Etiket arşivi: KüreselleşTİRme = yeni emperyalizm

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ GENEL DANIŞMA KURULU TOPLANTISI SONUÇ BİLDİRGESİ

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
GENEL DANIŞMA KURULU TOPLANTISI
SONUÇ BİLDİRGESİ – 
03 ARALIK 2022, ANKARA

ADD Genel Danışma Kurulu toplantısı, Şube Başkanları, Şube Kurul Başkanları, Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyeleri, Genel Merkez Bilim, Danışma, Eğitim, Kültür Kurulları üyelerinin katılımı ile 3 Aralık 2022 günü Ankara’da toplanmış, gündemindeki konuları değerlendirmiş ve aşağıdaki hususların kamuoyuna duyurulması kararlaştırılmıştır:

25-26 Eylül 2021’de 16. Olağan Seçimli Genel Kurul’da oluşan Genel Yönetim Kurulu görev bölüşümü yaparak Sayın Dr. Mustafa Hüsnü BOZKURT başkanlığında çalışmalarına coşku ve kararlılık ile başlamıştır. Aradan geçen yaklaşık 1 yılda son derece önemli etkinlikler gerçekleştirilmiştir. 14 Bölge Toplantısı yapılmış, 50 il ve 200 ilçede ADD örgütleriyle yakın ve doğrudan ilişkilerle çalışmalar yürütülmüştür. Son 1 yıl içinde üye sayısı yaklaşık on bin artarak 61 bini, şube sayısı 340’ı aşmıştır. ADD bünyesinde ve kamuoyunda güven sağlayan kurumsallaşmayı güçlendirici çalışmalar, ADD Genel Merkezine akçalı (mali) destekleri de artırmıştır. Derneğimizin öğrenci yurdu çalışmaları, bursları giderek güçlenmektedir.

23 Nisan 2022 günü Ankara’da yapılan kitlesel toplantıya on bini aşkın (Polis kayıtları!) üyemiz ve yurttaşlarımız katılmış ve Genel Başkanımız Dr. Mustafa Hüsnü Bozkurt tarafından büyük bir coşku ile 23 Nisan Ulusal Egemenlik Manifestomuz (bildirgemiz) kamuoyu ile paylaşılmıştır.

Ana tema olarak YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ’ne çağrı ve vurgu yapan bildirgemiz (manifestomuz), hem sanal ortamlarda paylaşılmış hem de basılarak olabildiğince yaygın dağıtılmıştır. Demokratik kitle örgütleri, basın yetkilileri, siyasal partiler dahil, ziyaret edilerek bildirgemiz / manifestomuz verilmiştir.

KüreselleşTİRme = Yeni Emperyalizm kuşatmasının ülkemizi de yakından ilgilendirdiği ve bunalttığı açık bir gerçektir. Küresel emperyalizm bir yandan yerli işbirlikçileri ile siyasal islamı ülkemize dayatırken bir yandan da sözde seçenek (!) olarak sunduğu federal bir Türkiye ile Ulusal Birliğimizi ve tekil (üniter) devlet yapımızı tehdit etmektedir. Oysa Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün eşsiz önderliğinde Ulusumuz, geçtiğimiz yüzyıl başında emperyalizmi tarihinde ilk kez bu topraklarda açık bir yenilgiye uğratmış, Kurtuluş’un ardından KURULUŞ aşamasında ise Atatürkçü Düşünce Sistemi = KEMALİZM öğretisiyle (ideolojisiyle) tüm dünyanın mazlum halklarına örnek olmuş ve başarısını Cumhuriyet Devrimimizle kanıtlamıştır.

Bu nedenle ADD, içine sürüklendiğimiz ve son 20 yılda iyice ağırlaşan kuşatmayı yarmak için reçetenin YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ olduğunu ısrarla vurgulamaktadır. Kemalizm’in namus sesini tüm yurt semalarında yeniden gümbür gümbür duyurmak kararlılığı içtenlikle benimsenmiştir.
***
Bu bağlamda ADD Genel Merkezi, Bilim Kurulu eliyle 6 temel alanda kapsamlı bir
bilimsel rapor hazırlatarak bastırmış ve dağıtımına başlamıştır. Sağlık, Anayasa-Hukuk, Tarım-Ekoloji, Ekonomi, Dış Politika – Ulusal Güvenlik ve Eğitim sektörlerinde
nasıl bir ulusal, bilimsel – akılcı politika izlenmesi gerektiği vurgulanmıştır.

23 Nisan Yeniden Atatürk Cumhuriyeti Bildirgesi / Manifestosu ve Temel Konularda Bilimsel Politika Önerileri çalışmalarının önümüzdeki dönemde ülkemize ışık tutabilecek nitelikte olduğuna inanılmaktadır.

Yaklaşan genel seçimlerde kamuoyunun ülkemizin yakıcı gerçekleri ile yüzleşmesi ve denenerek başarısı kanıtlanmış, evrenselleşmiş, Atatürkçü Düşünce Sistemi = Kemalizm ile kuşatmanın mutlaka yarılacağı kararlıkla vurgulanmıştır. Korunacak olan yalnızca “hattı müdafaa” olmayıp, 453 bin km2 mavi vatan dahil,  780 bin km2 anavatanımızdır!

  • Cumhuriyetimizin 100. yılını önümüzdeki 2023 yılında sonsuz bir gururla,
    erinç ve
    gönençle kutlayacağız.

Önceliğimiz, son derece kritik olan yaklaşan genel seçimlerde ulusalcı –yurtsever güçlerin yeniden iktidar olmasıdır. Bu amaçla ADD 100. Yıl Çalıştayı çalışmalarını kapsamlı ve hızla başlatmalı; ülkemizin pek çok yerinde bu amaçla çoban ateşleri yakmaya başlanmalı ve bu süreçte olgunlaşan öneriler ve planlar uygulamaya konmalıdır.

ADD, olabildiğince kapsamlı bir toplumsal seferberlikle on milyonlarca yurtsever halkımızı ve DKÖ’lerini YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ hedefi ekseninde birleştirmeye çabalamalıdır. Bu bağlamda, 6’lı Masa İttifakı‘nı oluşturan siyasal partiler de içinde olmak üzere, olabildiğince tüm siyasal yapılara, demokratik kitle örgütlerine ve basın yoluyla kamuoyuna ve halkımıza ulaştırılması ve tezlerimizin ziyaretlerle anlatılması, istemlerimizin sunulması çok önemli ve değerlidir ve sürdürülmesi gerekmektedir.

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezi hukuk yolunu da kullanarak Cumhuriyet düşmanlarının söz ve eylemlerine karşı açtığı davalarla Türkiye Cumhuriyeti’mizin temel değerlerine sahip çıkmakta ve yaptığı basın açıklamalarıyla ADD örgütünün güçlenmesine, zamanında tabana yayılmasına ve kamuoyu mal olmasına hizmet etmektedir.

ADD, hiçbir siyasal örgütün, oluşumun veya çevrenin arka bahçesi, etkinlik alanı olmayacak ve siyasal gelecek bekleyen kişilerin kullanabileceği bir örgüt de olmayacaktır.
Tüm güçlüklere ve son derece sınırlı olanaklarına karşın bağımsızlığını kıskançlıkla koruyarak Anadolu Aydınlanmasına var gücüyle kol kanat gerecektir.

Ülkemizin tüm yurtsever, ilerici, çağdaş, Aydınlanmacı, akıl ve bilimden yana, barışsever… TÜRKİYE SEVDALILARINI ulusal ve tarihsel bir dayanışmaya çağırıyoruz.

İçinde bulunduğumuz koşullar, 100 yıllık Cumhuriyetimiz açısından son derece ağırıdır.
Ancak herkes iyi bilmelidir ki;

  • Türkiye Cumhuriyeti asla sahipsiz değildir!

Bizlerin namus ve vicdanına Mustafa Kemal Atatürk’ün teslim ettiği kutsal emanetidir.
Türkiye Cumhuriyeti şan ve şerefle ve onurla yaşayacak, “ilelebet payidar kalacaktır”.

Türkiye Cumhuriyeti dünya uluslar ailesinin egemen-eşit, saygın ve çağcıl bir üyesi olarak, dünya kültürüne ve bilimine değerli katkılar koyacaktır.

  • Ulusal birlikle üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir sorunumuz yoktur.
    Ana gereksinimimiz ULUSAL DAYANIŞMADIR.

Yaşasın Atatürkçü Düşünce Derneği’nin tarihsel, onurlu ve mutlaka başarıya ulaşacak Aydınlanma savaşımı ve Yeniden Atatürk Cumhuriyeti’ne kavuşma çabası!

Yaşasın Laik ve Demokratik Türkiye Cumhuriyeti! 

Kamuoyunun ve yüce Türk Ulusunun bilgisine ve ilgisine sunarız.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
GENEL MERKEZİ

 

 

ADD OLAĞAN DANIŞMA KURULU TOPLANTISI

Sayın Safa B. Yenice,
ADD Genel Başkan Yrd.
ADD Bilim Kurulu Sorumlusu

Siz, ADD Kurucularından, yetkin ve örnek hukukçu, Danıştay üyesi merhum Kazım Yenice‘nin oğlusunuz. Babanızın anısını yücelten bir çizgidesiniz.

1 yılı aşkı süredir hemen tüm Bilim Kurulu toplantılarına göreviniz gereği, bu Kuruldan sorumlu GYK üyesi olarak katıldınız ve GYK ile BK arasında köprü işlevi üstlendiniz.

BK’nca üretilen, bizden istenen 6 temel konuda 128 sayfalık belgesel kitabın basımında ve dağıtımında da kilit rol üstlendiniz. Sizi içtenlikle kutlar ve teşekkür ederim. Bu belgesel kitap önemli bir boşluğu dolduracak ve işlev üstlenecektir.
*
Dün, 3 Aralık 2022 günü Tüzük gereği yapılan yıllık ADD Olağan Genel Danışma Toplantısı çok başarılı geçti. 200’ü aşkın insan ülkemizin her yerinden geldiler. Toplantı çok düzenli ve iyi örgütlenmişti. Arada çay, kuru pasta ikramı ve öğlen sandviç – meyve suyu bolca sunuldu. TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası’nın toplantı salonu çok yeterliydi. Girişte ATA Vakfı‘nın ürünlerinin sergilendiği bir masa da (stand!?) kurulmuştu. Birbirinden güzel ürünlerden satın aldık. Özellikle 2023 duvar takvimi ve gündelik (ajanda) çok hoştu.

Bez torbalarda sözünü ettiğiniz 6 emek ürünü katılımcılara verildi :

– 1 yıllık çalışma raporu
– ADD’nin basın açıklamalarını içeren kitap
– Onur Öymen’in Lozan hk. özlü ve değerli monografı
– ADD el kitapçığı
Turgut Özakman anma toplantısı kitapçığı
– 23 Nisan Yeniden Atatürk Cumhuriyeti Bildirgesi (Manifestosu)

Bir tükenmez kalem ve not defteri.. Çok sıcak ve alçakgönüllü (mütevazi) idi.

Toplantı eleştirilerle birlikte olgun geçti. Akşam 18:00 sularında Gn. Başkan Dr. M. Hüsnü Bozkurt eleştirilere ağırbaşlı, sakin ve doyurucu yanıtlar verdi.


*
Derneğimizin 1 yılda çooook güçlendiğini gördük. Borçların ödendiğini, sağlanan güven ile akçalı desteğin arttığını, kurumsallaşmanın daha da ilerlediğini izledik. Üye sayısı son 1 yılda on bin arttı ve şube sayısı 340’ı aştı, ne güzel!

Sonuç Bildirgesi hazırlamak üzere siz, Yazı-Yayın Kurulu’ndan Sn. Tevfik Kızgınkaya ve ben görevlendirildik. Gün boyu, 40’ı aşkın sayın konuşmacıyı özenle dinledik ve notlar aldık. Birlikte bir sonuç bildirgesi metni oluşturduk ve siz okudunuz, çok alkış aldı katılımcılardan. Bu metni ADD web sitesine koyacaksınızdır sanırım…

ADD Bilim Kurulu’nun 6 temel konuda hazırladığı bilimsel raporu da.. Toplantıdan video kayıtları ve kareleri de..
*
Ankara’dan Bilim Kurulu Başkanı Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan sabah bir süre toplantıya katıldılar. BK Üyesi ve ADD kurucularımızdan Sn. Prof. Dr. Mustafa Altıntaş da bir süre katıldılar. Ankara’da yaşayan 2 BK üyemiz ve Ankara dışındaki 5 BK üyemiz gel(e)mediler. BK Bşk. Yrd. olarak ben size baştan sonra eşlik etmeye çalıştım.

Akşam da Etap Altınel Otel’de yemekte birlikte olduk. Bu yemeğe yaklaşık 180 kişi katıldı ve çok sıcak bir ortamda gerçekleşti.
*
Emeği geçen herkesi, başta saygın ve yürekli, özverili önder, meslektaşım, ADD Genel Başkanı Dr. M. Hüsnü Bozkurt olmak üzere, ADD’nin emekçilerini, Dr. Bozkurt’un takım arkadaşlarını, özellikle Gn. Bşk. Yrd. Sn. Safa Yenice‘yi, bitmek bilmeyen enerjisi ve o ölçüde de alçakgönüllülüğü (tevazusu) nedeniyle hem kutlar hem de engin şükranlarımı sunarım.

Hiç kuşku yok, bu topraklarda;

– Eşsiz önderimiz Gazi M. Kemal Atatürk‘ün öncülük ettiği ANADOLU AYDINLANMA DEVRİMİ sürdürülecek ve hedeflerine ulaşacaktır.
– Dünyanın mazlum halklarına da örnek olacaktır.
– Ayrıca, neo-liberal küresel vahşetin, KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizmin bunalttığı uluslararası topluma da
– Uygarca, insanca, dayanışmacı, barışçıl, insan haklarına dayalı bir adil yaşam düzeni seçeneği oluşturacaktır.

Dolayısıyla, eski Yugoslavya Devlet Başkanı J.B. Tito’nun da ürperten vurgusuyla;

  • Anadolu’da “Kemal’in askerleri” salt kendi halklarına değil, tüm dünya halklarına karşı Kemalist Devrimi başarma yükümü altındadırlar.

Görev ağır, dava kutludur.
Bu tarihsel bilinçle davranmak zorunludur.
Tarih, omuzlarımıza bu ağır ve onurlu yükü bindirmiştir 20. yy’ın şafağında ve

  • Mavi vatan dahil, kutsal vatan topraklarımızda.

Hepimize kolay gelsin, başaracağız..

Sevgi ve saygı ile. 04 Aralık 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM
Hekim, Hukukçu-Sağlık Hukuku Uzmanı, Mülkiyeli
ADD Bilim Kurulu 2. Başkanı
www.ahmetsaltik.net           profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter : @profsaltik

TÜRKİYE’de ÇIĞIRINDAN ÇIKAN İŞLENDİRME (İSTİHDAM) POLİTİKALARI ve ACİL ÇÖZÜM

TÜRKİYE’de ÇIĞIRINDAN ÇIKAN İŞLENDİRME (İSTİHDAM) POLİTİKALARI ve ACİL ÇÖZÜM


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

Türkiye’de 2017 Anayasa değişikliklerinin ardından yürürlük alan, kendine özgü (sui generis) – siyasal yazında örneği olmayan ucube Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminde, Cumhurbaşkanına doğrudan bağlı 5 Ofis’ten biri “İnsan Kaynakları Ofisi” dir. 16 Bakanlıktan Sanayi ve Kalkınma Bakanlığı başta olma üzere Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, değişen ölçülerde öbür Bakanlıklar ve YÖK hem eğitim hem istihdam politikaları ile ilişkilidirler. “İnsan Kaynakları Ofisi”, daha çok gereksinim duyulacak insangücünü nicel ve nitel olarak öngörme yanındadır (tarafındadır). YÖK, hem öngörü hem sunu (arz) yönünde ikili bir işlevle yükümlüdür.

İşlendirme (istihdam) politikaları çok değişkenli olmaları bakımından, ciddi güçlükler içerirler. Anılan değişkenler İçsel (Ülkesel) ve Dışsal (küresel, uluslararası) olarak 2 ana kümeye ayrılabilir. Ülkesel değişkenlerin başında nüfus ve demografik nitelikleri belirtilebilir. Sözgelimi Türkiye’de 2020 sonunda 84 milyon vatandaş ve 6 milyon dolayında geçici (?) sığınmacılar, kaçaklar.. olmak üzere 90 milyona varan devasa bir topluluk yaşamaktadır! Her yıl 50 milyona yakın turist gelmektedir (Pandemi koşulları bir yana konursa). Nüfus artış hızı %1,45 gibi dünya ortalaması olan %1,10’dan oldukça yüksektir, 2019’da nüfus net olarak 1,2 milyon artmıştır. Bu sayısal dinamikler bir yandan fırsatlar sunarken, bir yandan da ağır ve çok boyutlu sorunlar doğurmaktadır; İşlendirme (istihdam) sorunu bunların başındadır ve sorun salt ülkesel ölçekte değil, küresel bunalım boyutundadır.

Ülkemizde kritik denge sağlanamamakta, örneğin sayıları 0,5 milyonu aşan mezun edilmiş öğretmen, bir o denli hekim dışı sağlı çalışanı  istihdam edil(e)memektedir. Bu olgu açık, tipik bir sunu (arz) fazlalığı olarak tanımlanmaktadır AKP = RTE tarafından ve salt bu alanlarla  sınırlı da değildir. 330 milyon nüfuslu ABD’de 21 milyon sağlık çalışanı görevdedir, her 1000 (bin) nüfusa 64 sağlık emekçisi düşmektedir. Türkiye’de ise 1,1 m / 90 milyon üzerinden bu ölçüt %o (binde) 12,2 olup ABD’nin 1/5’i düzeyindedir. Zaten SAİG (sağlık insangücü) standartlarında Türkiye, 36 OECD ülkesi içinde sonlardadır.

Hekimlik* dışında hemen her alanda Türk eğitim sistemi, insangücü politikalarında dramatik yanılgılara düşmüş ve çok ciddi sayıda eğitilmiş – diplomalı işsiz yaratmıştır. Öte yandan, ülkesel ve küresel dinamiklere bağlı olarak yaşanan kapitalizmin bitmeyen sürgit dönemsel bunalımları, istihdam yaratma ve artırmada bir istikrar sunamamaktadır. 2008’de başlayan ve hala sonlanamayan küresel ekonomik bunalım, IMF kestirimleri ile 45 milyon işsiz doğurmuştur. Öte yandan, küresel finans-kapital, mali araçlarını bankaları kurtarma yönünde kullanmış, işsizlik ve sonuçları ötelenmiştir. Gizli işsizlik, neredeyse açık işsizlik ölçüsünde yakıcıdır!

Türkiye’de istihdam sorunu her 2 yönüyle “sunu – istem” eksenlerinde ağır biçimde yaşanmaktadır. Ekonomi, içsel – dışsal etmelerin yüküyle, her yıl artan 1,2 milyon dolayında insana istihdam olanağı sunamamaktadır. Kamu kesimi sürekli olarak KüreselleşTİRme (= Yeni emperyalizm!) baskısıyla küçültülmekte, kamu hizmetleri daraltılarak piyasalaştırılmaktadır. Özel sektör ise, en çok kâr dürtüsü ile en az çalışanla işleri götürme politikası gütmektedir.

81 ilde üniversite (!)” politik seçimi ile genç işsizliği birkaç yıl ötelenmiş ancak ulusal kaynaklar ciddi biçimde israf edilirken, bu kesimde işsizlik en yüksek oranlara, 1/3’lere dek tırmanmıştır! PhD (Doktora) derecesi olan bin dolayında işsizimiz vardır ve bu olgu yeterince çarpıcıdır; hızlı bir beyin göçü nedenidir!

Öte yandan bilim – teknolojide dev adımlarla ilerlemeler olmakta, bu gelişmeler yeni uzmanlık alanları gerektirmektedir. Bu olgu da istihdam süreçlerinin “istem” (talep) yanını oluşturuyor. Yazılım mühendisliği, Mekatronik mühendisliği, gen ve moleküler biyoloji, tıp uzmanlık dallarında artan çeşitlenmeler gibi. Küresel rekabet, çok ağır koşullarda kendi dinamiklerini adeta dayatmaktadır.

Ek olarak, üretim desenlerinde – araçlarında devrimsel nitelikte sıçramalar yaşanmaktadır.
MER” kısaltmasıyla uluslararası terminolojiye yerleşen adlandırmayla “Man Equivalent Robot” teknolojisi ufuk ötesi açılımlar getirmiştir. Son yıllarda yapay zeka ile donatılan “AI-MER” ler “Android” / İnsansı olarak adlandırılmaktadır. 2030’a dek, önümüzdeki 10 yılda 800 milyon insan, bu Endüstri 4.0 Devrimi bağlamında istihdam dışı kalacaktır. O halde insangücü arzında sınırlama kaçınılmazdır, bu da NÜFUS PLANLAMASI ile olacaktır. Gelişmiş ülkeler potansiyel gelişmeleri öngörmüş ve önlemlerini almışlardır, negatif nüfus büyümesi aşamasına geçmişlerdir.

Çok ağırlaşan Çevre kirlenmesi başka seçenek bırakmamaktadır; KOVİT-19 salgını tipiktir!

Türkiye, orta erimde nüfusunu 50 milyon dolayında tutmayı hedeflemelidir. Tersine bir tercih, durdurulamayacak bir  sömürgeleşme doğuracaktır!

Çağımızda asıl olan kalabalık – niteliksiz kitleler (gerici – sömürgen siyasal partiler için oy depoları !) değil, nitelikli – küresel rekabet gücünde dinamik bir nüfustur ve bu olgu stratejik önemdedir.

Abraham Maslow’un Gereksinimler Katmanlanması (Hiyerarşisi) kuramında kendini gerçekleştiren “Antropofil Homo Sapiens”e erismenin (Nirvana!?) başkaca bir yolu ve aracı gözükmemektedir.

TSK, yakın geçmişin yarısı kadar sayısal insangücüne indirgenmiştir. Er – erbaş için bile “uzman” nitemi – donanımı aranmaktadır. Yüksek teknolojik donanımlı bir TSK’nın 700 binleri aşan kol gücüne artık gereksinimi yoktur..

“HER AİLEYE 1 ÇOCUK” politikası ülkemizde / dünyada hızla uygulanmaya konmalıdır.

  • Ancak Türkiye’de hala “muazzam” bir nüfus artışı, AKP = RTE tarafından hesapsız (?!) biçimde teşvik edilmektedir.
  • Ülkemiz “Demografik Fırsat Penceresi” ni de kaçırma kritik riskiyle yüzleşmektedir; “sandviç toplum” a doğru sürüklenmekteyiz, örn. SGK ilan edilmemiş bir iflas içindedir!

Ülke kaynakları ve küresel olanakları / güçlükleri dikkate alan çok yönlü ve devingen (dinamik) istihdam politikaları yaşamsal önem taşımaktadır.

  • Yüksek işsizlik oranlarının kısa – orta erimde son derece ciddi stratejik istikrar sorunları yaratması kaçınılmazdır.

Bu bakımdan, DPT’nin (Devlet Planlama Teşkilatı) yeniden açılarak merkezi – ulusal kalkınma planları kapsamında istihdam politikaları da her 2 yönde (sunu – istem), kamusal sorumlulukla ve hızla akılcı (rasyonel) temellere dayandırılmak zorundadır.

  • İktisadi temelde PİYASACILIK ve siyasal düzlemde KÜRESELCİLİK, azgelişmiş ülkelerin iktisadi-siyasi istilası ve işgalidir. Buna karşılık memleketlerin yapabilecekleri şey açıktır:
  • İktisadi temelde PLANLAMACILIK ve siyasal düzlemde BAĞIMSIZLIK.” (K. Nweihed)
  • Kamu öncülüğünde planlı karma ekonomi!
  • Başka çıkış yolu yok, yok, yok!

Sevgi, saygı ve KAYGI ile. 06 Ocak 2021, Ankara

  • Sağlık Bakanlığı 2023’te pratisyen hekimler için, 2030’da da uzman hekimler için zorunlu devlet hizmeti yükümünü kaldırmayı planlamaktadır..

En Az 300 Sağlık Emekçisini Salgına – Kötü Yönetime Kurban Verdik!

11 Mart – 28 Aralık 2020 Arasında 9,5 ayda En Az 300 Sağlık Emekçisini Salgına / Kötü Yönetime Kurban Verdik!

Image

KOVİT-19‘a yakalanan sağlık emekçilerinin sayısı en az 120 bini geçti..
120 000 / 2 162 775 = %5,5…
11 Mart 2020 – 28 Aralık 2020 arası 291 günde hastalık tanısı konanların 20’de 1’i sağlık emekçisi.. Oysa toplam nüfusun 1/80’i sağlık emekçileri; risk en az 4 kat daha büyük!
Aynı zaman aralığında 300 / 20 135 = %1,5.. Binde 15. Ölen her 1000 kişiden en az 15’i sağlık emekçisi..

Ulaşım, konaklama, moral – manevi destek, akçalı ek ödeme, istifa, emeklilik… yok yok yok!

  • Bu kırımdır, İNSANLIK SUÇUDUR, kabul edilemez ve sürdürülemez!

Temel neden SALGININ ÇOK KÖTÜ YÖNETİLMESİ, DAHASI POLİTİZE EDİLEREK YÖNETİLEMEYİŞİ, bu yakıcı tablodan bile politik başarı çıkarma, rant tutsaklığıdır!

Sağlık ordusu hastalanmakta, tükenmekte, ÖLMEKTEDİR!

Salgının başından beri 1. Basamağa 100 bin, 2.-3. Basamağa 100 bin ve 27 bin aile hekimine 1’er sağlık emekçisi olmak üzere 225 bin dolayında yeni alım yapılmasını ısrarla önermekteyiz. Atama bekleyen 400 bini aşkın sağlık emekçisi var. Hiç olmazsa salgın süresince sözleşmeli olarak..

Türkiye’de 1 065 000 dolayında sağlık çalışanı olup, OECD standartlarına göre 36 ülke içinde sonlardayız. Ancak adına Küreselleşme denilen gerçekte KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm olan yabanıl (vahşi) kapitalist- sözde neo-liberal insanlık düşmanı ideolojinin Türkiye’deki taşeronu olan AKP iktidarı bunları yapmadı, yapamadı! Devletin küçültülmesi, bir gece bekçisine indirgenmesi.. kutsal bir hedef çünkü bunlar için..

27 bin dolayında aile hekimi ve bir o denli aile sağlığı elemanına salgından korunmada kişisel koruyucu donanımı Sağlık Bakanlığı sağlamadı. İstemleri ise yazılı olarak reddetti. Ama AKP – MHP iktidar bloku 156 ülkeye salgında donanım yardımı, akçalı (mali) destek verdi!!??
***

Sağlık emekçileri çok yorgun, bitkin, depresyonda, tükenmiş..
2-3 hafta tam kapatma istemleri sürekli görmezden gelindi.
Servis ve yoğun bakım yataklarının sayıca artırılması çözüm sanıldı, oysa yeterli sağlık çalışanı yoktu; son günlerde olgu/hasta/vaka sayıları azalıyor görünüyor ama günlük ölüm sayıları artışı sürerek rekorlar kırıyor! Neden acaba?? Günlük ölüm sayısı 250 ve üstünde; duyarsızlaştırıldık!
***

Dahası, görev şehidi olan en az 300 sağlık emekçisi için geride kalanlarına, MESLEK HASTALIĞI hakkı yasalarda açıkça tanımlanmış olmasına karşın(5510 s. yasa md. 14/a ve 657 s. yasa md. 105 ve 188 vd.), AKP-MHP ittifakınca fiilen verilmeyerek açıkça gasp edildi! Hiç gerek yokken yasal düzenleme gereği varmışçasına algı yönetimi yapıldı ve verilen yasa önerileri, adeta sadistçe – zalimce – gaddarca – düşmanca, anılan ittifak tarafından reddedildi! Ama şehir hastanelerinin yandaş yerli – yabancı ortaklıklarına milyarlarca TL aktarılmakta..
***

Nereye dek heyyyy Lordum, nereye dek!?
Quo vadis eyyy Mr. Erdogan, quo vadis??

Sevgi, saygı ve DERİN ACI ile. 29 Aralık 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

“KORONA ile UZAYAN TANGO…” NE YAPMALI??

“KORONA ile UZAYAN TANGO…”

NE YAPMALI??


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com
https://www.birgun.net/haber/korona-ile-uzayan-tango-ne-yapmali-315077, 10.9.2020/BİRGÜN

  • 10 Eylül 2020 günü BİRGÜN gazetesinde arka sayfada TAM SAYFA olarak yayınlanmıştır. Erişke (link) yukarıda verilmiştir. pdf biçimi için tıklayınız..
    *****

Nereden çıktı bu afet??

Bir mutasyon (Evrim!) ürünü olan yeni koronavirüs (SARS-COV2) 8 ayı aşan bir süredir, Küreselleşmekle övünen (?) gezegenimizi ve görkemli (!) uygarlığımızı tam anlamı ile “tutsak” aldı. Ne tuhaf ki, gerçekte bu COVID-19 küresel salgını (= pandemi) tam da azgın Küreselleş(TİR)menin = Yeni emperyalizmin ürünü! “Sustainable development” (sürdürülebilir kalkınma) mottosu / masalı sizlere ömür; böyle diye diye tam da tersini yaptık ve yabanıl (vahşi) kapitalizmin tunç yasası “her durumda en çok kâr” dayatılarak algı yönetiminin sonuna geldik. Şimdi sıra, a fortiori (zorunlu olarak) bir başka mottoda : Sürdürülebilir yaşam!

Unutulmasın : Gezegenimizin insanlara gereksinimi yok; bizler yeryüzünde biyolojik anlamda gerçek birer zorunlu parazit durumundayız ve doğa ile barışık yaşamak yerine ona vahşetle hükmetmeye kalkışıyoruz. 21. yy. başında karşılaştığımız Doğa afetleri (Doğanın savunması!), salgınlar sayı ve boyut olarak ağırlaştı ve sürecek.. Bu salgınla bitmeyecek; uzun erimli hazırlıklı olmak kaçınılmaz.

Altını kalın kalın çizelim : Aşırı / akıl dışı / sürdürülemez nüfus artış hızını Dünyada ve Türkiye’de ivedi olarak frenlemek ve toplam nüfusu hızla azaltmak zorundayız, başka hiçbir yolu yok!

  • HER AİLEYE 1 ÇOCUK!

Beka sorunu ile mi yüz yüzeyiz ?

Hem yerel – bölgesel hem de küresel ölçekte yeni koronavirüs pandemisini bir an önce sınırlamak ve hızla sönümlendirmek gibi beka (survival, sağkalım) sorunu ile yüz yüzeyiz. Tanı konan toplam olgu (vaka) sayısı 8 ayda 30 milyona, ölen insan sayısı ise 1 milyona koşuyor. Toplam dünya nüfusu 7,8 milyar ve sırasıyla her 260 insandan 1’i hastalığa yakalandı, her 7800 insandan 1’i de öldü. Ancak hemen anımsamak gerekir ki; bu rakamlar kayıt altına alınabilenlerdir. Özellikle olgu sayısının 10 ile çarpılması genel bir Epidemiyolojik kuraldır, “Buzdağı olayı” (Iceberg phenomenon) gereği. Bu durumda 300 milyon insan bulaşı almış ve belli ölçüde bağışık yanıt üretmiştir. Denebilir ki; küresel nüfusun %3,85’i bilemediğimiz bir süre ve bir ölçüde (yeterli mi?) hastalığa dirençlidir. Bu oran, salgının doğal yolla durması bakımından kesinkes yetersizdir.

Etkili ve güvenilir bir aşı ve aynı niteliklerde sağaltım ajanlarının (ilaçlar) makul sürede geliştirilememesi durumunda, tam bir varsayımsal toplum – kitle (herd) bağışıklığına umut bağlanacaksa, bu tempo ile 26 kez “böylesi bir 8 ay” geçirmek gereklidir; toplamda 17,3 yıl! Küresel toplumun en az %60’ının doğal olarak  (hastalığı geçirerek) bağışıklanması ile yetinilebileceği düşünülürse, umut, 17.3 x .6 = 10,4 yıldır. Bunca uzun  süre, pek çok bakımdan katlanılabilir bir zaman dilimi değildir.

Sayısal veriler cephesinde Türkiye benzer durumdadır. Ülkemizin eylemli (fiili) – gerçek nüfusu 90 milyona yakındır ve küresel nüfusun %1,15’ine karşılıktır (topraklarımız ise toplamın %0,54’ü!). 8 Eylül 2020 resmi verileriyle toplam olgu sayısı 283,270 olup dünya toplamının %1,02’sidir (283,270/27,764,017). Ölüm  rakamları ise 6,782 / 902,356 =%0,74 ile oransal beklentinin epey altındadır ve bu “iyimser” (?) durumu açıklayacak hiçbir bilimsel veri elde yoktur..

Açıkça, ülkemizde açıklanan sayısal veriler gerçek değildir!

Aşı ve İlaç Umudumuz var mı?

Hastalığın etmeni bir virüs ve tıp dünyası genel anlamda viral hastalıklarla savaşımda öbür mikro canlı bulaşları ile olduğu ölçüde başarılı değil. Örn. 40 yıldır yaşamımızda olan HIV / AIDS için hala bir aşı yok, ancak etkili ve fiyatları zamanla düşen ilaçlarla bu hastalık adeta bir süregen (kronik) hastalık oldu. HIV yaşamımızdan çekip gitmedi, yerleşip kaldı ve onunla birlikte yaşamayı öğrendik zorunlu olarak.

COVID-19 için de etkili ilaç geliştirmek çok uzun yıllar / onyıllar alabilir. Aşı içi ise çok daha özenli (ihtiyatlı) olmak zorundayız. 2 temel koşuldan asla vazgeçilemez : Etkinlik ve Güvenlik. Aşı yeterince etkin (koruyucu!) olmak zorundadır, ideal olarak %90’lar üzerinde (İnfluenza – Grip aşıları için bu oran %65). ABD – FDA, %50 oranında koruyucu aşıya lisans vereceğini açıkladı bu arada. Güvenilirlik ise aşının istenmeyen etkileri, yan etkileri, komplikasyonlarıdır. Dikkat çekelim; aşılar ilaçlardan farklı olarak herkese yapılacaktır.. Kuramsal olarak 7.8 milyar tüm dünya nüfusuna. Oysa ilaçlar daha sınırlı hasta kümelerinde kullanılmaktadır. Dolayısıyla istenmeyen bir etki çok daha büyük kitleleri olumsuz etkileyebilecektir. Bu durum Toplum Sağlığı bakımından uygun olmadığı gibi, çok uzun onyıllarda sabır ve emekle dokunan aşılara güven duygusunu zedeleyebilecektir. Günümüzde aşı karşıtı hatırı sayılır kesimler açısından böylesi bir tablonun doğmasına izin verilemez. Dünyada 4-5 merkez aşı üretimine yakındır. En iyimser ancak çok düşük olasılıklı senaryo bu sonbahar, kışa girerken; daha az iyimser olanı ise 2021 ilkyazı ve yazı görünüyor. Ancak bununla da bitmiyor; ek sorunların başında yeterli dozun kısa sürede üretimi, dağıtımı, lojistik zinciri ve kitlelere erişimi önemli sorunlar. Ve elbette fiyat.. Ortalama 50 $ çok iyimser fiyatla ve tek doz (?) için Türkiye’ye maliyet 90 m x 50 $ = 450 m $ dolayında bir dışalım (ithalat) bedeli yüklüyor. Ek maliyetler de var elbette..

Türkiye ise aşı ve anti-viral ilaç üretebilecek teknolojik altyapıdan yoksun ne yazık ki.. Oysa Büyük ATATÜRK, 1 Mart 1923’te TBMM’nin 4. açılış yılı konuşmasında o yıllarda Sivas ve İstanbul’da yeterince üretilen, milyonlarca insanımıza uygulanan ve hatta dışsatımı yapılan aşıların adlarını ve üretim miktarını veriyor.. 1928’de Almanya, Fransa, İngiltere, ABD örnekleri gözetilerek kurulan Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, “Dr. Refik Saydam Ulusal Halk Sağlığı Kurumu” adıyla özerk bir bilim kurumu olarak hızla, yasa ile yeniden yapılandırılmalı ve teknik donanımı, insangücü hızla sağlanarak salgın yönetimi bu Kuruma bırakılmalıdır.

NE YAPMALI??

Türkiye’de (Dünyada da!) salgını AKP iktidarı çıkarmamıştır!

Öncelikle siyasal iktidarın “hiç hata yapmama kompleksinden” kurtulması gerek. Her yapıp ettiğinin bir başarı öyküsü – efsanesi olması zorunlu değildir. Bu sağlıklı bir siyaset olmayıp narsisistiktir, patolojiktir. Herkes ve her iktidar hata yapabilir. Hele 18 yıldır tek başına iktidar olan ve muhalefet kanallarını olabildiğince tıkayan AKP = RTE iktidarının hatadan, üstelik ciddi hatalardan kaçınma olanağı hiç ama hiç yoktur. İktidarın, “nerelerde hata yaptık?” sorusunu ülkenin kurumlarına ve uzmanlarına sorması zorunludur. Öncelikle TBMM özel gündemle toplanmalı ve tam bir nesnellikle bu yakıcı ulusal sorunu enine – boyuna irdelemeli, gerekli mevzuatı, kararları üretmelidir.

Türkiye’mizin övünülecek bir insangücü ve kurumsal birikimi bereket, vardır ve bundan yararlanmamak düşünülemez. Tüm etik – politik – tarihsel kaygılar bir yana, AKP = RTE iktidarı ülkemizdeki korona salgınını da başarı ile yönetmek istiyorsa, ülkemizin tüm olanaklarını seferberlik sorumluluğuyla değerlendirmelidir.

Yapılabileceklere, hem 43-44 yıllık hekimlik, 40 yıllık Halk Sağlığı Uzmanlığı hem de Mülkiye eğitimi almış bir uzman / aydın sorumluğu ile yaklaşmaktayız.

  • Sorun çok ciddidir ve ulusaldır; ÜLKEMİZE DİZ ÇÖKTÜREBİLİR!

Dolayısıyla, anlaşılmasının kolay olması bakımından sınıflandırarak özetlemek isteriz yapılması gerekenleri :

  1. Sağlık İnsangücü (SAİG) ekseninde :

Eldeki 1,1 milyon SAİG açıkça yetersizdir. “Çaycı ve kaporta ustası gibi çalışanlar filyasyon ekiplerinde görevlendirildi” içerikli haberler basında yer almaktadır ve çok acı vericidir (9.9.2020, (https://www.birgun. net/haber/cayci-ve-kaporta-ustasi-gibi-calisanlar-filyasyon-ekiplerinde-gorevlendirildi-314903). İvedilikle, atama bekleyen 400+ bin sağlık çalışanının en az yarısı göreve alınmalıdır. Aile Hekimlerine, kamu görevlisi birer Halk Sağlığı Hemşiresi atanmalıdır ki evlerinde tutulan, yatak yetmezliği nedeniyle yatırılamayan hastalara evlerinde bakım –daha iyi– verilebilsin. Ataması bekleyen hekim kalmamalıdır. 15 Temmuz soruşturmaları
-artık- derhal bitirilmeli ve bekletilen sağlıkçılar işe başlamalıdır.

Okul Sağlığı Birimleri kurularak Toplum Sağlığı Merkezleri (TSM) / Aile Hekimlerinin ağır yükü azaltılmalıdır.

Emeklilik isteyen, istifa eden sağlıkçıların durumu özenle incelenmeli ve geri kazanıma çaba gösterilmelidir. Gerekirse 65+ yaş emekli sağlık çalışanlarından çalışabilecek istekliler için hazırlık yapılmalıdır. Tüm sağlık çalışanlarının çalışma koşulları Anayasa, ILO ve AİHS ölçütleri bağlamında yeterince sağlıklı ve güvenli kılınmalıdır. 280 bini bulan toplam resmi korona hastasının 30 bini sağlık çalışanı olup olağanüstü yüksek bir orandır ve bu tablo ne kabul edilebilir ne de sürdürülebilir. Akçalı haklar mutlaka ödenmeli, MESLEK HASTALIĞI hakkı tartışmasız ve derhal, geriye dönük olarak tanınmalıdır. Kişisel koruyucu donanım (KKD) sıkıntısı olmamalı, çalışma süreleri kısaltılmalı, uygun aralıklarla SAİG ve ailelerine tarama testi yapılmalı ve mesai sonrası konaklama yerleri isteyen SAİG için uygun ulaşım ile sağlanmalıdır. SAİG yorgun – bitkin – tükenmiş – depresyonda – yılgındır.. Ölümler kabul edilemez sayıda yüksektir! Bu sağlık ordusu ile salgınla boğuşmak düşünülemez; moral – motivasyonu mutlaka sağlamak zorunludur. Sayısal olarak OECD standartlarının diplerinde olduğumuzu üzülerek belirtelim. Erdoğan’ın sandığının ve sunduğunun tersine..

  1. Örgütlenme ekseninde :

Salgın, şaşmaz bir kural olarak ancak 1. Basamak Sağlık Hizmetleri ile yenilebilir. Çünkü temel yordam (strateji) bulaş zincirinin toplumda kırılmasıdır. Oysa 2. ve 3. Basamak olan Hastaneler, cephe gerisi hizmet vererek hastalananları sağaltmaya (tedaviye) çabalar. Şu sıralar ülkemizde yaşanan tıkanma budur ve toplam 250 bin hastane yatağı kapasitemiz çok kısa sürede yetmez olmuştur. O halde, hastane öncesi – dışı 1. Basamak Sağlık hizmetlerini güçlendirmek vazgeçilmezdir. Aile Hekimliği kurumu bu amaca uygun değildir ve TSM’ler de yetersiz kalmaktadır. SAİG başlığında yukarıda da değindiğimiz üzere en az yüz bin sağlık çalışanı 1. Basamakta, bir o kadarı da hastanelerde olmak üzere atama bekleyenler göreve çağrılmalıdır. En azından sözleşmeli olarak, salgın atlatılana dek.. Orta – uzun erimde, 1. Basamağın da özelleştirilmesi demek olan, gerçekte çağ dışı olan Aile Hekimliği örgütlenme modelinden kamucu ve takım çalışmasına, halkın da katılımına dayanan güncellenmiş Sağlık Ocakları örgütlenmesine geçilmelidir.

Türkiye, sağlık hizmetlerini örgütlerken, bu hizmetleri şatafatlı hastaneler ve sağaltım (tedavi) olarak algılamak gibi ürkünç (vahim) bir yanılsamadan kendini mutlaka kurtarmalı ve koruyucu sağlık hizmetleri kesin öncelik almalıdır :

  • Herkese, sürekli, nitelikli ve kamusal sorumlulukla. Böylesi bir yapılanma, bundan böyle de sıklıkla karşılaşmamız olası / kaçınılmaz olan kitlesel sağlık sorunları için şimdiden hazırlık olur.
  1. Teknik donanım ekseninde :

Öncelikle hızla sahra hastaneleri açarak yatak kapasitesini büyütmek ve yatması gereken hastaları evlerine yollamamak zorundayız. PCR+ bu kişiler klinik olarak gerekliyse yatırılabilmeli, yatması gerekenler evlerine yollanmadan sahra hastanelerinde en az 14 gün yalıtılarak (izolasyon) sağlık çalışanları gözetiminde tutulmalıdır. Yoğun bakım gereksinimini de karşılamak zorundayız. SAİG için gerekli tüm KKD, uygun ulaşımı sağlamalıyız. Hasta – kuşkulu – temaslı, filyasyon ekipleri… için yeter cankurtaran (ambulans) edinmeliyiz. Karantina mekanları yaratmak bir başka zorunluk.. Hasta olması olası – kuşkulu kişiler, sağlık kuruluşlarına yakın uygun yerlerde (boş TOKİ binaları, tatil köyleri, oteller, öğrenci yurtları..) sağlık çalışanları gözetiminde toplumdan ayrılmalıdırlar. Özel sektörün olanakları salgında mutlaka kullanılmalıdır.

  • “Kendini evde karantinaya al / izole et” alaturka bir yol ve işe yaramıyor!
  • Evde izolasyon – karantina olmaz; bulaş zincirini böyle kıramazsınız; nitekim kırılamamıştır!

SGK desteklenmeli, açıkları giderilmeli ve özellikle alt sınıflardaki yoksul – işsiz – emekçiler sosyal devletçe korunmalıdır.

  • Genel Sağlık Sigortası rejimi terk edilmeli, nüfus cüzdanı sağlık hizmetine erişmeye yetmelidir.
  1. Finansman ekseninde :

Yapılmayan / yapılamayan pek çok girişimin temel nedeni AKP = RTE iktidarının finansal bunalımıdır.

Ülkemiz, tarihinin en ağır ekonomik bunalımına bu iktidarla adım adım ve göz göre göre sürüklenmiştir.

Yukarıda yazdıklarımız ciddi parasal kaynak gerektirmekte ve büyük oranda bu yüzden gerçekleştirilememektedir. Köktenci çözüm kaynak bulmaktır. Ülkenin Dolar milyarderleri başta, gönüllü katkıya, olmadı bir VARLIK / SERVET VERGİSİNE tabi tutulmalıdır. Garantili ödemeli köprü, tunel, otoyol, şehir hastanesi, havaalanı.. gibi sömürü projelerine döviz üzerinden ödemeler mücbir neden / force majeur gerekçesiyle askıya alınmalı; her tür israf kesinlikle sonlandırılarak… yeter – gerek kaynak yaratılmalıdır. Sarayın uçakları da dahil, giderler en aza çekilmelidir…

  • Şehir hastaneleri açık bir talandır ve derhal kamulaştırılmalıdırlar.

Sonuç olarak                            :

  • Muhalefet sesini yükseltmeli,
  • Bilim Kurulu kamuoyu önünde itirazlarını açıkça yapmalı,
  • Erdoğan doğru – yeter bilgilendirilmeli
  • Her tür iç – dış (turizm dahil) toplumsal hareketlilik, transit geçişler en aza indirilmeli,
  • En az 14 günlük tam kapatma için hızla hazırlık yapılmalıdır.
  • Salgın saydam, dürüst, katılımcı ve tartışmasız biçimde Epidemiyoloji Bilimi ilkeleri doğrultusunda yönetilmelidir.
    *****

OECD ve TÜRKİYE Zenginler Kulübünün en yoksul üyesi

OECD ve TÜRKİYE
Zenginler Kulübünün en yoksul üyesi

Konuk yazar : Prof. Dr. D. Ali ERCAN

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Değerli arkadaşlar,

1948’de bizim de Kurucu Üyesi olduğumuz OECD (Ekonomik Gelişme ve İşbirliği Örgütü) içinde Türkiye’nin yerini değişik değerlendirmeler açısından yıllardır (merakla, buruklukla, endişeyle) izliyorum.

20 Üye ile başlayan ve Merkezi Paris’te bulunan bu Örgütün şu anda 36 Üyesi var. OECD’nin toplam nüfusu 1,3 milyar. Dünya nüfusunun %17’sini oluşturuyor ama buna karşın Dünya toplam GSMH’nın %62 sine sahip. (AS: GSMh ülkelerin milli geliri için.. Dünya için bu kavram yerine Toplam Küresel Gelir kavramı uygun olur..)

Dünyada kişi başına ortalama gelir 10500 $/yıl iken, OECD ortalaması yaklaşık
10500 x 62/17= 38 bin $’dır…

Bu durumda, 2017 yılında kişi başına (p.c.) ortalama geliri 10 400 $ olan Türkiye’nin, hemen her alanda liste sonlarında oluşu kaçınılmazdır…

2018’de durum daha da kötüleşmiş olarak tablolara yansıyacaktır. Çünkü $/TL paritesindeki aşırı yükseliş nedeniyle, 2018 yılı ulusal gelirimiz 2017’ye göre 190 milyar $ eksikle, 650 milyar $ olarak görünecektir… 2018’de kişi başına ortalama yıllık gelirimiz de 8 bin Doların altına düşmüş oluyor..

Ekteki grafikte yatay eksende “Maddi olanaklar” a karşılık düşey eksende ülkelerin “Yaşam Niteliği” gösteriliyor. Türkiye 3. kümede ve daha uzun yıllar bu Tablo pek değişeceğe benzemiyor… æ😣

Otomatik alternatif metin yok.

Düzeltme notu 
Paylaşım için teşekkür ederim, değerli Saltık.
Yazıda önemli bir noktayı unutmuşum (yaşlılık!)
Grafikte Türkiye’nin üzerinde bulunduğu “savurganlık” üst sınırını da  belirtmiştim (kesik çizgi)
Buna göre Türkiye OECD Ülkeleri arasında Savurganlıkta başı çekiyor.. Enerji, Zaman, İnsan gücü, malzeme… tüm olanaklarımızı (kullanmamak değil!) %60 israf ediyoruz… Savurganlık sıralamasında %57 ile ABD 2. sırada…  Tüm sorunların anası olan Savurganlık sorununu her fırsatta dile getirmek gerekiyor… Övünülmeyecek, hatta utanılacak bir konuda 1. sırada olmanın ayıbı elbette büyük oranda Yönetimin ve Eğitimin sorumlularına düşüyor….
Sevgilerimle. æ (06.12.18)

==================================
Dostlar,

Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan hocamızı site okurlarımız yakından tanıyor..
Nükleer fizik uzmanı,, ADD önceki genel başkan yardımcılarından (bizden sonra..)
Gerçek bir yurtsever ve aydın..
İleri matematik bilgisini “Matematiksel düşünme” aracı olarak ustalıkla kullanıyor..
Yukarıdaki irdelemesi de güzel örneklerden biri.
Sn. Ercan bir iktisatçı değil ama böylesi bir çözümlemeye kimsenin itirazı olamaz..

Geçtiğimiz hafta Erdoğan, Arjantin’de yapılan G20 ülkeleri toplantısına katıldı.
Sanır ve korkarız ki Türkiye için bu katılım “son” olabilir.
Bu endişemizi birkaç kez sitemizde yazdık..
81 milyonluk devasa nüfusu (en az 4 milyon yabancı + 1 milyon kaçak ile 86 milyon!) ile 2017 sonunda üretilebilen 856 milyar $ ulusal gelirden (GSMH, Toplam Ulusal Gelir – TUG, İng. GNP) kişi başına düşen “aritmetik ortalama” rakamı 10 bin Doların azıcık üstünde. TUG düzeyi ile dünyada ilk 20 ülke arasına girebilen Türkiye, bu gelir nüfusa bölündüğünde 60’lı sıralara düşüyor hızla. Üstelik gelir dağılımı olağanüstü adaletsiz..

2018’de 10 Ağustos 2018 “Kara Cuma” dan yıl sonuna dek Türkiye’de yaşanan derin ekonomik yapısal bunalım ya da “Türkiye’ye dayatılan ağır ekonomik bunalım”, en az % 20 devalüasyonla kapanırsa, 850 milyar $ TUG, 2018 sonunda bu oranda düşecek demektir ki G20 sıralamasında bizden 2-3 sıra aşağıda olan ülkelerin (Hollanda, S. Arabistan..) gerisine savrulmak, G20’den düşmek demektir! Bu durum, çok ciddi ve ağır bir tablo uyarısı anlamındadır..

3 Kasım 2002’den bu yana 16+ yıldır ülkemizi tek balına yöneten AKP iktidarı adına çok ağır bir siyasal başarısızlıktır. Üstelik toplam borçları 3 katına çıkararak.

Üstelik bu sınırlı, çok mütevazi ortalama kişisel ulusal gelirin dağılımı da olağanüstü bozuktur. 36 üyeli OECD içinde gelir dağılımı bizden daha adaletsiz ülke sayısı 3’ü geçmiyor. Bu 2 ölçüt (parametre) gerekirci (determinitik) biçimde halkın gönenç (refah) düzeyini çok aşağılara çekmektedir. Oysa bu durum, din sömürüsüne dayanan iktidarın “dindar” Türkiye hedefine (!?) de uymuyor.. İslam dini özünde bunca adaletsizliğe izin vermiyor.

Öte yandan, GSMH kavramını küre geneli için veya 1 ülke öznesi dışında kullanmak semantik olarak uygun değil. “M” harfi “Milli” sözcüğünün kısaltması çünkü. Toplam Ulusal Gelir GSMH (İng. GNP) veya GSYİH (İng. GDP) için eşdeğer kavram olarak Toplam Küresel Gelir (İng. TGP) kısaltması önerilebilir.

Dileriz AKP iktidarı ulusal gelir hesaplarında yeniden “oynama” yapmaz ve kendisini – dünyayı kandırmaya yeltenmez.. Gerçekleri açıklayan TÜİK ve Sayıştay başkan yardımcıları hızla görevlerinden alındı..

  • İktidar aklını başına alarak, öncelikle çok ağır ekonomik bunalımı kabul ederek onunla yüzleşmeli ki, alınacak önlemler tanıyla uyumlu olsun.

Türkiye, 80+ milyon nüfusuna birkaç kat daha gönençli (refahlı) yaşam sunabilecek kaynaklara sahiptir.

  • 2 temel sorundan biri yersiz – gereksiz -akıl dışı – çok hızlı nüfus artışını frenlemektir.
  • İkincisi ise demokratik – hukukun üstünlüğüne dayalı halktan yana bir ekonomi politikası izlenmesidir.

    Tıpkı Cumhuriyetin ilk 15 yılında Mustafa Kemal Paşa’nın mucizesi gibi.
    Hem de oyalanmadan.. KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm sürdürülemiyor..
    Yaşamın doğasına aykırı!

Sevgi ve saygı ile. 04 Aralık 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

LATİN AMERİKA’DA SAĞLIK SİSTEMLERİ : EVRENSEL SAĞLIK GÜVENCESİ İÇİN BİR ARAŞTIRMA

LATİN AMERİKA’DA SAĞLIK SİSTEMLERİ :
EVRENSEL SAĞLIK GÜVENCESİ İÇİN BİR ARAŞTIRMA

Health Systems in Latin AmericaThe Search for Universal Health Coverage
Julio Frenk and Octavio G´omez-Dant´es 

Arş. Gör. Dr. Kübra Yıldırım Karalar
Danışman: Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı / 29 Kasım 2018 – AnkaraDostlar,

Yukarıdaki makaleyi Anabilim Dalımızda asistan eğitimi makale sunumu kapsamında çeviri çalışması olarak yürüttük. Genç meslektaşımız Dr. Kübra Yıldırım Karalar, danışmanlığımız ile çeviriyi yaptı ve power point yansılarıyla sundu.

Önemli bir makale bu.. Yüzlerce milyon nüfusu ile Latin Amerika halkları ciddi bir aranış içindeler insan onuruna yaraşır sağlık hizmetlerine erişim için. Ne var ki, adına Küreselleşme denilen KüreselleşTİRme = Yeni Emperyalizm özellikle son 40 yıldır insanlığa, deyim yerinde ise “kan kusturmakta“!. “Sağlıkta dönüşüm” (Health Transformation) adeta bir “illüzyon” aracı gibi kullanılarak ulusal sağlık sistemleri önce “özerkleştirildi”, sonra “özelleştirildi” ve sermayenin vahşi pençelerine terk edildi.. Özellikle SSCB’nin parçalanmasının ardından son 30 yılda yabanıl kapitalizm gemi iyice azıya aldı ve “tek kutuplu” mutlak sermaye egemenliğini yaşamın her alanında dayattı, yaşama geçirdi.

Türkiye’de büyük oyundan payına düşeni ödedi, ödemekte. Görevdeki iktidar, tam bir sadakatle gereğini yaptı, “yerli ve milliyiz” kalkanı ardına saklanarak tümüyle kökü dışarıda “health transformation” – “sağlıkta dönüşüm” canavarını ülkemize saldı. Sağlık giderlerimiz ulusal gelirin büyüme hızının çoook üstünde, katlanarak büyüdü, Devlet sağlık hizmetlerinden giderek çekildi, GSS (Genel Sağlık Sigortası) zorunlu kılınarak insanlardan sağlık hizmeti için bir de “prim” tuzağı ile “ek vergi” alınmaya başlandı. SGK, giderek sağlık güvencesini azalttı. Geriödeme bedellerini yüksek enflasyona karşın yıllardır sabit tutmakta, bunlara karşın devasa açıklar (bu yıl ilk 10 ayda 30 milyar TL!) vermekte.; finansal yoğun bakımda! Onlarca milyar Dolar Ulusal servet, iktidara yakın yerli – yabancı sermaye ortaklıklarının kasalarına aktarılmakta.

Ne var ki “sistem” (!?) gerçekte “sistemsizlik” sürdürülemez aşamaya gelip dayandı. İnsanlar, küresel toplum bir “çıkış” aramakta. Dünya Sağlık Örgütü, tüm kuşatılmışlığına karşın yakıcı sorunu gündemde tutmakta ve çözümler önermekte, “sağlığı bir temel insanlık hakkı” olarak vurgulamakta. Latin Amerika halkları da sağlık sistemlerinde yaşadıkları acılar üzerinden adeta eğitildiler ve “monetarizm = paraya tapma” sefilliğinden “geriye  – eskiye”, “insancıl ve sosyal” olana doğru adımlar atmaya başladılar.

Power point yansılarını dikkatle izleyiniz, biz de Türkiye’de yapabiliriz.
Türkiye 1961’de, zamanın Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. H. Nusret Fişek öncülüğünde 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi yasasını 1961’de çıkararak öncü olmuştu! 1978’de Dünya Sağlık örgütü’nün Kazakistan / Alma-Ata’da topladığı Temel Sağlık Hizmetleri Konferansında benimsenen ilkelerin önemli bir bölümünü Türkiye 17 yıl önce yasalaştırmış ve uygulamaya geçmişti!

Ne acı ki, araya giren “KüreselleşTİRme = Yeni Emperyalizm” kamayı soktu ve tersine rüzgarlar 40 yıldır egemen oldu. Dünya Sağlık Örgütü, 40 yıl sonra gene Kazakistan’da, gene Temel Sağlık Hizmetleri temalı uluslararası konferans düzenledi 1 ay önce.. Dünya nüfusunun yarısı “hala” temel sağlık hizmetlerine erişemiyor! Durum ivedi ve çareler öneriliyor..

Yansıları izlemek için lütfen tıklar mısınız??

Latin_Amerika’da_Saglik_Sisteminde_Halktan_Yana_Donusum

Türkiye, sağlık sektöründe, kökü dışarıda – ABD/IMF/Dünya Bankası dayatması yıkıcı özelleştirmeyi hızla terk etmeli ve kamusal – eşitlikçi – koruyucu sağlık hizmetlerini önceleyen ulusal sağlık planlarına dönmeli.. Er ya da geç böyle olacak; hastalıklı sistem sürdürülesi değil!

Hele “şehir hastaneleri“! Sağlık sektöründe küresel sömürünün “talan” boyutuna erişimidir!

“Birileri”, gene, “hülyam” diye savunacak ölçüde deriiinden derine “kandırılmakta” (!?)..

Sevgi ve saygı ile. 30 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

İstanbul’un da listede olduğu dünyada en çok dolar milyarderine sahip 20 şehir

İstanbul’un da listede olduğu dünyada en çok dolar milyarderine sahip 20 şehir

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Uluslararası danışmanlık şirketi Wealth X’in 2018 Dünya Ultra Zenginler Raporu‘na göre dünyada aşırı zengin insanların sayısı rekor kırdı. İstanbul da dünyada en çok dolar milyarderine sahip şehirler arasında. Peki bu aşırı zenginlik sıradan insanların hayatlarını nasıl etkiliyor?

Hong KongHong Kong, 2017’de zenginler listesine en az 20milyarder ekledi. Eğer Hong Kong’da yaşıyorsanız Li Ka-shing ismini duymuş, hatta onu zengin etmiş olma ihtimaliniz yüksek. 90 yaşındaki iş adamı Li Ka-shing, 37,7 milyar dolarlık toplam servetiyle dünyanın en zengin 23. kişisi. Ancak Li, buzdağının görünen kısmı. Uluslararası danışmanlık şirketi Wealth X’in 2018 Dünya Ultra Zenginler Raporu‘na göre Hong Kong, New York’tan sonra en çok milyarderin yaşadığı şehir. Hong Konglu milyarderlerin sayısına 2016’dan bu yana 21 kişi daha eklendi ve ülkedeki ultra zenginlerin sayısı 93’ü buldu.

Li Ka-Shing, sık sık eşitsizlik karşıtı protestolarda yer alıyor.

Hong Kong’da ulaşımdan finansal hizmetler ve enerjiye birçok sektörü elinin altında bulunduran milyarder Li Ka-Shing’in yüzü, sık sık eşitsizlik karşıtı protestolarda yer alıyor. Wealth X’in raporu, dünyada en büyük milyarder nüfusuna sahip 10 kentin gelişmekte olan ülkelerde bulunduğunu ortaya koydu.

Bu kentler aynı zaman dünyada sosyal eşitsizlik düzeyinin en yüksek olduğu yerler. Rapora göre gelişmekte olan ülkelerde kaydedilen bu artış sonucu 2017’de dünya üzerindeki servet sahiplerinin sayısı 2 754 kişi ile rekor kırdı. 2017’de serveti en az 1 milyar dolar olarak kayda geçen bu kişilerin toplam serveti ise 9,2 trilyon dolardı – ki bu rakam, Almanya ve Japonya’nın toplam gayri safi yurtiçi hasılasından bile daha fazla.

Sıralamanın Türkiye için de ilginç bir ayrıntısı var… Türkiye’nin en kalabalık kenti İstanbul’da 2017’de 36 dolar milyarderinin yaşadığı bilgisi ortaya çıktı. Bir yıl içinde 8 kişinin daha dolar milyarderi olduğu vurgulanırken, araştırmada bu kişilerin kimler olduğuna dair bir bilgi verilmedi.

En çok milyarderin yaşayan şehirler (Kaynak: Wealth-X)
Şehir 2017’de dolar milyarderlerinin sayısı 2016’ya oranla nasıl değişti?
1. New York 103 +1
2. Hong Kong 93 +21
3. San Francisco 74 +14
4. Moskova 69 -2
5. Londra 62 0
6. Pekin 57 +19
7. Singapur 44 +7
8. Dubai 40 +3
9. Mumbai 39 +10
9. Shenzen (Çin) 39 +16
11. Los Angeles 38 +6
12. İstanbul 36 +8
13. Sao Paulo 33 +4
14. Hangzhou (Çin) 32 +11
15. Tokyo 30 +8
16. Paris 29 0
17. Riyad 26 +2
18. Cidde 23 +1
19. Şanghay 23 +3
20. Mexico City 21 +2

‘İyi’ eşitsizlik?

Kentlerde milyarderlerin sayısında yaşanan artış, sosyal eşitsizlikler alanında çalışan ekonomistleri de ikiye böldü: Ultra zenginlere yönelik vergi ve mevzuat düzenlemelerinin sıkılaştırılması çağrısında bulunan Oxfam sivil toplum kuruluşunun da aralarında olduğu bir grup, gelir uçurumunun ahlaki soru işaretlerine neden olduğunu söylüyor. Bazıları ise, milyarderlerin en azından bir bölümünün kent halkı için olumlu yönde bir değişim yarattığını savunuyor.

Ambani's $1 billion home in Mumbai

Hindistan’ın en zengin adamı Mukesh Ambani, nüfusun yarısının “slum” adı verilen gecekondularda yaşadığı Mumbai’de 27 katlı bir evde oturuyor. Dünya Bankası Ekonomisti Caroline Freund da 2016’da yayınlanan ” Zengin İnsanlar, Fakir Ülkeler” adlı kitabında bunu savunuyor. BBC’ye konuşan Freund, “Zenginleri yerme gibi bir akım olduğu görülse de, bu insanlar birbirinden çok farklı. Her biri servetini farklı şekillerde oluşturduğu için de toplumdaki etkileri servetlerinin niteliğine göre değişiyor.” diyor. Freund kendi kendilerini yaratan, yani servetleri kaynak temelli ya da özelleştirilmiş kamu varlığına bağlı olmayan milyarderlerin, kentlerindeki öbür insanlar için faydalı olabileceği görüşünde.

para yağmuru altında adam

“İyi eşitsizlik” diye bir kavram olabilir mi? Amerikan Forbes dergisi, günümüzde milyarderlerin 72 ülkeye dağıldığını aktarıyor. Çin, Hindistan ve Hong Kong iki haneli büyüme kaydederken Asya’daki “milyarderler klübü” de 784 kişiye çıktı. Asya bölgesinin milyarder nüfusu tarihte ilk kez Kuzey Amerika bölgesini (724 kişi) aşmış oldu. Öte yandan Pekin Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, 2016 yılında Çin topraklarında toplam servetin üçte biri nüfusun %1’ini oluşturan en zengin kesimin elindeydi. Bölgenin %25’lik en yoksul kesimi ise, toplam servetin sadece %1’ine sahip olabildi.

İnsani Gelişme Endeksi HDI sıralamasının en altındaki 20 ülkeden 19’una ev sahipliği yapan Afrika kıtasına bakalım. Günümüzde Afrika ülkelerinde yaşayan milyarderlerin sayısı 44 kişi, toplam servetin kestirilen net değeri ise 93 milyar $.

En çok dolar milyarderinin yaşadığı 10 ülke (Source: Wealth-X)
Ülke Milyarderlerin sayısı Değişim (%) 2016-2017 Toplam servet (milyar $)
ABD 680 %9.7 3,167
Çin 338 %35.7 1,080
Almanya 152 %17.8 466
Hindistan 104 %22.4 299
İsviçre 99 %15.1 265
Rusya 96 %-4.0 351
Hong Kong 93 %29.2 315
İngiltere 90 %-4.3 251
Suudi Arabistan 62 %8.8 169
Birleşik Arap Emirlikleri 62 %19.2 168

Tüm bu milyarderlerin Afrika kıtasında bir ülke oluşturduğunu varsayalım: Bu ülke, Afrika’nın 54 ülkesi içindeki en büyük ekonomiye sahip olurdu. Kişi başına düşen gelir de “yalnızca” 2 milyar 110 milyon $ olurdu. Hindistan, ultra zenginlerin sayısında görülen artışın en hızlı olduğu ülkelerin başında geliyor. 1990’lı yılların ortasında Forbes‘un en zenginler listesinde yalnızca 2 Hint varken, 2016’da bu sayı 84’e yükseldi.

Mukesh Ambani ve karısı

Hindistan’ın en zengini Mukesh Ambani, babasının servetini miras aldı ancak gelişmekte olan ekonomilerdeki milyarderlerin çoğunun öyküsü ondan farklı. Dünya Bankası‘nın 2016’da yayımlandığı en güncel verilere göre, Hindistan’da 280 milyondan fazla kişi yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Büyüme

Nigerian family

Afrika’nın en zengin insanının yaşadığı Nijerya’da yoksulluk artıyor.

McKinsey danışmanlık şirketinin kestirimlerine göre, 2025 yılına dek gelişmekte olan piyasaların %45’i Fortune’un 500 şirket sıralamasından olacak, %50’si de dünyanın en zenginlerinden oluşacak.

Öte yandan Oxfam kuruluşu 1990-2010 arasında tırmanan eşitsizliğin, küresel oranlarda geçtiğimiz 20 yılda yaşanan iyileşmeye karşın, dünyadaki yüz milyonlarca insanın aşırı yoksulluk batağına saplı kalmasına neden olduğunu belirtiyor.
(Cumhuriyet internet, 10.10.2018)
======================================

Dostlar,

Ne diyelim, yaşasın Küreselleşme, daha doğrusu KüreselleşTİRme = Yeni Emperyalizm!

“Yoksulluk + Yasaklar + Yolsuzluk” diye tanımlanan 3 Y’yi yok etme söz vererek iktidar olan AKP, 16 yılda İslami sermayeyi olağanüstü güçlendirdi. Son 1 yılda İstanbul’da Dolar milyarderi sayısının 8 kişi artması çok dikkat çekicidir. Tüm dünyada 2 754 dolar milyarderi var. Türkiye küresel ekonominin %1’i kadar.. 80 Trilyon Doları aşan 2017 küresel geliri içinde Türkiye’nin payı 850 milyar $ kadar oldu. Dolayısıyla 2754 Dolar milyarderinin %1’i 27 kişi yapıyor ama salt İstanbul’da ve de kayıt içi 44 dolar milyarderimiz var…

Ve % 95’i Müslüman olan bir ülkede, İslamcı AKP iktidarı bir yandan ülkeyi yeşile boyar, her yanı cami ve imamhatiplerle doldururken, dünyanın en adaletsiz vergi sistemi Türkiye’de ve gelir dağılımı adaletsizliği sürüyor.. OECD ülkeleri içinde diplerde.. Kapitalizmin beşiği ABD’den bile daha adaletsiz..

İşte bu adaletsizliği örtmek ve kapitalizmin vahşi sömürüsüne İslamın itirazını bastırmak üzere Batı emperyalizmi ILIMLI İSLAM denen ucubeyi üretti. Temsilcisi Fetullah Gülen idi. AKP, 2015’e dek bu örgüt ile kolkola Türkiye’yi yönetti (!). ABD, yarattığı FETÖ ile Türkiye’de iktidara el koymak isteyince 15 Temmuz darbesini örgütledi. İktidar bu darbeyi önceden öğrenci, önlemini aldı ve oyunun birkaç saat sahnelenmesine izin verdi, ardından bastırdı. Bu tabloyu “Allahın lütfu” olarak kullandı ve OHAL ilan ederek Türkiye’nin düzenini 2 yılda değiştirdi. 24 Haziran 2018 seçimleriyle de perde tamamlanmış gibi..

Ne var ki, 16 yıldır talan edilen ülkenin damarlarında takat kalmadı. İslamcı rantiye ve küresel ortakları tulumbanın suyunu kuruttular. 10 Ağustos 2018’den bu yana yaşadığımız yıkım ve yangın bu sürecin son halkasıdır. Türkiye, % 50’ye varan bir devalüasyon ile yarı yarıya yoksullaştırılarak adeta terbiye edilmektedir. İktidar, kaçınılmazlaşan vahşi devalüasyonu kamufle etmeye çabalamaktadır. O kadar ki, tüm bunlar Batı’nın ve Türkiye’deki AKP karşıtlarının oyunudur, manüplasyondur.. Saldırının bayrağımıza, ezanımıza saldırıdan farkı yoktur Erdoğan’a göre.. Yurdum insanı da ne yazık, ne acı, ne kahredici ki; bu mizansene inanmakta, yastık altı birkaç Dolarını yakmakta.. Reis’in “sabır” çağrısına uymakta.

Ancak yaşam giderek katlanılmaz olmakta… Bu inanç sömürüsü – diz çöktüren yoksullaşTIRmanın bir politik karşılığı, bedeli olaca elbet.. Önümüzde çoooook zor bir kış ve Mart’ta yerel seçim var..

Not : Bu bağlamda daha önce sitemizde yayınladığımız yazılardan birini anımsatalım..

Sevgi ve saygı ile. 10 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Halk Ozanı Karamanlı Nevzat: Doktora saldırı üzerine…

Halk Ozanı Karamanlı Nevzat’tan.. (Doktor babası)

İstanbul'da öldürülen psikiyatristin adı ile ilgili görsel sonucu

Dr. Fikret Hacıosman’ı kaybettik, Türkiye sağlık camiasına ve tüm hekimlere başsağlığı diliyoruz

Doktora saldırı üzerine…

Tanrı şifa verir doktor eliyle,
Yazık ki saldırır kulu doktora.
Cahil hesap sorar ilkel haliyle,
Bıçak gibi batar dili doktora.

Doktoru şikâyet moda olmuştur,
İhbar hattı vardır; o da olmuştur.
Suçlayan gizlidir, bu da olmuştur,
Perişan görünür, hâli doktora.

Değilse ihmalkâr ya da dolapçı,
Her an nöbettedir ya da icapçı;
Toplumun ittiği esrarkeş, hapçı,
Emanet edilir deli, doktora.

Olsa da doktorun elleri kanda,
Umudu yeşertir her bir insanda.
Anlamazsa bunu kıro, maganda,
Öfkeyle saldırır eli doktora.

Doktora saldırı önlensin artık,
Kanlı cinayetler sonlansın artık.
Sağlık sistemimiz canlansın artık,
Ağıt yakmayalım ölü doktora?

Yıllarca öğrenir verir hakkını,
İnsan hizmetine sunar aklını.
Nankörlük etmesin hasta yakını,
Kalbi sevgi ile dolu doktora.

Kötüler doktora zehir kusmasın,
İyi destek olsun, devlet susmasın.
Acılı olanlar sakın küsmesin,
Dokunur sitemin yeli doktora.

Doktoru sevenler sessiz kalmasın,
Çaresiz olanlar kusur bulmasın.
Nefret söylemleri engel olmasın,
Ulaşsın sevginin seli doktora.

Acil hizmet verir bakar anında,
Lokman Hekim vardır onun şanında.
Doktor yalnız değil, halkı yanında,
Sevenin siperdir kolu doktora.

Nevzat nerde görse doktora pusu,
Doktor babasıdır, artar kaygusu.
İçini doldurur minnet duygusu,
Ne zaman düşerse yolu doktora.

Halk Ozanı Karamanlı Nevzat

 


Dostlar,

Çok acı bir cinayetle daha yüz yüzeyiz.. Psikiyatri uzmanı meslektaşımız Dr. Fikret Hacıosman, 18 yaşında bir katil tarafından İstanbul’da öldürüldü.. Bu kaçıncı sağlık çalışanı cinayeti?? Artık sabrımız ve dayancımız (tahammülümüz) kalmadı. SAĞLIKTA ŞİDDET hakkında yeterince çalışma, rapor, belge, araştırma özellikle TTB (Türk Tabipleri Birliği) tarafından yapıldı ve yayınlandı ama AKP iktidarı yıllardır göz yummayı sürdürdü.

Çünkü kök nedenler Sağlıkta Dönüşüm denilen kökü dışarıda sağlıkta vahşi özelleştirme – piyasalaştırma politikalarında saklı. Yerli – Milli olduğu safsatasını halka yutturmaya çalışan AKP’nin sermaye yanlısı politikaları ülkemizi çok yönlü çıkmaza sürükledi. Sağlıkta Şiddet bu genel yozlaşmanın (dejenerasyonun) bir türevi.

Bütünüyle AKP’nin sorumlu olduğu, içine sokulduğumuz derin bunalım giderek daha çok can yakmaya başladı. 1 kg domates 12 TL’yi geçti ama AKP Genel Başkanı Erdoğan, vatandaşı muhbirliğe yönlendirerek çare arama (!) çaresizliğinde ne yazık ki..

ABD Başkanı Trump, BM genel kurulunda geçtiğimiz hafta son derece ilginç sözler söyledi..

  • Küreselleşmeyi reddediyoruz... dedi!
  • Amerika’yı Amerikalılar yönetir… dedi!

Biz hala deriiiiin gaflet uykusunda KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizmin uyduluğunu südrürüyoruz.

Erdoğan’a soruyoruz : Yerli Domatesin kg’ını 12 TL’nin de üstüne dış güçler mi çıkardı!?

Korkumuz, Erdoğan’ın politik kaygılarla kitlelerde algı yönetimi amaçlı söylediği krizi görmezden gelmeye – üstünü örtmeye dönük sözlerine kısa sürede kendisinin de inanması!

İşte o zaman Nasreddin Hoca’nın ünlü fıkrasındaki “büyük kıyamet” kopacak!
*****
Efendiler; 
Sağlık – Eğitim – Sosyal Güvenlik başta olmak üzere halktan yana kamusal politikalara geri dönünüz..
Sonra da Kamu öncülüğünde, üretime dayalı planlı karma ekonomiye dönünüz..
Başka hiç-bir çıkar yolumuz yok-tur..
Bu azgın sel katar önüne götürür sizi, tarihin çöplüğüne süpürür sizi..

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com

 

ODATV’de ŞARBON HAKKINDA SÖYLEŞİ

Nurzen Amuran sordu, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Saltık yanıtladı...

https://odatv.com/diyanet-halka-namuslu-aciklamalar-yapmalidir-30091819.html 30.09.2018
veya pdf metni için : ODATV_SARBON_SOYLESISI_30.9.18_tam_metin

ODATV SÖYLEŞİSİ İÇİN ŞARBON HAKKINDA
SAYIN AHMET SALTIK’a YÖNELTİLEN SORULAR

Prof. Dr. Ahmet Saltık / Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Ankara Üniv. Mülkiye – SBF mezunu (Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi)
Sağlık Hukuku Uzmanı / www.ahmetsaltik.net     profsaltikgmail.com

Soru 1 : Bu hafta sizinle gıda güvenliği ve şarbon hastalığı üzerinde duracağız.
Şarbon hastalığının ortaya çıkması pek çok sorunu gündeme getirdi. Hayvan sağlığıyla uğraşan veteriner hekimlerimizin, toplum sağlığıyla ilgilenen tıp doktorlarımızın önemini bir kez daha ortaya çıkardı. Gıda güvenliğine ne kadar titizlik gösterdiğimizin göstergesi oldu. Tarım ve hayvancılıkta kendine yeten fazlasını ihraç eden bir ülkeydik. Bugün ithalatımızın çoğu gıdalara dayanıyor. Toplumu en çok tedirgin eden konulardan biri ithal edilen gıdalardır değil mi?

YANIT 1 : Türkiye, AKP’nin iktidar olduğu 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından, 2003-17 arasında 175 milyar Doları aşkın hazır gıda ve tarımsal hammadde dışalımı yaptı. 15 yıla bölündüğünde yıllık ortalama tarımsal dışalım yaklaşık 12 milyar $ ve bu rakam zaman içinde artma eğiliminde. Bir yandan da nüfus artışı çok ciddi. Yine AKP’nin iktidar yıllarında nüfus
66 milyondan 82 milyona erişti ki bu da yıllık ortalama 1 milyon dolayında doğal (göçleri katmadan) artıştır ve son derece yüksek bir nüfus artış hızıdır. Yerli tarımsal üretimde yetersizliğin, giderek daha çok dışalımın nüfusun sorumsuzca artışını teşvik politikalarıyla elbette bağı var. Türkiye, 82 milyon vatandaşını, 4 milyon dolayında Suriye – Iraklı sığınmacıyı, son verilerle yaklaşık 32 milyon/yıl turisti ve 1 milyon dolayında kaçak – kayıt dışı nüfusu besleyebilecek yerli tarımsal üretim yapamıyor. Buğday dahil tarımsal ve hayvansal temel gıda ürünlerinde dışa bağımlı. Dolayısıyla milyonlarca ton gıda ürünün dışalımında
gıda gümrüklerinde hijyen standartlarının sağlanması yaşamsal önem taşıyor..

Bu alanda uygun örgütlenme, teknik altyapı, yetişmiş insangücü, güncel mevzuata dayalı bir iyiyönetime (Good Management Practice) gerek var.  Ulusal çıkarların ve Halk Sağlığının korunması ancak böylelikle olanaklı. Ancak küresel neo-liberalizm kendi çıkarları – en çok kârı adına her türlü denetimi, kuralı dışlamak istiyor; de-regülasyonu, anomiyi (kuralsızlığı) dayatıyor. Nitekim canlı hayvan dışalımında son aylarda veteriner hekim denetiminin dışlanması tipik ve sonuçları ağır olabilecek bir politik karar. Tüm bunlar, halkın “yeterli – dengeli beslenme” ve “gıdaya erişim hakkı” gıda güvencesini (food safety) ciddi düzeyde tehdit etmekte. At başı eşlik eden ikiz sorun da “gıda güvenliği” (food security); gıda maddelerinin hijyenik standartlarının gereğince sağlanamaması oluyor. Oysa giderek artan dışalım milyonlarca tona eriştiğinden ve tüm Türk toplumunu ilgilendiren boyutları nedeniyle, alınacak koruyucu sağlık – güvenlik önlemlerinin de o ölçüde titiz, özenli, eksiksiz, tartışılmaz biçimde bilimsel olması zorunludur. Şarbon, bu zincirde birkaç halkanın zayıflığının ürünüdür ve politik sorumluluk gerektirir.

Türkiye, Gıda Gümrüklerini uluslararası standartlara hızla ulaştırmak zorunda.

Soru 2 : Sizin de sık sık değindiğiniz gibi BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin
25. maddesi şöyle diyor: “Herkesin gerek kendisi gerek ailesi için yiyecek, giyim, konut, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı ve refahını sağlayacak uygun bir yaşam düzeyine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim olanaklarından iradesi dışında yoksun bırakacak öbür durumlarda güvenliğe hakkı vardır.” Bu düzenlemeye uygun politikalar üretebiliyor muyuz?

YANIT 2 : Türkiye BM’nin kurucu üyelerinden. Dolayısıyla 10 Aralık 1948 tarihli, bu yıl
70. yılını dolduracak olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni içselleştirmiş bir ülke.
Bu Bildirge, insan hak ve özgürlüklerinin evrensel kabul gören yüksek ilke ve değerlerinin
(Jus Cogens) somutlaşmış biçimi. Bu bağlamda tüm insanların 4 temel hakka dayanan,
çelik çekirdek sayılacak vazgeçilmez – ertelenemez – devredilemez – kamusal olarak karşılanması gereken kalkanı var :

1) Aç kalmayacak (beslenme),
2) Çıplak kalmayacak (giyinme),
3) Açıkta kalmayacak (barınma) ve
4) Doktorsuz kalmayacak (sağlık hakkı)!

Görüldüğü gibi temel insan hak ve özgürlüklerinin 4 temel kolonunun ilki AÇ KALMAMAK! Devletin, ülkesindeki insanların tümünün yeterli – dengeli beslenmesini sağlayacak bütüncül politikaları yaşama geçirmesi öncül (a priori) bir varlık yükümü. Türkiye’de değişik kaynaklarda milyonlarca insanımızın AÇLIK SINIRI ALTINDA yaşamaya çalıştığı yayınlanmakta. Son yakıcı ve yıkıcı ekonomik bunalımın öncesinde 8-9 milyon arasında yurttaş,
SGK tarafından 5510 sayılı yasa uyarınca “yoksul” kabul edilmiştir ve kendilerinden “prim” = ek vergi alın(a)mamaktadır. “SGK yoksulu” tanımı, brüt asgari ücretin 1/3’ünden daha az aylık gelir sahibi olmak demektir ki, söz konusu rakam 680 TL’dir. Ayrıca özellikle sendikaların her ay yayınladığı rakamlarda net asgari ücret (1604 TL), 4 kişilik ailenin salt beslenmesine
(aç kalmamasına!) bile yetmemektedir. Asgari ücretli çalışan sayısı 7 milyon dolayındadır ve aileleriyle 20 milyona erişmektedir. Kayıt dışı sektör ekonominin 1/3’ü dolayındadır.

AKP iktidarı 20 milyona yakın yurttaşa her ay düzenli sosyal – mali yardım yapmaktadır. Dolayısıyla yoksulluğu giderecek ya da en aza indirecek sosyal politikaları Türkiye, özellikle son 16 yıldır izlemiyor. İktidarın politik tercihi tam tersi ve “sadaka toplumu” na dayalı. Gelir dağılımı adaletinin bilimsel ölçütü olan Gini katsayısı iyileşmiyor, kötüleşiyor.. 36 OECD ülkesi içinde gelir dağılımı adaletsizliğinde 3’üncü sıradayız. Bu katsayı (0.411), OECD ortalamasının epey (0.316) üzerinde. Üstelik son çok ağır ekonomik bunalımın faturasının da orta – alt gelir dilimlerine yüklenmekte olduğunu acı duyarak izliyoruz. Yoksulluk yatay (oransal) ve dikey eksenlerde (yoksul daha da yoksul) giderek ağırlaşıyor, ağırlaşacak ülkemizde. Halk arasında bir söz var; “işten artmaz, dişten artar” diye. Halkımız ilk olarak ne yazık ki beslenmesinden – yiyeceğinden kesmekte ve bunun zincirleme çok olumsuz sonuçları doğmakta. Hastalıklara direncin azalması, ömrün kısalması, çalışma veriminin düşmesi, bebek – küçük çocuklarda zeka gelişiminin olumsuz etkilenmesi, karbonhidrat (ekmek!) ağırlıklı beslenme ile şişmanlık! Neo-liberal yabanıl (vahşi) küresel politikalar devleti yaşamdan dışlayıp yerine sermayeyi – şirketleri – kârı koydukça halk, kurgulu olarak yoksullaşTIRılıyor, yoksunlaşTIRılıyor.

Soru 3 : Ülkemizde, gıda güvenliğinin korunmasını sağlayan hukuksal düzenlemelerde yaptırımlar yeterli mi, hangi kurumlar sorumlu ve sözü edilen kurumların sorumluluk alması yerinde bir seçim mi? Sözgelimi gıdalarla bulaşan hastalıkların kaynağının bulunmasıyla hangi kurumlar ilgileniyor?

YANIT 3 : Türkiye’de Gıda Güvenliğinden (food safety) 9 Temmuz 2018 sonrası düzenleme ile Tarım ve Orman Bakanlığı (öncesinde Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı) sorumlu. Adında “gıda, beslenme, besin, hayvancılık..” vb. bir sözcük olmayışı yeter fikir veriyor sanırım; “Tarım ve Orman Bakanlığı”. Temel mevzuat ise Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Yasası (13.06.2010 tarihli ve 5996 sayılı, RG: 27610). Adı “Tarım ve Orman Bakanlığı” olan birim, adında bile geçmeyen temel alanlarda da sorumlu! Oysa Bakanlığa verilen ad, temel hedefleri ve yetki – sorumluluk alanını da kodluyor gerçekte. Öncesinde 5179 sayılı “Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname” yürürlükte idi (2004-2010 arasında.) 5996 sayılı yürürlükteki son yasanın konumuzla ilgili 40 ve 41. maddeleri şöyledir :

MADDE 40- (1) Gıda ve yem ile ilgili yaptırımlar aşağıdadır :

a) İnsan tüketimine uygun olmayan gıdalar, giderleri sorumlusuna ait olmak üzere piyasadan toplatılır ve mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu ürünleri üreten veya piyasaya sunanlar hakkında kamunun sağlığına karşı suçlar kapsamında Cumhuriyet savcılığına suç duyurusu yapılır.

MADDE 41/e : Yapılan resmi denetimler sırasında, işyerinin tümünün veya bir bölümünün insan sağlığı ve gıda güvenliği, hayvan sağlığı ve yem güvenliği açısından tehlike oluşturur ve ivedi önlem gerektirirse; Üretimin tümü veya tehlike oluşturan bölümünün çalışması durdurulur. Üretim yerlerine beş bin TL, perakende işyerlerine bin TL para cezası verilir.
Eksiklikler giderilene dek çalışmaya izin verilmez. (Para cezası güncelleniyor..)

Ayrıca Türk Ceza Yasası’nın 185-196 arasında 12 maddesi, Kamunun sağlığına karşı işlenen suçlara ilişkindir. Bu düzenlemeler yeterli ve caydırıcı yaptırım içermektedir ancak yasaya aykırılıkların öncelikle etkili ve sürekli denetim – eğitimlerle önlenmesi, ardından da zamanında saptanması gereklidir bu yaptırımların uygulanabilmesi için. Gıda işleme sanayisinin bölünmüşlük ve kayıtdışılık sorunları var. Tarım – gıda kuruluşlarının kesin sayısı bilinmiyor. Örneğin TÜİK ve TOBB farklı sayılar veriyor ancak gıda – tarım işletmelerinin %90′ı KOBİ. Bu dağınıklık ve ölçek sorunu, etkin denetimi çok güçleştirmekte. Sorumlu Bakanlığın denetim için insangücü ve teknik altyapısı (laboratuvar desteği) yetersizdir.
Onbinlerce işletmenin denetlenemediği – etkin denetlenemediği ve caydırıcı yaptırım görmediği biliniyor ve zaman zaman basında çarpıcı örnekleri izleniyor.

Besin kaynaklı sağlık sorunu nedeniyle sağlık hizmeti için başvuranlarda tıbbi tanı bu yönde ise, Tarım Orman Bakanlığının il – ilçe müdürlüklerine Sağlık Bakanlığı birimlerince bildirim yapılmakta ve kuşkulu besinlerin analiz raporu istenmektedir. Besin örnekleri kimyasal – mikrobiyolojik inceleme amacıyla Tarım Orman Bakanlığı çalışanlarınca alınmakta ve bu Bakanlığın laboratuvarlarında çalışılmaktadır. Böylelikle hastalığın filyasyonu (kaynağı) bulunmaktadır. Bu yolla, 2017 içinde 37 insan Şarbonu tanısının kaynağı araştırılmıştır iki Bakanlığın ortak çalışması ile. Ne var ki bu alanda ciddi eşgüdüm sorunları yaşanmaktadır. 560 sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile (R.G. 28.06.1995; 22327) 1995’ten bu yana Gıdaların denetimi Sağlık Bakanlığından alınarak (öncesinde 1930 tarihli 1593 s. Umumi Hıfzıssıhha Yasası ile bu yetki Sağlık Bakanlığının idi) Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığına bırakılmıştır. 23 yıldır iki Bakanlık arasında yeter eşgüdüm sağlanamamıştır. Gıda – hayvan kökenli hastalıklarda Tıpta
tanı konması için Tarım Orman Bakanlığının desteğine gereksinim yoktur. İnsan biyolojik materyalinde kesin tıbbi tanı konabilmektedir. Örneğin Şarbonda hastanın kan kültürü
ya da deri lezyonlarında hastalık etmeni olan Bacillus anthracis gösterilebilmektedir.

Ancak kaynağın bulunması (Filyasyon) ve uygun tıbbi yöntemlerle kaynak olmaktan çıkarılması zorunludur bulaş zincirinin kırılabilmesi için. Şarbon örneğinde kaynak
temel olarak hastalıklı hayvanlar olduğundan (Şarbon bir Zoonoz!), burada veteriner hekimlik hizmeti kaçınılmazdır. Kaynak araştırması raporunun sağlık birimlerine zamanında ulaştırılması, kişi ve toplumun (halk) sağlığını korumak açısından zorunludur.

Tarım Orman Bakanlığının sayılan işlevler açısından yetkin olabilmesi için ilk adım
adının tamamlanması, “Hayvancılık” sözcüğünün eklenmesi ve örgütlenmesinin
yeniden düzenlenmesi gerekir. Tarım, Orman ve Hayvancılık işleri için 1’er Bakan Yardımcılığı düşünülebilir. Sağlık Bakanlığı ile yukarıda açıkladığımız etkin, hızlı işbirliği için mutlaka
bir eşgüdüm birimi kurulmalıdır.

Soru 4 : Gelişmiş ülkelerde gıda güvenliğiyle ilgili sistem nasıl kurulmuş,
nelere özen gösteriliyor?

YANIT 4 : ABD ve AB sistemi incelenebilir bu amaçla. ABD’de FDA (Food & Drug Administration) adlı özerk kurum, Gıda ve İlaç işlerinden sorumlu bilimsel ve yönetsel
bir yetke (otorite). İlaç ruhsatları ve gıda ürünlerinin üretim lisansları, denetimi bu bağımsız – bilimsel ve yönetsel özerk bu Kurumca yürütülmektedir. Buna benzer bir kurumsal yapılanmayı AB’de EFSA (European Food Safety Agency) olarak görüyoruz. Her ikisi de klasik, katmanlı (hiyerarşik) Bakanlık örgütlenmesi dışında, katı bürokrasiden arındırılmış,
bilimsel olarak özgür, yönetsel – akçal (mali) açıdan özerk statülü.

Ayrıca ABD (Atlanta-Georgia merkezli), bulaşıcı olan – olmayan tüm hastalıkların izlenmesi, denetlenmesi ve korunma için son derece başarılı işleyen bir başka kurumlaşmaya daha sahip : CDC.. Hastalıklar Koruma ve Kontrol Merkezleri. Elli Eyalette de yapılandırılmış olan Centers for Disease Control and Prevention örgütü, FDA ve Sağlık Bakanlığı ile işlevsel bir işbirliği içinde sağlık hizmetlerini yürütüyorlar. 2004’te AB de CDC benzeri bir yapılanmayı Euroland’de (AB ülkesinde) kurdu, adı E-CDC, European CDC oldu.

Görülüyor ki, gelişmiş ülkelerde kamu yönetimi, katı – hiyerarşik bürokratik örgütlenme ile özerk – bilimsel birimleri birlikte ve eşgüdümlü yapılandırıyor. Türkiye’de de benzer yapılanma düşünülebilir. Şubat 2015’te, 663 s. KHK’ye dayanarak çıkarılan bir Yönetmelikle kurulan TSM’ler (Toplum Sağlığı Merkezi) ABD – CDC sisteminden esinlenmişti. Ancak
Ağustos 2017’de, büyük ölçüde İSM’lere (İlçe Sağlık Müdürlüğü) sistemine geri dönüldü. Türkiye yönetsel – akçal olarak özerk, bilimsel olarak özgür kamu kurumlarından ürküyor. Özelleştirilen kamu hizmetlerinde ise tam tersine ilgili birimler – şirketler olabildiğine
kamu müdahalesine kapalı!?

Soru 5 : Şarbon hastalığı yeniden gündeme gelince sorunlar ardı ardına tartışılmaya başlandı. Kuşkusuz hayvan ithalatında uygulanması gereken uluslararası kurallar var. Bu kuralları içeren düzenlemeler neler, sizce hangi kurallara uygun ithalat yapılmadığı için bu sonucu yaşadık?

YANIT 5 : Gıda maddelerinin uluslararası standartları, BM’nin bağlı uzmanlık kuruluşlarından olan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Gıda Tarım Örgütü (FAO) tarafından belirlenmektedir. Konan kurallar Codex Alimentarius adlı teknik metindedir (1963’ten bu yana, güncellenerek). Üye ülkeler bu metni uygun düzenlemelerle (regülasyon) iç hukuklarına aktarmıştır.

Türkiye bu amaçla Gıda Kodeksi ve buna bağlı çok sayıda (onlarca) Tebliğ çıkarmıştır.

Bir gıda ürününün uluslararası ticarete konu olabilmesi için, öncelikle Codex Alimentarius ile öngörülen teknik – bilimsel niteliklere uygun olması zorunludur. Konumuz dışında kaldığından, DTÖ’nün (Dünya Ticaret Örgütü) ticarete ilişkin düzenlemelerine (regülasyon), Uluslararası Tahkim’e burada değinilmeyecektir.

Dışsatımcı (ihracatçı) ülke, satacağı ürünün, alıcı (ithalatçı) ülkenin uluslararası ihalede başkaca koşulları yoksa, en azından Codex Alimentarius gereklerine uygunluğunu belgelemek zorundadır. Bu amaçla DSÖ – FAO tarafından yetkilendirilmiş (akredite edilmiş) laboratuvarlardan rapor alınması gerekir. Bu laboratuvarlar ilgili ülkelerde yetki verilmiş ulusal birimler olabileceği gibi, büyük gümrük kapılarında (hava, kara, deniz) kurulmuş da olabilir. Codex Alimentarius gereği HACCP (Hazardous Action Critical Control Points) süreçlerinden geçerek üretilen, denetlenen ve kalite standartları sağlanan gıda ürünleri,
alıcı ülke gıda gümrüğünde satıcının sunacağı geçerli belge ile kabul edilir. Alıcı ülke gerek duyarsa; frigorifik donanımlı (soğuk zincir) TIR, gemi ya da uçaktan kurallarına uygun örnek alarak (örneklem, sampling) hızlı laboratuvar analizleri (PCR gibi) ile doğrulamaya gidebilir. Türkiye’den Rusya ve değişik Avrupa ülkelerine gönderdiğimiz kimi yaş sebze – meyvenin
alıcı ülke gümrüklerinde kırmızı alana çekilerek böylesi bir işlem gördüklerini ve standartlara uymayan ürünlerimizin geri yollandığını anımsayabiliriz (sıklıkla aşkın kimyasal kalıntılar..).

Soru 6 : Bazı konular vardır kamuoyunda panik yaratmaması için usulüne uygun inandırıcı güven verici açıklamalar yapılmalı ama mutlaka kamuoyu bilgilendirilmelidir. Sağlıkla ilgili konularda halkın aydınlanması bilinçlendirilmesi önemlidir. Şarbon gibi hastalıkların yol açacağı sorunların en aza indirgenmesi için bilgilendirme zorunlu olmalıdır. Bu konuda neler diyeceksiniz?

YANIT 6 : Kurban Bayramı öncesi Brezilya’dan satın alınan binlerce büyükbaş hayvanın nasıl Şarbon olduğu açığa kavuşmadı. Tarım Orman Bakanı Pakdemirli, Türkiye’deki meralardan bulaştığını söyledi. Türk Veteriner Hekimler Birliği, ithal hayvanların veteriner muayenesinin son 6 aydır yaptırılmadığını belirtti. Halkın doğruları öğrenme hakkı gasp edildi, bilgi kirliliği yaratıldı, kara propaganda ortamı doğdu ve halk yersiz paniğe itildi. Ancak saydam, bilimsel, yandaş şirketlerin – sermayenin bağsız koşulsuz savunucusu olmayan bir siyasal iktidar ile
bu sorunlar önlenebilir ve gerçekler öğrenilebilirdi..

ABD Sağlık Bakanlığında “Surgeon General” adlı bir yetkili tanımlanmıştır. Bu kişi,
Sağlık Bakanlığı adına kamuoyuna açıklama yapmaya tek yetkilidir. Geleneksel olarak
Sağlık Bakanları bile konuşmaz, sözcülüğü bu kişiye – makama, kurumsallaştırılmış birime bırakırlar. “Surgeon General” kamuoyuna gereksinim duyulan açıklamayı zamanında ve saydamlıkla yapar, bilgileri iletir, herkes O’na kulak kabartır ve O son derece güvenilirdir,
hep bilimsel doğruları söyler. Böylelikle kamuoyu bilgi edinme hakkını doğru ve yeterli biçimde, zamanında kullanır; fısıltı gazetesi, şehir efsaneleri, fırsatçılar, algı yönetimi, istismar, yönlendirici (manüplatif) propaganda… engellenir.

Gerekli olan Demokrasi ve Hukuk Devleti; ikisi de ülkemizde yok ne acı ki!
Ve bedeli soyut, kağıt üstünde.. değil; somut! Sağlığından olmak hatta ölmek!

Soru 7 : Sağlık hizmetlerinin planlanmasında, kaynakların kullanılmasında topluma
en çok zarar veren sorunlar dikkate alınmalıdır. Böylece, halk sağlığının gelişmesine daha anlamlı katkı sağlanabilir deniliyor. Bu planlamayı kimler nasıl yapmalı?
Bu soruyu sormamın nedeni, ülkemizde yetki karmaşası var. Bazı yetkililer,
yetkili olmadıkları alanda görevlendirilebiliyor.

YANIT 7 : Her ülkenin bir Ulusal Planlama Kurumu olmalıdır. 27 Mayıs Devrimcileri ülkemize bir de Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) armağan etmişti (Eylül 1960’ta 91 sayılı yasa ile). 1980’lerde başlayan, Sovyetlerin yıkılması ile 1990 sonrası iyice hızlanan sözde neo-liberal, gerçekte yabanıl (vahşi) kapitalist küreselleşme = yeni emperyalizm ideolojisi Devleti,
hele kamusal planlamayı engel gördüğünden, bu kurumların dışlanmasını ve IMF – DB – DTÖ güdümünde sözde serbest piyasacılığı ve kuralsızlaştırmayı (de-regülasyon) dayattı.
Türkiye 1963’te DPT öncülüğünde planlı kalkınma döneminde önemli başarılar sağladı.
AKP iktidarının 08.06.2011 tarihli Bakanlıkları yeniden düzenleyen Kanun Hükmünde Kararnamesi ile DPT kapatılarak Kalkınma Bakanlığına dönüştürüldü.

Ulusal Planların bütünlük içinde olması zorunludur. Bu bakımdan Sağlık Planları 5 Yıllık Kalkınma Planlarının bütüncül – ayrılmaz bir parçası olmak zorundadır. Kuşkusuz Planlama süreci, planlama uzmanları öncülüğünde alanın uzmanları ile birlikte çok sektörlü ve halkın da mutlaka katılımı ile yürütülmelidir. KüreselleşTİRme = yeni emperyalizm kuşatması ile kamu – devlet tasfiye edilerek yeri “kapitokrasi – şirketokrasi” ye bırakıldığından, uzmanlaşmış bürokrasi planlama ve hizmet üretimi süreçlerinden dışlanmaktadır.

Dolayısıyla kamusal planlama, devlet öncülüğünde karma ekonomi, devlet memurluğunda liyakat / yaraşırlık, meritokrasi) tu kaka sayılmaktadır. Kamu sektörü, doğrudan AKP’li CB Erdoğan tarafından “anonim şirket gibi yönetilmek” istenmektedir. Bu aşamada kaçınılmaz olarak nepotizm hastalığı Devlete bulaşarak liyakati bütünüyle dışlamakta, ağır yozlaşma başlamaktadır. Bu bakımdan, Kalkınma Bakanlığı, DPT işlevi – coşkusu ile 5 yıllık kalkınma planları (+ yıllık programlar) üreterek Türkiye’nin hızla kalkınmasından çok, özelleştirme süreçlerini planlamaktadır!

Çok sayıda yabancı danışman, yurtsever ve yetkin (liyakatli – yaraşır – merit) kamu görevlisini dışlamıştır. “Chicago boys” ideolojisi ile belli yabancı okullarda eğitim alanlar, devlet memurluğu gelenekleri çiğnenerek kamuya sözleşmeli alınmakta ve Türk Kamu Yönetimi (Mülkiye) DNA’sına dek değiştirilmektedir hatta değiştirilmiş ve bu süreç 9 Temmuz 2018 günü, ucube Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile tamamlanmış görünmektedir. (Bkz. Genetiği Değiştirilmiş Kamu Yönetimi – GDKY ve / veya Genetiği Değiştirilmiş Mülki İdare – GDMİ, 31.08.2018, http://ahmetsaltik.net/2018/08/31/icisleri-bakanliginin-kurulus-gorevleri-birim-baskanliklari-ve-vali-atamalarina-iliskin-degisiklikler/)

  • Her şey ama her şey, iğneden ipliğe “TEK ADAM” a ağlanmıştır.

Böylesi çağ dışı ve anormal bir rejimde genelgeçer siyaset bilimi kavram, kural ve kurumlarıyla akıl yürütmek, öngörü üretmek olan dışıdır.

Sorunuzun yanıtı olarak,

  • Türkiye’nin bu sürdürülemez “AKP Fetret Devri” nden bir an önce çıkması – çıkarılmasının kaçınılmaz olduğunu da vurgulamalıyım.

Soru 8 : Şarbon hastalığına yol açan bakterinin dayanıklı bir bakteri olduğu hatta biyolojik silah olarak da kullanıldığı söyleniyor. Son zamanlarda pek çok yayınlar çıktı ama okurlarımızı bir kez daha bilgilendirelim diyorum. İlk belirtileri nelerdir insanlara nasıl bulaşıyor, hangi süreçte tedavisi mümkündür, kısa bir özet yapar mısınız?

Yanıt 8 : Şarbon, insan ve hayvanlarda bilinen en eski hastalıklardan biridir ve gerçekte ot yiyen (herbivor) hayvanların hastalığıdır. İnsanlara hasta hayvanlardan geçer. Bu hastalıklara Zoonoz denir ve sayıları 200 dolayındadır. Öte yandan Şarbon; veba, kolera, çiçek gibi kıtalararası salgın yaparak grip gibi kitlesel ölümlere neden olmamıştır. Yukarıda da adlandırdığımız üzere etkeni bir bakteridir; Bacillus anthracis. Bu etkenin canlı hayvan dokularında bulunan vejetatif biçimi, doğada oksijenli ortamda “sporlu” biçime dönüşür. Sporlanmış etken, vejetatif olandan farklı olarak, sıcak – soğuk, UV, kuruluk, yüksek ve düşük pH, dezenfektanlara.. son derece dirençlidir. Bu sporlar tıbbi uygulamada otoklavda 120° C’de, 2-3 atmosfer basıncında 15-20 dakikada ölür.

Dolayısıyla basınçlı (düdüklü!) tencerede pişirilen etler bakımından bir sorun kalmaz.
Klasik tencerede ise sıcaklık, ne denli kaynatılırsa kaynatılsın 100° C’ı aş(a)mayacağından, burada pişirme süresi öne çıkar; iyi pişirmek gerekir.

Fırın ve kuru ya da yağlı ızgarada 170-180°C çok aşılacağından, eti yakmadan
iyi pişirme ile gene sporlu şarbon basilleri ölür ve bulaşma olmaz.

  • Çiğ et ürünleri kesinlikle yenmemeli ve çıplak elle dokunulmamalıdır.
    Eldiven giymeli, et doğranan tahta, bıçak, bu eldiven.. sıcak su ve sabunla iyice yıkanmalıdır.
  • Et ve ürünlerini iyi pişirmek korunmak için yeterlidir.

Şarbon basilinin hasta hayvanın sütüne doğrudan geçtiği gösterilememiştir.

Ancak süt, çapraz kirlenme ile kirli doku, süt sağan eller, bulaşlı eldiven, kaplar.. ile kirlenebilir.
Ayrıca çok sayıda başka hastalık sütle hayvanlardan ve çevreden insanlara geçebilir.
Bu bakımdan, şarbon olsun olmasın, çiğ süt mutlaka 5-10 dakika iyice kaynatılarak ya da
en iyisi pastörize edilmiş olarak tüketilmelidir. Yeni teknoloji ultra pastörizasyon ile
birkaç atmosfer (ATU) basınç altında, 1 mm kalınlığında laminer süt katmanına 140°C
ısıl işlem birkaç saniye uygulanarak tam hijyen sağlanır. Peynir, tereyağı, dondurma gibi
süt ürünlerinin de mutlaka pastörize edilmiş sütten yapılması zorunludur.

Biyolojik silah olarak şarbon basilinin sporlu biçiminin toz halinde (liyofilize) zarf içinde insanlara yollandığı, 11 Eylül 2011’de İkiz Kule saldırısından sonra ABD’de görülmüştür.
Ancak bu tozların sağlam deriden geçmesi söz konusu değildir. Yutulmaz ve solunmaz ise hastalık oluşmaz. Bu dönemde ABD’de yaratılan panik ile 125 milyon kutu “siprofloksasin” adlı antibiyotik koruyucu amaçla satılmış ve bir ölçüde kullanılmış, eczane raflarından
evlerin ilaç dolaplarına taşınmıştır. Üretici firmanın stokları yarıya indirilmiş,
muazzam ölçekte ahlaksız bir yönlendirme (manüplasyon) ile ilaç kitlesel pazarlanmıştır. Savaşta uçaklardan bomba olarak atılabilir ancak Cenevre Savaş Hukuku Sözleşmelerine
ve İnsan Hakları hukukuna bütünüyle aykırıdır.

Hastalık sıklıkla deri şarbonudur. Halk arasında kara kabarcık ya da çoban çıbanı olarak bilinir. Özellikle önkolda, ellerde yerleşir. Kuşku durumunda hekime başvurmak gerekir. Laboratuvar tanısı, bu çıbanlardan alınacak sıvı ya da kan kültüründe basilin üretilmesi ile kesin olarak 1-2 gün içinde konur. Deri şarbonunun sağaltımı (tedavisi) kolay, uygun antibiyotik ve bakım ile kısa ve başarılıdır. İnsandan insana geçiş çok zordur, hastanede ayrı oda gerekmez.

Soru 9 :  Ender rastlanmasına karşın, solunum sistemi ve barsak şarbonunun ise tedavisi zor deniliyor. Geç tedavi mi iyileştirmeyi zorluyor yoksa bu konuda henüz etkin bir tedavi yöntemi mi yok?

YANIT 9 : Sağaltıma geç başlanması ciddi bir risk kaynağı. Ancak gene de sindirim sistemi
ve solunum sistemi şarbonu deri şarbonuna göre çok daha ağır gidiyor. Ölüm oranları
yabana atılamaz. Erken başvuru ve uygun sağaltım başarı şansını çok artıracaktır.

Soru 10 : Cumhuriyet tarihimizde insan sağlığını tehdit eden salgınların önlenmesinde örnek olacak mücadelelere rastlıyoruz. Sıtma mücadelesi, tüberküloz hastalığına karşı gösterilen topyekün mücadele.. Toplum hekimliğimize verilen tarihi önemi dile getirir misiniz?

YANIT 10 : Sayın Amuran, bu çok güzel bir soru.. Ancak yanıtını kısa vermek güç.
Belki SOSYAL TIP konusunu ayrı bir söyleşi konusu yapmak gerek. Türkiye’de HALK SAĞLIĞI HİZMETLERİNİ – SOSYAL TIBBI Mustafa Kemal ATATÜRK ile başlatmak gerek. Ülke işgal altında iken ilk Meclis, 3 Mayıs 1920’de, toplanmasının 11. gününde kabul ettiği 3 sayılı yasa ile Sağlık Bakanlığını kurmuştur (Osmanlıda İçişleri Bakanlığına bağlı bir genel müdürlük idi).

Çünkü Mustafa Kemal Paşa,

  • Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı, her zaman üzerinde durulacak ulusal sorunumuzdur. Çünkü Cumhuriyet; düşünsel, bilimsel ve bedensel bakımdan güçlü ve yüksek düzeyli koruyucular ister.” inancındaydı.

Bu felsefe ile, bulaşıcı hastalıklardan yok olma eşiğindeki Anadolu insanı için benzersiz Kurtuluş Ulusal Savaşımıza ek olarak dünyada örneği görülmemiş bir de SAĞLIK SAVAŞI verildi ve başarıldı. Bu ayrı bir destan ve armağandır Türk ve dünya insanına.
Sağlık hizmetleri için Atatürk’ün çizdiği eksen;

  • Devlet olma savındaki siyasal kuruluşların EN BİRİNCİ görevi, halkın sağlığı ve sağlamlığıdır.” oldu.

27 Mayıs Devrimi döneminde Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığına getirilen Dr. H. Nusret Fişek, kalpaksız bir kuvayı milliyeci olarak şu görüşte idi :

–        “Devrimcilik; değişen toplumsal koşulların doğurduğu gereksinimleri karşılamak için, geleneksel uygulamaları bırakarak hizmetlere yeni bir yön vermektir.”

–        “5 Ocak 1961’de kabul edilen Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası bir atılım, Atatürk’ün izinde bir devrimdir.”

Prof. Dr. H. Nusret FİŞEK daha sonra Türkiye’de çağcıl (modern) Halk Sağlığı Bilimlerinin kurucusu olmuştur Hacettepe Tıp Fakültesinde (1965-1982).

Biz, bu eşsiz Halk Sağlığı savaşçısı bilge hekimin öğrencisi ve asistanı olma onuruna eriştik.

Ne var ki, ülkemizde 12 Eylül 1980 gerici darbesi ile birlikte, giderek artan bir hızla sosyal tıbbın yıkılarak yerine piyasacı – özelleştirmeci – paran kadar sağlık diyen – çağdışı hacamat / sülük / kupayı… halka reva gören ve SGK’ya bedelini ödeten – sağlıkta dönüşüm maskesiyle kökü dışarıda güdümlü politikalarla sosyal tıbbı ayaklar altına alan ve şehir hastaneleri talanını halka dayatan vahşi kapitalist sağlık piyasasının yürek yakan acısına da tanık olduk.
(Bkz. Şehir Hastaneleri Talanı söyleşisi, Amuran – Saltık, ODATV;

https://odatv.com/asil-olan-aclik-grevi-yapan-insanlarla-empati-kurmaktir-0907171200.html)

  • Türkiye’nin yeniden ayağa kalkmasında Sağlık hizmetlerinin stratejik bir önemi vardır.
  • Sağlıklı ve eğitilmiş insangücü, sosyoekonomik kalkınmanın motorudur ve bu hizmetler
    halka bir lütuf değil, kalkınmada en temel itici güçtür.

Soru 11 : Genel bir deyiş vardır; tedaviye harcanacak para, hastalığı önlemek için harcanacak paradan çok daha fazladır. Bu çerçeveden bakarsak ekonomik ve sosyal açıdan bugün devletin toplum hekimliğine bakış açısı nedir, ne olmalıdır?

YANIT 11 : Yukarıda da değindiğimiz üzere, AKP iktidarı hiçbir alanda yerli ve milli olmadığı gibi, sağlık politikası da tümü ile IMF – DB güdümlü SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM, İngilizce adıyla “Health Transformation” dur. Bu politika, AKP’nin iktidar olduğu 3 Kasım 2002 seçiminden hemen sonra Haziran 2003’te başlatılmıştır. Hedef, devleti – kamuyu sağlık sektöründe de olabildiğince geri çekmek ve serbest piyasanın acımasız işleyişiyle giderek özelleştirmektir. Günümüzde özel sağlık sektörü kamusal teşviklerle özellikle büyütülmüş, hastane sayısı 600’e (toplam 1530 dolayında hastanemiz var) ve yatak sayısı 50 bine (toplam 220 bin dolayında yatağımız var) erişmiştir.

SGK’nın sağlık giderleri onlarca milyar TL’dir ve bu kurum 2017 sonunda yirmi milyar TL’yi aşkın açık vermiş, merkezi yönetim bütçesinden aktarım (transfer) ile açık kapatılmıştır.
SGK açıkları, kurulduğu 2008’den bu yana artarak sürmekte ve bütçe açığına, borçlanmaya hatta cari açığa neden olmaktadır. 2018 bütçesinde SGK’ya 130 milyar TL’yi aşkın aktarım öngörülmüştür (2018 SGK bütçesi 312 milyar TL!). TÜİK %5 dolayında verse de TEPAV ve YASED (Yabancı Sermaye Derneği) Türkiye’de sağlık giderlerinin ulusal gelirin %10’una ve
kişi başına bin Dolara eriştiğini raporlamaktadır. Türkiye geçtiğimiz yıl kabaca 80 milyar $ sağlık harcaması yapmıştır ama pek çok sağlık düzeyi göstergesi hala Dünya ülkeleri sıralamasında 90-100 arasındadır.

Açıkça, sağlık sektöründe çok VERİMSİZ kaynak kullanılmaktadır. Niçin ??

  • Bu muazzam ulusal servetin nerelere gittiği mut-la-ka sorgulanmalıdır.

Soru 12: Toplumda oluşan bir tedirginlik var. Sözgelimi ekonomik kriz nedeniyle bir kısım tüketici kimi besinleri alamıyor ama alabilecek gücü olanlar da almaktan çekiniyor. Et ürünlerini satan esnaf sıkıntıda. Gıda güvenliği açısından okurlara neler tavsiye edeceksiniz? Nelere özen göstermeleri gerekir?

YANIT 12 : Yukarıda da açıklamaya çalıştık;

Çiğ et ürünleri kesinlikle yenmemeli ve çıplak elle dokunulmamalıdır.
Eldiven giymeli, et doğranan tahta, bıçak, bu eldiven.. sıcak su ve sabunla iyice yıkanmalıdır.

  • Et ve ürünlerini iyi pişirmek korunmak için yeterlidir.

Kırmızı et ve ürünleri özellikle büyüme – gelişme çağındaki bebek ve çocuklar, gençler, sporcular, yaşlılar, hastalar ve iyileşmekte olanlar, gebeler için vazgeçilmezdir. Kimi yerine konamaz (esansiyel) amino asitler salt kırmızı ette vardır ve bunları insan bedeni üretemediği (sentezleyemediği) gibi, başka besinlerden alınması da olanaksızdır. Beyaz et ya da balık ile bu açık kapatılamaz. Bu bakımdan, yersiz çekince yanlıştır. Yineleyelim;

  • Et ve ürünlerini iyi pişirmek korunmak için yeterlidir.

Süt ve ürünleri ise, yukarıda ayrıntılı açıkladığımız üzere, şarbon olsun olmasın her durumda pastörize edilerek tüketilmelidir. Peynir, yoğurt, dondurma, tereyağı.. vd. yapmak için de sokak sütü ise iyice kaynatılmak zorundadır. İdeal olan pastörizasyondur.

Yineleyelim, şarbonlu hayvanların sütlerine şarbon basili doğrudan geçmemektedir.

Süt dolaylı kirlenebilir bu ve daha pek çok mikroorganizma ile ve hızla çoğalır.

Beyaz et ya da balıklar işe şarbon bulaşı gösterilememiştir, risk yoktur.

Hayvanların bakımı, büyütülmesi, beslenmesi, aşıları, hastalıkları, meraları, otlak ve yaylakları, suları… kesimi mutlaka veteriner hekim gözetiminde olmalıdır. Ülkemizde büyük gıda endüstrisinde uluslararası HACCP standartları titizlikle uygulanmaktadır
ve sorunlar büyük ölçüde aşılmıştır. Ancak gıda sektöründe KOBİ’ler çok yaygındır.
Buraların desteklenerek ölçek büyütülmesi sağlanmalıdır.

  • Üretici ve tüketici kooperatifleri bu bakımdan yaşamsal önemdedir.
  • Sektörde tekelleşmeyi önlemek için kamusal düzenlemeler öne çıkarılmalıdır.

Hayvancılık politikalarını Türkiye baştan sona gözden geçirmeli ve kamu öncülüğünde ulusal politikalar izlenmelidir. Yerli üretim artırılmalı, dışalım durdurulmalıdır. Meralar ıslah edilmeli, çoğaltılmalı ve hijyeni sağlanmalıdır. Kars ve yöresi meralarının değil Türkiye’yi, tüm Ortadoğu’yu besleyecek büyükbaş hayvan yetiştiriciliğine elverişli olduğunu uzmanlar vurgulamaktadır.

Soru 13: Bir bilim adamı olarak yetkililerin hangi önlemlerinde daha duyarlı, daha dikkatli olmaları gerekiyor?

Teşekkürler.

YANIT 13 : Bilkent Üniversitesi İktisat bölümünden Prof. Yeldan, daha 3. yılında AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm masalını çok net olarak teşhir etmişti. 13-14 yıl önce yazılanlar günümüzün çok ağır yıkımını da öngörüyor! (Cumhuriyet, 12.01.2005)

  • Türkiye, uluslararası işbölümünde yüksek borçlu bir ülke olarak gözükmekte ve öncelikle borçlarının çevrilmesi görevi yükümlülüğüyle, IMF ve ulusal ve uluslararası finans sermayesi tarafından denetim altında tutulmaktadır.
  • Öte yandan 2003 ve 2004 Türkiye’sinde çok yüksek tempolu büyüme ve kamu sektöründe ulaşılan faiz dışı fazla (FDF) bütçe hedeflerine karşın, borç yükünün azaltılamadığı gözükmektedir. Kamu harcamalarındaki kesintilerin ve vergi gelirlerinin de sınırına gelinmiş olduğu izlenmektedir.
  • Dolayısıyla, Sağlıkta Dönüşüm Programı özünde, gerek IMF’ye gerekse ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerine aktarılacak yeni kaynak arayışı içinde olan tarikatlar koalisyonu AKP’nin kısa dönemde gerçekleştirmeye çabaladığı bir rant aktarımı (AS: aklımız duruyor!) ve güven tazeleme operasyonu olarak değerlendirilmelidir.
  • Türk ekonomisi, yabancıların hizmetçisi olmuştur.

Kurban bayramlarında Türkiye’de 1-4 gün içinde 4 milyona yakın hayvan kesilmektedir.
Bu çevresel açıdan kaldırılamayacak çok ağır bir yüktür ve ciddi sağlık riskleri içerir.
Hele 1. ve 2. günler çok yoğundur. Hiç olmazsa 4 güne yayılabilir. Kesimin gelişigüzel yerlerde değil, lisanslı kesimevlerinde (mezbaha) eğitilmiş kasaplarla ve mutlaka veteriner hekim izniyle yapılması sağlanmalıdır.

Türkiye ağır borçlu iken dışarıdan kurbanlık hayvan ithali İslam kurallarıyla ne ölçüde örtüşüyor?

  • Diyanet, İlahiyat Fakülteleri.. namuslu ve bilimsel açıklamalar yapmalıdır halka.

Kurban, Hacca giden ve maddi durumu elveren insanlar için öngörülmüştür.
Dolayısıyla günümüzde bir hayır işleme olarak anlaşılabilir. Kızılay’a, Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’na, ADD, ÇYDD gibi başkaca kamu yararına çalışan dernek ve vakıflara kesimsiz bağış, burs gibi güncel biçimlere dönüştürülebilir.

Her kurban bayramı öncesinde ülkemizde derin dondurucu reklam ve satışlarının patlaması çok rahatsızlık yaratan ve sorgulanması gereken ciddi bir ahlaki sorun olarak önümüzdedir. Bununla yüzleşilmelidir.

Sonuç olarak;
Yaşadıklarımız, emperyalizmin güdümünde dinci – uydu politikaları yaşamın her alanında egemen kılmanın doğurduğu kaçınılmaz yozlaşmanın türevleridir. Kurtuluş bütüncül olacaktır ve

  • Türkiye, kuruluşundaki Cumhuriyetin temel değerlerine – kodlarına hızla dönmek zorundadır.
  • Halkçı, Ulusalcı, Devletçi, Cumhuriyetçi, Laik ve Devrimci bir Türkiye..

Tüm sorunların çözümünün sınanmış ve başarılı olduğu görülmüş bu eşsiz Aydınlanmacı yörüngeye yeniden girmek zorundayız.

  • Kamu öncülüğünde karma ekonomi ve sosyal devlettir çare.

Ama her şeyden önce, ülkemizin – insanımızın içine sürüklendiği ahlaki sefaletten kurtarılması geliyor. Bu da yukarıdaki 2 temel önermeye bağlı.

Ben de size ve ODATV’ye bu söyleşi olanağını sağladığınız için teşekkür ederim.
*****