Milli eğitim için mücadele

Milli eğitim için mücadele

Birgül Ayman Güler

Birgül Ayman Güler

Bunların projeleri uygulanırken, teğellemeyi Avrupa Birliği üstlendi. Türkiye’de 1990’lı yılların sonunda sahneye çıkan AB, yerli meftunlarının canhıraş çabaları sayesinde dev adımlarıyla yürüdü. Aynı 1950’lerde ABD’lilerin Talim ve Terbiye Kurulu koltuklarına kurulduğu gibi, “müfredat”dediğimiz eğitim programlaması dahil, alana dalarak en yüksek makamlara oturdu. Vurgulamak gereksiz olmaz. Böylece milli eğitim sistemimiz, doğrudan doğruya, Türkiye’nin hatıralarında ‘düveli muazzama’ diye yer etmiş olan emperyalizmin açık yönetimine teslim edildi. Giderek ar damarı çatladı. Ortalık açıkça “bundan daha doğal ne olabilir ki?” diyebilen işbirlikçi ve teslimiyetçilerle doldu. Küresel dünyayla entegrasyon ancak böyle olurdu! Bunun ‘çağdaş medeniyet seviyesi için şart’ olduğunu söyleyen art niyetli ya da şaşkın destekçileri bile oldu. Temizlenmesi gereken birinci büyük engel, mevcut sömürge eğitimidir. Buna karşı ‘milli eğitim’in millileştirilmesi amacına odaklanmış bir Milli Eğitim Mücadelesi vermemiz gerekir.
*
Sömürgeciler milli eğitimi özelleştirme politikasıyla teslim aldılar; bunu birlikte yürüdükleri küresel sermaye beslemesi liberaller, dinci cemaatler ve yerelci-etnikçi güçlerle ittifak halinde gerçekleştirdiler. Tek-tip değil, çeşitli ve çeşitlilikçi eğitim diye yola çıktılar. Ders kitaplarında çeşitlenme, okul giysilerinde çeşitlenme, okul tiplerinde çeşitlenme… okul sahipliğinde devlet tekelinin kırılması, eğitimin özelleştirilmesi gibi bir çizgide yürüdüler. Bunun anlamı, eğitimin “piyasa”ya devredilmesiydi; elbette sermaye ve şirketlerin bayramı oldu. Ama bir an durup düşünmemiz gerekir. ‘Piyasa’ dediğiniz şey nedir? O ‘hür teşebbüs’tür; serbest girişimdir; evet, tanımında salt para – kâr hırsı vardır. Ama bu hırs hırkasını sırtına geçirmiş olarak iktidar ve egemenlik savaşı yürüten küresel – misyoner/cemaatler ile yerel – etnikçi/cemaatleri görmemizi engelleyen ne var?

Yaşadığımız bunca deneyimden sonra hiçbir engel kalmadı. Gerçekte ‘kamusal görev’olan eğitim, artık yalnızca bir ‘iktisadi sektör’. Ve fazlası da var. ‘Milli eğitim’ sömürgecilerin kurallarına terk edilirken, cemaat okulları dersanelerle başlayıp okul-öncesi eğitimden üniversitelere kadar dallanıp budaklandı. Yerel dillerde özel eğitimi kurumu/okul açmak, etnik-ırkçılığın mevzilerinden biri oldu. Eğitim artık siyasal iktidar kavgasının açık arenası.
*
Milli eğitimin sömürgeleştirilmesi, hem bugünü hem de yarını tehdit ediyor. Ulusça yıllık üretimimizin giderek daha fazla bölümünü eğitime ayırıyoruz. Cepten harcamalarımız giderek daha fazla oluyor. Ama elde ettiğimiz sonuç başarısızlık. Hem de bizim ölçülerimizle değil, sömürgecilerin ölçüleriyle de…

Herkes biliyor ki, 17 milyon ilk, orta, lise öğrencisinin yalnızca 1,4 milyonu üniversitede. Bu sayıyı açık öğretimle 5 milyon diye göstermenin kimseye bir yararı yok. Herkes farkında ki, son yıllarda orta ve lise öğrencileri arasında okuldan ayrılıp açık-liselerde öğrenciymiş gibi görünenlerin oranı yüzde 25’e yükseldi. Eğitimin sömürgeleştirilmesi, diploma denen belgeyi, bir uygunluk ve yeterlik nişanesi olmaktan çıkarıyor. En önemlisi, ceketimi satar, seni yine de okuturumdiyen babalar, hem sisteme hem de bu söze artık kuşkuyla bakıyor. Durumu kavramak için yalnızca bu iki göstergeye bakmak bile yeterlidir.
*Bizim, gerçek bir Milli Eğitim İçin Mücadelehedefine bağlanarak örgütlenmeye ivedi ihtiyacımız var. Eğitim sendikalarındanbunu yapabilecek olan var mı? Siyasal partilerdenbu öncülüğü üstlenen var mı? Belki en iyisi, direnişin ve yeniden kuruluşun önderliğinde de yerini alacak bir halk dayanışması… (AYDINLIK, 28.9.2016)
==============================
Dostlar,

MİLLİ EĞİTİM NEREYE SÜRÜKLENİYOR??

AKP iktidarı ülkemizi OHAL rejimi altında inletirken, bir yandan da gündemindeki pek çok kritik hedefi bulanık ortamda yürürlüğe koyuyor.. İlköğretimde seçmeli de olsa dayatılan Arapça dersleri –ki uygulamada kimi ucuz kurnazlıklarla zorunlu olacak gibi-, proje okulları adı altında Türkiye’nin az sayıdaki yüzakı okullarda deneyim kazanmış nitelikli öğretmenleri rotasyonla görevlendirme, zorunlu din eğitimini AİHM’nin kesinleşmiş birkaç kararına karşın ısrar ve inatla görmezden gelerek sürdürme.. Bir çırpıda akla gelenler… FETÖ’nün 4 bine varan dersanesinin Temel Liselelere dönüştürülmesi gibi ucube bir çözüm ve apartman katlarında “Temel Lise” alaturkalığı bizleri utandırıyor. Yetmiyor; OHAL kapsamında, salt görüşme (mülakat) ile sözleşmeli öğretmen alımında sorulan dinci yandaş kayırma amaçlı sorular kamuoyunda adalet duygusunu derinden zedeliyor..

AKP iktidarının toplumu germe – kutuplaştırma siyaseti bilinçli olarak sürdürülüyor. Bir yandan YENİKAPI RUHU söylemiyle siyasal duygu sömürüsü yapılırken, bir yandan da ötekileştirme hatta düşmanlaştırma politikalarıyla toplumsal fay hatları derinleştirilerek AKP’nin tabanı ve çelik çekirdeği pekiştirilmeye (konsolide edilmeye) çalışılıyor. En küçük ayrıntılarla ilgilenen Tayyip bey, İstanbul’da halk otobüsünde şortlu genç kıza uçan tekme atan müsvetteyi ve eylemini kınamamakta direniyor, ağzını açmıyor ya da yarım ağız bir açıklama bile yap(tır)mıyor!? Ergenekon kumpasının savcılığını üstlenen RTE, vahşi bir saldırıya uğrayan hemşire Ayşegül Terzi’yi yok sayarak tüm cumhura başkanlık yapabileceğini sanıyor!? Başbakan Yıldırım “mırıldanma” hakkından söz edebiliyor! Karaman’daki Ensar Vakfı yurtlarında çocuklara tecavüz dosyası kapatılıyor.. Okullarda haremlik – selamlık ayrımı gündeme getiriliyor. İHL’ler mantar gibi çoğaltılıyor; zaman zaman normal okullar zorla kapatılarak, halkın haklı direnişi polis şiddetiyle ezilerek İHL’ye dönüştürülüyor.. Sayısı 140’a varan İlahiyat Fakülteleri ve meslek yüksekokulları ülkeye ne katıyor??.. Hurafe üreten ilahiyat hocalarının kılına dokunulamıyor; TRT’de beyin yıkayan din ve akıl-bilm dışı şovları din adına sürdürülüyor! Diyanet İşleri Başkanlığı ve Başkan Prof. Görmez 3 maymunu oynuyor..

Bu acı örnekler, son 14 yılın giderek dincileştirilen AKP eğitiminin ürünü büyük ölçüde. İstatistiklere göre örgün eğitimde 17 559 989 öğrenci var (2014-15 MEB verileri). Bu öğrencilerden 14 950 897’si resmi, 823 515’i özel, 1 785 577’si ise açık öğretim kurumlarında okuyor. Yüksek öğrenimde 6 066 000 öğrenci var. Bütçenin yaklaşık olarak 1/7’si eğitim sektöründe harcanıyor (2016 bütçesinin %13.88’i eğitime ayrıldı). 920 bini üniversite öncesi, 150 bini üniversitelerde olmak üzere 1,1 milyonu bulan eğitimci görevde. Ancak Ulusal gelirden (GSMH) ayrılan pay AKP iktidarında önemli artış göstermedi; OECD ülkelerinin yarısı dolayında gidiyor (OECD ortalaması %6; 2016 için Türkiye’de %3,46).

Erdoğan, 04.6.2016’da milli eğitim için hedefi, “Yeni dönemi okul yapmaktan ziyade, okul müfredatının içeriğine yoğunlaşma dönemi olarak ilan ediyoruz.” diyerek belirledi. Türkiye PISA yarışmalarında nal toplamakta, dünya bilimine anlamlı hiçbir katkısı yok! Patent, “know-how, novalty” ekseninde yok gibi. Dünya nüfusunun %1,1’ini aşan 80 milyonluk dev, kalabalık, eğitimsiz, küresel rekabet gücü olmayan, niteliksiz ve gereksiz nüfusuna karşılık ilk 400 içinde tek bir üniversitesi yok. ODTÜ’ye bile 2. sırada oy alan kişiyi Tayyip bey rektör atıyor, orada “cumhur” un hükmü yok nedense!?

Sayfalarca yazılabilir eğitim sektöründeki sorunlar.. Sektör kritik ve stratejiktir; ülkenin geleceğidir. Kamusal sorumluluk giderek sınırlanmakta, özelleştirme teşvik edilmekte, kamusal eğitim kurumları kimi dinci vakıflardan hizmet satın alarak kaynak aktarmakta, yandaşlar zengin edilmektedir.. Aileler eğitim için giderek daha çok cepten harcama yapmak zorunda bırakılmaktadır. Kuşatma çok yönlüdür ve 1 taşla birkaç kuş vurma örneği bu vahim tabloyu açıklamakta çoooook yetesiz kalmaktadır.. Yaratılan dış ve iç karambolde yaşamsal sorunlar planlı olarak ötelenmekte, unutturulmak istenmektedir. Prof. Birgül Ayman Güler hocamız bu çok ciddi soruna işaret ediyor pek haklılıkla.. Biz de aynı kaygıları fazlasıyla paylaşıyor ve gündemde tutmak istiyoruz..

140 öğrenciye 1 öğretmen ile ilgili görsel sonucu

Şanlıurfa’nın Siverek İlçesi’nde, 140 öğrencisi bulunan 2 derslikli Kalfalar İlkokulu’nda sadece Mustafa Demirböken ücretli öğretmenlik yapıyor. 3 kez öğretmen ataması yapılan ve elektrik ile suyu bulunmayan okuldaki fiziksel koşullar nedeniyle kimse görev yapmak istemezken, öğrenciler aynı sırada 4 ya da 5 kişi oturarak eğitim alıyor.
(
140 öğrencili okulda tek öğretmen, DHA, 

140 öğrencisi olan ancak pamuk hasadı nedeniyle şu anda 70 öğrencinin gittiği okulda yalnız Mustafa Demirböken ücretli öğretmenlik yapıyor. Demirböken, tüm sınıflara
ayrı ayrı ders verirken, öğrenciler 4-5 kişi aynı sırada oturarak eğitim alıyor.

Sevgi ve saygı ile.
08 Ekim 2016, Ankara


Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazımızın pdf biçimi : milli_egitim_nereye_surukleniyor

BİSİKLETLİ DEMOKRASİ

BİSİKLETLİ DEMOKRASİ

Kader SEVİNÇ

“Akıllı” olma yarışında dünya kentleri rekabeti hızlanıyor. “Akıllı kent”e dönüşüm hedefi
akıllı yurttaşların ve siyasetçilerin gündeminde bir öncelik artık. Öbürleri ise akılsızlıklarına çok yanacaklar.

Akıllı kent olmak, doğası, enerji kullanımı, eğitim yapısı, ulaştırma altyapısı, ekonomik girişimcilik, sanatsal yaratıcılık ve bilimsel ilerleme ortamları gibi farklı alanlarda teknolojiyi etkin kullanmak demek. Mobil uygulamalar, yenilenebilir enerji kaynakları, nesnelerin interneti gibi atılımları kent insanları için seferber etmek önemli. Bu bir demokratik kültür anlayışı konusu.

Akıllı kentin en önemli boyutlarından biri “hareketlilik” alanı. Çağdaş dünya insanları
karbon ayak izlerini (AS: tanımı aşağıda verilmiştir) düşürmek ve doğaya saygılı, sağlıklı bir hayat yaşamak için giderek artan bir farkındalık ve motivasyon sahibiler. Motorlu araçların fazla kullanımı şehir yaşam kalitesine zarar verirken, gürültü, hava kirliliği, trafik sıkışıklığı ve azalan kamusal alanlar gibi sorunları beraberinde getiriyor. Normal değil içinden geçtiğimiz otomobil, benzin, trafik felaketi.

İki tekerlek, sıfır karbondiyoksit!

Mobil Uygulama Bruksel Sehir Bisikleti

Bugün dünyanın sayıları artan birçok kentinde olduğu ve Türkiye’de kimi belediyelerin ilgilendiği gibi, Brüksel’de de çok sayıda noktada kent bisikleti istasyonu var. Salt Brüksel’de değil 600’ün üzerinde AB kentinde. Brüksel’deki çok sayıdaki bisiklet noktalarından biri
AB mahallesinin merkezi Schuman’da, ofisimin hemen önünde; bir başkası evime çok yakın. Telefonumdaki mobil uygulama ile istediğim yerdeki istasyonda kaç bisiklet olduğunu
gerçek zamanlı olarak görebiliyorum. Üyelik kartımı okutarak zaman yitirmeden bisikletimi alıyorum. Gideceğim yere ulaştığımda en yakın istasyona bisikleti bırakıyorum.
İlk 30 dakika ücretsiz, daha uzun kullanımın çok az ücreti kredi kartınızdan düşüyor.

Toplantılara giderken ve günlük ulaşım için kent bisikletlerini kullanıyorum.
AB kurumlarındaki pek çok muhatabım ve arkadaşım da kullanıyor. Hatta AB Komisyonu’nun çalışanlarına özel bir bisiklet istasyonu da var. Ulaşım için büyük bir nimet. AB’nin yaptığı bir araştırma, otomobil kullanımını kentlerde %44’ten %30’a düşürmenin karbon emiliminde
(AS: emisyonunda, serpintisinde olacak) %36 düşüşe neden olduğunu gösteriyor.
Bisiklet kullanımı salt karbon ayak izinizi düşürmüyor, yaşadığınız çevreyle,
kentle sağlıklı bir etkileşim de kurmanızı sağlıyor.

Haraketlilik siyaseti

AB her yıl 16-22 Eylül tarihleri arasındaki haftayı “Avrupa Hareketlilik Haftası” olarak kutluyor. Türkiye’de de kimi kentler dahil olmak üzere Avrupa çapında etkinlikler düzenleniyor. AB ülkelerinin çoğu hem sağlıklı yaşam hedefleri, hem sürdürülebilir kent yaşamı amacını gerçekleştirmek için herhangi bir zorunluk olmamasına karşın yerel ve ulusal düzeyde
bisiklet stratejisi geliştirip uyguluyorlar.

AB projeleri uzmanı Gökhan Turgut Ünal’ın yaptığı bir araştırmaya göre 2013’te Dünyadaki bisiklet sayısı yaklaşık 2,5 milyar, otomobil sayısı 500 milyon ve aynı yıl 3 bisiklete karşılık
1 otomobil üretilmiş, bu da 5,6 milyar (AS: bisiklete binebilecek) dünyalının (AS: dünya nüfusu günümüzde 7,3 milyar..) 1/6’sına bir bisiklet düştüğünü gösteriyor. Bisikletler ise %70 oranında taşıma, %29 oranında eğlence ve %1 oranında yarışma amaçlı kullanılıyormuş. Yetişkinlerin kullandığı bisiklet sayısı, çocukların kullandığının iki katıyken, genellikle de kadınlar,
erkeklerin kullandığı oranda bisiklet kullanıyorlar.

Avrupa Birliği içinde, esas ulaştırma aracı olarak günlük yaşamında en çok bisiklet kullanma oranı şaşırtıcı olmayarak Hollanda’ya ait: %35. Danimarka, Macaristan, İsveç, Finlandiya, Belçika ve Almanya da AB ortalamasının üzerinde bisiklet ülkeleri. Bisiklet kullanmada yükselme eğilimi ise her yerde artışta.

Ulusal bisiklet stratejisi hayal mi?

Bu bir siyaset tercihi: kent bisiklet istasyonları, bisikletten vergilerin kaldırılması, bisiklet yolları ve park yerlerinin tesis edilmesi, artırılması, bisiklet yolları haritalarının mobil cihazlardan indirilir olarak hazırlanması, bisiklete trafikte diğer araçlarla eşit hak tanınması, trafiksiz gün olarak tanımlanan motorlu araçların kullanılmadığı, bisikletlilerin özgürce kentin tadını çıkardığı bisiklet günlerinin kentlerde AB desteği ile düzenlenmesi…

Peki ya Türkiye? Babam şehir içi ulaşımını bisikletle sağladı hep. İzmir, Gaziantep, Samsun, Nevşehir, Kayseri, Antalya… Çocukluğumda Anadolu kentlerinde bisikletle kendimizi yollara vurduğumuz çok olmuştur. Hatta Kayseri’nin dikliği ile meşhur Topuz Dağı’na bisikletle çıkmışlığımız da var. O zamandan beri biliyorum ki, maalesef ülkemizde bisikletliye dost bir yol kültürü yok (yaya kültürü de zayıf zaten).

CHP de 2015 seçim bildirgesinde “Yaşanacak bir Türkiye’yi” tarif ederken, nasıl bir şehir yaşamı? sorusunu da yanıtlamıştı. “..CHP iktidarında sessiz caddeler, oyun caddeleri, yürüyüş caddeleri gibi yenilikçi mekânsal düzenlemeler kent tasarımının parçası olacak. Kent içi trafikte yaya ve bisiklet öncelikli düzenlemeler yapılacak..”

Herkesin daha eşit olduğu, daha saygılı, daha normal, daha uygar ilişkiler gelişiyor bisikletli kentler sayesinde. Akıllı kent hedefinin erdem olduğu ülkelerde siyasetçiler de zaten olağan yurttaşlar gibi sık sık bisiklete biniyorlar. Bu bir akıllı demokrasi meselesi.

Kader Sevinç iyi yönetişim, yerel yönetimler, siyaset ve değişim hakkında diğer yazdıkları:

Yerel Yönetimlerde Veri Devrimini İyi Okuyanlar Başarılı Olacak

http://www.kadersevinc.com/yerel-secimlerde-veri-devrimini-iyi-okuyanlar-basarili-olacak.html

Siyasetin Geleceği, Geleceğin Siyaseti

http://www.kadersevinc.com/siyasetingelecegi.html

Siyaset, Kadın ve Uluslararası Kadın Hakları Kampanyaları

http://www.kadersevinc.com/uluslararas%C4%B1-kad%C4%B1n-haklar%C4%B1-kampanyalar%C4%B1-siyaset-ve-kad%C4%B1n.html

21. Yüzyılda Gençler İçin Demokratik Mücadele Rehberi

http://www.kadersevinc.com/21-yuzyilda-demokrasinin-zor-donemlerinde-gencler-icin-hayatta-kalma-ve-mucadele-rehberi.html

Gençler Siyasete Ne Zaman İlgi Duyar?

http://www.kadersevinc.com/gencler-siyasete-ne-zaman-ilgi-duyar.html

===================================

Dostlar,

Brüksel Avrupa’nın en güzel kentlerinden biridir.

Brüksel, çiçekli-1Bu kenti 1971’de liseyi bitirdiğimiz yıl ve 28-31 Ekim 2004’te 2 kez ziyaret etme olanağımız olmuştu. İlkinde, NATO SHAPE Karargahı‘nda, Sayın Kamran İnan, bizim de içinde olduğumuz öğrenci kümesini ağırlamıştı. (3200+ katılımcı arasında Türkiye Liseler arası
NATO kompozisyon yarışması birincisi seçilmiştik; Türk Atlantik Anlaşması Derneğince). İkincisinde ise ADD Genel Başkan Yardımcısı olarak Brüksel, Anvers ve Mons’ta
Cumhuriyet – Aydınlanma konferansları vermiştik..

Ve günümüzde Brüksel AB’nin başkentidir..

Sayı Sevinç, bu örnek “akıllı” kentte, “akıllı kent” olmanın ögelerinden yalnızca biri olarak bisiklet kullanımına ve o metafor üzerinden de Demokrasiye gönderme yapmakta :

Bisikletli Demokrasi..

İnsanda coşku ve özlem dalgaları oluşturuyor bu sıfat tamlaması..

Dileriz, başta Ankara olmak üzere, dünyada sanırız örneği olmayan Melih Gökçek,
25 yıla koşan muazzam uzun (5 dönem ardışık!) belediye başkanlığı adına kalıcı bir yapıt bırakır örneğin “BİSİKLETLİ ANKARA” diye..

Hayale sınır yok ya, bakarsınız kimi devlet büyüklerimiz de “bisiklet aşkı” ile işlerine
öyle gidip gelirler ve Ankara’da yaşamın – ulaşımın ayrılmaz bir parçası olur bisikletler..

Sevgi ve saygı ile.
05.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

==================

Karbon Ayak izi, birim CO2 cinsinden ölçülen, üretilen sera gazı miktarı açısından
insan etkinliklerinin çevreye verdiği zararın ölçüsüdür.

Bu makale 04.09.2015 günü YURT Gazetesinde de yayımlanmıştır.

BARIŞ MI DEDİNİZ?


BARIŞ MI DEDİNİZ?

 portresi_Anit_Kabir'de

Suay Karaman

 

 

7 Haziran’da yapılan seçimlerin ardından ülkemiz herkes tarafından anlaşılamayan bir şekilde karıştı, olaylar çıktı, ölen ve yaralananlar oldu. Ne yazık ki bu durum halen sürmektedir. Siyasal partiler ve demokratik kitle örgütleri ise başka dünyalarda yaşamakta, hatta  kimileri emperyalizmin ekmeğine yağ sürmektedirler. Emperyalizm, MHP’ye AKP’ye sahip çıkma görevini verirken, CHP’ye de PKK terör örgütüne sahip çıkma görevini vermiştir. (AS : ???)

İlk Kurşun Gazetesi’nde yayınlanan 3 Ağustos 2015 tarihli “Açılım mı Demiştiniz?” adlı yazımın son paragrafında şunlar yazmaktaydı: “Hem Türkiye Cumhuriyeti devletinin, hem de PKK terör örgütünün beraberce silahları susturmalarını isteyenler, yine şaşırmaktadır. Dünyanın hiçbir yerinde silah bırakan devlet görülmemiştir.”

Ağustos başında gazetecilerle yaptığı söyleşide “Devlet silah bıraksın demiyorum. Devlet tabii ki kendini koruyacak” diyerek, PKK terör örgütüne silahları susturarak, elini tetikten çekme çağrısı yapan Selahattin Demirtaş’ın bu sözünde samimi olup olmadığını zaman gösterecektir. Çünkü ABD ve AB emperyalizminin kucağında oturarak siyaset yapanlara asla güven olmaz, olmamalıdır da..

Selahattin Demirtaş, 12 Ağustos 2015 Çarşamba günü Brüksel’de ABD’ye çağrı yaparak, ‘NATO’yu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine yönelik operasyonlara karşı belirgin bir konum almaya’ çağırdı. Ayrıca açılımın sürmesi için Avrupa Birliği’nin de Türkiye’ye baskı yapmasını istedi. Selahattin Demirtaş ABD’ye yalvarırken, ABD Başkanı da, “Türkiye PKK’yı bırakıp, IŞİD’e odaklansın” diye açıklama yapmıştı. Böylece BOP haritası için el birliğiyle çalışmaların sürdürüldüğü anlaşılmaktadır.

HDP, başkan Apo’nun projesidir, bunu unutmadan çalışmalıyız” diyen ve “Bu halk Abdullah Öcalan’ın posterini Kürdistan’a asamayacak da, nereye asacak? Buna alışsanız iyi olur, çünkü biz daha başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz, heykelini..” diyen Selahattin Demirtaş’ın söylemlerinde hep terör örgütüne destek vardır. Emperyalizmin beslediği terör örgütünün barış getireceğini düşünenlerin, düşünce sistemlerinin eksik olduğu anlaşılmaktadır.

Savaş iki ordu arasında yapılır; PKK terör örgütü, emperyalist şebekeler tarafından desteklenen bir öldürme kuruluşudur: yaptığı savaş değil, vurup kaçmaktır, sabotajdır, terörist eylemlerdir. Savaşta sağlık personeline dokunulmaz ama PKK terör örgütü ambulansa bile saldırmakta ve içindekileri yaralamaktadır.

Barış ne zaman istenir? Barış için bir savaşın olması gerekir.  PKK terör örgütünün yaptığı savaş değil, terörist eylemlerdir. Her devlet, terörist eylemlere karşı savunma yapar. Terörle mücadele eder, (AS : terör örgütü) silah bırakmadan müzakere etmez. Bu sahte barış çığlıklarının ardında Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlu konuma sokmak yatmaktadır. Emperyalist güçlerin barış süreci, PKK terör örgütüne dokunmayalım, güçlensinler, gerektiğinde kullanırız anlamına gelmektedir.

Barış silahların ucunda değildir, olmamalıdır da.. Onurlu toplumlar, silahların gölgesindeki demokrasi istemlerini kabul etmez, etmemelidir de.. Barış, katille gelmez, hırsızla gelmez, emperyalizmin kucağına oturarak asla gelmez, gelmemelidir de.. Barış ülkenin bölünmesiyle, parçalanmasıyla da gelmez. Barış, PKK gibi terör örgütüne, gerilla diyerek ya da özgürlük savaşçısı diyerek de gelmez.

Barış sevgiyle gelir, dostlukla gelir. Barış, paylaşımda eşitlikle, insanca bir düzenle gelir. Barış ağalık, şeyhlik, feodalite düzenine son vererek gelir. Barış yurdunu ve insanlarını severek gelir. Barış ülkedeki tüm insanların kardeşlik temelinde buluşarak, ulusal politikalarla kalkınarak gelir. Barış, ülkesinin aydınlanması için özverili çalışmalar yapılarak gelir. Emperyalizmi ve işbirlikçilerini kovmadan, tam bağımsızlık olmadan barış da olmaz..

============================

Dostlar,

Yurtsever ve yürekli birikimli yazar sevgili Suay Karaman arkadaşımıza bu yazısı için
teşekkür ederek sizlerle paylaşıyoruz..

“.. Emperyalizm.. CHP’ye de PKK terör örgütüne sahip çıkma görevini vermiştir.” suçlamasını oldukça ağır ve kanıtlanması güç.. olarak değerlendiriyoruz..

Öte yandan AB – ABD’nin, PKK’ya sahip çıkmak için eteklerinin tutuşması ibret vericidir. Açılmayan gözleri, duymayan kulakları, mühürlü vicdanları uyarmalıdır bu tablo..

Hiç sıkılmadan “2 taraf da silah bıraksın..” diyerek uluslararası hukukun en temel ilkelerini bilerek çiğnemekte ve bir oldubitti, de facto durum yaratmaya çabalamaktadırlar ki terör örgütü ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti denk tutulsun! Zavallı Batı, bu denli zavallılaşacak mıydı??

Bir yanda Türkiye Cumhuriyeti Devlet, vardır, egemen ve bağımsızdır; ulusal ve uluslararası hukuk gereği silah kullanma tekeli vardır; karşı yanda ise AB – ABD – İsrail beslemesi bir terör örgütü bu 3’lü adına vekaleten ülkemiz ile 31 yıldır savaşmaktadır.. Sıcak çatışma artık
“orta yoğunluklu” düzeye tırmandırılmıştır.. İç kalkışma – isyan tohumlanmak istenmektedir..
Ancak Türkiye Devleti, devlet aklı ve yetkesi (otoritesi) ile hukuk içinde kalarak bu belayı da defetmeyi bilecektir.

Başarı asla bu tablonun asli faillerinden olan AKP iktidarının değil; kanlarını – canlarını veren Türk askerinin, polisinin, yurttaşının… özverili ULUSUN ve kadim Devlet geleneğinin olacaktır. AKP ile değili AKP’ye karşın.. Bu ayrımı yapmak olağanüstü önemlidir..
Zorla sürüklendiğimiz “yinelenecek seçim”de (erken seçim değil!) halkımız,
bu çıplak gerçeğin gereğini yerine getirecek biçimde oyunu kullanmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
10 Ağustos 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Soner Yalçın : Amerikan Mandası


Amerikan Mandası

Soner Yalçın

25 Aralık 2014, SÖZCÜ

Yıl; 1972…

Haki Karer, 1950 Ordu Ulubey doğumluydu. A.Ü. Fen Fakültesi öğrencisiydi ve
Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının kurduğu THKO’nun sempatizanıydı. (18 Mayıs 1977’de “Sterka Sor” (Beş Parçacılar) denen Kürt grup tarafından Gaziantep’te öldürüldü.)
Kemal Pir, 1952 Gümüşhane Güzeloluk Köyü doğumluydu. A.Ü. Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi öğrencisiydi ve Mahir Çayan ile arkadaşlarının kurduğu THKP-C’nin sempatizanıydı. (Diyarbakır Cezaevi’ndeki ölüm orucu sonucu 7 Eylül 1982’de öldü.)
Her ikisi de Ankara Emek Mahallesi’ndeki bir evin bodrum katındaki öğrenci evinde kalıyordu.
Yıl sonuna doğru evin misafirleri arasına Abdullah Öcalan da katıldı.
Cemil Bayık, Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi’nde Kemal Pir’in okul arkadaşıydı;
Emek Mahallesi’ndeki bu bodrum katında
Öcalan’la tanıştı.
Ankara’daki grup zamanla büyüdü; bugün PKK yöneticilerinden Kayseri Sarızlı Rıza Altun, Adana Tufanbeyli Duran Kalkan, Tuncelili Ali Haydar Kaytan vs. bu ekip içindeydi.
Hepsi solcuydu…
Hepsi sosyalistti…
Mazlum halkların kurtuluşunun; Türk ve Kürt kardeşliğinin emperyalizme karşı vereceği mücadeleyle olacağına inanıyorlardı.
Bu nedenle… Lice’ye 20 km uzaklıktaki Fis Köyü’nde 26 Kasım 1978’de PKK kurulurken, adının “Komünist Parti” olup olmayacağı tartışıldı. Öcalan, Vietnam İşçi Partisi etkisiyle mutlaka “işçi” adının olması gerektiğini söyledi.
İçlerinde Kürtçe bilen azdı; Ferhat Kurtay’a önerilen isimlerin Kürtçe nasıl olabileceği görevi verildi. “Partiya Karkeren Kurdistan” (PKK) yani “Kürdistan İşçi Partisi” adı benimsendi. Bayrağı, kızıl yıldız içindeki orak çekiç’ti.
Bu 1’inci kongrede; Öcalan başkan, Cemal Bayık başkan yardımcısı seçildi.

Ömer Öcalan
Cemil Bayık…

1955 Elazığ Keban / Aşağı Çakmak Köyü doğumluydu.
Babası Elazığ Askeri Bakım Onarım Fabrikası’nda işçiydi.
Ortaokul, lise yıllarında dindar biriydi; oruç tutup, namaz kılıyordu.
(Kardeşi Hasan halen Elazığ’da Kur’an Kursu hocalığı yapıyor.)
Akçadağ Öğretmen Okulu ve ardından Dil, ve Tarih, Coğrafya Fakültesi’nde
sosyalist oldu. 
Her daim Öcalan’ın sağ kolu oldu.
Cemil Bayık…
Öcalan’ın Kesire Yıldırım ile evlenmesine karşı çıkan;
12 Eylül askeri darbesini öngörüp Öcalan’ın yurt dışına çıkması gerektiğini söyleyen;
Ve Suruç’taki bir kaçakçıdan PKK’ya ilk kalaşnikofu alan isimdi…
Bir gün…
Öcalan baba ocağı Ömerli Köyü’ne Cemil Bayık ile geldi.
Annesi Üveyş Öcalan tavuk kesip suyuyla pilav yaptı.
Yemekte Öcalan ile Bayık Kürt meselesi üzerine konuşurken babası Ömer Öcalan
söze girdi:“Solculuğu bırakmış, Kürtçülüğe başlamışsınız; beni dinleyin, siz solculuğa devam edin, Kürtçülüğün altından kalkamazsınız.”
Hangi Öcalan haklı çıktı; baba mı, oğul mu?
Ömer Öcalan’ın sözleri üzerinden yıllar geçti.
1989’da Berlin Duvarı yıkıldı.
Sovyetler Birliği dağıldı. (AS: 1991) Soğuk Savaş bitti.
PKK; ideolojisini, bayrağını, adını değiştirdi.
Yeni Dünya Düzeni’ne uyumlu hale geldi.
“Emperyalizm” sözünü artık ağzına almıyordu.
Yeni müttefikleri: ABD, İsrail ve AB idi.
Bugün… Cemil Bayık KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı.
Önceki gün şöyle dedi:
“- Uluslararası bir sorun uluslararası güçler olmadan çözümlenebilir mi?
– Hem dünyada globalizm olacak, hem Kürt sorunu uluslararası bir sorun olacak;
NATO, Avrupa Birliği 
ile ilişki içinde olmayacak; Türkiye, Kürt sorununu yalnızca Kürtlerle çözecek; bu mümkün müdür?
– Türkiye sorunu çözme amacı taşıyorsa, bunun uluslararası güçler olmadan çözülemeyeceğini bilmesi gerekiyor. Bu güçler çözümde yer almadan çözüm gelişemez.
– Amerika’nın üçüncü taraf olabileceğini söyledik. Amerika’yı Kürdistan dışında Ortadoğu’nun dışında düşünmek mümkün değildir. Bugün Ortadoğu dünyanın bel kemiğidir…”
Görünen…
Neoliberal söylemleri benimseyen PKK kadrolarının “Amerikan Mandası”nı kabul ettikleri!
Nereden nereye savruldular?..
Ne demişti Ömer Öcalan: “Altından kalkamazsınız!”

Türkler kardeşimiz

Solculuk mu dediniz?
Sosyalizm mi dediniz?
Kostas, Nikos, Aleksandros, Thomas, Apostolis, Pashalis, Antonis, Theodoros, Thanasis, Stathis, Stelios, Orestis, Ektoras, Andreas, Dimitris, Vagelis, Angelos, Petros, Manolis, Spiros, Pavlos, Fanis,Hristos, Haris…
117 kişiydiler.
Hepsi Yunanlı idi.
Hepsi sosyalistti.
Anadolu’nun Yunan ordusu tarafından işgaline karşı çıktılar.
“Anadolu’nun işgali bir emperyalist oyundur. Britanya, mazlumların kanıyla yeni sınırlar çiziyor. Biz, mazlum Anadolu halkını öldüremeyiz, onlar kardeşlerimizdir” dediler.
“Yaşasın barış, yaşasın kardeşlik” diye haykırdılar.
Zalimlere karşı çıkan bütün mazlumların sembolü Mustafa Kemallere karşı savaşmayacaklarını imzaladıkları bildiriyle açıkladılar.
Ve:
Bir gecede…
Hepsi idam edildi…
Yıl, 1921 idi…
Ocak ayının ilk günü, İzmir’deki İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’nın merkezi Balçıklıova’da (Balçova), -İnciraltı Sahili’nde- kurşuna dizildiler.
Hayat ne şaşırtıcı:
Cemil Bayık’ın NATO’yu, AB’yi, ABD’yi göreve çağıran “mandacı” demecini okurken gözüm masamın üzerindeki, Şair Tuğrul Keskin’in Yunanlı komünistleri yazdığı “Zito i Epanastasis” kitabını takıldı. Haki Karer, Kemal Pir yaşasaydı ne derdi Cemil Bayık’a?
Öyle ya…
Cemil Bayık sosyalist ise…
Emperyalizme karşı çıkan 117 Yunanlı ne?
Cemil Bayık solcu ise…
Mustafa Kemal’den esinlenerek “Kemal” kod adını alarak,
Yunanistan’da emperyalizme karşı savaşan Mihri Belli ne?
Ömer Öcalan haklıydı; emperyalizme davetleri gösteriyor ki, altından kalkamadılar!

(http://sozcu.com.tr/2014/yazarlar/soner-yalcin/amerikan-mandasi-689788/, 25.12.14, SÖZCÜ)

=========================================

Dostlar,

Biz de hep yazdık :

*****

Soru 1       : 

Emperyalizmle işbirliği yaparak özgürlük savaşımı verilebilir mi?
Emperyalizmin insanlık tarihinde hangi ulusu / etnisiteyi özgürleştirdiğini gördünüz??

Soru 2       :

Emperyalizmle işbirliği içinde, yüzlerce – binlerce yıldır birlikte yaşadığınız
kadim Anadolu halkı Türk kardeşlerinize silah çekmeyi ahlaki buluyor musunuz?

*****

Çare emperyalizmle silahlı işbirliğini terkederek insanca – kardeşçe konuşmak ve
birlikte kardeş – kardeş yaşamanın yollarını geliştirmektir.

Demokrasimizin standartlarını, ULUS DEVLETİ DAĞITMAYACAK ölçüde
en üst düzeye başkalarını içişlerimize karıştırmadan “bizim” taşımamızdır.

Kürt kardeşlerimiz, kendilerini de kanlı bir serüvene sürükleyen Kürtçü,
militan, emperyalizmin taşeronluğunu yapan öncülerinden ve örgütlerinden yalıtmalıdır.
Kürt toprak ağalarının – uyuşturucu tacirlerinin neye hizmet ettiğini sorgulamalıdır

  • Çare ULUS DEVLETTEDİR..

Bu reçete Atatürk‘ün dayatması asla değil, 20. yy’da insanlığın bulabildiği en ideal çözümdür ve birlikte yaşayan halkların kendilerini bir “millet” olarak tanımlamasıdır.
Sosyolojik – tarihsel bir olgudur; ırkçı – kafatasçı asla ve kat’a değildir.

Dahası;

ULUS DEVLET; bölük pörçük, coğrafyası küçük, nüfusu görece az etnisistelerin / milliyetlerin emperyalizme lokma olmamalarının sigortası, güvencesidir.

En tipik örneği de ABD yani Amerika Birleşik Devletleri’dir!
Pek çok Avrupa ülkesi de benzer durumdadır.
ABD, yeryüzünün en büyük ve katı ulus devletidir.
50 farklı “millet” (etnisiteden de öte!) bir araya gelerek “Amerikan” milletini oluşturmuş ve Dünya hegemonu olmuşlardır.

Hiçbir Amerikan yurttaşı etnik kökeni ile takınıtılı değildir, kompleks içinde değildir.
Bizim etnistelerimizde kışkırtılan bu aşağılık kompleksinin nedeni, rasyoneli nedir??

Herkesin aklını başına alması ve ülkemizi kanlı bir iç savaşa sürükleyebilecek
bu hain emperyalist tuzaktan kaçınmak için deyim yerinde ise saçını başını yolması gerekir.

  • Sözde “Akil” lerin tüm sakilliklerden kaçınması dileğiyle..

En büyük ve ağır tarihsel – politik sorumluluğun AKP’de olduğunun altını
bir kez daha çiziyoruz.

Dolayısıyla AKP içindeki aklı selim yurtseverleri ateş sarmış olmalı..

(http://ahmetsaltik.net/2013/04/21/kurtculer-emeryalizmin-sevr-projesinin-taseronu-mu/)

“İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ“ nin 65. Yılında Görünüm..


Dostlar
,

Geçtiğimiz yıl, Dünya İnsan Hakları Günü‘nün ya da
İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ‘nin 64. yılı nedeniyle kapsamlı bir yazı yazmıştık.. Bu yazıyı anımsayalım istiyoruz..

Gözden geçirerek yeniden paylaşmak istiyoruz..

Aşağıda..

Acıyla vurgulayalım ki, günümüzde kişi hak ve özgürlükleri İngiltere’de Krala karşı 1679’da yürürlüğe konan HABEAS CORPUS rejiminin bile gerisindedir!

Orada, “Habeas Corpus” ta, özce denilmektedir ki;

  •  Korkma, Kralın adamları seni haksız tutarsa, suçsuzsan bağımsız yargıçlar seni ilk fırsatta salıverecektir..

Oysa günümüzde Ergenekon – Balyoz – Casusuluk vb. düzmece davalarda,
sahte ve hatta düzmece oldukları kezlerce kanıtlanan sözde kanıtlarla (delilerle)
masum insanlar yıllardır zindanlarda tutsaktır ve birçoğu da yaşam boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. Zindanlarda ölümler / öldürmeler başlamıştır!..

Ayrıca TSK; kurumsal olarak büyük ölçüde güç yitiğine uğratılmıştır!
Bu durum kabul edilemez, çünkü ulusal savunmayı zayıflatarak ülke – ulus çıkarlarına giderimi olanaksız zararlara yol verebilecektir.

Medya tutsak alınmıştır.. Halk gerçekleri öğrenememektedir.
4. güç devre dışıdır, ülkemizde apaçık AKP dinci faşizmi yürürlüktedir!
“Güçler ayrılığı” felç edilmiştir.. Her şey tek adamın 2 dudağı arasındadır.

Bu görünümüyle Türkiye’nin AKP rejimi Platon’on, Aristo’nun, Montesquieu’nun öngörülerinin bile gerisine savrulmuştur ancak 2 yüzlü Batı ve maşası
sözde insan hakları kuruluşları, yakıcı sorunun özünü görmezden gelerek,
insan haklarını “ayrılıkçı” biçimde kullanmayı utanmazca sürdürmektedirler.

Ülkemizde inanç ve etnisite temelli kışkırtıcı ayrımcılıkla kanlı bir iç savaşı ve bölünmeyi hedeflemektedirler.. Yabanıl (vahşi) kapitalist sözde serbest piyasa ile ekonomik Sevr’i uygulamak ve ülkeyi borçlandırarak yoksullaştırmak, özelleştirme ile talan etmek yetmemiştir. Siyasal – coğrafi bağlamda da Sevr; Lozan yırtılarak yürürlüğe konmalıdır; Başbakan RTE, bu süreçte, BOP eşbaşkanı olarak sonuçlarını
bilerek – bilmeyerek Batı’dan bir “görev” almıştır.

Bir ülke halkının kaynaşarak uluslaşması ve yurt tutup uğrunda ölerek vatanlaştırdığı topraklarında dünya uluslar ailesinin eşit haklara sahip onurlu bir üyesi olarak
yaşama hakkını görmezden gelerek o halkı türlü iğrenç oyunlarla iç savaşa sürüklemek insan haklarının neresinde yazılıdır?

İnsan hakları şampiyonu Batı emperyalizminin bu onmaz hastalığı nasıl ve ne zaman düzel(til)ecektir??

İçeriye dönersek; önleyici gözaltı diye hiçbir çağcıl hukuk düzeninde yeri olmayan bir biçimde, Başbakan R.T. Erdoğan’ın gittiği yerlerde TGB (Türkiye Gençlik Birliği) üyesi gençler peşin olarak, potansiyel suçlu ilan edilmekte ve gözaltına alınmaktadırlar..

Başbakan R.T. Erdoğan o kentten ayrılana dek, bu TGB’li gençler,
geceyi polis karakollarının nezarethanelerinde geçirmektedir.

Bu uygulama hangi pozitif hukuk normuna dayalıdır??

Cumhuriyet Savcıları kolluğun (kentlerde polisin / kırsalda jandarmanın) bu istemine hangi yasa maddesine dayanarak izin vermektedir?

Bu hususun Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca açıklığa kavuşturulmasını diliyoruz.
Ayrıca HSYK’yı da göreve çağırıyoruz..

  • Bu savcılar yasaları çiğneyerek suç işlemektedir.

Türk Hukuk Kurumu ve Türkiye Barolar Birliği sorunu üzerine gitmelidir.

Türkiye, yüz kızartıcı bu hukuk dışı uygulamadan kurtarılmalıdır.
İnsan haklarının en başında “kişi dokunulmazlığı” gelmektedir.
Hiç kimse keyfi biçimde özgürlüğünden alıkonulamaz.

Anayasa madde 19 : Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.

Fakat 19882 Anayasası’nın kişi hak ve özgürlüklerini oldukça sınırlayıcı dokusu kapsamında temel hak ve özgürlükler ülkemizde pervasızca çiğnenmektedir.
Bu hukuk tanımaz ürkünç durum, AKP iktidarında katlanılmaz düzeye tırmandırılmıştır.

Habeas Corpus’tan bu yana aradan 344 yıl geçmiştir ve ülkemizde
AKP, hukuku bir toplumsal terör aracı olarak kullanmaktadır.

Geçtiğimiz hafta emekli olan bir Yargıtay Daire Başkanı yüksek yargıcın bu yöndeki sözleri kulaklarda yer etmiştir.. Bu sayın yargıca göre hukuk Türkiye’de adaletin aracı değil, terörün silahına dönüştürülmüştür.

65 yıl sonra Dünya İnsan Hakları Günü‘nde Türkiye’nin dökülen görünümü
(hal-i pür melali) özetle böyledir..

Sevgi ve saygı ile.
10.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=====================================

“İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ“ nin 64. Yılında Görünüm..

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı
profsaltik@gmail.com,   www.facebook.com/profsaltik,  www.ahmetsaltik.net  

     2. Büyük Paylaşım Savaşı’nın ardından ciddi yıkım yaşayan insanlık, bir daha bu çapta savaş olmasın özlemiyle Birleşmiş Milletler (BM) örgütünü kurar (1945) ve 3 yıl sonra 10 Aralık 1948’de uluslararası bir Bildirgeyi benimser: İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ (İHEB)..

Türkiyemiz de, BM’nin kurucu üyelerinden biri olarak, söz konusu İHEB’ne imza koyar. Bu Bildirge, insan hakları tarihinde son derece önemli bir dönemeçtir. MÖ 1760’a uzanan Hammurabi Yasalarından, 1215’e tarihlenen Magna Carta’ya, 1679’da yayınlanan Habeas Corpus’a, 1776 ABD ve 1789 Fransız Devrimi Yurttaş Hakları Bildirileri’ne, Osmanlı’da 1839 “güdükTanzimat Fermanı’na, giderek 1. ve 2. Meşrutiyet’e (1876 ve 1908) dek, oradan da 1923’te Atatürk’ün Cumhuriyetimizi kurmasına, 1944’te Filadelfiya Bildirgesi’ne, 1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS, Türkiye’nin onayı 1954) dek uzanan en azından 4 bin yıllık çook uzun bir tarihsel süreç. Paris’te Louvre Müzesi’nde sergilendiği üzere, İnsan Haklarının temel metni olan Anayasalara erişmek hiç ama hiç kolay olmamıştır. Egemenler insan haklarını tanımamak üzere çok direnmişlerdir. Sonuçta temel özgürlükler metni anayasalar adeta “insan derisi ile kaplı” dırlar! Ne mutlu ki; İHEB, ilk maddesinde “Tüm insanlar özgür; onur ve haklar bakımından eşit doğar.” diye gürler.
Bunun anlamı, binlerce yıllık “köleliğin son bulması” dır.

Büyük ATATÜRK, -çağında henüz telaffuz edilmemekle birlikte- gerçek bir insan hakları eylemcisi olarak, Sevr ile yok edilmek istenen Türk Ulusunun yaşam hakkını sağlayarak tarihte benzersiz bir destan yazmıştır.

İronik olarak da, “şanlı” (!) Batı uygarlığının çok ağır bir insanlık suçu (soykırım, jenosit) işlemesine engel olmuştur! Daha sonra Anadolu halkına Cumhuriyet’i armağan ederek çağdışı saltanat ve halifeliğe son vermiş ve egemenliğin kaynağını “sözde” gökyüzünden yeryüzüne indirerek, ulusu egemen kılarak Türkiye’de insan haklarına dayalı çağcıl bir devlet kurmuştur. Aşağıdaki sözleri, 1944’te benimsenen
Filadelfiya Bildirgesi’nde öz olarak yer almıştır:

     “ Eğer sürekli barış isteniyorsa, insan yığınlarının durumlarını iyileştirecek uluslararası önlemler alınmalıdır. İnsanlığın tümünün gönenci, açlık ve baskının önüne geçmelidir. Dünya yurttaşları çekememezlik, aç gözlük
ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidir.”

Anılan Bildirge’nin öz içeriği ise; “Dünyanın hangi köşesinde yoksulluk ve sefalet varsa; bu, Dünyanın gönenç içindeki köşeleri için büyük tehdittir.“ yönündedir. Doğumunun 100. yılına (1981) armağan için UNESCO’da 156 ülkenin oybirliğiyle onanan karar ise, ATATÜRK hakkında şu değerlendirmeye yer vermektedir;
altı çizili sıfata lütfen dikkat :

  • Uluslararası anlayış ve barış için çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü
    bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk önder,
    İNSAN HAKLARINA SAYGILI,
    dünya barışının öncüsü, insanlar arasında
    hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı;
    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu.”

İnsan hakları, tarihsel zamanda 3. Kuşağa erişmiştir :

– Temel hak ve özgürlükler ilk kuşaktır.

– 2. Kuşak Haklar sosyal ve ekonomik hak ve özgürlükleri içerir.

– Günümüzde ise sağlıklı-güvenli bir çevrede yaşama, tarihsel kalıtın korunmasını isteme … vb. haklar 3. Kuşak İnsan Hakları kümesindedir.

Günümüzde İHEB ne yazık ki, tüm dünyada yaşama geçirilememiştir.
Dahası, giderek özü boşaltılmakta ve kendisini “Küreselleşme” diye zihinlere
-retorik- tuzak kurarak sunan yeni emperyalizm, insan haklarının en büyük engeli
hatta düşmanı durumuna gelmiştir.

ABD eski Dışişleri Bakanı, Küresel Elit devletinin örtük Başbakanı Dr. Henry Kissinger açıkça,

  • Küreselleşme; Amerikan hegemonyasının öteki adıdır.” diyebilmiştir!

Dünya ağır bir sömürü, işsizlik, yoksullaştırma, sağlıksızlaşma, sosyal güvencesizlik, eğitimsizlik, adaletsizlik, soğuk ve sıcak çatışma, “post-modern 3. kuşak savaş” ortamına sürüklenmiştir. Oysa Atatürkçülük = Kemalizm; “Yurtta barış dünyada barış!”ı öğütlemektedir. İkiyüzlü Batı, insan haklarını bölücülük yaparak sömürmektedir!

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün; şu önermelerine ne demeli, ne denebilir ki??
Ders, hedef alınmalı elbette..

– “Resmi makam ve üniformaya sığınarak mücadele devri bitmiştir.
Artık açıkça ortaya çıkmak ve milletin hakları adına gür sesle bağırmak gerekir.
– Her birey istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine özgü bir siyasal düşünceye sahip olmak, seçtiği bir dinin gereklerini yapmak veya yapmamak
hak ve özgürlüğüne sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına egemen olunamaz.
– Bu ülkenin halkı üzerinde kimsenin egemenlik kurma hakkı yoktur; ama bu ülkeyi başkalarına el açmadan geçindirmek ve yaşatmak da size düşen bir ödevdir.”

Gönül isterdi ki, 10 Aralık 1948’den günümüze dek geçen 64 yılda İHEB “eskisin” ve
3. Binyıl türevini yapalım.. Bunun için ise “aklın ve bilimin egemen kılınması” gerek. Tıpkı Atatürk’ün bize bıraktığı tinsel (manevi) kalıt gibi :

Yaşamda en gerçek yol gösterici akıl ve bilimdir.”

Kemalizm’in = Atatürkçülüğün gerçek özü olan bu ilke, yalnız Türkiye’yi değil,
tüm insanlığı kurtaracak, insan haklarının gerçek anlamda yaşanmasını sağlayacak evrensel bir ilkedir.

Dolayısıyla başta ülkemizde, “her-ke-si” –özellikle iktidarı– , kapitalizmi akla-bilime, adalete davet ederiz.

Tarih, insanların er-geç haklarını aldığının tanığıdır; insana yakışan, bu akışa karşı koymak değil, savunmaktır.

“İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ“ nin 64. Yılında İstemlerimiz       : 

  1. İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ (İHEB), tüm kavram, kural ve kurumlarıyla yaşama geçirilmelidir. “Her-ke-sin, ülkesinin kamu hizmetlerinden
    eşit olarak yararlanma hakkı vardır.” (md.21).
    KüreselleşTİRmeciler, insanlığın binlerce yılda oluşturduğu uluslararası
    hukuk metinlerini; başta İHEB, BM ve Dünya Sağlık Örgütü Anayasaları,
    ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü)  özleşmeleri, Avrupa Sosyal Konvansiyonu..
    vb. kazanımları pervasızca çiğniyorlar. Kendi eylemsel (de facto) hukuklarını (sözde!?) dayatıyorlar..
    Bunun ilk ve vazgeçilmez koşulu Yeni Emperyalizmin = KüreselleşTİRmenin yeryüzünden yok edilmesidir.
  2. Büyük ATATÜRK bu tarihsel olguyu görmüş ve “bizi mahvetmek isteyen emperyalizm ve yutmak isteyen kapitalizme karşı ulusça savaşımı
    meslek edinmemiz
    ” gerektiğini vurgulamıştır. Bu amaçla, M. Kemal Paşa’nın mazlum anti-emperyalist Türkiye’si, dünyaya öncülük ederek KüreselleşTİRmecilere (ABD-AB’nin yeni emperyalistlerine)
    yem olmamalı 
    ve benzer durumdaki ülkelere çağrıda bulunarak;
    DİRENİŞİN KÜRESELLEŞTİRİLMESİni örgütlemelidir.
  3. Post-modern ekonomik çökertme savaşı 1. öncelikli tehdit olarak tanımlanmalı ve tüm ulusal refleksler bu bağlamda canlandırılmalıdır. ÖZELLEŞTİRME, emperyalizmin yıkıcı, ideolojik bir talan aracı olup,
    kesinkes son verilmeli, kritik satışlar geri alınmalıdır. İç ve dış borçta konsolidasyona gidilerek vadeler uzatılmalı,  1 kezlik Servet-varlık vergisi konulmalıdır. Gelir dağılımı iyileştirilmeli, işsizlik çözülmelidir.
  4. Anayasamızın 2. maddesinde yer alan ve Cumhuriyetimizin değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek 6 temel niteliği,
    – toplumun huzuru /
    – ulusal dayanışma ve
    – adalet
    içinde ödünsüz uygulanmalıdır :

1. İnsan haklarına saygılı,
2. Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
3.
Demokratik,
4. Laik
5. S o s y a l bir
6. Hukuk Devleti..

  1. Avrupa Birliği, Gümrük Birliği, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi emperyalist kurumlarla yapılan tüm teslimiyetçi 2’li ya da çok yanlı anlaşmalar halka açıklanmalı ve köktenci biçimde gözden geçirilmelidir.
    Dış politika ve dış ticarette yeni seçenekler yaratılmalı, Türkiye yüzünü Batı dışındaki ülkelere de çevirmelidir. AVRASYA, BRICS ülkeleri gibi yeni stratejik seçenekler üzerinde gecikmeden ve büyük ciddiyetle durulmalıdır.
  2. Yaşayageldiğimiz yıkım süreci göstermiştir ki, devletimiz, milletimiz, vatanımız ve çağdaşlaşma kazanımlarımız, ancak Atatürk Devrimi temelinde yaşatılabilir. Atatürk Devrimi, Türkiye için herhangi bir seçenek değil, tek seçenektir.
    Atatürk önderliğindeki kurucu irade, Türk Devrimi’nin deneyimlerine göre Cumhuriyet’imizin temel niteliklerini 1937’de Anayasa’nın en başına koymuştur. İnsan haklarının ülkemizde ve dünyada yaşama geçirilmesinde 6 Ok’u; denenmiş, başarmış evrensel bir model olarak görüyor ve kararlılıkla savunuyoruz.
  • “Türkiye Devleti;Cumhuriyetçi,
    – Milliyetçi,
    – Halkçı,
    – Devletçi,
    – Laik ve
    – Devrimcidir.”

     

  1. Batı’dan devşirme emperyalist ezberleri bırakarak, ulusal devrim sürecimizde ürettiğimiz ve dünyaya model bu temel stratejik formülü, yeniden Anayasamıza koymak koşuldur. Atatürk Devrimi temelinde Cumhuriyeti yeniden örgütlemek amacıyla aşağıdaki ilkelere dayalı yeni Anayasa, “kurucu iktidar eliyle” yapılabilir:

– Bağımsız ve güçlü devlet,
– Etkin hükümet,
– Hızlı adalet,
– Örgütlü halk,
– Özgür ve eşit yurttaş,
– Planlı, halkçı, karma ekonomi,
– Bölgelerarası denge,
– Çalışan ve üreten Türkiye.

  1. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” tanımı temelinde Ulus Devlet pekiştirilmeli hiçbir etnik, mezhepsel, dinsel, sosyal, kültürel vb. nedenle ayrışmaya izin verilmemelidir. Sorun, bu alt aidiyetlerin sorunu olmayıp; insan haklarının en üst demokratik standartlara çıkarılması ile çözülecektir.
  2. Gönül isterdi ki, 10 Aralık 1948’den günümüze dek geçen 64 yılda İHEB “eskisin” ve 3. Binyıl türevini yazalım.. Bunun için ise “Dünyada us ve bilimin egemen kılınması” gerek. Tıpkı Atatürk’ün bize bıraktığı tinsel (manevi) kalıt gibi :“Yaşamda en gerçek yol gösterici, us (akıl) ve bilimdir.” Kemalizm’in = Atatürkçülüğün gerçek özü olan bu “bilimsel akılcılık” ilkesi, yalnız Türkiye’yi değil, tüm insanlığı kurtaracak, insan haklarının gerçek anlamda yaşanmasını sağlayacak evrensel bir ilkedir. Başta ülkemizde, “her-ke-si” -özellikle iktidarı- akla ve bilime, ülkenin temeli olan toplumsal adalete, Silivri ve Hasdal’dan başlayarak, BOP’u derhal bırakmaya çağırırız.Gelir dağılımını iyileştirmeye, işsizliği azaltmaya, Batı’nın insan haklarını sömüren ikiyüzlülüğüne ödün vermemeye çağırırız.

    Çevreye saygıya, hayvan halkLarına, doğaya hürmete;

    Büyük Atatürk’ün YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ’ına çağırırız.

Tarih, insanların er-geç haklarını aldığının aynasıdır; insana yakışan, doğala karşı koymak değil, omuz vermektir. Türkiye’nin insan hakları sicili kapkaradır ve sorumlular; kritik muhasebe için geç kalmaktadır. (10.12.2012)

İHEB, Anayasamızın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca yasa gücündedir;
ek olarak

* İç yasalarla çelişmesi durumunda üstün hukuk normudur,

* Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez…

Mahkemeler karar gerekçelerinde bu Bildirge’ye giderek daha çok dayanmaktadırlar.

30 maddelik Bildirge’nin tümünü (İngilizce ve Türkçe) okumak için erişkeyi (linki) tıklayabilirsiniz..

Universal_Declaration_of_Human_Rights_UDHR

INSAN_HAKLARI_EVRENSEL_BILDIRGESI

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 10.12.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net