TÜRKİYE’DE KİMİN NE KADAR ÜYESİ VAR?

TÜRKİYE’DE
KİMİN NE KADAR ÜYESİ VAR?

R. Bülend Kırmacı
http://www.ticarihayat.com.tr/yazar/TURKIYE-DE-KIMIN-NE-KADAR-UYESI-VAR/1090, 27.12.2017

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Demokrasilerde yurttaşlık haklarından biri de herhangi bir partiye, derneğe, sendikaya izin almaksızın üye olmak ve dilediğinde ayrılabilmektir. “Üye” olmak bir tür aidiyet duygusu, bir düşünsel bağlılığın da anlatımıdır. Üye/yurttaş ile üye olunan yapı/süreç arasında bir akitleşme söz konusudur. Üye, tüzel kişiliğin içinde iradesini kurallara bağlar,
tüzel kişilik ise üyesinin üyelikten doğan haklarını korur.

Temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye
Temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye erişmede en geçerli koşullardan biri, daha çok sayıda yurttaşın, hayatın örgütlü alanlarında kendini tanımlayabilmesidir. Esasen bir ideal olarak “katılımcı demokrasi”, birer alt sistem olan parti, sendika, dernek yoluyla genel sistemin denetlenmesi açısından da çok işlevsel bir olgudur. Ne var ki, yöneten-yönetilen ilişkisi sistemin bütün bileşenlerinde karşımıza çıkar ve yönetimde-denetim ve gereğinde değişim; her şeyden önce bir eğitim ve bilinçlenme sorunu olarak belirir.

Asl’olan “aktif üyelik”
Gerçekte “üye” olmak ile iş bitmez! Asıl olan “aktif üyedir”. Yani “katıldım” demek yetmez; katkı sunmak, ‘sunabilmek’ ve ben de “varım” derken, erki elinde bulunduranın da, “bana karşı olsan da, iyi ki varsın!” diyebilmesi gerekir. Bu bir olgunluk sorunudur. Öyledir ama, demokrasisi kesintiye uğramış, eğitim düzeninde alt üst oluşlar yaşamış toplumlar açısından bu, biraz çetrefildir. Yine de eski Yunan felsefesi veya ‘Enternasyonalin’ 68 Avrupa’sını etkilemeden hemen öncesindeki “doğrudan demokrasi” kavramı gibi olmasa da, katılımcı demokrasi ve aktif üyelik kıvamına değğin “idealist” arayışlar vardır.
Örnek verelim: Bir yurttaşın vatandaşlık kimliğinin yanı sıra yaşamını ilgilendiren alanlarda üç-dört kuruma ait kimliğinin de bulunduğu İskandinav ülkeleri, bu anlamda, aktif üyeliğe ve katılımcı demokrasiye güzel birer örnek oluştururlar… Türkiye’mizde ise dernek, sendika, parti, spor kulübü üyeliği ekseninde çok farklı ‘oranlar’ vardır. Örneğin, 80 sonrası sendikalaşma oranı giderek düşerken (AS: %33’ten %12’lere!), siyasi parti üyeliği açısından genel nüfusa göre ‘azımsanmayacak’ veriler vardır.

12 milyon siyasi parti üyesi var
“95 siyasi partide 12 milyon üye!” Bu rakam 27 Ekim 2016’da bizzat Adalet Bakanımız tarafından açıklanmıştır.(1) Fakat ilginç olan sıfır üyesi bulunan partiler olduğu gibi, bu on iki milyon üyenin büyük çoğunluğu, 9 399 bin 633 ile AK Parti’de kayıtlıdır. CHP’nin 1 206 018, MHP’nin 440 169 ve HDP’nin 30 295 üyesi bulunmaktadır. Meclis’in dışından, Demokrat Parti 713 055 ve Saadet Partisi ise 225 364 üye ile dikkati çekmektedir.(2)
Fakat gerek iktidar partisindeki büyük oranlı yoğunlaşma (ülkemizdeki tüm parti üyelerinin neredeyse % 75’i) gerek bir türlü “demokratikleştirilemeyen” Siyasi Partiler Yasası (çağımızda tüm üyelerle değil delege marifetiyle yapılan seçimler) gibi olgular dikkate alındığında, toplumumuzun siyasete ‘aktif katılım’ açısından bu verilerle bile yeterli bir kıvam noktasına gelemediği anlaşılabilir.

Her 13 kişiden yalnızca 1 kişi sendikaya üye
Öte yandan, sendikalara üyelik hem iktisadi yaşamın dengesi hem de demokrasi açısından çok gerekli bir katılım yöntemidir. Hele ki, ekonomide bile demokrasiyi aradığımız bu devirde, sistemsel denge açısından da elzem sayılabilir. Yukarıda değindiğim gibi çeşitli nedenlerden dolayı sendikal katılım açısından ileri değil geriye gittiğimiz söylenebilir. Türkiye’deki toplam 13 milyon 38 bin işçiden, 1 milyon 499 bini sendika üyesi. (4) Bu da işçi örgütlenmesindeki geriye gidişin çok somut bir kanıtıdır. Bunun bir nedeni ve sonucu “kısır döngü” olarak tanımlanabilir. Mevcut sendikal yönetimlerin çoğu içtenlik testinden geçememekte, bu, katılımı örseleyen bir gerçeklik olarak belirmekte, sonuçta ihtiyaç duyulsa bile yönetimde değişim kolay kolay gerçekleşmemektedir. (AS: Sendikalı işçi oranı %12, toplu sözleşme yapabilenler %5!)

Memurların % 70’i “sendikalı”
2016 sonunda kamu görevlilerinden -başlıca sendikalar olan Memur-Sen, Türkiye Kamu-Sen ve KESK’e bağlı- sendikalara üye sayısı 1.756.934 kişidir.(3) Bakanlığın açıklamasına göre ülkemizde 2 milyon 452 bin memur olduğu düşünülürse memurların (%70) “sendikalılaşmaları”, azımsanmayacak bir orandadır. (AS: Toplu sözleşme ve grev hakkı olmayan örgüte sendika denemez..) Fakat gerçekte ve aktif katılım pratiğinde bu yapı/veri ilişkisi ne kadar işlevseldir, işte o, ayrı bir tartışma konusu olsa gerekir. (5)
Tüm bunlara karşılık yaşamın olağan akışında ve uygulamada tıpkı siyasal partilerde olduğu gibi sendikalarda da yönetimi eleştirmek hatta değiştirmek, çoklukla kolaylaştırılmış bir deneyime denk gelmemekte ve doğal bir demokratik istem (!) olarak okunmamaktadır.

“Turuncu” değil milli olan STK’lar
Katılım, aktif yurttaşlık bağlamında bir başka olgu/veri de, özellikle etkinliği 90’ların ikinci yarısında artan demokratik kitle örgütlerindeki üyeliklerdir.
Hemen bir ayraç açarak belirtmeliyim ki; burada, ülkelerin içişlerine karışmacı, kaynağı karanlık fonlarla finanse edilen ve daha çok “Turuncu (karşı) devrim” diye bilinen dinamikleri tetiklemeye teşne sivil toplum örgütlerini kast etmiyoruz.
Optiğimizde gerçekten ülkesine ve halkına ve o arada demokrasiye ve insanlığa bağlı ve saygılı demokratik kitle örgütleri vardır, onları, tanıyoruz ve tanımlıyoruz.. Ki, bizi ilgilendiren bu ikincisi, yani gücünü milletinden alan, kendi bayrağını selamlayan, milli iradenin üstünde güç tanımayan ve topluma yararlı faaliyet içinde bulunan demokratik kitle örgütleridir.

10 milyon kişi vakıf ve dernek üyesi
Fakat, veriler, birikimlidir (yığışımlı, kümülatif), “milli” olan ile olmayanı ayıramaz… Yine de bakalım: Demokratik kitle örgütlerinde bir araya gelme anlamında Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Dernekler Dairesi Başkanlığının web sitelerinde yayınlanan istatistiklere göre, Ocak 2016’da Türkiye’de 108 748 dernek ve 5 014 vakıf etkinlik gösteriyor. Veriler, çeşitli derneklere üye olan kişi sayısının 9 yılda 5,3 milyondan 10 milyona çıktığını, neredeyse %100 arttığını gösteriyor. Ancak bu rakam, hâlâ nüfusun belli bir bölümünü oluşturuyor. Ayrıca aktif yurttaşlık ve sivil toplum örgütlenmesi yoluyla karar süreçlerine katılım açısından düşünüldüğünde, bu oran, AB ülkeleri ortalamasının oldukça gerisinde kalıyor. (6)

Futbol Kulüplerinin üye sayıları
Birer sosyal organizasyon, birer dernek olarak futbol kulüplerinin üye sayıları da ilginç verileri oluşturuyor… Örneğin Barcelona’nın 154 bin, Bayern Münich’in 238 bin Manchester United’ın 100 bin üyesi varken, (yabancı takımların bu üye sayıları kongrelerinde oy kullanmaya karşılık gelmeyebilir) ülkemizde 2015-2016 dönemindee, Beşiktaş 27 bin, Trabzonspor 22 bin, Fenerbahçe 20 bin, Galatasaray 8 bin dolayında kongre üyesine sahip. Bursaspor’un binden fazla, Gençlerbirliği’nin ise, bine yakın kongre üyesi olduğu biliniyor.
Elbette bunlar taraftar sayıları değil; değil ama, spor kulüplerimizin kongrelerinde oy kullanma hakkı bulunan, dolayısıyla da yönetimi belirlemede söz sahibi olanların, sayıları… “Sporun/futbolun yönetimine” etkin katılımın örnekleri…

Yaşam “katılım”dır, yaşama anlam katmak esastır
Kuşkusuz yaşama katılımın siyasal parti, sendika, kitle örgütü, spor kulübü üyeliği dışında çok başka ve çeşitli yolları da var… Yardım organizasyonları gibi, belli bir örgütün hiyerarşisi dışında ama toplumsal bir sorunun mutfağında ve odağında, topluma katkı sunma amacındaki bireysel/topluluksal inisiyatifler gibi… Tüm bunlar da saygıdeğer çabalardır.
Önemli olan bir yurttaş olarak bireyin, yaşadığı ülkesinin sorunları hakkındaki duyarlılığı ve karınca kararınca toplumuna katkı sunmaya çalışmasıdır. Hiç kuşkusuz ne denli çok insanımız bu arayışta ve bu yönelimde olursa ve kendisini ferahlıkla tanımlayabileceği bir zemin ve birikimini adayabileceği bir ideal alanı bulursa; demokrasimiz de, o oranda daha nitelikli ve katılımcı duruma gelecektir.

Evet, yaşama katılmalıyız! Yaşama, anlam katmalıyız…

(1): http://www.milliyet.com.tr/-turkiye-de-95-parti-12-milyon-siyaset-2368763/ 
(2): http://www.gazetevatan.com/en-cok-uye-ak-parti-de-1030695-gundem/ 
(3): https://www.memurlar.net/haber/594644/2016-yili-itibariyle-sendika-uye-sayilari-aciklandi.html 
(4): https://www.dunya.com/ekonomi/sendikali-isci-sayisi-aciklandi-haberi-324248 
(5): https://www.ntv.com.tr/ekonomi/turkiyede-kacmemur-var-bakanlik-acikladi,h1GGgMkSy0m4wTJ_8TGTCg 
(6): http://www.aljazeera.com.tr/gorus/turkiyede-stklar-ve-son-10-yil
===============================
Dostlar,

Sevgili arkadaşımız ve nitelikli – birikimli aydın Sn. R. Bülend Kırmacı önemli bir makalesini bizimle de paylaştı. Hem böylesine araştırmaya – emeğe dayalı, dolayısıyla ufuk açan makaleler yazdığı için hem de bizimle paylaştığı için teşekkür ederiz.

Sn. Kırmacı’nın yazısında birkaç yerde ayraç içinde açıklamalar koyduk..
Biraz da anlama hiç dokunmadan güncel Türkçe sözcüklerle yazıyı adeta Türkçe’mize çevirdik Sn. Kırmacı’nın hoşgörüsüyle..

Örgütlenme, temel insan hak ve özgürlükleri arasındadır ve Anayasamızda da değişik maddelerde tanımlanmıştır. İskandinav ülkelerinde erişkin bir insan ortalama 8 dolayında sivil toplum örgütüne üyedir. Ülkemizde bu sayı 1’e bile erişememektedir. Çağdaş – uygar insan örgütlü insandır.. Çağımızda artık temsile dayalı demokrasinin doğrudan katılımcı demokrasiye dönüştürülmesinin zamanı gelmiştir. Günümüz iletişim teknolojileri buna elverişlidir.

2 Eylül 1980 sonrası hızlanan / azgınlaşan KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm ülkemizi de altüst (tar-u mar) etmiştir. Yabanıl (vahşi) Özelleştirme dayatmaları kamuyu küçültmüş ve işsizlik artarken emek örgütlenmeleri de adeta avuç içinde kar gibi eritilmiştir. 1980’de 3 milyon dolayında işçinin yaklaşık 1/3’ü sendikalı iken günümüzde bu oran %11-12’dir. Mutlaka kaydedilmesi gereken bir sorun ise bunların da ancak yarısının toplu sözleşme yetkisi alabilmiş olmasıdır. Çünkü işyerinde belli oranlara erişemeyen sendika toplu sözleşme yetkisi alamıyor. Bunun da nedeni, 12 Eylül 2010’da yapılan 26 maddelik blok anayasa değişikliğidir. Bu düzenleme ile 1’den çok sendikaya üyelik yasağı kaldırılarak emek örgütleri parçalanmıştır. Sözde aydınların ihanet ya da gaflet ile “yetmez ama evet” çığlıkları kulaklarımızdadır hala. Çok kapsamlı özelleştirmelerle kalınmayıp 2003’te Taşeronluk, AKP tarafından İş Yasası’na eklenerek emek örgütlenmesi iyice engellenmiştir. Gelinen yer bellidir : Çok yüksek işsizlik, 1603 TL net rakamla açlık sınırının bile altında kalan asgari ücret..

İşveren yanlısı – kurgusu SARI SENDİKALARI da unutmamak gerek bu arada…

Bir de son 1,5 yılda OHAL gerekçesiyle yersiz – hukuk dışı yasaklanan grevleri!

  • Emeğin post-modern köleleştirilmesi… Yazık ve aşılmalı hem de mutlaka.

Sevgi ve saygı ile. 31 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ (İHEB) 70. YILINA GİRDİ…

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ (İHEB) 70. YILINA GİRDİ…

udhr ile ilgili görsel sonucu

  • İnsan haklarının asıl çiğneyicisi ne yazık ki BATI EMPERYALİZMİ olmuştur..
    21. yy. şafağında artık KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm saldırısına son verilmelidir.

10 Aralık 1948’de yayınlanan Birleşmiş Milletler  İNSAN HAKLARI BİLDİRGESİ
dün, 70. yılına girdi..

Dilerdik ki artık olgunlaşsın ve 70. yılında büyük ölçüde yerleşsin..

Dilerdik ki, bu Bildirge’nin 2000’li yıllara girerken 3. Binyıl güncellemesi yapılsın.

Tümüyle değilse bile büyük ölçüde düş kırıklığıdır yaşanan..

udhr ile ilgili görsel sonucu

Çok tuhaf bir gelişme, bu sabah, 11.12 17 günü açıklanan 2017 yılı Ekonomide 3. çeyrek büyüme verileri açıklandı. Meğer Türkiye ekonomisi dünya rekorları kırarak en hızlı büyüyen ülke olmuş! Ekonomi %11 büyümüş! Yıl sonunda %7’yi aşkın bir “performans” yakalayacakmışız!?

Alın size bir temel insan hakkı ihlali daha..
Dalga geçercesine, aptal – salak – zeka fukarası yerine koyarak yapılan soyut rakam açıklamaları..

Nerede insanımızın insanca yaşam hakkı ve geliri?
İşsizlik nasıl oluyor da 2 rakamlı kalıyor?
Enflasyon nasıl oluyor da resmen %15’lere koşarken ekonomi % 11 büyüyor?
Ulusal gelir geçen yıl 856 milyar dolara yaklaşırken bu yıl sonunda ancak 800 milyar dolar bekleniyor, yani %7 dolayında azalacak! Ama aynı 2017’de ekonomi %7 büyümüş olacak!

2017 Türkiye'de işsizlik ile ilgili görsel sonucu

Eyyyy AKP iktidarı; tüm klasik iktisat kitaplarını yırtınız, yakınız elhamdülüllah..
Ekonominin kitabını İktisat mezunu olduğu söylenen ama diplomasını bir türlü göremediğimiz AKP Genel Başkanı Erdoğan yazsın ve de bütün dünya öğrensin inşaallahhh!..

NOBEL Ekonomi ödülü AKP = RTE’ye verilmeli..
(2017 geçti, seneye inşallah, amin!)

45 milyar dolar cari açık, 60-70 milyar dolar dış ticaret açığı, 100 milyar TL’ye yakın bütçe açığı, 450 milyar dolar dış borcu, toplamda 700 + milyar dolar borcu olan, dışarıdan et, buğday, saman, mercimek, fasülye, pamuk….. ithal eden..
İhracatta % 80’leri aşan ithal girdiye mahkum, dışsatımında yüksek teknoloji ürünleri %3’ü bulmayan…
………………….
…………………………..
Korkunç bir hızla nüfusu büyüyen.. 

  • HER AİLEYE 1 ÇOCUK KAÇINILMAZ
    BİR ZORUNLUKTUR!

Doğal gazda %99, akaryakıtta %93 dışa bağımlı..
Tarım arazileri yapılaşmaya açılarak tarla, mera, otlakları talan edilen..
Yolsuzluklarının üstüne gidil(e)meyen..

2017 Türkiye'de işsizlik ile ilgili görsel sonucu

  • 1.5 yıldır OHALsopası altında inletilen bir TEK ADAM REJİMİ ile % 11 büyüdük öyle mi?
    ………………….
    ……………………….
    80 milyona AKP masalları sürüyor..
    Neciiiiiiiiiiiiiiiip necip milletimiz ve de AKP seçmenimiz uyusun da büyüsün inşaaaallllah!
    %11 büyüdüüük de %11 büyüüüüdük… nenni Türkiye nenniiiNenni Türkiye nenniiii….ninni notası ile ilgili görsel sonucuSevgi ve saygı ile. 11 Aralık 2017, AnkaraDr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

    Not : Yine de İnsan Hakları metinlerini topluca içeren bir listeyi (İngilizce olsa da) meraklısı için paylaşmak istiyoruz..  Bibliyografya için lütfen tıklayınız

Health and Human Rights – Annotated Bibliography

İHEB’in 25. maddesi sağlık hakkı ile ilgili. Bu maddeyi AÜTF’de (Ankara Üniv. Tıp Fak.) Dönem 1’de “İNSAN HAKLARI ve SAĞLIK“, Dönem 5’te ise ” SAĞLIK HUKUKU” derslerimizde işliyoruz. 70 yılda D5’teki ritüelimizi kaydettik ve paylaşmak istiyoruz. Öğrencilerimiz hep birlikte bu maddenin sağladığı 4 hakkı vurguladılar.. İNSANLAR;

1. AÇ KALMAYACAK! (Gıda hakkı)
2. ÇIPLAK KALMAYACAK! (giyinme hakkı)
3. AÇIKTA KALMAYACAK! (konut hakkı)
4. DOKTORSUZ KALMAYACAK! (SAĞLIK hakkı)

Video kayıtlarını izlemek için lütfen tıklayınız :

Sevgi ve saygı ile. 11 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

2017 Yılı 7 Nisan Dünya Sağlık Günü Teması : Haydi Depresyonu Konuşalım!

2017 Yılı 7 Nisan Dünya Sağlık Günü Teması : Haydi Depresyonu Konuşalım!


7 Nisan
Dünya Sağlık Günü

 

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Anayasası 7 Nisan 1948’de yürürlüğe girmiştir.
Türkiye, Birleşmiş Milletlerin (BM) sağlıkla ilgili teknik uzmanlık kurumu olan DSÖ’ne üye olmak için, DSÖ’nün kuruluş sözleşmesini (Anayasasını) TBMM’de 1947’de 5062 sayılı yasa olarak kabul etmiştir. Bu yöntem, ülkemiz BM’nin kurucu üyelerinden olurken de uluslararası hukuk kuralları gereği BM Ana Sözleşmesini TBMM’de yasa olarak onamıştır.

dünya sağlık günü ile ilgili görsel sonucu

Bu nedenle her yıl 7 Nisan Dünya Sağlık Günü olarak, 7-13 Nisan tarihleri arası da Sağlık Haftası olarak kutlanmaktadır. Bu tarihlerde Halk Sağlığı ile ilgili bir konu seçilerek, bu konu bağlamında tüm dünyada çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. Önceki yılın teması Diyabet idi ve seçilen savsöz (slogan) “HAYDİ DİYABETİ YENELİM” idi..

Sağlıklı yaşam, her insanın doğumuyla birlikte elde ettiği ve insan olmaktan dolayı kazandığı temel insan hakkıdır. Bu hak, 10 Aralık 1948’de BM Genel Kurulunda benimsenen İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ‘nin 25. maddesinde de açıkça vurgulanmıştır.

dünya sağlık günü ile ilgili görsel sonucu

Sağlık hakkı yaşamda başka hiçbir hakka tercih edilemez, değiştirilemez, ertelenemez
ve parasal karşılığı ölçülemez. Sağlıklı toplumlar için öncelikle toplumun temeli olan kişilerin sağlıklı olması gerekir. Kişiler sağlıklı olduğunda toplumlar da sağlıklı olur denir ama tek tek kişilere verilen sağlık hizmetinin basit aritmetik toplamı sağlıklı topluma denk değildir. Bu nedenle, özellikle risk altındaki toplumsal kümelere gereksindikleri koruyucu sağlık hizmetlerinin bütüncül (wholistic, integre) olarak etkin, yaygın, nitelikli ve sürekli olarak
kamu eliyle verilmesi zorunludur.

Bu hizmetler insanların yaşadıkları yerlere en yakın, hizmet gereğinde ayağa götürülerek, Basamaklı olarak verilmelidir… Birinci, İkinci ve Üçüncü Basamak Sağlık hizmeleri..

İnsan sağlığını büyük ölçüde etkileyen çevresel etmenlerin düzenlenmesi, sağlıklı yaşam hakkının korunması, insan sağlığının önemi konusunda toplumsal duyarlığın ve bilincin artırılması amacıyla her yıl 7 Nisan Dünya Sağlık Günü olarak kutlanmaktadır.
DSÖ bu yılın temasını ‘Depresyon’ olarak seçerek konuyla ilgili küresel bir ayrımında oluş (farkındalık) oluşturmayı amaçlamıştır. DSÖ 1996’dan bu yana her yıl böylesi bir temayı
öne çıkararak teknik bir yıllık rapora (World Health Report) bağlamaktadır.

  • Depresyon bir insanlık hakkıdır!

dünya sağlık günü ile ilgili görsel sonucu

KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm süreçleri ile 1980’lerden başlayarak dünyaya dayatılan ekonomo-politik düzen küresel toplumda başta gelir dağılımı olmak üzere eşitsizlikleri ciddi biçimde büyütmüş, derinleştirmiştir. Bu bağlamda DSÖ, 2001 yılında “Dünya Ruh Sağlığı” (World Mental Health) temasını seçmiş ve raporunu yayımlamıştı. O raporda bir İNTİHAR SALGINI (Suicide epidemics) temasına odaklanılmış; insanların baskı altında, istismar edildikleri, güvensiz – sağlıksız ortamlarda yaşadıkları… ve GELECEK UMUTLARINI YİTİRDİKLERİ vurgulanmaktaydı.

Son verilerle unipolar major depresyon, DALY yükü (pratik olarak hastalık yükü diyelim..) olarak 2. sıraya yükselmiş gözükmektedir. Üstelik 15-44 üretken yaş diliminde.. Nöropsikiyatrik bozuklukların küresel DALY yükü içinde payı son 20 yılda %9’lardan %14’e tırmanacak gözükmektedir.

Depresyon çok görülen, çok öldüren ve çok engelli bırakan / yeti yitimine neden olan önemli bir Halk Sağlığı sorunudur. KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm süreci ile birlikte koşut artış içindedir. Anti-depressan ilaç kullanımı çok önemli boyutlara ulaşmıştır. Öyle ki, ABD’de “Prozac dependent society” kavramı öne çıkmıştır : Prozac bağımlısı toplum… Giderek ünlenen ve kullanımı çok yaygınlaşan anti-deprssan ilaç Prozac, neredeyse her 2 ABD’liden 1’inin cebindedir!

dünya sağlık günü ile ilgili görsel sonucu

Oysa Devletin temel kamu görevlerini gereği gibi üstlenerek İNSAN HAKLARINA DAYALI – demokratik – laik – sosyal bir hukuk devleti olmasına ikincil politikalar ve toplumsal yaşam düzeni; gerçekte kişisel, giderek toplumsal depresyon sıklığını düşürecek, mutlu – sağlıklı – gönençli -esenlikli toplumlar yaratacak temel anahtardır. Ülkemizin halen yürürlükte olan 1982 Anayasasının 2. maddesinde Devletin bu temel nitelikleri sayılmıştır. Üstelik “toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde” olmak üzere 3 temel koşula dayalı olarak.. Ne var ki bu hedef ve ülküler önemli ölçüde kağıt üstünde kalmaktadır.

DSÖ, son onyıllarda sağlık giderlerinin rakamsal (nominal) ve oransal olarak (ulusal gelirdeki payı) önemli ölçüde arttığını ama küresel sağlık sorunlarının krizler yaratacak düzeyde patlamalar gösterdiğine özellikle dikkat çekmektedir. Kaynaklar verimsiz kullanılmakta;
– ilaç tekelleri,
– tıbbi teknoloji tekelleri,  
– hastane zincirleri, 
– sağlık sigortacılığı 
sektörleri her yıl 8 trilyon Doları aşan (toplam küresel gelirin yaklaşık %10’u) küresel sağlık harcaması pastasına el koymaktadır! Bu harcamaların sürekli tırmanmasını da “ustalıkla” başarmaktadırlar. Ancak küresel toplumun sağlık düzeyi göstergeleri, sağlık sektöründe harcanan kaynaklarla uyumlu değildir.. Kaynaklar verimsiz kullanılmaktadır ve sağlıkta özelleştirme bu olguda temel belirleyicidir.

Hükümetler, küresel sermaye tarafından rahatlıkla yönlendirilebilmektedir bu insanlık dışı tabloda! SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM (Health Transformation), 1992’den bu yana DB – IMF tarafından dayatılmaktadır. Ne yazık ki Türkiye de Haziran 2003’ten bu yana, AKP iktidarıyla kesintisiz ve büyük hızla bu dış güdümlü vahşetin içine sürüklenmiştir.

Son birkaç yıldır iyice Türkiye gündemine sokulan ŞEHİR HASTANELERİ, ne yazık ki soygun – talan düzenini ağırlaştırarak sürdürecek “görkemli” (!) araçlar olarak toplumsal bilinci kuşatıp teslim almada sahneye sürülen çoook pahalı araçlardır.
*****
DSÖ’nün uluslararası web sitesinde (www.who.int) epey bilgi – belge var..

Depression: let’s talk

7 April 2017 – WHO is leading a global campaign on depression for World Health Day 2017, celebrated today. Its goal is to enable more people with mental disorders to live healthy, productive lives. Depression is the leading cause of ill health and disability worldwide. More than 300 million people are now living with depression, an increase of more than 18% between 2005 and 2015.

Depression: let’s talk

7 April 2017 – WHO is leading a one-year global campaign on depression. The highlight is World Health Day 2017, celebrated today. The goal of the campaign is that more people with depression, everywhere in the world, both seek and get help. Depression is the leading cause of ill health and disability worldwide. More than 300 million people are now living with depression, an increase of more than 18% between 2005 and 2015.

Depression among older people is common. Yet is it often overlooked. Loneliness and loss of independence are among the causes. Depression can impact on people’s ability to carry out even the simplest everyday tasks, with sometimes devastating consequences for relationships with family and friends. At worst, depression can lead to suicide. Yet depression can be prevented and treated. A better understanding of depression will help reduce the stigma associated with the condition, and lead to more people seeking help.

This short video, focusing on depression among older people, highlights some of the causes of depression in this age group and the importance of talking as the first step towards getting help.

This video has been produced as part of the World Health Organization’s “Depression: let’s talk” campaign, which began on 10 October 2016 and runs for one year.

Find more information on the campaign website
http://www.who.int/depression/en and
online app:
http://apps.who.int/depression-campai… #LetsTalk

*********
İlginç biçimde ILO (Uluslararası çalışma Örgütü) 28 Nisan 2016 “World Safe Day” bağlamında yılın İş Sağlığı ve Güvenliği teması“Worksite Stress” (İşerinde Stres) olarak belirlemişti.

Temel çözüm paylaşımcı / dayanışmacı bir toplumsal düzen kurmaktan geçiyor..
Yabanıl emperyal kapitalizmin günümüzde geldiği utanılası kumarhane kapitalizmi evresi
hızla aşılmak durumundadır. DSÖ’nün hatırına, gelecek 7 Nisan’a dek 1 yıl boyunca

  • Haydi depresyonu konuşalım..

Sevgi ve saygı ile. 7 Nisan 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Not : Önceki yıllarda web sitemizde yer verdiğimiz Dünya Sağlık Günü yazılarımıza da bakılmasını dileriz…

  • http://ahmetsaltik.net/2015/04/07/7-nisan-2015-dunya-saglik-gunu/
  • http://ahmetsaltik.net/2014/04/07/dunya-saglik-gunu-ve-cagristirdiklari/

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-1

Prof. Dr. Emre Kongar

Önce Temel Tanımı Anımsayalım: Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra ortaya çıkan Küreselleşme, ya da yabancı terminoloji ile, “Globalleşme” biri siyasal, biri ekonomik, biri de kültürel olarak üç boyutlu bir kavramdır.
Küreselleşme’nin siyasal ayağı, Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal egemenliği ve dünya üzerindeki siyasal jandarmalığıdır.
Küreselleşmenin ekonomik ayağı, uluslararası sermayenin egemenliğidir.
Küreselleşmenin kültürel ayağı, birbirinden farklı hatta, biri ötekine zıt iki ayrı oluşuma işaret eder.
Birinci oluşum, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” biçiminde ortaya çıkmıştır.
Küreselleşmenin kültürel ayağının ikinci sonucu, özellikle tüketici davranışını etkileyerek, dünya çapında kültürel birörnekliğin önünü açmış olmasıdır.
***
Birinci Safha, Sahte Cennet:
1991’de Sovyetler Birliği resmen çöktükten sonra “Tarihin sonu geldi” , “Sınıf çatışmaları ve ulus devletler arası savaşlar bitti, sınırlar kalkacak”, “Silahlara akıtılan fonlar refahı arttıran üretime gidecek” gibi sonradan hepsinin palavra olduğu anlaşılan birçok beklenti dile getirildi.
Oysa bu Sahte Cennet söylemleriyle dolu olan safhada, Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da devlet yapıları yıkıldı ama yerlerine mikromilliyetçilik ve mikrodincilikten etkilenen, yıkılanlardan daha “ulusal devletler” kuruldu.
Üstelik de Huntington’un kuramsal olarak dile getirdiği, Batı-İslam uygarlıkları çatışması evresi, bizzat ABD’nin yarattığı Radikal Siyasal İslam Terörizmi uygulayan örgütlerle tüm dünyaya egemen oldu; böylece 10 yıl süren Birinci Safha bitti.
İkinci Safha, Küresel Terörün Yaygınlaşması ve Eşitsizliklerin Artması:
Başlangıcı 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısı ile simgelenen İkinci Safha, Küreselleşme rüyasının hiç de pazarlandığı gibi olmadığını gösterdi.
Düşmanı Sovyetler çökünce hedefsiz kalan askeri olarak örgütlenmiş olan Radikal Siyasal İslam, tüm dünyada ABD’ye ve Batı’ya karşı saldırıya geçti.
Buna karşılık, liderliğini ve egemenliğini, değişen dünya koşullarında Avrupa ve Rusya ile paylaşmak istemeyen ve arkadan hızla gelen Çin’e karşı korumak isteyen ABD, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı “Arap Baharı” denilen bir illüzyonla kana buladı. Yüz binlerce insan hayatını kaybetti ve milyonlarca mülteci, uygar dünyanın sorunu oldu.
Bu arada gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki fark da açılıyor, insanlık daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalıyordu.
Küreselleşmenin, insan ve uyuşturucu ticaretini engelleyemediği, yoksullukla başa çıkamadığı ve uluslararası terörizme dur diyemediği anlaşılmış, yeniden ulus devlet modeline geri dönülmesi gündeme gelmişti.
Bütün bu olumsuzluklar, dünya halklarının Küreselleşmeyi savunan mevcut yönetimlere karşı, mikrodinci ve mikromilliyetçi eksenlerde tepkiler oluşturmasına yol açtı.
Böylece Küreselleşme, kendi içinde, askeri/siyasal ve ekonomik ayağıyla, kültürel/ideolojik/siyasal ayağı arasında çelişkiler yaşamaya başladı ve bu bizi üçüncü safhaya getirdi.
Üçüncü Safha, Mikromilliyetçilik ve Mikrodincilik Küreselleşmeye Karşı;
Brexit ve Trump.

Her yeni toplumsal, kültürel ve siyasal oluşumun tohumları bir önceki dönemde atılır; Üçüncü Safha için de böyle oldu…
Tohumları Soğuk Savaş döneminde atılmış olan ve Birinci ve İkinci Safhalarda güçlendirilen, ABD tarafından pompalanan mikrodinci ve mikromilliyetçi akımlar, Küreselleşmenin olumsuz sonuçlarına karşı tepki duyan halkların bu tepkilerini kanalize eden ideolojiler oldu.
Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Türkiye’de Erdoğan, Avusturya’da Heider, Fransa’da Le Penn, Avrupa’da yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı süreçleri, bu mikrodinci ve mikromilliyetçi akımların sonuçları olarak dünya sahnesine çıktılar.
Birleşik Krallığın (İngiltere’nin) Avrupa Birliği’nden çıktığı ve ABD’de Trump’ın seçildiği 2016 yılı, bu Üçüncü Safhanın başlangıç tarihi olarak görülebilir.
===================================

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-2

Batı dünyası (yani ABD), Sovyetler Birliği’ne karşı olan Soğuk Savaşta, dinciliği ve milliyetçiliği etkin ideolojik ve siyasal silahlar olarak kullandı.
1991’de Sovyetler resmen dağılınca, bu birikim, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” olarak Küreselleşme sürecine damgasını vurdu, devletleri parçaladı, sınırları değiştirdi
Ortaçağ’daki Din/Tarım toplumunun dinci/mezhepçi ve Yakınçağ’daki Endüstri Devrimi’nin Irkçı/milliyetçi kimlikleri…
“Neoliberal Neoemperyalizmin”, “Küreselleşme” adı altında dayattığı “Yeni Dünya Düzenine” ideolojik/siyasal açıdan egemen oldu…
İnsanlar ve devletler arası ayrışmanın, yabancılaşmanın, düşmanlığın temellerini oluşturdu.
***
Sovyetler’in dağılmasıyla hem zafere ulaşmış görünen hem de düşmansız kalan Radikal Siyasal İslamcı örgütler:
ABD/Suud tarafından kurulmuş olmalarına karşın…
Arap-İsrail savaşından hareketle…
Huntington’un ileri sürdüğü kültürel/ideolojik “Uygarlıklar Çatışması” çizgilerinde…
İnsanların ve devletlerin, din/ mezhep ve ırk/milliyet ayrımlarında düşmanlaştığı bu ortamda… Teröre başladılar.
***
Küreselleşme ise, insanlığa, barış, refah, adalet ve güven yerine…
Savaş, yoksulluk, sömürü ve güvensizliğin egemen olduğu…
Zenginin daha zenginle
ştiği, yoksulun daha yoksullaştığı siyasal/askeri/ekonomik bir düzen getirdi.
Bu düzen, özellikle de, ABD’nin değişen dünyada liderliğini sürdürebilmek amacıyla başlattığı Ortadoğu savaşıyla her yere yayılan terör ve mülteci sorunları, bütün dünyayı tedirgin etti.
Bu durum, dünya halklarının, gözden geçirilmiş yeni liberalizmin ürettiği, gözden geçirilmiş yeni Küresel emperyalizmin, yani “Neoliberal Neoemperyalizmin” savunucuları olan iktidarlara karşı tepkiler oluşturmasına yol açtı:
Ekonomik sorunların, terör, güvenlik, sömürü ve adalet sorunlarıyla bütünleştiği bu tepkilerin kanalize olduğu ideolojiler ise zaten sürekli pompalanmakta olan “mikromilliyetçi” ve “mikrodinci” çizgiler oldu.
***
Önce Ortadoğu’da ve Avrupa’da kendini gösteren bu Anti Küresel tepkiler, sonunda Kıta Avrupası’nı da aşarak Brexit ile Britanya’ya ve en sonunda da Atlantik ötesine, Trump ile ABD’ye ulaştı.
Böylece Küreselleşme kendi yarattığı çelişkiler içinde çırpınan bir süreç haline geldi.
Küreselleşme sürecini başlatan ve bu süreçten en büyük yararı sağlayan ülke olarak ABD’nin, Küreselleşme karşıtı tepkilere hedef olması doğal ve olağandı…
Ama aynı Amerika’nın Trump’ı seçerek, “mikrodinci” ve “mikromilliyetçi” ideolojik çizgilerde “korumacı bir ekonomiye” dönüş işaretleri vermesi…
Sonuç olarak, kendi başlattığı ve en büyük yararı sağladığı bu Küreselleşme sürecinin doğurduğu “karşı tepkilere”, kendi iç politikasında teslim olması tam bir çelişkiyi yansıtmaktadır.
Trump’ın iç ve dış politikada ne yapacağının pek kestirilememesinin önemli nedenlerinden biri, söylemlerindeki aşırılık kadar bu nesnel çelişkidir.
===========================
Dostlar,

KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm ilginç bir tarihsel aşamaya erişti.
Özellikle son çeyrek yüzyılda neredeyse tüm dünyada derin altüst oluşlara neden oldu.
Demokrasi, barış, eşitlik, gönenç vb. değil tam tersine

– savaş ve kan
– ölüm ve gözyaşı
– ülke ve halkların bölünüp parçalanması
– demokrasi değil otoriter-totaliter rejimler
– insan hakları değil eşitsizliklerin derinleşmesi
– ekonomik gönenç değil yoksulluğun küreselleşmesi………

gibi çok ağır tersinir sonuçlar doğurdu.
“Küresel akillerin” tüm bu tersine gelişmeleri öngör(e)mediği söylenebilir mi??
Çeyrek yüzyılı aşan bir “küresel fetret devri” belki de “küresel deney” insanlığa dayatılmıştır. Fatura gerçekten çok ağırdır.
Şimdilerde “Olmadı, pardon..” denebilir mi Erdoğan’ın ülkemize ödettiği bunca ağır faturadan sonra “Milletim ve Allah bizi affetsin..” dayatması kabul edilebilir mi??

Biz kendi adımıza çeyrek yüzyıldır bu sürecin adının

  • “Küreselleşme” değil ama “küçük” bir “TİR” hecesi eklemesi ile “KüreselleşTİRme” olduğunu ısrarla yazıp söyledik.

Çok sayıda makale yazdık, konferans verdik, Tıp Fakültesinde “KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı” dersleri koyduk ve bu konuda tıpta uzmanlık tezleri yaptırdık…

Güzelim Türkçemizin hünerinden yararlanarak o minik “TİR” hecesi ile

  • söz konusu Küreselleşme sürecinin kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olmadığını,
  • tersine, bu süreci dayatan küresel emperyalist odakların kendilerini saklamak için
    kurgu içinde olduklarını,
  • algı yönetimi yaparak bu kuşatma sürecine direnç örgütlenmesini engellemeye çabaladıklarını,
  • retorik tuzakla zihinleri yöneterek utanmaksızın beyin iğfaline yöneldiklerini
  • 500 yılın vahşi kapitalizmi ile biriktirilen, insanlıktan alınan KAN VE CAN VERGİSİ ile yığılan sermaye dağlarının politikleştirilerek dünya hegemonyası için kullanıldığını,
  • gerçekte “Küreselleşme” sözcüğünü yıpranmış “emperyalizmin” imaj yenilemesinin aracı olduğunu,
  • Samuel Huntigton gibi siparişle yazan sefil ajan-yazarların “The Clash of Civilisation” adlı sözde tez ve kitaplarının kınanmasını ve ciddiye alınmaması gerektiğini,
  • “Tarihin sonu geldi” diyerek kendinden geçen kimi öforiklerin (Japon Francis Fukuyama gibi) hezeyan içinde olduklarını..
  • küresel toplumun görülmemiş ölçek ve derinlikte bir küresel şizofreniye sürüklendiğini..
  • ………………..
  • Reddettik pek çok öneriyi, dayatmayı, çıkarı, fonu, bursu, projeyi…. vs.

Ve insanlık tarihinin bu en büyük kumpasının tarihe, insanlığın ve yaşamın doğasına, diyalektiğe, tarihin olağan akışına, konjonktüre ve 21. yy’dan insanlığın beklentilerine….  uymadığını, SÜR-DÜ-RÜ-LE-ME-YE-CE-Ğİ-Nİ… sabır ve ısrarla, gelişmeleri nesnel olarak gözleyip somut verilere dayalı olarak analiz ettik..

Bu “karabasan” bitmiş değil elbette.. Davul çalınacak aşamada değiliz. İnsanlık emperyalistleşen yabanıl (vahşi) kapitalizm ile savaşımını sürdürecek. Post-modern sömürü yöntemlerini tanıyıp deşifre edecek ve mahkum edecek.

Selam olsun AYDIN SORUMLULUĞUNU ateşten gömlek giyerek yerine getirenlere!

Günümüzde “Kumarhane kapitalizmi” batağına saplanan finans-kapital, artık risk alarak yatırım yapmak üretimle, istihdamla reel “kâr” lar elde etmek yerine spekülatif moneter baskıcı araçlara yönelmiş bulunuyor. Bu da sürdürülemiyor doğallıkla ve diyalektik olarak kendi sonunu hazırlıyor..

YENİ DİN – YENİ TANRI yaratma gibi en ağır silahlarını çekse de!

Post-modern sömürü yöntemleri de duvara dayandı..
Ha gayret insanoğlu, post-modern sömürünün/sömürgenlerin
post-modern proleterya ile devrilmesi pek uzak olmasa gerek..

Tarih ya da tarihsel zaman epey hızlandı; Zamanın kanatlarını rüzgarlamanın vaktidir.

İNSANLIK SÖMÜRGECİLİĞE MAHKUM DEĞİL!

“ Sömürgecilik ve yayılmacılık (emperyalizm) yeryüzünden yok olacak ve yerlerine
uluslar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir işbirliği ve
uyum çağı
egemen olacaktır.” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile.
04 Şubat 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı –
AÜTF Halk Sağlığı AbD – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

DİSK – KESK – TMMOB – TTB : Sıra kimde? Türkiye nereye?

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün “MİT TIR’ları” soruşturması kapsamında tutuklanmalarına ilişkin 27 Kasım 2015 tarihinde ortak bir basın açıklaması yaptılar. (27 Kasım 2015)

BASIN AÇIKLAMASI

Sıra Kimde? Türkiye Nereye?

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve gazetenin Ankara Temsilcisi Erdem Gül “MİT TIR’ları” soruşturması kapsamında tutuklandılar.

Bizzat Cumhurbaşkanı’nın, bu haberi (haberi yapılan suçu!) kişiselleştirip suçüstü psikolojisiyle gazetecileri hedef göstererek “Bunun bedelini ağır ödeyecek. Öyle bırakmam onu” demesinden sonra beklenen oldu.

Böylece, bir kelepçe daha takıldı “basın özgürlüğü”ne ve bir kilit daha vuruldu halkın
doğru haber alma hakkına.

Bu tutuklamalarla birlikte cezaevlerindeki gazeteci sayısı 30’u buldu. Gazetelerin bombalanıp gazetecilerin yargısız infazlarda, faili meçhullerde katledildiği; gazete/dergi/tv baskınlarının, sansürün, yasaklamaların, kapatmalarının, kayyumlarla el değiştirmelerinin artık “olağan”
sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Yani durum bu anlamda “yeni” değil. Yani iktidar karşıtı
her muhalif düşünce “tehlikeli” görülerek hep bastırılmaya ya da“nötralize edilmeye” çalışıldı. “Devlet” bunu hep yaptı ve devletin bugünkü sahipleri de bunu yapıyorlar!

“Vatan, millet, güvenlik” edebiyatı eşliğinde bizzat Cumhurbaşkanı’nın şikayetçi olduğu bir soruşturma sonucunda, hukukun paspas yapılarak alınan tutuklama kararının ardından
“Bu sır devlete ait bir sır mı? Kendi şahsi sırrı mı?” sorusu da sorulmaya başlandı.
Bu sorunun altında yatan “ortak kabul”, kurumlarının ağır aksak da olsa işlediği bir devlet yapısının “yürütme”den göreceli bağımsızlığının ortadan kalkmış olduğunu görmektir.

Yine görülmesi gerekiyor ki, ortada Yasama, Yürütme, Yargı kalmadığı gibi bunların bağımsızlığından da söz edilemez artık! Recep Tayyip Erdoğan’ın “İster kabul edilsin
ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir.”
 sözüyle bütünleşen gerçeklik parlamenter sistemin gömüldüğü, “başkanlık” rejiminin işlerlik kazandığıdır.

Bunun artık bir “ima” değil, “ilan” olduğu“fiili başkan”ın habere konu olan MİT tırlarını kastederek “Silah olsa ne olur, olmasa ne olur” demesinde açıkça gözükmektedir.
Yani şaşırmamız gereken şey, şeytanı utandıran hukuksuzluklarla gerçeklerin tersyüz edilmeye çalışılması, dünyanın gözünün içine baka baka “yalan” söylenmesi değil, aksine,
tüm fütursuzluklarıyla “doğrunun” söylenmesidir. Bu, malumun ilanıdır ve adı da faşizmdir!

Kendisinin de her fırsatta belirttiği gibi, artık devlet O’dur, O, devletin kendisidir!
O’nun, devletin tüm yetkilerini elinde tutan, ağzından çıkanın yasa sayıldığı tek adam olduğunu Gezi’de, Roboski’de, Reyhanlı’da, Diyarbakır’da, Suruç’ta ve Ankara Katliamı’nda gördük. O’nun Ortadoğu halklarının kırıldığı savaştaki katkılarını ve “tarafını” da gördük.

13 yılda hukuksuzluğu, yolsuzluğu, adaletsizliği, yobazlığı, şiddeti, cinsiyetçiliği, mezhepçiliği, ötekileştirmeyi iktidarın vazgeçilmez karakteri haline getirerek devlet olanlar, sorumluluğuna ortak oldukları suçları açığa çıkarmayacakları gibi, bunu açığa çıkartanlarla da, hesap sorulmasını isteyenlerle de savaş halinde olacaklardır. Çünkü iktidarda kalmalarının tek dayanağı budur.

Fiili başkanlığın ilan edildiği, Yasama, Yürütme ve Yargıyla birlikte basının da susturulup sindirildiği bir sistemde, özgür haberlere de, halkın haber alma hakkına da, demokratik muhalefete de nefes alma hakkı tanınmayacaktır. Dün başkalarımızı aldılar,
bugün suçlarını teşhir edenleri aldılar, yarın da yine içimizden birilerine el uzatacaklardır.

“Hukuk tanımam, istediğimi yaparım, herkese dokunurum” pervasızlığına, tek adam diktatörlüğüne, Saray darbesine karşı demokrasi, özgürlük ve adalet mücadelesini yılmadan, usanmadan, kararlılıkla ve sıranın kime geldiğine aldırmadan sürdürmeliyiz.
Demokratik toplumsal muhalefetin de tek dayanağı budur; birleşik bir mücadele!

DİSK-KESK-TMMOB-TTB olarak; Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
Can Dündar ve yazarı Erdem Gül’ün tutuklanmasını kınıyor, iktidarın tüm baskı ve gözdağlarına rağmen, halklarına ve mesleklerine karşı duydukları sorumluluk ve kararlılıkla görevlerini yapan tüm onurlu gazetecileri desteklediğimizi, yanlarında olduğumuzu bildiriyoruz.

DİSK – KESK – TMMOB – TTB
http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/ortak-5771.html 
================================

Dostlar,

Basın açıklaması son derece net ve keskin saptamalar içeriyor..
Savaşım (mücadele) kararlılığı vurguluyor : BİRLEŞİK MÜCADELE!

  • “Bu sır devlete ait bir sır mı? Kendi şahsi sırrı mı?”
  • Bunun bedelini ağır ödeyecek. Öyle bırakmam O’nu
    (RTE, 
    haberi yapılan suçuörtbas için Can Dündar’ı hedef gösteriyor..)
  • RTE: “İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir.”
  • RTE, MİT tırlarını kastederek “Silah olsa ne olur, olmasa ne olur?”
  • .. Parlamenter sistemin gömüldüğü, “Başkanlık rejiminin işlerlik kazandığıdır.
  • Kendisinin de her fırsatta belirttiği gibi, artık devlet O’dur, O, devletin kendisidir!
  • O’nun, Devletin tüm yetkilerini elinde tutan, ağzından çıkanın yasa sayıldığı
    tek adam
    olduğunu..
  • Fiili Başkanlığın ilan edildiği.. “Hukuk tanımam, istediğimi yaparım,
    herkese dokunurum”
     pervasızlığına, tek adam diktatörlüğüne, Saray darbesi..

Demokratik toplumsal muhalefetin tek dayanağı birleşik bir mücadele!
Biz de katılıyoruz bu açıklamaya..

Kanada’dan Prof. M. Chossudovsky’nin YOKSULLUĞUN KÜRESELLEŞMESİ adlı
görkemli kitabına yazdığı önsözde, ABD’den Prof. Noam Chomsky‘nin büyük isabetle vurguladığı gibi,

KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizmle savaşımın yolu;

DİRENİŞİN KÜRESELLEŞTİRİLMESİ dir!

Sevgi ve saygı ile.
30 Kasım 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com