Etiket arşivi: Birleşmiş Milletler

Uluslararası Sürdürülebilir Yaşam Konferansı 2020 Sonuç Bildirgesi’ne Bakış

Uluslararası Sürdürülebilir Yaşam Konferansı 2020 Sonuç Bildirgesi’ne Bakış

Prof. Dr. İ. Melih Baş

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Kişisel olarak Eşbaşkan’lığını yürüttüğüm ve Rating Academy tarafından 24-26 Aralık 2020 tarihlerinde on line olarak düzenlenen ISLC2020 ( Uluslararası Sürdürülebilir Yaşam Konferansı – Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ), toplam 40 davetli konuşmacı, 5 ayrı panelde 20 panelistin sunumu ve 67 bildiri sunumu ile gerçekleştirildi. Kişisel olarak “Yeşil Finans” başlıklı bir bildiri sunumuyla da ayrıca katkıda bulunduğumu belirtmeliyim.

Farklı üniversiteler ve STK’ların desteklediği konferans kapsamında ATRVİTAL ismiyle bir on line sergi düzenlendi. Doç. Dr. Evren KARAYEL küratörlüğünde gerçekleştirilen sergide, farklı ülkelerden 105 sanatçıya ait eserler sergilendi. Toplam 260 sanatçı ve akademisyenin katkı sunduğu konferansı akademisyenler, öğrenciler, konuyla ilgili STK yönetici ve üyeleri ve önemli sayıda profesyonel izledi.

Konferansta Birleşmiş Milletler tarafından Gündem 2030 olarak da adlandırılan 17 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları bazında (AS: temelinde)oturumlar ve paneller düzenlendi. Konferansta ele alınan konular SKA 17’nin tümünü kapsayan bir çerçeveye oturdu.

Konferansta ele alınan konular sonucunda asgari müşterekler bağlamında aşağıdaki görüşler ortaya çıkmıştır :

1. Artık bir antroposen çağında ve kimilerince vurgulanan 6. Kitlesel Yokoluş Çağı’nda yaşamaktayız. Bu çağda toplumların refahı için ekonomik büyüme (ulusal gelir artışı) yeterli olmayıp, bütünsel – sürdürülebilir- kalkınma (ekonomik, sosyal, ekolojik) gerekmektedir. Belki de kimi konularda küçülme ve anti-endüstriyalist uygulamalar gerekmektedir, örneğin daha çok fosil yakıtlı enerji üretimi yerine enerji verimliliğine odaklanmak, endüstriyalist tarım yerine agro-ekolojiye odaklanmak gibi.

Bu anlamda “sürdürülebilir kalkınma” teriminin “sürdürülebilir kapitalist gelişme” olarak anlaşılması şeklindeki anlambilimsel tartışmanın aşılması sorunu çözüm beklemektedir.

Yeni bir yaşamın insan merkezli olmaktan öte ekoloji merkezli olması, insanların ve giderek toplumların doğaya egemen olma yerine doğanın -ekosistemin- bir parçası olma biçimindeki bir felsefeye dayanması gerektiği gerçeği kaçınılmaz gözükmektedir. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma kavramı yerine anlambilimsel tartışmaları da aşan biçimde SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM kavramı ve yaklaşımı daha ussal ve kapsayıcı gözükmektedir.

2. Sürdürülebilir yaşam için gerek örgün gerek yaygın eğitim aracılığıyla ekolojik okuryazarlık bağlamında bir paradigma değişimi gereklidir. Daha çok için hız ve haz odaklı toplum kavramı bırakılmalı yerine “yavaş ve daha az -minimalizm- toplumu” kavramı benimsenmelidir.
Bireyler ekolojik okuryazar olmakla, salt birer tüketici olmanın ötesine geçmeli; sürdürülebilir üretim-tüketim kapsamında önce birer üreketici (kendi gereksinimlerinin bir kısmını kendisi üreten kişi) olmalı, ardından isteklerine değil de gerçek gereksinimlerine odaklı bir yeşil tüketici olmalıdır. Şirketler artık sorumlu üretim (SKA 12) bağlamında ideal olarak ortakyaşar (simbiotik) stratejisine uygun olarak ESG (çevresel – sosyal – ekonomik yönetişimsel) sistemiyle çalışmalı ve saydam bir raporlama yapmalıdırlar.

İşletmeler ve devlet insanlara yaraşır istihdam sağlamak durumundadırlar (SKA 8), sanayi ve alt yapı çalışmaları da ekolojik –tutumlu– yenilik (SKA 9) felsefesi doğrultusunda yürütülmelidir. Bu amaçla izlenecek yolun adı kurumsal gelişim olup, bunun gerçekleşmemesi SKA’ların yaşama geçirilmesi olanaksızlaşacaktır.

3. Sürdürülebilir Yaşam için 17 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ve bunların her biri için hedefler bir anlamda asgari program ve yol haritası olup, bunlar gelişmeye açıktır. Bu bağlamda BM İnsani Gelişme Endeksi 2020 Raporu’nda geliştirilen yeni modelden de yararlanılabilir.

4. Sürdürülebilir yaşam bağlamında 17 Amaç setinin kategorilendirilmesi konusunda çeşitli yaklaşımlar yapılabilmektedir. Bunlardan birine göre piramidin tepesinde Temiz Su ve Hijyen (SKA 6) ile Ulaşılabilir ve Temiz Enerji (SKA7) öncelikli SKA’lar olarak yer alıyor; piramidin ortasında İyi Sağlık ve İyilik Hali (SKA3), İnsana Yaraşır İş ve Ekonomik Büyüme (SKA 8), Sanayi, Yenileşim ve Altyapı (SKA 9), Sürdürülebilir Kentler ve Topluluklar (SKA11), Sorumlu Üretim ve Tüketim (SKA12), İklim için Eylem (SKA13), Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar (SKA16) destekleyici olarak yer alıyor. Piramidin tabanında yer alan Açlığa Son (SKA1), Sıfır Açlık (SKA2), Kaliteli Eğitim (SKA4), Cinsiyet Eşitliği (SKA5), Eşitsizliğin Azaltılması (SKA10), Suda Yaşam (SKA14), Karada Yaşam (SKA15) ise temeli oluşturuyor. SKA’lar için Ortaklık (SKA17) ise diğer tüm amaçların başarımı için taşıyıcı dalga işlevi niteliğinde!

5. SKA’lar aracılığıyla sürdürülebilir yaşamın sağlanabilmesi için en önemli SKA 17 (Amaçlar için ortaklıklar) olarak gözükmektedir. Sürdürülebilir yaşam için bireysel, ticari veya ticari olmayan kurumsal, ulusal ve uluslararası düzeylerde işbirliği gereklidir. Elbette bunun için güçlü adalet, kurumların ve barışın önemi (SKA 16) destekleyici bir rol oynayacaktır.

İşbirliği yapacak kurumlar konusunda kısmi ve tam kapsamlı amaç odaklı örgütlenmenin hızla genişlediği gözlenmektedir. Bunların kimileri yerleşik düzene çeki düzen vermek odaklı ve ticari oluşumlar (ENGO: Environmental Non-Governmental Organization) iken kimileri de daha radikal alternatiflere odaklanmaktadır. Bu konuda evrimciliğin yeterli olamayabileceği, daha devrimci olunması gereksinmesi ortadadır. Ülkemizin kurucu felsefesi Kemalizm’in temel ilkelerinden birinin devrimcilik olduğunu anımsa(t)mak yerinde olacaktır. Tam da bu nedenle yönetebilmek için her düzeyde ekolojik ayakizi ölçümü şarttır.

Dünyamızın içinden geçtiği COVID – 19 süreci, dünyayı bekleyen daha büyük bela olan iklim değişikliği (AS: iklim felaketi!) konusunu unutturmamalıdır. Bu konuda Paris Sözleşmesi’ni imzalamayan ABD’nin imzalaması beklenmektedir. Ülkemiz de henüz onaylayıp ulusal mevzuat haline getirmemiştir, bu durum da acilen çözülmelidir.

6. Sürdürülebilir yaşamın yönetimi için SKA 17’nin her biri için konan hedeflere ilişkin göstergeler ölçülmeli ve saydam biçimde raporlanmalıdır. Bu konuda BM’in SDG Tracker gibi takip programlarında ülkemizin kimi verilerinin olmadığı ya da gerçekçi olmadığı gözükmektedir. SKA’larla ilgili olarak ülkemizde Başkanlığa bağlı Strateji Ofisi ile oluşmuş dar organizasyonun ötesinde her Bakanlıkta bu konuyla ilgili bir birim oluşturulmalıdır. Kaldırılan Kalkınma Bakanlığı derhal yeniden kurulmalı ve çalışma stratejisi olarak Gündem 2030 (SKA 17) olmalıdır. Bu sorun ivedilikle çözülmelidir.

7. 17 SKA çalışmalarında odaklanılan kavram eşitsizlik olmalıdır (SKA 5, SKA 10). Tüm olumsuz durumların ana kaynağı budur: Uluslararası eşitsizlik, ulus içi eşitsizlik vd. Hatta sağlık ve iyi olma hali amacı (SKA 3) için bile böyle olduğu COVID-19 sürecinde net görülmüştür. Bu anlamda ortaya çıkmış “küresel tedarik zincirleri” sürdürülebilirliğin her boyutunda yıkıma yol açmaktadır. Bu nedenle “yerel üret-yerel tüket” sloganı esas alınmalı, uluslararası şirketlerin kâr odaklı tarım-gıda-sağlık üçgenindeki uygulamalarına son verilmelidir.

8. Ülkemiz dikey ve yanlış inşaata (ve mega projelere) ve aşırı kentleşmeye dayalı sermaye birikim modelini ivedice terkedip, sürdürülebilir yerleşme birimlerine odaklanmalıdır.

İlgilenen kişi ve kuruluşlar kaçırdıkları konferans oturumlarının bant kayıtlarına ve sunumların yer alacağı yayınlara Rating Academy’nin web sitesinden (https://rating.academy/) ulaşabilirler.
=================================
Dostlar,

Değerli arkadaşımız Sn. Prof. Dr. Melih Baş’ın yukarıdaki derlemesi son derece ustalıklıdır. Kendisiyle, Ulusal Kanal’ın gerçek bir Kemalist çizgide olduğu yıllarda ortak programlar yapmıştık.

Sn. Prof. Dr. Mehmet Şahin ile birlikte eşbaşkanlığını başarı ile yürüttüğü Uluslararası Sürdürülebilir Yaşam Konferansı 2020″ ye bizi de çağrılı konuşmacı olarak katmışlardır. Bu toplantıda 24 Aralık 2020 günü çevrimiçi (on line) olarak,

  • SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA ve TOPLUM SAĞLIĞI

başlıklı, 58 yansıdan oluşan, 30 dk. süreli bir konferans vermiştik. Bu sunumun video kaydına, Sn. Prof. Baş’ın yazısının sonunda verdiği https://rating.academy/  adresinden erişilebilir. Bizim  yansılarımızı ise kişisel web sitemizde yayınlamıştık aynı gün (Sürdürülebilir Yaşam ve Toplum Sağlığı – Prof. Dr. Ahmet SALTIK).

Bu arada, Sn. Prof. Baş’ın 07 Aralık 2020 günü Herkese Bilim ve Teknoloji dergisinde yayımlanan çok değerli bir başka makalesini önermek istiyoruz :

Ülkemize, insanlığa yararlı olmasını dileriz bu önemli toplantının ve çıktılarının.

Sevgi ve saygı ile. 28 Aralık 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik 

Koronavirüs salgını neleri gösterdi?

Koronavirüs salgını neleri gösterdi?

Barış DOSTER
Cumhuriyet
, 21.03.2020

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
Dünya koronavirüs salgınına karşı zorlu bir mücadele yürütürken, insanlık da çetin bir sınavdan geçiyor. Aklın ve bilimin önemi daha çok anlaşılıyor. Kapitalizmin, sağlık ve eğitim başta olmak üzere, kamusal olması gereken tüm hizmetleri, piyasa öznesi yapmasının vahim sonuçları, daha çok sorgulanıyor. Hastane ve okulları işletme; sağlık ve eğitim emekçilerini pazarlama elemanı; hasta ve öğrencileri müşteri olarak gören kapitalist zihniyet, daha çok eleştiriliyor.
Sosyalist Küba’nın sağlıktaki başarısı, tıbbi destek konusundaki insancıl tavrı daha fazla dikkat çekiyor. ABD, İtalya, Fransa gibi ülkelerin; hatta İsveç gibi refah toplumuna, sosyal devlete örnek gösterilen bir ülkenin sağlık hizmetlerindeki yetersizlikleri, egemen söylem ve ezberlerin daha çok sorgulanmasını sağlıyor. IMF, Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler’in, salgınla mücadelede bile, öncelikle Batılı, merkez, emperyalist ülkelerin çıkarını kolladıkları; mazlum milletlerin, ABD’ye kafa tutan ülkelerin, salgınla mücadele konusundaki haklı taleplerine (AS: istemlerine) kulak tıkadıkları görülüyor.
Cumhuriyet; kamucu sağlık, toplumcu hekimlik, koruyucu tıp
Türkiye’nin de önlem alırken, çıkarması gereken dersler var bu süreçten. Sıralayalım…
Kimilerinin dudak büktüğü, Atatürk’ün partisinde siyaset yapan bazılarının bile burun kıvırdığı, sol liberallerin (ne demekse o) uzak durduğu halkçılık ve devletçilik ilkelerinin, Cumhuriyetin kamuculuk ve planlama anlayışının önemi bir kez daha görüldü.
Piyasa ekonomisinin, giderek piyasa toplumuna dönüştüğü; kapitalizmin kâr hırsının, hiçbir kural, hiçbir insani, vicdani, ahlaki değer tanımadığı; özelleştirmenin bazılarının öne sürdüğü gibi her derde deva olmadığı, küreselleşmenin sınırları kaldırıp, dünyayı küçük bir köy yapıp, sorunları çözmediği görüldü.
  • Kapitalizmde kârların özelleştirildiği, zararların kamulaştırıldığı bir kez daha görüldü.
İnsanı müşteri olarak gören, önce hasta edip, sonra tedavi eden anlayışın değil;
İnsanı insan olduğu için önemseyen, yurttaş olarak gören, koruyucu tıbbı, önleyici tıbbı esas alan kamucu sağlık politikasının benimsenmesi gerektiği görüldü.
Hayatta en hakiki mürşit ilimdir diyerek bilimin önemini vurgulayan, 
Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir diyen,
akıl ve bilim üzerine kurduğu Cumhuriyetin halkçı, kamucu, toplumcu yönüne dikkat çeken Atatürk’ün dehası bir kez daha görüldü.
Her alanda ehliyet ve liyakatin ne denli önemli olduğu, Türk Tabipleri Birliği, Türk Eczacıları Birliği, Türk Dişhekimleri Birliği gibi meslek örgütlerinin uyarılarının ne denli yerinde olduğu görüldü.
Sözün özü;
  • Sağlıkta özelleştirmeyi değil,
  • Tıbbiyeli Hikmet geleneğini savunan Tıbbiyelilere;
  • NATO’ya ve uzantısı FETÖ’ye selam çakanlara değil,
  • Mustafa Kemal’in askeri olmanın gururunu yaşayan Harbiyelilere;
  • bakanın, genel müdürün gözüne girmek için yarışanlara değil,
  • her koşulda Cumhuriyet, devlet ve millet için çalışan Mülkiyelilere ihtiyacımız olduğu görüldü.
    ==============================

Dostlar,

Çok değerli meslektaşımız (siyaset bilimci!) Doç. Dr. Barış DOSTER’in bu yazısı gerçekten son derece önemli..

Çok temel belirlemeler netlikle yapılmış, yinelemeyelim..
Ancak son paragrafta bizi de ilgilendiren ve gururlandıran, omuzlarımıza çok ağır yükler yükleyen bir durum var..

Biz hem Tıbbiyeli (İstanbul Tıp 1977) hem de Mülkiyeliyiz (Ankara Mülkiye, 2016)..
Sanırız Türkiye’de tekiz!?
Büyük onur ve ağır sorumluluk..
Hepsini Cumuriyetimize borçluyuz..
Bu sitede ve yaşamımızda ülkemize – insanlığa borcumuzu ödemeye çabalıyoruz..

Türkiye’miz ve insanlık korona virüs salgınını da yenecek kuşkusuz..
Ancak epey ağır bedeller ödeyerek..
Ve hiçbir şey artık eskisi gibi olamayacak..
Örn. dizginsiz vahşi kapitalizm ve emperyalizmin dişleri sökülmüş olacak..

Sağlık hizmetlerini doğuştan hak eden saygın ve onurlu özneler olan insanları müşterileştiren ve sefilce soyan sağlık sistemleri tasfiye edilecek..

Devletin en temel görevi SAĞLIK hizmeti.. Görüldüğü ve yaşandığı gibi SAĞLIK HER ŞEYİN BAŞI!

Sağlıklı toplum da devletin baş ödevi..

Bunu da başaracağız tüm insanlık el ele..

Dayan Türkiye, dayan insanlık..

Sevgi ve saygı ile. 21 Mart 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ŞEHİR DEVLETLERİNE DOĞRU

ANKARA KALESİ -250 (14  Şubat 2019)

ŞEHİR DEVLETLERİNE DOĞRU

( 2 0 – 2 0 0 – 2 0 0 0 – 5 0 0 0 )

Uzun yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden birer paragraf sunduk.
Tümü için tıklayınız.. (A. Saltık)

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN 

Türkiye Cumhuriyeti, bütün dünya beklenmedik gelişmeler ile sallanırken ve küresel alanda çok ciddi hegemonya kaymaları yaşanırken, yerel seçimler üzerinden şehir devletlerine doğru bir yeni yönelişin içine girmiştir. Ulus devletlerin parçalanmasına, federasyonların dağılmasına ve ülke devletlerinin de şehirler üzerinden küçük yönetim birimlerine sürüklenmesine yol açacak ölçüde ciddi boyutlarda bir şehir devletleri olgusu, uluslararası konjonktürün bugünün dünyasına dayattığı bir yeni gelişme olarak öne çıkmaktadır. İnsanlığın gelecekte ulus, ülke ya da bölge devletleri yerine şehir devletlerinde yaşayacak bir duruma gelmesi, dünya düzeni üzerinde çok ciddi derecede değişimi gündeme getirmektedir. Yeryüzü kıtalarının üzerinde var olan devlet düzenleri çerçevesinde yayılmış bir doğrultuda yaşamakta olan insanların, gelecekte kentlerde toplanması ya da şehir devletleri yapılanması içinde yaşamaya zorunlu kılınması, uluslararası alanda önümüzdeki dönemde hem büyük sorunlara hem de beklenmedik değişimlere yol açacak gibi görünmektedir. İki kutuplu dünyadan uzaklaşmakta olan eski dünya düzeni çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimi sonrasında tek kutuplu bir dünya için dönüştürülmeye çalışılırken, bu durumun tümüyle
aksi bir yönde çok kutuplu yeni bir yapılanma süreci ile karşı karşıya kalmıştır. Tek kutup yönünde dünyanın yeniden yapılandırılması için devletleri ve halkları baskı altına alan küresel sermayenin dayatmalarına önceleri ses çıkartmayan uluslararası kamuoyu, çeyrek asırlık bir zaman sonucunda birden çok kutuplu yeni bir yapılanma oluşumu ile karşılaşmıştır. İki kutuptan tek kutba dönüştürülmek istenen yeni dünya düzeni aşamasında birden çok kutuplu bir durumun ortaya çıkması, küresel sermayenin oyunlarını bozmuş ve bu durumda dünya tek merkezci yönelişten ayrılarak çok merkezli bir oluşumun içine girmiştir. 2’den teke geçiş olamayınca çokluk olgusu öne çıkmış ama bu çokluğun ölçüsünün ne olacağı zaman içinde kaç merkezin ortaya çıkacağı belirsiz kalmıştır. Büyük devletlerin sayısının artması devletler arası çekişme ve rekabeti artırırken, orta boy devletler de yarışa aktif bir biçimde girerek ve sahip oldukları jeopolitik konumlarından yararlanarak, büyük devletler ile yarışa kalkmışlardır.
****
…..
……
20. yüzyıla girerken imparatorluklar dönemi sürmekte ve bu doğrultuda yeryüzünde 20 devlet bulunmaktaydı. 1. ve 2. Dünya Savaşlarının getirmiş olduğu yıkıntılar ve imparatorlukların dağılmasıyla dünya haritasındaki devlet sayısı giderek artmıştır. İmparatorlukların parçalanması sürecini destekleyen bir başka gelişme de Avrupa devletlerine bağlı bulunan sömürgelerin bağımsızlık savaşlarını kazanarak, ayrı devletler haline dönüşmesi ile var olan devlet sayısı hızla artmıştır. Dünya savaşları sonrasındaki devlet oluşumlarını sonraki aşamada sömürgelerin devletleşmesi izlemiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki sömürgelerin bağımsızlığı, sonraki aşamada bazı büyük federasyonların da dağılmasına giden yolu açmıştır. Özellikle sosyalist sistemin çöküşü üzerine 20’den çok yeni devlet dünya sahnesinde yerini alınca, bu kez devlet sayısı 200’ü bulmuştur. 20. yüzyıla girerken 20 olan devlet sayısı bu yüzyıldan çıkarken 200’e ulaşarak, bugünkü siyasal haritanın ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Bir anlamda insanlık yüz yıllık bir zaman dilimi içinde, var olan devlet yapılarının dağıtılması üzerine 180 devlet daha kazanmıştır. Ulus devletlerin tarih sahnesine çıktığı bir aşamada, parçalanan imparatorlukların bölgeleri ile eski sömürgelerin teker teker uluslaşarak devlet modeli değiştirmesiyle birlikte, bir asırlık dönem içinde devlet sayısının 20’den 200’e çıktığı görülmektedir. Birleşmiş Milletler örgütünün tarih sahnesine çıkması üzerine, yeni kurulan devletlerin hepsi bu büyük uluslararası örgütün çatısı altında yer alarak insanlık dünyasının birer parçası haline gelmişlerdir.
*****
……………..
…………………..
Sonuç

Önümüzdeki dönemde dünya nüfusu on milyara doğru tırmanırken ve bütün ülkelerde nüfus yoğunluğu giderek artarken, başkentlerde örgütlenmiş olan merkezi devletler giderek artan bu yükü taşımakta fazlasıyla zorlanmaktadırlar. Gelinen noktada bütün devletlerin idari yapılanmalarında ciddi sarsıntılar yaşanmakta ve bu yüzden yönetim reformları kaçınılmaz bir biçimde gündeme gelmektedir. Artan nüfusun ortaya çıkardığı baskılar emperyal projeler doğrultusunda küresel merkezler tarafından yönlendirilmeye başlandığında, bütün ulus devletleri tehdit eden bölünme ve parçalanma senaryoları devreye girerek ulus devletleri tarihin arka planına doğru itmektedir. Türkiye bu açıdan hem çok kritik bir coğrafyada bulunmaktadır hem de toplumsal ve jeopolitik konumu gereği de birçok açıdan dağılma riski ile karşılaşmaktadır. Küresel sermayenin tekelci şirketleri bütün ulus devletlere yönelik bölücü girişimlerini tırmandırdıkça, ulus devletlerin kenar ve kıyı bölgelerinden yeni parçalanma senaryoları ortaya çıkacak ve bu doğrultuda yeni eyalet ya da kent merkezli yapılanmalar, şehir devletleri olarak yeni dünya haritası üzerinde kimlik kazanacaktır. Bu doğrultuda bütün devletlerin önümüzdeki dönemde merkezci güçler ile yerelci güçler arasında giderek tırmanan bir siyasal çekişme sürecine gideceği artık açıkça görülmektedir.

Bu aşamada yapılması gereken, dünya barışı ve var olan devletlerin ulusal çıkarları doğrultusunda merkezci ve yerelci güçlerin bir araya gelerek yeni bir model zeminin de geliştirilecek ortak plan çerçevesinde anlaşmaya varmalarıdır. Yapılacak olan öncelikle artan nüfusun gereksinmelerini karşılayabilmek için yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir. Ama aynı zamanda sayıları çok artan yerel yönetimleri izleyecek, denetleyecek ve merkezden uyumlu bir biçimde yönetecek düzeyde güçlendirilmiş bir merkezi yönetimin de milli idari reform programları ile bir an önce kurulması gerekmektedir. Güçlü merkezi yönetimler ancak yenilenen ulus devlet projeleri ile kurulabilecektir. Bu doğrultuda,

  • yarım kalan uluslaşma süreçlerinin bütün dünya ülkelerinde acilen tamamlanması gerekmektedir.
    ***

 

Plastik kirliliğine son verelim!

Plastik kirliliğine son verelim!

portresi

Prof. Dr. Tayfun Özkaya
Ege Üniv. Ziraat Fak.
YURT Gazetesi, 30.09.2016

Plastik şişe vb. ambalaj malzemelerinin yarattığı kirlilik üst düzeyde. Köylerde dere yatakları, kentlerde sokaklar, parklar, boş alanlar plastik şişelerle dolu. Görüntü kirliliği çok yüksek.

Plastiklerin özellikle gıdalarda kullanılanları insan sağlığı açısından tehlikeli.

Plastik ambalajların dibinde, gözle çok zor görülse de üçgen bir şeklin içinde bazı sayılar bulunmakta. Bunlardan 3, 6 ve 7 olanları çok zararlı. Diğerlerinin zararlarının daha az olduğu genellikle araştırmacılar tarafından kabul ediliyor.

Yoğurt kaplarının altını dikkatle inceleyin.
Üçgen içinde bazılarında 6 numaralı plastikten üretilmiş olduğunu ne yazık ki göreceksiniz.
Daha duyarlı olanlar ise 5 numaralı plastikte yoğurt satıyorlar. Hiç olmazsa doğaya terkedilen plastiklerin azaltılması için Avrupa ülkelerinde ve Kanada gibi ülkelerde bu tür ambalajlara cam şişeler de dâhil olmak üzere zorunlu depozito uygulanıyor.

Örneğin Almanya’da marketlerde ambalaj kabul eden makineler var. Her türlü boş şişeyi sırayla atıyorsunuz. Makine ambalajı tanıyıp, her biri için bir değer (örneğin 50 cent) belirleyerek size en sonunda bir fiş içinde toplam değeri bildiriyor. Diyelim ki makineye verdiğiniz ambalaj malzemelerinden 5 Euroluk bir fiş alıyorsunuz. Bunu yaptığınız alışverişten kasada düşüyorlar.

Almanya’da çok iyi giyimli, bisikletli kadın veya erkeklerin parklarda şişeleri toplayarak marketlerde alışverişlerinde kullandıklarını gördüm. Yine bu ülkelerde naylon torbalar için belli bir bedel alınıyor. Örneğin 5 cent veya 20 cent gibi. Türkiye’deki Alman marketlerinin bazıları bu uygulamalarını ülkemizde de devam ettiriyorlar. Bu durumda epeyce bir insan çantasında file, bez torba veya daha önce kullandıkları naylon torbaları taşıyorlar. Bu gibi zorunlu ve yüksek değerde depozito uygulamaları veya naylon torbaların paralı olması gibi düzenlemeleri yapmak ülkemizde çok mu zor?

Zannetmiyorum. Ancak bu tip ambalajları kullanan şirketler tüketimi sınırlayabilir endişesi ile bu gibi görüşlere pek yanaşmıyorlar. Bazıları göstermelik kampanyalarla duyarlı oldukları mesajını vermeye çalışıyorlar. Çok küçük istisnalarla naylon torbanın tümden yasaklanması ise çok yararlı olacaktır.

Fransa’da, 2020 yılında yürürlüğe girecek olan yasayla tek kullanımlık bardak, tabak, çatal, bıçak, kaşık gibi plastiklerin kullanımı ‘biyolojik materyalden yapılmadığı müddetçe’ yasak olacak. Fransa, söz konusu karar ile plastiği yasaklayan ilk ülke. Fransa’da bu yıl süpermarketlerde plastik poşet kullanılması da yasaklanmıştı.

Kapitalist bir sistem içinde şirketlerin bu konularda duyarlı olmasını bekleyemeyiz.
Onlar en yüksek kâr peşinde koşarken, çoğu zaman halk sağlığını dikkate almıyorlar.

======================================

Dostlar,

Plastikler yaşamımızı çok kolaylaştıran malzemeler. Ancak her şeyin bir bedeli var. Hem çevre sağlığı açısından hem de çevresel yükü bakımından hatırı sayılır bir bedel ödeniyor plastiklerin nimetlerinin karşılığında. Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve BM Çevre Programı UNEP uyarılarını sürdürmekteler. Gelişmiş ülkeler halk sağlığını öne alan uygulamalara girişebiliyor.

Örn. Çin, naylon torbaları yasaklayarak yılda 37 milyon varile varan petrol tüketimini tasarruf edebiliyor! (CNN.com/asia January 9, 2008)

San Fransisco, naylon torbaları yasaklayan ilk ABD eyaleti oldu!
(NPR.org, National Public Radio)

Ancak sanayi de kâr dürtüsü ile direncini sürdürmekte. Özellikle gıda maddelerini -su dahil- saklama ve taşımada sorun daha da öne çıkmakta. Bez ya da kağıt torbaları, alışveriş filelerimizi yeniden anımsamanın zamanıdır. Besinler için ise elden geldiğince cam kaplara yönelmek olası sağlık sakıncaları, çevre kirliliği ile petrol ve türevleri tüketimini azaltmak açısından çok yerinde olacak. Türkiye’nin de gündemine gelir mi acaba??

Sevgi ve saygı ile.
02 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

SÜRÜ PSİKOLOJİSİNDEN KURTULMAK


SÜRÜ PSİKOLOJİSİNDEN KURTULMAK

Altan ARISOY
altanarisoy@gmail.com
 

(AS: Bizim katkılarımız yazının altındadır..)

1970’li yıllarda kısaltılmış adlar, rumuzlar, amblem ve şifreler kullanmak çok yaygındı. Özellikle sol siyasal akımlar içinde üç kişinin bir araya gelip, kendilerine kısa bir ad ve amblem bularak siyasal arenada güçlenmeye çalışmaları bıktırıcıydı. O yıllarda mitoz bölünme gibi çoğalarak sayıları 49’a ulaşan sol fraksiyonların ne olduklarını bilmek -salt bu yüzden- epey zordu.

12 Eylül cuntası bizim bu yöndeki uğraşmalarımıza bir son vermişti. Ama kurtulamamışız.
Şimdi de PKK aynı şeyi yapıyor.
PKK’ye resmi veya dolaylı yollardan bağlı olan örgütlerin sayısını kim biliyor? 20-30-40 ?..
Bir de bunların zaman içinde sürekli isim ve taktik değiştirmeleri var.
Özel bir iletişim dili oluşmuş gibi. Sanki her şeyi şifrelemişler. Bu yöntemin albenisi de var.
Bu yolla kendilerine bir gizem ve güç kattıklarını sanıyorlar(!.) Aslında kendileri de, ne olup bittiğini tam olarak bilmiyorlar. İşte bu yüzden halk hiçbir zaman bu örgütlerin in mi, yoksa cin mi olduğunu öğrenemedi. Olan “örgüt” sözcüğüne oldu. Halk bu masum sözcükten nefret etti. Allerji duydu. Egemenlerin istediği de buydu zaten.

Önce PKK’nın kullandığı birkaç kısaltmanın ne anlama geldiğini açıklamaya çalışalım.

PKK: (Partiye Karkerên Kurdistanê) Kürdistan İşçi Partisi (!.)
KCK:
Abdullah Öcalan tarafından kurulan Kürdistan Topluluklar Birliği.
KCK SÖZLEŞMESİ: Öcalan tarafından yazılıp 20 Mart 2005’te Kongra-Gel’e önerilen, 17 Mayıs 2005’te Kongra Gel tarafından kabul edilen Kürdistan Topluluklar Birliği örgüt sözleşmesi. KCK, bu sözleşmedeki kurallara göre oluşturuldu. KCK’nın anayasasıdır diyebiliriz.

KONGRA-GEL: Kürdistan Halk Kongresi. Şu isimler de kullanılır;
KADEK (Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi),
KHK (Kürdistan Halk Kongresi)

Bunların hepsi aynı şeydir.
Özetle; Kongra-Gel PKK’nın yasama organıdır. Korucusu ve önderi doğal olarak Öcalan’dır.
Öcalan cezaevinde yatarken; liderliğini yaptığı hareketin köklerini toplum içinde derinleştirmek, sağlamlaştırmak, yaygınlaştırmak,  örgütlenmeyi genişletmek, mücadeleyi büyütmek ve sürekliliğini sağlamak amacıyla geniş kapsamlı bir çalışma yaptı.

KCK sözleşmesi böyle ortaya çıktı. Sözleşme, “Önsöz” ve “Başlangıç” bölümlerinden başka 14 Bölüm ve 46 maddedir. Önsöz ve başlangıç bölümleri okunduğunda tarihsel, bilimsel, fikri temellerinin zayıflığı; ezberlere dayandığı; emperyalizmin, küreselleşmenin etkisi altında yazıldığı hemen anlaşılmaktadır. Öcalan değişmez kimi temel fikirler ortaya koyuyor. Yanlış burada… Hareketi yanlış gerekçelere dayandırırsanız, kesinlikle yanlış hedeflere varırsınız.

Şimdi KCK sözleşmesinde Öcalan’ın yaptığı temel yanlışlara bir bakalım. Şöyle diyor:

  • Ulus-devlet sistemi ise 20. yy’ın sonlarına doğru toplumsal gelişmenin, demokrasi ve özgürlüklerin önünde en ciddi engel durumuna gelmiştir. Günümüzde küreselleşme ile ulus-devlet aşılmaktadır. Yirminci yüz yılın başında geliştirilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi, devlet kurma hakkı olarak anlaşılmıştır. Bu temelde olu­şan ulus-devletler günümüzde gelişme önünde ciddi engel durumundadırlar. Ulus-devlete dayalı Birleşmiş Milletler modeli yürümemektedir. Körfez savaşı ve Irak’taki durum bunun kanıtı olmaktadır..” (KCK, önsöz) 

Bu yargı doğru değil… Öcalan’ı bu yanlış yargılara kimler, neden sürükledi? Düşünmelisiniz.
Öncelikle belirtelim ki;

  • Ulus-devlet sistemi hiçbir siyasal-toplumsal gelişmenin önünde engel değildir.
    Ama emperyalizmin  (küreselleşmenin) önündeki en büyük engeldir.

Ulus devlet modelinin, gelişmelerin önünde engel olduğu emperyalist bir propagandadır.

Körfez savaşı ulus devletin kötülüğünden değil, emperyalizmin küreselleşme aşamasında hegemonya hırsından çıkmış ve milyonlarca insanın canını almıştır. Demokrasi yerine yoksulluk, kan ve zulüm getirmiştir. Birleşmiş Milletler, ulus devlet modelinin kötülüğünden değil, emperyalist odakların küresel dayatmaları yüzünden umulan yararı sağlamamaktadır.

Ulus-devlet modeli son iki yüz yıla damgasını vurmuştur. 

Ve en önemlisi; ulus-devlet sistemini kötüleyen, ulus-devletlere savaş açıp yok etmeye soyunan devletlerin hepsi günümüzde de birer ulusal devlet niteliği taşırlar. Kendi ulusal çıkarlarına, ulusal bütünlüklerine çok düşkündürler. Bu yönden ülkelerinin en küçük bir zarara uğramasını asla kabul etmezler. Oralarda gelişme ve ilerlemeye engel olmayan ulus-devlet sistemi dünyanın başka ülkelerinde neden ilerlemenin önünü tıkasın?

Demek ki; “Ulus-devlet modeli gelişmeye engeldir” şeklindeki çıkış noktası yanlıştır. Bu yanlış yargının “tek kutuplu dünya” şımarıklığı içinde, emperyalist propaganda ile oluşturulduğunu unuttuk mu?
Devam edelim. Öcalan, ulus-devlet sistemini tu-kaka ettikten sonra “küreselleşme” eğilimlerinin soruna çözüm olmayacağını; onun yerine “Demokratik Konfederalizm” adını verdiği hayali bir sistemi önermektedir. Aslında, Demokratik konfederalizm diye küreselleşmeyi tarif etmektedir.
Dünya, hiçbir yaptırım gücü, kendini koruma gücü olmayan, birbirine çok zayıf bağlarla bağlı demokratik yapılı (!) köylere dönüşecekmiş.

Devam ediyor.
Aslında ben misyonumuzu ezilen halklar adına evrensel bir çıkış olarak görüyorum. Benim demokrasi anlayışım, birey demokrasisi değil, topluluk demokrasisidir. Ben toplumun farklı topluluklardan, gruplardan oluştuğuna ve bu grupların eşitliğine inanıyorum. Sadece bireysel hakların değil grup, kolektif hakların var olması gerektiğine inanıyorum.
(Not: demokrasilerde etnik farklılaşma, bölünme ve  özel ayrıcalıklar olmaz. AA)

“Bu Sözleşme ile birlikte, Kürdistan halkının özgürlüğü de klasik ulusal kurtuluşçuluk ve isyancılıkta aranmamaktadır.”

O zaman neden yalnızac hep terör, isyan ve şantaj var? Kürtler adına (!) yapılan bütün hareketlerin nihai (soncul) amacı neden Büyük Kürdistan’dır? Neden salt etnik gerekçelerle mücadele ediliyor? Ulus olamamış halkları neden Kürt ulusu olarak birleştirmeye çalışıyorsunuz? En büyük düşman olan feodaliteyle neden savaşmıyorsunuz? 

Öcalan sürekli olarak “demokratiklik” vurgusu yapıyor (!)

“Kürt halkını özgürleştirme stratejisi, esas olarak Kürt halkının demokratik toplum örgütlenmesi ve bunu komşu halklarla demokratik birlik ilişkisi içinde yürütmesi olarak ele alınmıştır. Kürt halkının özgürlüğünün güvencesi ne devlet ne de devletçiklerdir. Kürt halkının özgürlüğü ve Kürt sorununun demokratik çözümü Kürdistan ve Ortadoğu’yu demokratikleştirmektir. Koma Civakên Kürdistan projesi bu yönüyle Kürt halkını özgürleştirme stratejisidir.”

Feodalitenin, din, ağa, şeyh baskısının, cehaletin, yoksulluğun hüküm sürdüğü halkların “demokratik” şekilde örgütlenmesinin, sorun çözmesinin asla söz konusu bile edilemeyeceği ortadadır. Öcalan, bu modelin -demokratik konfederalizmin- önce Ortadoğu’da, yani Kürtlerin bulunduğu coğrafyada kurulacağını ve sonra dünyaya yayılacağını öngörüyor. Önce Ortadoğu, tepesine binen, ezen, sömüren emperyalizmin altında paramparça olacak. Tabandan ideal bir demokratik toplum örgütlenmesi başlayacak. Mutlu, barışçı bir toplum olacak. Sonra da bu düzen dünyanın bütün ezilen köşelerinde kurulacak. Yani bütün dünyaya “Demokratik Konfederal “ bir düzen gelecek. Küreselleşme tamamlanacak

Görüldüğü gibi KCK, Emperyalizmin Büyük Ortadoğu projesine tam uyumlu bir örgütlenme.

PKK çevresinde binlerce Kürt ve Türk aydını var. Ama böyle sakat bir oluşuma kimse itiraz etmiyor, ses çıkarmıyor (!) Hepsi bu projeye hizmet etmeye çalışıyor. Hani fikir özgürlüğü?..
Aslında demokrasi ve demokratiklik diye bir şey de yok. Örgütü kur, Sözleşmesini yaz. İçinde kendini “önderlik” diye tanımla. Özel yetkiler koy. Olmazsa, istediğin zaman değiştir. Adı da Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) olsun. KCK sözleşmesinin önderlik maddesinde her şey apaçık:

“..KCK kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir.”

Kendisini bir kurum ve karar mercii olarak tanımlıyor(!?) Belki o zaman zaman yakınındaki birkaç kişinin de fikrini sorar. Aslında tek örgüt var o da PKK… 

  • Emperyalizmin güdümü ve hizmetinde, en çok da kendi halkını katleden, sefil-perişan eden bir terör örgütü PKK…

Ötekilerin hepsi garnitür. Ana yemeği süslüyorlar. Adlarının da zaten bir önemi yok. Öğrenmeseniz de olur. Asıl büyük sorunumuz “sürü psikolojisi“nden kurtulmaktır. Başka bir özgürleşme yolu yok.

===========================================

Değerli Dostumuz Sn. Altan Arısoy‘a bu değerli yazısı için teşekkür ederek site okurlarımızla paylaşıyoruz.. Sn. Arısoy’un sitemizde daha önce de yazıları yayımlandı.. Okunsun dileriz..

Bu yazısıyla Sn. Arısoy, PKK – Öcalan denkleminin içyüzünü bir kez daha sergilemiş oluyor. İler – tutar yanı yok.. her yanı çelişki, kökten dökülüyor.. Şu 2 saptama ne denli belirgin :

  • Emperyalizmin güdümü ve hizmetinde, en çok da kendi halkını katleden, sefil-perişan eden bir terör örgütü PKK…
  • En büyük düşman olan feodaliteyle neden savaşmıyorsunuz? 

Biz de hep yazdık; Kürt ağaları – baronları, emperyalizmin kucağında kürt ırkçılığı yaparak sefil misyonlarını yerine getiriyorlar..

Biz de hep sorduk :
– Emperyalizm ile işbirliği yapılarak özgürlük savaşı verilebilir mi, bu ahlaki ve gerçekçi midir;
– Emperyalizmin yeryüzünde herhangi bir halkı özgürleştirdiğinin örneği var mıdır yoksa tersine “böl – yönet- köleleştir – sömür” şer ekseni midir?? Hangisi hangisi eyyy APO ve müritleri, maşalar ve ipleri ellerinde tutanlar; hangisi??

Sevgi ve saygı ile.
06 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com