Oyunlar Kıbrıs üzerine

Oyunlar Kıbrıs üzerine

Şezlong operasyonu!… YURDAGÜL ATUN

Prof. Dr. (İnş. Müh.), Dr. (Ulus. İliş.) Ata ATUN
Dekan, Kıbrıs İlim Üniversitesi
KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı
e-mail: ata@ataatun.com veya  ataatun@gmail.com
http://www.ataatun.org   Facebook: AtaAtun1

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Latince güzel bir dil.
Roma İmparatorluğunun ve tüm Avrupa’nın bir dönem dinsel, devlet, hukuk ve yazım dili olarak Latinceyi kullanmış olması boşuna değil. Neredeyse tüm Batı Avrupa dillerinin atası Latince.
Uluslararası İlişkilerde benim en çok hoşuma giden tanımlama “Divide et impera” cümlesi. “Böl ve Yönet” manasında. Romalılardan kalan bir yönetim tarzı mirası. Daha beş yaşında iken bu terimi rahmetlik babamdan duymuştum. Babam bazen “İngiliz, Kıbrıs adasını rahatlıkla yönetmek için ‘Böl ve yönet’ sistemini kullanıyor. Osmanlı bunu hiç yapmamıştı, azınlıkları birbirine hiç düşürerek menfaat sağlamak yoluna hiç gitmemişti.” derdi.

Çocuk kafam bu cümlede bir hinlik olduğunu seziyordu ama tam olarak babamın ne demek istediğini pek anlayamıyordum. Babamın bahsettiği azınlıklardan bir tanesinin komşumuz Rumlar, diğerinin de biz Türkler olduğunu hiç anlayamamıştım belirli bir yaşa gelinceye kadar.

Benim favorim olan “Divide et impera” cümlesindeki sihirli kelime “impera”.
“İmpera” Yönetmek manasında.
“İmperatore”, Yönetici veya Komutan manasında.
“İmperiosis” ise Emperyalist veya Yayılmacı manasında.

Her üç kelime de günümüzde halen yoğun bir şekilde kullanılıyor, özellikle de “Kıbrıs adasının egemenliği” konusunda güncel durumda ve uygulamada.

Türk milleti olarak yaşadığımız son ekonomik krizin Türkiye’den toprak koparmak amaçlı olduğunu algılıyorum içten içten. Koparılmak istenen toprakların arasında Kıbrıs adası da var. İçine itildiğimiz kriz sanki de yapay.

Türk Lirasının düşmesi ile birlikte Kıbrıs’ta aramızda bulunan Rumların, Avrupa Birliğinin ve ABD’nin paralı görevlileri, siz buna “ajanları” da diyebilirsiniz, hemen organize olup “Tek çözüm Rumlarla birleşip Federasyon kurmak ve AB’ye katılmak”  yaygarasına başladılar. Bazı köşe yazarları ve yazılı basın ile onlarca internet sitesi de bu yaygaraya hemen çanak tutmaya başladı. Aralarında “daha çok çalışalım, daha çok üretelim, halkın sırtına yapışmış ve haksız yere maaş çeken sülükleri söküp atalım” diyeni yok maalesef.

Grekofiller ve AB kuyrukçuları için gün doğdu gerçekten.

Kıbrıs adasının 1878 yılında Osmanlı Devleti tarafından İngilizlere kiralanmasından beri yanımızda olan ve her sıkıntımızda bize destek vermiş olan, özgürlüğümüzü, egemenliğimizi ve devletimizi borçlu olduğumuz Türkiye’mizi ve KKTC’yi alabildiğince kötülemeye, Rumları ve AB’yi de yüceltmeye başladılar. Oynanan oyun bana göre açık ve net.

Nihai hedef, Kıbrıs adasının kuzey topraklarından Türkiye’yi söküp atmak, garantileri kaldırmak, Türk Silahlı Kuvvetlerini gerisin geriye Türkiye’ye göndermek ve adanın tümü üzerinde Protokol 10’u uygulayarak Kıbrıs adasının tümünü AB topraklarına katmak (İmperiosis). Ada çevresindeki doğalgaz’ın ve petrolün tüm kullanım haklarını Güney Kıbrıs Rum Yönetimine (GKRY) bıraktırarak doğalgaz ve petrol üzerinde yönetici (imperatore) olmak.

Bu nihai sonuca ulaşmak için atılacak ilk adım ise “divide et impera” yani “Kıbrıslı Türkleri böl ve yönet” uygulaması. Bu hedef doğrultusunda, içinde bulunduğumuz yapay ekonomik kriz bahane edilerek Kıbrıslı Türklerin beyinlerine ve kalplerine uzun yıllardır yaratmaya çalıştıkları “Türkiye düşmanlığı”nı iyice yerleştirmek ve Kıbrıslı Türkleri,

1- “Rumlarla Federasyon kurmak isteyenler,
2- AB’ye katılmak isteyenler,
3- Türkiye’yi istemeyenler ve
4- Türkiye’yi isteyenler

olarak en az 4 parçaya bölmek ve parçalamak için çalışmalar başlatılmış durumda. Aramızdaki Grekofiller ve AB ile ABD sempatizanları (ajanları) dört elle göreve sarıldılar ve Kıbrıslı Türkleri bölmek uygulamasını başlattılar. Bölme aşaması tamamlandıktan ve kamplar belli olduktan sonrası çok daha kolay olacak. Para uğruna her işi yapmaya hazır olan kişiler devreye sokularak KKTC’de planlı bir kaos yaratılacak ve kaostan çıkış olarak da GKRY egemenliğinin KKTC topraklarını kapsaması yani Rumların egemenliğini kabul etmek ve AB’ye katılım gösterilecek….

Yıllardır devlerle aşık atıyoruz. Yolumuz uzun ve işimiz zor. Allah yardımcımız olsun…
================================
Dostlar,

Bunca sorun arasında kimi kez asıl / temel sorunlar geri düzleme itilmeye çalışılır. Siyasetin cilvelerinden biridir.. Örneğin AKP’nin 16 yıldır sürdüregeldiği akıl ve bilim dışı yağma – talan – borç – beton… ekonomisi ülkemizi çok ağır bir bunalıma sürükledi. Bu bunalımın yapay olduğu kanısında değiliz, Sn. Atun’dan burada ayrılıyoruz.. Ancak bu çok ağır ekonomik bunalımın türevleri de olacaktır; başta dış politikada yaşamsal ödünler koparmak olmak üzere.. Kıbrıs bunların başında belki de.. Ege’deki 18 ada belki de bu ağır ekonomik bunalıma feda edildi, edilmek isteniyor??! Bir başkası Güneydoğu’da ayrılıkçı yapılanmayı zorlama..

Şarbon faciası halkın dikkatini ekonomik çökertme = yoksullaştırma operasyonundan bir parça uzaklaştırabildi mi bilemiyoruz..

Öte yandan İdlib sorunu son derece ciddi – ağır gelişmelere gebe bir çatalkazıktır. İki gün önce Tahran’daki 3’lü doruk AKP = Erdoğan açısından tam bir fiyasko..
(Lütfen tıklayınız :
– http://ahmetsaltik.net/2018/09/08/erdoganin-dis-politikasi-da-coktu/ 
– http://ahmetsaltik.net/2018/09/08/efendileri-de-bir-anlasa/

Kıbrıs politikaları hakkında gerçek bir yurtsever uzman olan Sn. Ahmet Göksan’ın uyarıcı yazısına da sitemizde yer verdik (http://ahmetsaltik.net/2018/09/06/baska-kapiya/). Sn. Prof. Atun’un çok net uyarısı pekiştirici oldu..

Bu sitede elimizden geldiğince ülkemizin sorunlarına ışık tutmaya çabalıyoruz. Sn. Prof. Atun’un temel kariyeri İnşaat Mühendisiği alanında.. Profesörlük derecesine erişmiş bu alanda. Ancak yetin(e)meyip, Ada’lı olmanın da zorlamasıyla belki, uluslararası ilişkiler alanında da uzmanlaşarak Doktora derecesi almış. Mühendislik matematiği ile Uluslararası ilişkiler dinamiklerini kfasında sentezleme çabasında. Nitekim bu son yazı bu bağlamda çok başarılı.

Biz de naçizane, Tıp kariyerimizin, ömrümüzü verdiğimiz Halk (Toplum) Sağlığı / Koruyucu Hekimlik emeklerimizin üzerine son yıllarda “Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi“ lisans eğitimimizi ekledik ülkemizin ve dünyanın sayılı bilim kurumlarından olan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye‘de.. Ayrıca Sağlık Hukuku alanında tezli yüksek lisans çalışması da yaptık.. Önceleri, ülkemizin tıp – sağlık alanı dışında sorunlarına değindiğimizde alaysımalı (ironik) eleştiriler – saldırılar alıyorduk. SBF – Mülkiye diplomamız bu hücumlara kalkan oldu epey.. Sağlık Hukuku uzmanlık derecemizi, halkımızın sağlık haklarını tıp alanına ek olarak hukuksal düzlemde de desteklemek için aldık.

Bilim terbiyemiz bize, yeter – güvenilir – geçerli bilimsel kanıta dayalı olmaksızın konuşma – yazma izni vermiyor. Merhum yiğit Uğur Mumcu‘nun altın öğüdü de kulaklarımızda yankılanıyor :

  • Bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmaz!

Kaldı ki, biz hiç dik duran “dolu“ başak görmedik..
Doldukça boynunuzu büken bir tevazu terbiyesi gereği..
Ya tersinden söylemek uygunsa; başaklar boş iken dik, doldukça eğiliyor..

Sitemizin daha çok okunması, daha geniş kitlelere ulaşması tek dileğimizdir.

Tıp dışı makalelerimizin sayısı 700’ü buldu.. Koşullar elverirse “artık“ kitaplaştıracağız son çeyrek yüzyıla tanıklığımızı..

Mustafa Kemal Paşa‘nın yiğit orduları 96 yıl önce bu saatlerde Batı Anadolu’yu Yunan işgalinden kurtarmak üzere Büyük Taarruz’un 13. gününde idi.. Çarıklar yırtık, yorgunluktan bitkin, yaya ve hızla, vuruşa – vuruşa koşulan 400 km yol!

Düşündükçe tüylerimiz diken diken oluyor hala! Selam olsun o şanlı yiğitlere, bin selam! Dolayısıyla günümüzde bize düşen, KUTSAL EMANET YURDUMUZU her ne pahasına olursa olsun koruyup kollamak değil de ne??!

Onu yapmaya çalışıyoruz Yüce ATATÜRK‘ün bir Aydınlanma eri olarak..

Sevgi ve saygı ile. 08 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

7 Temmuz 1980.. 38 Yıl Sonra; Şehit Edilen Babamızı Anıyoruz…

7 Temmuz 1980.. 38 Yıl Sonra;
Şehit Edilen Babamızı Anıyoruz…

 

Dostlar,

Bu gün 7 Temmuz 2017..
(Önceki yıldönümlerinde yazdıklarımızın güncellenmesidir.)

Ailemizin başına gelen bir yıkımın (felaketin) 38. yılı..
Hoşgörünüzle bu konuyu biraz yazmak istiyoruz.
Kendi özelimizle sizleri meşgul etmek aklımızdan geçmiyor. Ancak insanların belli yaşantı deneyimlerini paylaşmasında yarar olmalı. Üstelik ortak toplumsal kökenleri olan bir acı süreç ve aradan 38 koca yıl geçtiğine göre, duygusal tonlamaları da sanırız -büyük ölçüde- dizginleyebiliriz.
****
7 Temmuz 1980.. Sıcak bir yaz günü ve Türkiye doludizgin 12 Eylül darbesine sürüklenmekte. Adeta eğik düzlemde, ülke tanımlı – kurgulanmış bir hedefe kayıyor. Ülkenin birçok yerinde sıkıyönetim var ama her gün “ortalama” (bu sözcüğü böylesi bir bağlamda kullanmak zorunda kalmak ne acı değil mi!?) 20 (yirmi!) dolayında insanımız ölüyor, öldürülüyor!

TRT’nin siyah-beyaz ekranları ve gazeteler, dergiler.. kan – revan dolu..
Sunum çerçevesi ise tek tip (klişe) : ….. yerde çıkan sağ – sol çatışması”nda
şu sayıda insan öldü, bu sayıda insan yaralandı..
Ne mal güvenliği var ülkede ne de can!
Toplum şaşkın, ağır gerilim altında, neredeyse “öğrenilmiş çaresizlik / pes” sendromu (learned helplesness syndrome) içinde “pes” eşiğinde.. Kendince savunma önlemleri almaya bakıyor.. Kentler – kasabalar – kırsal.. bölünmüş ve “kurtarılmış bölgeler” ilan edilmiş. İnsanlar savunma amaçlı silahlanıyor..
*****
Biz o tarihlerde Hacettepe Tıp Fakültesi’nde Toplum Hekimliği (sonra YÖK düzeninde Halk Sağlığı oldu) Bölümü’nde Tıpta Uzmanlık Eğitimi alıyoruz.. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdiğimiz 15 Haziran 1977 sonrası Elazığ / Keban’da 1 yılı aşkın süre SSK hekimliği yapmış ve uzmanlaşma kararı vererek adını andığımız Bölümün asistanlık sınavlarını kazanmış, 11 Kasım 1978’de ihtisasa başlamıştık.

Bölümümüzü ve Dalımızı aşkla seviyorduk. Daha 1971’lerde Hacettepe Tıp’ta 1. sınıf öğrencisi iken Prof. Dr. H. Nusret FİŞEK’i tanımış ve O’ndan Toplum Hekimliği dersleri almaya başlamıştık. Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Prof. Fişek, bize sağlık ile sosyo-ekonomik etmenler arasındaki köklü, kapsamlı ve çarpıcı ilişkilerden söz ediyordu ustalıkla.. Üstelik bu ilişkiler neden-sonuç ilişkileriydi ve geleceğin çağdaş hekimleri ve tıbbı salt fiziksel – biyolojik – kimyasal nedenlerle uğraşmakla kalmayıp; sağlık sorunlarının asıl – altta yatan sosyal – kültürel – ekonomik nedenleriyle uğraşmalıydı, uğraşacaktı.

Bu Fakültede (Hacettepe) Tıbbiyenin ilk 2 yılını okumuş (İngilizce hazırlık sınıfından sınavla bağışık olmuştuk) ve İstanbul’daki ailemizin yanında olmak için İstanbul Tıp Fakültesi’ne 3. sınıfta yatay geçiş yapmıştık. Yeniden ayrılmak zorunda kaldığımız Fakülte’ye, Nusret hocaya, Bölüme.. üstelik asistan hekim olarak dönmüştük. İşimizi çok seviyor ve gelecekte ülkemiz halkının sağlığına kapsamlı katkılar verebilmeyi umuyorduk. Uzmanlık eğitimimizin 1 yılını örnek Eğitim ve Araştırma Sağlık Ocaklarında geçirecektik. Bu bağlamda Çubuk ve Etimesgut’ta Sağlık Bakanlığı ile Hacettepe Üniversitesi protokol yapmıştı ve bunlardan biri de Eskişehir yolu 28. km’deki Yapracık Köyü Sağlık Ocağı idi. (Bu köy, günümüzde artık Bütünşehir Belediye Yasası bağlamında Ankara’nın bir mahallesi!)

Bu Sağlık Ocağı’nda, 38 yıl öncenin “tam anlamıyla köy koşullarında” yaşıyorduk. Lojmanımız köyde idi, kömür sobalı idi ve hastane acil nöbetlerimiz ile Cuma öğleden sonra eğitim amaçlı Ankara toplantıları dışında hep (7/24!) köyde kalmak zorunda idik.

Günümüzde Ankara’nın en gözde mahallelerine dönüşen Ümitköy, Dodurga, Çayyolu, Aşağı Yurtçu, Yukarı Yurtçu, Türkobası, Alacaatlı, Ballıkuyumcu… bizim toprak damlı köylerimizdi!

Oralara kapsamlı 1. Basamak (hastaneye yatmadan) sağlık hizmeti sunuyorduk .. Gece – gündüz şevkle çalışıyorduk. Bölgede Brusella hastalığı yaygındı. Pendik Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü‘nden kendi olanaklarımızla anti-serum getirtmiştik; köylerde hastalardan kan alıyor, “el santrifüjü” ile çevirerek serumunu ayırıyor ve oracıkta lam üzerinde mikroskopla aglütinasyon bakarak Brusella’nın laboratuvara dayalı yarı-kantitatif tanısını (titrasyon yapmadan) koyuyorduk. Günümüz sağlık çalışanları bu yaşantıya, deneyime inanmakta zorluk çekecekler eminiz ama, gerçek bu!
*****
Böylesine çoook yoğun bir koşuşturma gününün (7 Temmuz 1980, Pazartesi) ardından birkaç saat da okuduktan ve Uzmanlık tezimiz üzerinde çalıştıktan sonra (Köylerimizde 30+ Yaşta Koroner Kalp Hastalığı Araştırması İzleme Araştırması-3) gece yarısı sonrası yorgunlukla yatmıştık.. Önce kapı, hemen ardından pencere camı şiddetle vurulmaya başladı, kalktık. Alışkındık, acil hastamız olmalıydı. Evimizde sabit telefon (elbette cep telefonu da!) yoktu! Ancak bu kez öyle değildi.. Karşımızda kayınbiraderimiz duruyordu ve yüz ifadesi çok hüzünlüydü. Ne olduğunu ağzından zorlukla aldık..

Babamız.. İstanbul’daki Emniyet Başkomiseri babamız Halis bey vurulmuştu!
Kayınbirader, sonuca ilişkin ipucu vermiyordu.. “Herhalde ölmüş??..” diyordu.

Doğallıkla biz de vurulduk! Karahaber ertesi güne kalmamış, yedivermişti. birkaç saatte. Hemen yola koyulmamız gerekiyordu. Ülkede akaryakıt kıtlığı vardı. 10 yaşındaki arabamızın bagajına 20 Lt benzin bidonunu da koyarak (ne büyük risk!) İstanbul yoluna koyulduk. Otoyol yoktu elbette.. 2-3 şerit karşılıklı trafik, bölünmemiş yolda akıyordu. Sağlık Ocağımızın usta şoförü Ömer, sağ olsun direksiyonu bize bırakmadı. Sabahın köründe Bahçelievler’deki evimizin kapısına vardık.. Cenaze evi idi hanemiz.. Işıklar yanıyor ve bir kalabalık deviniyor, insanlar vekarla acılarını yaşıyordu. Annemiz, 19 yaşında İstanbul Hukuk 1 öğrencisi kız kardeşimiz ve 23 yaşında Cerrahpaşa’dan 1 aylık mezun Hekim erkek kardeşimiz ve 27 yaşında 3 yıllık hekim, biz…

47 yaşındaki (1933 Hozat doğumlu) canımız babamızı, “anarşi” dedikleri canavar bizden vahşice koparıp almıştı. Şimdilerde “anarşi”ye terör, “anarşit”lere (!) de halkımız “terörist” diyor. Ölçüsüz bir acı içimizi kavuruyordu.. Bir yandan da zorunlu formaliteler vardı yürütülecek.
Evin abisi bizdik ve yük, tüm ağırlığıyla boynumuzda idi.

Babamız Emniyet Başkomiseri Halis Zeki Saltık, Sirkeci’de bir işyerinden haraç almak için gelen “örgüt” elemanlarıyla çıkan çatışmada tuzağa düşürülerek 7-8 kurşun yemiş, oracıkta kanamadan yitirilmişti. Otopsiden cenazesini aldığımızda teni kireç rengiydi.. Abondan (yaygın, şiddetli) iç – dış kanamadan gitmişti. Polis şehitliğine değil, Topkapı – Çamlık mezarlığına gömdük O’nu..

İl Emniyet Müdürü (Şükrü Balcı), Siyasi Şb. Müdürlerinden Elazığ’lı Mehmet Ağar, savcı, Vali (Nevzat Ayaz), Garnizon komutanı tümgeneral.. görüştüğümüz yetkililerdi. Katiller kaçmıştı, ellerinden geleni yapıyorlardı yakalamak için.. Sonra bu örgütün Dev-Sol olduğu bize söylendi. Yıllar sonra birileri de yakalanmıştı. Davaya karışmacı (müdahil) olduk. Ancak ilerleyen zaman, bizde bu sanıkların katil olup-olmadıkları hakkında ciddi kuşku uyandırdı ve davadan çekildik. Suç birilerine yıkılacak mıydı? Biz de suçlular cezasını buldu diye bir parça teselli mi bulacaktık? Bu da olmadı.. Kamu davası sürdü…
*****
Bir kez daha Hacettepe’den ayrıldık ve yine İstanbul Tıp Fakültesine yatay geçiş yaptık. Annemizin – kardeşimizin evine yakın bir ev kiralayarak kendimizce aileye göz – kulak olmaya çabaladık. Annemiz yıkılmıştı ve çok derin bir yas yaşıyordu. Bu koyu yası, hemen hemen ölene dek 13 yıl sürdürdü, çıkamadı… Biz uzmanlık eğitimimizi tamamladık ve Toplum / Halk Sağlığı dalında uzman hekim olduk. Yeniden Üniversiteye akademik kariyere zorlukla (yargı kararıyla!) dönene dek 6,5 yıl Elazığ’da çalıştık. Oysa Hacettepe’de kalabilseydik, Uzman olduktan sonra hemen akademik kariyere devam olanağımız olabilirdi.. İlerleyen yıllarda kız kardeşimiz hukuk eğitimini tamamladı ve avukat oldu.. Ortanca erkek kardeşimiz de İç Hastalıkları dalında uzman hekim oldu.
*****

 Halis Zeki SALTIK ( Başkomiser )

17.06.1933 AFYON KARACA doğumlu 15738 sicilli Başkomiser Halis Zeki SALTIK 07.07.1980 tarihinde İSTANBUL’da İstanbul Emniyet Müdürlüğü Bakırköy Emniyet Amirliği kadrosunda görevli iken, bir konunun takibi için Eminönü İlçesi Sirkeci’de bulunan otomotiv firmasında bulundukları sırada bu firmadan haraç isteyen şahısların yaptıkları silahlı baskın sonucu vurularak şehit olmuştur. Naaşı AFYON  ÇAY ÇAMLIK SALTIK AİLE MEZARLIĞIN’ dadır.

Yukarıdaki fotoğraf ve bilgiler İstanbul Emniyet Müdürlüğü web sitesinde yer alıyor..
(https://www.iem.gov.tr/iem/index.php?menu_id=26&detay_id=39, 07.07.2014).
Yanlışları var… Doğum tarihi 17 değil 16 Haziran 1933.. Doğum yeri Afyon değil Tunceli – Hozat Karaca köyü ve naaşı Afyon’da değil İstanbul Topkapı – Çamlık mezarlığında..

Babamız Halis bey, 1938 Tunceli olaylarında 5 yaşında iken annesini yitirmiş (öldürülmüş!); kendisi, babası ve 2 abisi ölümden kurtularak Afyon’da zorunlu oturmaya (ikamete, sürgüne) yollanmıştı. Oysa bizim Saltık ailesi hiçbir olaya / suça bulaşmamıştı 1937 ve 38 Dersim karmaşasında.. Babamız sürgünde, olağanüstü güçlükler içinde ancak ilkokulu bitirebilmiş, bir meslek ve iş edinememişti. “Sürgün” yılları bitince (İnönü affıyla) Elazığ’a dönmüş, sürgünde tanıştığı kendisi gibi sürgün annemiz ile 19 yaşında (1952’de) evlenmişti. Biz ilk çocuk olarak 14.11.1953’te dünyaya gelmiştik. Kahvelerde çaycılık yaptığını anımsıyoruz 6-7’li yaşlarımızda. Elazığ’da bir kerpiç evde kirada, çok yoksul yaşıyorduk. Şeker fabrikasında 10 (on) TL gündelik ile mevsimlik işçilik yaptığı da belleğimizde. Derken İzmir’e Polis Okulu’na eğitime gitti 1960 gibi.. 6 ay okudu, aksilikler (?!) oldu başarılı ol(a)madı.. Bu arada ailemizin geliri de yoktu… Çok zor günlerdi. 2. kez bu kursa gitti ve 1961’de Polis Memuru oldu! Biz de Elazığ’da İlkokula başlamıştık..

Gaziantep’e tayin edildik. Trenle bu kente geldik 1960 kış başlarında. Tüm ev eşyamız bir taksiye, bagajına sığdı! 1-2 “denk” ve birkaç tahta bavul.. Bir de ortanca kardeşimiz vardı 1957 doğumlu Ali Haydar.. Çok mütevazi bir ev kiraladık ve biz ilkokula, Kayacık İlkokulunda devam ettik (sonraları Fatih Sultan Mehmet İlkokulu adını aldı, sanırız şimdi yok??..) 1961 sonlarında kız kardeşimiz Hülya doğdu.
*****
Bu kentte 9 yıl kaldık. Van’a, “Şark hizmeti” ne tayin olunduk. 2 yıl da orada kaldık, biz Van Atatürk Lisesini bitirdik ve Hacettepe Tıp Fakültesini kazandık. Bu 2 yılda babamız, dışarıdan Ortaokul bitirme sınavlarına devam etti ve diploma aldı. O’na, A4 daktilo kağıdını 4’e bölerek daktilo ile ders notları çıkarıyorduk, cebine koyuyor ve okuyordu her fırsatta.. 2 küçük kardeşimizin eğitimine destek oluyor ve hiçbir dersane desteği olmaksızın, Van Atatürk Lisesi’nin onca yetersizliği içinde, zorlu Üniversite sınavına hazırlanıyorduk. Yazları da aile bütçesine katkı için çalışıyorduk (gezgin satıcılık vs.).

Babamız, epey emekle edindiği Ortaokul diploması sayesinde Komiser Yardımcısı olabilmek için eğitim alma olanağı sağladı. İstanbul’da 6 ay eğitime alındı ve tamamlayarak Komiser Yardımcılığına terfi etti! Bu kez, 2 yıl Şark hizmetini tamamlamak üzere Artvin’e tayin edildi. O arada biz de Ankara Tuzluçayır’da bir gecekonduda yaşamaya başlamıştık ve Hacettepe Tıpta 1. yıl eğitimimiz sürüyordu. Artvin sonrası İstanbul’a atandı babamız ve evi de oraya taşıdı. Biz Ankara’da yurtlarda kaldık tıbbiyenin 2. sınıfında. Birçok nedenle zorlanıyorduk; 2. sınıfı bitirince İstanbul Tıp Fakültesi’ne yatay geçiş yaptık.. (Merhum Dekan, sonra Rektör Prof. Dr. Haluk Alp ve Doç. Dr. Uğur Hacıhanefioğlu empatik destekleri için sağolsunlar..)
*****
15 Haziran 1977 günü İstanbul Tıp Fakültesi’ni tam zamanında bitirdik ve mezuniyet belgesini alıp bir zarfa koyarak, 44. doğum günü olan ertesi gün, 16 Haziran 1977’de kendisine “armağan” olarak sunduk. Yaşamında bu denli sevindiğini görmemiştik. Dünyalar O’nun olmuştu. O, tüm çabasına karşın okuyamamıştı.. Her fırsatta bize “Ceketimi satar sizi okuturum, yeter ki okuyun..” derdi adeta ricacı bir tonla.

Yaşamla boğuşa boğuşa Başkomiserliğe dek gelmişti babamız Halis Zeki Saltık. Mesleğinde çok başarılı idi ve çevresinde çok seviliyordu, saygındı. Yaşam ve neşe doluydu, sağlıklıydı. 2 oğlunun tıp doktoru olduğunu görmüştü. Kızı da Hukuk öğrencisi idi. Övünç doluydu göğsü.
5 Ekim 1979’da 2 oğlunu da aynı gün evlendirmişti! 50 yaşına doğru emekli olmayı ve ticaret yapmayı kuruyordu. Çevresinde herkese çok yardımcı oluyordu..
*****
12 Mart’ın (1971…) sancılı günlerinde ”anarşit” (!) Ulaş Bardakçı’yı yakalamışlardı bir operasyonda. Kimi polis arkadaşları, “Bu …..’yi salalım, kaçıyordu diyerek arkadan vuralım..” derler. Babamız tüm gücüyle karşı koymuştu. Polis olarak onların görevi yargısız infaz değil, yakalayarak adalete teslim idi.. Hep anlatırdı bunu.. ve daha nicelerini..

Hiç torun göremedi.. 2 oğluna aynı gün çifte nikah yapmıştı ama 9 ay sonra
bir 7 Temmuz (1980) günü akşam saatlerinde görevi başında şehit edilmişti..
*****
Dostlar..

İşte ailemizin acılı – tatlı serüveni ya da öyküsü özetle böyle.. Ders ve ibretlerle dolu bize göre.. Eminiz ki, emperyalizmin pençesinde kıvrandırılan bir ülke olarak Türkiye’mizde nice daha acı yaşam öyküsü vardır.. Keşke onlar da yazılsa ve okusak, paylaşsak. Belki bu çoook acılı öyküler bizi biraz daha insanlaştırır ve asıl büyük fotoğrafı görerek birbirimizle uğraşmak yerine, hep birlikte emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini ülkemizden kovmak için kol kola, omuz omuza ve yürek yüreğe, akılla, bir kurtuluş savaşı vermeye koyulurduk..

1920’lerde Yüce ATATÜRK‘ün dava ve silah arkadaşlarının öncülüğünde tüm ulus (topyekun), 7 düvele karşı yaptığımız gibi..
****
Bize elveren herkese şükranla..

Tüm şehit – gazi – ölmüşlerimizi özlemle, saygıyla anıyoruz.

Bu tür acıların olmadığı – en az olduğu bir toplumsal düzenin olanaklı olduğunu çok iyi biliyor ve onu da çok özlüyor; uğrunda çoook çaba harcıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 08 Temmuz 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Not    : Yazının ilk pdf biçim için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklayınız..

7_Temmuz_1980-7_Temuz_2014

ŞEHİT HALİS ZEKİ SALTIK CADDESİ
Edirne Tabip Odası’nın önündeki cadde..
Biz Edirne’de yaşarken, Şehidin büyük çocuğu olduğumuz için bu kentte adını yaşatmak üzere bir Caddeye adı verildi babamızın.. Teşekkür ederiz ilgililere.

SEHIT_HALIS_ZEKI_SALTIK_CADDESI

 

UNUTULAN İŞÇİ BAYRAMI

UNUTULAN İŞÇİ BAYRAMI

Konuk yazar : 
Ertan URUNGA,
Emekli Askeri Yargıç         
e.urunga@yahoo.com.tr 

Her yıl bütün dünya ile birlikte ülkemizde de kutlanan 1 Mayıs İşçi Bayramı (Emek ve Dayanışma Günü), bu yıl da yurdun çeşitli kentlerinde ve değişik İşçi Sendikalarının öncülüğünde yapılan yürüyüş ve törenlerle kutlanmıştır. Tabii buna “kutlamak” denirse…

Bayrama işçiden çok, çeşitli Sivil Toplum Örgütleri ile bir kısım milletvekilli ve yurttaşlar dışında, devlet katından kimsenin katılmadığı görülmüştür. Buna geçtiğimiz günlerde alınan Baskın seçim kararı üzerine Türkiye’nin seçim atmosferine girmesinin neden olduğu söylenebilir mi bilmiyorum. Ancak emeğiyle ülkemizin kalkınıp gelişmesinde büyük katkısı olan işçi ve emekçilerimizin bu evrensel nitelikteki Resmi Bayramına, Bakanlık düzeyinde de olsa birilerinin katılması beklenirdi ama, devletin tepelerinden katılan kimse olmamıştır.

Medyanın Sessizliği                                                                                         

Öte yandan, Doğan Medya gurubunun bilinen nedenlerle satılmasından sonra %90’ı siyasal iktidarın eline geçen genel Medyanın, birkaç gazete ve TV kanalı dışında beklenen ilgiyi gösterdiği de söylenemez. Söylenemez çünkü, kutlanması bile devletçe belirlenen alanlarda yapılan İstanbul’daki Bayram töreninde DİSK Genel Sekreteri Sayın Uzman Dr. Arzu ÇERKEZOĞLU’nun,

  • “Bu 1 Mayıs, ülkemizin tek kişinin ağzından çıkan sözle yönetilmesine
    emekçinin itirazıdır!”

şeklinde özetlenen konuşmasına kulak verip itirazlarını, istem ve önerilerini halka duyurmak, sorunlarını dile getirmek, çözüm yollarını araştırmak, yaşanan gelişmelerden yurttaşları doğru olarak bilgilendirmek, toplumum ‘ortak sesi’ olan Medyanın başat görevi değil midir? Yoksa bütün bunlar bir tevatür (yaygın söylenti) de biz mi yanılıyoruz, anlayamadık doğrusu…

Peki, yalnız bunlar mı? O gün muhalefet partileri, yerel yönetimler, toplum katında ağırlığı olan Sivil Toplum Örgütleri, işçi dostu aydınlar ve halk neredeydi, bir gören ve bilen var mı?  O zaman biz de Eyy Medya, Eyy Muhalefet, Eyy Halk;  nedir bu sessizlik, bu edilgenlik, bu biat diye, sorarız elbet!

Cumhurbaşkanlığı Mesajı

Öyle sanıyoruz ki bütün bunların nedenlerini anlayabilmek için Bayramdan bir gün önce Cumhurbaşkanlığınca yayımlanan 1 Mayıs Mesajını okumak gerekir. Bu mesajda, işçi ve emekçinin giderek ağırlaşan yaşam koşulları, önlen(e)meyen iş cinayetleri ile işsizliğin ve yoksulluğun candan ettirip çalışanların ‘yana yana kül olduğu’ bir ortamda;

“Son 15 yılda emekçilerin hak ve hukukunu gözetmeye, sorunlarını ‘devlet imkânları ve ülke kaynakları el verdiğince’ çözmeye gayret ettik.  .. Sahiden meselesi işçi hakkı olan, gerçekten emekçilerin özlük hakları için mücadele eden ‘sendikalarla, sivil toplum kuruluşlarıyla şartsız, önyargısız masaya oturduk, konuştuk, uzlaştık. …İşçilerimizin hakkının, hukukunun korunması doğrultusunda yapılacak her türlü ‘samimi çalışmayı desteklemeye’ devam edecek, işçi ve emekçi kardeşlerimizle ‘sonuna kadar kol kola, omuz omuza’ yürüyeceğiz. Tüm dünyada birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü olarak kutlanan, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nün anlamına uygun şekilde, ‘provokasyonlardan uzak bir bayram havasında’ kutlanmasını, çalışanların sorunlarının dile getirilmesine ve çözüm yollarına ışık tutmasına vesile olmasını temenni ediyorum”

denilerek; sanki her şey yolundaymış gibi işçi ve emekçinin sorunlarına ve çözümüne hiç değinilmeden; işçi kuruluşlarına istek, vaat ve temenni kılıfıyla, örtülü mesajlar verilmiştir.

Sendikaların Ataleti

Türkiye’de ‘sosyal devlet’ ilkesinin 1961 Anayasasına girmesinden sonra hızla gelişen İşçi ve Memur Sendikaları da, 2000’li yıllardan bu yana işlevini yitirerek, bugün tam bir atalet (durgunluk, uyuşukluk) içine düşülmüştür. Sözü daha çok uzatmadan şunu söyleyelim ki; 1980’li yıllarda 40 milyon nüfusu olan ülkemizde 1,5 milyon sendikalı işçimiz olduğu halde (işçilerin 1/3’ü), bugün 81 milyona ulaşan nüfusa karşın gene 1.5 milyon dolayında sendikalı işçinin olması (tüm işçilerin %12’si!), bu gerçeği çarpıcı şekilde otaya koymaktadır. Üstelik toplu sözleşme yapabilenler bu oranın da yarısıdır.. Burada, yeri gelmişken Sendika Ağalarına da şunu sormak isteriz:

Türkiye’nin en büyük demokratik kitle örgütü olarak, her zaman bu ataletin önüne geçecek gizil gücünüz olduğu halde; AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte estirilen rüzgâra kapılıp ‘beraber yürüdüğünüz o yollarda’ çamura saplanmanız, bugün başımıza gelenlerin nedeni değil midir?

Kazanan Halk Olacak

Sonuç olarak, bütün bu açmazlardan ülkemizin kurtulup erince kavuşabilmesi için önümüzde büyük bir fırsat var. O da 24.06.2018 tarihinde yapılacak seçimlerde bütün iç dinamiklerin birlik ve dayanışma içinde hareketinin önemsendiği bir ortamda sandığa gidilecek olmasıdır.

Ancak, hukuk dışı uygulamalarıyla öne çıkan iktidarı devirmek, güç olsa da olanaksız değildir. Kaldı ki, öteden beri sürdürülen çabaların olumlu sonuçları görülmeye başlanmış, estirilen rüzgârların yönü değişmiş, toplumun büyük kesimi at izi ile it izinin ayırdına varmıştır artık!

Bu bağlamda, özgün konuşmayla 1 Mayıs’a damgasını vuran Sayın Dr. Arzu ÇERKEZOĞLU’nun,Bu ülkeyi karanlığa teslim etmeyeceğiz, bu memleketi ‘kahreden ve yaratan ellerimizle’,  emekçi ellerimizle durduracak, bu ülkeyi kendi ellerimizle yeniden kuracağızşeklindeki sözleri de her şeye karşın, umutlarımızın yeşermesine yetmiştir.

Görünen o ki bu kez kazanan halk olacaktır!
=============================================

Değerli dostumuz
Emekli Askeri Yargıç Sayın Ertan URUNGA‘nın yazısına gönülden katılarak sitemizde yer veriyoruz.. Kendilerine sitemize gösterdikleri özen için teşekkür ederiz.
DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’nun Patoloji gibi önemli bir tıp dalında uzman hekim olduğunu çok az insan bilir.. Bunu da paylaşmak istedik.. Bir emekçi hekim.. Bir kadın uzman hekim.. Bir devrimci sendika yöneticisi tıp doktoru!

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır (sonsuza dek yaşayacaktır)!

Yüce ATATÜRK‘ün hedef attığı şaşmaz (gayr-ı kabili rücu!) bir Ok’tur.. Böyle biline!

Sevgi ve saygı ile. 08 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

BİTOLA veya MANASTIR; ATATÜRK’ün Harbokulu Öncesi Eğitim Aldığı Yerler

Dostlar,
 
EKteki 21 yansılık belgeseller, Atatürk‘ün evveli ve sonrasından -özellikle bizim MANASTIR olarak bildiğimiz- özgün adının ise BİTOLA olduğu mekanları gezip gören bir yurtseverimiz hazırlamış bu yansıları. Feridun ÖZHAN’ı tanımıyorum. ORS (Ortadoğu Rulman Sanayi) Teknik Genel Müdürü olduğunu öğrendim. Rulman fabrikası Polatlı yakınında imiş. 
 
Atatürk’ün doğduğu ve okuduğu mekanları gezip görmüş. Görmeyenler için gezmiş görmüş gibi oluyor bu yansıları izleyenler. Tarihsel mekanlar ve malzemeleri görmek için aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklayınız. Saygı ile.  23.01.2018

Duran Aydoğmuş
————————
17 Ocak 2018 20:42 Çarşamba tarihinde Ertan Abalı <ertanabali@……….> şöyle yazdı:
Değerli Dostlar,
 
Tabii, buraları gezip görebilmiş olanlar, hemen tanıdı. Ben sunularımı daha çok oralara fırsat bulup gidememiş olanlar için hazırlıyorum.
Neyse, geçen haftalarda da dağıtım listemi yeniledim. Sunularımı, almayı arzu eden dostlarıma paylaşmaya devam ediyorum.
Keyifli izlemeler dilerim. Bir sonraki sunumumda buluşmak üzere,
Saygı ve selamlarımla…
Feridun ÖZHAN
Fozhan53@gmail.com
===================================
Değerli site okurlarımız.

Öncelikle yansıları içten duygu ve düşüncelerle hazırlayıp paylaşan Sn. Feridun Özhan’a, ikinci olarak da bu nefis sunumu paylaşan dostumuz Duran Aydoğmuş’a teşekkür ediyoruz.

Yüce ATATÜRK‘e şükranımız sonsuzdur ve O’na vefanın en etkin yolu, Türkiye Cumhuriyetimizi sonsuza dek başı dik, onurlu, uygar, gönenç içinde… yaşatmaktır.

Sevgi ve saygı ile. 24 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Bütçeden müteahhide 22 milyar TL

Bütçeden müteahhide 22 milyar TL

Çiğdem Toker
Cumhuriyet, 17.10.2017
Sadece iç ve dış politika değil, Maliye politikalarında da çok hareketli bir dönem içindeyiz.

Vergi zamları getiren Torba Kanun, 2018 Bütçe Kanun Tasarısı, eylül ayı bütçe gerçekleşme rakamları ve nihayet ana muhalefet partisinin gensoru önergesi. 
Sıraladığım dört başlığın tamamında sıcak gelişmeler yaşanıyor. 
Bu satırlar yazılırken, kamu ihalelerinde yasal sorumluluğunu yerine getirmediği ve kamunun zarara uğratılmasına göz yumduğu gerekçesiyle Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan hakkındaki gensoru görüşmeleri sürüyordu.
TBMM Genel Kurulundaki müzakerelerin odağında, bu köşede sıklıkla dile getirdiğimiz “davetli ihale” ve Hazine garantili büyük altyapı projeleri yer alıyor. 
Eylül ayı bütçe rakamları açıklandı. Geçen ay, “müteahhitlik giderleri” başlığı altında yaklaşık 2 milyar TL harcama yapılmış (1 milyar 975 milyon TL). 
Bu tutarla birlikte ocak-eylül dönemini içeren dokuz aylık müteahhitlik harcaması 22 milyar TL’ye yaklaşıyor: 21.9 milyar TL.
Dokuz ayda 22 milyar TL müteahhitlik harcaması, geçen yıla göre çok yüksek bir tutardır. 

2016 yılının ocak-eylül döneminde müteahhitlik gideri kalemi 17 milyar TL.

Bu yılın aynı dönemindeki artış tutarı 4 milyar TL. 

İstisna istismar edilirken 
Reddedileceğini bildiğimiz için icrai bir sonuç getirmeyecek olsa da gensoru görüşmeleri, bu harcama kalemine, bir başka pencereden bakmamızı sağlıyor. 
CHP milletvekili Faik Öztrak, Parti Grubu adına yaptığı konuşmada, müteahhitlik piyasasında, Kamu İhale Kanunu’nun madde numarası olan “21/b” ile anılan davetli ihale yöntemine ilişkin veriler paylaştı. Öne çıkan yeni birkaçını aktarıyorum:
– Karayolları Genel Müdürlüğü’nın bu yıl verdiği pazarlık usulü yapım ihaleleri 13.6 milyar TL’ye ulaştı. 
– Hükümete yakınlığıyla tanınan bir işadamı Karayolları ve Devlet Demiryolları’ndan sadece bu yıl pazarlık usulüyle 2.8 milyar TL’lik ihale aldı. 
– Karayolları’nın yıl içinde pazarlık usulü ile verdiği 13.6 milyar TL’lik ihalenin yüzde 61’i, yani en az 8.3 milyar TL’lik kısmı, kamuoyunda hükümete yakınlığıyla tanınan firmalara dağıtıldı
– Kamunun pazarlık usulüyle yaptığı ihalelerin tutarı, 2016’da %86 artarak, 21.7 milyar TL’ye ulaştı. Yalnızca bu yılın ilk altı ayında pazarlık yöntemiyle yapılan ihalelerin tutarı da geçen yılın aynı dönemine göre, %175 artarak 16.8 milyar TL’ye sıçradı. 
Öztrak, geçen yılki eğilimin sürmesi varsayımı altında bu yılın pazarlık yoluyla yapılan ihale bilançosunun 59.6 milyar TL’ye çıkabileceğini belirtti. 
Yazıyı geçen Cuma Plan Bütçe Komisyonu görüşmeleri sırasındaki bir notla bitirelim:

Maliye Bakanı Ağbal“Ekonomi ihtiyaçlarına göre kamu harcamalarında 2018 yılında ciddi anlamda kemer sıkacağız.” demiş bulunuyor.
===============================================
Dostlar,

Yüce ATATÜRK‘ün yapıtlarından çok esinlendiği ünlü yazar ve ozan (şair) Tevfik Fikret, Osmanlı’nın son dönemlerinde yazdığı iyi bilinen HAN-I YAĞMA adlı şiirinde;

  • Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
    Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

    … gibisinden ciddi bir eleştiride bulunmuş ve şiir üzerinden usta bir mizah ürünü vermişti.

    Olup bitenlerden ders almadığımız ve dahası, eşi bulunmaz bir cehaletle Osmanlı özlemiyle yanıp tutuştuğumuz (‘!) için başımıza gelenler benzer..
    Tarih, aptallar için acımasızca yineleniyor.. Başka çaresi var mı ki yinele(n)meme dışında?
    Benzer koşullar farklı sonuçlar doğurabilir mi??

    Ama bu bağlamda yapılan her yanlış, yapanların saltanatını uzatmak yerine tam da tersine acı sonlarını yaklaştırıyor.. Bu da diyalektik gereği..

  • Toplumsal çelişkiler derinleştikçe çözüm için yeni sentezler üretiliyor.. 
  • Uğursuz iktidarları halk er ya da geç, deneme yanılma şile öğrense de gönderiyor ve büyük ölçüde hesabını da soruyor..

    Haydi hayırlısı…

    Sevgi ve saygı ile. 17 Ekim 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com