Devletçilik niçin önemli ve gerekli? 

Devletçilik niçin önemli ve gerekli? 

Yıldırım Koç

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Kemalist Devrim‘in en önemli dayanaklarından biri, 1937 yılında Anayasaya da eklenen devletçiliktir. Ne yazık ki, Cumhuriyet Halk Partisi ve CHP geleneğinden gelen birçok kişi, Kemalizm’in bu temel ilkesinden koptu ve yıllardır emperyalistlerin ülkemize dayattığı özelleştirmeleri savunuyor. Devletçilik yalnızca devletin kimi fabrikalara, demiryollarına, limanlara, elektrik santrallarına sahip olması değildir. Kemalist Devrim’in üç temel amacı;

– bir milli devletin kurulması,
– Osmanlı’dan devralınan halktan Türk milletinin yaratılması ve
– insanların kulluktan kurtarılarak özgür yurttaşlar haline getirilmesidir.

Tarihteki demokratik devrimlerin çoğunda bu üç temel amaç vardır. Devletçilik, bu üç amaç açısından da yaşamsal önemdedir.

MİLLİ DEVLET İÇİN DEVLETÇİLİK

Emperyalizme karşı mücadele ancak güçlü devletlerle başarıya ulaşabilir. Amaç, halkın desteğini alabilecek biçimde faaliyet gösteren güçlü bir devletin yaratılmasıdır. Emperyalizmin genel politikası, ülkeleri küçücük ve zayıf devletçiklere bölmek ve böylece onlar üzerindeki baskı ve sömürüsünü sürdürebilmektir. Devlet düşmanlığı anarşistlerin genel özelliğidir.

Bir devletin güçlü olabilmesinin önkoşullarından biri güçlü bir ekonomiye sahip olmasıdır. Devletçiliğin bir ögesi, Planlamadır. Devlet, ekonomiyi demokratik bir biçimde ve ülkenin ve halkın çıkarları doğrultusunda planlayacaktır.

  • Planlı ekonomi olmadan güçlü bir devlet ve ülke yaratamazsınız.

Güçlü devletin diğer bir önkoşulu, ekonominin belirli sektörlerinin devletin denetimi altında olmasıdır. Ülkenin stratejik kaynakları devletin denetiminde olmalıdır. Özellikle enerji gibi önemli bir sektörde devletin egemenliği, siyasal bağımsızlık açısından zorunludur. Halkın temel gereksinimlerinin devlet tarafından sübvansiyonlu olarak sağlanması da temel amaçlardan biri olmalıdır.

  • Devletin elinde ekonomiye güçlü müdahale araçlarının bulunmaması durumunda, emperyalist güçlerin ekonomi alanındaki saldırıları bir ülkeyi göçertebilir.Ayrıca, özel sektörün de devlet tarafından yönlendirilmesi esastır.

TÜRK MİLLETİ İÇİN DEVLETÇİLİK

Devletçilik yalnızca fabrikaların veya demiryollarının mülkiyetiyle sınırlı olarak anlaşılmamalıdır.

  • Sağlıkta devletçilik, halkı birbirine bağlayan en önemli bağdır.
    Devlet tarafından merkezi bir yapı içinde sunulan nitelikli ve parasız sağlık hizmeti, ülkemizin farklı bölgelerindeki insanların kaynaştırılması açısından en önemli araçtır.
  • Sağlık hizmetleri merkezi devletin denetiminin dışına çıkarsa, bölücülüğün en kolay yayılacağı bir ortam doğar.

Eğitimin devlet eliyle parasız olarak sağlanması, farklı köken ve inançlardan insanlardan bir millet oluşturmanın en önemli aracıdır.

Devlet fabrikaları ve öbür işletmeleri, farklı köken ve inançtan insanların ekmek ve hak mücadelesinde omuz omuza gelmelerini sağlar.

KULLUKTAN KURTULUŞ İÇİN DEVLETÇİLİK

Çağdışı toplumsal güçler ve emperyalizm, insanları tarikat şeyhlerinin, aşiret reislerinin, toprak ağalarının kulu yapmaya çalışmaktadır. Kadınları eve hapsederek erkeklerin kulu yapmaya yönelik girişimler de bu niteliktedir.

Devletçi anlayışla verilen eğitim, insanların çağdaş bilimlerle tanışmasını sağlar. Kamu kurum ve kuruluşları, özellikle kadınların istihdamına katkıda bulunarak, insanları çağdışı baskılardan kurtarır.

Devletçiliğe saldıranlar ve özelleştirmeyi savunanlar, burada kısaca özetlenen nedenlere bağlı olarak, gerçekte Kemalist Devrim’e saldırmaktadır.
==============================================
Dostlar,

SERMAYENİN SOPALI TAHSİLDARI YAPILAN DEVLET :
NEREYE DEK?

Sayın Yıldırım Koç arkadaşımızın bilgi birikimi ve yazı ustalığı tartışma dışıdır. Bu yazı da çok değerlidir. Mustafa Kemal Paşa özel sektöre ve sermayeye tümüyle karşıt değildi. Ancak kamu yararını kesin olarak üstün tutar ve bu ikilinin (özel sektör ve sermaye) halkın gönencine (refahına) katkıda bulunmasını kesin ön koşul, hatta araç sayardı. Ulusal Bağımsızlığımıza en küçük sakınca oluşturmaması için üstüne titrerdi. Bu yüzden HALKÇILIK ilkesini geliştirmiş, 6 Ok‘tan biri olarak Kemalist İdeolojinin temel direklerinden saymıştı.

Günümüzde özelleştirmenin sürüklendiği yer, siyasal iktidarların yerel – yabancı sermaye ile iğrenç bir işbirliğidir. Maşa iktidarlar mazlum milletlerin başına getirilmekte ve mide bulandıran post-modern yöntemlerle (sömürünün Küreselleştirilmesi!) iktidarlar, kendi halkının kaynaklarını, alın terini taşeronu oldukları sermaye çevrelerine rant olarak aktarmaktadırlar. Tabii bu arada “komisyon” larını da cebe indirmektedirler.

Bir anlamda Anarşist liberallerin dilekleri gerçekleşmiş, Devlet işlevsizleştirilmiş, yok hükmüne indirgenmiştir. Dahası, yerel – küresel sermaye ittifaklarının sefil maşasına dönüştürülerek halkının sırtında sopalı tahsildarlığa mahkum edilmiştir.

21. yy’ın şafağında İnsanlık, hala olgunlaşmış (matür) olmaktan çok uzaktır ve Küresel ağaları akılları (Rasyonalite) değil, Adam Smith’in hastalığı (en çok kâr) yönlendirmektedir. Ancak bu denli derin eşitsizliğin ve ölçüsüz sömürünün sürdürülebilirliği kalmamıştır. Sular ısınmaktadır. Yepyeni bir devrim ufuktadır.

  • Kapitalizm maksimum kârdan “makul kâr”a geçecek, terbiye olacak/edilecek, evcilleşecek, ahlaksızlığına son verilecektir! Bu öngörü deterministiktir (kaçınılmazdır)..

Ufku yak(ın)laştıracak olan, insanların deneme – yanılma ile çooook yavaş öğrenmek yerine bilimsel öngörü ile geleceği yordama yeteneğini geliştirmesidir. Bu da bir yandan somut olguları yaşayıp deneyimleyerek bir yandan da nitelikli – sorgulayan akılcı eğitimle gerçekleşebilecektir. Kapitalizm için bu tehlikenin panzehiri (antidotu) dinci eğitimle uyuşturma, kitleleri afyonlamadır.

  • Karl Marks haksız mıdır kapitalizmin dini halkların afyonu olarak kullandığını vurgularken?! Yüzsüz sermaye ve sözcüleri bu söylemi utanmazca çarpıtarak Marks’ın “dine afyon dediği” çamuruna yönelmişlerdir. Marks’ın uyarısının gerçek anlamını kavrayamayacak zeka fukarası olmadıklarına göre geriye ne kalıyor?!

Emperyalistleşen – Küreselleşen kapitalizmin 2. kalleş silahı yoksullaşTIRmadır.. AÇ BIRAKMA pahasına üstelik! 2016 içinde 38 milyon AÇ İNSAN daha havuzdakilere eklenmiş ve toplam aç insan sayısı 800 milyonu geçmiştir. Dünyanın tüm aç insanlarını bir ülkede toplamak olanaklı olsaydı, Çin ve Hindistan’dan sonra dünyanın en kalabalık 3. ülkesi AÇLAR ÜLKESİ olacaktı!

İnsanın insanlaşma süreci yavaş da olsa, inişli – çıkışlı da olsa sürüyor, sürecek. Aç da kalsa, aç da bırakılsa.. Hatta “keskin” çelişkiler “uyanmasını” hızlandırabilecektir bile!

Ne mutlu, bu İNSANLAŞMA sürecine bir tuğla koyabilenlere..

Sevgi ve saygı ile. 20 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ İSPARTA ŞUBESİ BASIN AÇIKLAMASI

ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ İSPARTA ŞUBESİ

BASIN AÇIKLAMASI

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da içinde bulunduğu konvoya Şavşat-Ardanuç karayolu üzerinde pusu kurularak yapılan hain saldırıyı kınıyoruz.

Bu saldırı; Sn. Kılıçdaroğlu’nun kişiliğinde Cumhuriyetimize, Kemalist Devrim’e yöneliktir. Bu saldırı aynı zamanda siyasal iktidarın, devlet olanaklarını da kullanarak 14 yıldır, kan bedeli kurup yücelttiğimiz Cumhuriyetle, Kemalizm’le hesaplaşmaya girmesinin yadsınamaz sonucudur.

Türkiye’yi güvensiz, yönetilemez/yönetilemeyen bir ülke durumuna sürükleyen siyasal iktidar, daha çok yurttaşımızın yaşamını yitirmemesi için ivedilikle istifa etmelidir.

Saldırıyı da en sert biçimde kınar, saldırıda yaşamını yitiren askerimizin ailesine başsağlığı, yaralananlar acil şifa dileklerimizi iletir, onların acılarını içtenlikle paylaşırız.

25 Ağustos 2016

YÖNETİM KURULU ADINA:                                         Mahmut ÖZYÜREK
Ulusal Eğitim Derneği
Isparta Şube Başkanı

=======================================

Dostlar,

Gerek ADD’den gerek Ulusal Eğitim Derneği’nden yiğit dava arkadaşımız, eğitim emekçisi, Cumhuriyet’in yürekli öğretmeni…. Sayın Mahmut Özyürek ve çalışma arkadaşlarına teşekkür ederiz bu basın açıklaması için..

Hiiiç sert gelmesin içerik.. Sn. Özyürek bize madalyonun öbür yüzünü düşündürtüyor!

Sevgi ve saygı ile.
25 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

19 MAYIS: YENİDEN DOĞUŞ

19 MAYIS: YENİDEN DOĞUŞ (*)


portresi_gulumseyen

 

Suay Karaman

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün ülkemizi kurtarmak için Samsun’a hareket ettiği 16 Mayıs gününde, bu anlamlı etkinliği düzenleyen Eğitim İş Sendikası Ankara Şubeleri ile Ulusal Eğitim Derneği’ne teşekkür ederek ve tüm katılanları selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum.

1. Dünya Savaşı’ndan yenilerek çıkan Osmanlı Devleti, koşulları çok ağır olan
Sevr Antlaşması’nı imzalamak zorunda bırakılmıştı. Ordusunun elinden silahları ve cephanesi alınmıştı. Anadolu işgal edilmişti. Uzun savaş yılları boyunca millet yorgun ve yoksul bir durumda kalmıştı. Ülkeyi yöneten hükümet aciz, haysiyetsiz ve korkaktı.
Padişahın ise kendini ve tahtını korumaktan başka bir düşüncesi yoktu.

Bu koşullar altında Mustafa Kemal’in yapacağı tek şey vardı;

Emperyalist güçler tarafından bağımsızlığı yok edilmek istenen bir ulus için
kurtuluş savaşına başlamak.

İşte bu nedenle 19 Mayıs 1919 tarihi, vatanın kurtulması için örgütlenen Anadolu insanının bağımsızlık mücadelesinin başlangıcıdır. Bu başlangıçla birlikte büyük liderin öncülüğünde, şanlı zaferler birbirini izlemiş ve kurtuluş süreci tamamlanmıştır. Mustafa Kemal’in önderliğinde 1923 – 1938 arasında gerçekleştirilenler, Kemalist Devrim’in büyük başarılarla oluşturduğu yapılanmanın eseridir.

Ancak Atatürk’ün ölümünden hemen sonra emperyalizmin kışkırtmalarıyla ve ardından çok partili düzenle birlikte, Kemalist Devrim’e karşı olumsuzluklar başlamıştır. Bu sürecin sonunda emperyalist güçlerin yeniden ülkemizi kuşatması, sanayileşmenin önlenmesi, tam bağımsızlığın terk edilmesi, Aydınlanmanın şeriatın karanlığı tarafından bastırılması, ülkeyi içinden çıkılması güç koşullara getirmiştir. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti’ne yeniden Sevr koşulları dayatılarak, parçalanmak, bölünmek istenmektedir.

Bugün ülkemizin ulusal kuruluşları yabancılara satılmaktadır. Yeraltı ve yer üstü zenginliklerimiz emperyalist güçlere pazarlanmaktadır. Tarım ve hayvancılığımız bitirilmiş, sanayimiz çökertilmiş, yolsuzluk, yoksulluk ve talan en üst düzeye ulaşmıştır. Günümüz Türkiye’sinde 8 milyon kişi asgari ücretle çalışmakta, 12 milyon kişi işsizlikle boğuşmaktadır. Çalışanların %70’i yoksulluk sınırının altında ücret almaktadır. Memurun, işçinin, emeklinin, esnafın, çiftçinin düşürüldüğü acıklı durum herkes tarafından görülmektedir.

Terör ülkemizi vurmuş ve terör örgütüyle pazarlık aşamasında ülkemizi bölmek üzere
yeni bir anayasa yapılmak istenmektedir.
Günümüz Türkiye’sinin getirildiği konum karanlıktır.
Genel durum ve görünüm şimdilik iç açıcı değildir.

Dünya Ekonomik Forumu’nun raporlarına göre Türkiye, 134 ülke arasında ekonomik açıdan incelemede genel sıralamada 125. sıradadır. Siyasal iktidarın dünyanın 17. büyük ekonomisi dediği Türkiye’nin gerçekleri yoksulluktur, açlıktır, işsizliktir. Paralarını sıfırlayanlara ve ayakkabı kutusu olanlara teğet geçen ekonomik kriz, halkımızı delip geçmektedir.
Aynı rapora göre yargı bağımsızlığında 82. sırada yer alan Türkiye’de yapılan yolsuzlukların üzerine de gidilememektedir.

Ülkeyi yöneten siyasal iktidar hangi koşulda olursa olsun her istediğini yapmak için uğraşmakta ve açıkça sivil darbe yapmaktadır. Sivil darbe, hukuk dışı yasalar çıkartılarak, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli biçimde kadrolaşmak ve kendilerine karşı olanları
bir yolla yargılayıp, susturmaktır. Laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kesinleşen siyasal iktidarın amacı, ülkemizde rejim değişikliği yapmaktır.

Ancak ülkemizi İslam cumhuriyetine dönüştürme çabaları sonuç vermeyecektir.

Bugün geldiğimiz ortamı eşsiz önderimiz büyük Atatürk 20 Ekim 1927’de Cumhuriyeti
Türk Gençliğine emanet ederken anlatmıştı:

“Bütün bu durumlardan daha acı ve daha korkunç olmak üzere, yurdun içinde
yönetim başında bulunanlar, aymazlık, sapkınlık ve üstelik hainlik içinde bulunabilirler. Dahası, yönetim başında bulunan böyleleri, kişisel çıkarlarını, yurduna girip yayılmış olan dış düşmanların siyasal amaçlarıyla birleştirebilirler.”

Ulusal kurtuluş mücadelemizin başlangıcından 96 yıl sonra, ülkemizde genel durum ve görünüm çok parlak değildir. 96 yıl önce bugünlerde 19 Mayıs, bağımsızlığı yok edilmek istenen
bir ulusun kurtuluş savaşına başlangıcını müjdeliyordu. Vatanın kurtulması için örgütlenerek, güçbirliği yapan Anadolu insanının bağımsızlık mücadelesini müjdeliyordu. 96 yıl sonra
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı ve 19 Mayıs’ı, bugünkü siyasal ortamla birlikte düşünürsek umutsuzluğa kapılabiliriz. Ancak içinde Atatürk sevgisi taşıyanlar için umutsuzluğa yer yoktur, Atatürk’ün gençleri için umutsuzluk diye bir olgu söz konusu değildir. Atatürk’ün ilkelerini özümseyerek, bilinçli ve kararlı bir şekilde tüm yurtseverlerin örgütlenerek yapacağı haklı ve demokratik bir mücadele ile umuda ve aydınlığa doğru yeniden yol alınacaktır.

Günümüz koşullarında Atatürk’ü yalnızca sevmek yetmiyor. Atatürk’ün ilkelerini ve devrimlerini özümsemeden, uğrunda mücadele etmeden salt sevmek; bizi bugün içinde bulunduğumuz karanlıktan çıkarmaya yetmemektedir. Atatürk’ü özünde öğrenip, bilinçli ve kararlı bir biçimde örgütlenerek, mücadele etmemizin zamanı gelmiştir.

Bunun için tüm yurtsever güçlerin bir araya gelip örgütlenmesi, güçlerini birleştirmesi gerekmektedir. Çözümün Kemalizm’in muhteşem “6 Ok” unda olduğunu bilerek, il il,
ilçe ilçe, köy köy, mahalle mahalle dolaşarak ülkemiz üzerinde oynanan bütün bu oyunların topluma anlatılması gerekmektedir. Atatürk’ün gençlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek yaşatılması için, hepimizi büyük görev ve sorumluluklar beklemektedir.

“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı”
kararlı ve bilinçli olarak yeniden savaşmanın zamanı gelmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlık yolunda daima ileriye doğru gideceğimiz ışıltılı günlerin özlemiyle,
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı olan, 19 Mayıs’ın 96. yılını kutluyor ve bize yeniden doğuş ile ışıklar saçmasını diliyorum.

Salonlarda yapılan böyle toplantılarda, genellikle durum analizi yapılır ve konuşmacı konuşmasını bitirir. Halbuki dinleyiciler de durum analizini biliyorlardır, en azından böyle toplantılarda birkaç kez dinlemişlerdir. Haklı olarak “peki ne yapalım, öneriniz ne, çözüm ne?” gibi soru sormak isterler. Konuşmacı bu konuya pek değinmek istemez, belki konuşmayı gizemli olarak sonlandırmak ister, belki çözümü dinleyicilerin bulmasını arzu eder.
Belki de çözümü kendisi de bilmiyor olabilir.

Aslında çözüm son derece basittir: Öfkelenmek gerekir. Ama sinirlenmemeliyiz;
öfkelenmek ile sinirlenmeyi birbirine karıştırmamalıyız. Fransız diplomat ve yazar Stephane Hessel (1917-2013), “sinirlenme negatif bir sözcüktür; sinirlenmemek gerekir; umutlu olmak gerekir. Sinirlenme umudun yitirilmesidir, inkâr edilmesidir.” demiştir. Laik ve demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğu anayasasında yazan bir ülkede, laiklikten söz edilemezse, demokratiklik ise diktatörlüğe dönüştürülmek isteniyorsa, sosyal devlet ilkesine son veriliyorsa, hukuk devleti ilkesi çiğnenip yok ediliyorsa, bireyler kullaştırılıyorsa, ülkenin parçalanması
ve bölünmesi için çalışılıyorsa, yolsuzluk ve rüşvet bakanlara dek uzanarak, aile boyuna yayılıyorsa, ekonomik kriz insanları etkiliyorsa kızdığınızı göstererek, insana özgü en basit tepkiyi vermek gerekiyor: öfkeleneceğiz. Çünkü bunun başka bir yolu yoktur.

Stephane Hessel; “Benzersiz zenginliklere sahip şu yeryüzünde, bilgi ve iletişim çağı 21. yüzyıla yaraşır, eşitlikçi, özgürlükçü, adil ve çevreci olan; diktatörlüğe ‘hayır’ diyen, barışçıl bir başkaldırıdır öfkelenmek.” der ve sürdürür; “öfkelenmenin hedefi daha çok adalet, daha çok özgürlüktür.” Yani kısaca olana, bitene duyarsız, ilgisiz kalmayacağız öfkeleneceğiz.

Yaşadığımız dünyada dayanılamayacak kimi şeylerin olması olağandır. En kötü tavır bu dayanılamayacak şeylere karşı duyarsızlık ve ilgisizliktir. “Elimden bir şey gelmez, ben kendi işime bakarım” demektir. Böyle davranıldığında, insanlığı oluşturan temel değerlerden birini yitiririz. İşte bu yitirdiğimiz değer öfkelenme yeteneğidir.

Öfkelenmenin ardından gelen belirleyici aşama ise eyleme geçmektir. Eylemlere katılım istenilen düzeyde olmayınca, “Neden bu denli az kişiyiz?” sorusunu sorarız ve yine öfkeleniriz. Böylece bu döngü hiç bitmez, hep devam eder. Özellikle sosyal medya üzerinden kahramanlık yapılmasıyla bu döngü desteklenmiş olur. Halbuki alanlara inerek, anayasal hakkımız olan doğru eylemlere imza atmak gerekir. Direnmek sadece düşünmek ya da anlatmak değildir, kesinlikle eyleme geçmektir. Güçlü bir direniş için doğru, yerinde ve zamanında eyleme gereksinim vardır. İşte bu eylemler için  gerekir. Başarının ancak örgütlü toplumlarla gerçekleştiğini unutmamalıyız.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.. 

İlk Kurşun Gazetesi, 19 Mayıs 2015. 

(*): Eğitim İş Ankara Şubeleri ve Ulusal Eğitim Derneği’nin 16 Mayıs 2015 tarihinde düzenlediği “19 Mayıs: Yeniden Doğuş” adlı açıkoturum konuşması.

============================================

Dostlar,

Sevgili kardeşimiz Suay Karaman ve Prof. Dr. Seçil Karal Akgün ile bu açıkoturumda,
bizim düzenleyen her 2 kurumun da üyesi olarak konuşmacı nitemiyle katıldığımızı belirtmiş ve açıkoturum öncesinde 120’yi aşan görsel yansılarımızı web sitemizde paylaşmıştık
(19_Mayis_96. yıl_Ankara)

Değerli Karaman’ın önemli yazısı bize ulaştı ve sizinle paylaşmak istedik.
Kendisine teşekkür ediyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
21 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

BİR VALİNİN BAKIŞ AÇISI


ARŞİVİMİZDEN…


Dostlar
,

Taşra gazetelerinde, radyo ve TV’lerinde ne cevherler var..
Muğla HABER Gazetesi’nde yazan Sn. Av.Yüksel SARI da bunlardan biri..

Atatürk – İNÖNÜ döneminde bir vali – kaymakam … halkına her ne gerekçe ile
olursa olsun “gavat” vb. aşağılayıcı söz – davranış sergileyebilir miydi?
Bırakın böyle yapanın hemen görevden alınarak ağır biçimde yaptırım görmesini, böyleleri o yüksek görevlere atanabilir miydi; “Köylü milletin efendisidir”
anlayışı güdenlerce??

Sevgi ve saygıyla.
25.9.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

==========================================

BİR VALİNİN BAKIŞ AÇISI

Av. YÜKSEL SARI
avukatyuksel@hotmail.com, 18.8.14
Muğla HABER Gazetesi
Çocuktum. İki tepe arasında kurulu mahallemizi sel basmış, kısmen de heyelan olmuştu. Biz çocuklar afetin verdiği zarara üzülen büyüklerimizden farklı olarak o güne kadar görmediğimiz bir şeyi görmüş olmanın heyecanını yaşıyorduk. Bir ara bütün çocukların “Kaymakam gelmiş” diyerek az ilerideki kalabalığa doğru koştuğunu görünce ben de Kaymakam’ın nasıl biri olduğunu merak edip onların arkasından koşmaya başladım. Koca koca adamların ayak aralarından geçerek ortaya ulaştığımda branda beziyle kaplı, naylon pencereli yeşil bir cip’in yanında konuşan orta yaşlı düzgün giyimli birini gördüm.’Kaymakam’ dedikleri bu olmalıydı. Çok sıcak ve içten konuşmalarla mahalle halkına bilgiler veriyordu. Konuşması bittikten sonra cipe binmeden önce yeniden halka dönerek son bir söz daha söyledi:
  • “Merak etmeyiniz Cumhuriyet Hükümeti yanınızdadır ve ne gerekiyorsa yapacaktır.”

Yeşil cip mahalle halkı tarafından sevgi gösterileri ile uğurlanırken, ben de çocuk aklımla Cumhuriyet Hükümeti’nin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalışıyordum. Demek Cumhuriyet Hükümeti hep bizi gözetliyor, ne yaptığımızı biliyor ve zora düştüğümüzde Kaymakamını gönderip bize yardım ediyordu. O günden sonra  Cumhuriyet Hükümeti benim gözümde büyümüş, büyümüş kocaman bir dağ kadar olmuştu.

Aradan onlarca yıl geçtikten sonra Kaymakamın son kez söylediği o sözü bana
yeniden anımsatan Sakarya Valisi Hüseyin Avni Coş oldu.”Cumhuriyet Hükümeti”nin bu valisi de kendi eşi havuza girecek diye Sakarya’da bir havuzu halka kapatmış. Dışarıda bir saat kadar bekleyen vatandaşlar ancak Valinin hanımı havuzdan çıktıktan sonra içeriye girebilmişler. Aynı Vali daha önce de bir vatandaşa “Gavat” demişti.
(AS: Adana valisi iken..)

Önümdeki gazeteden haberi okurken bir yandan da hüzün içinde düşünmeye başladım. Böyle bir adam nasıl Vali olabilmişti? Nasıl böyle şeyler yapabiliyordu?
Gücünü nereden ve kimden alıyordu? Daha da önemlisi havuzun dışında Vali eşinin sefasını bekleyen vatandaşlar Vali’ye de eşine de hak ettikleri karşılığı vermeden
nasıl durabilmiş, durumu nasıl kabullenebilmişlerdi?

Bir yanda türlü olanaksızlıklar içindeki genç bir Cumhuriyetin idealist Kaymakamı Halkına yakın, onu önemsiyor ve değer veriyor. “Ben yaparım, ben ederim…. ben ben ben..“ demiyor. Kendini değil, Cumhuriyet Hükümetini öne çıkarıyor ve yüceltiyor.
Öbür yanda ise halkına “Gavat” diyen, aşağılayan bir Vali. İçim kıyılıyor,
midem bulanıyor. Biz Cumhuriyeti bu hale nasıl getirdik?

Bu soruların yanıtını düşünürken Cumhurbaşkanı seçiminde yapılan meydan konuşmaları gözümün önüne geliyor. Adayların ve onlara destek veren siyasal önderlerin konuşmalarını anımsıyorum. Hepsinin konuşması da dinsel içerik taşıyor. Adeta kimin daha çok dindar (AS: bizce DİNCİ demek gerek..) olduğu konusunda birbirleri ile yarış içindeler. Halk kürsüden yapılan dinsel içerikli konuşmaları daha çok alkışlıyor. Ben de sorumun yanıtını o meydanlarda buluyorum.

Seçim meydanlarında yıllarca bu millete yalan söylediler.
’Kemalist devrim dine karşıdır’ dediler.

Oysa Kemalist devrim dine değil, tarikatçılık ve şeyhlik düzenine karşıydı.

Çünkü tarikatçılık ve şeylik düzeninde şeyhlerin sözü mutlaktır. O ne söylerse doğrudur, kesin itaat gerekir. Şeyhin gözünde müridi yalnızca bir ‘kul’ dur. Başkaca bir değeri olamaz. Müridi müritliğini bilecek, şeyhine kesin biat edecektir. O ne isterse onu yapacak, O ne derse kabul edecektir. Şeyhinin düşündüğünden başkasını düşünmek zinhar yasaktır. Bu yüzden Kemalist devrim tarikatçılık ve şeylik düzenini yasaklayarak bizim insanımıza hiç yakışmayan  bu çağ dışı duruma son verdi.
Halkı şeyhin müridi olmaktan kurtarıp
eşit haklara sahip, özgür, düşünen, konuşan birer yurttaş yaptı.

Ancak, özellikle çok partili döneme geçtikten sonra Kemalist Devrim unut(tur)uldu.
Dinin siyasette kullanılması tarikatçılığın yeniden hortlamasına neden oldu.
Oylarını artırmak isteyen siyasal partiler tarikatlardan destek istiyor, tarikatlar da
bu destek karşılığında Devlet katında önemli mevkileri ele geçiriyordu. Böylece yalnızca
yer altından çıkmakla kalmadılar, aynı zamanda sürgit iktidar olup, laik Cumhuriyetin
tüm olanaklarını dini çevrelerin hizmetine sundular.

Bugün gelinen noktada Cumhuriyet’in başında oturanların ve devlet katında
önemli görevlerde bulunanların birçoğunun  tarikat mensubu olduğu artık sır değil.
Yani “Cumhuriyet “ artık tarikatların elindedir. Devlet o zihniyetin getirdiği
bakış açısı ile yönetilmektedir.

O Vali’ye halkına “Gavat” dedirten de, eşi için havuzu kapattıran da, işte bu zihniyetin getirdiği bakış açısıdır. Çünkü o, karşısındakini kendi iradesine sahip eşit hak sahibi bir yurttaş olarak görmüyor. Ona göre vatandaş ‘kul’,  kalabalıklar da güdülmesi gereken ‘sürü’ dür. Onu bu bakış açısıyla yetiştiren, Vali yapan ve hala arkasında duran ise
aynı anlayışın denetimindeki bugünkü “Cumhuriyet Hükümetleri”dir.

Öbür yandan bu durum zamanla halkı da dönüştürmüş, biat kültürü yeniden toplumda egemen duruma gelmiştir. Özgür yurttaş, yerini biat eden yurttaşa bırakmıştır. Sakaryalıları sessizce  durumu kabullenmeye iten neden budur.
Bu yüzden Vali’ye de eşine de gereken dersi vermeyi düşünememişlerdir.

Demem o ki, her şey birdenbire olmadı.
Biz Kemalist devrimi unutmaya başladığımızda
Cumhuriyetimizi de yitirmeye başlamıştık.

Hala bunu anlayamamışsak eğer, her şey müstahak (AS: yaraşır) bize!)

Zeki Sarıhan : 15 SORUDA KÖY ENSTİTÜLERİ


Dostlar
,

Saygın Eğitimci, değerli arkadaşımız Sayın Zeki Sarıhan, Köy Enstitülerini
15 soruyla irdeliyor kuruluşlarının 74. yılında.. Aşağıdaki yazısı, yine araştırmaya ve kanıtlara dayalı büyük ölçüde. Yer yer, anlama dokunmadan Türkçeleştirmek gerekti. Katıl(a)madığımız birkaç önemli nokta oldu.. Onları da yerinde ayraç içinde sunduk.. Demokrasi güzel şey.. Teşekkürler değerli Sarıhan..

Sevgi ve saygı ile.
16 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==========================================

15 SORUDA KÖY ENSTİTÜLERİ

Zeki_Sarihan_portresi

Zeki Sarıhan 

17 Nisan 1940’ta TBMM’nde Köy Enstitüleri Yasası kabul edildi.
Kuruluşlarının 74. yılında Enstitüleri anma toplantıları düzenleniyor.
Bu vesile ile Köy Enstitüleri hakkında bildiğim gerçekleri 15 soruda özetlemek isterim.

1. Neden açıldılar? Köy Enstitüleri, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un 1939’da yayımlanan “Canlandırılacak Köy” adlı kitabında belirttiği gerekçelerle, kapalı bir ekonomi ve toplum hayatı yaşayan Türk köyüne kapitalist ilişkileri ve buna bağlı olarak da Kemalist ideolojiyi, köyden yetişmiş aydınlar yoluyla sokmak amacıyla açıldılar. 1940 istatistiklerine göre nüfusun %75’i köylerde yaşıyordu ve köyde öğrenim çağındaki çocukların ancak %25’i öğrenim olanağına sahipti.
Verili öğretmen yetiştirme sistemiyle köye ulaşmak ve köyün çehresini değiştirmek olanaklı değildi.

2. Enstitülerin diğer eğitim kurumlarından farkı neydi? Türkiye’de Fransız eğitim sisteminden aktarılma bir eğitim anlayışı vardı. Bu sistem kentli burjuva toplumun ihtiyaçlarını göz önünde bulunduruyordu. Mevcut sistem, bilgi sahibi insan yetiştirmeye hizmet ediyordu. Bununla feodalizm yıkılamaz ve köy nüfusu kapitalizme açılamazdı. Enstitü öğrencisi hem bilgili hem de üretici olacaktı.

3. Köy Enstitüleri devrimci kurumlar mıydı? 1940’ta Türkiye’de devrimci olan bir Cumhurbaşkanı, hükümet veya parlamento yoktu. Kemalist devrim kabuklaşmış ve halkın sırtına bir yük haline gelmişti (AS: Bu yargıya katılmamız olanaklı değil..). Enstitülerin sistemin aleyhine çalışarak işçi ve köylülerin bürokratik-kapitalist bir iktidarı yıkması, yerine bir halk iktidarı kurulması amacıyla var edildiğini söylemek zaten olanaklı değildir. Enstitülerle, 1940’a dek ülkede yerleştirilmeye çalışılan siyasal ve sosyal düzen köye de taşımak isteniyordu. 17 Nisan 1940’ta Meclis görüşmelerinde yasaya tek bir karşıt oy bile çıkmaması, sistemin ondan beklentilerine kanıttır.
O dönemde ülkede özgür tartışma, gerçek bir parlamenter yaşam yoktu. Bütün yasalar hükümetten geldiği gibi oybirliği ile geçerdi.

4. Enstitüler, gerek eğitimde, gerek siyasal yaşamımızda neden unutulmaz bir iz bıraktı? Enstitüler, köyün eğitilmesi konusunda özgün bir buluştu. Türkiye’nin koşullarını hesaba katmıştı. Yalnızca bu durum eğitimcilerin ona ilgi duymasını haklı kılar. Fakat daha önemlisi, Enstitü çevresi halkçı bir iklim sundu ve burada sosyalist görüşler filizlenmeye başladı. Şöyle de söylemek yanlış olmaz: “Enstitüler, sistemden kaçırılmış kurumlardır!” Fakat hiçbir sistem, kendi aleyhine işleyecek bir organa izin vermez. Dönemin iktidarı bu kaçağı çok geçmeden fark etti ve onu
yola getirdi. İz bırakan, unutulmayan sistem değil, bu “kaçak”tır.

5. Enstitülerde halkçılık nasıl filizlendi? 1940’ta Türkiye’de halkçılığı baskı altına almış bir tek parti yönetimi vardı. Fakat Türkiye büyük bir ülkedir. 1920’li yılların solculuğu bastırılalı henüz 15-20 yıl geçmişti. Her an sola açılacak aydınlar vardı ve bunlar CHP ve devlet içinde de bulunuyorlardı. İsmail Hakkı Tonguç, O’nun yardımcısı Ferit Oğuz Bayır, onların seçtiği okul müdürleri, hümanist Hasan Ali Yücel’in koruyucu kanatları altında kendilerine özgü bir alan yarattılar ve burada
halka hizmet ruhuyla donanmış öğretmenler yetiştirmeye başladılar. 1940’ların iktidar ideolojisi olan Kemalizmin gerek halk için, gerek aydınlar ve gençlik için bir çekiciliği kalmamıştı (AS: Bu görüşe de katılmıyoruz..) . O tarihlerde ülkede iki akım alttan alta aydınları etkiliyordu: Turancılık ve Sosyalizm. Kimi yüksek öğrenim kurumlarında Turancılık, Enstitülerde ise Sosyalizm uç verdi. Fakir Baykurt’un anılarında
(Köy Enstitülü Delikanlı) bu durum açıkça anlatılmaktadır.

6. Köy Enstitüleri niçin kapatıldı? Yönetim, kısa zamanda Enstitülerin onlar için çizilmiş sınırlar dışına taşmakta yani “elden çıkmakta” olduğunu görerek, Tonguç başta olmak üzere yöneticilerini değiştirdi. Köy kalkınması için düşünülen programlar da
artık serbest piyasaya teslim edildiğinden, Enstitüler gereksiz duruma getirildi,
1954’te adları da değiştirilerek klasik birer öğretmen okulu yapıldılar.

7. Enstitüler amacına ulaştı mı? Enstitüler, köyleri tanıyan, eli kalem tutan, görevlerine bağlı bir öğretmen kuşağı yetiştirdi ancak onların köyün siyasal, ekonomik ve sosyal yaşamını değiştirmeleri olanaklı değildi. Eğitim seferberliği, toprak reformu ve sanayileşme ile bütünleşemedi. Bütün Enstitü kadroları bir araya gelseydi bir liman ve 100 km asfalt karayolu yapamazlardı. Bu işi, 2. Dünya (AS: Paylaşım) Savaşı’ndan sonra ülkeye girecek olan yabancı sermaye ve teknoloji başaracaktı. Bu kalkınma hareketi, ne yazık ki ülkeyi dışarıya bağımlı duruma getirdi.

8. Köylüler Köy Enstitülerine sahip çıktı mı? Köy kalkınmasını, köyün canlanmasını sağlamak için kurulan Enstitüler kapatılırken köylüler bu kurumlara sahip çıkamadılar. Zaten köylüler Devletçe edilgin durumda tutuluyordu. Hiçbir örgütleri yoktu. Gençlere ise ancak Tan gazetesini izleyecekler ise izin veriliyordu! Köylüler tek parti döneminde yaşanan yoksulluk ve baskıdan kurtulma isteğindeydiler. Kendilerini 1950’den sonra daha iyi hissettiler. Hem çarıktan kara lastiğe geçebildiler, hem de istedikleri partiye
oy vermeye başladılar. Bu arada Köy Enstitüleri de kim vurduya gitti. .

9. Enstitüleri ağalar veya Amerika mı kapattırdı? Her ikisi de doğru değildir.
Bunlar, kabahati İnönü’nün üzerinden savuşturmak için üretilmiş komplo kuramıdır.
(AS: Marshall yardımlarının bir koşulu da Köy Enstitülerinin kapatılmasıdır!)
Açılmaları da kapatılmaları da Türkiye’nin kendi iç siyasal gelişmeler nedeniyledir. Ağaların Enstitülerin açılmalarına bir itirazları olmamıştı. Siyasal nüfuzları da Enstitüleri kapattıracak ölçekte değildi. Amerikalı Prof. John Dewey, Enstitü tipi eğitimi öğütlemişti. Enstitülerin sonu, Amerika Türkiye’ye girmeden daha 1946’da görünmüştü. UNESCO, bir kalkınma modeli olarak Enstitü tipi kurumları az gelişmiş ülkelere önermiştir. Fakat artık bunlar halkçı kurumlar değil, kırsalı kapitalizme açan
bir çeşit tarım okulu olacaktı.

10. Enstitülerin yetiştirdiği öğretmen tipolojisi nasıldır? Enstitüler, ortalama olarak Atatürkçü ve Halk Partili öğretmen yetiştirdi. İçlerinde sosyalist olanlar pek azdı ve bunların bir bölümü de 1960’tan sonraki ortamda sosyalist oldular. Bir Enstitü mezununun en son yayımlanan anı kitabındaki şu dizeler, ortalama Enstitü çıkışlının görüşlerine örnek sayılabilir: “İleriki yıllarda da epey gözlemledim. Halk böyle istiyor, halkın dediği olur.. türü siyasetler yapıldı. Halka çok ödünler verildi.
Genç Cumhuriyetin ilkeleri çiğnendi. Hiçbir devrim halka danışılarak yapılmaz.
Halkın gelişmesine yönelik devrimi başlangıçta halka anlatamazsınız. Gelenekselleşmiş yapıyı kıramazsınız.” 
Fakat İsmail Hakkı Tonguç, Ferit Oğuz Bayır ve Fakir Baykurt gibi Enstitücüler olaya böyle bakmıyorlardı.

11. Köy Enstitüleri yaşasaydı Kürt hareketi de olmaz mıydı?
Bu görüş tümüyle yanlıştır. Bunu savunanlar, Enstitüler yaşasaydı Kürt nüfusun asimile edilmiş olacağını ya da Kürt köyleri de kalkınmış olacağından Kürtlerin düzenden yakınması olmayacağını varsayıyorlar. Kürt hareketine, Kürtlerin ister Enstitüde,
ister lise veya üniversitede okumuş kesimince önderlik yapılmaktadır ve bu hareket feodal bir hareket de değildir. İster Köy Enstitüsü, ister Öğretmen Okulu mezunu olsun, öğretmenler onlarca yıl görev yapsalar bile Kürt köylülerini asimile edemedi.
(AS: Böylesi bir amacın güdüldüğünü düşünmüyoruz..) 

12. Kemal Tahir ve Atilla İlhan gibi solcuların Enstitü karşıtlığını nasıl yorumlamak gerekir? Türk edebiyatının bu iki değerli adından Kemal Tahir İttihatçıdır ve Kemalizme karşı olduğu için Enstitülere de karşı olmuştur. Atilla İlhan ise İnönü döneminde hapsedilip zulüm gördüğü için (AS : ????), o dönemin bir ürünü olan Enstitülere karşı olmuştur. Her ikisinin tutumu da duygusaldır ve yanlıştır. Bu olay herkese doğru bir yöntem sunmaktadır. Tek Parti dönemi siyasal bakımdan kötü ise,
o dönemde yapılan her işin kötü olmadığı ya da Köy Enstitülerinin iyi birer kurum olmasının Tek Parti döneminin siyasal yapısının da iyi olduğu yolundaki genellemelerden sakınmak gerekir.

13. Enstitüler yeniden açılabilir mi? Enstitüler, köylük bir ülkenin eğitim ve kalkınma tasarımı idi. Günümüzde köy nüfusu %20’lere (AS: 31 Mart 2014’te 31 büyükşehir belediyesi oluştu ve köy sayısı 17 bin eksilerek yarılandı; köy nüfusu da %10’lara indi..) dek inmiştir ve köyler kentlerle bütünleşmiştir. Köye gidecek hizmetleri artık
tek bir kişiye yüklemek, onu zorunlu hizmetle 20 yıl köyde tutmak, aylığının bir bölümü yerine kendisine toprak ve iş makineleri vermek olanaklı değildir. Enstitüler, yaşasalardı bile, 1960’lardan sonra işlevlerini yitirirlerdi. Zaten taşımalı eğitimle köy okullarının büyük bir bölümü kapanmıştır. 15-20 öğrencilik köy okulları açıp bunları tek bir öğretmene teslim etmek de doğru değildir.

14. Enstitülerin kalıtından nasıl yararlanabiliriz? Enstitüler, insanın yaparak
ve yaşayarak öğrenmesi, eğitim programlarının ülke koşullarına uygun olması,
okuma çabası, öğretmenlerin birer ülkü sahibi olması, eğitimde fırsat eşitliği,
eğitim kurumlarda demokrasi  gibi konularda ulusal eğitimde yararlanılacak önemli bir birikim bırakmıştır.

15. Köy Enstitülerini en iyi anlatan kitap hangisidir? Enstitüler hakkında ülkemizde 300’den çok kitap yayımlandı. Bunların önemli bir bölümü anılardır. Enstitülerle ilgili
en derli toplu olanı, Kanadalı bir sosyolog olan Fy Kirby’nin (Fay Körbi) 1960 sonrasında yayımlanmış “Türkiye’de Köy Enstitüleri” kitabıdır. Konuya dışarıdan bakabilmesi, Enstitüleri Türk eğitim tarihi içinde yerli yerine oturtması, verilerinin sağlam ve çözümlemelerinin güvenilir olması, alan araştırmalarına dayanması, kitabın değerini artırmaktadır. (15.4.2014)