10 baro ‘Saray’da adli yıl açılış törenine’ katılmayacağını duyurdu

Güncelleme (17.8.19).. Saraya gitmeyecek Baro sayısı 41’e yükseldi…

Adli yıl açılış törenine 41 baro katılmayacak

Yargıtay Başkanlığının 2 Eylül’de Cumhurbaşkanlığı Sarayında düzenleyeceği Adli Yıl açılış töreni için barolara gönderdiği daveti geri çeviren baro sayısı 26’ya yükseldi.

Törene katılacağını açıklayan Türkiye Barolar Birliği’ne (TBB) ise tepkiler sürüyor. İzmir Barosu TBB’ye “Bizi temsil etmiyorsunuz” ifadeleriyle tepki gösterdi.

İzmir Barosu’ndan Türkiye Barolar Birliği’ne hitaben yapılan açıklamada “İzmir Barosu 111 yıldır olduğu gibi bugün de hiçbir muktedirin önünde eğilmeyerek, temel hak ve özgürlüklerin korunması, demokrasi, insan hakları ve evrensel hukuk ilkelerinin uygulanması için erkler ayrılığı mücadelesini sürdürmektedir. Cumhurbaşkanlığı Kongre ve Kültür Merkezinde yapılacak olan adli yıl açılışına katılma kararı alarak nezdimizde meşruluğunuzu yitirmiş olduğunuzdan, düzenlenecek törende İzmir Barosu’nu temsil etmediğiniz hususunu bilgilerinize sunarız.” denildi.
*****

10 baro ‘Saray’da adli yıl açılış törenine’ katılmayacağını duyurdu

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)
İzmir Barosu’nun Yargıtay Başkanlığı’na yazdığı ve kamuoyuyla paylaştığı cevap yazısının ardından İstanbul, Muğla, Antalya, Adana, Aydın, Ordu, Bursa ve Van baroları da Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yapılacak yargı yılı açılışına katılmayacaklarını bildirdi. Kocaeli Barosu Başkanı Av. Bahar Gültekin Candemir de twitter hesabından yaptığı paylaşımında açılışa katılmayacaklarını, ”Yürütme erkinin temsilcilerinin sadece ve sadece davetli olarak katılabileceği ‘Adli Yıl’ açılış töreninin Cumhurbaşkanlığı kongre merkezinde yapılacak olması ‘Yürütme’nin ‘Yargı’ya müdahalesini kabulden öteye bir anlam taşımamaktadır” ifadeleriyle duyurdu.

[Haber görseli]

İzmir Barosu’nun ardından İstanbul, Muğla, Antalya, Adana, Aydın ve Ordu Baroları da Yargıtay Başkanlığı’nın 2019-2020 Yargı Yılı açılışı için yolladığı davete olumsuz yanıt verdi.

İstanbul Barosu‘dan yapılan açıklamada, “Yargının kurucu unsuru olan savunmanın meslek örgütü olarak, yeni bir yargı yılının açılışında birlikte olmaktan kıvanç duyabilirdik” denilen cevap yazısında, toplantının Cumhurbaşkanlığı Kongre ve Kültür Merkezinde yapılacak olduğuna işaret edildi ve burada yapılacak bir açılış törenine katılmanın mümkün olamayacağı bildirildi.

İstanbul Barosu Başkanı Avukat Mehmet Durakoğlu’nun imzasıyla yayımlanan cevap yazısı “Tarihe not düşmek adına Başkanlığınızın takdirlerine sunarız” cümlesiyle sonlandırıldı.

MUĞLA BAROSU DA KATILDI

İstanbul Barosu’nun ardından Muğla Barosu da konuyla ilgili katılmayacağını duyurdu. Muğla Barosu Başkanı Avukat Cumhur Uzun’un imzasını taşıyan yanıt yazısında “2019-2020 Adli Yıl Açılış Töreninin Cumhurbaşkanlığı Kongre ve Kültür Merkezinde yapılıyor olması, bu anlayışa (yargının herkese eşit ve tarafsız olduğu) katkı sunmak yerine zarar verici olduğu değerlendirildiğinden, nazik davetinize icabet edemeyeceğimizi üzülerek bildiririz” denildi.

MEKANSAL SORUMLULUĞU BİLE PAYLAŞMAYIZ

Antalya Barosu Başkanı Av. Polat Balkan da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının adli yıl açılışına ilişkin daveti ile ilgili yaptığı açıklamada katılmayacaklarını duyurdu. Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2019-2020 Adli Yıl Açılış Töreni ve Adli Yıl Açılış Kokteyli daveti bize de yapıldı. Şu ana dek bu konuyla ilgili kimi baro başkanlıklarınca açıklamalar yapıldı. Açıklamalara katılıyorum. Konuya ilişkim görüşümü özetlemeye çalışayım: Biz, adaletsizliklere, hak ihlallerine, hukuksuzluklara direnenlerdeniz; alkışlayan, boğun eğenlerden değil!
Biz, hukuk devleti ve insan haklarından yana taraf oluruz; iliksiz cübbelerinde düğme arayanlardan, sıraya dizilenlerden değil! Biz,

– gerçek bir hukuk devleti,
– bağımsız ve tarafsız yargı ve
– özgür savunma istiyoruz;

“Yargı denetimsiz iktidar, savunmasız yargı” değil. Yargıya duyulan güveni dibe düşüren, hukuku ve yargı bağımsızlığını hiçe sayan bir anlayış ile mekansal sorumluluğu bile paylaşmayız.”

BURSA BAROSU: BU TÖREN YARGI MEKANLARINDA YAPILSAYDI, KOŞA KOŞA GELİRDİK

Bursa Barosu da Yargıtay’ın adli yıl açılış töreni davetini reddetti. Bursa Barosu Başkanı Av. Gürkan Altun’un Yargıtay Başkanlığı’na yanıtında şu ifadeler kullanıldı:

Yasalar hukuku gerçekleştirme aracıdır ancak yasalar her zaman hukuka uygun olmayabilir veya hukuka uygun yorumlanmayabilir. İşte o zaman adaleti amaç edinmiş hukukun üstünlüğünü şiar edinmiş yargı devreye girer. Ama yargının devreye girebilmesi “bağımsız” ve “tarafsız” olabilmesine bağlıdır. Yoksa gücün elinde araçsallaşır. O nedenle yargıya güvenin zaten sürekli zedelendiği bir toplumda yargının yürütmenin himayesinde olduğu izlenimi ile şekilden öte anlam ve sonuçlar çıkan nazik ama Anayasa’da belirtilen yargının bağımsız ve tarafsız olması ilkesine aykırı bulduğumuz, yürütmeye ait bir mekandaki davetinize, yargının kurucu unsuru olan savunma mesleğinin temsilcisi avukatların meslek örgütü olan Bursa Barosu olarak icabet edemeyeceğimizi üzülerek bildiririz.

Bu tören, keşke yargının ev sahipliğinde ve yargının kurucu unsurlarının bütününe konuşma olanağı sunulacağı; yargının sorunları, kısa, orta ve uzun vadedeki çözüm hedeflerinin konuşulacağı; uzun yargılamalar, uzun tutukluluk sürelerinin eleştirilebileceği, düşünce ve ifade özgürlüğü lehine iletilerin verileceği yargı mekanlarında yapılsaydı koşa koşa gelirdik. Lakin, tören için yargıya değil, yürütmeye ait olan bir mekanın tercihi tüm bunları olanaksız kılmaktadır.

VAN BAROSU DA KATILMAYACAK

Van Barosu da Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada törene katılmama kararı aldığını duyurdu. Barodan yapılan açıklamada, ”Baromuz; Yargıtay Başkanlığı’nın 2 Eylül 2019 Tarihinde ”Cumhurbaşkanlığı Kongre ve Kültür Merkezi”nde yapılacak olan 2019-20 Adli yılı açılış töreni çağrısına, Yönetim Kurulu olarak törene katılmama kararı alarak durum resmi yazı ile Yargıtay Başkanlığı’na bildirmiştir.” denildi.

KOCAELİ BARO BAŞKANI: DAVETE İCABET EDEMEYECEĞİMİZİ BİLDİRDİK

Kocaeli Barosu Başkanı Av. Bahar Gültekin Candemir kişisel twitter hesabından yaptığı paylaşımında açılışa katılmayacaklarını bildirerek şu ifadeleri kullandı:

Kuvvetler ayrılığı ilkesi; adalet, demokrasi, temel hak ve özgürlüklerin güvencesidir. Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının tesisi, bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalınmasıyla olanaklı olacaktır. Bu nedenle ‘Yargı Yılı’ açılışının ‘Yürütme’nin idare merkezinde değil Yargı’nın merkezinde/evinde yapılması gerekli, değerli ve önemlidir. Yürütme erkinin temsilcilerinin yalnızca ve yalnızca çağrılı olarak katılabileceği ‘Adli Yıl’ açılış töreninin Cumhurbaşkanlığı kongre merkezinde yapılacak olması ‘Yürütme’nin ‘Yargı’ya müdahalesini kabulden öteye bir anlam taşımamaktadır. ‘Hukuk Devleti’, ‘adalet’, kavramları ile yargılama süreçlerinin ‘Hukukun Evrensel İlkeleri‘ne ne denli değer verilerek yapıldığının tartışma konusu olduğu ülkemizde bu durumun bağımsız savunmanın meslek örgütleri olan Barolar katında kabul edilmesi olanaklı değildir. Bu nedenle Yargıtay Başkanlığı tarafından yapılan nazik ve naif çağrıya icabet edemeyeceğimizi bildirdik.”

İZMİR BAROSU ‘KENDİNİZİ ÖZGÜRLEŞTİRİN, SİZ DE GİTMEYİN’ DEMİŞTİ

Yargı yılı açılışı ile ilgili Yargıtay Başkanlığı’na ilk tepki İzmir Barosundan gelmiş, Baro başkanı Özkan Yücel’in imzasını taşıyan ve kamuoyuna da duyurulan yanıtta;

“Halkın zerre kadar güven duymadığı bir yargı sisteminin parçası olmamak için sizlerin de ‘kendinizi özgürleştirmenizi’ temenni ederiz..” denilmişti.
==============================
Dostlar,

Baroların “red“ yanıtı ve tutumları son derece yerindedir. Gerekçeler de saygıdeğer ve gerçekçidir. AKP iktidarı son derece net biçimde, anti-demokratik ve dinci bir TEK ADAM yönetimini adım adım ve seçim hileleriyle ülkemize ne yazık ki dayatmıştır.

İtiraz salt 2019-20 Adli Yıl açılış töreninin mekanına da değildir. Güçler ayrılığını hiçe sayan eylemli despotik dayatmalara karşı çıkıştır asıl olan..

Hukuk ve savunma göstermelik duruma düşürülmüştür.  Bu törenler Yargının ev sahipliğinde yapılmalı, Yasama ve Yürütme organları yetkilileri Yargı erkini dinlemeli, sorunların çözümü için bilgilenmeli ve ardından gereğini yapmalıdır. Ne var ki, kutsal olan Savunma’nın temsilcisi olan Türkiye Barolar Birliğinin (TBB) başkanının bu törende konuşması, ilgili mevzuatta AKP = Erdoğan‘ın Başbakanlığı döneminde yasaklanmıştır. TBB Başkanı Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu‘nun konuşmasında eleştirilere katlanamayan dönemin Başbakanı Erdoğan, oturduğu yerden “edepsizlik etme“ biçiminde hakaret etmiş ve yanıtını da hemen almıştı :

  • Edepsizlik eden ben değilim sayın Başbakan…“

Başbakan Erdoğan, Danıştay’ın 146. kuruluş yıldönümü törenleri sırasında (10 Mayıs 2014) TBB Başkanı Prof. Fevzioğlu’nun eleştirilerine tepki gösterip salonu terk etmişti. Cumhurbaşkanı Gül’ün RTE’nin kolundan tutup engellemeye çalışması işe yaramamış ve TBMM Başkanı da dahil protokol salondan ayılmıştı.

Başbakan Erdoğan toplantıyı terk etmek zorunda kalmıştı! Bu tarihsel sahne aşağıdaki erişkeden izlenebilir..

https://www.cnnturk.com/video/turkiye/erdogandan-metin-feyziogluna-sert-tepki 

*****
Ayrıca, İzmir Barosunun Yargıtay Başkanlığının çağrı yazısına yanıtı tarihsel değerdedir ve aşağıda paylaşılmaktadır :
******
İZMİR BAROSU BAŞKANLIĞI
15.08.2019, sayı; 070/ 13579

YARGITAY BAŞKANLIĞI’NA

02.09.2019 tarihinde yapılacak olan Adli Yıl açılış töreni için tarafımıza göndermiş olduğunuz davetiyeye teşekkür ederiz. Bir kişi rahatsız olduğu için, Türkiye Barolar Birliği Başkanının adli yıl açılış törenlerinde konuşma yapmasının önüne geçmek amacıyla yasa değişikliği yapanların salonlarında, avukatları dinleyici olarak törene çağırmanızı ancak naiflik olarak adlandırabiliyoruz. Anlaşılan o ki; halkından kopuk bir yargı sisteminin mimarlarının, vatandaşın adalete erişimini zorlaştıranların, hiçbir canlıya yaşama olanağı tanımayanların, hakimlik ve savcılık
teminatını yok sayanların, hayalleri avukatsız bir yargı olanların salonlarında adli yılı açmak, 2019 yılında da sizlere nasip olacak.
Bu yanıt yazımızla, siyasi kararlarla, mesleki faaliyetlerini gerekçe göstererek yüzlerce mensubunu tutsak ettiğiniz onurlu bir mesleğin temsilcileri olarak, yaptığınız nazik daveti geri çevirmek zorunda olduğumuzu bildiriyoruz.
Bize kalırsa, siz de o salona gitmeyin. Çünkü yapacağınız konuşmada muhtemelen, yargının bağımsızlığından ve tarafsızlığından söz edeceksiniz. Hak mücadelesi veren binlerce kişinin cezaevlerinde olduğunu bilmenize karşın;
kişi özgürlüğü ve güvenliğinden, ifade özgürlüğünden, adil yargılanma hakkından, basın özgürlüğünden dem vuracaksınız. Kimseden emir ve talimat almadığınızı, hukuktan üstün hiçbir şey tanımadığınızı, üstünlerin hukukunu reddettiğinizi, üstüne basa basa tekrarlayacaksınız. Peki nerede? Yürütmenin başının yaşadığı sarayın salonunda. Bizler, insan haklarının korunduğu ve geliştirildiği, hukukun yok sayılmadığı, yargının siyasi iktidarın güdümünden çıktığı günlerde, tam bağımsız bir yargı teşkilatının ev sahipliğinde yapılacak bir törene katılımı, savunduğumuz değerlere daha uygun görüyor ve bu günü umutla bekliyoruz.
Biz avukatlar, yargı bağımsızlığı için tarih boyunca mücadele ettik. Yeni adli yılda da bağımsızlığımızdan aldığımız güç ve tarihimizden gelen kararlılıkla bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Halkın zerre kadar güven duymadığı bir yargı sisteminin parçası olmamak için sizlerin de “kendinizi özgürleştirmenizi” temenni ederiz.

Saygılarımızla.
Avukat Özkan YÜCEL
İzmir Barosu Başkanı
******

Sevgi ve saygı ile. 17 Ağustos 2019, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AYM’NİN HAK İHLALİ KARARI ÜZERİNE…

AYM’NİN HAK İHLALİ KARARI ÜZERİNE

– Barış Akademisyenleri Davası, Bireysel Başvurular Nedeniyle –

Ertan URUNGA
(E) Yargıç Albay
Gemlik, 08.08.2019

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

Anayasa Mahkemesi (AYM), 11.01.2016 tarihinde “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” başlığını taşıyan bir metni imzalayan akademisyenler hakkında Terör Örgütünün Propagandasını Yapmak suçundan yerel Mahkemece verilen Mahkûmiyet kararının kesinleşmesinden sonra, bir bölüm akademisyen tarafından davanın Bireysel Başvuru yolu ile AYM’ne taşındığı bilinmektedir.

Yüksek mahkemece yapılan inceleme sonunda, başvurucuların yüklenen suçtan yasaya ve hukuka aykırı olarak cezalandırılmasının, Anayasanın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiği kabul edilerek, Hak İhlaline (çiğnemine), ayrıca başvuruculara manevi tazminat ödenmesine ve kararın birer örneğinin gereği yapılmak üzere yerel mahkemeler ile Adalet Bakanlığına gönderilmesine, Başkan ve yedi üye dışında kalan sekiz üyenin ihlale ilişkin karşıoyu ve oyçokluğuyla 26.7.2019 tarihinde karar vermiştir.

AYM’nin tarihsel nitelikteki kararının gerekçelerini kamuoyuna açıklandığı 30.07.2019 tarihinde Sayın Prof. Dr. Ahmet SALTIK da bu Açıklamayı, Medya’ya yansıdığı biçimi ile kendi sitesinde paylaşmakla kalmamış; hukuksal yönden irdelediği bu ilginç açıklamaya ve medyadaki olumsuz tepkilere ilişkin düşünce ve eleştirilerini, Kararı veren yüksek yargıçları bile kıskandıracak büyük bir yetkinlikle dile getirmiş, bize takdirlerimizi sunmaktan başka söz bırakmamıştır.

Ancak adaletin mumla arandığı bugünkü karanlık ortamda, insanlığın onuru ve erdemi sayılan hak ve özgürlüklerimizin en büyük güvencesi olan yüksek yargı organları arasında hala hak ve adalet için direnen cesur ve aydın yargıçların bulunduğunu görmenin coşkusu içinde, sayın SALTIK’ın hukuksal eleştirilerine aynen katılırken, dikkatimizi çeken birkaç konuya da kısaca değinmek isteriz.

– Her şeyden önce şunu belirtelim ki AYM’nin bu Kararı, siyasal iktidarın öteden beri ayrımcılığı özendiren, ulusal ve demokratik olmayan ilkel politikaları yüzünden, bir karpuz gibi ikiye ayrılan Türk toplumu arasındaki bölünmüşlüğün, AYM üyeleri ile akademisyenler arasında da var olduğunu orta koymuştur.

– Yine bu kararda, amaca ulaşmak için her şeyi meşru gören ve güçler ayrılığını dışlayan bir ülkede, yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ile hukuktan asla söz edilemeyeceği için AYM üyelerinin bu kararlarında da genel ve ağır bir baskı altında bulunduğu, kimi anlatımları ve 8/8 sınır oyla karara varmalarından anlaşılmıştır.

– Kararda yer alan “AYM’nin Değerlendirmeleri” bölümünde (sh. 25); olay, suç ve başvurucularla ilgili nesnel olgu ve kavramların ayrı ayrı ele alınıp çağdaş ve bilimsel bir yaklaşımla değerlendirilmesi, Hak İhlaline ilişkin dayandığı hukuksal gerekçeleri tam bir isabetle ortaya koyup adil bir sonuca varılması nedeniyle, bizim de kimi noksanlıklarına karşın; genel olarak beğeni ile karşıladığımız bu Karara karşı yandaş medyada hukuksal eleştirilerden daha çok siyasal tepkilerin öne çıktığı, hatta YÖK Başkanının bu karara tepki göstermeleri için tüm Üniversitelere çağrıda bulunacak ölçüde ileri gidip, haddini aştığı da görülmüştür.

– Öte yandan bu kararın “Nihai Değerlendirme” bölümünde (sh. 32) ise; yüksek mahkeme kararlarında daha önce hiç rastlamadığımız ve sanki kimilerine hesap verir gibi “AYM’nin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında olabilir ..Bir ifade ya da açıklamanın ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilirken, söz konusu ifadelerin doğru ya da rahatsız edici olup olmadığı belirleyici olmaz .. Bu bildirinin, Anayasanın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğünün korumasından yararlanması gerektiği yönündeki yorumları, AYM’nin bildiride suç olan (!) düşünceleri paylaştığı ya da desteklediği anlamına gelmez..” şeklinde yanlış algılara neden olabilecek yersiz ve itici değerlendirmelere yer verilmesi, kararın saygınlığına gölge düşürmüştür.

– Burada bir ayraç (parantez) açıp şunu da vurgulamak isteriz ki bir yargıç için bağlayıcı ve belirleyici olan tek şey, kararının başkaları üzerinde yaratacağı etki ya da tepkiler değil; hukukun üstünlüğüne dayalı istencinin sesi olan vicdanıdır. Adalet Tanrıçası Themis’in gözleri kapalı olarak betimlenmesinin, yargıçların kimseye bağlı olmadan ve kimsenin etkisi altında kalmadan tam bir tarafsızlıkla hareket eden ve birilerine hesap vermek değil; tam aksine hesap sormak konumunda bulunan saygın ve onurlu kişileri ifade ettiği de unutulmamalıdır.

– Bütün bunların dışında, yerel Mahkemesinin akademisyenler hakkında sübuta erdiği kabul edilen suçun, 3713 Sayılı Yasanın 7/2. maddesinde yazılı tipik bir propaganda suçu olduğuna ve bu suçun asli ögesinin de “Terör Örgütünün Belirtilen Yöntemlerle Propagandasını Yapmak” olmasına göre, suçun öbür ögelerinin ayrı ayrı tanımını da yaparak irdeleyen AYM’nin değerlendirmelerinde; ifade özgürlüğü ile doğrudan ilgisi bulunan ve sine qua non (olmazsa olmaz) koşulu sayılan propaganda ögesi yönünden bildiride yer alan ifadelerin hemen her tümcesinin ayrıntılı biçimde irdelenip propaganda niteliğinde görülmediği kabul edilirken, ‘propaganda’ kavramının hukuksal tanımı yapılmadan boş geçilmesinin makul ve mantıksal bir açıklamasını yapamadığımızı belirtmek isteriz.

Çünkü bizim Ankara DGM Asıl Üyesi olarak görev yaptığımız 90’lı yıllarda suç sayılan Komünizm Propagandası kapsamında karşımıza çıkan ‘propaganda’ kavramının, “Bir görüş ve düşüncenin, taraftar kazanmak için söz, yazı, resim vb. gibi araçlarla sistematik ve sürekli olarak yapılan eylemler” şeklindeki tanımına uygun olarak karar verdiğimizi anımsıyoruz. Ancak bu tanım, TCK’nun 2004 yılında sil baştan değiştirilmesinden sonra da geçerli ise akademisyenlerin önceden hazırlanmış olan bir bildiriye imza atmaktan ibaret bulunan ve yasada bir suç olarak tanımlanmayan hareketleri nedeniyle hak ihlaline uğradıkları kabul edilerek karar verilmesi gerekirken; ayrıntılı olarak açıklanan nedenlerle nesnel ögelerinin oluşmadığı kabul edilen suçtan yazılı olduğu gibi değişik gerekçelerle Hak İhlaline karar verilmesinin; ileride, yargılamanın yenilenmesi aşamasında başvurucular aleyhine sonuçlar doğurabileceğini gözeterek, salt bu yönden hakkaniyete uygun bulunmayan kararın, hak çiğnemlerine ve yeni tartışmalara neden olabileceği kanısındayız.

Hak için direnenlere selam olsun!
=======================================
Dostlar,

(E) Yargıç Albay Sayın Urunga’nın irdelememize ilişkin övücü sözlerine teşekkür borçluyuz..

AYM kararının tümünü gerekçeleri ile okuyarak yazmış değildik o yorumumuzu (http://ahmetsaltik.net/2019/07/30/aym-hak-ihlali-kararinin-gerekcesini-acikladi/).

Ancak Sn. Urunga oldukça önemli bir belirleme yapmakta :

Terör örgütünün propagandasını yapmak gibi bir suç tanımının olmamasına dayanılması gerektiğini vurguluyor. Oysa AYM’nin, suçun yasal tanımının yapılmamış olmasını geçip, yapılmayan tanımın nesnel ögelerinin gerçekleşip gerçekleşmediği irdelemesine dayalı hüküm kurduğunu öne çıkarıyor.

Yargılamanın yenilenmesinde umarız bu yanılgı yeni hak çiğnemlerine yol açmasın. Bu arada salıvermelerin başladığını sevinerek izliyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 15 Ağustos 2019, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

TTB’den Kanada Tabipler Birliği’ne Kaz Dağları için mektup

TTB’den Kanada Tabipler Birliği’ne Kaz Dağları için mektup

08.08.2019, http://www.ttb.org.tr/325yhsu

Kanada Tabipler Birliği Başkanı

Dünya Tabipler Birliği Tarafından benimsenen Çevresel Konularda Hekimlerin Rolü Bildirgesi, hava, su ve toprak gibi insanlığın yaşam ve sağlık için gerekli ortak kaynaklarının korunması ve bu kaynakların tahribatının engellenmesi konusunda tabip kuruluşlarının rolüne ve uluslararası çabaların koordinasyonunda ortaklık sağlama gerekliliğine işaret eder. Türk Tabipleri Birliği olarak bir çevresel ‘saldırı’ konusunda sizi bilgilendirmek istiyor ve bu konuda işbirliğinizi rica ediyoruz.

Bugün Türkiye’de insanlar, özellikle tarihsel / mitolojik önemiyle insanlığın ortak mirası olan bir coğrafi bölgede büyük bir çevresel tehlikeyle karşı karşıyadır. Türkiye’nin batısında Ege Denizi kıyısında pek çok uygarlığa beşik olmuş, mitolojideki İda dağı olarak bilinen Kaz dağları ve çevresi, biyolojik çeşitlilik açısından biricik özelliğe sahiptir. Homeros’un İlyada’sında anlatılan Truva savaşının geçtiği yer bu dağın eteklerindedir. Türkiye’nin en iyi zeytinleri bu bölgede yetişmektedir. Çağlar boyunca yöreye yerleşenler burada sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürmüşlerdir.

Bugün ne yazık ki bu bölgede Kanada kökenli ALAMOS GOLD INC. 25 kilometrelik bir havzada üç ayrı proje ile altın madeni ruhsatı almıştır. Bu şirket tarafından işletme ruhsatı alınan altın madeni alanı, yakındaki Çanakkale ilinin tek içme suyu kaynağının yer aldığı Kirazlı Atikhisar’ı da kapsamaktadır. Maden hazırlık çalışmaları için 45 bin ağacın kesilmesi planlanmıştır; ancak daha altının çıkarılacağı alan açılmadan 195 bin ağaç kesilmiştir. Çevredeki yaban yaşamı şimdiden çok ciddi zarar görmüştür.

İşletme açıldığında 20 bin ton siyanür kullanılacak; arsenik, antimon, kurşun, kadmiyum, krom gibi binlerce ton ağır metal işlem sırasında çözünecek ve çevreyi kontamine edecektir.  Çıkan toz, olası kazalar (benzer durumlarda tanık olunduğu gibi) ve deprem, esasen olumsuz olan durumu daha da ağırlaştıracak etmenler arasındadır.

Bunlara ek olarak, madencilik sektörü ormansızlaşmaya yol açan faaliyetlerin başında gelmektedir. Karbon salınımlarının azalmasına, dolayısıyla iklim krizine karşı mücadeleye katkı sağlayan ormanlar tahrip edilmektedir. Günümüzde iklim krizine karşı mücadelede başlıca stratejilerden biri, ormansızlaşmadan kaçınılması, biyolojik çeşitlilik kaybının azaltılması ve ekosistemler üzerinde baskı oluşturan faaliyetlerle ilgili olarak “önce iklim” diyen adaptasyon stratejileri geliştirilmesidir. Hükümetler Arası İklim Panelinin (IPCC) son raporu da iklim kriziyle mücadelede ormansızlaşmanın azaltılmasının taşıdığı önemi özellikle vurgulamaktadır. Dolayısıyla, İda Dağındaki madencilik faaliyetlerinin sonuçlarının belirli bir alanla sınırlı kalacağını düşünmek doğru olmayacaktır.

En önemlisi ise yörede yaşayan halkın hemen hemen tümünün bu ‘saldırıya’ karşı olmasıdır. Yöre halkı sesini duyurmak için toplantı, gösteri ve dilekçe dahil düzenli olarak protesto eylemleri düzenlemektedir (imzacı sayısı bugün 500 bini aşmıştır ve imza kampanyası sürmektedir).

Ne var ki gerek Türkiye Hükümeti gerekse şirket CEO’su John McCluskey bu konuda işbirliğine yanaşmamakta, protestocuların gündeme getirdikleri çok yönlü insani ve çevresel kaygılara duyarsız davranmaktadır. McCluskey protestocuları ‘siyasal gündem’ izlemekle suçlamaktadır: “Bu saldırının, çevresel duyarlılık örtüsüyle gizlenmiş derin bir siyasal gündemden kaynaklandığını düşünüyorum.” 

Ayrıca Kanada Hükümeti siyanür kullanımının insan ve çevre sağlığı açısından ciddi bir sakınca taşıdığını açıkça belirtmiştir. Halen, siyanür kullanımıyla ilgili riskler karşısında çok daha titiz risk yönetimi usulleri ve çevresel etki izleme çalışmaları önerilmektedir.

Kanada Hükümeti adına yapılan böylesine net bir açıklama, Kanadalı şirketler Kanada sınırları dışındaki duyarlı ortamlarda madencilik faaliyetleri yürütürken de dikkate alınmalıdır.

Türk Tabipleri Birliği olarak ciddi kaygılarımız vardır ve tarihsel ve doğal varlıkları ile biricik olan bölgenin daha çok tahrip edilmemesi, binlerce insanın yaşam alanlarını yitirmemesi, yerel habitatın zarar görmemesi ve insanların hastalanmaması için mücadele vermekteyiz. Türkiye’deki ALAMOS GOLD projesinin sonuçları iklim değişimini ve çevresel bozulmayı ulusal sınırları aşacak biçimde etkileyecektir. Bu konuda tabip kuruluşlarının küresel ölçekte çaba göstermesi gerekmektedir ve Kanada Tabipler Birliği de Kanada Hükümeti’nin siyanür ve çevre konusundaki titizliği dikkate alındığında konuya müdahale açısından özel bir konumda yer almaktadır. ALAMOS GOLD INC’in yol açtığı çevre yıkımına son verilmesinde; ortak evimiz, insanlığın belleğinin bir parçasını oluşturan bu değerli yörede habitat ve sağlığın korunmasında yardımlarınıza ihtiyacımız var. Bu bağlamda Kanadalı meslektaşlarımızdan Kanada resmi makamlarını ve kamuoyunu ALAMOS GOLD INC’in ülkemizdeki faaliyetleri ve bu faaliyetlerin sonuçları konusunda bilgilendirmelerini, söz konusu faaliyetlerin durması için demokratik bir basınç yaratmalarını istiyoruz.

İşbirliğiniz ve değerli çabalarınız için şimdiden teşekkürlerimizi iletiyoruz.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Sinan Adıyaman
Türk Tabipleri Birliği Başkanı

Kanada Tabipler Birliği’ne gönderilen mektup için tıklayınız.

==================================
Dostlar,

Söz konusu mektubun İngilizcesini biz de pdf olarak sitemize yüklüyor ve okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz.

Kazdaglari_Katliami_Icin_Kanada_Tabipler_Birligine_Mektup

Sevgi, saygı ve KAYGI ile. 15 Ağustos 2019, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Paran olsa da öl sistemi!.

Paran olsa da öl sistemi!.

Ahmet TAKAN
YENİÇAĞ, 11.8.2019

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

İktidarın “rüya projesi”ydi şehir hastaneleri. Daha yolun başında sağlığımızı çökertir hale geldi. Devlet % 70 doluluk garantisi veriyor. Bu orana ulaşılamaz ise Hazineden para ödeniyor. Benim de başımdan geçti, şehir hastanelerine zorla hasta götürülüyor. Yaşam merkezlerinden çok uzak. Acil, engelli ve hasta yaşlılar için türlü zorluklar anlatıla anlatıla bitirilemiyor. Ve bir dünya eksiklikler…

Tıp doktoru, İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Aytun Çıray ile başta şehir hastaneleri olmak üzere  sağlık sektörünün sorunlarını konuştuk. İşte o söyleşi;

Sayın Çıray, bir gazeteci olarak uzun zamandır AKP’nin sağlık politikalarından şikayetler alıyorum. Siz reform çalışmaları ile bilinen Sağlık Bakanlığı müsteşarlarından biriydiniz. 7 Bakan, 3 Başbakan ile çalıştınız. Sağlık politikalarında son durumu sizinle konuşmak istedim.

A.Ç: Teşekkür ederim. Sayın Takan, çok iyi bilirsiniz bir zamanlar sağlık muhabirleri olurdu ve milletimiz onların haberleri aracılığı ile sağlık sektörünün pratiğinde neler olup bittiğinden haberdar olurdu. Aksamaları tespit ederler, hatta manşetlere taşırlardı. Şimdi ise milletimizin  yalnızca cilalanmış sağlık politikalarından haberdar olmasına izin veriliyor. Halbuki sağlık politikalarında uzun zamandır işler hiç iyi gitmiyor. AKP’nin ‘Sağlıkta Dönüşüm’ projesi çok iyi başladı ancak fiyaskoyla sonuçlanıyor. Cilalı sağlık dönemi sona erdi. Artık göz boyamada sınıra dayandık.

–Bir ara AKP’nin oyunun yüksek çıkmasına etki eden en önemli faktör ‘Sağlıkta Dönüşüm’ projesiydi. Bu etki nasıl yaratıldı?

A.Ç: Sağ­lık Re­form Pa­ke­ti be­nim müs­te­şar ola­rak ba­şın­da bu­lun­du­ğum ekip­çe ha­zır­lan­mış ve kal­kın­ma pla­nı he­def­le­ri içi­ne alın­mış­tı. An­cak ha­ya­ta ge­çi­ril­me­si için “va­tan­daş­lık nu­ma­ra­sı­” ça­lış­ma­la­rı­nın bit­me­si ge­re­ki­yor­du. Sayın Akşener‘in başlattığı MERNİS de, AKP hü­kü­me­ti dö­ne­min­de bit­ti ve böy­le­ce adı Sağ­lık­ta Dö­nü­şüm Pro­je­si ola­rak de­ğiş­ti­ri­len uy­gu­la­ma­lar baş­la­tıl­dı. SSK ve dev­let has­ta­ne­le­ri tek ça­tı al­tın­da top­lan­dı, has­ta­ne ec­za­ne­le­ri ye­ri­ne ilaç­lar özel ec­za­ne­ler­den alın­ma­ya baş­lan­dı. Bu du­rum do­ğal ola­rak has­ta kuy­ruk­la­rı­nı azalt­tı. Sağlık politikalarında son derece başarısız olan Durmuş döneminden sonra ise bu hiz­met­ler va­tan­daş­larda çok büyük bir farkındalık ve doğal olarak memnuniyet yarattı.

–Sağlık hizmetlerinde kaliteyi belirleyen faktörler nelerdir?

A.Ç: Kaliteli sağlık hizmeti kolay ulaşılabilir ve hakkaniyetli olmalıdır. Sağlık politikalarında asıl olan, sağlık hizmetlerini halka en düşük maliyetle ve en kolay ulaşılabilecek şekilde organize etmektir. Sağlıkta etkinlik ve verimliliğin başlıca ölçüsü de budur. AKP iktidarına yön veren rantçı anlayış nedeniyle sürdürülemedi ve sağlık harcamaları Türk halkının üstüne ağır bir yük olarak bindi. Sağlıkta katkı payları alınmaya başlandı. Sağ­lık­ta da AK­P’­nin “yan­daş­la­ra peş ­ke­ş” zih­ni­ye­ti dev­re­ye gi­rin­ce de sis­tem çök­tü.

  • Şehir hastaneleri kesintisiz bir peş keş sistemidir.

Yükleniciye hazine arsasını veriyorsunuz, yetmiyor işletmeleri veriyorsunuz, yetmiyor şehir hastanelerine gitmeyi adeta zorunlu hale getirmek için önce çalışan hastaneleri çalışmaz hale getiriyor, sonra da kapatıyorsunuz. O da yetmiyor, şehir hastanesi müteahhitlerine aynı köprülerde verilen geçiş garantisi gibi yükleniciye hasta garantileri veriyorsunuz. İnsaf!

–Bu modelin dünyada başarılı olduğunu söylüyorlar…

A.Ç: Bir Sağlık Bakanı’nın devletin binalarını kendi hastane şirketleri üzerine geçirdiği bir ülkede her şey söylenebilir.

  • Şehir hastaneleri daha önce Dubai, İngiltere ve Kanada gibi ülkelerde uygulanmış ve çok büyük kamu zararına neden olmuş bir modeldir.
  • Dolayısıyla da terk edilmiş, modası geçmiş, günümüz sağlık anlayışına tamamen aykırı bir modeldir.

Şehrin bir ucundaki hasta öbür ucuna gitmek zorunda olduğundan ulaşımı zordur.

  • Yani hastalar ambulanslarda can verecekler demektir.

Devasa oldukları için yönetilemezler. Hastalar koridorlanda kaybolurlar.

  • Bu sistem kesintisiz bir peş keş sistemine dönüşmüştür. Bunlar hastaneden çok otel.

Hem de iş görmek için 20 bin adım yürünmesi gereken bir otel. Bölümler arası çok uzak olduğu için acil hastaların yaşamları tehlikede. Özel şirketlere verilen laboratuvar hizmetleri de aksıyor. Büyüklük hastane enfeksiyonlarını artıracak.

–Bu iş Türk milletine amiyane tabirle söylersek kaça patlayacak?

A.Ç: 18 hastanenin toplam yatırım maliyeti 10.5 milyar dolar ancak ödenecek kira miktarı ise 30.2 milyar dolar. 20 milyar dolarlık büyük bir olay bu! Bu yıl hasta ve yol garantileri için bütçeye konulan miktar 9,5 milyar lira. Bu kimin cebinden çıkıyor?

    • AKP iktidarları sağlıkta ‘paran yoksa öl’ politikalarından, ‘paran olsa da olmasa da öl’ politikasına getirdi Türkiye’yi.

Dünyada yeni hastane konsepti (AS: kavramı), ulaşılabilir, yönetilebilir hastane konseptidir. Kentin her yanına dağılmış olmalıdır. Hastane kompakt olmalıdır ki, acil hastalara hemen ulaşılabilsin. Hasta polikliniklerde kaybolmasın. Bu hastaneler yeni yatak kapasitesi yaratmayacağı gibi, mevcut hastaneler kapatılarak hastanelere ulaşım zorlaşacak, vatandaşlarımız acil servise ulaşamadan yaşamını yitirecektir.
===========================================
Dostlar,

POST-MODERN İŞGAL ALTINDAKİ ÜLKEMİZ, AKP = RTE ve KURTULUŞ

26 Nisan 2012’de değerli meslektaşımız, tıbbiye yıllarından arkadaşımız Dr. Aytün Çıray, TTB önceki başkanlarından Dr. Eriş Bilaloğlu, o sırada FETÖ’nün kumpas davaları ile Silivri zindanlarına konan E. Org. Çetin Doğan‘ın eşi Nilgül Doğan’ın katılımı ile, Nurzen Amuran yönetiminde Dosya programında birlikte olmuştuk. Konumuz aşağıdaki gibiydi :

  • Hasta, Tutuklu-Hükümlü ve Hekim Hakları, Sağlık Çalışanlarına Yönelik Şiddet,

Şehir Hastanelerini biz tek 1 sözcükle tanımlıyoruz : TALAN!

  • Evet, Erdoğan’ın kendi deyimi ile hülyası, rüyalarını süsleyen ŞEHİR HASTANELERİ BİR TALANDIR! 

Kökü dışarıdadır ve asla yerli ve milli değildir. IMF – DB.. dayatmasıdır.
Başlangıçta salt, bedelsiz kamu arazisine hastane binası yapmak ve otelcilik – lokantacılık hizmeti ile sınırlıyken;
– giderek laboratuvar hizmetleri
– görüntüleme hizmetleri
gibi yüksek bedelli ve getirili tıbbi işlem ve hizmetlerden de Sağlık Bakanlığı çekildi.
Ardından, bunlar da yetmediğinden;
“maliyeti yüksek teknik hizmetler“ de eklendi peş keş ve rant ikramına..
Çok yüksek bedelli kiralar 25 yıl boyunca vergilerimizden ödenecek..
Bu proje kapsamında Sağlık Bakanlığına yeni bina da yaptırıldı.
Devletin kendi Bakanlık binasını inşa etme gücü yok!?

AKP iktidarı ile 17+ yılda bu sefil durumlara düşürüldük!
Sıhhiye’deki çok sayıda bina ve oldukça kapsamlı mekanlar şimdilik terk edildi..
Yakında, paha biçilmez maddi ve tarihsel değeri olan o yerleşke de bir biçimde yandaşlara ikram edilecektir AKP = RTE tarafından.

Dinci = Dini siyasete ve çıkarlarına acımasız ve ölçüsüzce alet eden AKP iktidarı, salt şimdiki kuşak yandaşlarını dünya nimetlerine boğmakla yetinmiyor.. Yandaşların çocuklarının hatta torunlarının bile geleceğini halkımızın sırtından güvenceye alıyor..

Elbette bu kesintisiz – kuşaklararası soygunun bedelli de salt şimdiki kuşak AKP yandaşı olmayanlar değil, onların çocukları hatta torunları… Böylesine uzun yansımalı soygunun siyaset tarihinde örneği yok gibi..

  • Türkiye’nin her yeri hem gerçek hem de mecaz anlamda tam bir YANGIN yei!

Ancak böyle giderse elde avuçta Türkiye kalmayacak!

  • Ülkemizin pek çok yerinde, asla rastlantı ya da kaza olarak açıklanamayacak yangınlar yaşanıyor..
  • Bu saldırıların – sabotajların mutlaka ve hızla engellenmesi gerek.
  • İktidar = RTE bu yakıcı sorunun ne denli ayırdında, bilemiyoruz.
  • Ancak kamuoyuna gerçekler açıklanmalı ve halkın da desteği ile, adeta seferberlik düzeyinde önlemler hızla alınmalıdır.

    Görüntünün olası içeriği: dağ, açık hava, doğa ve su

  • İktidarın suskunluğu ve eylemsizliği asla kabul edilemez..
  • Ülkemizde haraç – mezat satılmadık, yerli – yabancı yandaş sermayeye peş keş çekilmedik iktisadi kamu kurum – kuruluşu kalmadı. Yine de borca boğulduk özellikle son 17 yılda AKP iktidarı ile.
  • Şimdi Türkiye’nin doğal yer üstü ve yer altı kaynakları, ormanları, madenleri, suları, kıyıları talan edilerek, gelecek kuşakların yaşam hakkı çalınarak sözde yeni kaynaklar yaratmaya çalışıyor AKP.
  • Böyle giderse çok yakında Türkiye yaşanılır bir ülke olmaktan çıkacak.
  • Türkiye sıcak işgal altında olsaydı, bunca ağır zarara – yıkıma uğrar mıydı!?İşte KüreselleşTİR me = Yeni emperyalizm = Yeni Dünya Düzeni masalı budur ve ve 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr paçavrası, 100. yılında neredeyse post-modern sürümüyle yaşama geçirilmiştir.
  • Kinci Batı, Lozan’ın rövanşını alma derdindedir ve Türkiye apaçık bir post-modern işgal altındadır. 
  • Bu çok ağır ve asla kabul edilemeyecek olan tablonun temel sorumlusu AKP = RTE‘dir!
    Doğallıkla önce değerler yozlaştırılmış, ardından ekonomi çökertilmiş ve sonuç alınmıştır.

Sonuç olarak                              :

  • Türkiye ağır yaralıdır ve kan yitirmektedir; kitleler dinci tevekkülle uyutulmaktadır.
    Bu durum ölümcül bir durumdur ve ACİL MÜDAHALE ZORUNLUDUR!   
  • CHP, erken seçimin zamanı olmadığını söylüyor… Tersine, ACİLEN ERKEN SEÇİM  kaçınılmazdır bu iktidardan bir an önce kurtulmak için..
  • Yarattığı çok yönlü bunalımı çözmesini bu çok ağır sorunları yaratan AKP’den beklemek hayalcilik hatta gaflettir. Çözmeye çabalasın ve daha da yıpransın siyaseti ülkeyi ve halkı feda etmektir.
  • Yaygın mitinglerle halka çok acı ve çok ağır gerçekler açık seçik anlatılmalı ve  Cumhur ittifakı erken seçime zorlanmalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 13 Ağustos 2019, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı,
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Milli Mücadelenin 100. Yılı ve Derince Belediye Başkanı Zeki Aygün

Milli Mücadelenin 100. Yılı ve Derince Belediye Başkanı Zeki Aygün

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Atatürkçü Düşünce Derneği’nin öncülüğünde düzenlenen, 100 Yıllık Cumhuriyetimize ve milli mücadelemize ışık tutacak olan Cumhuriyet TIR’ına, Derince Kent Meydanında yer verilmemesini şiddetle kınıyoruz.

Cumhuriyet TIR’ına kent meydanında yer verilmemesi nedeniyle, kent merkezinin dışında da olsa, Yenikent muhtarlığının önünde 5-6 Ağustos 2019 günlerinde Cumhuriyet TIR’ı, Derinceli yurttaşlarımızla buluşacaktır.

Pennsylvania’yı KÂBE olarak görüp, Fethullah Gülen’e tapanların, topluca el ayak öpmeye gidip, orada hocasının burnunu sildiği mendili gözlerine sürenlerin, elini sıktığı için “6 ay ellerimi yıkamayacağım” diyenlerin Cumhuriyete ve milli mücadeleye sahip çıkmaları elbette ki beklenemez. Yukarıda belirttiğimiz Pennsylvania gerçeği, Kocaeli basının arşivlerinde mevcuttur.

 AJAN Hocalarının 15 Temmuz’da yapamadığını, siyasal gücünü kullanarak, kadife yumrukla yapmaya çalışanlar er ya da geç bunun hesabını vereceklerdir. Suçlarının hesabı yasalarımız önünde mutlaka sorulacaktır.

Derince Belediye Başkanı Zeki Aygün’ün, Cumhuriyet ve milli mücadele adını taşıyan bu yüce değerlerin karşısında almış olduğu bu katı tutum, özünde Cumhuriyet ve ATATÜRK karşıtlığının eyleme dökülmüş tipinden başka bir şeyle açıklanamaz. Tüm Türkiye’de baş tacı edilen ve gittiği her il ve ilçede halkımızın yoğun sevgi ve ilgisiyle karşılanan Cumhuriyet TIR’ının, Derinceliler ile buluşmasını engellemek, kime ve neye hizmet etmektir?!

Bu gücü ve yetkiyi kimden, nereden almaktadır Derince belediye başkanı??.

Cumhuriyet TIR’ını kent merkezine sokmamak, yollarda bariyer kurmak ve bu yöntemle ATATÜRKÇÜLERE engel çıkarmak sonuç vermemiştir.  Benzer engellemeler, ihanet ve kumpaslar, 15 Temmuz öncesi de yaşanmıştır. Bu zincir 15 Temmuz’da olduğu gibi yine kırılmıştır.

Son olarak Atatürk’ün şu sözünü herkese anımsatmak isteriz :

  • Vatana ihanetin nedeni olmaz; er ya da geç bedeli olur.”

Büyük Türk Ulusuna Saygılarımızla. 04 Ağustos 2019

Ahmet KAVAZ
ADD İzmit ve ADD Kocaeli Şubeleri Eş Güdüm Başkanı
Sefa KARAHASAN
ADD Derince Şube Başkanı

=======================================
Dostlar,

AKP anlayışının genel çizgisi ile ATATÜRK ve CUMHURİYET karşıtı içyüzü bir kez daha bu acı veren engelleme nedeniyle sergilenmiştir.

Kuşku yok, tüm AKP seçmenleri bu eksende değildir. Atatürk’e ve Cumhuriyet’e bağlı AKP seçmeni arkadaşlarımızı elbette ayrı tutuyoruz. Bu arkadaşlarımızın, Derince Belediye Başkanı Bay Zeki Aygün ve benzerlerinin davranışlarından rahatsız olduklarını da biliyoruz. Ancak sessiz kalmayıp, bu bağışlanmaz yanlışlara engel olmak için çaba göstermelerini diliyoruz.

Bay Başkan Zeki Aygün yanlışından hemen dönmeli ve Derince halkından özür dilemelidir.
Bu arada AKP üst birimlerinin ve Genel Merkezinin alacağı tutumu da gözlüyoruz ve tarihe gerekli notları düşeceğiz..

Image result for Atatürkçü Düşünce Derneği Cumhuriyet TIR'ı

AKP = RTE, böylesi yanlışlarını akıl dışı biçimde takıntılı olarak sürdürürlerse, iktidardan düşmeleri daha da hızlanacaktır. Bundan hiç ama hiç kuşkuları olmasın.

Yüz yıla yaklaşan Cumhuriyet tarihimizde, Atatürk başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyetinin temel değerleri ve kurucu felsefesi ile çatışan herkes, er ya da geç bu anlamsız kavgasında yenilmiştir. AKP = RTE de bu tarihsel eytişimsel (diyalektik) yasadan asla bağışık değillerdir.

Sevgi ve saygı ile. 06 Ağustos 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
ADD Genel Bakan Yrd. (2004-2006)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com