. Amaç, halkın desteğini alabilecek biçimde faaliyet gösteren güçlü bir devletin yaratılmasıdır. Emperyalizmin genel politikası, ülkeleri küçücük ve zayıf devletçiklere bölmek ve böylece onlar üzerindeki baskı ve sömürüsünü sürdürebilmektir. Devlet düşmanlığı anarşistlerin genel özelliğidir.

Bir devletin güçlü olabilmesinin önkoşullarından biri güçlü bir ekonomiye sahip olmasıdır. Devletçiliğin bir ögesi, Planlamadır. Devlet, ekonomiyi demokratik bir biçimde ve ülkenin ve halkın çıkarları doğrultusunda planlayacaktır.

  • Planlı ekonomi olmadan güçlü bir devlet ve ülke yaratamazsınız.

Güçlü devletin diğer bir önkoşulu, ekonominin belirli sektörlerinin devletin denetimi altında olmasıdır. Ülkenin stratejik kaynakları devletin denetiminde olmalıdır. Özellikle enerji gibi önemli bir sektörde devletin egemenliği, siyasal bağımsızlık açısından zorunludur. Halkın temel gereksinimlerinin devlet tarafından sübvansiyonlu olarak sağlanması da temel amaçlardan biri olmalıdır.

  • Devletin elinde ekonomiye güçlü müdahale araçlarının bulunmaması durumunda, emperyalist güçlerin ekonomi alanındaki saldırıları bir ülkeyi göçertebilir.Ayrıca, özel sektörün de devlet tarafından yönlendirilmesi esastır.

TÜRK MİLLETİ İÇİN DEVLETÇİLİK

Devletçilik yalnızca fabrikaların veya demiryollarının mülkiyetiyle sınırlı olarak anlaşılmamalıdır.

  • Sağlıkta devletçilik, halkı birbirine bağlayan en önemli bağdır.
    Devlet tarafından merkezi bir yapı içinde sunulan nitelikli ve parasız sağlık hizmeti, ülkemizin farklı bölgelerindeki insanların kaynaştırılması açısından en önemli araçtır.
  • Sağlık hizmetleri merkezi devletin denetiminin dışına çıkarsa, bölücülüğün en kolay yayılacağı bir ortam doğar.

Eğitimin devlet eliyle parasız olarak sağlanması, farklı köken ve inançlardan insanlardan bir millet oluşturmanın en önemli aracıdır.

Devlet fabrikaları ve öbür işletmeleri, farklı köken ve inançtan insanların ekmek ve hak mücadelesinde omuz omuza gelmelerini sağlar.

KULLUKTAN KURTULUŞ İÇİN DEVLETÇİLİK

Çağdışı toplumsal güçler ve emperyalizm, insanları tarikat şeyhlerinin, aşiret reislerinin, toprak ağalarının kulu yapmaya çalışmaktadır. Kadınları eve hapsederek erkeklerin kulu yapmaya yönelik girişimler de bu niteliktedir.

Devletçi anlayışla verilen eğitim, insanların çağdaş bilimlerle tanışmasını sağlar. Kamu kurum ve kuruluşları, özellikle kadınların istihdamına katkıda bulunarak, insanları çağdışı baskılardan kurtarır.

Devletçiliğe saldıranlar ve özelleştirmeyi savunanlar, burada kısaca özetlenen nedenlere bağlı olarak, gerçekte Kemalist Devrim’e saldırmaktadır.
==============================================
Dostlar,

SERMAYENİN SOPALI TAHSİLDARI YAPILAN DEVLET :
NEREYE DEK?

Sayın Yıldırım Koç arkadaşımızın bilgi birikimi ve yazı ustalığı tartışma dışıdır. Bu yazı da çok değerlidir. Mustafa Kemal Paşa özel sektöre ve sermayeye tümüyle karşıt değildi. Ancak kamu yararını kesin olarak üstün tutar ve bu ikilinin (özel sektör ve sermaye) halkın gönencine (refahına) katkıda bulunmasını kesin ön koşul, hatta araç sayardı. Ulusal Bağımsızlığımıza en küçük sakınca oluşturmaması için üstüne titrerdi. Bu yüzden HALKÇILIK ilkesini geliştirmiş, 6 Ok‘tan biri olarak Kemalist İdeolojinin temel direklerinden saymıştı.

Günümüzde özelleştirmenin sürüklendiği yer, siyasal iktidarların yerel – yabancı sermaye ile iğrenç bir işbirliğidir. Maşa iktidarlar mazlum milletlerin başına getirilmekte ve mide bulandıran post-modern yöntemlerle (sömürünün Küreselleştirilmesi!) iktidarlar, kendi halkının kaynaklarını, alın terini taşeronu oldukları sermaye çevrelerine rant olarak aktarmaktadırlar. Tabii bu arada “komisyon” larını da cebe indirmektedirler.

Bir anlamda Anarşist liberallerin dilekleri gerçekleşmiş, Devlet işlevsizleştirilmiş, yok hükmüne indirgenmiştir. Dahası, yerel – küresel sermaye ittifaklarının sefil maşasına dönüştürülerek halkının sırtında sopalı tahsildarlığa mahkum edilmiştir.

21. yy’ın şafağında İnsanlık, hala olgunlaşmış (matür) olmaktan çok uzaktır ve Küresel ağaları akılları (Rasyonalite) değil, Adam Smith’in hastalığı (en çok kâr) yönlendirmektedir. Ancak bu denli derin eşitsizliğin ve ölçüsüz sömürünün sürdürülebilirliği kalmamıştır. Sular ısınmaktadır. Yepyeni bir devrim ufuktadır.

  • Kapitalizm maksimum kârdan “makul kâr”a geçecek, terbiye olacak/edilecek, evcilleşecek, ahlaksızlığına son verilecektir! Bu öngörü deterministiktir (kaçınılmazdır)..

Ufku yak(ın)laştıracak olan, insanların deneme – yanılma ile çooook yavaş öğrenmek yerine bilimsel öngörü ile geleceği yordama yeteneğini geliştirmesidir. Bu da bir yandan somut olguları yaşayıp deneyimleyerek bir yandan da nitelikli – sorgulayan akılcı eğitimle gerçekleşebilecektir. Kapitalizm için bu tehlikenin panzehiri (antidotu) dinci eğitimle uyuşturma, kitleleri afyonlamadır.

  • Karl Marks haksız mıdır kapitalizmin dini halkların afyonu olarak kullandığını vurgularken?! Yüzsüz sermaye ve sözcüleri bu söylemi utanmazca çarpıtarak Marks’ın “dine afyon dediği” çamuruna yönelmişlerdir. Marks’ın uyarısının gerçek anlamını kavrayamayacak zeka fukarası olmadıklarına göre geriye ne kalıyor?!

Emperyalistleşen – Küreselleşen kapitalizmin 2. kalleş silahı yoksullaşTIRmadır.. AÇ BIRAKMA pahasına üstelik! 2016 içinde 38 milyon AÇ İNSAN daha havuzdakilere eklenmiş ve toplam aç insan sayısı 800 milyonu geçmiştir. Dünyanın tüm aç insanlarını bir ülkede toplamak olanaklı olsaydı, Çin ve Hindistan’dan sonra dünyanın en kalabalık 3. ülkesi AÇLAR ÜLKESİ olacaktı!

İnsanın insanlaşma süreci yavaş da olsa, inişli – çıkışlı da olsa sürüyor, sürecek. Aç da kalsa, aç da bırakılsa.. Hatta “keskin” çelişkiler “uyanmasını” hızlandırabilecektir bile!

Ne mutlu, bu İNSANLAŞMA sürecine bir tuğla koyabilenlere..

Sevgi ve saygı ile. 20 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ İSPARTA ŞUBESİ BASIN AÇIKLAMASI

ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ İSPARTA ŞUBESİ

BASIN AÇIKLAMASI

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da içinde bulunduğu konvoya Şavşat-Ardanuç karayolu üzerinde pusu kurularak yapılan hain saldırıyı kınıyoruz.

Bu saldırı; Sn. Kılıçdaroğlu’nun kişiliğinde Cumhuriyetimize, Kemalist Devrim’e yöneliktir. Bu saldırı aynı zamanda siyasal iktidarın, devlet olanaklarını da kullanarak 14 yıldır, kan bedeli kurup yücelttiğimiz Cumhuriyetle, Kemalizm’le hesaplaşmaya girmesinin yadsınamaz sonucudur.

Türkiye’yi güvensiz, yönetilemez/yönetilemeyen bir ülke durumuna sürükleyen siyasal iktidar, daha çok yurttaşımızın yaşamını yitirmemesi için ivedilikle istifa etmelidir.

Saldırıyı da en sert biçimde kınar, saldırıda yaşamını yitiren askerimizin ailesine başsağlığı, yaralananlar acil şifa dileklerimizi iletir, onların acılarını içtenlikle paylaşırız.

25 Ağustos 2016

YÖNETİM KURULU ADINA:                                         Mahmut ÖZYÜREK
Ulusal Eğitim Derneği
Isparta Şube Başkanı

=======================================

Dostlar,

Gerek ADD’den gerek Ulusal Eğitim Derneği’nden yiğit dava arkadaşımız, eğitim emekçisi, Cumhuriyet’in yürekli öğretmeni…. Sayın Mahmut Özyürek ve çalışma arkadaşlarına teşekkür ederiz bu basın açıklaması için..

Hiiiç sert gelmesin içerik.. Sn. Özyürek bize madalyonun öbür yüzünü düşündürtüyor!

Sevgi ve saygı ile.
25 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

19 MAYIS: YENİDEN DOĞUŞ

19 MAYIS: YENİDEN DOĞUŞ (*)


portresi_gulumseyen

 

Suay Karaman

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün ülkemizi kurtarmak için Samsun’a hareket ettiği 16 Mayıs gününde, bu anlamlı etkinliği düzenleyen Eğitim İş Sendikası Ankara Şubeleri ile Ulusal Eğitim Derneği’ne teşekkür ederek ve tüm katılanları selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum.

1. Dünya Savaşı’ndan yenilerek çıkan Osmanlı Devleti, koşulları çok ağır olan
Sevr Antlaşması’nı imzalamak zorunda bırakılmıştı. Ordusunun elinden silahları ve cephanesi alınmıştı. Anadolu işgal edilmişti. Uzun savaş yılları boyunca millet yorgun ve yoksul bir durumda kalmıştı. Ülkeyi yöneten hükümet aciz, haysiyetsiz ve korkaktı.
Padişahın ise kendini ve tahtını korumaktan başka bir düşüncesi yoktu.

Bu koşullar altında Mustafa Kemal’in yapacağı tek şey vardı;

Emperyalist güçler tarafından bağımsızlığı yok edilmek istenen bir ulus için
kurtuluş savaşına başlamak.

İşte bu nedenle 19 Mayıs 1919 tarihi, vatanın kurtulması için örgütlenen Anadolu insanının bağımsızlık mücadelesinin başlangıcıdır. Bu başlangıçla birlikte büyük liderin öncülüğünde, şanlı zaferler birbirini izlemiş ve kurtuluş süreci tamamlanmıştır. Mustafa Kemal’in önderliğinde 1923 – 1938 arasında gerçekleştirilenler, Kemalist Devrim’in büyük başarılarla oluşturduğu yapılanmanın eseridir.

Ancak Atatürk’ün ölümünden hemen sonra emperyalizmin kışkırtmalarıyla ve ardından çok partili düzenle birlikte, Kemalist Devrim’e karşı olumsuzluklar başlamıştır. Bu sürecin sonunda emperyalist güçlerin yeniden ülkemizi kuşatması, sanayileşmenin önlenmesi, tam bağımsızlığın terk edilmesi, Aydınlanmanın şeriatın karanlığı tarafından bastırılması, ülkeyi içinden çıkılması güç koşullara getirmiştir. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti’ne yeniden Sevr koşulları dayatılarak, parçalanmak, bölünmek istenmektedir.

Bugün ülkemizin ulusal kuruluşları yabancılara satılmaktadır. Yeraltı ve yer üstü zenginliklerimiz emperyalist güçlere pazarlanmaktadır. Tarım ve hayvancılığımız bitirilmiş, sanayimiz çökertilmiş, yolsuzluk, yoksulluk ve talan en üst düzeye ulaşmıştır. Günümüz Türkiye’sinde 8 milyon kişi asgari ücretle çalışmakta, 12 milyon kişi işsizlikle boğuşmaktadır. Çalışanların %70’i yoksulluk sınırının altında ücret almaktadır. Memurun, işçinin, emeklinin, esnafın, çiftçinin düşürüldüğü acıklı durum herkes tarafından görülmektedir.

Terör ülkemizi vurmuş ve terör örgütüyle pazarlık aşamasında ülkemizi bölmek üzere
yeni bir anayasa yapılmak istenmektedir.
Günümüz Türkiye’sinin getirildiği konum karanlıktır.
Genel durum ve görünüm şimdilik iç açıcı değildir.

Dünya Ekonomik Forumu’nun raporlarına göre Türkiye, 134 ülke arasında ekonomik açıdan incelemede genel sıralamada 125. sıradadır. Siyasal iktidarın dünyanın 17. büyük ekonomisi dediği Türkiye’nin gerçekleri yoksulluktur, açlıktır, işsizliktir. Paralarını sıfırlayanlara ve ayakkabı kutusu olanlara teğet geçen ekonomik kriz, halkımızı delip geçmektedir.
Aynı rapora göre yargı bağımsızlığında 82. sırada yer alan Türkiye’de yapılan yolsuzlukların üzerine de gidilememektedir.

Ülkeyi yöneten siyasal iktidar hangi koşulda olursa olsun her istediğini yapmak için uğraşmakta ve açıkça sivil darbe yapmaktadır. Sivil darbe, hukuk dışı yasalar çıkartılarak, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli biçimde kadrolaşmak ve kendilerine karşı olanları
bir yolla yargılayıp, susturmaktır. Laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kesinleşen siyasal iktidarın amacı, ülkemizde rejim değişikliği yapmaktır.

Ancak ülkemizi İslam cumhuriyetine dönüştürme çabaları sonuç vermeyecektir.

Bugün geldiğimiz ortamı eşsiz önderimiz büyük Atatürk 20 Ekim 1927’de Cumhuriyeti
Türk Gençliğine emanet ederken anlatmıştı:

“Bütün bu durumlardan daha acı ve daha korkunç olmak üzere, yurdun içinde
yönetim başında bulunanlar, aymazlık, sapkınlık ve üstelik hainlik içinde bulunabilirler. Dahası, yönetim başında bulunan böyleleri, kişisel çıkarlarını, yurduna girip yayılmış olan dış düşmanların siyasal amaçlarıyla birleştirebilirler.”

Ulusal kurtuluş mücadelemizin başlangıcından 96 yıl sonra, ülkemizde genel durum ve görünüm çok parlak değildir. 96 yıl önce bugünlerde 19 Mayıs, bağımsızlığı yok edilmek istenen
bir ulusun kurtuluş savaşına başlangıcını müjdeliyordu. Vatanın kurtulması için örgütlenerek, güçbirliği yapan Anadolu insanının bağımsızlık mücadelesini müjdeliyordu. 96 yıl sonra
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı ve 19 Mayıs’ı, bugünkü siyasal ortamla birlikte düşünürsek umutsuzluğa kapılabiliriz. Ancak içinde Atatürk sevgisi taşıyanlar için umutsuzluğa yer yoktur, Atatürk’ün gençleri için umutsuzluk diye bir olgu söz konusu değildir. Atatürk’ün ilkelerini özümseyerek, bilinçli ve kararlı bir şekilde tüm yurtseverlerin örgütlenerek yapacağı haklı ve demokratik bir mücadele ile umuda ve aydınlığa doğru yeniden yol alınacaktır.

Günümüz koşullarında Atatürk’ü yalnızca sevmek yetmiyor. Atatürk’ün ilkelerini ve devrimlerini özümsemeden, uğrunda mücadele etmeden salt sevmek; bizi bugün içinde bulunduğumuz karanlıktan çıkarmaya yetmemektedir. Atatürk’ü özünde öğrenip, bilinçli ve kararlı bir biçimde örgütlenerek, mücadele etmemizin zamanı gelmiştir.

Bunun için tüm yurtsever güçlerin bir araya gelip örgütlenmesi, güçlerini birleştirmesi gerekmektedir. Çözümün Kemalizm’in muhteşem “6 Ok” unda olduğunu bilerek, il il,
ilçe ilçe, köy köy, mahalle mahalle dolaşarak ülkemiz üzerinde oynanan bütün bu oyunların topluma anlatılması gerekmektedir. Atatürk’ün gençlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek yaşatılması için, hepimizi büyük görev ve sorumluluklar beklemektedir.

“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı”
kararlı ve bilinçli olarak yeniden savaşmanın zamanı gelmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlık yolunda daima ileriye doğru gideceğimiz ışıltılı günlerin özlemiyle,
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı olan, 19 Mayıs’ın 96. yılını kutluyor ve bize yeniden doğuş ile ışıklar saçmasını diliyorum.

Salonlarda yapılan böyle toplantılarda, genellikle durum analizi yapılır ve konuşmacı konuşmasını bitirir. Halbuki dinleyiciler de durum analizini biliyorlardır, en azından böyle toplantılarda birkaç kez dinlemişlerdir. Haklı olarak “peki ne yapalım, öneriniz ne, çözüm ne?” gibi soru sormak isterler. Konuşmacı bu konuya pek değinmek istemez, belki konuşmayı gizemli olarak sonlandırmak ister, belki çözümü dinleyicilerin bulmasını arzu eder.
Belki de çözümü kendisi de bilmiyor olabilir.

Aslında çözüm son derece basittir: Öfkelenmek gerekir. Ama sinirlenmemeliyiz;
öfkelenmek ile sinirlenmeyi birbirine karıştırmamalıyız. Fransız diplomat ve yazar Stephane Hessel (1917-2013), “sinirlenme negatif bir sözcüktür; sinirlenmemek gerekir; umutlu olmak gerekir. Sinirlenme umudun yitirilmesidir, inkâr edilmesidir.” demiştir. Laik ve demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğu anayasasında yazan bir ülkede, laiklikten söz edilemezse, demokratiklik ise diktatörlüğe dönüştürülmek isteniyorsa, sosyal devlet ilkesine son veriliyorsa, hukuk devleti ilkesi çiğnenip yok ediliyorsa, bireyler kullaştırılıyorsa, ülkenin parçalanması
ve bölünmesi için çalışılıyorsa, yolsuzluk ve rüşvet bakanlara dek uzanarak, aile boyuna yayılıyorsa, ekonomik kriz insanları etkiliyorsa kızdığınızı göstererek, insana özgü en basit tepkiyi vermek gerekiyor: öfkeleneceğiz. Çünkü bunun başka bir yolu yoktur.

Stephane Hessel; “Benzersiz zenginliklere sahip şu yeryüzünde, bilgi ve iletişim çağı 21. yüzyıla yaraşır, eşitlikçi, özgürlükçü, adil ve çevreci olan; diktatörlüğe ‘hayır’ diyen, barışçıl bir başkaldırıdır öfkelenmek.” der ve sürdürür; “öfkelenmenin hedefi daha çok adalet, daha çok özgürlüktür.” Yani kısaca olana, bitene duyarsız, ilgisiz kalmayacağız öfkeleneceğiz.

Yaşadığımız dünyada dayanılamayacak kimi şeylerin olması olağandır. En kötü tavır bu dayanılamayacak şeylere karşı duyarsızlık ve ilgisizliktir. “Elimden bir şey gelmez, ben kendi işime bakarım” demektir. Böyle davranıldığında, insanlığı oluşturan temel değerlerden birini yitiririz. İşte bu yitirdiğimiz değer öfkelenme yeteneğidir.

Öfkelenmenin ardından gelen belirleyici aşama ise eyleme geçmektir. Eylemlere katılım istenilen düzeyde olmayınca, “Neden bu denli az kişiyiz?” sorusunu sorarız ve yine öfkeleniriz. Böylece bu döngü hiç bitmez, hep devam eder. Özellikle sosyal medya üzerinden kahramanlık yapılmasıyla bu döngü desteklenmiş olur. Halbuki alanlara inerek, anayasal hakkımız olan doğru eylemlere imza atmak gerekir. Direnmek sadece düşünmek ya da anlatmak değildir, kesinlikle eyleme geçmektir. Güçlü bir direniş için doğru, yerinde ve zamanında eyleme gereksinim vardır. İşte bu eylemler için  gerekir. Başarının ancak örgütlü toplumlarla gerçekleştiğini unutmamalıyız.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.. 

İlk Kurşun Gazetesi, 19 Mayıs 2015. 

(*): Eğitim İş Ankara Şubeleri ve Ulusal Eğitim Derneği’nin 16 Mayıs 2015 tarihinde düzenlediği “19 Mayıs: Yeniden Doğuş” adlı açıkoturum konuşması.

============================================

Dostlar,

Sevgili kardeşimiz Suay Karaman ve Prof. Dr. Seçil Karal Akgün ile bu açıkoturumda,
bizim düzenleyen her 2 kurumun da üyesi olarak konuşmacı nitemiyle katıldığımızı belirtmiş ve açıkoturum öncesinde 120’yi aşan görsel yansılarımızı web sitemizde paylaşmıştık
(19_Mayis_96. yıl_Ankara)

Değerli Karaman’ın önemli yazısı bize ulaştı ve sizinle paylaşmak istedik.
Kendisine teşekkür ediyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
21 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

BİR VALİNİN BAKIŞ AÇISI


ARŞİVİMİZDEN…


Dostlar
,

Taşra gazetelerinde, radyo ve TV’lerinde ne cevherler var..
Muğla HABER Gazetesi’nde yazan Sn. Av.Yüksel SARI da bunlardan biri..

Atatürk – İNÖNÜ döneminde bir vali – kaymakam … halkına her ne gerekçe ile
olursa olsun “gavat” vb. aşağılayıcı söz – davranış sergileyebilir miydi?
Bırakın böyle yapanın hemen görevden alınarak ağır biçimde yaptırım görmesini, böyleleri o yüksek görevlere atanabilir miydi; “Köylü milletin efendisidir”
anlayışı güdenlerce??

Sevgi ve saygıyla.
25.9.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

==========================================

BİR VALİNİN BAKIŞ AÇISI

Av. YÜKSEL SARI
avukatyuksel@hotmail.com, 18.8.14
Muğla HABER Gazetesi
Çocuktum. İki tepe arasında kurulu mahallemizi sel basmış, kısmen de heyelan olmuştu. Biz çocuklar afetin verdiği zarara üzülen büyüklerimizden farklı olarak o güne kadar görmediğimiz bir şeyi görmüş olmanın heyecanını yaşıyorduk. Bir ara bütün çocukların “Kaymakam gelmiş” diyerek az ilerideki kalabalığa doğru koştuğunu görünce ben de Kaymakam’ın nasıl biri olduğunu merak edip onların arkasından koşmaya başladım. Koca koca adamların ayak aralarından geçerek ortaya ulaştığımda branda beziyle kaplı, naylon pencereli yeşil bir cip’in yanında konuşan orta yaşlı düzgün giyimli birini gördüm.’Kaymakam’ dedikleri bu olmalıydı. Çok sıcak ve içten konuşmalarla mahalle halkına bilgiler veriyordu. Konuşması bittikten sonra cipe binmeden önce yeniden halka dönerek son bir söz daha söyledi:
  • “Merak etmeyiniz Cumhuriyet Hükümeti yanınızdadır ve ne gerekiyorsa yapacaktır.”

Yeşil cip mahalle halkı tarafından sevgi gösterileri ile uğurlanırken, ben de çocuk aklımla Cumhuriyet Hükümeti’nin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalışıyordum. Demek Cumhuriyet Hükümeti hep bizi gözetliyor, ne yaptığımızı biliyor ve zora düştüğümüzde Kaymakamını gönderip bize yardım ediyordu. O günden sonra  Cumhuriyet Hükümeti benim gözümde büyümüş, büyümüş kocaman bir dağ kadar olmuştu.

Aradan onlarca yıl geçtikten sonra Kaymakamın son kez söylediği o sözü bana
yeniden anımsatan Sakarya Valisi Hüseyin Avni Coş oldu.”Cumhuriyet Hükümeti”nin bu valisi de kendi eşi havuza girecek diye Sakarya’da bir havuzu halka kapatmış. Dışarıda bir saat kadar bekleyen vatandaşlar ancak Valinin hanımı havuzdan çıktıktan sonra içeriye girebilmişler. Aynı Vali daha önce de bir vatandaşa “Gavat” demişti.
(AS: Adana valisi iken..)

Önümdeki gazeteden haberi okurken bir yandan da hüzün içinde düşünmeye başladım. Böyle bir adam nasıl Vali olabilmişti? Nasıl böyle şeyler yapabiliyordu?
Gücünü nereden ve kimden alıyordu? Daha da önemlisi havuzun dışında Vali eşinin sefasını bekleyen vatandaşlar Vali’ye de eşine de hak ettikleri karşılığı vermeden
nasıl durabilmiş, durumu nasıl kabullenebilmişlerdi?

Bir yanda türlü olanaksızlıklar içindeki genç bir Cumhuriyetin idealist Kaymakamı Halkına yakın, onu önemsiyor ve değer veriyor. “Ben yaparım, ben ederim…. ben ben ben..“ demiyor. Kendini değil, Cumhuriyet Hükümetini öne çıkarıyor ve yüceltiyor.
Öbür yanda ise halkına “Gavat” diyen, aşağılayan bir Vali. İçim kıyılıyor,
midem bulanıyor. Biz Cumhuriyeti bu hale nasıl getirdik?

Bu soruların yanıtını düşünürken Cumhurbaşkanı seçiminde yapılan meydan konuşmaları gözümün önüne geliyor. Adayların ve onlara destek veren siyasal önderlerin konuşmalarını anımsıyorum. Hepsinin konuşması da dinsel içerik taşıyor. Adeta kimin daha çok dindar (AS: bizce DİNCİ demek gerek..) olduğu konusunda birbirleri ile yarış içindeler. Halk kürsüden yapılan dinsel içerikli konuşmaları daha çok alkışlıyor. Ben de sorumun yanıtını o meydanlarda buluyorum.

Seçim meydanlarında yıllarca bu millete yalan söylediler.
’Kemalist devrim dine karşıdır’ dediler.

Oysa Kemalist devrim dine değil, tarikatçılık ve şeyhlik düzenine karşıydı.

Çünkü tarikatçılık ve şeylik düzeninde şeyhlerin sözü mutlaktır. O ne söylerse doğrudur, kesin itaat gerekir. Şeyhin gözünde müridi yalnızca bir ‘kul’ dur. Başkaca bir değeri olamaz. Müridi müritliğini bilecek, şeyhine kesin biat edecektir. O ne isterse onu yapacak, O ne derse kabul edecektir. Şeyhinin düşündüğünden başkasını düşünmek zinhar yasaktır. Bu yüzden Kemalist devrim tarikatçılık ve şeylik düzenini yasaklayarak bizim insanımıza hiç yakışmayan  bu çağ dışı duruma son verdi.
Halkı şeyhin müridi olmaktan kurtarıp
eşit haklara sahip, özgür, düşünen, konuşan birer yurttaş yaptı.

Ancak, özellikle çok partili döneme geçtikten sonra Kemalist Devrim unut(tur)uldu.
Dinin siyasette kullanılması tarikatçılığın yeniden hortlamasına neden oldu.
Oylarını artırmak isteyen siyasal partiler tarikatlardan destek istiyor, tarikatlar da
bu destek karşılığında Devlet katında önemli mevkileri ele geçiriyordu. Böylece yalnızca
yer altından çıkmakla kalmadılar, aynı zamanda sürgit iktidar olup, laik Cumhuriyetin
tüm olanaklarını dini çevrelerin hizmetine sundular.

Bugün gelinen noktada Cumhuriyet’in başında oturanların ve devlet katında
önemli görevlerde bulunanların birçoğunun  tarikat mensubu olduğu artık sır değil.
Yani “Cumhuriyet “ artık tarikatların elindedir. Devlet o zihniyetin getirdiği
bakış açısı ile yönetilmektedir.

O Vali’ye halkına “Gavat” dedirten de, eşi için havuzu kapattıran da, işte bu zihniyetin getirdiği bakış açısıdır. Çünkü o, karşısındakini kendi iradesine sahip eşit hak sahibi bir yurttaş olarak görmüyor. Ona göre vatandaş ‘kul’,  kalabalıklar da güdülmesi gereken ‘sürü’ dür. Onu bu bakış açısıyla yetiştiren, Vali yapan ve hala arkasında duran ise
aynı anlayışın denetimindeki bugünkü “Cumhuriyet Hükümetleri”dir.

Öbür yandan bu durum zamanla halkı da dönüştürmüş, biat kültürü yeniden toplumda egemen duruma gelmiştir. Özgür yurttaş, yerini biat eden yurttaşa bırakmıştır. Sakaryalıları sessizce  durumu kabullenmeye iten neden budur.
Bu yüzden Vali’ye de eşine de gereken dersi vermeyi düşünememişlerdir.

Demem o ki, her şey birdenbire olmadı.
Biz Kemalist devrimi unutmaya başladığımızda
Cumhuriyetimizi de yitirmeye başlamıştık.

Hala bunu anlayamamışsak eğer, her şey müstahak (AS: yaraşır) bize!)

Zeki Sarıhan : 15 SORUDA KÖY ENSTİTÜLERİ


Dostlar
,

Saygın Eğitimci, değerli arkadaşımız Sayın Zeki Sarıhan, Köy Enstitülerini
15 soruyla irdeliyor kuruluşlarının 74. yılında.. Aşağıdaki yazısı, yine araştırmaya ve kanıtlara dayalı büyük ölçüde. Yer yer, anlama dokunmadan Türkçeleştirmek gerekti. Katıl(a)madığımız birkaç önemli nokta oldu.. Onları da yerinde ayraç içinde sunduk.. Demokrasi güzel şey.. Teşekkürler değerli Sarıhan..

Sevgi ve saygı ile.
16 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==========================================

15 SORUDA KÖY ENSTİTÜLERİ

Zeki_Sarihan_portresi

Zeki Sarıhan 

17 Nisan 1940’ta TBMM’nde Köy Enstitüleri Yasası kabul edildi.
Kuruluşlarının 74. yılında Enstitüleri anma toplantıları düzenleniyor.
Bu vesile ile Köy Enstitüleri hakkında bildiğim gerçekleri 15 soruda özetlemek isterim.

1. Neden açıldılar? Köy Enstitüleri, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un 1939’da yayımlanan “Canlandırılacak Köy” adlı kitabında belirttiği gerekçelerle, kapalı bir ekonomi ve toplum hayatı yaşayan Türk köyüne kapitalist ilişkileri ve buna bağlı olarak da Kemalist ideolojiyi, köyden yetişmiş aydınlar yoluyla sokmak amacıyla açıldılar. 1940 istatistiklerine göre nüfusun %75’i köylerde yaşıyordu ve köyde öğrenim çağındaki çocukların ancak %25’i öğrenim olanağına sahipti.
Verili öğretmen yetiştirme sistemiyle köye ulaşmak ve köyün çehresini değiştirmek olanaklı değildi.

2. Enstitülerin diğer eğitim kurumlarından farkı neydi? Türkiye’de Fransız eğitim sisteminden aktarılma bir eğitim anlayışı vardı. Bu sistem kentli burjuva toplumun ihtiyaçlarını göz önünde bulunduruyordu. Mevcut sistem, bilgi sahibi insan yetiştirmeye hizmet ediyordu. Bununla feodalizm yıkılamaz ve köy nüfusu kapitalizme açılamazdı. Enstitü öğrencisi hem bilgili hem de üretici olacaktı.

3. Köy Enstitüleri devrimci kurumlar mıydı? 1940’ta Türkiye’de devrimci olan bir Cumhurbaşkanı, hükümet veya parlamento yoktu. Kemalist devrim kabuklaşmış ve halkın sırtına bir yük haline gelmişti (AS: Bu yargıya katılmamız olanaklı değil..). Enstitülerin sistemin aleyhine çalışarak işçi ve köylülerin bürokratik-kapitalist bir iktidarı yıkması, yerine bir halk iktidarı kurulması amacıyla var edildiğini söylemek zaten olanaklı değildir. Enstitülerle, 1940’a dek ülkede yerleştirilmeye çalışılan siyasal ve sosyal düzen köye de taşımak isteniyordu. 17 Nisan 1940’ta Meclis görüşmelerinde yasaya tek bir karşıt oy bile çıkmaması, sistemin ondan beklentilerine kanıttır.
O dönemde ülkede özgür tartışma, gerçek bir parlamenter yaşam yoktu. Bütün yasalar hükümetten geldiği gibi oybirliği ile geçerdi.

4. Enstitüler, gerek eğitimde, gerek siyasal yaşamımızda neden unutulmaz bir iz bıraktı? Enstitüler, köyün eğitilmesi konusunda özgün bir buluştu. Türkiye’nin koşullarını hesaba katmıştı. Yalnızca bu durum eğitimcilerin ona ilgi duymasını haklı kılar. Fakat daha önemlisi, Enstitü çevresi halkçı bir iklim sundu ve burada sosyalist görüşler filizlenmeye başladı. Şöyle de söylemek yanlış olmaz: “Enstitüler, sistemden kaçırılmış kurumlardır!” Fakat hiçbir sistem, kendi aleyhine işleyecek bir organa izin vermez. Dönemin iktidarı bu kaçağı çok geçmeden fark etti ve onu
yola getirdi. İz bırakan, unutulmayan sistem değil, bu “kaçak”tır.

5. Enstitülerde halkçılık nasıl filizlendi? 1940’ta Türkiye’de halkçılığı baskı altına almış bir tek parti yönetimi vardı. Fakat Türkiye büyük bir ülkedir. 1920’li yılların solculuğu bastırılalı henüz 15-20 yıl geçmişti. Her an sola açılacak aydınlar vardı ve bunlar CHP ve devlet içinde de bulunuyorlardı. İsmail Hakkı Tonguç, O’nun yardımcısı Ferit Oğuz Bayır, onların seçtiği okul müdürleri, hümanist Hasan Ali Yücel’in koruyucu kanatları altında kendilerine özgü bir alan yarattılar ve burada
halka hizmet ruhuyla donanmış öğretmenler yetiştirmeye başladılar. 1940’ların iktidar ideolojisi olan Kemalizmin gerek halk için, gerek aydınlar ve gençlik için bir çekiciliği kalmamıştı (AS: Bu görüşe de katılmıyoruz..) . O tarihlerde ülkede iki akım alttan alta aydınları etkiliyordu: Turancılık ve Sosyalizm. Kimi yüksek öğrenim kurumlarında Turancılık, Enstitülerde ise Sosyalizm uç verdi. Fakir Baykurt’un anılarında
(Köy Enstitülü Delikanlı) bu durum açıkça anlatılmaktadır.

6. Köy Enstitüleri niçin kapatıldı? Yönetim, kısa zamanda Enstitülerin onlar için çizilmiş sınırlar dışına taşmakta yani “elden çıkmakta” olduğunu görerek, Tonguç başta olmak üzere yöneticilerini değiştirdi. Köy kalkınması için düşünülen programlar da
artık serbest piyasaya teslim edildiğinden, Enstitüler gereksiz duruma getirildi,
1954’te adları da değiştirilerek klasik birer öğretmen okulu yapıldılar.

7. Enstitüler amacına ulaştı mı? Enstitüler, köyleri tanıyan, eli kalem tutan, görevlerine bağlı bir öğretmen kuşağı yetiştirdi ancak onların köyün siyasal, ekonomik ve sosyal yaşamını değiştirmeleri olanaklı değildi. Eğitim seferberliği, toprak reformu ve sanayileşme ile bütünleşemedi. Bütün Enstitü kadroları bir araya gelseydi bir liman ve 100 km asfalt karayolu yapamazlardı. Bu işi, 2. Dünya (AS: Paylaşım) Savaşı’ndan sonra ülkeye girecek olan yabancı sermaye ve teknoloji başaracaktı. Bu kalkınma hareketi, ne yazık ki ülkeyi dışarıya bağımlı duruma getirdi.

8. Köylüler Köy Enstitülerine sahip çıktı mı? Köy kalkınmasını, köyün canlanmasını sağlamak için kurulan Enstitüler kapatılırken köylüler bu kurumlara sahip çıkamadılar. Zaten köylüler Devletçe edilgin durumda tutuluyordu. Hiçbir örgütleri yoktu. Gençlere ise ancak Tan gazetesini izleyecekler ise izin veriliyordu! Köylüler tek parti döneminde yaşanan yoksulluk ve baskıdan kurtulma isteğindeydiler. Kendilerini 1950’den sonra daha iyi hissettiler. Hem çarıktan kara lastiğe geçebildiler, hem de istedikleri partiye
oy vermeye başladılar. Bu arada Köy Enstitüleri de kim vurduya gitti. .

9. Enstitüleri ağalar veya Amerika mı kapattırdı? Her ikisi de doğru değildir.
Bunlar, kabahati İnönü’nün üzerinden savuşturmak için üretilmiş komplo kuramıdır.
(AS: Marshall yardımlarının bir koşulu da Köy Enstitülerinin kapatılmasıdır!)
Açılmaları da kapatılmaları da Türkiye’nin kendi iç siyasal gelişmeler nedeniyledir. Ağaların Enstitülerin açılmalarına bir itirazları olmamıştı. Siyasal nüfuzları da Enstitüleri kapattıracak ölçekte değildi. Amerikalı Prof. John Dewey, Enstitü tipi eğitimi öğütlemişti. Enstitülerin sonu, Amerika Türkiye’ye girmeden daha 1946’da görünmüştü. UNESCO, bir kalkınma modeli olarak Enstitü tipi kurumları az gelişmiş ülkelere önermiştir. Fakat artık bunlar halkçı kurumlar değil, kırsalı kapitalizme açan
bir çeşit tarım okulu olacaktı.

10. Enstitülerin yetiştirdiği öğretmen tipolojisi nasıldır? Enstitüler, ortalama olarak Atatürkçü ve Halk Partili öğretmen yetiştirdi. İçlerinde sosyalist olanlar pek azdı ve bunların bir bölümü de 1960’tan sonraki ortamda sosyalist oldular. Bir Enstitü mezununun en son yayımlanan anı kitabındaki şu dizeler, ortalama Enstitü çıkışlının görüşlerine örnek sayılabilir: “İleriki yıllarda da epey gözlemledim. Halk böyle istiyor, halkın dediği olur.. türü siyasetler yapıldı. Halka çok ödünler verildi.
Genç Cumhuriyetin ilkeleri çiğnendi. Hiçbir devrim halka danışılarak yapılmaz.
Halkın gelişmesine yönelik devrimi başlangıçta halka anlatamazsınız. Gelenekselleşmiş yapıyı kıramazsınız.” 
Fakat İsmail Hakkı Tonguç, Ferit Oğuz Bayır ve Fakir Baykurt gibi Enstitücüler olaya böyle bakmıyorlardı.

11. Köy Enstitüleri yaşasaydı Kürt hareketi de olmaz mıydı?
Bu görüş tümüyle yanlıştır. Bunu savunanlar, Enstitüler yaşasaydı Kürt nüfusun asimile edilmiş olacağını ya da Kürt köyleri de kalkınmış olacağından Kürtlerin düzenden yakınması olmayacağını varsayıyorlar. Kürt hareketine, Kürtlerin ister Enstitüde,
ister lise veya üniversitede okumuş kesimince önderlik yapılmaktadır ve bu hareket feodal bir hareket de değildir. İster Köy Enstitüsü, ister Öğretmen Okulu mezunu olsun, öğretmenler onlarca yıl görev yapsalar bile Kürt köylülerini asimile edemedi.
(AS: Böylesi bir amacın güdüldüğünü düşünmüyoruz..) 

12. Kemal Tahir ve Atilla İlhan gibi solcuların Enstitü karşıtlığını nasıl yorumlamak gerekir? Türk edebiyatının bu iki değerli adından Kemal Tahir İttihatçıdır ve Kemalizme karşı olduğu için Enstitülere de karşı olmuştur. Atilla İlhan ise İnönü döneminde hapsedilip zulüm gördüğü için (AS : ????), o dönemin bir ürünü olan Enstitülere karşı olmuştur. Her ikisinin tutumu da duygusaldır ve yanlıştır. Bu olay herkese doğru bir yöntem sunmaktadır. Tek Parti dönemi siyasal bakımdan kötü ise,
o dönemde yapılan her işin kötü olmadığı ya da Köy Enstitülerinin iyi birer kurum olmasının Tek Parti döneminin siyasal yapısının da iyi olduğu yolundaki genellemelerden sakınmak gerekir.

13. Enstitüler yeniden açılabilir mi? Enstitüler, köylük bir ülkenin eğitim ve kalkınma tasarımı idi. Günümüzde köy nüfusu %20’lere (AS: 31 Mart 2014’te 31 büyükşehir belediyesi oluştu ve köy sayısı 17 bin eksilerek yarılandı; köy nüfusu da %10’lara indi..) dek inmiştir ve köyler kentlerle bütünleşmiştir. Köye gidecek hizmetleri artık
tek bir kişiye yüklemek, onu zorunlu hizmetle 20 yıl köyde tutmak, aylığının bir bölümü yerine kendisine toprak ve iş makineleri vermek olanaklı değildir. Enstitüler, yaşasalardı bile, 1960’lardan sonra işlevlerini yitirirlerdi. Zaten taşımalı eğitimle köy okullarının büyük bir bölümü kapanmıştır. 15-20 öğrencilik köy okulları açıp bunları tek bir öğretmene teslim etmek de doğru değildir.

14. Enstitülerin kalıtından nasıl yararlanabiliriz? Enstitüler, insanın yaparak
ve yaşayarak öğrenmesi, eğitim programlarının ülke koşullarına uygun olması,
okuma çabası, öğretmenlerin birer ülkü sahibi olması, eğitimde fırsat eşitliği,
eğitim kurumlarda demokrasi  gibi konularda ulusal eğitimde yararlanılacak önemli bir birikim bırakmıştır.

15. Köy Enstitülerini en iyi anlatan kitap hangisidir? Enstitüler hakkında ülkemizde 300’den çok kitap yayımlandı. Bunların önemli bir bölümü anılardır. Enstitülerle ilgili
en derli toplu olanı, Kanadalı bir sosyolog olan Fy Kirby’nin (Fay Körbi) 1960 sonrasında yayımlanmış “Türkiye’de Köy Enstitüleri” kitabıdır. Konuya dışarıdan bakabilmesi, Enstitüleri Türk eğitim tarihi içinde yerli yerine oturtması, verilerinin sağlam ve çözümlemelerinin güvenilir olması, alan araştırmalarına dayanması, kitabın değerini artırmaktadır. (15.4.2014)

Muammer Aksoy’un Aydın Sorumluğu

 

Dostlar,

Kardeşimiz sevgili Hüsnü Merdanoğlu‘nun,
Devrim Şehidimiz Prof. Dr.  Mumammer Aksoy anısına
değerli yazısını paylaşmak istiyoruz..

Teşekkür ederiz Sayın Merdanoğlu..

Sevgi ve saygı ile.
31 Ocak 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=================================

Muammer Aksoy’un Aydın Sorumluğu

PORTRESI_husnu_merdanoglu

 

 

Hüsnü MERDANOĞLU

 

Aydın kişi; kendini aydınlatmış olan ve toplumun bilinç düzeyini artırmak için, aydınlatma görevini kendine görev edinendir. Ülkemizin yetiştirdiği onurlu hukukçulardan ve Atatürkçü Düşünce Derneğinin Kurucu Genel Başkanı Prof. Muammer Aksoy, Atatürk’ün aydınlığından yararlanarak, aydınlanmış ve aydınlığını topumla yansıtma onurunu taşıyarak, 31 Ocak 1990 günü bir suikast sonucu yaşamını yitirmiştir.

Bilinen gerçektir ki; Ulusal Kurtuluş Savaşımız, bağımsızlığımıza el koyan emperyalizme karşı yapılmıştır. Yine tarihi gerçektir ki; Kuvayı Milliye koşullarında yapılan anlaşmalar ile Lozan Antlaşması dâhil, Atatürk döneminde yapılan tüm uluslararası anlaşmalarda ve Kemalist Devrim’in yapı taşlarının yerleştirilmesi sürecinde, sürekli olarak ülkemizin tam bağımsızlığına öncelik verilmiştir.

Muammer Aksoy, Kemalizm için vazgeçilmez olan tam bağımsızlık konusunu iyi anlayan bir aydın olarak, aydınlatma görevini yerine getirirken tam bağımsızlık konusuna ayrı bir önem vermiştir.

Türk Devriminin öncüsü Atatürk, günümüzde de anlamını, önemini ve
güncelliğini koruyan, tam bağımsızlığı şöyle tanımlamıştır:

  • “Tam bağımsızlık demek, elbette siyasa, ekonomi, adalet, askerlik,
    kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir.
    Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve
    ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir….”

Nitekim kuruluş mücadelesinin ilk yazılı belgelerinden olan Amasya Genelgesi’nde;

“Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir.”

vurgusuna yer verilerek (AS: 22.6.1919) başlatılan kurtuluş ve kuruluş sürecinde,
sürekli olarak tam bağımsızlık (esas bağımsızlık) göz önünde tutulmuştur.
Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, kurtuluşumuzu gerçekleştiren, tüm Kuvayı Milliyecileri için;

“… Kuvayı Millliyeyi âmil ve iradeyi Milliyeyi hâkim kılmak” formülü,

kutsal bir parola olarak benimsemişlerdir.

Tam bağımsızlığa dayalı olarak sürdürülen Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başarı ile kazanılması yurdumuzun bağımsızlığını sağlamakla birlikte, emperyalistlerce ezilen, sömürülen uluslar tarafından örnek alınması, onlara “ulus” olma bilincini aşılaması yönünden de anlamlı olmuştur.

Öyle ki, Fransız yazar Pierre Benoit, Anadolu’da emperyalistlerin yenildiğini işiten Arapların tepkilerini şu cümlelerle günümüze aktarmıştır:

“Kudüs’te toplanan on binlerce Arap, minarelere ve kulelere yerleştirilen İngiliz mitralyözleri, zırhlı otomobillerdeki İngiliz askerleri karşısında, semayı dalgalandıran
bir gürleyişle coşkun ve korkusuz haykırıyorlardı;

Yaşa Mustafa Kemal Paşa!

Atatürk’ün öncülüğünde yönetilen Türkiye’nin, sömürülen uluslara örnek olması, emperyalist güçlerin huzurunu kaçırmış ve emperyalist güçler, Atatürk’ün O’nun devlet yaşamına yansıttığı Kemalist Devrimin açıktan ya da örtülü düşmanlığını yürütmüşler ve yürütmektedirler.

Tam bağımsızlık kolay elde edilmemiştir!

Bir yandan iç ayaklanmalar kışkırtılırken, bir yandan Mustafa Kemal Paşa
ve yakın arkadaşları için idam fermanları çıkarılmıştır. Bir yandan da her dönemde geçerli olan din sömürücülüğünden yararlanılarak Kuvayı Milliyeciler
başarısızlığa uğratılmaya çalışılmıştır.

Ne var ki, Atatürk’ün ölümünü izleyen yıllardan başlayarak; ekonomik, siyasal, askeri ve kültürel yönlerden tam bağımsızlığımız kuşatma altına alınmıştır.

Ülkemiz bir yandan kuşatma altına alınırken bir yandan da, bağımsızlık bilinci yani
ulusal (milli) ruhun gerilemesine göz yumulmuştur.

Küreselleşme süreci bahane edilerek ulus ve tekil (üniter) devlet yapısına gerek kalmadığı dayatılmış, hemen her aşamadaki ulusal eğitim izlenceleri yozlaştırılmıştır.
Oysa Kemalist kadro, bağımsızlığımızın güvencede olması için çağdaşlığı da içinde barındıran ulusal eğitim izlencesini uygulamış, güçlü Türkiye için ulusal gücümüze dayanan güçlü Orduya önem vermiş, Ordumuzu ve halkımızı başkalarına muhtaç etmemek için, Kumu İktisadi Kuruluşlarını işletmeye açmışlar, Sadabat Paktı,
Balkan Paktı gibi uluslararası dostluk anlaşmalarını yürürlüğe koymuşlardır.

Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi olarak bilinen ve gelecek kuşaklara
vasiyet özelliğini taşıyan metinde; koşullar ne olursa olsun görevin,
“Türk istiklâl ve Cumhuriyetini korumak” olduğu vurgulanmıştır.

Bunun anlamı tam bağımsızlığı (siyasal ve ekonomik bağımsızlığımız) korumak,
elden çıkmış ise yeniden elde etmektir.

Muammer Aksoy,
Atatürk’ün tam bağımsızlığa ne denli önem verdiğini, şu yerinde tespitle açıklamıştır:

  • “Mustafa Kemal Atatürk’ün, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasındaki hemen bütün konuşmalarında, genelgelerinde, telgraflarında, bildirilerinde asıl amaç olarak, hep bağımsızlık (istiklal) kavramına yer vermiştir. Bütün bu konuşma ve yazışmaları okuyanlar, bir tek düşüncenin perçinleşmesi için ‘sanki bir demircinin, elindeki çekici, aynı noktaya yüzlerce kez, binlerce kez vuruşunu’
    görür gibi olurlar.
  • Çünkü Tam bağımsızlık,
    Atatürk’ün kurmak istediği Türkiye’nin “baş ilkesidir.

Yurttaşlarımızın; yeniden açık ve örtülü kuşatılmışlıktan, vesayetten ve uyuşukluktan kurtulabilesi için; yöneticilerimiz Atatürk öncülüğünde geçekleştirilen
Ulusal Kurutuş Savaşı’nın amacını kavrayarak
ve bu Savaşı ruhundan
cesaret alarak sorumluluklarının ayırtına varmalıdırlar.

Aydınlar bu konuda ısrarla yöneticileri ve toplumu uyarmalıdırlar.

Toplumun yazgısını etkileyecek düzeyde aydın olma görevini yerine getirenlerin aydınlığından, toplumun aydınlanmasını istemeyenlerin rahatsız olmaları da doğaldır.

Bu nedenle tarihte, toplumu aydınlatma görevi üstlenmiş birçok aydın insanın canına kıyılmıştır.

Muammer Aksoy da bu aydınlardan biridir.

Doğal almayan ise, toplumun aydınlanmasından rahatsız olanlara teslim olarak aydınlatma görevini yapmamaktır.

Ne mutlu, aydınlatma görevini yerine getirme onurunu taşıyanlara.
Ne mutlu, aydınların ışığından yararlanmasını bilenlere.

Yeni Yıla Girerken Kadın ve Çağdaşlık


Yeni Yıla Girerken Kadın ve Çağdaşlık

portresi

 

Prof. Dr. Taciser Onuk

 

 

TUİK’ e göre genel nüfusumuzun yaklaşık yarısı kadındır.
Tanrı, yaratıcı gücünü kadınla paylaşarak ona özel bir statü kazandırmıştır.
Kadın, insanlık yapısının en önemli direği ve temelidir.
Kadın evrenin kaynağı olan yaratıcı gücün yarısıdır.

Yüce Atatürk’ün en büyük yapıtı olan laik-demokratik Türkiye Cumhuriyetimiz, her yönüyle ileriye dönük, ulusu kadın-erkek bütün dinamikleriyle devletin temelinde buluşturan büyük bir toplumsal değişim ve gelişim projesidir.

Ulusumuzun ölüm kalım savaşı verdiği milli mücadele döneminde
Türk kadını, vatanın kurtarılması için yardım toplamak, insanların cesaret ve mücadele gücünü artırmak için mitingler, toplantılar yapmak, dernek-vakıf-birlikler kurarak birlikteliği ve ortak güç sağlamak azmini ayakta tutma çabası ve başarısı içinde olmuştur.

Cephede doğrudan çarpışan kadınlar olmakla birlikte, cephe gerisinde de her alanda erkeklerin yanında bulunarak ülkemizin kurtarılmasında çok büyük katkılar sağlamışlardır. Kadını ve erkeğiyle omuz omuza kazanılan Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Ulusun çağdaş ve demokratik bir yönetime kavuşmasının başlangıç noktası olmuştur.

Atatürk 1923’teki

  • “Bizim toplumumuzun başarılı olamamasının nedeni,
    kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan doğmaktadır.

sözüyle çağdaş toplumun yaratılmasında kadının toplumdaki yeri ve önemini bir kez daha vurgulamıştır. Atatürk’e göre;

  • “Bir toplumun kültür düzeyini, o toplumda o kültürde kadının ulaştığı düzey belirlemektedir. Türkiye Cumhuriyetinde kadın en saygın yerde, her şeyin üstünde
    ve en şerefli varlıktır.”

Kadınlar ancak Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte siyasal, toplumsal haklarına
yasal olarak kavuşabilmiştir. Başta laik eğitim sistemi ve Aydınlanma düşüncesi olmak üzere her alanda gerçekleştirilen Devrimler, kadının yasal ve yapısal yönden konumunun yükseltilmesi ve hak ettiği yere gelmesini sağlamıştır.

Atatürk’ten sonra toplumda kadın gücünün yeterli kullanılamamasının sonunda,
başta laik eğitim sistemi ve aydınlanma düşüncesi olmak üzere Türk Kültürünü oluşturan değer ve kurallar giderek yok olmuştur.

Sorunlar şiddet yoluyla çözülmeye başlanmış, insanlar ve ülkeler arasında iletişim bozulmuştur.

  • Toplumda özellikle kadına yönelik her türlü şiddet, gericilik, bölücülük, şeriatçılık, tarikatçılık giderek artmıştır.

“Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine İlişkin Yasa”ya karşın dünyada kadınlara şiddet uygulayan ülkelerin başında geliyoruz.

Kadına yönelik tecavüz, dayak, cinayet ve şiddetin her türlüsü olanca yabanıllığı (vahşiliğiyle) sürüyor. Töre kurbanı kızlar artıyor, biz Ulus olarak seyrediyoruz.

Başta cinsel taciz olmak üzere, bir yılda 28 bin kadın saldırıya uğramıştır.
Özellikle aile içi şiddet yüzünden her yıl yüzlerce kadın yaşamını yitiriyor. 2013 yılının ilk dokuz ayında 136 kadın öldürüldü. 50 binden çok kadının eşlerine mahkeme kararıyla evden uzaklaştırma ve uyarı gibi önlemlerle koruma sağlandı.
Mayıs 2013’e dek şiddete uğradığı için polis korumasına alınan kadın sayısı
11 bini geçmiştir. Kadına şiddet olanca hızıyla sürüyor.

Dünya Ekonomik Forumu‘nun 134 ülkede yaptığı “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” araştırmalarına göre Türkiye ne yazık ki 129. sırada. (Rahmi Turan, SÖZCÜ)

Sonuç olarak    :

Atatürk’ün ulusçuluğunu, demokrasi anlayışını, laikliği, eğitim anlayışını,
kültür politikasını, Türk kadınına verdiği hakların önemini ve değerini anlayamadık, anlatamadık.

Allahın bir lütfu, en büyük şansımız Atatürk, gençlere kadınlara ve tüm ulusa
hedef olarak çağdaş uygarlığı yakalamayı ve hatta en önlerde yer almayı göstermiştir.

Kemalist Devrim her şeyden önce bir kültür devrimidir.
Amacı, çağın gereklerine uygun yeni insanlar yaratmaktır.
Atatürk, on beş yılda ümmetten çağdaş ve özgür bir ulus yaratmıştır.
Ölümünden sonra gelen veya getirilen hiçbir önder O’nun gösterdiği yoldan gidememiştir.
(A. Saltık: “yeterince” gidememiştir denebilir,  fazlası en başta İ. İnönü‘ye haksızlık..)

Çözüm gene Atatürk’çü düşünce ile her çağda çağdaşlıktır.
Çağaş kadın çağdaş toplum yaratır.
Uygar olmayan toplumlar, uygar olan toplumların yönetimine mahkumdur.

=========================

Teşekürler,
Cumhuriyet kadını Sayın Prof. Dr. Taciser Onuk..

İyi yıllar..

Sevgi ve saygı ile.
7.1.14, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net