Sağlık Bakanlığı’ndan soru işaretleriyle dolu bir iş daha: Covid-19 seroprevalans araştırması

Sağlık Bakanlığı’ndan soru işaretleriyle dolu bir iş daha:
Covid-19 seroprevalans araştırması

  • Aynı sonucu, üstelik daha doğru bir teknikle en fazla 35.000 kişilik bir örneklemle elde etmek mümkünken, 153.577 PCR ve 153.577 antikor test kiti satın almak?
  • Belki de bu araştırmaya ilişkin en kritik soru budur.

İLKER BELEK

Sağlık Bakanı 10 Haziran tarihli basın toplantısında uzunca süredir sözü edilen 150.000 kişilik antikor araştırması konusuna açıklık getirdi. Ayrıca basında da konuyla ilgili ayrıntılara yer verildi. Buna göre 153.577 hane ve her haneden rastgele seçilen bir kişi araştırmaya dahil edilecek. Araştırma 8-20 Haziran tarihleri arasında tüm illerde gerçekleştirilecek.

Araştırma kapsamına alınacak haneler TÜİK tarafından belirlendi. Araştırmaya alınan kişilere hem bir anket uygulanacak hem de PCR ve antikor testleri yapılacak. Bu amaçla burun-boğaz sürüntüsü ile kan örneği alınacak. Tüm bu işler şimdiye kadar filyasyon çalışması yürütmüş olan bir hekim ve bir hemşireden oluşan iki kişilik ekiplerce yerine getirilecek.

Araştırmanın amaçları

Bakan Fahrettin Koca araştırmanın amaçlarını şu şekilde belirledi:
1- Hastalığı geçirmekte olanları saptamak,
2- hastalığı geçirmiş olanları saptamak,
3- sürü bağışıklığı düzeyini saptamak.

Görüldüğü gibi araştırma “seroprevalans” araştırması olarak nitelense de amaç öyle değildir. Çünkü yalnızca antikor düzeyini saptamayı değil, aynı zamanda hastaları bulmayı da hedeflemektedir.

Covid-19 tanısında ve taramasında kullanılan testler

Şimdiye kadar bütün dünyada hastaları bulmak için PCR testi kullanıldı. Bu test virüsü saptar. Yanılma ihtimali %40 kadardır. Bunun dışında bir de antikor testi vardır ve bu testle hastalığın geçirilmesine bağlı olarak kazanılmış antikorlar saptanır ve buradan da toplumsal bağışıklık düzeyine ulaşılır.

Araştırmayı kim finanse ediyor?

Türkiye 31 Mart 2020’de Dünya Bankası ile bir proje imzaladı:

  • Türkiye Acil Covid-19 Sağlık Projesi.

Bu kapsamda yarısını 2020’de kalan yarısını da 2021’de kullanmak üzere Dünya Bankası’ndan 100 milyon Dolar kredi aldı. Dolayısıyla araştırmanın maliyeti yurttaşlarımızın, halkımızın üzerindedir. Projenin amacı genel olarak salgınla mücadele altyapısının güçlendirilmesidir, bu kapsamda test kapasitesinin artırılmasından özel olarak bahsedilmekte ve 300.000 kişiye test yapılacağından söz edilmektedir.  Bu veri antikor araştırmasının Dünya Bankası kredisiyle finanse edileceği fikrini doğurmaktadır.

Araştırmayla ilgili soru(n)lar

1-Hane bazlı bu araştırma toplumu nasıl temsil edecektir? 

Zira çalışan nüfusun gündüz saatlerinde evlerinde bulunma ihtimali yoktur. Araştırmanın mesai saatleri dışında yürütülmesi ise zordur. Dolayısıyla elde edilen sonuçların Türkiye’yi temsil etme olasılığı son derece zayıftır.

2-Tüm yaş gruplarının örneklemde eşit şekilde temsil edilmesini sağlamak gerekmez mi?

Hastalık farklı yaş gruplarında farklı seyir izlediği için, örneklem yöntemi bu gerçeklik dikkate alınarak belirlenmiş ve kimden numune alınacağının işin başında netleştirilmiş olması gerekir. Aksi halde yaş yapısı itibariyle örneklem çarpılacak ve yine Türkiye’yi temsil etmekten uzaklaşacaktır.

3- Filyasyon ekiplerindeki hekim ve hemşireler araştırmayı nasıl yürütecektir?

Zira filyasyon ekiplerinin bu araştırmaya kaydırılması salgının sünmekte olduğu ve vaka sayılarının yeniden artış emareleri vermeye başladığı bugünlerde filyasyon çalışmalarının aksamasına yol açacaktır.

4- Hem PCR hem de antikor testine gerek var mıdır?

Değindiğimiz gibi PCR testinin yanılma payı %40 civarındadır. Araştırma “seroprevalans” araştırması olarak duyurulmaktadır. O halde amacı vaka saptamak olan PCR testine zaten gerek yoktur. Üstelik alınan aynı kanda IGM tipi antikora bakılarak hastaları bulmak zaten olanaklıdır. Dolayısıyla PCR testi ekiplerin iş yükünü artırmak dışında hiçbir işe yaramayacaktır. Eldeki kaynakları daha akılcı kullanmak adına yalnızca antikor testi yapılması uygun tercihtir. Böylece elde kalacak kaynakların, salgınla mücadele kapsamında, riskli grupların PCR’la taranmasına tahsisi de olanaklı olabilecektir.

5-Örneklemin 153.577 kişi olarak belirlenmiş olmasının dayanağı nedir?

Türkiye’de 23 milyon 221 bin hane vardır. Bu evreni sistematik örnekleme tekniğiyle temsil etmek bakımından en fazla 10.000 kişi yeterlidir. Örneklemin 0-4, 5-14, 15-64 ve 65 ve üzeri yaş olarak yaşa göre ağırlıklandırılması durumunda ise örneklem büyüklüğü en fazla 35.000 kişi olmaktadır. Bu hesaplara temel oluşturan formülü aşağıdaki dip notta veriyoruz. Dolayısıyla bakanlık en fazla 35.000 kişiyle ulaşılacak sonuç için 153.577 kişiyi taramayı planlamaktadır.

6- Vaka ve ölümlerin %60’ı İstanbul’da ve İstanbul nüfusunun Türkiye nüfusu içindeki payı %19 iken İstanbul’un örneklemdeki ağırlığı neden %5’tir?

Basından öğrendiğimize göre 153.577 hanenin 8.018’i İstanbul’dadır. Dolayısıyla 153.577 kişilik örneklem nüfusun, vakaların ve ölümlerin illere dağılımını da temsil etmemektedir.

7- Aynı sonucu elde etmek için 35.000 kişi yeterliyken, neden 153.577 kişilik bir örneklem seçilmiştir?

Araştırmanın amaçları dikkate alındığında bu tercihin mantığı “hazır para bulmuşken harcayalım, mega bir araştırma yapalım, şanımız yürüsün” olabilir. AKP’nin “mega projelere” olan tutkusunu biliyoruz. Ancak dediğimiz gibi Dünya Bankası’nın verdiği para hibe değil, kredidir ve geri ödemesi halk tarafından yapılacaktır.

8- PCR ve antikor test kitleri hangi firmalardan temin edilecek, bunun için bu firmalara ne kadar para ödenecektir?

  • Aynı sonucu, üstelik daha doğru bir teknikle en fazla 35.000 kişilik bir örneklemle elde etmek mümkünken, 153.577 PCR ve 153.577 antikor test kiti satın almak ?
  • Belki de bu araştırmaya ilişkin en kritik soru budur. 

Örnek büyüklüğü formülüne ilişkin dipnot:

Örnek büyüklüğü= (Evren büyüklüğü x 1,96 x 1,96 x hastalığın görülme sıklığı x hastalığın görülmeme sıklığı) / (hata payının karesi x (Evren büyüklüğü – 1) + (1,96 x 19,6 x hastalığın görülme sıklığı x hastalığın görülmeme sıklığı))
Örnek büyüklüğü = 23.200.000 x 1,96 x 1,96 x 0,50 x 0,50 / 0,01 x 0,01 x (23.200.000 -1)+ 1,96 x 1,96 x 0,10 x 0,90

https://twitter.com/drfahrettinkoca
https://www.milliyet.com.tr/gundem/istanbulda-evlerde-antikor-taramasi-…
http://documents.worldbank.org/curated/en/876181588627146140/pdf/Turkey…

Asıl tehdit virüs değil, uygulanan “sağlık” sistemidir!

Asıl tehdit virüs değil,
uygulanan “sağlık” sistemidir!

Yeniçağ: Asıl tehdit, virüs değil, uygulanan “sağlık” sistemidir! – 

Küresel salgın, nasıl oluşur hiç düşündünüz mü? Küresel bir salgının, bütün ülkelerde neredeyse eş zamanlı olarak başlaması mümkün müdür? “Çin’de başladı İran’a geçti” deniyor ama bu doğru değil. ABD, İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya ve Türkiye dahil bütün dünyada 2019’un Eylül, Kasım, Aralık aylarında, boğazda tahriş ve hırıltı ile başlayan bir hastalık var! Peki bu hastalığa sebep olan virüs, Güney Amerika’da, Amazon ormanlarında yaşayan ve şehirlerle teması olmayan yerli kabilelere rüzgârlarla mı ulaştı?

“Virüsün DNA şeması çıkarıldı” (AS: bu virüs için RNA olacak) deniyor ama ortaya çıkarılan virüs resmi bilgisayarda çizilmiş bir figürden ibaret! Üstelik virüs resmi diye çizilen bu figür, insan ve hayvan hücresinde bulunan eksozomlar ile aynı! En azından böyle bir iddia var! Yani bize virüs diye gösterilen resim, insan vücudunda doğal olarak bulunan, hücre içindeki bir maddenin resmi olabilir! (AS: Virüs RNA’ları kesin olarak elde edildi) Bu maddenin elektromanyetik dalga etkisiyle dış etkiyle, hücreyi patlatarak (hücre içinde çoğalıp mekanik olarak hücreyi patlatıyor) dışarı çıktığı ve kanı zehirlediği (kanda çok az bulunuyor), önce akciğerleri etkilediği için solunum yoluyla temasta bulunulan diğer insanlara da bulaştığı belirtiliyor.

İnsan metabolizmasını değiştiren ve doğal hücre ölümlerinin dışında “programlanmış hücre ölümü”ne yol açan bir dış etken var ama Türkiye’de şu günlerde bu konuları tartışan ve halkı bilgilendiren bir bilim adamı yok! Daha önceleri, bu konularda bilimsel çalışma yapan, bilimsel makale ve kitap sahibi olanlar ise hiçbir TV kanalında konuşturulmuyor.

Neden? Çünkü Türkiye’de sağlıkla ilgili bilimlerde araştırma yapmak bile artık Bakanlık iznine bağlanmıştır. Sağlık Bakanlığı ise Dünya Sağlık Örgütü’nün kurallarına göre çalışıyor. (COVID-19 kodlamasında tersine!) Peki Dünya Sağlık Örgütü kimin kurallarına bağlı? Bir defa DSÖ’nün kuruluş sermayesini veren Rockefeller Vakfı’dır. Dolayısıyla DSÖ, ilaç kartellerinin örgütüdür. Türkiye’deki sağlık sistemi de bu kartellerin istediği şekilde düzenlenmiştir. İtiraz eden sistemin dışında kalır, doktorsa ruhsatı bile elinden alınır!
***
Gazeteler sokağa çıkma yasağı günlerinde çıkmıyor. Dolayısıyla bu yazı kâğıda basılı gazetede yayınlanmayacak. Yazı biraz uzun olacak ama İnternet’te yer sıkıntısı yok. Bu itibarla, sağlık sisteminin ne halde olduğunu, uzman tespitiyle bilginize sunmak istiyorum.

Emekli genel cerrah Uğur Yılmaz’ın “Sağlığın Karanlık Yüzü” diye 700 sayfalık bir kitabı var. Yılmaz daha kitabın girişinde Ivan Illich imzalı bir söze yer veriyor:

  • Sağlık kuruluşları insan sağlığı için büyük bir tehdit haline gelmiştir. Tıbbi uygulamalar üzerinde mesleki denetimin sakatlayıcı etkisi, bir salgın hastalık boyutlarına ulaşmıştır.”

Mesele bu kadar vahim aslında… Uğur Yılmaz devam ediyor:

*Sağlık sistemi deyince toplum hekim ve hasta arasında olan ve hastanelerde verilen bir hizmeti anlamaktadır. Soruna böyle yaklaşıldığı zaman ‘sistem’ anlaşılamaz. Sistemin ön planında ABD’nin emperyalist küreselleşme stratejilerine uygun olarak ülkelerde uygulanacak sağlık sistemlerini belirleyen DTÖ, Dünya Bankası, OECD, IMF gibi küresel örgütler vardır.

*Türkiye cephesine baktığımız zaman sağlık politikaları ile ilgili bütün kurum ve kuruluşların yöneticileri sistemin içindedir. Sağlık sistemi, hiç de bilimsel ilkelere göre, hasta veya insan yararına, kusursuz ve düzgün işleyen bir sistem değildir.

*Aksine sistem, arkasında Dünya Bankası gibi ABD’nin küresel egemenlik örgütlerinin olduğu, her düzeyde ilgili kişilerin ve çalışanların bu kirli ilişkilerde kendilerine verilen rolleri oynadıkları, kirli, mafyatik, nitelikli dolandırıcılık ve soygun sistemidir.

*Bu kişiler toplum karşısında, TV ve basında yüzlerine masum-temiz bir maske geçirmektedir. Sağlık sisteminin bir de bilinmeyen, bilinmek ve görülmek istenmeyen, değiştirilmek istenmeyen karanlık bir yüzü vardır.

*Kovid-19 salgını münasebeti ile Türkiye’nin sağlık sistemi bütün toplumu aldatacak bir şekilde övülmektedir. Bu sistemin Atatürk‘ün kurduğu sistemin devamı olan kamucu bir sistem olduğu propagandası yapılmaktadır.

*Sağlık haberciliği yalan haberciliğin en fazla uygulandığı bir habercilik şeklidir. Bu şekilde kitleler yönlendirilir, aldatılır, belli bir hedefe doğru yönlendirilir. Medyada maalesef sağlık ile ilişkili konularda doğru haberlere rastlamıyoruz. 

*Sağlıkta Dönüşüm sistemi, ABD’nin kurmak istediği yeni dünya düzeninin sağlık alanında uygulamasıdır. Atatürk’ün kurduğu sistemle bir ilgisi yoktur. Bu uygulama devletin sağlık alanından tasfiyesi, ABD emperyalizmi tarafından düzenlenen işletim sistemi ile tıp kartelinin çıkarlarına uygun bir sağlık piyasası oluşturulması, sağlık kuruluşlarının özelleştirilmesi ve bu iş tamamlanıncaya kadar mülkiyeti devlete ait olan sağlık tesislerinin işletmesinin SGK sistemi vasıtası ile oluşturulan sağlık piyasasına dâhil edilmesidir.

*Devletin elinde gibi görülen sağlık tesislerine de kartelin ürünlerinin daha fazla satılması ve pazarlanması görevi verilmiştir. Bu amaca ulaşmak için tıbbi hizmet, tedavi, girişim, ürün ve cihazların satılması ve pazarlanmasında diğer komisyonculuk işlerinde olduğu gibi kâr payı dağıtılmaktadır. 

  • Şu anda Türkiye’de uygulanan sağlık sistemi,
    Dünya Bankası tarafından kurulmuş ve yönetilmekte olan bir sistemdir.
  • Milli bir sistem değildir.
  • En son “Başakşehir Şehir Hastanesi”nin açılışı vesilesi ile “Sağlıkta Dönüşüm”ün
    bu son uygulaması da tüm halka kamucu bir uygulama olarak yedirilmiştir.
  • Başakşehir Şehir Hastanesi bir devlet hastanesi ve yatırımı değildir.

*Bu hastane Dünya Bankası ile ticari ortaklığı olan uluslararası Rönesans Holding‘in Japon ortağı ile yap-işlet-devret yöntemi ile yaptığı bir hastanedir. Bu gibi hastanelerin milletin sırtına bindirdiği yük sıradan bir özel hastaneninkinden çok fazladır. Çünkü şehir hastanelerine gelir ve kâr garantisi de verilmektedir. Hastane belirlenen geliri sağlayamazsa aradaki fark Orhangazi köprüsünde ve benzerlerinde olduğu gibi devlet tarafından ödenecektir.  

Koronavirüs salgını neleri gösterdi?

Koronavirüs salgını neleri gösterdi?

Barış DOSTER
Cumhuriyet
, 21.03.2020

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
Dünya koronavirüs salgınına karşı zorlu bir mücadele yürütürken, insanlık da çetin bir sınavdan geçiyor. Aklın ve bilimin önemi daha çok anlaşılıyor. Kapitalizmin, sağlık ve eğitim başta olmak üzere, kamusal olması gereken tüm hizmetleri, piyasa öznesi yapmasının vahim sonuçları, daha çok sorgulanıyor. Hastane ve okulları işletme; sağlık ve eğitim emekçilerini pazarlama elemanı; hasta ve öğrencileri müşteri olarak gören kapitalist zihniyet, daha çok eleştiriliyor.
Sosyalist Küba’nın sağlıktaki başarısı, tıbbi destek konusundaki insancıl tavrı daha fazla dikkat çekiyor. ABD, İtalya, Fransa gibi ülkelerin; hatta İsveç gibi refah toplumuna, sosyal devlete örnek gösterilen bir ülkenin sağlık hizmetlerindeki yetersizlikleri, egemen söylem ve ezberlerin daha çok sorgulanmasını sağlıyor. IMF, Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler’in, salgınla mücadelede bile, öncelikle Batılı, merkez, emperyalist ülkelerin çıkarını kolladıkları; mazlum milletlerin, ABD’ye kafa tutan ülkelerin, salgınla mücadele konusundaki haklı taleplerine (AS: istemlerine) kulak tıkadıkları görülüyor.
Cumhuriyet; kamucu sağlık, toplumcu hekimlik, koruyucu tıp
Türkiye’nin de önlem alırken, çıkarması gereken dersler var bu süreçten. Sıralayalım…
Kimilerinin dudak büktüğü, Atatürk’ün partisinde siyaset yapan bazılarının bile burun kıvırdığı, sol liberallerin (ne demekse o) uzak durduğu halkçılık ve devletçilik ilkelerinin, Cumhuriyetin kamuculuk ve planlama anlayışının önemi bir kez daha görüldü.
Piyasa ekonomisinin, giderek piyasa toplumuna dönüştüğü; kapitalizmin kâr hırsının, hiçbir kural, hiçbir insani, vicdani, ahlaki değer tanımadığı; özelleştirmenin bazılarının öne sürdüğü gibi her derde deva olmadığı, küreselleşmenin sınırları kaldırıp, dünyayı küçük bir köy yapıp, sorunları çözmediği görüldü.
  • Kapitalizmde kârların özelleştirildiği, zararların kamulaştırıldığı bir kez daha görüldü.
İnsanı müşteri olarak gören, önce hasta edip, sonra tedavi eden anlayışın değil;
İnsanı insan olduğu için önemseyen, yurttaş olarak gören, koruyucu tıbbı, önleyici tıbbı esas alan kamucu sağlık politikasının benimsenmesi gerektiği görüldü.
Hayatta en hakiki mürşit ilimdir diyerek bilimin önemini vurgulayan, 
Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir diyen,
akıl ve bilim üzerine kurduğu Cumhuriyetin halkçı, kamucu, toplumcu yönüne dikkat çeken Atatürk’ün dehası bir kez daha görüldü.
Her alanda ehliyet ve liyakatin ne denli önemli olduğu, Türk Tabipleri Birliği, Türk Eczacıları Birliği, Türk Dişhekimleri Birliği gibi meslek örgütlerinin uyarılarının ne denli yerinde olduğu görüldü.
Sözün özü;
  • Sağlıkta özelleştirmeyi değil,
  • Tıbbiyeli Hikmet geleneğini savunan Tıbbiyelilere;
  • NATO’ya ve uzantısı FETÖ’ye selam çakanlara değil,
  • Mustafa Kemal’in askeri olmanın gururunu yaşayan Harbiyelilere;
  • bakanın, genel müdürün gözüne girmek için yarışanlara değil,
  • her koşulda Cumhuriyet, devlet ve millet için çalışan Mülkiyelilere ihtiyacımız olduğu görüldü.
    ==============================

Dostlar,

Çok değerli meslektaşımız (siyaset bilimci!) Doç. Dr. Barış DOSTER’in bu yazısı gerçekten son derece önemli..

Çok temel belirlemeler netlikle yapılmış, yinelemeyelim..
Ancak son paragrafta bizi de ilgilendiren ve gururlandıran, omuzlarımıza çok ağır yükler yükleyen bir durum var..

Biz hem Tıbbiyeli (İstanbul Tıp 1977) hem de Mülkiyeliyiz (Ankara Mülkiye, 2016)..
Sanırız Türkiye’de tekiz!?
Büyük onur ve ağır sorumluluk..
Hepsini Cumuriyetimize borçluyuz..
Bu sitede ve yaşamımızda ülkemize – insanlığa borcumuzu ödemeye çabalıyoruz..

Türkiye’miz ve insanlık korona virüs salgınını da yenecek kuşkusuz..
Ancak epey ağır bedeller ödeyerek..
Ve hiçbir şey artık eskisi gibi olamayacak..
Örn. dizginsiz vahşi kapitalizm ve emperyalizmin dişleri sökülmüş olacak..

Sağlık hizmetlerini doğuştan hak eden saygın ve onurlu özneler olan insanları müşterileştiren ve sefilce soyan sağlık sistemleri tasfiye edilecek..

Devletin en temel görevi SAĞLIK hizmeti.. Görüldüğü ve yaşandığı gibi SAĞLIK HER ŞEYİN BAŞI!

Sağlıklı toplum da devletin baş ödevi..

Bunu da başaracağız tüm insanlık el ele..

Dayan Türkiye, dayan insanlık..

Sevgi ve saygı ile. 21 Mart 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ŞEHİR HASTANELERİ : KİMLER NASIL KAZANIYOR ?

TÜRK SİYASET ve GÜVENLİK AKADEMİSİ
SAĞLIK DOSYASI :

ŞEHİR HASTANELERİ : KİMLER NASIL KAZANIYOR ?

http://haber.sol.org.tr/emek-sermaye/sehir-hastaneleri-kimler-nasil-kazaniyor-240260 10.4.19

ŞEHİR HASTANELERİ : KİMLER NASIL KAZANIYOR ?

Şehir Hastaneleriyle 2002-17 döneminde yapılan özelleştirmelerle sermaye aktarılan kaynağın en kötümser tahminle 1/4’ü kadar yeni bir aktarım yapılacağı tahmin ediliyor. AKP yandaşı sermaye gruplarının yanında, geleneksel sermaye grupları uluslararası sermaye ve finans tekellerinin de ihya olduğu görülüyor. Bir ucunda Dünya Bankası tasarımının durduğu model General Electric Siemens gibi ‘sağlık teknolojisi’ tekellerinin kısa sürede büyük kazançlar elde etmesini sağlarken Rönesans, Akfen, IC İçtaş, Türkerler, GAMA’nın yanı sıra Fransız ve İtalyan taahhüt şirketleri de kazanıyor.

Kamu planlarına göre 43 bin yataklı 30 şehir hastanesi yapılacak. Yatırım tutarı için 11 milyar, devletin 25 yıllık işletme dönemi boyunca ödeyeceği kira bedeli olarak da 31 milyar $ öngörülüyor. Sözleşmeler kamuya açık değil. Ancak model dikkate alındığında şehir hastanelerinin hem yapım hem de işletme sürecinde üç önemli kazanan grup olduğu görülüyor. İlki yüklenici firma olarak adlandırılan hastanelerin yapımını ve işletilmesini üstlenen gruplar. İkinci grupta bir bölümü aynı zamanda bu yüklenici gruplarla ortaklık yapan “sağlık teknolojileri çözüm ortakları” yer alıyor. Üçüncü grup ise esas olarak bir tür “finansman modeli” söz konusu olduğu için bankalar. Tabii bu üçlüye irili ufaklı danışmanlar, taşeron inşaat firmaları, sağlık hizmeti sağlayıcıları gibi ekler de yapılabilir.

Yatırım tutarının yıllık kira ödemelerinde içerildiğini varsayarak 31 milyar $ dikkate alındığında bu hacmin bir alt sınırı ifade ettiğini 30 şehir hastanesiyle hem sağlık alanı hem de öbür tamamlayıcı hizmetler ticari faaliyetler göz önünde bulundurulduğunda özel sektör için çok daha büyük bir pasta yaratıldığını söylemek mümkün. Şehir merkezinden taşınacak hastanelerin bırakacağı boşluğu değerlendirecek özel sektör sağlık kuruluşlarının açacağı daha küçük çaplı hastaneler poliklinik hizmetleri vb. de bu hacme eklenmeli. Tüm bunlar dikkate alındığında 25 yıllık dönemde sermayeye 35-50 milyar dolar aralığında bir toplam gelir yaratıldığını söylemek mümkün. Ki bu tutar çok kaba bir hesaplamayla 2000’lerin çok büyük çaplı özelleştirmelerinin neredeyse dörtte birine denk gelen bir büyüklük.

PASTA BÜYÜK: ‘YANDAŞLAR’ KAZANIYOR AMA ULUSLARARASI SERMAYE DE İHYA OLUYOR

Peki bu büyük pastadan kimler pay alıyor?

İhalesi yapılmış inşaatı tamamlanmış ya da tamamlanmak üzere olan 21 hastanenin yüklenici firmalarına bakıldığında birkaç grubun öne çıktığı görülüyor. Çeçen ailesinin IC İçtaş’ının “kardeş” kuruluşu CCN Holding Putin-Erdoğan arasında “denge bulucu” kimliğiyle de bilinen Erman Ilıcak’ın Rönesans Holding’i AKP iktidarının ilk dönem özelleştirmelerinin “jokerleri”nden Akfen Holding tam anlamıyla bir AKP dönemi “yükseleni” YDA İnşaat ve içinde AKP dönemi “yükseleni” Türkerler geleneksel taahhüt sermayesinin tipik temsilcisi GAMA ve uluslararası teknoloji tekeli General Electric’i barındırdığı için bir tür “üçü bir arada” olan Türkerler-GAMA-GE ortaklığı.

Otel gibi” hastane boyutu öne çıkmakla birlikte Türkiye’de yapılan bugüne kadarki “ticari bina” standartlarının ötesinde teknik standartlara ihtiyaç duyulduğu bu nedenle teknik şartnamede yeterlilikleri yerine getirmek amacıyla grupların yabancı ortaklar da edindikleri görülüyor. Sonunda bugüne dek yapılan hastanelerdekinden daha fazla sayıda hastaya hizmet verecek ameliyathaneler, laboratuvarlar, görüntüleme birimleriyle kompleks bir sanayi tesisine yaklaşan Meridiam Astaldi INSO Sistemi gibi ortaklar Fransız ve İtalyan ortaklar hijyen standartlarıyla teknik yeterlilik ölçütlerini karşılamak özel önem arz ediyor. GAMA Rönesans gibi grupların yurt dışı proje deneyimlerinin bu ölçütleri karşılamaya yeterli olduğu kestirilmekle birlikte “hastane spesifik” tecrübe açısından özellikle de uygulama deneyimlerinden yararlanmak danışmanlık desteği için bu tür ortaklar da dahil edilmiş durumda. Örneğin Astaldi İtalya’nın Toscana bölgesinde yer alan ve kamu-özel işbirliği modeliyle yapılmış orta ölçekli dört hastanede yüklenici firma olarak yer almış. (Astaldi aynı zamanda IC İçtaş’la birlikte 3. Boğaz Köprüsü’nün de yüklenici firması. )

Projelerle ilgili en net noktalardan biri tüm taraflar için proje yapımı ve proje finansmanından “kazanıldığı”. 2000’li yılların HES ağırlıklı enerji projeleriyle şehir hastaneleri arasında hem model hem de yükleniciler açısından büyük benzerlikler var. Enerji projelerinde kamu alım garantileriyle “şişirilen” yatırım tutarlarıyla büyük kazançlar sağlandı. HES yatırımlarında kabaca % 40’lık bölüm makine-ekipmandan oluşuyordu ve Türkiye’nin toplam 70 milyar dolarlık enerji yatırımının 25-30 milyar dolarlık bölümünün General Electric, Siemens, Alstom gibi enerji ekipmanları üreticilerine doğrudan transfer anlamına geldiği söylenebilir. Şehir Hastaneleri yatırımlarına bakarken de son derece pahalı MR cihazlarının yedekleri gibi zorunluluklar da dikkate alındığında 11 milyar dolarlık yatırımda teçhizat payının yüzde 30’lara ulaşacağı ve yine esas olarak General Electric ve Siemens’in medikal cihaz bölümlerinin ana “ortak” olarak öne çıktığı görülüyor. Nitekim GE Sağlık’ın doğrudan ortak olduğu hastaneler ve “çözüm ortağı” olarak işbirliği yaptığı hastanelere ilişkin açıkladığı sözleşme rakamları da bu oranı doğruluyor. GE Sağlık’ın iki hastaneyle imzaladığını açıkladığı anlaşmaların tutarı toplam proje bedelinin % 15’ine yaklaşıyor. Bu anlaşmaların tüm ekipmanı (AS: donanımı) kapsamadığı hem görüntüleme laboratuvar aygıtları sarf malzemeleri hem de ameliyathaneler başta olmak üzere donanım için gerekli malzeme eklendiğinde bu oranın çok daha yüksek olacağı açık. Bir de tabii 25 yıl boyunca tüm donanımların bakım onarımları ve yenileme ihtiyacı da dikkate alınmalı.

İŞİN MİMARLARI: ULUSLARARASI FİNANS KURULUŞLARI

Kamu-özel işbirliği modelinin mimarı Dünya Bankası. Özellikle 2008 krizi sonrası global (AS: küresel) ölçekte altyapı yatırımlarına uzun vadeli yatırımlara özel sektörün daha çok dahil edilmesine yönelik çalışmalar yapan Dünya Bankası Türkiye’deSağlıkta Dönüşüm Programı” ve 2000’lerin enerji yatırımlarının da mimarıydı. Hem Şehir Hastaneleri hem de son dönemin “mega projeleri”nde hem finansman modeli hem de bu projelere doğrudan finansman katkısında en iştahlısı IBRD olmak üzere Dünya Bankası’nın özel sektör finansmanı yapan kolu IFC Avrupa Yatırım Bankası gibi kuruluşlar rol üstlendi. Arada siyasal ve ekonomik belirsizlikler nedeniyle yaşanan teklemelerde kamu bankaları geçmişe göre daha çok devreye girse de özellikle Şehir Hastaneleri özelinde sayılan uluslararası finansal kurumlar ve özel sektör bankalarının istekli olduğu görülüyor. Giderlerinin %70’e yakını yerli girdilerden oluşan bir yatırımda “Avroya endeksli” gelir garantisinin bankaların iştahını kabartmaması mümkün değil. Son birkaç aydaki gelişmelerle su yüzüne çıkan tüm risklere karşın.

YÜKLENİCİLER’: İNŞAAT ENERJİ TURİZMDEN SONRA SIRA SAĞLIKTA

Rönesans Holding: Önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, sonra Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile yakın ilişkileriyle bilinen Erman Ilıcak’ın ana hissedarı olduğu Rönesans Holding SSCB’nin çözülüş sürecinin ardından Rusya’ya erken giren gruplardan. Konut, alışveriş merkezi, otel gibi işlerle Rusya’da belli bir ölçeğe ulaştıktan sonra Türkiye’de enerji otel alışveriş merkezi yatırımlarına yönelen Rönesans ENR adlı kuruluşun yaptığı En Büyük Uluslararası Taahhüt firmaları sıralamasında ilk sıralarda yer alan Türk taahhüt firmalarından. Fransız Meridiam ortaklığıyla dört Şehir Hastanesi’nin yapımını üstlenen Rönesans, 4 milyar $ dolayında yatırım yaparken, 25 yıl boyunca yalnızca kira geliri olarak 10 milyar $’ın üzerinde kazanacak. Ek hizmetler ticari alan gelirleri ve öbür“dışsallıklar”ın yaratacağı gelirleri tam olarak hesaplamak güç. Ancak 4 milyar $’lık yatırımla yıllık 500-750 milyon $ aralığında bir gelir sağlanacağı yatırımın % 75-80’inin Hazine garantili finansmanla karşılanıyor. Grubun Rusya dahil tüm cirosunun 3 milyar $ dolayında olduğu belirtiliyor. Şehir Hastanelerinden çok büyük bir katkı sağlandığı açık.

CCN Holding: IC İçtaş’ın kurucusu ve ana hissedarı İbrahim Çeçen’in oğlu Murat Çeçen’in sahibi olduğu CCN Holding IC İçtaş’ın “kardeş” kuruluşu. AKP döneminin hızlı büyüyenleri arasında yer alan IC İçtaş, Limak, Kolin Cengiz gibi gruplarla benzerlik gösteren AKP öncesinde kamu ihalelerinde yerel ağırlığı bulunan bir grup. Ancak 2000’li yıllardaki özelleştirmeler ve ulaştırma projelerinde elde edilen imtiyazlarla büyük bir sıçrama yaşayan grup Astaldi ile birlikte 3. Köprü yapımını üstlendi. CCN Holding’in üstlendiği ilk açılan Şehir Hastanesi olan Mersin ve Ankara Bilkent’in yatırım tutarı 1 5 milyar $ dolayında 25 yıllık kira ödemesi de 4 milyar $ dolayında estiriliyor. AKP iktidarı döneminde Antalya Havaalanı başta olmak üzere havalimanı işletmeciliği, liman marina işletmeciliği, enerji ve turizm yatırımlarıyla büyüyen grubun cirosu 1 5-2 milyar $ aralığında ve Şehir Hastanelerinden gelen katkının yine çok yüksek olacağı görülüyor.

Akfen Holding: Akfen Holding’in patronu Hamdi Akın AKP iktidarının ilk döneminde “erken inananlar”dan biri olarak en çok yarar sağlayanlardan biri oldu. İstanbul Atatürk Havalimanı’nı işleten TAV’ın, Doğramacıların Tepe Holding’i ile birlikte ortağı olan Akfen Holding, TAV’ın yurt dışı açılımlarının yanı sıra tek başına enerji turizm ve liman işletmeciliğinde AKP dönemi yaratılan fırsatlardan yararlandı. Uluslararası sermayeyle ilişkileri güçlü olan Akın’ın en büyük atılımı Türkiye’nin en büyük limanlarından biri olan Mersin Limanı’nı özelleştirmeden Singapur’lu PSA ile alması oldu. Birkaç yıl içinde yük hacmini iki katına çıkaran ve çok yüksek karlılıkla çalışan liman satın alma bedelini birkaç yılda ödedi. Akfen ayrıca global otel zinciri Accor ile şehir oteli yatırımları yaptı ve tabii olmazsa olmaz enerji yatırımları. Akfen Holding’in yüklenici firma rolünü üstlendiği Isparta, Tekirdağ, Eskişehir Şehir Hastanelerinin toplam yatırım tutarı 1 2 milyar $ dolayında ve 25 yıl için kira ödemesinin 2 milyar $’ın üzerinde olacağı kestiriliyor.

Türkerler – GAMA – GE Sağlık: Kocaeli ve İzmir Bayraklı Şehir Hastaneleri üstlenen ortaklıkta GE Sağlık’ın payı % 5. Ancak projeden kazancının ortaklık payının çok üzerinde olacağı kertiriliyor. Türkerler yerel sayılabilecek bir inşaat firmasıyken önce TMSF tarafından satılan Uzanlara ait eski kamu işletmesi çimento fabrikalarının satışında öne çıktı. Ardından ulaştırma projeleri enerji projeleri yatırım projeleri pek çok alana girdi. GAMA, Enka, Tekfen gibi şirketlerle birlikte Türkiye dışında en çok iş üstlenen mühendislik açısından güçlü özellikle enerji ve sanayi tesislerinde uzmanlaşmış bir grup. Doğrudan AKP bağlantılı bir grup olmamakla birlikte teknik avantajıyla da önemli ölçüde enerji yatırım yapan gruplardan. GE Sağlık uluslararası tekelin sağlık teknolojileri alanında uzmanlaşmış kolu. Hem doğrudan olduğu Şehir Hastaneleri hem de öbür Şehir Hastanelerinde makine-ekipman tedariğinden en büyük payı alması bekleniyor. Türkerler-GAMA- GE Sağlık ortaklığının üstlendiği iki hastanenin yatırım tutarı 1 milyar $’ı 25 yıl için kira ödemesinin de 2 milyar $’ı aşacağı kestiriliyor.

YDA İnşaat: Dört Şehir Hastanesinin İtalyan ortağıyla birlikte yüklenicisi olan firma AKP döneminde inşaat enerji ve turizmle yükselen gruplardan. 1 3 milyar $ yatırım karşılığında 25 yıllık kira ödemesi 3 75 milyar $ dolayında öngörülüyor.

SAĞLIK BAKANLIĞI BÜTÇESİNDEN AYRILAN PAY

Sağlık Bakanlığı Şehir Hastanelerine 2018 bütçesinden 2 544 317 000 TL ayırmış durumda. Bütçe kestirimlerine göre bu maliyet önümüzdeki iki yılda sekize katlanacak. Sağlık Bakanlığı bütçesinden kira bedeli’’ olarak 1 274 684 000 TL ödenek ayırırken otopark, market, kantin, laboratuvar, temizlik gibi giderleri içeren “hizmet bedeline” de 1 269 633 000 TL ödenek ayırdı. Şehir Hastanelerinin tümü bittiğinde toplam kira bedelinin yıllık 5 milyar TL olacağı öngörülüyor. Sağlık Bakanlığı’nın bütçesinde; şehir hastanelerinin kira ve hizmet bedeli olarak 2019 yılı için toplam 6 118 481 000 TL, 2020 yılı için de 10 452 256 000 TL kestirilen bütçe belirlendi.

Sözleşmeler « ticari sır » olarak saklandığı için Şehir Hastanelerinin yükümlülükleri nasıl işleyeceği de sır. Ama daha önemlisi bu hastanelerde nasıl bir istihdam modelinin ve emek rejiminin uygulanacağı açıklanmıyor ve örneğin kapatılan hastanelerden gelen sağlık çalışanlarının ve özellikle taşeron işçilerin akıbetinin ne olacağı da belirsizliğini koruyor.

TBMM’YE VERİLEN ÖNERGELERDEKİ SORULAR

Şehir Hastaneleri için muhalefet partileri ve Türk Tabipleri Birliği tarafından verilen önergelerde şu sorular soruldu:

  • Kamu Özel Ortaklığı ile ihale edilip yapımına başlanan ve yapımı biten kaç Şehir Hastanesi vardır?
  • Bu hastaneler hangi ilde kaç yatak kapasitesine sahiptir?
  • Yapımı süren ya da yapılan hangi ildeki Şehir Hastaneleri, hangi şirketlere, hangi bedel karşılığında ihale edilmiştir?
  • İhale aşamasında olan ve ihaleye çıkarılması planlanan hangi ilde kaç Şehir Hastanesi vardır?
  • Kamu Özel Ortaklığı ile yapımı biten sağlık kuruluşlarına Sağlık Bakanlığınca her biri için kaç TL kira bedeli ödenmektedir?
  • Kamu Özel Ortaklığı ile yapımı biten ya da süren hangi ildeki hangi sağlık kuruluşuna yüzde kaç doluluk garantisi verilmiştir?
  • Açılan Şehir Hastanelerinin aylar itibarı ile doluluk oranları nedir?
  • Yapılan anlaşma gereği doluluk oranının karşılanmadığı Şehir Hastanelerine bütçeden aktarılacak tutar kaç TL’dir?
  • Şehir Hastanesi yapılması gerekçesiyle hangi illerde hangi devlet hastaneleri kapatılmıştır? Kapatılan bu hastanelerin yatak kapasiteleri ve doluluk oranları nedir?
  • Şehir Hastanelerinin olduğu illerde kapatılacak olan hastanelerin çalışan personellerinin akıbeti ne olacaktır?
  • Yapımı devam eden ya da tamamlanan şehir hastanelerine personel alımı nasıl yapılacaktır?
  • Bugüne dek yapılan ihale bedellerinde yer alan kira miktarlarına bakıldığında kamu bütçesinden ödenecek 3 yıllık kiralarla bu hastanelerin bazılarının maliyetinin karşılanabileceği, 25 yılda ödenecek kira toplamı ile de aynı çapta 5-6 hastanenin yapılabileceği saptanmıştır. Neden bu yol tercih edilmemiştir?
  • Birden çok ihale alan şirketlerin toplam yatırım tutarına ilişkin gerekli öz sermayeleri var mıdır? Hangi ihale için ne kadar kredi kullanacaklar? Kredileri hangi kuruluşlardan alacaklar?
  • Şehir hastanesi ihalelerinde ihale aşamalarında sürekli şirket değişikliği yapılmasının nedeni nedir?
  • İhalelerde şirketler değiştirilirken ön yeterlik tarihi bakımından mesleksel teknik yeterlik koşulları ile öz sermayelerinin miktarı ve SGK primi ile vergi borcu olup olmadığı denetimi yapılmış mıdır?
  • Birden çok şehir hastanesi ihalesi alan şirketler aynı alt işverenler ile mi ihaleye katılmıştır? Böyle ise farklı bölgelerdeki hastanelerin hizmetlerinin aksamadan yürütülmesi güvence altına alınmış mıdır?

SONUÇ

Bir soru cümlesiyle bitirelim:

  • Şehir Hastanelerinin bir yıllık kirasıyla 150 yataklı 64 hastane yapabiliyorsak,
    neden 25 yıl boyunca kira ödeyelim ?

IMF’NİN AYAK SESLERİ

IMF’NİN AYAK SESLERİ

Konuk yazar : Mustafa AYDINLI           
Eğitimci – Yazar

IMF (International Monetary Fund); Uluslararası Para Fonu anlamına geliyor ve uluslararası mali sistemin işleyişini düzenliyor. 1944’te ABD’nin Bretton-Woods kasabasında Dünya Bankası ile birlikte kurulmuş olan (İkiz Kızkardeşler – Tween Sisters, Bretton-Woods kurumları) ve 1947’de eylemli olarak çalışmaya başlayan uluslararası bir mali örgüt olarak tanıyoruz.

IMF’nin ülkelere doğrudan verdiği kredi (=borç!) çok fazla değildir. Ancak IMF kredi sağlarsa o ülkenin öbür ülkelerden kredi alma olanağı (kredibiletesi) yükselir. Bir tür o ülke için, kredi bulması konusunda yeşil ışık yakılması anlamına gelmektedir.

IMF kur politikalarını düzenler. Ülkelere kısa ve uzun erimli (vadeli) kredi verir. Ülkelerin çeşitli kurumlara borcunu ödeyememesi durumunda arabuluculuk yapar. Ülkeleri, liberal bir kambiyo ve dış ticaret rejimi uygulamaya özendirir. Ülkelere mali (monetary) konuklarda danışmanlık sağlar.

IMF’nin bir ülkeye borç vermesi için kimi koşulları, ilkeleri vardır. Bunlar genelde o ülkenin kamu giderlerini kısmak, vergileri artırıcı önlemler almak, serbest fiyat politikası ve para arzının kısılması,
dış ticaretin liberalleşmesi ve ulusal para değerinin düşürülmesi gibi klasik, acı reçetelerdir.

Bu yakıcı reçetelerden en çok etkilenen kesim işçi – köylü, emekli, ücretli çalışanlar, dar gelirliler, küçük esnaflar, küçük ve orta ölçekli işletmelerdir. IMF nerelere gelir? Ekonomisi dibe vuran ülkelere çağrılır. IMF akbabaya benzer. Kendi olanakları ile ayakları üzerinde yürüyene bir şey yapamaz. Ülkeler ekonomik anlamda el, ayak, kol gibi, bir tarafına felç- inme gelir yürüyemez duruma düşerse başını kaldırınca IMF’yi görürler. Kısaca gününü de görmüş olurlar. Sonrası Allah kolaylık versin. Elini kaptıran kolunu unutmak zorunda kalır. Kim IMF’ye karşı durur ve ülkesini o garabetten korursa o kahraman oluyor. Görevdeki iktidar, IMF adını kaldırarak bu kahramanlık unvanını toplumda yaymayı, hatta tepe tepe kullanmayı iyi becerdi.

Evet, IMF ile 68 yıllık dans ve 19 stand-by anlaşması sonlandırılırken, iktidar bir ara IMF’den borç almıyor, borç veriyoruz gibi ayakları yere basmayan balonlar uçurdu. IMF yerine öbür uluslararası kuruluşlara borçlandık. Borç sürekli büyüyor, alacaklı Ali idi, Veli oldu. İktidarın savunusu, “Borcun tamamı devletin değil özel sektörün” oldu. Peki, özel sektörün kefili kim? Devlet. Yani yoksul ve dar gelirli kesimler, ekonomik anlamda sopa yemeye devam ediyor. IMF gürgen sopayla döverken, öbür uluslararası kuruluşlar meşe sopasıyla dövdü. Yani yine ‘Varsılın kağnısı dağları aştı, yoksulun kağnısı düz yolda şaştı’

Biz IMF’ye yabancı değiliz. Her ne denli hükümet karşı olduğunu söylese de, son günlerde IMF adı çok duyulmaya ve ayak sesleri gelmeye başladı. İktidar öylesine zorda ki, seçim sonrasını bile bekleyemiyor. ABD Başkanı Trump’ın “Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederiz” gibi haince tivitinin arkasında IMF gerçeği var ve o saatlerde IMF temsilcileri Ankara’da görüşme yapıyorlar…

Yeni Çağ Gazetesinden Ahmet Takan’ın emin olduğunu belirttiği kaynaklardan aktardığı bilgiye göre; “IMF heyeti, Türkiye’de temaslarını sürdürüyor. Türkiye’ye yardım göndermek için teknik çalışmalar yapılırken, IMF heyeti antlaşmayı seçimden sonra yapmakta kararlı. Seçim sonuçlarını görmeden IMF heyeti herhangi bir anlaşma yapmayacak.Eğer seçimlerden AKP istediği sonucu alırsa, o zaman 50 milyar Dolar kredi = borç serbest bırakılacak.Bunun için iç gelişmelere IMF özellikle dikkat ediyor. Öncelik seçim sonuçları, seçimlerde AKP’nin iyi sonuç alması.IMF bundan sonra anlaşma yapmaya yanaşıyor.”

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Faik Öztrak, ülkede ekonominin kötüye gittiğini öne sürerek, “…Bu ülkenin ekonomisi 1 Nisan’dan sonra Uluslararası Para Fonu’na emanet edilecektir. Ben daha önce de söylemiştim ‘bunlar, IMF ile görüşüyorlar.’ diye açıklama yaptı.

Seçim sonrasına kendimizi hazırlayalım, şok etki yaratmaması için açıklayalım : IMF kemer sıkma, ücretleri kısma, paramızın değeri düştü, stand by… gibi karabasan (kâbus) sözcükleri gene duymaya başlarsak şaşırmayalım. Başımızı kaldırınca IMF heyulasını göreceğiz, 1 Nisan şakası olmadığını, izleyen günlerde anlayacağız.

Peki, ya ülkemizi IMF’ye yeniden mahkum edenlere ne demeli, ne diyeceğiz??