AÜTF Dönem 3 Dersi : Alan (Saha) Araştırmaları (Field Surveys)


Sevgili AÜTF Dönem 3 Öğrencilerimiz.
.

 

SAHA  – ALAN ARAŞTIRMALARI konulu dersimizin yansıları pdf olarak aşağıdadır.

Güncellenmiştir..

Ders, COVID-19 salgını nedeniyle sanal ortamda, Ankara Üniversitesi ANKÜZEM
web ortamında işlenmektedir.

Yansıları okumak, dosyayı indirmek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Saha_Arastirmalari_Dr.Ahmet_SALTIK

Sevgi ve saygı ile. 25.09.2020

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
Sağlık Hukuku Uzman,
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Pandemi en çok yoksulları vurdu: Koronavirüs 100 milyon yeni yoksul yarattı

Koronavirüs salgını, özellikle dünyanın yoksul ülkelerinde insanlık dramına yol açıyor. Dünya Bankası, pandemi sebebiyle 100 milyon insanın daha “aşırı yoksul” statüsüne gireceği uyarısında bulundu. Aylardır iş bulamayan bu insanların günde sadece 14 TL ile geçinmeye çalıştığı belirtiliyor

cumhuriyet.com.tr, 10 Ağustos 2020

İstatistiklere göre dünyada 736 milyon kişi aşırı yoksulluk içinde. Günde yalnızca 1,9 $ yani yaklaşık 14 TL ile geçinmeye çalışan bu insanların yarısı 5 ülkede yaşıyor. Bu ülkeler;

Bangladeş,
Demokratik Kongo Cumhuriyeti,
Hindistan,
Nijerya ve
Etiyopya.

Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’daki derme çatma gecekonduda, çocuk yetiştirmeye çalışan Amsale Hailemariam bu milyonlarca kişiden biri..

Hailemariam, “Salgın başladığından beri hiç iş yok. Virüs kapmamak için evden dışarı bile çıkamıyoruz. Ölü değiliz ama yaşamıyoruz. Buna gerçekten yaşamak denmez” dedi.

Haylemeryem umutlarını, liseye giden kızına bağlamış, ancak o da salgın nedeniyle okulundan uzak kalmış durumda..

YATIRIMLAR DURDU

NTV’de yer alan habere göre, Sahra altı Afrika‘daki yoksul ülkelerin yabancı yatırımlarla ayakta kaldığına vurgu yapan uzmanlarsa, küresel salgınla birlikte yatırımların durduğunu söylüyor.

Bölgedeki son 25 yıldaki kazanımların büyük bölümü yitirilmek üzere. bu durum çok ciddi bir insani trajediye dönüşebilir.

Uzmanlar yıl sonuna dek salgın denetim altına alındığı takdirde yoksul ülkelerdeki durumun tersine çevrilebileceğini söylüyor.

Ancak Dünya Bankası yetkilileri, bunun başarılabilmesi için geliştirilecek aşının hızla dünya çapına dağıtılması gerektiğine vurgu yapıyor.
=========================================

Bizim kısa katkımız / sorularımız…

Dünya Bankası’nın;

  • “..geliştirilecek aşının hızla dünya çapına dağıtılması gerektiğine vurgu yapıyor” olmak dışında yoksulluğun giderilmesi için öneriler, ne acaba?? Saptama yapma ötesinde??
  • İslamiyet gibi çaresiz mi o da?? İslam fitre – zekat dışında bir kurum öneremedi 1400 yıllık Kuran’dan günümüze…

Çare kapitalzim – emperyalizm dışında…

Dr. Ahmet SALTIK

Sağlık Bakanlığı’ndan soru işaretleriyle dolu bir iş daha: Covid-19 seroprevalans araştırması

Sağlık Bakanlığı’ndan soru işaretleriyle dolu bir iş daha:
Covid-19 seroprevalans araştırması

  • Aynı sonucu, üstelik daha doğru bir teknikle en fazla 35.000 kişilik bir örneklemle elde etmek mümkünken, 153.577 PCR ve 153.577 antikor test kiti satın almak?
  • Belki de bu araştırmaya ilişkin en kritik soru budur.

İLKER BELEK

Sağlık Bakanı 10 Haziran tarihli basın toplantısında uzunca süredir sözü edilen 150.000 kişilik antikor araştırması konusuna açıklık getirdi. Ayrıca basında da konuyla ilgili ayrıntılara yer verildi. Buna göre 153.577 hane ve her haneden rastgele seçilen bir kişi araştırmaya dahil edilecek. Araştırma 8-20 Haziran tarihleri arasında tüm illerde gerçekleştirilecek.

Araştırma kapsamına alınacak haneler TÜİK tarafından belirlendi. Araştırmaya alınan kişilere hem bir anket uygulanacak hem de PCR ve antikor testleri yapılacak. Bu amaçla burun-boğaz sürüntüsü ile kan örneği alınacak. Tüm bu işler şimdiye kadar filyasyon çalışması yürütmüş olan bir hekim ve bir hemşireden oluşan iki kişilik ekiplerce yerine getirilecek.

Araştırmanın amaçları

Bakan Fahrettin Koca araştırmanın amaçlarını şu şekilde belirledi:
1- Hastalığı geçirmekte olanları saptamak,
2- hastalığı geçirmiş olanları saptamak,
3- sürü bağışıklığı düzeyini saptamak.

Görüldüğü gibi araştırma “seroprevalans” araştırması olarak nitelense de amaç öyle değildir. Çünkü yalnızca antikor düzeyini saptamayı değil, aynı zamanda hastaları bulmayı da hedeflemektedir.

Covid-19 tanısında ve taramasında kullanılan testler

Şimdiye kadar bütün dünyada hastaları bulmak için PCR testi kullanıldı. Bu test virüsü saptar. Yanılma ihtimali %40 kadardır. Bunun dışında bir de antikor testi vardır ve bu testle hastalığın geçirilmesine bağlı olarak kazanılmış antikorlar saptanır ve buradan da toplumsal bağışıklık düzeyine ulaşılır.

Araştırmayı kim finanse ediyor?

Türkiye 31 Mart 2020’de Dünya Bankası ile bir proje imzaladı:

  • Türkiye Acil Covid-19 Sağlık Projesi.

Bu kapsamda yarısını 2020’de kalan yarısını da 2021’de kullanmak üzere Dünya Bankası’ndan 100 milyon Dolar kredi aldı. Dolayısıyla araştırmanın maliyeti yurttaşlarımızın, halkımızın üzerindedir. Projenin amacı genel olarak salgınla mücadele altyapısının güçlendirilmesidir, bu kapsamda test kapasitesinin artırılmasından özel olarak bahsedilmekte ve 300.000 kişiye test yapılacağından söz edilmektedir.  Bu veri antikor araştırmasının Dünya Bankası kredisiyle finanse edileceği fikrini doğurmaktadır.

Araştırmayla ilgili soru(n)lar

1-Hane bazlı bu araştırma toplumu nasıl temsil edecektir? 

Zira çalışan nüfusun gündüz saatlerinde evlerinde bulunma ihtimali yoktur. Araştırmanın mesai saatleri dışında yürütülmesi ise zordur. Dolayısıyla elde edilen sonuçların Türkiye’yi temsil etme olasılığı son derece zayıftır.

2-Tüm yaş gruplarının örneklemde eşit şekilde temsil edilmesini sağlamak gerekmez mi?

Hastalık farklı yaş gruplarında farklı seyir izlediği için, örneklem yöntemi bu gerçeklik dikkate alınarak belirlenmiş ve kimden numune alınacağının işin başında netleştirilmiş olması gerekir. Aksi halde yaş yapısı itibariyle örneklem çarpılacak ve yine Türkiye’yi temsil etmekten uzaklaşacaktır.

3- Filyasyon ekiplerindeki hekim ve hemşireler araştırmayı nasıl yürütecektir?

Zira filyasyon ekiplerinin bu araştırmaya kaydırılması salgının sünmekte olduğu ve vaka sayılarının yeniden artış emareleri vermeye başladığı bugünlerde filyasyon çalışmalarının aksamasına yol açacaktır.

4- Hem PCR hem de antikor testine gerek var mıdır?

Değindiğimiz gibi PCR testinin yanılma payı %40 civarındadır. Araştırma “seroprevalans” araştırması olarak duyurulmaktadır. O halde amacı vaka saptamak olan PCR testine zaten gerek yoktur. Üstelik alınan aynı kanda IGM tipi antikora bakılarak hastaları bulmak zaten olanaklıdır. Dolayısıyla PCR testi ekiplerin iş yükünü artırmak dışında hiçbir işe yaramayacaktır. Eldeki kaynakları daha akılcı kullanmak adına yalnızca antikor testi yapılması uygun tercihtir. Böylece elde kalacak kaynakların, salgınla mücadele kapsamında, riskli grupların PCR’la taranmasına tahsisi de olanaklı olabilecektir.

5-Örneklemin 153.577 kişi olarak belirlenmiş olmasının dayanağı nedir?

Türkiye’de 23 milyon 221 bin hane vardır. Bu evreni sistematik örnekleme tekniğiyle temsil etmek bakımından en fazla 10.000 kişi yeterlidir. Örneklemin 0-4, 5-14, 15-64 ve 65 ve üzeri yaş olarak yaşa göre ağırlıklandırılması durumunda ise örneklem büyüklüğü en fazla 35.000 kişi olmaktadır. Bu hesaplara temel oluşturan formülü aşağıdaki dip notta veriyoruz. Dolayısıyla bakanlık en fazla 35.000 kişiyle ulaşılacak sonuç için 153.577 kişiyi taramayı planlamaktadır.

6- Vaka ve ölümlerin %60’ı İstanbul’da ve İstanbul nüfusunun Türkiye nüfusu içindeki payı %19 iken İstanbul’un örneklemdeki ağırlığı neden %5’tir?

Basından öğrendiğimize göre 153.577 hanenin 8.018’i İstanbul’dadır. Dolayısıyla 153.577 kişilik örneklem nüfusun, vakaların ve ölümlerin illere dağılımını da temsil etmemektedir.

7- Aynı sonucu elde etmek için 35.000 kişi yeterliyken, neden 153.577 kişilik bir örneklem seçilmiştir?

Araştırmanın amaçları dikkate alındığında bu tercihin mantığı “hazır para bulmuşken harcayalım, mega bir araştırma yapalım, şanımız yürüsün” olabilir. AKP’nin “mega projelere” olan tutkusunu biliyoruz. Ancak dediğimiz gibi Dünya Bankası’nın verdiği para hibe değil, kredidir ve geri ödemesi halk tarafından yapılacaktır.

8- PCR ve antikor test kitleri hangi firmalardan temin edilecek, bunun için bu firmalara ne kadar para ödenecektir?

  • Aynı sonucu, üstelik daha doğru bir teknikle en fazla 35.000 kişilik bir örneklemle elde etmek mümkünken, 153.577 PCR ve 153.577 antikor test kiti satın almak ?
  • Belki de bu araştırmaya ilişkin en kritik soru budur. 

Örnek büyüklüğü formülüne ilişkin dipnot:

Örnek büyüklüğü= (Evren büyüklüğü x 1,96 x 1,96 x hastalığın görülme sıklığı x hastalığın görülmeme sıklığı) / (hata payının karesi x (Evren büyüklüğü – 1) + (1,96 x 19,6 x hastalığın görülme sıklığı x hastalığın görülmeme sıklığı))
Örnek büyüklüğü = 23.200.000 x 1,96 x 1,96 x 0,50 x 0,50 / 0,01 x 0,01 x (23.200.000 -1)+ 1,96 x 1,96 x 0,10 x 0,90

https://twitter.com/drfahrettinkoca
https://www.milliyet.com.tr/gundem/istanbulda-evlerde-antikor-taramasi-…
http://documents.worldbank.org/curated/en/876181588627146140/pdf/Turkey…

Asıl tehdit virüs değil, uygulanan “sağlık” sistemidir!

Asıl tehdit virüs değil,
uygulanan “sağlık” sistemidir!

Yeniçağ: Asıl tehdit, virüs değil, uygulanan “sağlık” sistemidir! – 

Küresel salgın, nasıl oluşur hiç düşündünüz mü? Küresel bir salgının, bütün ülkelerde neredeyse eş zamanlı olarak başlaması mümkün müdür? “Çin’de başladı İran’a geçti” deniyor ama bu doğru değil. ABD, İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya ve Türkiye dahil bütün dünyada 2019’un Eylül, Kasım, Aralık aylarında, boğazda tahriş ve hırıltı ile başlayan bir hastalık var! Peki bu hastalığa sebep olan virüs, Güney Amerika’da, Amazon ormanlarında yaşayan ve şehirlerle teması olmayan yerli kabilelere rüzgârlarla mı ulaştı?

“Virüsün DNA şeması çıkarıldı” (AS: bu virüs için RNA olacak) deniyor ama ortaya çıkarılan virüs resmi bilgisayarda çizilmiş bir figürden ibaret! Üstelik virüs resmi diye çizilen bu figür, insan ve hayvan hücresinde bulunan eksozomlar ile aynı! En azından böyle bir iddia var! Yani bize virüs diye gösterilen resim, insan vücudunda doğal olarak bulunan, hücre içindeki bir maddenin resmi olabilir! (AS: Virüs RNA’ları kesin olarak elde edildi) Bu maddenin elektromanyetik dalga etkisiyle dış etkiyle, hücreyi patlatarak (hücre içinde çoğalıp mekanik olarak hücreyi patlatıyor) dışarı çıktığı ve kanı zehirlediği (kanda çok az bulunuyor), önce akciğerleri etkilediği için solunum yoluyla temasta bulunulan diğer insanlara da bulaştığı belirtiliyor.

İnsan metabolizmasını değiştiren ve doğal hücre ölümlerinin dışında “programlanmış hücre ölümü”ne yol açan bir dış etken var ama Türkiye’de şu günlerde bu konuları tartışan ve halkı bilgilendiren bir bilim adamı yok! Daha önceleri, bu konularda bilimsel çalışma yapan, bilimsel makale ve kitap sahibi olanlar ise hiçbir TV kanalında konuşturulmuyor.

Neden? Çünkü Türkiye’de sağlıkla ilgili bilimlerde araştırma yapmak bile artık Bakanlık iznine bağlanmıştır. Sağlık Bakanlığı ise Dünya Sağlık Örgütü’nün kurallarına göre çalışıyor. (COVID-19 kodlamasında tersine!) Peki Dünya Sağlık Örgütü kimin kurallarına bağlı? Bir defa DSÖ’nün kuruluş sermayesini veren Rockefeller Vakfı’dır. Dolayısıyla DSÖ, ilaç kartellerinin örgütüdür. Türkiye’deki sağlık sistemi de bu kartellerin istediği şekilde düzenlenmiştir. İtiraz eden sistemin dışında kalır, doktorsa ruhsatı bile elinden alınır!
***
Gazeteler sokağa çıkma yasağı günlerinde çıkmıyor. Dolayısıyla bu yazı kâğıda basılı gazetede yayınlanmayacak. Yazı biraz uzun olacak ama İnternet’te yer sıkıntısı yok. Bu itibarla, sağlık sisteminin ne halde olduğunu, uzman tespitiyle bilginize sunmak istiyorum.

Emekli genel cerrah Uğur Yılmaz’ın “Sağlığın Karanlık Yüzü” diye 700 sayfalık bir kitabı var. Yılmaz daha kitabın girişinde Ivan Illich imzalı bir söze yer veriyor:

  • Sağlık kuruluşları insan sağlığı için büyük bir tehdit haline gelmiştir. Tıbbi uygulamalar üzerinde mesleki denetimin sakatlayıcı etkisi, bir salgın hastalık boyutlarına ulaşmıştır.”

Mesele bu kadar vahim aslında… Uğur Yılmaz devam ediyor:

*Sağlık sistemi deyince toplum hekim ve hasta arasında olan ve hastanelerde verilen bir hizmeti anlamaktadır. Soruna böyle yaklaşıldığı zaman ‘sistem’ anlaşılamaz. Sistemin ön planında ABD’nin emperyalist küreselleşme stratejilerine uygun olarak ülkelerde uygulanacak sağlık sistemlerini belirleyen DTÖ, Dünya Bankası, OECD, IMF gibi küresel örgütler vardır.

*Türkiye cephesine baktığımız zaman sağlık politikaları ile ilgili bütün kurum ve kuruluşların yöneticileri sistemin içindedir. Sağlık sistemi, hiç de bilimsel ilkelere göre, hasta veya insan yararına, kusursuz ve düzgün işleyen bir sistem değildir.

*Aksine sistem, arkasında Dünya Bankası gibi ABD’nin küresel egemenlik örgütlerinin olduğu, her düzeyde ilgili kişilerin ve çalışanların bu kirli ilişkilerde kendilerine verilen rolleri oynadıkları, kirli, mafyatik, nitelikli dolandırıcılık ve soygun sistemidir.

*Bu kişiler toplum karşısında, TV ve basında yüzlerine masum-temiz bir maske geçirmektedir. Sağlık sisteminin bir de bilinmeyen, bilinmek ve görülmek istenmeyen, değiştirilmek istenmeyen karanlık bir yüzü vardır.

*Kovid-19 salgını münasebeti ile Türkiye’nin sağlık sistemi bütün toplumu aldatacak bir şekilde övülmektedir. Bu sistemin Atatürk‘ün kurduğu sistemin devamı olan kamucu bir sistem olduğu propagandası yapılmaktadır.

*Sağlık haberciliği yalan haberciliğin en fazla uygulandığı bir habercilik şeklidir. Bu şekilde kitleler yönlendirilir, aldatılır, belli bir hedefe doğru yönlendirilir. Medyada maalesef sağlık ile ilişkili konularda doğru haberlere rastlamıyoruz. 

*Sağlıkta Dönüşüm sistemi, ABD’nin kurmak istediği yeni dünya düzeninin sağlık alanında uygulamasıdır. Atatürk’ün kurduğu sistemle bir ilgisi yoktur. Bu uygulama devletin sağlık alanından tasfiyesi, ABD emperyalizmi tarafından düzenlenen işletim sistemi ile tıp kartelinin çıkarlarına uygun bir sağlık piyasası oluşturulması, sağlık kuruluşlarının özelleştirilmesi ve bu iş tamamlanıncaya kadar mülkiyeti devlete ait olan sağlık tesislerinin işletmesinin SGK sistemi vasıtası ile oluşturulan sağlık piyasasına dâhil edilmesidir.

*Devletin elinde gibi görülen sağlık tesislerine de kartelin ürünlerinin daha fazla satılması ve pazarlanması görevi verilmiştir. Bu amaca ulaşmak için tıbbi hizmet, tedavi, girişim, ürün ve cihazların satılması ve pazarlanmasında diğer komisyonculuk işlerinde olduğu gibi kâr payı dağıtılmaktadır. 

  • Şu anda Türkiye’de uygulanan sağlık sistemi,
    Dünya Bankası tarafından kurulmuş ve yönetilmekte olan bir sistemdir.
  • Milli bir sistem değildir.
  • En son “Başakşehir Şehir Hastanesi”nin açılışı vesilesi ile “Sağlıkta Dönüşüm”ün
    bu son uygulaması da tüm halka kamucu bir uygulama olarak yedirilmiştir.
  • Başakşehir Şehir Hastanesi bir devlet hastanesi ve yatırımı değildir.

*Bu hastane Dünya Bankası ile ticari ortaklığı olan uluslararası Rönesans Holding‘in Japon ortağı ile yap-işlet-devret yöntemi ile yaptığı bir hastanedir. Bu gibi hastanelerin milletin sırtına bindirdiği yük sıradan bir özel hastaneninkinden çok fazladır. Çünkü şehir hastanelerine gelir ve kâr garantisi de verilmektedir. Hastane belirlenen geliri sağlayamazsa aradaki fark Orhangazi köprüsünde ve benzerlerinde olduğu gibi devlet tarafından ödenecektir.  

Koronavirüs salgını neleri gösterdi?

Koronavirüs salgını neleri gösterdi?

Barış DOSTER
Cumhuriyet
, 21.03.2020

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
Dünya koronavirüs salgınına karşı zorlu bir mücadele yürütürken, insanlık da çetin bir sınavdan geçiyor. Aklın ve bilimin önemi daha çok anlaşılıyor. Kapitalizmin, sağlık ve eğitim başta olmak üzere, kamusal olması gereken tüm hizmetleri, piyasa öznesi yapmasının vahim sonuçları, daha çok sorgulanıyor. Hastane ve okulları işletme; sağlık ve eğitim emekçilerini pazarlama elemanı; hasta ve öğrencileri müşteri olarak gören kapitalist zihniyet, daha çok eleştiriliyor.
Sosyalist Küba’nın sağlıktaki başarısı, tıbbi destek konusundaki insancıl tavrı daha fazla dikkat çekiyor. ABD, İtalya, Fransa gibi ülkelerin; hatta İsveç gibi refah toplumuna, sosyal devlete örnek gösterilen bir ülkenin sağlık hizmetlerindeki yetersizlikleri, egemen söylem ve ezberlerin daha çok sorgulanmasını sağlıyor. IMF, Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler’in, salgınla mücadelede bile, öncelikle Batılı, merkez, emperyalist ülkelerin çıkarını kolladıkları; mazlum milletlerin, ABD’ye kafa tutan ülkelerin, salgınla mücadele konusundaki haklı taleplerine (AS: istemlerine) kulak tıkadıkları görülüyor.
Cumhuriyet; kamucu sağlık, toplumcu hekimlik, koruyucu tıp
Türkiye’nin de önlem alırken, çıkarması gereken dersler var bu süreçten. Sıralayalım…
Kimilerinin dudak büktüğü, Atatürk’ün partisinde siyaset yapan bazılarının bile burun kıvırdığı, sol liberallerin (ne demekse o) uzak durduğu halkçılık ve devletçilik ilkelerinin, Cumhuriyetin kamuculuk ve planlama anlayışının önemi bir kez daha görüldü.
Piyasa ekonomisinin, giderek piyasa toplumuna dönüştüğü; kapitalizmin kâr hırsının, hiçbir kural, hiçbir insani, vicdani, ahlaki değer tanımadığı; özelleştirmenin bazılarının öne sürdüğü gibi her derde deva olmadığı, küreselleşmenin sınırları kaldırıp, dünyayı küçük bir köy yapıp, sorunları çözmediği görüldü.
  • Kapitalizmde kârların özelleştirildiği, zararların kamulaştırıldığı bir kez daha görüldü.
İnsanı müşteri olarak gören, önce hasta edip, sonra tedavi eden anlayışın değil;
İnsanı insan olduğu için önemseyen, yurttaş olarak gören, koruyucu tıbbı, önleyici tıbbı esas alan kamucu sağlık politikasının benimsenmesi gerektiği görüldü.
Hayatta en hakiki mürşit ilimdir diyerek bilimin önemini vurgulayan, 
Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir diyen,
akıl ve bilim üzerine kurduğu Cumhuriyetin halkçı, kamucu, toplumcu yönüne dikkat çeken Atatürk’ün dehası bir kez daha görüldü.
Her alanda ehliyet ve liyakatin ne denli önemli olduğu, Türk Tabipleri Birliği, Türk Eczacıları Birliği, Türk Dişhekimleri Birliği gibi meslek örgütlerinin uyarılarının ne denli yerinde olduğu görüldü.
Sözün özü;
  • Sağlıkta özelleştirmeyi değil,
  • Tıbbiyeli Hikmet geleneğini savunan Tıbbiyelilere;
  • NATO’ya ve uzantısı FETÖ’ye selam çakanlara değil,
  • Mustafa Kemal’in askeri olmanın gururunu yaşayan Harbiyelilere;
  • bakanın, genel müdürün gözüne girmek için yarışanlara değil,
  • her koşulda Cumhuriyet, devlet ve millet için çalışan Mülkiyelilere ihtiyacımız olduğu görüldü.
    ==============================

Dostlar,

Çok değerli meslektaşımız (siyaset bilimci!) Doç. Dr. Barış DOSTER’in bu yazısı gerçekten son derece önemli..

Çok temel belirlemeler netlikle yapılmış, yinelemeyelim..
Ancak son paragrafta bizi de ilgilendiren ve gururlandıran, omuzlarımıza çok ağır yükler yükleyen bir durum var..

Biz hem Tıbbiyeli (İstanbul Tıp 1977) hem de Mülkiyeliyiz (Ankara Mülkiye, 2016)..
Sanırız Türkiye’de tekiz!?
Büyük onur ve ağır sorumluluk..
Hepsini Cumuriyetimize borçluyuz..
Bu sitede ve yaşamımızda ülkemize – insanlığa borcumuzu ödemeye çabalıyoruz..

Türkiye’miz ve insanlık korona virüs salgınını da yenecek kuşkusuz..
Ancak epey ağır bedeller ödeyerek..
Ve hiçbir şey artık eskisi gibi olamayacak..
Örn. dizginsiz vahşi kapitalizm ve emperyalizmin dişleri sökülmüş olacak..

Sağlık hizmetlerini doğuştan hak eden saygın ve onurlu özneler olan insanları müşterileştiren ve sefilce soyan sağlık sistemleri tasfiye edilecek..

Devletin en temel görevi SAĞLIK hizmeti.. Görüldüğü ve yaşandığı gibi SAĞLIK HER ŞEYİN BAŞI!

Sağlıklı toplum da devletin baş ödevi..

Bunu da başaracağız tüm insanlık el ele..

Dayan Türkiye, dayan insanlık..

Sevgi ve saygı ile. 21 Mart 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com