Etiket arşivi: Avrupa Birliği

O’nu, Yüce Atatürk’ü Aramızdan Bedensel Ayrılışının 83. Yılında Niçin Anıyoruz?

 

Aramızdan bedensel olarak ayrılışının 83. yılında, Yüce Atatürk‘ü bir kez daha, ölçüsüz bir özlemle anıyoruz. Başta AB-ABD, siyasal iktidar AKP, kimi iç ve dış güçlerin O’nu ve O’nun fikirlerini yok etme, modası geçmiş gösterme çalışmalarına karşın, hele içinde bulunduğumuz kritik koşullarda, O’nu yalnızca duygusallıkla anarak değil; düşüncelerine, yapıtlarına, eylemine sahip çıkarak, beynimiz ve gönlümüzle derinlemesine kavrayarak, ülkemize ve insanlığa doğru ve aydınlık yolu gösterme çabasında düne göre daha yoğunlukla olmamız gereği, bu yazının ana temasıdır.

  • Son 80-90 yıl, ATATÜRK’ün tüm öngörülerini doğrulamıştır.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, yurtsever bir asker, bir aydın, yengin (muzaffer) bir komutan. Demokrasi ve barış aşığı, bir Aydınlanmacı.. Ölümlü bedeni aramızdan ayrılalı 83 uzun / kısa yıl oldu. Ama anısı hâlâ dipdiri, canlı. Yeryüzünde kaç insana nasip oldu böylesi bir gönül tahtı? Çünkü O, ancak ulusuna hizmet edenin ulusunun efendisi olabileceği gerçeğini biliyordu. Tarihsel görevini son anına dek bilimsel akılcılıkla ve sebatla, tüm engelleri zorlayarak, Ulusu ile el ele yerine getirdi. Şu sözleri O’nu ne güzel anlatıyor :

  • Ben, gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere, Türk Ulusuma canımı vereceğim.

Verdi de! Sakarya Savaşı’nı kırık kaburgalarıyla, -kimi zaman, dayanılmaz acısını bastırmak için yan yatarak- yönetti. Yaşamsal tehlikeyi hiçe saydı. Hatta, “İyi ki kaburgalarımız kırıldı da uyumadık, savaşı idare ettik..” diyebildi! Cephelerde 2 kez sıtmaya yakalandı ve doğru dürüst sağaltımı yapılamadığından, ayakta, uykusuz geçirdi. Yineleyen sıtma atakları yüzünden kullandığı yüksek doz Kinin karaciğerini bozdu ve Banti sendromu adı verilen, karaciğer yetmezliği nedeniyle çok erken, 57 yaşında yaşamını yitirdi.

O’nu her geçen yıl daha da özleyerek ve anlayarak anıyoruz. Çünkü O, UNESCO‘nun 1979’da O’nun 1981’ deki 100. doğum yılına armağan olmak üzere 156 ülkenin oybirliği ile aldığı kararda şöyle anlatılıyordu :

  • “ ULUSLARARASI ANLAYIŞ ve BARIŞ İÇİN ÇABA HARCAMIŞ ÜSTÜN BİR KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ BİR DEVRİMCİ, SÖMÜRGECİLİK ve EMPERYALİZME KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, İNSANLAR ARASINDA HİÇBİR RENK, DİN, IRK AYRIMI GÖZETMEYEN EŞSİZ DEVLET ADAMI; TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSU.”

O, biz Anadolu halkını yok edilmekten kurtardığı için kendisine sonsuz vefa borçluyuz, onun için anıyoruz :

  • Sevr Antlaşması, salt yenilen bir ulusa dayatılan yenilgi anlaşması değildi. Yüzyıllardan beri Türk Ulusu’nu tarih sahnesinden yok etmek için hazırlanan bir suikast planı idi.. (SÖYLEV)

Bizi mahvetmek isteyen emperyalizm ve yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşarak, dahası, bu savaşımı “meslek edinerek” tam bağımsız Türkiye Cumhuriyet’ini kurma gibi inanılmaz bir tarihsel tansığın yaratıcısı olduğundan anıyoruz. Bize, bu 2 kadim düşmanla sürekli savaşı bir meslek olarak öğütlediği için anıyoruz.

Saltanat ve Hilafet gibi, ulusumuz üzerinde mutlak baskı kuran, yüzyılların acımasız ve artık köhnemiş kurumlarını tasfiye ederek Cumhuriyet denen erdem (fazilet) rejimini, halk yönetimini bizlere en büyük yapıtı olarak armağan ettiği için ölçüsüz şükran duyuyor, onurlanıyor, O’nu özlüyor, arıyor ve anıyoruz.

Ulusuna öğretmen olduğu, bizi çağdaş uygarlık düzeyinin de ötesine taşımak için gerçekleştirdiği amansız Aydınlanma Devrimlerinden dolayı derinden sayıyor ve anıyoruz. O’nun ağzından, ülke ve ulusun nasıl yok olmanın eşiğinden döndürüldüğünü ve Devrim’in temel amacını paylaşalım :

  • “Uçurumun kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için amansız devrimler. İşte Türk genel devriminin kısa bir anlatımı.”

Bize, kendi yazdığı belgesel tarih SÖYLEV‘de Cumhuriyetimizi, sonsuza dek tam bağımsız ve özgür yaşatma gereğini öğrettiği, çağdaş uygarlık düzeyinin de ötesini devingen (dinamik) hedef gösterdiği,

  • Uygar olmayan insanlar, uygar olanların ayakları altında ezilmeye mahkumdurlar..”

gerçeğini öğrettiği; us ve bilimi biricik tinsel (manevi) kalıt (miras) olarak bıraktığı için derin bir minnetle anıyoruz.

Bize sürekli devrimciliği, bilim ve tekniğin en gerçek yol gösterici olduğunu öğrettiği için anıyoruz.

Anadolu Aydınlanmasının (Rönesansının) önünü açtığı, YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ öğüdü verdiği, “Türk öğün, çalış, güven” diyerek Osmanlı’nın aşağıladığı özgüvenimizi geri kazandırdığı için, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!” öğüdü ile kulluktan çıkıp uluslaşmayı öğrettiği için pek haklı bir özlem duyuyoruz.”

Neydi Atatürk’ü öbür önderlerden ayıran?

O’nun şu sözleri bize, kendisinin çok özen gösterdiği özelliklerini ve halkını arkasına alan bütün önderlerde bulunması gereken nitelikleri açıklar :

  • “Ulusun başkanı olan kişinin, halka doğruyu söylemesi ve aldatmaması, halkı genel durumdan haberdar etmesi son derece önemlidir.” (Günümüzde korona verileri ile Ulusu ve Dünyayı aldatıyoruz!)

O, Saltanatın imzaladığı Sevr Antlaşması’nı TBMM’de yok sayarak bağıtlayanları HAİN ilan etmiş ve ülkemizi bölüşen emperyalistlere karşı savaşarak Cumhuriyeti kurmuş ve amansız devrimleri ile genç Cumhuriyeti kurumsallaştırarak ayakta kalma, sonsuza dek yaşatma (payidar kılma) yollarını göstermiştir. Yineleyelim :

  • “ Uçurumun kenarında yıkık bir ülke.. Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için amansız devrimler… İşte Türk genel devriminin kısa bir anlatımı…”  

O’nun “Batılılaşmak” tan kastı, Batı’nın kopyası olmak değildir. Bilim ve aydınlığın yoludur, Çağdaşlaşmadır. Yüce Atatürk’ün, 29 Ekim 1930’da, Türkiye Cumhuriyeti’nin 7. yıldönümü kutlamasında, AP muhabiri Amerikan gazeteci Dorothy Ring’in sorduğu;

“Türkiye ne zaman Batılılaşacak, Amerikanlaşacak?” sorusuna yanıtı ibret vericidir :

  • “ Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne Batılılaşacaktır. O, yalnızca ÖZ – LE – ŞE – CEK – TİR! ”
    (Ankara, Türkocağı, Cumhuriyet Balosu, Associated Press Muhabiri ABD’li D. Ring’e yanıtı..)

Avrupa Birliğini ülkenin kurtuluşu olarak görenlere ve bunu Atatürk’e maledenlere şu sözleri yanıt olacaktır :

“.. Artık durumu düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi .. anlayışlar belirdi. Halbuki;

HANGİ BAĞIMSIZLIK VARDIR Kİ YABANCILARIN ÖĞÜTLERİYLE; YABANCILARIN PLANLARIYLA YÜKSELSİN? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.” (Gizli oturumda milletvekillerine, 6 Mart 1922).

Ulusun kendini kendini yönetmesi gereğini bize öğretti. Egemenliğin kaynağı gökten yeryüzüne indirildi :

“Egemenlik, bağsız koşulsuz ulusundur, yüksek bilginize..”
“ Türkiye halkı bağsız koşulsuz egemenliğine sahip olmuştur.”

  • Egemenlik hiçbir renkte, hiçbir biçimde, hiçbir anlam ve yolla pay-la-şım ka-bul et-mez ! ”
  • “ Eşitliğin, hürriyetin ve adaletin dayanağı Milli Hâkimiyettir.
    Hakimiyet-i Milliye ise milletin namusudur, haysiyetidir ve şerefidir. “
  • “Ulusal Egemenlik öyle bir nurdur ki; onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Ulusların tutsaklığı üzerine kurulmuş kurumlar her tarafta yıkılmaya mahkûmdur.”
    “Yeni Türk Devleti’nin yapısal özü Ulusal Egemenliktir.”
    (1 Nisan 1923)

Temel amaç çağdaşlaşma, uygarlaşma olarak kondu. Kemalizm veya Atatürkçü Düşünce Sistemi, özünde bir Çağdaşlaşma Tasarımıdır, bir Uygarlık Projesi ‘dir. Ata’nın deyimleriyle “Us ve bilim” O’nun tek manevi mirasıdır ve ‘ sürekli devrimcilik ‘ ile kendini sonsuza dek yenilemesi de kesin güvencesidir.

  • “Uygar olmayan insanlar, uygar olanların ayakları altında ezilmeye mahkûmdurlar..”

Dinin kötüye kullanılmasına ve siyasete alet edilmesine şiddetle karşı çıktı :

  • “ Bizi yanlış yola sevk eden soysuzlar, bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz… Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülüklerden gelmiştir. ” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. 2, syf 127, 1923)

Atatürkçü düşünce sisteminin dış politikası :

  • “Bizim dış politikamız basit ve doğrudur. Herkesle dostluk kurmak isteriz.. Fakat hiç kimse ile ittifak ve bloklaşma yapmayız” (Dr. T. Rüştü ARAS, Atatürk’ün 12 yıl kesintisiz Dışişleri Bakanı.[1])

Yurtta barış, dünyada barış!” ilkesi ile “Bir ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe savaş cinayettir. Türkiye Cumhuriyeti dünya barışının korunması için elinden geleni yapacaktır.” diyerek, bir asker olmakla birlikte barışı yüceltmiştir. Ülkemizin dünya barışına katkı vermesi gibi saygın ve evrensel bir politika hedefini önümüze koymuştur.

“ Hiçbir ulusun karşısında olmayan ve Türkiye’nin güvenliğini öncelikle amaçlayan barışçı bir tutum, Türkiye’nin sürekli ilkesi olacaktır. Türkiye, ulusal bir siyaset izleyecektir. Ulusal siyaset şudur : Sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı korumak ve ulus ve yurdun gerçek mutluluğu ve esenliği için çalışmaktır..” değerlendirmesiyle özgüvenimizi pekiştirmiş ve hiçbir ulusun karşısında olmamak üzere ulusalcı-bağımsız, denge politikaları izlememiz gerektiğinin altını çizmiştir.

Atatürk neler yapmadı               ?

O, dini siyasete alet ederek din bezirgânlığı yapmadı. Günde 8 vakit (!) namaz kılmadı.
O, Devlet kadrolarını ve olanaklarını yakınlarına peş keş çekmedi. (nepotizm – yandaş kayırmacılık)
O, Devlet ve Ulus düşmanları ile işbirliği içinde olmadı..
O, aile yakınlarına, dostlarına ve arkadaşlarına geriye dönüşü olmayan krediler açmadı.
O, eroin satıcılarını, usulsüzlük ve yolsuzluktan yargılananları Meclis’e sokmadı.
O. zenginlerin yatlarında ve yalılarında tatil yapmadı..
O, Ülkesini 450+ milyar $ borçlandırmadı, öldüğünde ülkemiz yoksul ama borçsuz, onurlu, 15 yıllık toplam enflasyon salt %2.2 (iki!) idi! Ekonomi 15 yılda 2’ye katlanmıştı. Bir yandan Osmanlı borçları ödeniyordu.
O, Tam Bağımsızlık, özgürlük ve ulusal egemenlikten hiç ödün vermedi.
O, Yurtiçi ve yurt dışı bankalarda gizli hesaplar açmadı. Kalıtını, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu.. gibi ulusal kurumlara bıraktı. (son yıllarda İŞ Bankası kârından bu 2 Kuruma aktarılacak pay engelleniyor..)
O, dar kadroculuk anlayışıyla, ‘Bu bizdendir diyerek Devlet kadrolarını yeteneksizlerle doldurmadı.
O, bedevi çadırında Arap bedevisinden azar işitmedi.
O, “Benim vatandaşım işini bilir.” diyerek rüşvet ve yolsuzluğu meşrulaştırmadı.
O, eski bir Cumhurbaşkanı gibi, “Ben hesabımı mahkeme-i kübrada veririm..” diyerek halka hesap vermekten kaçınmadı. Tersine, 10. Yıl Söylevi’nde Ulusuna açık açık, yüzünün akıyla hesap verdi :

“Büyük Türk Ulusu! On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde başarı vaadeden çok sözlerimi işittin. Mutluyum ki, bu sözlerimin, hiçbirinde, Ulusumun, hakkımdaki güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.

O, Dönemin güçlü devlet başkanları karşısında el pençe divan durup icazet almadı.
O’na hiçbir devlet başkanı “aptal olma” diye açıkça ve çok ağır biçimde aşağılayıcı mektup yaz(a)madı!
O, Yasayla kapatılan tarikat ve tekke şeyhleriyle Devlet konutunda yemek yemedi. Dizlerinin dibinde çökerek poz vermedi.
O, Kamu ihalelerine aracılık yapmadı. Ülkesini pazarlamadı, Türkiye’yi bir A.Ş. gibi yönetmeyi düşünmedi! O, Yurt dışında mülk edinmedi. Ölçüsüz ve hukuksuz malvarlığı yüzünden ABD tarafından şantaj görmedi.
Borsa oynayarak, annesinin çıkınından çıkan paralarla (!?) zenginleşmedi.
O, Ülke ekonomisini iflas eşiğine sürükleyip yabancıların denetiminde finans şebekelerine teslim etmedi.
O, Türkleri tarih sahnesinden ve Anadolu’dan silmeyi öngören Sevr’i yırtarak bağıtlayanları HAİN saydı.
O, sömürge valisi edasıyla Türkiye’de istedikleri yerde denetleme yapmak isteyen büyükelçi ve yabancı kurullara izin vermedi.
O, Ülkesini ve Ulusunu, sonu yıkımlarla bitecek tehlikeli dış politika serüvenlerine sürüklemedi.
O, Devletin saygınlığını, Türk Ulusu’nun onurunu zedelemedi ve zedeletmedi; yüceltti.
O, güçlü devletlerin diplomatik veya fiili tehditlerine karşı kişiliksiz bir politika izlemedi; Montrö’yü kopardı, Hatay’ı diplomasi ile anavatana kattı. (Son zamanlarda Ege’de çok sayıda adamız işgal edildi!)
O, himaye ve mandacılığı reddetti, asla teslimiyetçi olmadı; İSTİKLALİ-İ TAMME (Tam Bağımsızlık) aşığı idi.
O, sanatı ve sanatçıyı hor görmedi. Bir sanat yapıtına, İçine tüküreyim böyle sanatın demedi, dedirtmedi, tersine sanatı ve sanatçıyı yüceltti, bu alanda da Devrimlerle kurumlaşma sağladı.

Yüce Atatürk’ün şaşmaz hedefi, TAM BAĞIMSIZLIK (=İSTİKLAL-İ TAMME!) idi.

  • “Bu ise mali bağımsızlıkla gerçekleşebilir. Mali bağımsızlığın korunması için ilk koşul; bütçenin ekonomik bünye ile denk ve uygun olmasıdır. Herhalde Türk yurttaşı kesin olarak bilmelidir ki; bir ulusun insanlık ve uygarlık dünyasında yükselmesi ve başarılı olması yalnız ve ancak kendi gücüne dayanarak özgürlük ve bağımsızlığını dokunulmaz bulundurmasıyla olasıdır. Bunun başka çözüm yolu yoktur” diye TAM BAĞIMSIZLIĞIN vazgeçilmezliğini vurguladı, denk bütçe yaptı, borç almadı.

Reçete gerçekte yalın       : Devrimin hedefini kavramış olanlar, daima onu koruyabilecek güçtedir.”

diyerek yüreklendirdiği, tüm mazlum uluslara öncü olduğu, “İNSAN” ve “GERÇEK” olduğu için O’nu özlüyor ve anlayarak – anlatarak anıyoruz, anacağız.. İnsanlığın yolu Aydınlanma yönündedir. Tarihsel süreç bu olgunun net ve kesin kanıtıdır. Devrim ve ilkeleri günümüzde de Türkiye’mizin ve tüm mazlum ulusların özgürlüğü ve bağımsızlığı için geçerli ve güvencedir! Tarihin tekerleği, asla geri döndürülemeyecektir.

  • Yüce ATATÜRK’ümüz;Seni anlıyoruz ve tüm insanlığa da anlatacağız!

Biz, yani Atatürk’ün ardılları, devrimciler, aydınlanmacılar us ve bilim ile, örgütlü Ulusumuzla kazanacağız.

Sevgi ve saygı ile. 10 Kasım 2021 / 83. Yıl, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Kamu Yönetimi Siyaset Bilimci (Mülkiye)
ADD Bilim Kurulu 2. Bşk., Genel Başkan Yrd. / Vekili (2004-6)

www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

 

[1] T. Rüştü Aras Tıp Doktorudur ve dönemin Birleşmiş Milletler örgütü olan Cemiyet-i Akvam Başkanlığı da yapmıştır.

Milli eğitim için mücadele

Milli eğitim için mücadele

Birgül Ayman Güler

Birgül Ayman Güler

Bunların projeleri uygulanırken, teğellemeyi Avrupa Birliği üstlendi. Türkiye’de 1990’lı yılların sonunda sahneye çıkan AB, yerli meftunlarının canhıraş çabaları sayesinde dev adımlarıyla yürüdü. Aynı 1950’lerde ABD’lilerin Talim ve Terbiye Kurulu koltuklarına kurulduğu gibi, “müfredat”dediğimiz eğitim programlaması dahil, alana dalarak en yüksek makamlara oturdu. Vurgulamak gereksiz olmaz. Böylece milli eğitim sistemimiz, doğrudan doğruya, Türkiye’nin hatıralarında ‘düveli muazzama’ diye yer etmiş olan emperyalizmin açık yönetimine teslim edildi. Giderek ar damarı çatladı. Ortalık açıkça “bundan daha doğal ne olabilir ki?” diyebilen işbirlikçi ve teslimiyetçilerle doldu. Küresel dünyayla entegrasyon ancak böyle olurdu! Bunun ‘çağdaş medeniyet seviyesi için şart’ olduğunu söyleyen art niyetli ya da şaşkın destekçileri bile oldu. Temizlenmesi gereken birinci büyük engel, mevcut sömürge eğitimidir. Buna karşı ‘milli eğitim’in millileştirilmesi amacına odaklanmış bir Milli Eğitim Mücadelesi vermemiz gerekir.
*
Sömürgeciler milli eğitimi özelleştirme politikasıyla teslim aldılar; bunu birlikte yürüdükleri küresel sermaye beslemesi liberaller, dinci cemaatler ve yerelci-etnikçi güçlerle ittifak halinde gerçekleştirdiler. Tek-tip değil, çeşitli ve çeşitlilikçi eğitim diye yola çıktılar. Ders kitaplarında çeşitlenme, okul giysilerinde çeşitlenme, okul tiplerinde çeşitlenme… okul sahipliğinde devlet tekelinin kırılması, eğitimin özelleştirilmesi gibi bir çizgide yürüdüler. Bunun anlamı, eğitimin “piyasa”ya devredilmesiydi; elbette sermaye ve şirketlerin bayramı oldu. Ama bir an durup düşünmemiz gerekir. ‘Piyasa’ dediğiniz şey nedir? O ‘hür teşebbüs’tür; serbest girişimdir; evet, tanımında salt para – kâr hırsı vardır. Ama bu hırs hırkasını sırtına geçirmiş olarak iktidar ve egemenlik savaşı yürüten küresel – misyoner/cemaatler ile yerel – etnikçi/cemaatleri görmemizi engelleyen ne var?

Yaşadığımız bunca deneyimden sonra hiçbir engel kalmadı. Gerçekte ‘kamusal görev’olan eğitim, artık yalnızca bir ‘iktisadi sektör’. Ve fazlası da var. ‘Milli eğitim’ sömürgecilerin kurallarına terk edilirken, cemaat okulları dersanelerle başlayıp okul-öncesi eğitimden üniversitelere kadar dallanıp budaklandı. Yerel dillerde özel eğitimi kurumu/okul açmak, etnik-ırkçılığın mevzilerinden biri oldu. Eğitim artık siyasal iktidar kavgasının açık arenası.
*
Milli eğitimin sömürgeleştirilmesi, hem bugünü hem de yarını tehdit ediyor. Ulusça yıllık üretimimizin giderek daha fazla bölümünü eğitime ayırıyoruz. Cepten harcamalarımız giderek daha fazla oluyor. Ama elde ettiğimiz sonuç başarısızlık. Hem de bizim ölçülerimizle değil, sömürgecilerin ölçüleriyle de…

Herkes biliyor ki, 17 milyon ilk, orta, lise öğrencisinin yalnızca 1,4 milyonu üniversitede. Bu sayıyı açık öğretimle 5 milyon diye göstermenin kimseye bir yararı yok. Herkes farkında ki, son yıllarda orta ve lise öğrencileri arasında okuldan ayrılıp açık-liselerde öğrenciymiş gibi görünenlerin oranı yüzde 25’e yükseldi. Eğitimin sömürgeleştirilmesi, diploma denen belgeyi, bir uygunluk ve yeterlik nişanesi olmaktan çıkarıyor. En önemlisi, ceketimi satar, seni yine de okuturumdiyen babalar, hem sisteme hem de bu söze artık kuşkuyla bakıyor. Durumu kavramak için yalnızca bu iki göstergeye bakmak bile yeterlidir.
*Bizim, gerçek bir Milli Eğitim İçin Mücadelehedefine bağlanarak örgütlenmeye ivedi ihtiyacımız var. Eğitim sendikalarındanbunu yapabilecek olan var mı? Siyasal partilerdenbu öncülüğü üstlenen var mı? Belki en iyisi, direnişin ve yeniden kuruluşun önderliğinde de yerini alacak bir halk dayanışması… (AYDINLIK, 28.9.2016)
==============================
Dostlar,

MİLLİ EĞİTİM NEREYE SÜRÜKLENİYOR??

AKP iktidarı ülkemizi OHAL rejimi altında inletirken, bir yandan da gündemindeki pek çok kritik hedefi bulanık ortamda yürürlüğe koyuyor.. İlköğretimde seçmeli de olsa dayatılan Arapça dersleri –ki uygulamada kimi ucuz kurnazlıklarla zorunlu olacak gibi-, proje okulları adı altında Türkiye’nin az sayıdaki yüzakı okullarda deneyim kazanmış nitelikli öğretmenleri rotasyonla görevlendirme, zorunlu din eğitimini AİHM’nin kesinleşmiş birkaç kararına karşın ısrar ve inatla görmezden gelerek sürdürme.. Bir çırpıda akla gelenler… FETÖ’nün 4 bine varan dersanesinin Temel Liselelere dönüştürülmesi gibi ucube bir çözüm ve apartman katlarında “Temel Lise” alaturkalığı bizleri utandırıyor. Yetmiyor; OHAL kapsamında, salt görüşme (mülakat) ile sözleşmeli öğretmen alımında sorulan dinci yandaş kayırma amaçlı sorular kamuoyunda adalet duygusunu derinden zedeliyor..

AKP iktidarının toplumu germe – kutuplaştırma siyaseti bilinçli olarak sürdürülüyor. Bir yandan YENİKAPI RUHU söylemiyle siyasal duygu sömürüsü yapılırken, bir yandan da ötekileştirme hatta düşmanlaştırma politikalarıyla toplumsal fay hatları derinleştirilerek AKP’nin tabanı ve çelik çekirdeği pekiştirilmeye (konsolide edilmeye) çalışılıyor. En küçük ayrıntılarla ilgilenen Tayyip bey, İstanbul’da halk otobüsünde şortlu genç kıza uçan tekme atan müsvetteyi ve eylemini kınamamakta direniyor, ağzını açmıyor ya da yarım ağız bir açıklama bile yap(tır)mıyor!? Ergenekon kumpasının savcılığını üstlenen RTE, vahşi bir saldırıya uğrayan hemşire Ayşegül Terzi’yi yok sayarak tüm cumhura başkanlık yapabileceğini sanıyor!? Başbakan Yıldırım “mırıldanma” hakkından söz edebiliyor! Karaman’daki Ensar Vakfı yurtlarında çocuklara tecavüz dosyası kapatılıyor.. Okullarda haremlik – selamlık ayrımı gündeme getiriliyor. İHL’ler mantar gibi çoğaltılıyor; zaman zaman normal okullar zorla kapatılarak, halkın haklı direnişi polis şiddetiyle ezilerek İHL’ye dönüştürülüyor.. Sayısı 140’a varan İlahiyat Fakülteleri ve meslek yüksekokulları ülkeye ne katıyor??.. Hurafe üreten ilahiyat hocalarının kılına dokunulamıyor; TRT’de beyin yıkayan din ve akıl-bilm dışı şovları din adına sürdürülüyor! Diyanet İşleri Başkanlığı ve Başkan Prof. Görmez 3 maymunu oynuyor..

Bu acı örnekler, son 14 yılın giderek dincileştirilen AKP eğitiminin ürünü büyük ölçüde. İstatistiklere göre örgün eğitimde 17 559 989 öğrenci var (2014-15 MEB verileri). Bu öğrencilerden 14 950 897’si resmi, 823 515’i özel, 1 785 577’si ise açık öğretim kurumlarında okuyor. Yüksek öğrenimde 6 066 000 öğrenci var. Bütçenin yaklaşık olarak 1/7’si eğitim sektöründe harcanıyor (2016 bütçesinin %13.88’i eğitime ayrıldı). 920 bini üniversite öncesi, 150 bini üniversitelerde olmak üzere 1,1 milyonu bulan eğitimci görevde. Ancak Ulusal gelirden (GSMH) ayrılan pay AKP iktidarında önemli artış göstermedi; OECD ülkelerinin yarısı dolayında gidiyor (OECD ortalaması %6; 2016 için Türkiye’de %3,46).

Erdoğan, 04.6.2016’da milli eğitim için hedefi, “Yeni dönemi okul yapmaktan ziyade, okul müfredatının içeriğine yoğunlaşma dönemi olarak ilan ediyoruz.” diyerek belirledi. Türkiye PISA yarışmalarında nal toplamakta, dünya bilimine anlamlı hiçbir katkısı yok! Patent, “know-how, novalty” ekseninde yok gibi. Dünya nüfusunun %1,1’ini aşan 80 milyonluk dev, kalabalık, eğitimsiz, küresel rekabet gücü olmayan, niteliksiz ve gereksiz nüfusuna karşılık ilk 400 içinde tek bir üniversitesi yok. ODTÜ’ye bile 2. sırada oy alan kişiyi Tayyip bey rektör atıyor, orada “cumhur” un hükmü yok nedense!?

Sayfalarca yazılabilir eğitim sektöründeki sorunlar.. Sektör kritik ve stratejiktir; ülkenin geleceğidir. Kamusal sorumluluk giderek sınırlanmakta, özelleştirme teşvik edilmekte, kamusal eğitim kurumları kimi dinci vakıflardan hizmet satın alarak kaynak aktarmakta, yandaşlar zengin edilmektedir.. Aileler eğitim için giderek daha çok cepten harcama yapmak zorunda bırakılmaktadır. Kuşatma çok yönlüdür ve 1 taşla birkaç kuş vurma örneği bu vahim tabloyu açıklamakta çoooook yetesiz kalmaktadır.. Yaratılan dış ve iç karambolde yaşamsal sorunlar planlı olarak ötelenmekte, unutturulmak istenmektedir. Prof. Birgül Ayman Güler hocamız bu çok ciddi soruna işaret ediyor pek haklılıkla.. Biz de aynı kaygıları fazlasıyla paylaşıyor ve gündemde tutmak istiyoruz..

140 öğrenciye 1 öğretmen ile ilgili görsel sonucu

Şanlıurfa’nın Siverek İlçesi’nde, 140 öğrencisi bulunan 2 derslikli Kalfalar İlkokulu’nda sadece Mustafa Demirböken ücretli öğretmenlik yapıyor. 3 kez öğretmen ataması yapılan ve elektrik ile suyu bulunmayan okuldaki fiziksel koşullar nedeniyle kimse görev yapmak istemezken, öğrenciler aynı sırada 4 ya da 5 kişi oturarak eğitim alıyor.
(
140 öğrencili okulda tek öğretmen, DHA, 

140 öğrencisi olan ancak pamuk hasadı nedeniyle şu anda 70 öğrencinin gittiği okulda yalnız Mustafa Demirböken ücretli öğretmenlik yapıyor. Demirböken, tüm sınıflara
ayrı ayrı ders verirken, öğrenciler 4-5 kişi aynı sırada oturarak eğitim alıyor.

Sevgi ve saygı ile.
08 Ekim 2016, Ankara


Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazımızın pdf biçimi : milli_egitim_nereye_surukleniyor

BİSİKLETLİ DEMOKRASİ

BİSİKLETLİ DEMOKRASİ

Kader SEVİNÇ

“Akıllı” olma yarışında dünya kentleri rekabeti hızlanıyor. “Akıllı kent”e dönüşüm hedefi
akıllı yurttaşların ve siyasetçilerin gündeminde bir öncelik artık. Öbürleri ise akılsızlıklarına çok yanacaklar.

Akıllı kent olmak, doğası, enerji kullanımı, eğitim yapısı, ulaştırma altyapısı, ekonomik girişimcilik, sanatsal yaratıcılık ve bilimsel ilerleme ortamları gibi farklı alanlarda teknolojiyi etkin kullanmak demek. Mobil uygulamalar, yenilenebilir enerji kaynakları, nesnelerin interneti gibi atılımları kent insanları için seferber etmek önemli. Bu bir demokratik kültür anlayışı konusu.

Akıllı kentin en önemli boyutlarından biri “hareketlilik” alanı. Çağdaş dünya insanları
karbon ayak izlerini (AS: tanımı aşağıda verilmiştir) düşürmek ve doğaya saygılı, sağlıklı bir hayat yaşamak için giderek artan bir farkındalık ve motivasyon sahibiler. Motorlu araçların fazla kullanımı şehir yaşam kalitesine zarar verirken, gürültü, hava kirliliği, trafik sıkışıklığı ve azalan kamusal alanlar gibi sorunları beraberinde getiriyor. Normal değil içinden geçtiğimiz otomobil, benzin, trafik felaketi.

İki tekerlek, sıfır karbondiyoksit!

Mobil Uygulama Bruksel Sehir Bisikleti

Bugün dünyanın sayıları artan birçok kentinde olduğu ve Türkiye’de kimi belediyelerin ilgilendiği gibi, Brüksel’de de çok sayıda noktada kent bisikleti istasyonu var. Salt Brüksel’de değil 600’ün üzerinde AB kentinde. Brüksel’deki çok sayıdaki bisiklet noktalarından biri
AB mahallesinin merkezi Schuman’da, ofisimin hemen önünde; bir başkası evime çok yakın. Telefonumdaki mobil uygulama ile istediğim yerdeki istasyonda kaç bisiklet olduğunu
gerçek zamanlı olarak görebiliyorum. Üyelik kartımı okutarak zaman yitirmeden bisikletimi alıyorum. Gideceğim yere ulaştığımda en yakın istasyona bisikleti bırakıyorum.
İlk 30 dakika ücretsiz, daha uzun kullanımın çok az ücreti kredi kartınızdan düşüyor.

Toplantılara giderken ve günlük ulaşım için kent bisikletlerini kullanıyorum.
AB kurumlarındaki pek çok muhatabım ve arkadaşım da kullanıyor. Hatta AB Komisyonu’nun çalışanlarına özel bir bisiklet istasyonu da var. Ulaşım için büyük bir nimet. AB’nin yaptığı bir araştırma, otomobil kullanımını kentlerde %44’ten %30’a düşürmenin karbon emiliminde
(AS: emisyonunda, serpintisinde olacak) %36 düşüşe neden olduğunu gösteriyor.
Bisiklet kullanımı salt karbon ayak izinizi düşürmüyor, yaşadığınız çevreyle,
kentle sağlıklı bir etkileşim de kurmanızı sağlıyor.

Haraketlilik siyaseti

AB her yıl 16-22 Eylül tarihleri arasındaki haftayı “Avrupa Hareketlilik Haftası” olarak kutluyor. Türkiye’de de kimi kentler dahil olmak üzere Avrupa çapında etkinlikler düzenleniyor. AB ülkelerinin çoğu hem sağlıklı yaşam hedefleri, hem sürdürülebilir kent yaşamı amacını gerçekleştirmek için herhangi bir zorunluk olmamasına karşın yerel ve ulusal düzeyde
bisiklet stratejisi geliştirip uyguluyorlar.

AB projeleri uzmanı Gökhan Turgut Ünal’ın yaptığı bir araştırmaya göre 2013’te Dünyadaki bisiklet sayısı yaklaşık 2,5 milyar, otomobil sayısı 500 milyon ve aynı yıl 3 bisiklete karşılık
1 otomobil üretilmiş, bu da 5,6 milyar (AS: bisiklete binebilecek) dünyalının (AS: dünya nüfusu günümüzde 7,3 milyar..) 1/6’sına bir bisiklet düştüğünü gösteriyor. Bisikletler ise %70 oranında taşıma, %29 oranında eğlence ve %1 oranında yarışma amaçlı kullanılıyormuş. Yetişkinlerin kullandığı bisiklet sayısı, çocukların kullandığının iki katıyken, genellikle de kadınlar,
erkeklerin kullandığı oranda bisiklet kullanıyorlar.

Avrupa Birliği içinde, esas ulaştırma aracı olarak günlük yaşamında en çok bisiklet kullanma oranı şaşırtıcı olmayarak Hollanda’ya ait: %35. Danimarka, Macaristan, İsveç, Finlandiya, Belçika ve Almanya da AB ortalamasının üzerinde bisiklet ülkeleri. Bisiklet kullanmada yükselme eğilimi ise her yerde artışta.

Ulusal bisiklet stratejisi hayal mi?

Bu bir siyaset tercihi: kent bisiklet istasyonları, bisikletten vergilerin kaldırılması, bisiklet yolları ve park yerlerinin tesis edilmesi, artırılması, bisiklet yolları haritalarının mobil cihazlardan indirilir olarak hazırlanması, bisiklete trafikte diğer araçlarla eşit hak tanınması, trafiksiz gün olarak tanımlanan motorlu araçların kullanılmadığı, bisikletlilerin özgürce kentin tadını çıkardığı bisiklet günlerinin kentlerde AB desteği ile düzenlenmesi…

Peki ya Türkiye? Babam şehir içi ulaşımını bisikletle sağladı hep. İzmir, Gaziantep, Samsun, Nevşehir, Kayseri, Antalya… Çocukluğumda Anadolu kentlerinde bisikletle kendimizi yollara vurduğumuz çok olmuştur. Hatta Kayseri’nin dikliği ile meşhur Topuz Dağı’na bisikletle çıkmışlığımız da var. O zamandan beri biliyorum ki, maalesef ülkemizde bisikletliye dost bir yol kültürü yok (yaya kültürü de zayıf zaten).

CHP de 2015 seçim bildirgesinde “Yaşanacak bir Türkiye’yi” tarif ederken, nasıl bir şehir yaşamı? sorusunu da yanıtlamıştı. “..CHP iktidarında sessiz caddeler, oyun caddeleri, yürüyüş caddeleri gibi yenilikçi mekânsal düzenlemeler kent tasarımının parçası olacak. Kent içi trafikte yaya ve bisiklet öncelikli düzenlemeler yapılacak..”

Herkesin daha eşit olduğu, daha saygılı, daha normal, daha uygar ilişkiler gelişiyor bisikletli kentler sayesinde. Akıllı kent hedefinin erdem olduğu ülkelerde siyasetçiler de zaten olağan yurttaşlar gibi sık sık bisiklete biniyorlar. Bu bir akıllı demokrasi meselesi.

Kader Sevinç iyi yönetişim, yerel yönetimler, siyaset ve değişim hakkında diğer yazdıkları:

Yerel Yönetimlerde Veri Devrimini İyi Okuyanlar Başarılı Olacak

http://www.kadersevinc.com/yerel-secimlerde-veri-devrimini-iyi-okuyanlar-basarili-olacak.html

Siyasetin Geleceği, Geleceğin Siyaseti

http://www.kadersevinc.com/siyasetingelecegi.html

Siyaset, Kadın ve Uluslararası Kadın Hakları Kampanyaları

http://www.kadersevinc.com/uluslararas%C4%B1-kad%C4%B1n-haklar%C4%B1-kampanyalar%C4%B1-siyaset-ve-kad%C4%B1n.html

21. Yüzyılda Gençler İçin Demokratik Mücadele Rehberi

http://www.kadersevinc.com/21-yuzyilda-demokrasinin-zor-donemlerinde-gencler-icin-hayatta-kalma-ve-mucadele-rehberi.html

Gençler Siyasete Ne Zaman İlgi Duyar?

http://www.kadersevinc.com/gencler-siyasete-ne-zaman-ilgi-duyar.html

===================================

Dostlar,

Brüksel Avrupa’nın en güzel kentlerinden biridir.

Brüksel, çiçekli-1Bu kenti 1971’de liseyi bitirdiğimiz yıl ve 28-31 Ekim 2004’te 2 kez ziyaret etme olanağımız olmuştu. İlkinde, NATO SHAPE Karargahı‘nda, Sayın Kamran İnan, bizim de içinde olduğumuz öğrenci kümesini ağırlamıştı. (3200+ katılımcı arasında Türkiye Liseler arası
NATO kompozisyon yarışması birincisi seçilmiştik; Türk Atlantik Anlaşması Derneğince). İkincisinde ise ADD Genel Başkan Yardımcısı olarak Brüksel, Anvers ve Mons’ta
Cumhuriyet – Aydınlanma konferansları vermiştik..

Ve günümüzde Brüksel AB’nin başkentidir..

Sayı Sevinç, bu örnek “akıllı” kentte, “akıllı kent” olmanın ögelerinden yalnızca biri olarak bisiklet kullanımına ve o metafor üzerinden de Demokrasiye gönderme yapmakta :

Bisikletli Demokrasi..

İnsanda coşku ve özlem dalgaları oluşturuyor bu sıfat tamlaması..

Dileriz, başta Ankara olmak üzere, dünyada sanırız örneği olmayan Melih Gökçek,
25 yıla koşan muazzam uzun (5 dönem ardışık!) belediye başkanlığı adına kalıcı bir yapıt bırakır örneğin “BİSİKLETLİ ANKARA” diye..

Hayale sınır yok ya, bakarsınız kimi devlet büyüklerimiz de “bisiklet aşkı” ile işlerine
öyle gidip gelirler ve Ankara’da yaşamın – ulaşımın ayrılmaz bir parçası olur bisikletler..

Sevgi ve saygı ile.
05.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

==================

Karbon Ayak izi, birim CO2 cinsinden ölçülen, üretilen sera gazı miktarı açısından
insan etkinliklerinin çevreye verdiği zararın ölçüsüdür.

Bu makale 04.09.2015 günü YURT Gazetesinde de yayımlanmıştır.

BARIŞ MI DEDİNİZ?


BARIŞ MI DEDİNİZ?

 portresi_Anit_Kabir'de

Suay Karaman

 

 

7 Haziran’da yapılan seçimlerin ardından ülkemiz herkes tarafından anlaşılamayan bir şekilde karıştı, olaylar çıktı, ölen ve yaralananlar oldu. Ne yazık ki bu durum halen sürmektedir. Siyasal partiler ve demokratik kitle örgütleri ise başka dünyalarda yaşamakta, hatta  kimileri emperyalizmin ekmeğine yağ sürmektedirler. Emperyalizm, MHP’ye AKP’ye sahip çıkma görevini verirken, CHP’ye de PKK terör örgütüne sahip çıkma görevini vermiştir. (AS : ???)

İlk Kurşun Gazetesi’nde yayınlanan 3 Ağustos 2015 tarihli “Açılım mı Demiştiniz?” adlı yazımın son paragrafında şunlar yazmaktaydı: “Hem Türkiye Cumhuriyeti devletinin, hem de PKK terör örgütünün beraberce silahları susturmalarını isteyenler, yine şaşırmaktadır. Dünyanın hiçbir yerinde silah bırakan devlet görülmemiştir.”

Ağustos başında gazetecilerle yaptığı söyleşide “Devlet silah bıraksın demiyorum. Devlet tabii ki kendini koruyacak” diyerek, PKK terör örgütüne silahları susturarak, elini tetikten çekme çağrısı yapan Selahattin Demirtaş’ın bu sözünde samimi olup olmadığını zaman gösterecektir. Çünkü ABD ve AB emperyalizminin kucağında oturarak siyaset yapanlara asla güven olmaz, olmamalıdır da..

Selahattin Demirtaş, 12 Ağustos 2015 Çarşamba günü Brüksel’de ABD’ye çağrı yaparak, ‘NATO’yu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine yönelik operasyonlara karşı belirgin bir konum almaya’ çağırdı. Ayrıca açılımın sürmesi için Avrupa Birliği’nin de Türkiye’ye baskı yapmasını istedi. Selahattin Demirtaş ABD’ye yalvarırken, ABD Başkanı da, “Türkiye PKK’yı bırakıp, IŞİD’e odaklansın” diye açıklama yapmıştı. Böylece BOP haritası için el birliğiyle çalışmaların sürdürüldüğü anlaşılmaktadır.

HDP, başkan Apo’nun projesidir, bunu unutmadan çalışmalıyız” diyen ve “Bu halk Abdullah Öcalan’ın posterini Kürdistan’a asamayacak da, nereye asacak? Buna alışsanız iyi olur, çünkü biz daha başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz, heykelini..” diyen Selahattin Demirtaş’ın söylemlerinde hep terör örgütüne destek vardır. Emperyalizmin beslediği terör örgütünün barış getireceğini düşünenlerin, düşünce sistemlerinin eksik olduğu anlaşılmaktadır.

Savaş iki ordu arasında yapılır; PKK terör örgütü, emperyalist şebekeler tarafından desteklenen bir öldürme kuruluşudur: yaptığı savaş değil, vurup kaçmaktır, sabotajdır, terörist eylemlerdir. Savaşta sağlık personeline dokunulmaz ama PKK terör örgütü ambulansa bile saldırmakta ve içindekileri yaralamaktadır.

Barış ne zaman istenir? Barış için bir savaşın olması gerekir.  PKK terör örgütünün yaptığı savaş değil, terörist eylemlerdir. Her devlet, terörist eylemlere karşı savunma yapar. Terörle mücadele eder, (AS : terör örgütü) silah bırakmadan müzakere etmez. Bu sahte barış çığlıklarının ardında Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlu konuma sokmak yatmaktadır. Emperyalist güçlerin barış süreci, PKK terör örgütüne dokunmayalım, güçlensinler, gerektiğinde kullanırız anlamına gelmektedir.

Barış silahların ucunda değildir, olmamalıdır da.. Onurlu toplumlar, silahların gölgesindeki demokrasi istemlerini kabul etmez, etmemelidir de.. Barış, katille gelmez, hırsızla gelmez, emperyalizmin kucağına oturarak asla gelmez, gelmemelidir de.. Barış ülkenin bölünmesiyle, parçalanmasıyla da gelmez. Barış, PKK gibi terör örgütüne, gerilla diyerek ya da özgürlük savaşçısı diyerek de gelmez.

Barış sevgiyle gelir, dostlukla gelir. Barış, paylaşımda eşitlikle, insanca bir düzenle gelir. Barış ağalık, şeyhlik, feodalite düzenine son vererek gelir. Barış yurdunu ve insanlarını severek gelir. Barış ülkedeki tüm insanların kardeşlik temelinde buluşarak, ulusal politikalarla kalkınarak gelir. Barış, ülkesinin aydınlanması için özverili çalışmalar yapılarak gelir. Emperyalizmi ve işbirlikçilerini kovmadan, tam bağımsızlık olmadan barış da olmaz..

============================

Dostlar,

Yurtsever ve yürekli birikimli yazar sevgili Suay Karaman arkadaşımıza bu yazısı için
teşekkür ederek sizlerle paylaşıyoruz..

“.. Emperyalizm.. CHP’ye de PKK terör örgütüne sahip çıkma görevini vermiştir.” suçlamasını oldukça ağır ve kanıtlanması güç.. olarak değerlendiriyoruz..

Öte yandan AB – ABD’nin, PKK’ya sahip çıkmak için eteklerinin tutuşması ibret vericidir. Açılmayan gözleri, duymayan kulakları, mühürlü vicdanları uyarmalıdır bu tablo..

Hiç sıkılmadan “2 taraf da silah bıraksın..” diyerek uluslararası hukukun en temel ilkelerini bilerek çiğnemekte ve bir oldubitti, de facto durum yaratmaya çabalamaktadırlar ki terör örgütü ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti denk tutulsun! Zavallı Batı, bu denli zavallılaşacak mıydı??

Bir yanda Türkiye Cumhuriyeti Devlet, vardır, egemen ve bağımsızdır; ulusal ve uluslararası hukuk gereği silah kullanma tekeli vardır; karşı yanda ise AB – ABD – İsrail beslemesi bir terör örgütü bu 3’lü adına vekaleten ülkemiz ile 31 yıldır savaşmaktadır.. Sıcak çatışma artık
“orta yoğunluklu” düzeye tırmandırılmıştır.. İç kalkışma – isyan tohumlanmak istenmektedir..
Ancak Türkiye Devleti, devlet aklı ve yetkesi (otoritesi) ile hukuk içinde kalarak bu belayı da defetmeyi bilecektir.

Başarı asla bu tablonun asli faillerinden olan AKP iktidarının değil; kanlarını – canlarını veren Türk askerinin, polisinin, yurttaşının… özverili ULUSUN ve kadim Devlet geleneğinin olacaktır. AKP ile değili AKP’ye karşın.. Bu ayrımı yapmak olağanüstü önemlidir..
Zorla sürüklendiğimiz “yinelenecek seçim”de (erken seçim değil!) halkımız,
bu çıplak gerçeğin gereğini yerine getirecek biçimde oyunu kullanmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
10 Ağustos 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Soner Yalçın : Amerikan Mandası


Amerikan Mandası

Soner Yalçın

25 Aralık 2014, SÖZCÜ

Yıl; 1972…

Haki Karer, 1950 Ordu Ulubey doğumluydu. A.Ü. Fen Fakültesi öğrencisiydi ve
Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının kurduğu THKO’nun sempatizanıydı. (18 Mayıs 1977’de “Sterka Sor” (Beş Parçacılar) denen Kürt grup tarafından Gaziantep’te öldürüldü.)
Kemal Pir, 1952 Gümüşhane Güzeloluk Köyü doğumluydu. A.Ü. Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi öğrencisiydi ve Mahir Çayan ile arkadaşlarının kurduğu THKP-C’nin sempatizanıydı. (Diyarbakır Cezaevi’ndeki ölüm orucu sonucu 7 Eylül 1982’de öldü.)
Her ikisi de Ankara Emek Mahallesi’ndeki bir evin bodrum katındaki öğrenci evinde kalıyordu.
Yıl sonuna doğru evin misafirleri arasına Abdullah Öcalan da katıldı.
Cemil Bayık, Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi’nde Kemal Pir’in okul arkadaşıydı;
Emek Mahallesi’ndeki bu bodrum katında
Öcalan’la tanıştı.
Ankara’daki grup zamanla büyüdü; bugün PKK yöneticilerinden Kayseri Sarızlı Rıza Altun, Adana Tufanbeyli Duran Kalkan, Tuncelili Ali Haydar Kaytan vs. bu ekip içindeydi.
Hepsi solcuydu…
Hepsi sosyalistti…
Mazlum halkların kurtuluşunun; Türk ve Kürt kardeşliğinin emperyalizme karşı vereceği mücadeleyle olacağına inanıyorlardı.
Bu nedenle… Lice’ye 20 km uzaklıktaki Fis Köyü’nde 26 Kasım 1978’de PKK kurulurken, adının “Komünist Parti” olup olmayacağı tartışıldı. Öcalan, Vietnam İşçi Partisi etkisiyle mutlaka “işçi” adının olması gerektiğini söyledi.
İçlerinde Kürtçe bilen azdı; Ferhat Kurtay’a önerilen isimlerin Kürtçe nasıl olabileceği görevi verildi. “Partiya Karkeren Kurdistan” (PKK) yani “Kürdistan İşçi Partisi” adı benimsendi. Bayrağı, kızıl yıldız içindeki orak çekiç’ti.
Bu 1’inci kongrede; Öcalan başkan, Cemal Bayık başkan yardımcısı seçildi.

Ömer Öcalan
Cemil Bayık…

1955 Elazığ Keban / Aşağı Çakmak Köyü doğumluydu.
Babası Elazığ Askeri Bakım Onarım Fabrikası’nda işçiydi.
Ortaokul, lise yıllarında dindar biriydi; oruç tutup, namaz kılıyordu.
(Kardeşi Hasan halen Elazığ’da Kur’an Kursu hocalığı yapıyor.)
Akçadağ Öğretmen Okulu ve ardından Dil, ve Tarih, Coğrafya Fakültesi’nde
sosyalist oldu. 
Her daim Öcalan’ın sağ kolu oldu.
Cemil Bayık…
Öcalan’ın Kesire Yıldırım ile evlenmesine karşı çıkan;
12 Eylül askeri darbesini öngörüp Öcalan’ın yurt dışına çıkması gerektiğini söyleyen;
Ve Suruç’taki bir kaçakçıdan PKK’ya ilk kalaşnikofu alan isimdi…
Bir gün…
Öcalan baba ocağı Ömerli Köyü’ne Cemil Bayık ile geldi.
Annesi Üveyş Öcalan tavuk kesip suyuyla pilav yaptı.
Yemekte Öcalan ile Bayık Kürt meselesi üzerine konuşurken babası Ömer Öcalan
söze girdi:“Solculuğu bırakmış, Kürtçülüğe başlamışsınız; beni dinleyin, siz solculuğa devam edin, Kürtçülüğün altından kalkamazsınız.”
Hangi Öcalan haklı çıktı; baba mı, oğul mu?
Ömer Öcalan’ın sözleri üzerinden yıllar geçti.
1989’da Berlin Duvarı yıkıldı.
Sovyetler Birliği dağıldı. (AS: 1991) Soğuk Savaş bitti.
PKK; ideolojisini, bayrağını, adını değiştirdi.
Yeni Dünya Düzeni’ne uyumlu hale geldi.
“Emperyalizm” sözünü artık ağzına almıyordu.
Yeni müttefikleri: ABD, İsrail ve AB idi.
Bugün… Cemil Bayık KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı.
Önceki gün şöyle dedi:
“- Uluslararası bir sorun uluslararası güçler olmadan çözümlenebilir mi?
– Hem dünyada globalizm olacak, hem Kürt sorunu uluslararası bir sorun olacak;
NATO, Avrupa Birliği 
ile ilişki içinde olmayacak; Türkiye, Kürt sorununu yalnızca Kürtlerle çözecek; bu mümkün müdür?
– Türkiye sorunu çözme amacı taşıyorsa, bunun uluslararası güçler olmadan çözülemeyeceğini bilmesi gerekiyor. Bu güçler çözümde yer almadan çözüm gelişemez.
– Amerika’nın üçüncü taraf olabileceğini söyledik. Amerika’yı Kürdistan dışında Ortadoğu’nun dışında düşünmek mümkün değildir. Bugün Ortadoğu dünyanın bel kemiğidir…”
Görünen…
Neoliberal söylemleri benimseyen PKK kadrolarının “Amerikan Mandası”nı kabul ettikleri!
Nereden nereye savruldular?..
Ne demişti Ömer Öcalan: “Altından kalkamazsınız!”

Türkler kardeşimiz

Solculuk mu dediniz?
Sosyalizm mi dediniz?
Kostas, Nikos, Aleksandros, Thomas, Apostolis, Pashalis, Antonis, Theodoros, Thanasis, Stathis, Stelios, Orestis, Ektoras, Andreas, Dimitris, Vagelis, Angelos, Petros, Manolis, Spiros, Pavlos, Fanis,Hristos, Haris…
117 kişiydiler.
Hepsi Yunanlı idi.
Hepsi sosyalistti.
Anadolu’nun Yunan ordusu tarafından işgaline karşı çıktılar.
“Anadolu’nun işgali bir emperyalist oyundur. Britanya, mazlumların kanıyla yeni sınırlar çiziyor. Biz, mazlum Anadolu halkını öldüremeyiz, onlar kardeşlerimizdir” dediler.
“Yaşasın barış, yaşasın kardeşlik” diye haykırdılar.
Zalimlere karşı çıkan bütün mazlumların sembolü Mustafa Kemallere karşı savaşmayacaklarını imzaladıkları bildiriyle açıkladılar.
Ve:
Bir gecede…
Hepsi idam edildi…
Yıl, 1921 idi…
Ocak ayının ilk günü, İzmir’deki İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’nın merkezi Balçıklıova’da (Balçova), -İnciraltı Sahili’nde- kurşuna dizildiler.
Hayat ne şaşırtıcı:
Cemil Bayık’ın NATO’yu, AB’yi, ABD’yi göreve çağıran “mandacı” demecini okurken gözüm masamın üzerindeki, Şair Tuğrul Keskin’in Yunanlı komünistleri yazdığı “Zito i Epanastasis” kitabını takıldı. Haki Karer, Kemal Pir yaşasaydı ne derdi Cemil Bayık’a?
Öyle ya…
Cemil Bayık sosyalist ise…
Emperyalizme karşı çıkan 117 Yunanlı ne?
Cemil Bayık solcu ise…
Mustafa Kemal’den esinlenerek “Kemal” kod adını alarak,
Yunanistan’da emperyalizme karşı savaşan Mihri Belli ne?
Ömer Öcalan haklıydı; emperyalizme davetleri gösteriyor ki, altından kalkamadılar!

(http://sozcu.com.tr/2014/yazarlar/soner-yalcin/amerikan-mandasi-689788/, 25.12.14, SÖZCÜ)

=========================================

Dostlar,

Biz de hep yazdık :

*****

Soru 1       : 

Emperyalizmle işbirliği yaparak özgürlük savaşımı verilebilir mi?
Emperyalizmin insanlık tarihinde hangi ulusu / etnisiteyi özgürleştirdiğini gördünüz??

Soru 2       :

Emperyalizmle işbirliği içinde, yüzlerce – binlerce yıldır birlikte yaşadığınız
kadim Anadolu halkı Türk kardeşlerinize silah çekmeyi ahlaki buluyor musunuz?

*****

Çare emperyalizmle silahlı işbirliğini terkederek insanca – kardeşçe konuşmak ve
birlikte kardeş – kardeş yaşamanın yollarını geliştirmektir.

Demokrasimizin standartlarını, ULUS DEVLETİ DAĞITMAYACAK ölçüde
en üst düzeye başkalarını içişlerimize karıştırmadan “bizim” taşımamızdır.

Kürt kardeşlerimiz, kendilerini de kanlı bir serüvene sürükleyen Kürtçü,
militan, emperyalizmin taşeronluğunu yapan öncülerinden ve örgütlerinden yalıtmalıdır.
Kürt toprak ağalarının – uyuşturucu tacirlerinin neye hizmet ettiğini sorgulamalıdır

  • Çare ULUS DEVLETTEDİR..

Bu reçete Atatürk‘ün dayatması asla değil, 20. yy’da insanlığın bulabildiği en ideal çözümdür ve birlikte yaşayan halkların kendilerini bir “millet” olarak tanımlamasıdır.
Sosyolojik – tarihsel bir olgudur; ırkçı – kafatasçı asla ve kat’a değildir.

Dahası;

ULUS DEVLET; bölük pörçük, coğrafyası küçük, nüfusu görece az etnisistelerin / milliyetlerin emperyalizme lokma olmamalarının sigortası, güvencesidir.

En tipik örneği de ABD yani Amerika Birleşik Devletleri’dir!
Pek çok Avrupa ülkesi de benzer durumdadır.
ABD, yeryüzünün en büyük ve katı ulus devletidir.
50 farklı “millet” (etnisiteden de öte!) bir araya gelerek “Amerikan” milletini oluşturmuş ve Dünya hegemonu olmuşlardır.

Hiçbir Amerikan yurttaşı etnik kökeni ile takınıtılı değildir, kompleks içinde değildir.
Bizim etnistelerimizde kışkırtılan bu aşağılık kompleksinin nedeni, rasyoneli nedir??

Herkesin aklını başına alması ve ülkemizi kanlı bir iç savaşa sürükleyebilecek
bu hain emperyalist tuzaktan kaçınmak için deyim yerinde ise saçını başını yolması gerekir.

  • Sözde “Akil” lerin tüm sakilliklerden kaçınması dileğiyle..

En büyük ve ağır tarihsel – politik sorumluluğun AKP’de olduğunun altını
bir kez daha çiziyoruz.

Dolayısıyla AKP içindeki aklı selim yurtseverleri ateş sarmış olmalı..

(http://ahmetsaltik.net/2013/04/21/kurtculer-emeryalizmin-sevr-projesinin-taseronu-mu/)

“İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ“ nin 65. Yılında Görünüm..


Dostlar
,

Geçtiğimiz yıl, Dünya İnsan Hakları Günü‘nün ya da
İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ‘nin 64. yılı nedeniyle kapsamlı bir yazı yazmıştık.. Bu yazıyı anımsayalım istiyoruz..

Gözden geçirerek yeniden paylaşmak istiyoruz..

Aşağıda..

Acıyla vurgulayalım ki, günümüzde kişi hak ve özgürlükleri İngiltere’de Krala karşı 1679’da yürürlüğe konan HABEAS CORPUS rejiminin bile gerisindedir!

Orada, “Habeas Corpus” ta, özce denilmektedir ki;

  •  Korkma, Kralın adamları seni haksız tutarsa, suçsuzsan bağımsız yargıçlar seni ilk fırsatta salıverecektir..

Oysa günümüzde Ergenekon – Balyoz – Casusuluk vb. düzmece davalarda,
sahte ve hatta düzmece oldukları kezlerce kanıtlanan sözde kanıtlarla (delilerle)
masum insanlar yıllardır zindanlarda tutsaktır ve birçoğu da yaşam boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. Zindanlarda ölümler / öldürmeler başlamıştır!..

Ayrıca TSK; kurumsal olarak büyük ölçüde güç yitiğine uğratılmıştır!
Bu durum kabul edilemez, çünkü ulusal savunmayı zayıflatarak ülke – ulus çıkarlarına giderimi olanaksız zararlara yol verebilecektir.

Medya tutsak alınmıştır.. Halk gerçekleri öğrenememektedir.
4. güç devre dışıdır, ülkemizde apaçık AKP dinci faşizmi yürürlüktedir!
“Güçler ayrılığı” felç edilmiştir.. Her şey tek adamın 2 dudağı arasındadır.

Bu görünümüyle Türkiye’nin AKP rejimi Platon’on, Aristo’nun, Montesquieu’nun öngörülerinin bile gerisine savrulmuştur ancak 2 yüzlü Batı ve maşası
sözde insan hakları kuruluşları, yakıcı sorunun özünü görmezden gelerek,
insan haklarını “ayrılıkçı” biçimde kullanmayı utanmazca sürdürmektedirler.

Ülkemizde inanç ve etnisite temelli kışkırtıcı ayrımcılıkla kanlı bir iç savaşı ve bölünmeyi hedeflemektedirler.. Yabanıl (vahşi) kapitalist sözde serbest piyasa ile ekonomik Sevr’i uygulamak ve ülkeyi borçlandırarak yoksullaştırmak, özelleştirme ile talan etmek yetmemiştir. Siyasal – coğrafi bağlamda da Sevr; Lozan yırtılarak yürürlüğe konmalıdır; Başbakan RTE, bu süreçte, BOP eşbaşkanı olarak sonuçlarını
bilerek – bilmeyerek Batı’dan bir “görev” almıştır.

Bir ülke halkının kaynaşarak uluslaşması ve yurt tutup uğrunda ölerek vatanlaştırdığı topraklarında dünya uluslar ailesinin eşit haklara sahip onurlu bir üyesi olarak
yaşama hakkını görmezden gelerek o halkı türlü iğrenç oyunlarla iç savaşa sürüklemek insan haklarının neresinde yazılıdır?

İnsan hakları şampiyonu Batı emperyalizminin bu onmaz hastalığı nasıl ve ne zaman düzel(til)ecektir??

İçeriye dönersek; önleyici gözaltı diye hiçbir çağcıl hukuk düzeninde yeri olmayan bir biçimde, Başbakan R.T. Erdoğan’ın gittiği yerlerde TGB (Türkiye Gençlik Birliği) üyesi gençler peşin olarak, potansiyel suçlu ilan edilmekte ve gözaltına alınmaktadırlar..

Başbakan R.T. Erdoğan o kentten ayrılana dek, bu TGB’li gençler,
geceyi polis karakollarının nezarethanelerinde geçirmektedir.

Bu uygulama hangi pozitif hukuk normuna dayalıdır??

Cumhuriyet Savcıları kolluğun (kentlerde polisin / kırsalda jandarmanın) bu istemine hangi yasa maddesine dayanarak izin vermektedir?

Bu hususun Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca açıklığa kavuşturulmasını diliyoruz.
Ayrıca HSYK’yı da göreve çağırıyoruz..

  • Bu savcılar yasaları çiğneyerek suç işlemektedir.

Türk Hukuk Kurumu ve Türkiye Barolar Birliği sorunu üzerine gitmelidir.

Türkiye, yüz kızartıcı bu hukuk dışı uygulamadan kurtarılmalıdır.
İnsan haklarının en başında “kişi dokunulmazlığı” gelmektedir.
Hiç kimse keyfi biçimde özgürlüğünden alıkonulamaz.

Anayasa madde 19 : Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.

Fakat 19882 Anayasası’nın kişi hak ve özgürlüklerini oldukça sınırlayıcı dokusu kapsamında temel hak ve özgürlükler ülkemizde pervasızca çiğnenmektedir.
Bu hukuk tanımaz ürkünç durum, AKP iktidarında katlanılmaz düzeye tırmandırılmıştır.

Habeas Corpus’tan bu yana aradan 344 yıl geçmiştir ve ülkemizde
AKP, hukuku bir toplumsal terör aracı olarak kullanmaktadır.

Geçtiğimiz hafta emekli olan bir Yargıtay Daire Başkanı yüksek yargıcın bu yöndeki sözleri kulaklarda yer etmiştir.. Bu sayın yargıca göre hukuk Türkiye’de adaletin aracı değil, terörün silahına dönüştürülmüştür.

65 yıl sonra Dünya İnsan Hakları Günü‘nde Türkiye’nin dökülen görünümü
(hal-i pür melali) özetle böyledir..

Sevgi ve saygı ile.
10.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=====================================

“İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ“ nin 64. Yılında Görünüm..

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı
profsaltik@gmail.com,   www.facebook.com/profsaltik,  www.ahmetsaltik.net  

     2. Büyük Paylaşım Savaşı’nın ardından ciddi yıkım yaşayan insanlık, bir daha bu çapta savaş olmasın özlemiyle Birleşmiş Milletler (BM) örgütünü kurar (1945) ve 3 yıl sonra 10 Aralık 1948’de uluslararası bir Bildirgeyi benimser: İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ (İHEB)..

Türkiyemiz de, BM’nin kurucu üyelerinden biri olarak, söz konusu İHEB’ne imza koyar. Bu Bildirge, insan hakları tarihinde son derece önemli bir dönemeçtir. MÖ 1760’a uzanan Hammurabi Yasalarından, 1215’e tarihlenen Magna Carta’ya, 1679’da yayınlanan Habeas Corpus’a, 1776 ABD ve 1789 Fransız Devrimi Yurttaş Hakları Bildirileri’ne, Osmanlı’da 1839 “güdükTanzimat Fermanı’na, giderek 1. ve 2. Meşrutiyet’e (1876 ve 1908) dek, oradan da 1923’te Atatürk’ün Cumhuriyetimizi kurmasına, 1944’te Filadelfiya Bildirgesi’ne, 1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS, Türkiye’nin onayı 1954) dek uzanan en azından 4 bin yıllık çook uzun bir tarihsel süreç. Paris’te Louvre Müzesi’nde sergilendiği üzere, İnsan Haklarının temel metni olan Anayasalara erişmek hiç ama hiç kolay olmamıştır. Egemenler insan haklarını tanımamak üzere çok direnmişlerdir. Sonuçta temel özgürlükler metni anayasalar adeta “insan derisi ile kaplı” dırlar! Ne mutlu ki; İHEB, ilk maddesinde “Tüm insanlar özgür; onur ve haklar bakımından eşit doğar.” diye gürler.
Bunun anlamı, binlerce yıllık “köleliğin son bulması” dır.

Büyük ATATÜRK, -çağında henüz telaffuz edilmemekle birlikte- gerçek bir insan hakları eylemcisi olarak, Sevr ile yok edilmek istenen Türk Ulusunun yaşam hakkını sağlayarak tarihte benzersiz bir destan yazmıştır.

İronik olarak da, “şanlı” (!) Batı uygarlığının çok ağır bir insanlık suçu (soykırım, jenosit) işlemesine engel olmuştur! Daha sonra Anadolu halkına Cumhuriyet’i armağan ederek çağdışı saltanat ve halifeliğe son vermiş ve egemenliğin kaynağını “sözde” gökyüzünden yeryüzüne indirerek, ulusu egemen kılarak Türkiye’de insan haklarına dayalı çağcıl bir devlet kurmuştur. Aşağıdaki sözleri, 1944’te benimsenen
Filadelfiya Bildirgesi’nde öz olarak yer almıştır:

     “ Eğer sürekli barış isteniyorsa, insan yığınlarının durumlarını iyileştirecek uluslararası önlemler alınmalıdır. İnsanlığın tümünün gönenci, açlık ve baskının önüne geçmelidir. Dünya yurttaşları çekememezlik, aç gözlük
ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidir.”

Anılan Bildirge’nin öz içeriği ise; “Dünyanın hangi köşesinde yoksulluk ve sefalet varsa; bu, Dünyanın gönenç içindeki köşeleri için büyük tehdittir.“ yönündedir. Doğumunun 100. yılına (1981) armağan için UNESCO’da 156 ülkenin oybirliğiyle onanan karar ise, ATATÜRK hakkında şu değerlendirmeye yer vermektedir;
altı çizili sıfata lütfen dikkat :

  • Uluslararası anlayış ve barış için çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü
    bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk önder,
    İNSAN HAKLARINA SAYGILI,
    dünya barışının öncüsü, insanlar arasında
    hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı;
    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu.”

İnsan hakları, tarihsel zamanda 3. Kuşağa erişmiştir :

– Temel hak ve özgürlükler ilk kuşaktır.

– 2. Kuşak Haklar sosyal ve ekonomik hak ve özgürlükleri içerir.

– Günümüzde ise sağlıklı-güvenli bir çevrede yaşama, tarihsel kalıtın korunmasını isteme … vb. haklar 3. Kuşak İnsan Hakları kümesindedir.

Günümüzde İHEB ne yazık ki, tüm dünyada yaşama geçirilememiştir.
Dahası, giderek özü boşaltılmakta ve kendisini “Küreselleşme” diye zihinlere
-retorik- tuzak kurarak sunan yeni emperyalizm, insan haklarının en büyük engeli
hatta düşmanı durumuna gelmiştir.

ABD eski Dışişleri Bakanı, Küresel Elit devletinin örtük Başbakanı Dr. Henry Kissinger açıkça,

  • Küreselleşme; Amerikan hegemonyasının öteki adıdır.” diyebilmiştir!

Dünya ağır bir sömürü, işsizlik, yoksullaştırma, sağlıksızlaşma, sosyal güvencesizlik, eğitimsizlik, adaletsizlik, soğuk ve sıcak çatışma, “post-modern 3. kuşak savaş” ortamına sürüklenmiştir. Oysa Atatürkçülük = Kemalizm; “Yurtta barış dünyada barış!”ı öğütlemektedir. İkiyüzlü Batı, insan haklarını bölücülük yaparak sömürmektedir!

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün; şu önermelerine ne demeli, ne denebilir ki??
Ders, hedef alınmalı elbette..

– “Resmi makam ve üniformaya sığınarak mücadele devri bitmiştir.
Artık açıkça ortaya çıkmak ve milletin hakları adına gür sesle bağırmak gerekir.
– Her birey istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine özgü bir siyasal düşünceye sahip olmak, seçtiği bir dinin gereklerini yapmak veya yapmamak
hak ve özgürlüğüne sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına egemen olunamaz.
– Bu ülkenin halkı üzerinde kimsenin egemenlik kurma hakkı yoktur; ama bu ülkeyi başkalarına el açmadan geçindirmek ve yaşatmak da size düşen bir ödevdir.”

Gönül isterdi ki, 10 Aralık 1948’den günümüze dek geçen 64 yılda İHEB “eskisin” ve
3. Binyıl türevini yapalım.. Bunun için ise “aklın ve bilimin egemen kılınması” gerek. Tıpkı Atatürk’ün bize bıraktığı tinsel (manevi) kalıt gibi :

Yaşamda en gerçek yol gösterici akıl ve bilimdir.”

Kemalizm’in = Atatürkçülüğün gerçek özü olan bu ilke, yalnız Türkiye’yi değil,
tüm insanlığı kurtaracak, insan haklarının gerçek anlamda yaşanmasını sağlayacak evrensel bir ilkedir.

Dolayısıyla başta ülkemizde, “her-ke-si” –özellikle iktidarı– , kapitalizmi akla-bilime, adalete davet ederiz.

Tarih, insanların er-geç haklarını aldığının tanığıdır; insana yakışan, bu akışa karşı koymak değil, savunmaktır.

“İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ“ nin 64. Yılında İstemlerimiz       : 

  1. İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ (İHEB), tüm kavram, kural ve kurumlarıyla yaşama geçirilmelidir. “Her-ke-sin, ülkesinin kamu hizmetlerinden
    eşit olarak yararlanma hakkı vardır.” (md.21).
    KüreselleşTİRmeciler, insanlığın binlerce yılda oluşturduğu uluslararası
    hukuk metinlerini; başta İHEB, BM ve Dünya Sağlık Örgütü Anayasaları,
    ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü)  özleşmeleri, Avrupa Sosyal Konvansiyonu..
    vb. kazanımları pervasızca çiğniyorlar. Kendi eylemsel (de facto) hukuklarını (sözde!?) dayatıyorlar..
    Bunun ilk ve vazgeçilmez koşulu Yeni Emperyalizmin = KüreselleşTİRmenin yeryüzünden yok edilmesidir.
  2. Büyük ATATÜRK bu tarihsel olguyu görmüş ve “bizi mahvetmek isteyen emperyalizm ve yutmak isteyen kapitalizme karşı ulusça savaşımı
    meslek edinmemiz
    ” gerektiğini vurgulamıştır. Bu amaçla, M. Kemal Paşa’nın mazlum anti-emperyalist Türkiye’si, dünyaya öncülük ederek KüreselleşTİRmecilere (ABD-AB’nin yeni emperyalistlerine)
    yem olmamalı 
    ve benzer durumdaki ülkelere çağrıda bulunarak;
    DİRENİŞİN KÜRESELLEŞTİRİLMESİni örgütlemelidir.
  3. Post-modern ekonomik çökertme savaşı 1. öncelikli tehdit olarak tanımlanmalı ve tüm ulusal refleksler bu bağlamda canlandırılmalıdır. ÖZELLEŞTİRME, emperyalizmin yıkıcı, ideolojik bir talan aracı olup,
    kesinkes son verilmeli, kritik satışlar geri alınmalıdır. İç ve dış borçta konsolidasyona gidilerek vadeler uzatılmalı,  1 kezlik Servet-varlık vergisi konulmalıdır. Gelir dağılımı iyileştirilmeli, işsizlik çözülmelidir.
  4. Anayasamızın 2. maddesinde yer alan ve Cumhuriyetimizin değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek 6 temel niteliği,
    – toplumun huzuru /
    – ulusal dayanışma ve
    – adalet
    içinde ödünsüz uygulanmalıdır :

1. İnsan haklarına saygılı,
2. Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
3.
Demokratik,
4. Laik
5. S o s y a l bir
6. Hukuk Devleti..

  1. Avrupa Birliği, Gümrük Birliği, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi emperyalist kurumlarla yapılan tüm teslimiyetçi 2’li ya da çok yanlı anlaşmalar halka açıklanmalı ve köktenci biçimde gözden geçirilmelidir.
    Dış politika ve dış ticarette yeni seçenekler yaratılmalı, Türkiye yüzünü Batı dışındaki ülkelere de çevirmelidir. AVRASYA, BRICS ülkeleri gibi yeni stratejik seçenekler üzerinde gecikmeden ve büyük ciddiyetle durulmalıdır.
  2. Yaşayageldiğimiz yıkım süreci göstermiştir ki, devletimiz, milletimiz, vatanımız ve çağdaşlaşma kazanımlarımız, ancak Atatürk Devrimi temelinde yaşatılabilir. Atatürk Devrimi, Türkiye için herhangi bir seçenek değil, tek seçenektir.
    Atatürk önderliğindeki kurucu irade, Türk Devrimi’nin deneyimlerine göre Cumhuriyet’imizin temel niteliklerini 1937’de Anayasa’nın en başına koymuştur. İnsan haklarının ülkemizde ve dünyada yaşama geçirilmesinde 6 Ok’u; denenmiş, başarmış evrensel bir model olarak görüyor ve kararlılıkla savunuyoruz.
  • “Türkiye Devleti;Cumhuriyetçi,
    – Milliyetçi,
    – Halkçı,
    – Devletçi,
    – Laik ve
    – Devrimcidir.”

     

  1. Batı’dan devşirme emperyalist ezberleri bırakarak, ulusal devrim sürecimizde ürettiğimiz ve dünyaya model bu temel stratejik formülü, yeniden Anayasamıza koymak koşuldur. Atatürk Devrimi temelinde Cumhuriyeti yeniden örgütlemek amacıyla aşağıdaki ilkelere dayalı yeni Anayasa, “kurucu iktidar eliyle” yapılabilir:

– Bağımsız ve güçlü devlet,
– Etkin hükümet,
– Hızlı adalet,
– Örgütlü halk,
– Özgür ve eşit yurttaş,
– Planlı, halkçı, karma ekonomi,
– Bölgelerarası denge,
– Çalışan ve üreten Türkiye.

  1. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” tanımı temelinde Ulus Devlet pekiştirilmeli hiçbir etnik, mezhepsel, dinsel, sosyal, kültürel vb. nedenle ayrışmaya izin verilmemelidir. Sorun, bu alt aidiyetlerin sorunu olmayıp; insan haklarının en üst demokratik standartlara çıkarılması ile çözülecektir.
  2. Gönül isterdi ki, 10 Aralık 1948’den günümüze dek geçen 64 yılda İHEB “eskisin” ve 3. Binyıl türevini yazalım.. Bunun için ise “Dünyada us ve bilimin egemen kılınması” gerek. Tıpkı Atatürk’ün bize bıraktığı tinsel (manevi) kalıt gibi :“Yaşamda en gerçek yol gösterici, us (akıl) ve bilimdir.” Kemalizm’in = Atatürkçülüğün gerçek özü olan bu “bilimsel akılcılık” ilkesi, yalnız Türkiye’yi değil, tüm insanlığı kurtaracak, insan haklarının gerçek anlamda yaşanmasını sağlayacak evrensel bir ilkedir. Başta ülkemizde, “her-ke-si” -özellikle iktidarı- akla ve bilime, ülkenin temeli olan toplumsal adalete, Silivri ve Hasdal’dan başlayarak, BOP’u derhal bırakmaya çağırırız.Gelir dağılımını iyileştirmeye, işsizliği azaltmaya, Batı’nın insan haklarını sömüren ikiyüzlülüğüne ödün vermemeye çağırırız.

    Çevreye saygıya, hayvan halkLarına, doğaya hürmete;

    Büyük Atatürk’ün YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ’ına çağırırız.

Tarih, insanların er-geç haklarını aldığının aynasıdır; insana yakışan, doğala karşı koymak değil, omuz vermektir. Türkiye’nin insan hakları sicili kapkaradır ve sorumlular; kritik muhasebe için geç kalmaktadır. (10.12.2012)

İHEB, Anayasamızın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca yasa gücündedir;
ek olarak

* İç yasalarla çelişmesi durumunda üstün hukuk normudur,

* Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez…

Mahkemeler karar gerekçelerinde bu Bildirge’ye giderek daha çok dayanmaktadırlar.

30 maddelik Bildirge’nin tümünü (İngilizce ve Türkçe) okumak için erişkeyi (linki) tıklayabilirsiniz..

Universal_Declaration_of_Human_Rights_UDHR

INSAN_HAKLARI_EVRENSEL_BILDIRGESI

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 10.12.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı


Dostlar
,

Sayın Hüseyin Akbulut seçkin bir keman sanatçısı ve aynı zamanda sanat yöneticisi.
Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefliği, Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı.. üstlendiği kamu sanat yönetmenliği görevlerinden..

Bu sitede daha önce,

“Devlet Sanat Kurumlarını Tasfiye Yasa Tasarısı”

(http://ahmetsaltik.net/2013/06/05/devlet-sanat-kurumlarini-tasfiye-yasa-tasarisi/5.6.13)

ve

“Devlet Tiyatroları Kapanmanın Eşiğinde!”
(http://ahmetsaltik.net/2013/06/21/ devlet-tiyatrolari-kapanmanin-esiginde/, 21.6.13)

başlıklı 2 önemli ve uyarıcı yazısını yayımlamıştık .

Bilindiği gibi geçtiğimiz aylarda AKP saltanatı, bir de DEVLET TİYATROLARINI KAPATMA terörü estirmişti. Sözde özelleştirme idi yapacağı ama bal gibi,
ülkemizin sanat – kültür yaşamını kurutmaktı hedef..

Biraz Türkiye’nin araya giren başkaca gündemi, özellikle de kamuoyunun ve sanatçıların kararlı direnci ile “sorun” ötelenmişti.

İrticanın çağdaş sanata – ulusal kültüre dayancı (tahammülü) düşünülebilir mi?

İstanbul AKM (Atatürk Kültür Merkezi) yıllardır “bakım – onarım – restorasyon” gerekçesi ile devre dışı..

Ankara AKM (Atatürk Kültür Merkezi) yıllardır adeta panayır yeri olarak kulanılmakta.

Kars’taki İNSANLIK YONTUSU (yapımcısı Sayın Mehmet Atay) ilkel
Afgan Talibanları’ndan hiç de geri kalmayan biçimde, Başbakan RT Erdoğan’ın
ucube talimatı ile “ucube” değerlendirmesi sonucu Allah-u Ekber nidalarıyla
başı kesilerek
 dehşet veren bir vulgarlıkla / vandallıkla ortadan kaldırılmadı mı?

Sayın Akbulut, yukarıda adı geçen makalesinde ciddi uyarılarda bulunmuştu
sorunun ağırlığı ve derinlerdeki devasa boyutları hakkında. Bu makalesinde sürece ilişkin olarak, AKP’nin “somut yasa tasarısı” taslağından söz etmekte.

Söz konusu yasa tasarısının nasıl Atatürk Cumhuriyeti‘nin 90 yıla varan sanat – kültür kurumlarını, yapılanmasını, varsıllığını, insangücü birikimini darmadağın (tar-u mar) etmeyi içerdiğini açıklıyor Sn. Akbulut ve insan dehşete kapılıyor.. Sokaktaki sıradan / günlük yaşayan yığınlara ek, çok geniş çevrelerin de sorunun ürkünçlüğünden (vahametinden) yeterince haberli olduğunu söylemek son derece güç..

Oysa, Evrim kuramının yaratıcsı dahi bilgin Charles Darwin‘in uyarısı,
tüyler ürpertici bir geçeğe işaret etmektedir :

Darwin_ve_Toynbee

Aşağıdaki makaleyi okuyunuz (anlama dokunmadan dilinde epeyce arılaştırma yapmak zorunda kaldık Sn. Yazarın hoşgörüsüyle..).

Sn. Akbulut, bir de, çok varsıl sanatçılık yaşamı ve üst düzey sanat yönetmenliği, bürokratik görevleri nedeniyle alana tanıklıklarını, doğrudan gözlem ve deneyimlerini aktardığı son derece önemli bir kitabı geçtiğimiz ay yayımladı. Bu kitabı da sitemizde sizlere tanıtmaya çabaladık :

Daha fazlasını bu kitapta bulacaksınız.
Sn. Akbulut’a anlamlı, değerli, yol gösterici savaşımı için şükran borçluyuz.

Turkiye'nin_Kultur_ve_Sanat_Siyaseti

  • AKP’nin ülkemizin çağdaş birikimlerine, kurumlarına, insangücüne dönük dizgesel (sistemli) yıkım tasarım ve eylemlerinin mutlaka durdurulması gerek.
    Ülke Ortaçağa çekilerek bir dinci – faşist federe
    İslam Cumhuriyeti tasarımı yaşama geçirilmeye çalışılmakta. AKP, tek başına güçlü iktidarının
    12. yılına girdi ve “hayal ötesi” düzeyde yol aldı! Türkiye gündeminin en can alıcı sorunsalı (problematiği) bu iktidardan kurtulmaktır. Türkiye aydınları, siyasetçileri… örneği görülmemiş bir tarihsel örgütlü imece eylemi sergileyerek
    bu kuşatmayı yarmak zorundadır ve yaracaktır.

Sevgi ve saygı ile.
20 Kasım 2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==========================================

Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı

portresi

 

Hüseyin Akbulut
Eski Kültür Bakanlığı Müsteşar Yrd.

 

“Türkiye Sanat Kurumu ile Sanatın Desteklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı” ülkemiz sanat ve kültürünün geleceği için tehlike oluşturmaktadır.

Söz konusu tasarı 2012 Nisan ayının 29’unda Başbakan’ın kendi ifadesiyle, “sanatçıların yönetime istedikleri gibi verip veriştirmesine” kızarak “devletin istediği oyunlara sponsor olmasına” olanak vermek üzere tiyatroları özelleştireceğini bildirmesinin ardından hazırlandı. Tasarı henüz yasalaşmadan, uygulamanın ne yönde olacağının ilk işareti olarak Ekim 2013’te Gezi’ye destek veren muhalif tiyatrolara
Kültür Bakanlığı desteği kesildi.

Tasarının içeriği

Tasarının örnek aldığı Avrupa’daki sanat yapılanması ile tasarının öngördüğü yapı kesinlikle örtüşmemektedir. Tasarı başlıca şu hususları içermektedir:

● Söz konusu tasarı, Kültür Bakanlığı bünyesindeki üç genel müdürlüğü
(Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü
ve orkestraların bağlı olduğu Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü) lağvediyor.
Paralel olarak, Devlet Tiyatrosu Kanunu ile Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Kuruluş Kanunu’nu yürürlükten kaldırıyor.

● Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) kuruluyor. Kurumun idari ve mali özerkliğe sahip olduğu belirtiliyor.

Kurumun karar organı Türkiye Sanat Kurulu’dur.
Üyelerin atamasını Bakanlar Kurulu yapar.

● Kurumun temel hizmet birimleri olan beş adet destekleme grup başkanlığının görevi kuruma verilen projeleri incelemektir.

● Destek miktarı: Proje giderlerinin % 50’sini aşmaz.

● Kurumun gelirleri esas olarak şunlardan oluşur:

● Hazine yardımı,

● Başbakan tarafından gereksinime dayalı (ihtiyaca binaen) yapılacak aktarımlar,

● Milli Piyango İdaresi bilet satışlarından ayrılan tutarlar.

*****

Tasarı neden vahim?

Tasarının en tehlikeli yönleri, kültür ve sanatı kamu sorumluluğunun dışına itmesi ve getirilmek istenen yapının gerçekte özerk olmamasıdır.

Tasarıdaki haliyle Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) yönertsel açıdan özerk değildir, çünkü:

● Kurumun yönetim organı Türkiye Sanat Kurulu’nda herhangi bir sivil toplum kuruluşu, yerel yönetim veya sanatçı temsili yoktur.

● Söz konusu tasarının esinlendiği belirtilen İngiliz Sanat Kurumu ile karşılaştırıldığında TÜSAK, devlet memuru statüsünde eleman istihdam eden bir kamu kuruluşu kimliğindedir ve tümüyle hükümete bağlıdır.

Oysa İngiliz Sanat Kurumu özerk (otonom) ve hükümet dışı bir kuruluştur.
Kültür Bakanlığımız başmüfettişinin 30.04.2004 tarihli bir raporu da İngiliz Sanat Kurumu’nu, “Hükümetten tümden bağımsız olarak çalışan” bir kuruluş biçiminde tanımlamıştır: İngiliz Sanat Kurumu Başkanı Alan Davey’in tarafımıza iletmiş olduğu kuruluş yasası (Royal Charter) ve öbür belgelere göre Kurumun yapısı kısaca şöyledir:

İngiliz Sanat Kurumu’nun karar organı Ulusal Kurul, yürütme organı ise yürütme kurulu ve onun başkanıdır. Ulusal Kurul, İngiliz Sanat Kurumu’nun yönetim kurulu olarak
görev yapar, başkan dahil 15 üyeden oluşur. Üyelerin ve başkanın atanmasını
kültür bakanı yapar. Ancak, bu üyeler ve başkan devlet memuru değildir ve yılda birkaç kez toplanırlar. Üyeler ücret almaz. Ulusal Kurul, 5 bölge kurulu ile birlikte çalışır ve karar alır; gerektiğinde Kültür Bakanlığı’na “danışır”. Her bölge kurulunun 15 dolayında üyesi vardır. Bölge kurulları tümüyle özerk yapılardır, üyelerin yarısına yakınını yerel yönetimler seçer, geri kalanının atamasını halka açık bir yöntemle ulusal kurul yapar.

TÜSAK akçal (mali) açıdan da özerk değildir. Bu husus TÜSAK’ın en çok tartışmaya açık ve en belirsiz (muğlak) yönlerinden biridir, çünkü özerk olmayan
parasal destekle amaçlanan, sanat değil biattır.

● Hazine yardımı bir cari aktarım (transfer) niteliğindedir ve Türkiye’nin bütçe geleneğinde bu yardımların merkezi bütçeden dağıtımı konusunda nesnel (objektif) ölçütler yokturr.

● Milli Piyango İdaresi özelleştirme listesindedir ve her an özelleştirilmesi beklenmektedir.

● Başbakan’ın yapacağı belirtilen aktarımların anlamı ise şudur:
Kurumun harcama tutarını ve yöntemini Başbakan belirleyecektir.

● Tasarıyla devletin eldeki sanat kurumları kaldırılacak (lağvedilecek) ve bu alanlarda artık sanatçı istihdam edilmeyecektir. Proje başı çalışmaya uygun olmayıp,
süreklilik gerektiren opera, bale, senfonik müzik ortamı zayıflayacak ve konservatuvarlara giden öğrencilerin azalması sonucunda giderek yok olacaktır.
Devlet kuruluşlarının ayağına gittiği Anadolu kentleri bu yapıtlardan yoksun kalacaktır. Görüştüğümüz senfoni, bale ve opera kuruluşları, %50 finansman desteği oranını “tehlikeli” olarak nitelediler. Yöntem olarak ise bu tür kuruluşlara proje başına finansman değil, programın tümünün finansmanının uygun olduğunu belirttiler. Söz konusu tasarının sağladığı ana destek türü, ençok %50 oranında proje başına finansman iken İngiliz Sanat Kurumu fonlarının her yıl yarıdan çoğunu düzenli fonlanan kuruluşlar”a özgülemektedir (tahsis etmektedir).

Tasarı ile hükümet anayasal suç işliyor!
Çünkü TÜSAK’ın özerk olmayan yapısı kültür hakkının özgürlüğünü sağlamaktan uzaktır ve hükümet görevini yerine getirmemektedir. İki nedenle:

1- Anayasanın “Sanatın ve Sanatçının Korunması” başlıklı 64. maddesine karşın sanatı özgür bırakmak kılıfı altında sanatı ve sanatçıyı koruma görevini
terk etmeyi öngörüyor.

2- Hakkın varlığından daha önemli bir husus, hakkın özgürlüğüdür.
Devletin kültürü finanse etmesinin amacı kültüre fon sağlamak değil,
kültürü pazar ekonomisinden korumaktır. Bütün Avrupa Birliği üyesi ülkelerin anayasalarında kültür alanı bir haktır, aynı zamanda pozitif bir haktır. Yönetim (idare) hukuku uzmanı Prof. Ülkü Azrak’ın ifadesiyle:

“Yani Devletin hem gölge etmeyeceği hem de destekleyeceği, iki yanlı bir özgürlüktür bu.”

● Türkiye’nin uluslararası karşılaştırmalı konumu göstermektedir ki, Türkiye’de devletin sanat ve kültür alanındaki işlevi sona ermemiştir. Çünkü, hanehalkı ve genel bütçe
kültür giderleri kısa-orta erimde kültürün özelleştirilmesi için yeterli ve uygun değildir. Eurostat 2011 istatistiklerine göre, eğitim düzeyimiz ortalama 6 yıldır ve Türk hane halkı sinema, tiyatro ve konsere yılda yalnızca 6 € dolayında ayırıyor. Genel bütçe fiili harcamalarında da 2000-2010 dönemi boyunca öbür bakanlık ve kuruluşların payları artarken, kültürün payı binde 2’de sabit tutulmuştur.

Sonuç….

Yerel yönetim ve sponsorluk teşvikleri ciddi, tutarlı ve yerleşik duruma gelmeden
sanat ve kültür etkinliklerini piyasaya terk etmek, ortalama vatandaşın kültüre erişimini ciddi boyutta, hatta tümüyle kısıtlayarak kültür hakkını ihlal eder. Örneğin İngiliz Kraliyet Operası’nın 2010-11 dönemi 109.5 milyon sterlinlik bütçesinin %40’ı sponsorluk ve hediyelik eşya geliridir. Başka bir deyişle, İngiliz kültür ve sanatı, sanat tüketicisi ve koruyucusu olan bir orta sınıfın ve yüksek burjuvazinin güçlü desteğine dayanmaktadır. Türkiye’de böyle bir yapı yoktur. Altyapısı ve dayanakları oluşturulmadan, başka bir ülkenin modelini uygulamaya kalkmak ve üstelik bunu nalıncı keseri örneği yapmaya çalışmak, eldeki sanat kuruluşlarının teker teker yok olmasından başka bir sonuca götürmez.

AB Anayasası’na İmza Atan Kimdi?


AB Anayasası’na İmza Atan Kimdi?

portresi

 

ARSLAN BULUT

 

 

Tayyip Erdoğan, “Avrupa Parlamentosu’nun bizimle ilgili kararını ben tanımıyorum.” dedi. Bravo doğrusu, Roma’da Türk düşmanı Papa’nın heykelinin altında,
Abdullah Gül ile birlikte Avrupa Anayasası’nı imzalayan kimdi?
Şimdi “Biz Avrupa Birliği’ne üye değiliz ki, bizim hakkımızda karar alsınlar..” diyorsunuz da

üye olmadığınız halde, neden Avrupa Anayasası’na imza attınız?

Neden Avrupa’nın hemen her dayatmasını yasa haline getirdiniz.

Neden, Türk Milleti’nin değer yargılarına ve İslam’a aykırı olarak
zinayı suç olmaktan çıkardınız?

Plebisit için dayatma mı var?

Tayyip Erdoğan, “plebisit” kavramını bilinçli olarak mı kullanıyor acaba?
Uluslararası hukukta, plebisit, tartışmalı bir coğrafyada yaşayan bir halk topluluğunun hangi devlete bağlanacağına dair yapılan oylamaya denilir!
Mesela Lozan’da Türkiye, Kerkük-Musul’un Türkiye’ye mi İngiliz mandası altındaki
Irak’a mı bağlanacağı konusunda plebisit yapılmasını önermişti.
Bu teklif Lord Curzon tarafından kabul edilmemişti. Curzon’a göre, bölge halkının
oy verme alışkanlığı yoktu. Bu konuda tecrübe sahibi olmadıklarından plebisitin amacını anlayamayacaklarını ileri sürdü. Şimdilerde ise BDP ve PKK sözcüleri Güneydoğu Anadolu bölgesi için de plebisit önermektedir..

Yoksa, Erdoğan’a birileri, açılım süreci içinde böyle bir oylamayı mı dayatıyor da Taksim’deki Gezi Parkı’nın ne olacağına ilişkin plebisit yapılacağını söyleyerek,
halkı bu kavramla düşünmeye alıştırıyor? Plebisit, referandum karşılığı olarak da kullanılıyor ama Taksim Gezi Parkı için tasarlanan, basit bir kamuoyu yoklamasıdır.Silahlı PKK gösterisine niçin müdahale etmediniz?Taksim civarındaki eylemler sırasında provokatörlerin göstericiler arasına karıştığını, bu sebeple kurunun yanında yaşın da yandığını söylüyorsunuz?

Aynı günlerde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, Muş-Diyarbakır illeri arasındaki
bir yaylaya PKK’lılar silahları ile birlikte gelerek şenliklere katıldı. Havaya ateş açtılar
ve sonra da ellerini kollarını sallaya sallaya oradan ayrıldılar.
Bunlara niçin müdahale etmediniz?
PKK ile vardığınız anlaşma gereği, hani yurt dışına çıkacaklardı!

Bursa’dan Esad Altay, “Kimse Taksim’e gelirken omzuna tüfeğini asmamış iken, buradaki PKK’lı teröristler silahları ile gelmiş ve ateş açmışlardır.
Demek ki ’PKK Türkiye’den çekiliyor’ lafları tam bir aldatmacadır.
Türk milletine yalan söylenmektedir” diyor.

6 milyon sanal seçmen meselesi

Berlin’den Mustafa Temel ise önümüzdeki seçimler için bir öneride bulunuyor:
“Almanya’da, seçmen listeleri yalnızca ve yalnızca kimlik cüzdanı üzerinden düzenleniyor. Türkiye’de ise seçimler adrese dayalı kayıt üzerinden yapılıyor…
Bu durumda bir seçmen, iki-üç mahallede oy kullanabiliyor.

Seçimlerde örgütlü bir seçmen turizmi oluşturuluyor.

Avrupa’da, sandık başında, aynı zamanda pasaport olarak da kullanılan nüfus hüviyet cüzdanları geçerlidir. Türkiye’de ise ehliyet bile kullanılabiliyor. Son seçimde
parmak boyası uygulamasını da kaldırarak mükerrer oy kullanılmasının önünü açtılar.

Eğer bir ülkede 6 milyon sanal seçmen yani 6 milyon mükerrer oy varsa,
oyların sayımında da hile yapılır.

AKP, bundan sonraki seçimlerde, yalnızca T.C. kimlik numarası üzerinden
seçime zorlansın.

Yoksa, kimin oy verdiği değil, kimin saydığı önemli olur.”

Son seçimlerde kimlik numarası tartışması yapıldı ama tam olarak uygulanamadı.
Kaldı ki 6 milyon sanal seçmen varsa, 6 milyon sanal kimlik numarası da vardır. Dolayısıyla, tedbirler bütün olarak düşünülmelidir.

Yeniçağ, 14.06.2013

Başbakanın Amerika Ziyaretiyle İlgili Düşünceler


Dostlar
,

Deneyimli diplomat (Em. Büyükelçi ve Dışişleri Müsteşarı) Dr. Onur Öymen,
Başbakan RTE’nin ABD ziyaretini irdeledi.

Bu denli fiyasko bir ziyaret, sanırız Türk diplomasi tarihinde daha önce görülmedi.

Yine de allayıp pullayarak kamuoyuna her nasılda “pazarlaması” yapıldı.
Bu medya organları gün gelecek, halkın yüzüne bakamayacaklar..

Her şey iyi de ortada somut hiçbir bir sonuç – kazanım yok..
Türkiye’nin hangi ulusal çıkarları korundu, bir adım ileriye taşınabildi??

Dolayısıyla gelişmeler kısa – orta erimde çıplak gerçeği sergilemeyecek mi?

Türk halkı ya da herhangi bir ulus bu denli nasıl aldatılabilir?
Bu kadim millet nasıl -haşa huzurdan- “aptal” yerine konabilir??

Bu akıldışı politikaların öznelerinin artık sanallaşan iktidarlarını uzun bouylu sürdürmeleri olanaksızıdır..

Hesap vermemeleri de!

Tarih bu tür senaryoların çöplüğü bir bakıma..

Sn. Öymen’in çok düşündürücü ve ders verici yazısı aşağıda..

Sevgi ve saygı ile.
29.5.13, Ankara
Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

============================================

Başbakanın Amerika Ziyaretiyle İlgili Düşünceler

portresi2

Onur ÖYMEN

Başbakan Erdoğan’ın Amerika’ya yaptığı ziyaret ve
Başkan Obama‘yla yaptığı görüşmeler beklentilerin
çok gerisinde kaldı.
Erdoğan neler bekliyordu?

– Suriye’ye karşı Amerika’nın daha katı ve sonuç alıcı bir tavır sergilemesi,
– Suriye’nin kuzeyinde uçuşa yasak bölge ilanı, muhalif güçlere silah yardımı,
– Birleşmiş Milletlerin Suriye ve mülticelere destek konularında daha etkili olması.
– Başbakanın Gazze ziyaretine destek olunması.
– Filistin sorununun çözümünde ABD’nin daha aktif politika izlemesi.
– ABD’nin Irak Hükümetine karşı güçlü tepki göstermesi,
– Kuzey Irak’ta Türkiye’nin petrol çıkarlarına destek olması.
– Yalnızca NATO ülkelerinin korunması amacıyla Kürecik’e yerleştirildiği açıklanan füze kalkanı radarlarının muhtemel bir İsrail-İran savaşında kullanılmayacağının ilanı.
– KKTC’ye karşı uygulanan ambargoların kaldırılması.
– Kıbrıs Rum Yönetiminin uluslararası hukuka aykırı olarak yürüttüğü Doğu Akdenizdeki petrol ve doğal gaz araştırmalarına karşı çıkılması ve Amerikan şirketlerinin bu projede yer almaması.
– ABD’nin Avrupa Birliği’yle imzalayacağı Serbest Ticaret Antlaşmasıyla eş zamanlı olarak Türkiye’yle de böyle bir anlaşma imzalaması.
– 
Teröre karşı işbirliği.

**********

Bu beklentilere karşı neler elde edildi?Kamuoyunu tatmin etmeye yönelik bazı protokol jestleri

 bir yana bırakılırsa,ABD Suriye konusunda Türkiye’nin beklentilerine destek olmadı.

Obama,”elimizde sihirli değnek yok” diyerek kısa vadede yapabileceği fazla bir şey olmadığını, muhaliflere öldürücü silah verilmeyeceği yolundaki politikasını değiştirmeyeceğini, uçuşa yasak bölgeler ilanına yanaşmayacağını ortaya koydu.

Obama, hedefinin Rusya’yla vardığı mutabakat çerçevesinde düzenlenecek
Cenevre konferansında bir siyasi çözüm aramak olduğunu gösterdi.

Mevcut Suriye yönetiminin muhaliflerle birlikte muhatap alınacağını teyid etti.

Mültecilere destek konusunda fazla bir şey yapılamayacağı, Birleşmiş Milletlerin daha aktif davranması için de daha etkili politika izleyemeyeceği izlenimini verdi.

Türkiye’nin BM’e yönelik eleştirilerine arka çıkmadı.
Amerikan basını da bu konularda bir görüş birliğinin ortaya çıkmadığını yazdı.

Görüşmeden sonra Dışişleri sözcüsü, Gazze’ye hakim olan Hamas’ı bir terör örgütü olarak gördüklerini ve bu örgütle temaslara sıcak bakmadıklarını söyledi.

Amerika, İsrail-Filistin ihtilafında daha aktif rol üstlenmeyi düşünmediği izlenimini verdi.

Obama’nın Türk hükümetinin Irak hükümetine yönelik eleştirilerine de
destek vermediği, hatta Türkiye’nin Bağdat’la iyi ilişkiler kurarak
İran’ın etkisini sınırlamasını beklediği anlaşılıyor.

Washington Post‘ta bu konuda yayınlanan makale anlamlıdır.

Küreciğin İsrail’le muhtemel bir çatışma halinde İran füzelerine karşı kullanılmayacağı yolunda bir ifade duyulmadı.

Kıbrıs konusunda müzakerelerin devamı yolunda muğlak destek ifadelerinin dışında Türkiye’yi tatmin edecek bir söz verilmedi.

ABD’nin, Avrupa Birliği’yle eş zamanlı olarak Türkiye’yle de bir
Serbest Ticaret Antlaşması imzalayacağı yolunda bir söz verilmedi.

Reyhanlı’da gerçekleştirilen terörist saldırı ABD tarafından kınandı

ve terörle mücadelede işbirliği sözü verildi, fakat aynı zamanda

terör örgütü PKK’yla mücadele değil müzakere politikasının desteklendiği

ortaya konuldu.

Bu tablo, basının büyük bir bölümünde yaratılmaya çalışılan iyimserlik, övgü ve başarı havasına rağmen ziyaretten beklenen sonuçların alınamadığını gösteriyor.

Esasında hazin olan,

  • Türkiye’nin izlemek istediği politikaları Amerika’nın desteği olmadan gerçekleştiremeceğinin ortaya çıkmasıdır.
Atatürk‘ün diğer alanlarda olduğu gibi dış politikada da tam bağımsızlık ilkesini savunması boşuna değildi. (27.5.13)

19 MAYIS 2013; GENEL DURUM ve GÖRÜNÜM


19 MAYIS 2013; GENEL DURUM ve GÖRÜNÜM

portresi2

 

 

 

 

Suay Karaman

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın 94. yılını siz değerli dostlarla birlikte Konya’da kutlamaktan mutluluk duymaktayım ve bu anlamlı etkinliği düzenleyen başta CHP Konya Selçuklu İlçe Başkanlığı olmak üzere 19 Mayıs Platformu’nun
tüm bileşenlerine teşekkürlerimi sunuyorum.

1. Dünya Savaşı’ndan yenilerek çıkan Osmanlı Devleti, koşulları çok ağır olan
Sevr Antlaşması‘nı imzalamak zorunda bırakılmıştı. Ordusunun elinden silahları ve cephanesi alınmıştı. Anadolu işgal edilmişti. Uzun savaş yılları boyunca millet yorgun
ve yoksul bir durumda kalmıştı. Ülkeyi yöneten hükümet aciz, haysiyetsiz ve korkaktı. Padişahın ise kendini ve tahtını korumaktan başka bir düşüncesi yoktu.

Bu koşullar altında Mustafa Kemal Paşa’nın yapacağı tek şey vardı; emperyalist güçler tarafından bağımsızlığı yok edilmek istenen bir ulus için kurtuluş savaşına başlamak. İşte bu nedenle 19 Mayıs 1919 tarihi, vatanın kurtulması için örgütlenen
Anadolu insanının bağımsızlık mücadelesinin başlangıcıdır.

Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da bir ulusun yazgısını ve tarihin akışını değiştiren savaşımı başlattığında 38 yaşındaydı. 29 Ekim 1923’te çürümüş ve çökmüş bir imparatorluğun sömürgeye dönüşmüş topraklarında emperyalistlere karşı bağımsızlık savaşını kazanarak, tam bağımsız çağdaş bir cumhuriyet kurduğunda,
42 yaşındaydı. Hiç kimsenin hayal bile edemediği devrimleri yaparken, 50’li yaşlardaydı. Yaptıklarının hepsini ulusu için ve 15 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirdi.
57 yaşında yaşama veda ederken, mutluydu; çünkü başarmıştı.

Yapılan Kemalist devrimlerle, ülkenin aydınlanması, kalkınması, gelişmesi ve çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkartılması amaçlanmıştı. 1923 – 1938 arasında gerçekleştirilenler, Kemalist Devrim’in büyük başarılarla oluşturduğu yapılanmanın eseridir. 1923 yılında kurulan genç Türkiye Devleti, halkının büyük çoğunluğu yoksul ve eğitimsiz, sanayi kuruluşları yok denecek ölçğüde az ve sermaye birikiminden yoksun, geri kalmış bir ülke konumundaydı. Üstelik iktisadi açıdan Osmanlı İmparatorluğundan devraldığı “Düyun-u Umumiye” borçlarını da ödemek zorundaydı.

Atatürk’ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimler, on beş yıl gibi kısa bir zamanda çok büyük bir kalkınma atılımına girişildiğini göstermeye yeterlidir. Bu girişimleri şöyle sıralayabiliriz:

Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.
– Başta Eskişehir, Uşak, Alpullu olmak üzere birçok yerde şeker fabrikaları kurulmuştur.
Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.
– Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.
– Ereğli ve Nazilli Bez Fabrikası ile Kayseri İplik ve Bez Fabrikası açılmıştır.
– Gemlik Suni İpek Fabrikası,
– Bursa Merinos Fabrikası,
– İzmit Kağıt Fabrikası …

gibi pek çok kurum ve kuruluş oluşturulmuştur.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kurulmuştur.

1930’da Sanayi Kongresi,
1931’de Ziraat Kongresi toplanmıştır.
Birinci ve İkinci Kalkınma Planları oluşturulmuştur.

Dünyadaki ilk demokratik kalkınma planları; 1931’de Türkiye’de uygulamaya konulan ekonomik reform hareketleridir. Bu kalkınma planları, eldeki kıt kaynaklarla
halkın gereksinimlerinin en iyi biçimde karşılanmasına yönelik hazırlanmıştır ve temel amacı, hammaddesi Türkiye’de olmasına karşın dışalım (ithal edilmek) zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı.

1933’te Sümerbank kurularak, devletin iktisadi yaşama girişi gerçekleşmiş ve doğrudan doğruya devlet işletmeciliği başlatılmıştır. Ardından, büyük bölümü yabancıların elinde bulunan demiryolları, Tramvay ve Tünel Şirketi, Zonguldak Kömür Şirketi, İzmir Telefon Şirketi millileştirilmiş ve kamulaştırılmıştır. 1935’te yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA), elektrik ve enerji kaynaklarının değerlendirilmesi için Elektrik İşleri Etüd İdaresi,
madencilik işletmelerini kurmak ve işletmek amacıyla da Etibank kurulmuştur.

1. Kalkınma Planı döneminde Toprak Reformu yapılarak, tarıma teşvik sağlanmış ayrıca hammaddesi yurtiçinde bulunan malları işleyecek sanayi kuruluşları ile
devletçe finanse edilmesi mümkün olan kuruluşların kurulmasına öncelik verilmiştir. Planlı ekonomi uygulamaları sonucunda başarılı sonuçlar alınmış ve hedeflere ulaşılmıştır. Ancak 2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte kalkınma planlarına
geçici süre ara verilmiş ve Devlet, savaş ekonomisine uygun kimi önlemler almıştır.

Atatürk zamanında yapılan tüm bu işler kolay başarılmamıştı elbette.
Planlanan hedeflere ulaşmak için; sınırsız yurt sevgisi, inanç ve özveriden başka,
bilinçli, kararlı, örgütlü ve devrimci bir tavır sergilenmişti.

Bu tavırlar sonuçlarını kısa sürede göstermiştir. 1922-1925 arasında fiyatlarda artış oranı yılda %3, 1925-1927 arasında ise %1 olmuştur. Kimi fiyatlarda ucuzlama görülmüştür. Türk parası yabancı paralar karşısında değer yitirmemiş, aksine kimilerine karşı değer kazanmıştır. 1923’te kişi başına düşen ulusal gelir yalnızca 45 $ iken, 1940’lı yılların ilk yarısında 400 dolara yaklaşmıştır.

1923-1938 arasındaki 11 yıl, gelir ve giderin eşit olduğu denk bütçe; 3 yıl, gelirin giderden çok olduğu bütçe fazlası gerçekleştirilmiştir. Yalnızca, Cumhuriyet’in ilk bütçesi olan 1924 bütçesi, %8’lik bir açık vermiştir. 1924 dışında, 1923 – 1946 arasında
dışsatım (ihracat) hep dışalımdan (ithalattan) çok olmuştur.

1929-1939 arasında bütün dünyada sanayi üretimi %19 artarken, genç Türkiye Cumhuriyeti’nde %96 artmıştır. Dünyada ortalama kalkınma hızı %4-5 düzeyindeyken, Türkiye’de %10 olmuştur. Tarım üretimi 1923-1930 arasında %10, 1930-1940 arasında %5 artmıştır.

1923’te 140 olan fabrika sayısı, 1933’te 2 bin 500’e ulaşmıştır. 1923’te 600.000 ton olan taşkömürü üretimi, 1940’ta 3.000.000 ton olmuştur. 1923’te üretimi olmayan çimento, 1940 yılında 270.000 ton üretilmiştir. 1923’te kağıt üretimi yoktur, 1940’ta 10.000 ton üretilmiştir. 1923’te demir – çelik üretimi yoktur, 1940’te 40.000 ton üretilmiştir. 1923’te 50 milyon kwh olan elektrik enerjisi üretimi, 1940’ta 400 milyon kwh olmuştur. 1923’te 3.700 km olan toplam demiryolu uzunluğu, 1940’ta 7.500 km olmuştur. 1923’te şeker üretimi yoktur ama 1940’ta 90.000 ton şeker üretilmiştir.

1923’te %5 olan okuma-yazma oranı, 1940’ta %25 olmuştur. 1920’lerin başında ortaçağ karanlığında yaşayan bir toplum, bugün 21. yüzyılın aydınlığına
öbür İslam ülkelerinin hepsinden çok daha fazla ulaşmıştır.

Bütün bu veriler herkes tarafından bilinirken, bu gurur verici geçmişi yok saymak için, demokratik ve laik cumhuriyetle hesaplaşmak için bekleyen kendini bilmezler,
karanlıkta boğulacaktır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde on beş yıl gibi kısa sürede (1923-38) yaratılan gurur verici tablonun ardında;

1. Cumhuriyetçilik,
2. Ulusalcılık,
3. Devletçilik,
4. Halkçılık,
5. Laiklik,
6. Devrimcilik ilkeleri, yani “6 Ok” bulunmaktaydı.

Atatürk’ün tam bağımsızlık, emperyalizm karşıtlığı ve “yurtta barış, dünyada barış” ilkeleriyle bütünleşen kararlı yönetimi sayesinde gelişen Türkiye Cumhuriyeti,
ne yazık ki O’nun ölümünden sonra bu gelişmeyi sürdürememiştir.

Yıllardır Türkiye’yi yöneten siyasi iktidarlar, Atatürk’ün ölümünden sonra özellikle
çok partili düzenle birlikte Kemalizm’in ilkelerinden ödün vermiştir. Bu süreçle birlikte emperyalist güçlerin yeniden ülkemizi kuşatması, Aydınlanmanın şeriatın karanlığı tarafından bastırılması, ülkeyi içinden çıkılması güç koşullara getirmiştir. Yıllardan beri dinci örgütlenmelere ortam hazırlanmış; bugün laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletini terk etmek konumuna gelinmiştir. Ne yazık ki gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunan yöneticiler, emperyalist güçlerin desteğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanmasına, bitirilmesine ve paylaşılmasına aracılık etmektedir.

Yıllardır siyasal iktidarlar, ABD ve AB emperyalizmine kucak açmış, Avrupa Birliği’ne üye olmak adına tam bağımsızlığımızı ve onurumuzu feda etmek istemektedirler.

UNESCO,  üye  156  ülkenin  oybirliği  ile  1981  yılını,  Atatürk Yılı  ilan  ederken,  kararın  gerekçesinde,  Atatürk  şöyle  tanımlanıyordu:

  • ”Uluslararası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan
    ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında  renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen, eşsiz devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti‘nin kurucusu……”

UNESCO’nun bu tanımından sonra, sömürge valisi edalarıyla ülkemize gelen AB’nin ve ABD’nin yetkilileri, olur olmaz her konuda fikir vermektedirler. Atatürk’ün resimlerinden korkan, Kemalizm’i terk etmemiz gerektiğini söyleyen bu yüzsüzler, ülkemizin bölünmesi için büyük çaba harcamaktadırlar. Bu Sevr özlemcileri, bölünmemiz ve bağımsızlığımızı yitirmemiz için, yerli işbirlikçileriyle birlikte her yola başvurmaktadırlar. Dıştan ve içten gelen her türlü Kemalizm karşıtı saldırılar, Türkiye’de ulusal devleti çökertmek amacını taşımaktadır.  Ancak, Mustafa Kemal’in cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliği bütün olumsuzlukları yenecek güçtedir ve Kemalizm’e her zaman
sahip çıkacaktır.

Bugün ülkemizin ulusal kuruluşları “babalar gibi” satılmaktadır. Yeraltı ve yer üstü zenginliklerimiz emperyalist güçlere pazarlanmaktadır. Tarım ve hayvancılığımız bitirilmiş, sanayimiz çökertilmiş, yolsuzluk, yoksulluk ve talan en üst düzeye ulaşmıştır. Günümüz Türkiye’sinde 8 milyon kişi asgari ücretle çalışmakta, 11 milyon kişi işsizlikle boğuşmaktadır. Çalışanların %70’i yoksulluk sınırının altında ücret almaktadır.
Memurun, işçinin, emeklinin, esnafın, çiftçinin düşürüldüğü acıklı durum herkes tarafından görülmektedir. Terör ülkemizi vurmuş ve terör örgütüyle pazarlık aşamasında “yeni anayasa” yapılmak istenmektedir. Günümüz Türkiye’sinin getirildiği konum içler acısıdır.  Genel durum ve görünüm şimdilik parlak değildir.

Dünya Ekonomik Forumu’nun raporlarına göre Türkiye, 134 ülke arasında ekonomik açıdan incelemede genel sıralamada 125. sıradadır. Siyasal iktidarın dünyanın
17. büyük ekonomisi dediği Türkiye’nin gerçekleri yoksulluktur, açlıktır, işsizliktir. Gemiciği ve villacığı olanlara teğet geçen ekonomik kriz, halkımızı delip geçmektedir. Dünya Ekonomik Forumu Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu’na göre kadın – erkek eşitliğinde Türkiye 135 ülke arasında 121. sıradadır. Türkiye basın özgürlüğünde 138 ülke arasında 135. sırada, yargı bağımsızlığında ise 82. sırada yer almaktadır.

Ülkeyi yöneten siyasal iktidar, kendi ülkesinin ordusunu düşman olarak görmektedir ve hangi koşulda olursa olsun her istediğini yapmak için uğraşmaktadır. Bunun anlamı, ülkede sivil darbe yapıldığıdır. Sivil darbe, hukuk dışı yasalar çıkartılarak, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli bir şekilde kadrolaşmak ve kendilerine karşı olanları bir biçimde yargılayıp, susturmaktır.

Silivri’de zulüm altında tutularak, hayali suçlamalarla yargılanan yurtsever
ve Kemalist aydınlar, yıllardır onur savaşımı (mücadelesi) vermektedirler.

  • Laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kesinleşen siyasal iktidarın amacı, ülkemizde rejim değişikliği yapmaktır.
    Türkiye’yi İslam cumhuriyetine dönüştürme çabaları sonuç vermeyecektir.

Bugün geldiğimiz ortamı eşsiz önderimiz Atatürk, 20 Ekim 1927’de,
CumhuriyetiTürk Gençliğine emanet ederken anlatmıştı:

  • “Bütün bu durumlardan daha acı ve daha korkunç olmak üzere,
    yurdun içinde yönetim başında bulunanlar; aymazlık, sapkınlık ve üstelik
    hainlik içinde bulunabilirler. Dahası, yönetim başında bulunan böyleleri,
    kişisel çıkarlarını, yurduna girip yayılmış olan dış düşmanların
    siyasal amaçlarıyla birleştirebilirler.”

“10 Kasım’da yaygara kopartıldı”, “Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok” diyen ve ulusal bayramlarımızı yasaklayan karanlık zihniyetler
ne yaparlarsa yapsınlar; başaramayacaklardır. Çünkü bu topraklarda
Mustafa Kemal Atatürk’ün özgürlük rüzgarları esmektedir.

Ulusal kurtuluş mücadelemizin başlangıcından 94 yıl sonra, ülkemizde genel durum ve görünüm çok parlak değildir. 94 yıl önce bugünlerde 19 Mayıs, bağımsızlığı yok edilmek istenen bir ulusun kurtuluş savaşına başlangıcını müjdeliyordu. Vatanın kurtulması için örgütlenerek, güçbirliği yapan Anadolu insanının bağımsızlık mücadelesini müjdeliyordu. 94 yıl sonra Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı ve 19 Mayıs’ı, bugünkü siyasal ortamla birlikte düşünürsek umutsuzluğa kapılabiliriz. Ancak içinde Atatürk sevgisi taşıyanlar için umutsuzluğa yer yoktur, Atatürk’ün gençleri için umutsuzluk diye bir olgu söz konusu değildir. Atatürk’ün ilkelerini özümseyerek, bilinçli ve kararlı bir biçimde
tüm yurtseverlerin örgütlenerek yapacağı haklı ve demokratik bir mücadele ile umuda ve aydınlığa doğru yeniden yol alınacaktır.

Bunun için tüm yurtsever güçlerin bir araya gelip örgütlenmesi, güçlerini birleştirmesi gerekmektedir. Çözümün Kemalizm’in muhteşem “6 Ok”unda olduğunu bilerek il il, ilçe ilçe, köy köy, mahalle mahalle dolaşarak bütün bu olumsuzlukların, ülkemizin üstündeki kara bulutların topluma anlatılması gerekmektedir.
Atatürk’ün gençlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek yaşatılması için,
hepimizi büyük görev ve sorumluluklar beklemektedir.

“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı” kararlı ve bilinçli olarak yeniden savaşmanın zamanı gelmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlık yolunda sürekli ileriye doğru gideceğimiz ışıltılı günlerin özlemiyle, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı olan,
19 Mayıs’ın 94. yılı kutlu olsun!

Hepinizi saygıyla selamlıyor ve teşekkür ediyorum.

(İlk Kurşun Gazetesi, 20 Mayıs 2013)