2017 Yılı 7 Nisan Dünya Sağlık Günü Teması : Haydi Depresyonu Konuşalım!

2017 Yılı 7 Nisan Dünya Sağlık Günü Teması : Haydi Depresyonu Konuşalım!


7 Nisan
Dünya Sağlık Günü

 

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Anayasası 7 Nisan 1948’de yürürlüğe girmiştir.
Türkiye, Birleşmiş Milletlerin (BM) sağlıkla ilgili teknik uzmanlık kurumu olan DSÖ’ne üye olmak için, DSÖ’nün kuruluş sözleşmesini (Anayasasını) TBMM’de 1947’de 5062 sayılı yasa olarak kabul etmiştir. Bu yöntem, ülkemiz BM’nin kurucu üyelerinden olurken de uluslararası hukuk kuralları gereği BM Ana Sözleşmesini TBMM’de yasa olarak onamıştır.

dünya sağlık günü ile ilgili görsel sonucu

Bu nedenle her yıl 7 Nisan Dünya Sağlık Günü olarak, 7-13 Nisan tarihleri arası da Sağlık Haftası olarak kutlanmaktadır. Bu tarihlerde Halk Sağlığı ile ilgili bir konu seçilerek, bu konu bağlamında tüm dünyada çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. Önceki yılın teması Diyabet idi ve seçilen savsöz (slogan) “HAYDİ DİYABETİ YENELİM” idi..

Sağlıklı yaşam, her insanın doğumuyla birlikte elde ettiği ve insan olmaktan dolayı kazandığı temel insan hakkıdır. Bu hak, 10 Aralık 1948’de BM Genel Kurulunda benimsenen İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ‘nin 25. maddesinde de açıkça vurgulanmıştır.

dünya sağlık günü ile ilgili görsel sonucu

Sağlık hakkı yaşamda başka hiçbir hakka tercih edilemez, değiştirilemez, ertelenemez
ve parasal karşılığı ölçülemez. Sağlıklı toplumlar için öncelikle toplumun temeli olan kişilerin sağlıklı olması gerekir. Kişiler sağlıklı olduğunda toplumlar da sağlıklı olur denir ama tek tek kişilere verilen sağlık hizmetinin basit aritmetik toplamı sağlıklı topluma denk değildir. Bu nedenle, özellikle risk altındaki toplumsal kümelere gereksindikleri koruyucu sağlık hizmetlerinin bütüncül (wholistic, integre) olarak etkin, yaygın, nitelikli ve sürekli olarak
kamu eliyle verilmesi zorunludur.

Bu hizmetler insanların yaşadıkları yerlere en yakın, hizmet gereğinde ayağa götürülerek, Basamaklı olarak verilmelidir… Birinci, İkinci ve Üçüncü Basamak Sağlık hizmeleri..

İnsan sağlığını büyük ölçüde etkileyen çevresel etmenlerin düzenlenmesi, sağlıklı yaşam hakkının korunması, insan sağlığının önemi konusunda toplumsal duyarlığın ve bilincin artırılması amacıyla her yıl 7 Nisan Dünya Sağlık Günü olarak kutlanmaktadır.
DSÖ bu yılın temasını ‘Depresyon’ olarak seçerek konuyla ilgili küresel bir ayrımında oluş (farkındalık) oluşturmayı amaçlamıştır. DSÖ 1996’dan bu yana her yıl böylesi bir temayı
öne çıkararak teknik bir yıllık rapora (World Health Report) bağlamaktadır.

  • Depresyon bir insanlık hakkıdır!

dünya sağlık günü ile ilgili görsel sonucu

KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm süreçleri ile 1980’lerden başlayarak dünyaya dayatılan ekonomo-politik düzen küresel toplumda başta gelir dağılımı olmak üzere eşitsizlikleri ciddi biçimde büyütmüş, derinleştirmiştir. Bu bağlamda DSÖ, 2001 yılında “Dünya Ruh Sağlığı” (World Mental Health) temasını seçmiş ve raporunu yayımlamıştı. O raporda bir İNTİHAR SALGINI (Suicide epidemics) temasına odaklanılmış; insanların baskı altında, istismar edildikleri, güvensiz – sağlıksız ortamlarda yaşadıkları… ve GELECEK UMUTLARINI YİTİRDİKLERİ vurgulanmaktaydı.

Son verilerle unipolar major depresyon, DALY yükü (pratik olarak hastalık yükü diyelim..) olarak 2. sıraya yükselmiş gözükmektedir. Üstelik 15-44 üretken yaş diliminde.. Nöropsikiyatrik bozuklukların küresel DALY yükü içinde payı son 20 yılda %9’lardan %14’e tırmanacak gözükmektedir.

Depresyon çok görülen, çok öldüren ve çok engelli bırakan / yeti yitimine neden olan önemli bir Halk Sağlığı sorunudur. KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm süreci ile birlikte koşut artış içindedir. Anti-depressan ilaç kullanımı çok önemli boyutlara ulaşmıştır. Öyle ki, ABD’de “Prozac dependent society” kavramı öne çıkmıştır : Prozac bağımlısı toplum… Giderek ünlenen ve kullanımı çok yaygınlaşan anti-deprssan ilaç Prozac, neredeyse her 2 ABD’liden 1’inin cebindedir!

dünya sağlık günü ile ilgili görsel sonucu

Oysa Devletin temel kamu görevlerini gereği gibi üstlenerek İNSAN HAKLARINA DAYALI – demokratik – laik – sosyal bir hukuk devleti olmasına ikincil politikalar ve toplumsal yaşam düzeni; gerçekte kişisel, giderek toplumsal depresyon sıklığını düşürecek, mutlu – sağlıklı – gönençli -esenlikli toplumlar yaratacak temel anahtardır. Ülkemizin halen yürürlükte olan 1982 Anayasasının 2. maddesinde Devletin bu temel nitelikleri sayılmıştır. Üstelik “toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde” olmak üzere 3 temel koşula dayalı olarak.. Ne var ki bu hedef ve ülküler önemli ölçüde kağıt üstünde kalmaktadır.

DSÖ, son onyıllarda sağlık giderlerinin rakamsal (nominal) ve oransal olarak (ulusal gelirdeki payı) önemli ölçüde arttığını ama küresel sağlık sorunlarının krizler yaratacak düzeyde patlamalar gösterdiğine özellikle dikkat çekmektedir. Kaynaklar verimsiz kullanılmakta;
– ilaç tekelleri,
– tıbbi teknoloji tekelleri,  
– hastane zincirleri, 
– sağlık sigortacılığı 
sektörleri her yıl 8 trilyon Doları aşan (toplam küresel gelirin yaklaşık %10’u) küresel sağlık harcaması pastasına el koymaktadır! Bu harcamaların sürekli tırmanmasını da “ustalıkla” başarmaktadırlar. Ancak küresel toplumun sağlık düzeyi göstergeleri, sağlık sektöründe harcanan kaynaklarla uyumlu değildir.. Kaynaklar verimsiz kullanılmaktadır ve sağlıkta özelleştirme bu olguda temel belirleyicidir.

Hükümetler, küresel sermaye tarafından rahatlıkla yönlendirilebilmektedir bu insanlık dışı tabloda! SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM (Health Transformation), 1992’den bu yana DB – IMF tarafından dayatılmaktadır. Ne yazık ki Türkiye de Haziran 2003’ten bu yana, AKP iktidarıyla kesintisiz ve büyük hızla bu dış güdümlü vahşetin içine sürüklenmiştir.

Son birkaç yıldır iyice Türkiye gündemine sokulan ŞEHİR HASTANELERİ, ne yazık ki soygun – talan düzenini ağırlaştırarak sürdürecek “görkemli” (!) araçlar olarak toplumsal bilinci kuşatıp teslim almada sahneye sürülen çoook pahalı araçlardır.
*****
DSÖ’nün uluslararası web sitesinde (www.who.int) epey bilgi – belge var..

Depression: let’s talk

7 April 2017 – WHO is leading a global campaign on depression for World Health Day 2017, celebrated today. Its goal is to enable more people with mental disorders to live healthy, productive lives. Depression is the leading cause of ill health and disability worldwide. More than 300 million people are now living with depression, an increase of more than 18% between 2005 and 2015.

Depression: let’s talk

7 April 2017 – WHO is leading a one-year global campaign on depression. The highlight is World Health Day 2017, celebrated today. The goal of the campaign is that more people with depression, everywhere in the world, both seek and get help. Depression is the leading cause of ill health and disability worldwide. More than 300 million people are now living with depression, an increase of more than 18% between 2005 and 2015.

Depression among older people is common. Yet is it often overlooked. Loneliness and loss of independence are among the causes. Depression can impact on people’s ability to carry out even the simplest everyday tasks, with sometimes devastating consequences for relationships with family and friends. At worst, depression can lead to suicide. Yet depression can be prevented and treated. A better understanding of depression will help reduce the stigma associated with the condition, and lead to more people seeking help.

This short video, focusing on depression among older people, highlights some of the causes of depression in this age group and the importance of talking as the first step towards getting help.

This video has been produced as part of the World Health Organization’s “Depression: let’s talk” campaign, which began on 10 October 2016 and runs for one year.

Find more information on the campaign website
http://www.who.int/depression/en and
online app:
http://apps.who.int/depression-campai… #LetsTalk

*********
İlginç biçimde ILO (Uluslararası çalışma Örgütü) 28 Nisan 2016 “World Safe Day” bağlamında yılın İş Sağlığı ve Güvenliği teması“Worksite Stress” (İşerinde Stres) olarak belirlemişti.

Temel çözüm paylaşımcı / dayanışmacı bir toplumsal düzen kurmaktan geçiyor..
Yabanıl emperyal kapitalizmin günümüzde geldiği utanılası kumarhane kapitalizmi evresi
hızla aşılmak durumundadır. DSÖ’nün hatırına, gelecek 7 Nisan’a dek 1 yıl boyunca

  • Haydi depresyonu konuşalım..

Sevgi ve saygı ile. 7 Nisan 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Not : Önceki yıllarda web sitemizde yer verdiğimiz Dünya Sağlık Günü yazılarımıza da bakılmasını dileriz…

  • http://ahmetsaltik.net/2015/04/07/7-nisan-2015-dunya-saglik-gunu/
  • http://ahmetsaltik.net/2014/04/07/dunya-saglik-gunu-ve-cagristirdiklari/

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-1

Prof. Dr. Emre Kongar

Önce Temel Tanımı Anımsayalım: Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra ortaya çıkan Küreselleşme, ya da yabancı terminoloji ile, “Globalleşme” biri siyasal, biri ekonomik, biri de kültürel olarak üç boyutlu bir kavramdır.
Küreselleşme’nin siyasal ayağı, Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal egemenliği ve dünya üzerindeki siyasal jandarmalığıdır.
Küreselleşmenin ekonomik ayağı, uluslararası sermayenin egemenliğidir.
Küreselleşmenin kültürel ayağı, birbirinden farklı hatta, biri ötekine zıt iki ayrı oluşuma işaret eder.
Birinci oluşum, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” biçiminde ortaya çıkmıştır.
Küreselleşmenin kültürel ayağının ikinci sonucu, özellikle tüketici davranışını etkileyerek, dünya çapında kültürel birörnekliğin önünü açmış olmasıdır.
***
Birinci Safha, Sahte Cennet:
1991’de Sovyetler Birliği resmen çöktükten sonra “Tarihin sonu geldi” , “Sınıf çatışmaları ve ulus devletler arası savaşlar bitti, sınırlar kalkacak”, “Silahlara akıtılan fonlar refahı arttıran üretime gidecek” gibi sonradan hepsinin palavra olduğu anlaşılan birçok beklenti dile getirildi.
Oysa bu Sahte Cennet söylemleriyle dolu olan safhada, Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da devlet yapıları yıkıldı ama yerlerine mikromilliyetçilik ve mikrodincilikten etkilenen, yıkılanlardan daha “ulusal devletler” kuruldu.
Üstelik de Huntington’un kuramsal olarak dile getirdiği, Batı-İslam uygarlıkları çatışması evresi, bizzat ABD’nin yarattığı Radikal Siyasal İslam Terörizmi uygulayan örgütlerle tüm dünyaya egemen oldu; böylece 10 yıl süren Birinci Safha bitti.
İkinci Safha, Küresel Terörün Yaygınlaşması ve Eşitsizliklerin Artması:
Başlangıcı 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısı ile simgelenen İkinci Safha, Küreselleşme rüyasının hiç de pazarlandığı gibi olmadığını gösterdi.
Düşmanı Sovyetler çökünce hedefsiz kalan askeri olarak örgütlenmiş olan Radikal Siyasal İslam, tüm dünyada ABD’ye ve Batı’ya karşı saldırıya geçti.
Buna karşılık, liderliğini ve egemenliğini, değişen dünya koşullarında Avrupa ve Rusya ile paylaşmak istemeyen ve arkadan hızla gelen Çin’e karşı korumak isteyen ABD, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı “Arap Baharı” denilen bir illüzyonla kana buladı. Yüz binlerce insan hayatını kaybetti ve milyonlarca mülteci, uygar dünyanın sorunu oldu.
Bu arada gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki fark da açılıyor, insanlık daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalıyordu.
Küreselleşmenin, insan ve uyuşturucu ticaretini engelleyemediği, yoksullukla başa çıkamadığı ve uluslararası terörizme dur diyemediği anlaşılmış, yeniden ulus devlet modeline geri dönülmesi gündeme gelmişti.
Bütün bu olumsuzluklar, dünya halklarının Küreselleşmeyi savunan mevcut yönetimlere karşı, mikrodinci ve mikromilliyetçi eksenlerde tepkiler oluşturmasına yol açtı.
Böylece Küreselleşme, kendi içinde, askeri/siyasal ve ekonomik ayağıyla, kültürel/ideolojik/siyasal ayağı arasında çelişkiler yaşamaya başladı ve bu bizi üçüncü safhaya getirdi.
Üçüncü Safha, Mikromilliyetçilik ve Mikrodincilik Küreselleşmeye Karşı;
Brexit ve Trump.

Her yeni toplumsal, kültürel ve siyasal oluşumun tohumları bir önceki dönemde atılır; Üçüncü Safha için de böyle oldu…
Tohumları Soğuk Savaş döneminde atılmış olan ve Birinci ve İkinci Safhalarda güçlendirilen, ABD tarafından pompalanan mikrodinci ve mikromilliyetçi akımlar, Küreselleşmenin olumsuz sonuçlarına karşı tepki duyan halkların bu tepkilerini kanalize eden ideolojiler oldu.
Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Türkiye’de Erdoğan, Avusturya’da Heider, Fransa’da Le Penn, Avrupa’da yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı süreçleri, bu mikrodinci ve mikromilliyetçi akımların sonuçları olarak dünya sahnesine çıktılar.
Birleşik Krallığın (İngiltere’nin) Avrupa Birliği’nden çıktığı ve ABD’de Trump’ın seçildiği 2016 yılı, bu Üçüncü Safhanın başlangıç tarihi olarak görülebilir.
===================================

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-2

Batı dünyası (yani ABD), Sovyetler Birliği’ne karşı olan Soğuk Savaşta, dinciliği ve milliyetçiliği etkin ideolojik ve siyasal silahlar olarak kullandı.
1991’de Sovyetler resmen dağılınca, bu birikim, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” olarak Küreselleşme sürecine damgasını vurdu, devletleri parçaladı, sınırları değiştirdi
Ortaçağ’daki Din/Tarım toplumunun dinci/mezhepçi ve Yakınçağ’daki Endüstri Devrimi’nin Irkçı/milliyetçi kimlikleri…
“Neoliberal Neoemperyalizmin”, “Küreselleşme” adı altında dayattığı “Yeni Dünya Düzenine” ideolojik/siyasal açıdan egemen oldu…
İnsanlar ve devletler arası ayrışmanın, yabancılaşmanın, düşmanlığın temellerini oluşturdu.
***
Sovyetler’in dağılmasıyla hem zafere ulaşmış görünen hem de düşmansız kalan Radikal Siyasal İslamcı örgütler:
ABD/Suud tarafından kurulmuş olmalarına karşın…
Arap-İsrail savaşından hareketle…
Huntington’un ileri sürdüğü kültürel/ideolojik “Uygarlıklar Çatışması” çizgilerinde…
İnsanların ve devletlerin, din/ mezhep ve ırk/milliyet ayrımlarında düşmanlaştığı bu ortamda… Teröre başladılar.
***
Küreselleşme ise, insanlığa, barış, refah, adalet ve güven yerine…
Savaş, yoksulluk, sömürü ve güvensizliğin egemen olduğu…
Zenginin daha zenginle
ştiği, yoksulun daha yoksullaştığı siyasal/askeri/ekonomik bir düzen getirdi.
Bu düzen, özellikle de, ABD’nin değişen dünyada liderliğini sürdürebilmek amacıyla başlattığı Ortadoğu savaşıyla her yere yayılan terör ve mülteci sorunları, bütün dünyayı tedirgin etti.
Bu durum, dünya halklarının, gözden geçirilmiş yeni liberalizmin ürettiği, gözden geçirilmiş yeni Küresel emperyalizmin, yani “Neoliberal Neoemperyalizmin” savunucuları olan iktidarlara karşı tepkiler oluşturmasına yol açtı:
Ekonomik sorunların, terör, güvenlik, sömürü ve adalet sorunlarıyla bütünleştiği bu tepkilerin kanalize olduğu ideolojiler ise zaten sürekli pompalanmakta olan “mikromilliyetçi” ve “mikrodinci” çizgiler oldu.
***
Önce Ortadoğu’da ve Avrupa’da kendini gösteren bu Anti Küresel tepkiler, sonunda Kıta Avrupası’nı da aşarak Brexit ile Britanya’ya ve en sonunda da Atlantik ötesine, Trump ile ABD’ye ulaştı.
Böylece Küreselleşme kendi yarattığı çelişkiler içinde çırpınan bir süreç haline geldi.
Küreselleşme sürecini başlatan ve bu süreçten en büyük yararı sağlayan ülke olarak ABD’nin, Küreselleşme karşıtı tepkilere hedef olması doğal ve olağandı…
Ama aynı Amerika’nın Trump’ı seçerek, “mikrodinci” ve “mikromilliyetçi” ideolojik çizgilerde “korumacı bir ekonomiye” dönüş işaretleri vermesi…
Sonuç olarak, kendi başlattığı ve en büyük yararı sağladığı bu Küreselleşme sürecinin doğurduğu “karşı tepkilere”, kendi iç politikasında teslim olması tam bir çelişkiyi yansıtmaktadır.
Trump’ın iç ve dış politikada ne yapacağının pek kestirilememesinin önemli nedenlerinden biri, söylemlerindeki aşırılık kadar bu nesnel çelişkidir.
===========================
Dostlar,

KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm ilginç bir tarihsel aşamaya erişti.
Özellikle son çeyrek yüzyılda neredeyse tüm dünyada derin altüst oluşlara neden oldu.
Demokrasi, barış, eşitlik, gönenç vb. değil tam tersine

– savaş ve kan
– ölüm ve gözyaşı
– ülke ve halkların bölünüp parçalanması
– demokrasi değil otoriter-totaliter rejimler
– insan hakları değil eşitsizliklerin derinleşmesi
– ekonomik gönenç değil yoksulluğun küreselleşmesi………

gibi çok ağır tersinir sonuçlar doğurdu.
“Küresel akillerin” tüm bu tersine gelişmeleri öngör(e)mediği söylenebilir mi??
Çeyrek yüzyılı aşan bir “küresel fetret devri” belki de “küresel deney” insanlığa dayatılmıştır. Fatura gerçekten çok ağırdır.
Şimdilerde “Olmadı, pardon..” denebilir mi Erdoğan’ın ülkemize ödettiği bunca ağır faturadan sonra “Milletim ve Allah bizi affetsin..” dayatması kabul edilebilir mi??

Biz kendi adımıza çeyrek yüzyıldır bu sürecin adının

  • “Küreselleşme” değil ama “küçük” bir “TİR” hecesi eklemesi ile “KüreselleşTİRme” olduğunu ısrarla yazıp söyledik.

Çok sayıda makale yazdık, konferans verdik, Tıp Fakültesinde “KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı” dersleri koyduk ve bu konuda tıpta uzmanlık tezleri yaptırdık…

Güzelim Türkçemizin hünerinden yararlanarak o minik “TİR” hecesi ile

  • söz konusu Küreselleşme sürecinin kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olmadığını,
  • tersine, bu süreci dayatan küresel emperyalist odakların kendilerini saklamak için
    kurgu içinde olduklarını,
  • algı yönetimi yaparak bu kuşatma sürecine direnç örgütlenmesini engellemeye çabaladıklarını,
  • retorik tuzakla zihinleri yöneterek utanmaksızın beyin iğfaline yöneldiklerini
  • 500 yılın vahşi kapitalizmi ile biriktirilen, insanlıktan alınan KAN VE CAN VERGİSİ ile yığılan sermaye dağlarının politikleştirilerek dünya hegemonyası için kullanıldığını,
  • gerçekte “Küreselleşme” sözcüğünü yıpranmış “emperyalizmin” imaj yenilemesinin aracı olduğunu,
  • Samuel Huntigton gibi siparişle yazan sefil ajan-yazarların “The Clash of Civilisation” adlı sözde tez ve kitaplarının kınanmasını ve ciddiye alınmaması gerektiğini,
  • “Tarihin sonu geldi” diyerek kendinden geçen kimi öforiklerin (Japon Francis Fukuyama gibi) hezeyan içinde olduklarını..
  • küresel toplumun görülmemiş ölçek ve derinlikte bir küresel şizofreniye sürüklendiğini..
  • ………………..
  • Reddettik pek çok öneriyi, dayatmayı, çıkarı, fonu, bursu, projeyi…. vs.

Ve insanlık tarihinin bu en büyük kumpasının tarihe, insanlığın ve yaşamın doğasına, diyalektiğe, tarihin olağan akışına, konjonktüre ve 21. yy’dan insanlığın beklentilerine….  uymadığını, SÜR-DÜ-RÜ-LE-ME-YE-CE-Ğİ-Nİ… sabır ve ısrarla, gelişmeleri nesnel olarak gözleyip somut verilere dayalı olarak analiz ettik..

Bu “karabasan” bitmiş değil elbette.. Davul çalınacak aşamada değiliz. İnsanlık emperyalistleşen yabanıl (vahşi) kapitalizm ile savaşımını sürdürecek. Post-modern sömürü yöntemlerini tanıyıp deşifre edecek ve mahkum edecek.

Selam olsun AYDIN SORUMLULUĞUNU ateşten gömlek giyerek yerine getirenlere!

Günümüzde “Kumarhane kapitalizmi” batağına saplanan finans-kapital, artık risk alarak yatırım yapmak üretimle, istihdamla reel “kâr” lar elde etmek yerine spekülatif moneter baskıcı araçlara yönelmiş bulunuyor. Bu da sürdürülemiyor doğallıkla ve diyalektik olarak kendi sonunu hazırlıyor..

YENİ DİN – YENİ TANRI yaratma gibi en ağır silahlarını çekse de!

Post-modern sömürü yöntemleri de duvara dayandı..
Ha gayret insanoğlu, post-modern sömürünün/sömürgenlerin
post-modern proleterya ile devrilmesi pek uzak olmasa gerek..

Tarih ya da tarihsel zaman epey hızlandı; Zamanın kanatlarını rüzgarlamanın vaktidir.

İNSANLIK SÖMÜRGECİLİĞE MAHKUM DEĞİL!

“ Sömürgecilik ve yayılmacılık (emperyalizm) yeryüzünden yok olacak ve yerlerine
uluslar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir işbirliği ve
uyum çağı
egemen olacaktır.” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile.
04 Şubat 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı –
AÜTF Halk Sağlığı AbD – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

DİSK – KESK – TMMOB – TTB : Sıra kimde? Türkiye nereye?

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün “MİT TIR’ları” soruşturması kapsamında tutuklanmalarına ilişkin 27 Kasım 2015 tarihinde ortak bir basın açıklaması yaptılar. (27 Kasım 2015)

BASIN AÇIKLAMASI

Sıra Kimde? Türkiye Nereye?

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve gazetenin Ankara Temsilcisi Erdem Gül “MİT TIR’ları” soruşturması kapsamında tutuklandılar.

Bizzat Cumhurbaşkanı’nın, bu haberi (haberi yapılan suçu!) kişiselleştirip suçüstü psikolojisiyle gazetecileri hedef göstererek “Bunun bedelini ağır ödeyecek. Öyle bırakmam onu” demesinden sonra beklenen oldu.

Böylece, bir kelepçe daha takıldı “basın özgürlüğü”ne ve bir kilit daha vuruldu halkın
doğru haber alma hakkına.

Bu tutuklamalarla birlikte cezaevlerindeki gazeteci sayısı 30’u buldu. Gazetelerin bombalanıp gazetecilerin yargısız infazlarda, faili meçhullerde katledildiği; gazete/dergi/tv baskınlarının, sansürün, yasaklamaların, kapatmalarının, kayyumlarla el değiştirmelerinin artık “olağan”
sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Yani durum bu anlamda “yeni” değil. Yani iktidar karşıtı
her muhalif düşünce “tehlikeli” görülerek hep bastırılmaya ya da“nötralize edilmeye” çalışıldı. “Devlet” bunu hep yaptı ve devletin bugünkü sahipleri de bunu yapıyorlar!

“Vatan, millet, güvenlik” edebiyatı eşliğinde bizzat Cumhurbaşkanı’nın şikayetçi olduğu bir soruşturma sonucunda, hukukun paspas yapılarak alınan tutuklama kararının ardından
“Bu sır devlete ait bir sır mı? Kendi şahsi sırrı mı?” sorusu da sorulmaya başlandı.
Bu sorunun altında yatan “ortak kabul”, kurumlarının ağır aksak da olsa işlediği bir devlet yapısının “yürütme”den göreceli bağımsızlığının ortadan kalkmış olduğunu görmektir.

Yine görülmesi gerekiyor ki, ortada Yasama, Yürütme, Yargı kalmadığı gibi bunların bağımsızlığından da söz edilemez artık! Recep Tayyip Erdoğan’ın “İster kabul edilsin
ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir.”
 sözüyle bütünleşen gerçeklik parlamenter sistemin gömüldüğü, “başkanlık” rejiminin işlerlik kazandığıdır.

Bunun artık bir “ima” değil, “ilan” olduğu“fiili başkan”ın habere konu olan MİT tırlarını kastederek “Silah olsa ne olur, olmasa ne olur” demesinde açıkça gözükmektedir.
Yani şaşırmamız gereken şey, şeytanı utandıran hukuksuzluklarla gerçeklerin tersyüz edilmeye çalışılması, dünyanın gözünün içine baka baka “yalan” söylenmesi değil, aksine,
tüm fütursuzluklarıyla “doğrunun” söylenmesidir. Bu, malumun ilanıdır ve adı da faşizmdir!

Kendisinin de her fırsatta belirttiği gibi, artık devlet O’dur, O, devletin kendisidir!
O’nun, devletin tüm yetkilerini elinde tutan, ağzından çıkanın yasa sayıldığı tek adam olduğunu Gezi’de, Roboski’de, Reyhanlı’da, Diyarbakır’da, Suruç’ta ve Ankara Katliamı’nda gördük. O’nun Ortadoğu halklarının kırıldığı savaştaki katkılarını ve “tarafını” da gördük.

13 yılda hukuksuzluğu, yolsuzluğu, adaletsizliği, yobazlığı, şiddeti, cinsiyetçiliği, mezhepçiliği, ötekileştirmeyi iktidarın vazgeçilmez karakteri haline getirerek devlet olanlar, sorumluluğuna ortak oldukları suçları açığa çıkarmayacakları gibi, bunu açığa çıkartanlarla da, hesap sorulmasını isteyenlerle de savaş halinde olacaklardır. Çünkü iktidarda kalmalarının tek dayanağı budur.

Fiili başkanlığın ilan edildiği, Yasama, Yürütme ve Yargıyla birlikte basının da susturulup sindirildiği bir sistemde, özgür haberlere de, halkın haber alma hakkına da, demokratik muhalefete de nefes alma hakkı tanınmayacaktır. Dün başkalarımızı aldılar,
bugün suçlarını teşhir edenleri aldılar, yarın da yine içimizden birilerine el uzatacaklardır.

“Hukuk tanımam, istediğimi yaparım, herkese dokunurum” pervasızlığına, tek adam diktatörlüğüne, Saray darbesine karşı demokrasi, özgürlük ve adalet mücadelesini yılmadan, usanmadan, kararlılıkla ve sıranın kime geldiğine aldırmadan sürdürmeliyiz.
Demokratik toplumsal muhalefetin de tek dayanağı budur; birleşik bir mücadele!

DİSK-KESK-TMMOB-TTB olarak; Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
Can Dündar ve yazarı Erdem Gül’ün tutuklanmasını kınıyor, iktidarın tüm baskı ve gözdağlarına rağmen, halklarına ve mesleklerine karşı duydukları sorumluluk ve kararlılıkla görevlerini yapan tüm onurlu gazetecileri desteklediğimizi, yanlarında olduğumuzu bildiriyoruz.

DİSK – KESK – TMMOB – TTB
http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/ortak-5771.html 
================================

Dostlar,

Basın açıklaması son derece net ve keskin saptamalar içeriyor..
Savaşım (mücadele) kararlılığı vurguluyor : BİRLEŞİK MÜCADELE!

  • “Bu sır devlete ait bir sır mı? Kendi şahsi sırrı mı?”
  • Bunun bedelini ağır ödeyecek. Öyle bırakmam O’nu
    (RTE, 
    haberi yapılan suçuörtbas için Can Dündar’ı hedef gösteriyor..)
  • RTE: “İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir.”
  • RTE, MİT tırlarını kastederek “Silah olsa ne olur, olmasa ne olur?”
  • .. Parlamenter sistemin gömüldüğü, “Başkanlık rejiminin işlerlik kazandığıdır.
  • Kendisinin de her fırsatta belirttiği gibi, artık devlet O’dur, O, devletin kendisidir!
  • O’nun, Devletin tüm yetkilerini elinde tutan, ağzından çıkanın yasa sayıldığı
    tek adam
    olduğunu..
  • Fiili Başkanlığın ilan edildiği.. “Hukuk tanımam, istediğimi yaparım,
    herkese dokunurum”
     pervasızlığına, tek adam diktatörlüğüne, Saray darbesi..

Demokratik toplumsal muhalefetin tek dayanağı birleşik bir mücadele!
Biz de katılıyoruz bu açıklamaya..

Kanada’dan Prof. M. Chossudovsky’nin YOKSULLUĞUN KÜRESELLEŞMESİ adlı
görkemli kitabına yazdığı önsözde, ABD’den Prof. Noam Chomsky‘nin büyük isabetle vurguladığı gibi,

KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizmle savaşımın yolu;

DİRENİŞİN KÜRESELLEŞTİRİLMESİ dir!

Sevgi ve saygı ile.
30 Kasım 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ATATÜRK diyor ki :”.. hep bir ırkın evlatları – hep aynı cevherin damarları” yız..

ATAM

Atatürk diyor ki                              :

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı..
hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır
Bizim yeni işimiz budur

Bu damarlar birbirini duysun ve birbirini tanısınBu dediğim şey hakikat olacak, çünkü hakikattirBu dediğim şey, olduğu zaman başka bir âlem görülecek ve bu âlem dünyaya hayat verecek,
nur ve feyzini insanlığa saçacaktır

Hakikat güneşi durmazdaima yükselecekTürk’ün varlığı bu köhne âleme
yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek

Bu karmaşık işlerin içinden çıkıp yükselebilmek için, bize dirlik gerektir.
Birlik onunla beraber yürür. Diri yalnız Türk Milletidir, birliği ortaya koyan da Türk’tür, dirliğin ne olduğunu anlatan da Türk’tür, çalışalım…”

Kaynak: 8 Eylül 1932, Dolmabahçe Sarayında,
Atatürk’ün Bütün Eserleri
(ATABE), 25. Cilt

==================================

Dostlar,

Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün yukarıdaki sözleri ne denli insancıl,
ne denli bütünleştirici değil mi??

Bu durumda “ÇÖZÜM SÜRECİ- AÇILIM” ne anlama geliyor?
Ürkülecek – korkulacak bir içeriği yoksa, kamuoyunda büyük tepki – patlama – isyan .. doğurmayacaksa… neden AKP – CHP – HDP, birtakım enteller  yıllardır geveleyip duruyorlar?

Çıkar; Mustafa Kemal Paşa gibi apaçık fikrinizi söylersiniz.
Bu durumda artık biz de AP-AÇIK görüyoruz ki,

– Bu sözde “ÇÖZÜM SÜRECİ- AÇILIM” politikası ülkemizi ve halkımızı ayrıştırıcı – bölücüdür!

Bu durumda Halkımızın = Türk Ulusu’nun böylesine kökü dışarıda Sevr çağrıştıran
bir ihanet girişimine onay vermeyeceği ap-açıktır.

Irk temelli, etnik kökene dayalı, din – mezhep ekseninde inanca dayalı siyaset çağdışıdır.

İNSAN HAKLARINA dayalı, ülkenin tüm insanlarının hak ve özgürlüklerini demokrasinin en üst standartlarına kavuşturmak günümüz çağdaş siyasetinin omurgasıdır. Siyasal Partileri ancak bu evrensel amaca giden yolda izleyecekleri
politika ve araçlarda ayrışabilirler. 

Dolayısıyla İNSAN HAKLARI olgusunu kötüye kullanarak insanları mikro-milliyetçilik
başta olmak üzere olağan farkılıkları üzerinden ayrıştırmaya ve uzun yüzyıllar boyunca
kanlı süreçlerle kaynaşarak (integrasyon) ULUSLAŞMIŞ HALKLARI birbirine düşürerek
sözde özgürleştirme – özerkleştirme adına bir çarpık insan hakları anlayışına izin verilemez.

Bu  politika olsa olsa, dünyayı karakol – istasyon devletçiklere bölerek emperyalizmin buyruğuna KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm süreci üzerinden sunmaktır.
Ap-açık kökü dışarıdadır, kanlıdır, kardeşi – kardeşe kırdırmaktır ve en azından
son çeyrek yüzyıldır Ortadoğu’da gözler önündedir.. Adı da süslü – püslü, zihinlere tuzak (retorik) Büyük Ortadoğu Planıdır (BOP) !

Ne hazindir ki; Türkiye’de 12,5 yıldır iktidarda olan AKP’nin kurucu başı, kendisini
“BOP Eşbaşkanı” ilan ederken en azından vahim bir yanılgı içindedir ve “BOP’un Ortadoğu barışına hizmet” olduğunu ileri sürebilmektedir!? Fakat tarihsel pratik Erdoğan’ı yalanlıyor. Ortadoğu Irak’ın 1. işgalinden bu yana (1990; 1. Körfez Harekatı diyorlar!) bölge kan – revan içindedir. Dahası Erdoğan bu gelişmelerden hiç ders almış da değildir.

Komşumuz Suriye’de iç isyan ve savaşı kışkırtan politikalar izlenmiştir ve örneğin son olarak “Eğit – Donat” projesiyle ABD ile “ortaklaşa” (!?) bu kanlı serüven sürdürülmektedir.
Bu bağlamda Erdoğan’ın “BOP Eşbaşkanlığı” ödevinin saflık – iyi niyetle – kandırılma (!?) ile açıklanamayacağı bu kez ap-açık olmanın çooook ötesinde çırılçıplak ortadadır.

*****
Sonuç olarak                                   :

1. Türkiye’de ırk – etnik köken – dinsel inanç – bölgecilik.. bağlamında ilkel politikalar
derhal terk edilmelidir.
2. HDP vb. partiler bu bağlamda Kürtçülük – Kürt hakları gibi ilkel siyaseti bırakarak
programını kökten değiştirmeli ya da bunu yap(a)mayacaksa kendisini feshetmelidir.
3. Kökü dışarıda ve amacı kanlı bölücülük -kardeş kavgası – iç savaş olan AÇILIM – ÇÖZÜM SÜRECİ masalı ve çoooook tehlikeli oyuncağı Türkiye gündeminden düşürülmelidir.
4. Çözümü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu insancıl önder Mustafa Kemal Paşa
8 Eylül 1932’de, 83 yıl önce dile getirmiş.. Yukarıya aktardık.. Tekrar tekrar okunması ve
üzerinde düşünülmesi gerek.

Reçete hiç de karmaşık değil.. Yine O’nun hepimize akıllıca uzlaşı çağrısı yapan sözleriyle :

“Türkiye Cumhuriyetini kuran halka / ahaliye (AS: “Halklar” diye ayrıştırmak çok yersiz değil mi!?) TÜRK MİLLETİ denir..”

Ülkemizin bu anlayışa öyle çok gereksinimi var ki…
7 Haziran 2015 “kritik” seçimlerine giderken de, sonrasında da..

Sevgi ve saygı ile.
29 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

7 Nisan 2015 : DÜNYA SAĞLIK GÜNÜ

“7 Nisan Dünya SAĞLIK Günü”

Logo_WHO_DSO

 

 

 

 

Nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü (WHO/DSÖ) Anayasası’nın yürürlüğe girdiği
7 Nisan (1947) günü tüm dünyada ‘Sağlık Günü’ olarak kutlanmaktadır.
2015 Yılıı Dünya Sağlık Günü’nün teması

‘Tarladan Tabağa Gıda Güvenliği’

olarak belirlenmiştir. Dünya genelinde “Gıda Güvenliği” konusunda farkındalık oluşturulması hedeflenmektedir.

Gıdalar ve beslenme, insanların en temel ve vazgeçilmez gereksinimlerinden biridir. Herkes güvenilir, nitelikli, uygun bedelle ve sağlıklı besinleri sürekli olarak
satın alabilme ve tüketme hakkına sahiptir.

Bu temel insanlık hakkı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde de güvence altına alınmıştır (md. 259.

Gıda güvenliği; gıda ürünlerinin tarladan sofraya dek üretimin ve dağıtımın
her basamağında gerekli denetimlerin düzenli yapılmasıdır.
Kimyasal, Fiziksel, Biyolojik ve Nütrisyonel bakımlardan alınan önlemler bütünüdür.

Sağlıklı toplum için, toplumun en küçük birimi olan tüm insanların sağlıklı olması gerekir.

Her – kes, dünyanın neresinde olursa olsun, gereksindiği besinlere ulaşma
ve nitelikli bir yaşam sürdürme hakkına sahiptir.

7 Nisan 2015 – 7 Nisan 2016 arasında 1 yıl boyunca bu yakıcı konuyu / sorunu
öncelikle konuşacağız.
Dileriz, küresel ölçekte yaygın beslenme hatta AÇLIK sorununun çözümünde yol alırız..

  • DSÖ / FAO verileriyle Dünyada 805 milyon insan karnını doyuraMAmaktadır =  AÇTIR! Bu, her 9 kişiden birinin
    AÇ olduğu anlamına gelmektedir; insanlık için yüz karasıdır!

Hemen hemen 5-6 ölümden biri (yaklaşık 10 milyon / yıl) AÇLIK nedenlidir
ve bu verilerle AÇLIK Dünyada 1 numaralı “temel” ölüm nedenidir!

Dünya Sağlık Günü, bu önemli hatta utanç verici halk sağlığı sorununun çözümüne anlamlı katkı sağlasın dileriz. Bunun için küresel emperyalizmin geriletilmesi ve
odağına kârı – sermayeyi değil; insansı – toplumu koyan bir yeni Dünya Düzenine
gerek var. Daha adil, daha sosyal, daha paylaşımcı bir dünya düzeni ve bu olanaklı!

Güney Amerikalı yoldaşlarımızın her yıl Porto Allegre‘de, Davos kepazeliğine seçenek olarak meydan okudukları gibi haykıralım :

  • OTRO MUNDO ES POSSIBLE!… OTRO MUNDO ES POSSIBLE!
    Başka Bir Dünya Mümkündür.. Küresel emperyalizme mahkum değiliz!

3. Bin Yıl Kalkınma Hedefleri (3rd Miilenium Developmental Goals – 3rdMDG) arasında 2000’den  2015’e 15 yılda Dünya’da AÇ insanların sayısını 400 milyonlara indirerek yarılama da vardı.. Olmadı, başarılamadı..

Temel nedeni KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizmden başka ne olabilir ki??

*****

Dünya Sağlık Örgütü / CENEVRE                :
– “Her yıl çoğu çocuk 2,2 milyon kişi gıda ve su kaynaklı hastalıklılar nedeniyle yaşamını yitiriyor”
– “Güvensiz gıdalar; böbrek ve karaciğer yetmezliği, beyin ve sinir hastalıkları,
uzun süreli engellilikler ve kanser de içinde 200’den çok hastalığın temel nedeni.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Dünya Sağlık Günü’nde güvenilir gıda tüketilmesi önerisinde bulunarak, her yıl 2,2 milyon kişinin güvenilir olmayan gıda ve su kaynaklı hastalıklılar nedeniyle yaşamını yitirdiğini bildirdi.

DSÖ, bu yıl Dünya Sağlık Günü’nün temasını “Gıda Güvenliği” olarak belirledi.

DSÖ’nün Cenevre’deki merkezinde düzenlenen basın toplantısında konuşan DSÖ
Genel Müdür Yardımcısı Keiji Fukuda; bakteri, virüs, parazit ve kimyasal maddeler içeren güvensiz gıdaların 200’den çok hastalığa neden olduğunu söyledi.

7_Nisan_2015_DUNYA_SAGLIK_GUNU

Fukuda, “Her yıl çoğu çocuk 2,2 milyon kişi gıda ve su kaynaklı hastalıklılar nedeniyle yaşamını yitiriyor.” dedi.

Gıda kaynaklı hastalıklar arasında en yaygın sorunun ishal olduğunu belirten Fukuda, güvensiz gıdaların böbrek ve karaciğer yetmezliği, beyin ve sinir hastalıkları, uzun süreli engellilikler ve kansere neden olabildiğini ifade etti.

DSÖ’ye göre, güvensiz gıdalar arasında;

– Pişirilmemiş hayvansal ürünler,
– Dışkı ile kirlenmiş sebze ve meyveler ve
– Biyotoksin içeren kabuklu deniz ürünleri yer alıyor.

Güvensiz gıda kaynaklı bağırsak hastalıklarının en çok görüldüğü yerler arasında
Afrika bölgesi başı çekiyor. Afrika’yı Güneydoğu Asya ülkeleri izliyor.

DSÖ Genel Müdür Yardımcısı Fukuda, gıda güvenliliğinin önemine vurgu yaparken, güvensiz gıdanın doğurduğu ekonomik risklere de dikkat çekti. DSÖ verilerine göre,
2011’de Almanya’da ortaya çıkan ölümcül E. coli (EHEC) salgınında çiftçilerin yitiği
1,3 milyar $ olmuştu.

DSÖ Genel Müdürü Margaret Chan ise yaptığı yazılı açıklamada,

  • “Herhangi bir yerel gıda güvenliği sorunu, çok hızlı bir biçimde 
    uluslararası bir bunalıma dönüşebilir.” uyarısında bulundu.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda
10 yılı aşkın bir zamandan beri verdiğimiz bir ders olan

GIDA GÜVENİĞİ ve SANİTASYONU 

başlıklı ders notlarımızı güncelleyerek paylaşmak istiyoruz..
Lütfen tıklar mısınız 148 yansıdan oluşan bu güncel ve varsıl dosya için?

Gida_Guvenligi_ve_Sanitasyonu

Sevgi ve saygı ile.
07 Nisan 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Not   : Türkiye, DSÖ Anayasasını 5062 sayılı yasa ile 1947’de TBMM’de benimseyerek bu BM uzmanlık Örgütünee üye olmuştur..

==========================

 

DSÖ Açıklamasının
İngilizce tam metni aşağıdadır..

World Health Day 2015:
From farm to plate, make food safe

News release

New data on the harm caused by foodborne illnesses underscore the global threats posed by unsafe foods, and the need for coordinated, cross-border action across the entire food supply chain, according to WHO, which next week is dedicating its annual World Health Day to the issue of food safety.

World Health Day will be celebrated on 7 April, with WHO highlighting the challenges and opportunities associated with food safety under the slogan “From farm to plate, make food safe.”

“Food production has been industrialized and its trade and distribution have been globalized,” says WHO Director-General Dr Margaret Chan. “These changes introduce multiple new opportunities for food to become contaminated with harmful bacteria, viruses, parasites, or chemicals.”

Dr Chan adds: “A local food safety problem can rapidly become an international emergency. Investigation of an outbreak of foodborne disease is vastly more complicated when a single plate or package of food contains ingredients from multiple countries.”

Unsafe food can contain harmful bacteria, viruses, parasites or chemical substances, and cause more than 200 diseases – ranging from diarrhoea to cancers. Examples of unsafe food include undercooked foods of animal origin, fruits and vegetables contaminated with faeces, and shellfish containing marine biotoxins.

Today, WHO is issuing the first findings from what is a broader ongoing analysis of the global burden of foodborne diseases. The full results of this research, being undertaken by WHO’s Foodborne Disease Burden Epidemiology Reference Group (FERG), are expected to be released in October 2015.

Some important results are related to enteric infections caused by viruses, bacteria and protozoa that enter the body by ingestion of contaminated food. The initial FERG figures, from 2010, show that:

  • there were an estimated 582 million cases of 22 different foodborne enteric diseases and 351 000 associated deaths;
  • the enteric disease agents responsible for most deaths wereSalmonella Typhi (52 000 deaths), enteropathogenic E. coli (37 000) and norovirus (35 000);
  • the African region recorded the highest disease burden for enteric foodborne disease, followed by South-East Asia;
  • over 40% people suffering from enteric diseases caused by contaminated food were children aged under 5 years.

Unsafe food also poses major economic risks, especially in a globalized world. Germany’s 2011 E.coli outbreak reportedly caused US$ 1.3 billion in losses for farmers and industries and US$ 236 million in emergency aid payments to 22 European Union Member States.

Efforts to prevent such emergencies can be strengthened, however, through development of robust food safety systems that drive collective government and public action to safeguard against chemical or microbial contamination of food. Global and national level measures can be taken, including using international platforms, like the joint WHO-FAO International Food Safety Authorities Network (INFOSAN), to ensure effective and rapid communication during food safety emergencies.

At the consumer end of the food supply chain, the public plays important roles in promoting food safety, from practising safe food hygiene and learning how to take care when cooking specific foods that may be hazardous (like raw chicken), to reading the labels when buying and preparing food. The WHO Five Keys to Safer Food explain the basic principles that each individual should know all over the world to prevent foodborne diseases.

“It often takes a crisis for the collective consciousness on food safety to be stirred and any serious response to be taken,” says Dr Kazuaki Miyagishima, Director of WHO’s Department of Food Safety and Zoonoses. “The impacts on public health and economies can be great. A sustainable response, therefore, is needed that ensures standards, checks and networks are in place to protect against food safety risks.”

WHO is working to ensure access to adequate, safe, nutritious food for everyone. The Organization supports countries to prevent, detect and respond to foodborne disease outbreaks—in line with the Codex Alimentarius, a collection of international food standards, guidelines and codes of practice covering all the main foods.

Food safety is a cross-cutting issue and shared responsibility that requires participation of non-public health sectors (i.e. agriculture, trade and commerce, environment, tourism) and support of major international and regional agencies and organizations active in the fields of food, emergency aid, and education.

For more information, contact:

Paul Garwood, WHO
Telephone: +41-22-7911578
Mobile: +41-79 603 72 94
E-mail: garwoodp@who.int

Fadela Chaib, WHO
Telephone: +41-22-7913228
Mobile: +41-794755556
Email: chaibf@who.int

Olivia Lawe-Davies, WHO
Telephone: +41-22-7911209
Mobile: +41-794755545
Email: lawedavieso@who.int