​Reina katliamı dersleri

​Reina katliamı dersleri


Mehmet Bedri Gültekin
aydinlik.com.tr, 2.1.2017

Öncelikle şunu saptayalım: Beşiktaş maçında görev yapan polise, Kayseri’de çarşı iznine giden askerlere yapılan saldırı ile Rus Büyükelçisine suikast ve yılbaşı gecesi Reina’da eğlenen insanlara yapılan saldırı aynıdır. Aynı amaçlıdır. Ve dolayısıyla aynı merkezden verilen emirle gerçekleştirilmiştir. Katliama ilk “tepki” ABD’den geldi. ABD üstelik sadece Obama’nın yaptığı açıklama ile yetinmedi. Tam dört yetkilisi ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarla saldırıyı kınadılar. Gerçek suçlunun kendini gizleme gayreti…

KAYBEDEN KUVVETİN ÇILGINLIĞI

Ortaköy katliamını açıklayan en önemli veri, Suriye sahasında yaşanan gelişmelerdir.
Türkiye El Bab’da ABD’nin “elverişli araç”ını köşeye sıkıştırmıştır ve devreden çıkarmaktadır.
Sıra diğer “elverişli araç”tadır. Hükümet ve Genelkurmay El Bab’dan sonra Münbiç’e yürüneceğini açıkladılar. Daha da önemli gelişme Türkiye, Rusya, İran ve Suriye anlaştı.
Halep kurtuldu. Türkiye ve Rusya El Bab’da ortak askeri operasyona başladı. Moskova’daki Dışişleri Bakanları toplantısı ise ABD açısından bölgede yolun sonu anlamına gelmektedir.
İşte burada kaybetmekte olan kuvvetin çılgınlığı ile karşı karşıyayız.
Elde bulunan terör güçleri harekete geçirilmiştir. Amaç, terörle iç çatışmayı tetiklemektir.

IRAK ÖRNEĞİ

Bu noktada komşumuz Irak’ta 2004 ve 2005 yılında yaşanan gelişmeleri hatırlamakta yarar var: 2003 yılında ABD işgaline giden günlerde Bağdat’ta Şii ve Sünni Iraklılar aynı camilerde beraberce namaz kılarak emperyalizme karşı birlikte savaşacakları mesajını veriyorlardı.
Sonra 2004 yılından başlayarak Şii ve Sünni camilerine yönelik saldırılar gerçekleşti.
Bu saldırıların bazılarının, doğrudan doğruya CIA ve MI6 ajanları tarafından kendilerine
Sünni ve Şii “militan” süsü verilerek gerçekleştirildiği ortaya çıktı. Provokasyonlar başarıya ulaştı. Süreç bir müddet sonra gerçekten Sünni Şii savaşına döndü. IŞİD benzeri terör örgütleri bu zeminde ortaya çıktı ve gelişti. Sonuç Irak’ın fiilen üçe bölünmesi oldu.
İşte Türkiye’de uygulanmak istenen plan budur.

‘KÖR GÖZÜM PARMAĞINA’
Irak ve Suriye başta olmak üzere son 15 yıl içinde İslam dünyasında yaşananlar Türkiye’nin şansıdır. Oynanan oyun ve sonuçları görülmüştür. Türkiye, bu oyunu görebilecek ve gerekli tedbirleri alabilecek birikime sahiptir.
  • Reina katliamı ile amaçlanan laik-anti laik çatışmasını tetiklemektir.
Elbette yılbaşına doğru giden günlerde, bazı çevrelerden yılbaşı kutlamalarına karşı yapılan propagandanın, tertipçilerin iştahını kabarttığı anlaşılıyor. Bir musibet bin nasihatten iyidir. Farklı inanç ve yaşam tarzlarına müsamahasızlık, bizim gibi ülkelerde toplumu ayrıştırmak ve
iç çatışmalara sürüklemek isteyen emperyalistlerin ekmeğine yağ sürüyor. Reina katliamı,
bir “kör gözüm parmağına” tertibidir. Türk Milletinin bu oyunu gördüğünü ve gerekli tepkiyi bugünden verdiğini söyleyebiliriz.
NE YAPMAK GEREKİYOR?
Türkiye en önemli tedbiri almıştır.
  • Türkiye, Rusya, İran, Irak ve Suriye arasında işbirliği bölgede terörü sona erdirecek
    en önemli tedbirdir.
     Türkiye bu yola girmiştir ve kararlılıkla sürdürülmelidir.
  • 2. önemli tedbir laiklik politikasının vazgeçilmezliğidir. AKP iktidarı laiklik karşıtı uygulamalara derhal son vermelidir. En son Moskova anlaşmasında bölge ülkeleri Suriye’de laikliğe destek vereceklerini açıkladılar. Türkiye de İran’la birlikte bu anlaşmaya imza attı.
    Bu gelişme, tarihin büyük dersidir. Farklı inanç ve düşüncelerden insanları ancak laiklik
    barış içinde bir arada tutabilir
    .
  • 3. tedbir AKP’nin Başkanlık Sistemi önerisini geri çekmesidir.
    İç cepheyi bölen, milleti birbirine düşüren Başkanlık Sistemi önerisi emperyalizmin
    iç çatışma çıkarma planlarına hizmet etmek olacaktır. AKP, Başkanlık Sisteminde ısrar ederse, kendi eliyle Türkiye’yi, emperyalistlerin kurduğu tuzağa düşürmüş olacaktır.
  • Ve nihayet 4. tedbir; Büyük zorluklarla karşı karşıya olan Türkiye’nin, bu zorlukların altından milletçe, bir milli seferberlikle kalkabileceği gerçeğinden hareketle AKP, CHP, MHP ve
    Vatan Partisi’nden oluşan bir Milli Hükümet’in kurulmasıdır.

Türkiye, terör ve ekonomik kriz başta olmak üzere bütün sorunlarını,
ancak bir Milli Mutabakat Hükümeti ile çözebileceği bir tarihi eşiktedir.
===============================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sevgili M. Bedri Gültekin‘in yukarıda yazdıkları kayda değerdir.
Batı emperyalizmi, Türkiye’nin yumuşak karınlarına sürekli vurmaktadır. Ülkemiz uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarındadır ve kültürel zenginlikleri (etnisite, dinsel inanç kümeleri….) aslında insanlık mirasıdır. Mustafa Kemal ATATÜRK bu insanları bir potada birleştirerek devletleşmelerini ULUS DEVLET ekseninde sağlamıştır.

  • “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir..”

tanımı ve kabulü ile Batı kökenli Ulus Devlet modelini inşa etmiştir ve bu model tutmuştur Batı’da olduğu gibi. Ancak Batı emperyalizminin bitmeyen ve bitmeyecek olan iştahı Ortadoğu’da BOP = 2. İsrail = Büyük İsrail biçiminde formüle edilmiş ve 2004’te Erdoğan Başbakan iken Beyaz Saray’da kendisine empoze edilmiştir. Erdoğan 30’u aşkın kez TV’lerde “BOP Eşbaşkanı” olduğunu ilan ve itiraf etmiştir.

Çok özetle günümüzde yaşadığımız çok ağır sorunların nedeni bu Eşbaşkanlık misyonu gereği izlenen dış ve iç politikadır. AKP – RTE, tek başına iktidarının 15. yılındadır ve elbette, tartışmasız biçimde bu kanlı tablodan 1. derecede sorumludur.

Ancak Erdoğan kabul edilemez hatalarını sürdürmektedir. Suriye’ye Esad’ı devirmek üzere girdiğimizi dahi geçen ay söyleyebilmiştir!? Ertesi gün ise Putin başta olmak üzere sert uyarıların ardından tümüyle tersini söylemek zorunda kalmıştır. Bu zaafiyet kabul edilemez!

Ülkemiz gerçekten bir ulusal seferberlik koşullarında. Ancak seferberliğin öznesi ULUS olacaktır. O halde 80 milyonu ULUS olarak kaynaştıracak tutarlı ve kararlı politikaların zikzaksız izlenmesi zorunludur. Ne var ki BAŞKANLIK = SULTANLIK dayatması bu toplumsal psikolojiyi hançerlemektedir. AKP – Erdoğan’a güven bunalımı sürmektedir. Kamuouyundan fahiş iç – dış politika hataları nedeniyle açık özür dilenmemiş, özeleştiri verilmemiştir. Ama Tayyip bey 80 milyonun kendisine biat etmesini dayatmaktadır!?!
Bu yol çıkar ve sürdürülebilir bir yol değildir. Hele şu çooook kritik kuşatma ve krizde!

AKP – RTE, Cumhuriyet rejiminin kökleri ile savaşmayı derhal sonlandırmak zorundadır.

TBMM aktif olarak çalıştırılmalı, yaşamsal iç ve dış sorunlar burada kapsamlı tartışılmalı ve uzlaşma ile varılacak, o zaman ULUSAL nitelik kazanacak politikalar ulusun gücünü ardına alarak başarıyla izlenmelidir.. Bölge ülkeleri ile iyi ilişkiler, içişlerine karışmama kaçınılmazdır..

ABD – AB, TBMM kararıyla açıkça uyarılarak düşmanca politikalarına son vermeye çağrılmalıdır. Tayyip beyin kısık, ikircikli, titrek.. ses tonu ile yol alınamamaktadır..

Tek çare ULUSAL BİRLİKTİR.. Bütün yollar tarihsel çözüme çıkıyor; üstelik gecikmeden!

Sevgi ve saygı ile.
03 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Korsika sorunu ve ulus devlet

 

Fransa’nın 13 bölgesinden biri olan Korsika adası ülkenin güneyinde, Akdeniz’de dağlarla kaplı bir ada. 6-13 Aralık 2015 tarihlerinde yapılan Bölgesel seçimlerde, adanın özerkleğini ve bağımsızlığını savunan partilerin ortak adayı 1. olarak Bölge Meclisi başkanlığını kazanmıştı.
Korsika’daki bağımsızlıkçıların bu zaferi Fransa kamuoyuna hemen hemen hiç yansımadı. Bütün değerlendirmeler, tartışmalar metropoldaki 12 bölge üzerine yapıldı.
Adadaki seçim sonuçları görmezden gelindi.
Bağımsızlık yanlıları bu zaferlerini bir şekilde Fransa kamuoyunun gündemine taşımak istiyordu. Bölge yönetimi Başkanı seçilen Gilles Simeoni “seçim gecesi yalnızca 12 bölgenin konuşulduğunu ve kendi bölgelerinden hiç söz edilmediğinden” dert yanıyordu.
PROVOKASYONUN ARDINDAN ÖZERKLİK İSTEMİ

Nasıl olduysa görünmez bir el tarafından, Noel gecesi, yabancıların yoğun olduğu Ajaccio kentinin “Jardins de l’Empereur” mahallesinde bir okul yağmalandı ve araç lastikleri yakıldı. Çıkan yangının söndürülmesi için çağırılan itfaye ekibine saldırıldı; iki itfaiye eri ve bir polis yaralandı. Provokasyon tutmuştu. Bir gün sonra, bu kez de başka bir küme itfaye takımına
saldırıyı protesto amacıyla, “Burası bizim evimiz” ve “Araplar dışarı” sloganlarıyla, müslümanların mescidine saldırarak içerideki Kur’an-ı Kerim nüshalarını yakmaya çalıştı.
Böylece Korsika sorunu Noel -Yılbaşı arasında Fransa’nın bir numaralı konusu durumuna gelmişti. Korsika’nın Fransa’dan ayrılarak bağımsız olmasını savunan Gilles Simeoni’nin Korsika dilinin Fransızca ile birlikte resmi dil olması, yeni vatandaşlık tanımı yapılması,
yasa yapma ve bağımsız vergi toplama yetkisine sahip bir Korsika’nın Anayasaya yazılması istemleri ortalığı karıştırdı.
Simeoni öyle sıradan biri değil: Korsika’nın bağımsızlığı için çarpışan simgesel lider
Edmond Simeoni’nin oğlu ve Korsika Valisi Claude Erignac’ı öldürmekten yargılanan
Yvan Colona’nın avukatı.
VALSS: KORSİKA MİLLETİ YOK FRANSIZ MİLLETİ VAR!

Adadaki bu gelişmeler üzerine Fransa Başbakanı Manuel Valls “Korsika Milleti” ifadelerini reddederek “Yalnızca tek bir millet var o da Fransız milletidir!” açıklamasında bulundu ve “Bölgede Fransızcanın yanı sıra Korsika’nın dilinin de resmi dil olmasını asla
kabul etmeyeceklerini”
söyledi. Valls, 1982 ve 1991’de Korsika’ya yine sosyalistler tarafından tanınan özel statüyü hedef alarak “Bölgede merkezi yönetimin daha da güçlendirilmesi gerektiğini..” ifade etti.
1991’de sosyalistlerin kabul ettiği Korsika’ya “özel statü tanınmasını” isteyen yasa tasarısında geçen “Fransız halkını oluşturan Korsika halkı” ifadesi, Fransız Anayasa Konseyi tarafından reddedilmiş “Korsika Halkı” tanımlamasının Cumhuriyetin bölünmez bütünlüğü ilkesinine aykırı olduğu kararını vermişti.

Büyük Fransız Devriminden bu yana Fransa, birliği ve bölünmezliği güvenceleyen güçlü bir merkezi devlet ilkesi üzerine kurulmuştur. 1793 Anayasasının 1. maddesinde Fransa’nın “tek ve bölünmez bir Cumhuriyet” olduğu” yazılıdır. 1958’de yeniden yazılan bügünün Anayasası,
ulus devletin temelini oluşturan bu maddeyi aynen almış ve 1992 haziran ayında,
Avrupa Konseyi’nin “Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesi” dayatmasına karşı,
anında tepki göstererek 25 Haziran 1992’de bir anayasa değişikliği yaparak 2. maddesine
şu eki yapmıştı: “Cumhuriyetin dili Fransızcadır”.
Sosyal Demokrat Lider François Hollande ise bu yıl tekrar “Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesi”ni Meclisten geçirdi ama bu sözleşme Senato tarafından reddedildi.

Avrupa’da Ulus devletlerin parçalanması, yerine etnik ve bölgesel temele dayalı devletçiklerin kurulması çabası bir ABD projesi olarak gündeme getirilmekte ve projenin gerçekleşmesi
için de sosyal demokratlar başı çekmektedir.

Bakmayın siz Başbakan Valls’ın yüksek perdeden ulus devlet yapısını savunmasına.

======================================

Dostlar,

Dünya alem, Atalantik ötesinin Avrupalı müttefiklerinin bile altını oymaya çabalamaktan
geri durmadığını görüyor; oyunun büyüklüğü ve iğrençliğinin ayırdında.

Türkiye’de ise oyunun okkalısı sergilenmekte.. ABD ve altını oymaya çalıştığı
Batılı “müttefikleri” (!?) dahil, bir SEVR takıntısı içideler.
Sevr paranoyası” içinde olan biz Ulusalcılar değiliz; biz gerçekçi bir savunmadayız.
AB Parlamentosu’nun çok sayıda kararını biliyoruz Türkiye’de Lozan yerine
Sevr’in uygulanmasını isteyen ve daha uygn olacağını öne çıkaran..

Dolayısıyla, Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün

– “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

tanımı evrensel Ulus Devlet kuramının özüne uyumludur.
Bu tanımı iyi anlamak ve Türk milletini oluşturan tüm ahaliyi – halkı – etnsiteleri… bir arada tutmaya vargücümüzle çalışmalıyız..

Bölünüp emperyalizme lokma olmaya herhalde niyetimiz yoktur..

Ya da 9 Eylül 1922’de bitirdiğimiz şanlı Kurtuluş Savaşımızın ölçüsüz bedellerle sağlanan kazanımlarını üzerinden 100 yıl bile geçmeden altın tepsi içinde kanlı Batılı emperyallere sunacak denli aklımızdan olmadık henüz..

Sevgi ve saygı ile.
07 Ocak 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

Rıfat Serdaroğlu : SEN DE TÜRKSÜN OGLİİİM!


SEN DE TÜRKSÜN OGLİİİM !

portresi_gulen


Rıfat Serdaroğlu
 

Bak Keko;

Irkçılıktan- ve Etnik Kökene göre Milliyetçilik yapılmasından nefret ederim.
“Popülasyon Genetiği” adlı bilim dalı, ırkçılığın ve etnik milliyetçiliğin
bilimsel anlamda hiçbir dayanağının bulunmadığını kanıtlıyor.


Hele hele türümüz olan Homo Sapiens’in, 200 bin yıllık uzun yürüyüşünün belki de
en önemli geçiş yolunu oluşturan ve dünyanın en melez coğrafyası olan Anadolu ve Ortadoğu’da etnik milliyetçiliğe kalkışmak, içinde yaşadığınız vatana ve

  • “TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ KURAN TÜRKİYE HALKINA TÜRK MİLLETİ DENİR. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!” 

gibi herkesi kucaklayan bir anlayışı bizlere armağan eden Atatürk’e ve akla ihanettir.

(Not : Serdaroğlu burada “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkına..” diye yazmış. Doğrusu “Türkiye halkına..” olacak; düzelterek yazdık..)

Sana bu gerçekleri anlatmanın bir yararı olacak mı bilmiyorum ama ben yine de yazayım ki, ileride “Bilmiyordum abi, bilsem yapar mıydım?” demeyesin!

Delinin şeyine tutunduğu gibi sen de “Kürt Halkı – Kürdistan” diye tutturmuş gidiyorsun.

Kendine de Beşir Atalay – Davutoğlu ve Erdoğan gibi kafa dengi arkadaşlar bulmuşsun.

  • Aklın sıra, vatanımızı bölüp, bölgede ikinci İsrail olarak konumlanacak
    “Kürdistan Devletini” kuracaksın!?

Sırtını da PKK denen uyuşturucu kaçakçısı örgüte ve Peşmergelerin başı olan Barzani’ye dayamışsın. PKK ve Barzani’nin arkasına geçip, onlara arkadan
destek veren İsrail ve Amerika’yı görmezden gelirsin.

Sırtını dayadığın Barzani ve Peşmergeleri ile PKK militanlarının tüm güçleri ile savaşmalarına karşın, IŞİD militanları karşısında nasıl perişan olduklarını
görmedin mi?

ABD havadan bombaladı, İngilizler para-silah yardımı yaptı, yine de IŞİD militanları Barzani’nin çok güvendiği Peşmergeleri tekme-tokat kovaladı.

Bak Keko;


Seni dolduruşa getirenlere kanıp,
Amerikalının – İngiliz’in piyonu olmaktan vazgeç
.

Sana Türkiye’den ve Türklerden başkası yar olmaz.
Aklını başına topla.
Sana kimi tarihi gerçekleri anlatayım; ister inan, ister inanma!

Sayın Arslan Bulut’un köşesinde yazdığına göre (AS: Yeniçağ),

Antropolog ve Sosyolog Dr. Mustafa Aksoy, Kürtçe yayın yapan Nur Cemaati’ne yakın Kürtçü-İslamcı “Nûbihar Dergisi” (İlkbahar Dergisi) kapağında çok güzel ve otantik bir halı-kilim damgası görür. Derginin yazı işleri müdürünü arar ve kendisine o damganın, Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Kürtler arasında en çok kullanılan bir damga olduğu söylenir.

Daha sonra, bir davet üzerine Taşkent üzerinden Kazakistan’a gider. Daha Taşkent Havaalanından çıktığında sokaktaki bir elektrik direğinde Nûbihar Dergisi kapağındaki damgayı görür. Aynı damga ve benzerlerini Taşkent’ten Çimkent’e (Kazakistan’a) giden yol boyunca çok yerde görür.

Öyle ki, insan elinin değdiği her yerde o damga vardır. Çok geçmeden Nûbihar Dergisinin Yazı İşleri Müdürünün “Kürtlere ait dediği damganın” Kazak Türklerinin
Milli Damgası olduğunu öğrenir…


Değerli araştırmacı Rahmetli Servet Somuncuoğlu da, Hakkâri’nin Gevaruk Yaylasına çıkıp kaya resimlerini fotoğraflamış, görüntülemiş, oradaki damgalarla Kazakistan’daki damgaların birliğini ortaya çıkarmıştı.

Dr. Mustafa Aksoy ise halı ve kilimlerden yaşamın her alanındaki sanat eserlerine dek
bugün de yaşayan o damgaları fotoğrafladı ve bilimsel olarak yorumladı.
Böylelikle farklı bir yoldan giderek yalnızca Türklerin şifrelerini değil,
Kürtlerin şifrelerini de çözmüş oldu.

Dr. Aksoy şöyle diyor :

Bilindiği gibi Kürt Tarihi konusunda çalışan Kürtçü araştırmacılar, dilden hareketle Kürtleri Farsların bir boyu olarak kabul ederler. O zaman şu sorulara yanıt vermeliler :

-Kürtler, halı ve kilimlerde neden Farsların kullandığı damgaları ve düğümü değil de, hep Türklerin damgaları ve düğümleri kullanmışlardır?

-Kürtlerde Koçbaşlı mezar taşları ve balballar (Orta Asya Türklerinde mezarların üzerine, ölen kişinin yaşamda iken öldürdüğü düşman sayısı kadar konan taştan heykeller) varken, Farslarda neden yoktur?


-Tunceli ve Hakkâri’deki halı ve kilimlerde kullanılan damgaların, Sibirya’ya dek olan Türk Kültür Coğrafyasında birebir aynılarının kullanılması çok önemlidir.

Türk Düğümü denen “Çift Düğümün” ayrılmaz bir kardeşliği ifade ettiği ise,
birlikte yaşamanın en güzel kanıtıdır.


Anladın mı Keko?


Kuşaklar boyu birlikte yaşadığın kardeşlerini, yalnızca Amerika-İngiltere gibi
emperyalist devletlerin petrol çıkarı için satma be kardeşim.

Beyni, yıllarca kullandığı eroin yüzünden erimiş olan Öcalan denen caniyi de, dedesinden-babasından bu yana Kürtleri köle gibi kullanan Barzani adlı çete reisini de kopart ensenden be kardeşim!

Bugün “Kürtçü Hareketin” önderliğini yapan çoğu Toprak Ağası-Aşiret Reisi-Şeyh olan BDP Milletvekillerini iyi tanı. Bunların birinin ağzından

“Toprak Reformu”,
“Kadın-Erkek Eşitliği”,
“Kalkınma-İmar”,
“İş-istihdam”…

gibi sözleri duydun mu?

Bunlar yıllardır TBMM’de bulunurlar. Bunlardan bölgeye, Allah rızası için bir çeşme yaptıranı gördün mü? Göremezsin, çünkü seni esas sömürenler bunlardır.
Bunlar kendi ceplerinden başka bir şey düşünmezler!


Uyan be Keko;


Gerçek düşmanını gör.
Sana binlerce yıldır gönlünü açan kardeşlerini daha fazla kırma yahu!

Bak binlerce yılın öncesinden bakan tarih sana ne diyor :

SEN DE TÜRKSÜN OGLİİİM…

===================================================

Dostlar,

Sayın Rifat Serdaroğlu’nun kalemi ve yazıları artık yam anlamıyla “dem aldı”!

Ustalaştı.. Türkiye’nin zor koşulları usta bir yazar yonttu..

İşte çarpıcı bir diyalektik örnek..

Zekası ve birikimi, deneyimi, yurtseverliği..
O’nu keskin ama aklıcı, sert belki ama gerçekçi ve sevecen bir biçeme taşıdı.

İçerik olarak Türk – Kürt kardeşliği bağlamında söyleyecek çok şey ve verilecek onlarca, belki de yüzlerce örnek var ama biz Sn. Serdaroğlu’nun yazısının tadına bir şey katmayalım. O’na çooook teşekkür ederken, büyük ATATÜRK‘ün bu bağlamda
son derece önemli bir sözünü ekleyelim hoşgörünüzle :

  • “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir. Bugünkü Türk milleti siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine
    Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır.
    Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar,
    -birkaç, düşman âleti mürteci, beyinsizden başka- hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir yapmamıştır. Çünkü bu millet
    fertleri de umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe,
    ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.”

“İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ“ nin 65. Yılında Görünüm..


Dostlar
,

Geçtiğimiz yıl, Dünya İnsan Hakları Günü‘nün ya da
İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ‘nin 64. yılı nedeniyle kapsamlı bir yazı yazmıştık.. Bu yazıyı anımsayalım istiyoruz..

Gözden geçirerek yeniden paylaşmak istiyoruz..

Aşağıda..

Acıyla vurgulayalım ki, günümüzde kişi hak ve özgürlükleri İngiltere’de Krala karşı 1679’da yürürlüğe konan HABEAS CORPUS rejiminin bile gerisindedir!

Orada, “Habeas Corpus” ta, özce denilmektedir ki;

  •  Korkma, Kralın adamları seni haksız tutarsa, suçsuzsan bağımsız yargıçlar seni ilk fırsatta salıverecektir..

Oysa günümüzde Ergenekon – Balyoz – Casusuluk vb. düzmece davalarda,
sahte ve hatta düzmece oldukları kezlerce kanıtlanan sözde kanıtlarla (delilerle)
masum insanlar yıllardır zindanlarda tutsaktır ve birçoğu da yaşam boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. Zindanlarda ölümler / öldürmeler başlamıştır!..

Ayrıca TSK; kurumsal olarak büyük ölçüde güç yitiğine uğratılmıştır!
Bu durum kabul edilemez, çünkü ulusal savunmayı zayıflatarak ülke – ulus çıkarlarına giderimi olanaksız zararlara yol verebilecektir.

Medya tutsak alınmıştır.. Halk gerçekleri öğrenememektedir.
4. güç devre dışıdır, ülkemizde apaçık AKP dinci faşizmi yürürlüktedir!
“Güçler ayrılığı” felç edilmiştir.. Her şey tek adamın 2 dudağı arasındadır.

Bu görünümüyle Türkiye’nin AKP rejimi Platon’on, Aristo’nun, Montesquieu’nun öngörülerinin bile gerisine savrulmuştur ancak 2 yüzlü Batı ve maşası
sözde insan hakları kuruluşları, yakıcı sorunun özünü görmezden gelerek,
insan haklarını “ayrılıkçı” biçimde kullanmayı utanmazca sürdürmektedirler.

Ülkemizde inanç ve etnisite temelli kışkırtıcı ayrımcılıkla kanlı bir iç savaşı ve bölünmeyi hedeflemektedirler.. Yabanıl (vahşi) kapitalist sözde serbest piyasa ile ekonomik Sevr’i uygulamak ve ülkeyi borçlandırarak yoksullaştırmak, özelleştirme ile talan etmek yetmemiştir. Siyasal – coğrafi bağlamda da Sevr; Lozan yırtılarak yürürlüğe konmalıdır; Başbakan RTE, bu süreçte, BOP eşbaşkanı olarak sonuçlarını
bilerek – bilmeyerek Batı’dan bir “görev” almıştır.

Bir ülke halkının kaynaşarak uluslaşması ve yurt tutup uğrunda ölerek vatanlaştırdığı topraklarında dünya uluslar ailesinin eşit haklara sahip onurlu bir üyesi olarak
yaşama hakkını görmezden gelerek o halkı türlü iğrenç oyunlarla iç savaşa sürüklemek insan haklarının neresinde yazılıdır?

İnsan hakları şampiyonu Batı emperyalizminin bu onmaz hastalığı nasıl ve ne zaman düzel(til)ecektir??

İçeriye dönersek; önleyici gözaltı diye hiçbir çağcıl hukuk düzeninde yeri olmayan bir biçimde, Başbakan R.T. Erdoğan’ın gittiği yerlerde TGB (Türkiye Gençlik Birliği) üyesi gençler peşin olarak, potansiyel suçlu ilan edilmekte ve gözaltına alınmaktadırlar..

Başbakan R.T. Erdoğan o kentten ayrılana dek, bu TGB’li gençler,
geceyi polis karakollarının nezarethanelerinde geçirmektedir.

Bu uygulama hangi pozitif hukuk normuna dayalıdır??

Cumhuriyet Savcıları kolluğun (kentlerde polisin / kırsalda jandarmanın) bu istemine hangi yasa maddesine dayanarak izin vermektedir?

Bu hususun Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca açıklığa kavuşturulmasını diliyoruz.
Ayrıca HSYK’yı da göreve çağırıyoruz..

  • Bu savcılar yasaları çiğneyerek suç işlemektedir.

Türk Hukuk Kurumu ve Türkiye Barolar Birliği sorunu üzerine gitmelidir.

Türkiye, yüz kızartıcı bu hukuk dışı uygulamadan kurtarılmalıdır.
İnsan haklarının en başında “kişi dokunulmazlığı” gelmektedir.
Hiç kimse keyfi biçimde özgürlüğünden alıkonulamaz.

Anayasa madde 19 : Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.

Fakat 19882 Anayasası’nın kişi hak ve özgürlüklerini oldukça sınırlayıcı dokusu kapsamında temel hak ve özgürlükler ülkemizde pervasızca çiğnenmektedir.
Bu hukuk tanımaz ürkünç durum, AKP iktidarında katlanılmaz düzeye tırmandırılmıştır.

Habeas Corpus’tan bu yana aradan 344 yıl geçmiştir ve ülkemizde
AKP, hukuku bir toplumsal terör aracı olarak kullanmaktadır.

Geçtiğimiz hafta emekli olan bir Yargıtay Daire Başkanı yüksek yargıcın bu yöndeki sözleri kulaklarda yer etmiştir.. Bu sayın yargıca göre hukuk Türkiye’de adaletin aracı değil, terörün silahına dönüştürülmüştür.

65 yıl sonra Dünya İnsan Hakları Günü‘nde Türkiye’nin dökülen görünümü
(hal-i pür melali) özetle böyledir..

Sevgi ve saygı ile.
10.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=====================================

“İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ“ nin 64. Yılında Görünüm..

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı
profsaltik@gmail.com,   www.facebook.com/profsaltik,  www.ahmetsaltik.net  

     2. Büyük Paylaşım Savaşı’nın ardından ciddi yıkım yaşayan insanlık, bir daha bu çapta savaş olmasın özlemiyle Birleşmiş Milletler (BM) örgütünü kurar (1945) ve 3 yıl sonra 10 Aralık 1948’de uluslararası bir Bildirgeyi benimser: İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ (İHEB)..

Türkiyemiz de, BM’nin kurucu üyelerinden biri olarak, söz konusu İHEB’ne imza koyar. Bu Bildirge, insan hakları tarihinde son derece önemli bir dönemeçtir. MÖ 1760’a uzanan Hammurabi Yasalarından, 1215’e tarihlenen Magna Carta’ya, 1679’da yayınlanan Habeas Corpus’a, 1776 ABD ve 1789 Fransız Devrimi Yurttaş Hakları Bildirileri’ne, Osmanlı’da 1839 “güdükTanzimat Fermanı’na, giderek 1. ve 2. Meşrutiyet’e (1876 ve 1908) dek, oradan da 1923’te Atatürk’ün Cumhuriyetimizi kurmasına, 1944’te Filadelfiya Bildirgesi’ne, 1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS, Türkiye’nin onayı 1954) dek uzanan en azından 4 bin yıllık çook uzun bir tarihsel süreç. Paris’te Louvre Müzesi’nde sergilendiği üzere, İnsan Haklarının temel metni olan Anayasalara erişmek hiç ama hiç kolay olmamıştır. Egemenler insan haklarını tanımamak üzere çok direnmişlerdir. Sonuçta temel özgürlükler metni anayasalar adeta “insan derisi ile kaplı” dırlar! Ne mutlu ki; İHEB, ilk maddesinde “Tüm insanlar özgür; onur ve haklar bakımından eşit doğar.” diye gürler.
Bunun anlamı, binlerce yıllık “köleliğin son bulması” dır.

Büyük ATATÜRK, -çağında henüz telaffuz edilmemekle birlikte- gerçek bir insan hakları eylemcisi olarak, Sevr ile yok edilmek istenen Türk Ulusunun yaşam hakkını sağlayarak tarihte benzersiz bir destan yazmıştır.

İronik olarak da, “şanlı” (!) Batı uygarlığının çok ağır bir insanlık suçu (soykırım, jenosit) işlemesine engel olmuştur! Daha sonra Anadolu halkına Cumhuriyet’i armağan ederek çağdışı saltanat ve halifeliğe son vermiş ve egemenliğin kaynağını “sözde” gökyüzünden yeryüzüne indirerek, ulusu egemen kılarak Türkiye’de insan haklarına dayalı çağcıl bir devlet kurmuştur. Aşağıdaki sözleri, 1944’te benimsenen
Filadelfiya Bildirgesi’nde öz olarak yer almıştır:

     “ Eğer sürekli barış isteniyorsa, insan yığınlarının durumlarını iyileştirecek uluslararası önlemler alınmalıdır. İnsanlığın tümünün gönenci, açlık ve baskının önüne geçmelidir. Dünya yurttaşları çekememezlik, aç gözlük
ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidir.”

Anılan Bildirge’nin öz içeriği ise; “Dünyanın hangi köşesinde yoksulluk ve sefalet varsa; bu, Dünyanın gönenç içindeki köşeleri için büyük tehdittir.“ yönündedir. Doğumunun 100. yılına (1981) armağan için UNESCO’da 156 ülkenin oybirliğiyle onanan karar ise, ATATÜRK hakkında şu değerlendirmeye yer vermektedir;
altı çizili sıfata lütfen dikkat :

  • Uluslararası anlayış ve barış için çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü
    bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk önder,
    İNSAN HAKLARINA SAYGILI,
    dünya barışının öncüsü, insanlar arasında
    hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı;
    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu.”

İnsan hakları, tarihsel zamanda 3. Kuşağa erişmiştir :

– Temel hak ve özgürlükler ilk kuşaktır.

– 2. Kuşak Haklar sosyal ve ekonomik hak ve özgürlükleri içerir.

– Günümüzde ise sağlıklı-güvenli bir çevrede yaşama, tarihsel kalıtın korunmasını isteme … vb. haklar 3. Kuşak İnsan Hakları kümesindedir.

Günümüzde İHEB ne yazık ki, tüm dünyada yaşama geçirilememiştir.
Dahası, giderek özü boşaltılmakta ve kendisini “Küreselleşme” diye zihinlere
-retorik- tuzak kurarak sunan yeni emperyalizm, insan haklarının en büyük engeli
hatta düşmanı durumuna gelmiştir.

ABD eski Dışişleri Bakanı, Küresel Elit devletinin örtük Başbakanı Dr. Henry Kissinger açıkça,

  • Küreselleşme; Amerikan hegemonyasının öteki adıdır.” diyebilmiştir!

Dünya ağır bir sömürü, işsizlik, yoksullaştırma, sağlıksızlaşma, sosyal güvencesizlik, eğitimsizlik, adaletsizlik, soğuk ve sıcak çatışma, “post-modern 3. kuşak savaş” ortamına sürüklenmiştir. Oysa Atatürkçülük = Kemalizm; “Yurtta barış dünyada barış!”ı öğütlemektedir. İkiyüzlü Batı, insan haklarını bölücülük yaparak sömürmektedir!

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün; şu önermelerine ne demeli, ne denebilir ki??
Ders, hedef alınmalı elbette..

– “Resmi makam ve üniformaya sığınarak mücadele devri bitmiştir.
Artık açıkça ortaya çıkmak ve milletin hakları adına gür sesle bağırmak gerekir.
– Her birey istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine özgü bir siyasal düşünceye sahip olmak, seçtiği bir dinin gereklerini yapmak veya yapmamak
hak ve özgürlüğüne sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına egemen olunamaz.
– Bu ülkenin halkı üzerinde kimsenin egemenlik kurma hakkı yoktur; ama bu ülkeyi başkalarına el açmadan geçindirmek ve yaşatmak da size düşen bir ödevdir.”

Gönül isterdi ki, 10 Aralık 1948’den günümüze dek geçen 64 yılda İHEB “eskisin” ve
3. Binyıl türevini yapalım.. Bunun için ise “aklın ve bilimin egemen kılınması” gerek. Tıpkı Atatürk’ün bize bıraktığı tinsel (manevi) kalıt gibi :

Yaşamda en gerçek yol gösterici akıl ve bilimdir.”

Kemalizm’in = Atatürkçülüğün gerçek özü olan bu ilke, yalnız Türkiye’yi değil,
tüm insanlığı kurtaracak, insan haklarının gerçek anlamda yaşanmasını sağlayacak evrensel bir ilkedir.

Dolayısıyla başta ülkemizde, “her-ke-si” –özellikle iktidarı– , kapitalizmi akla-bilime, adalete davet ederiz.

Tarih, insanların er-geç haklarını aldığının tanığıdır; insana yakışan, bu akışa karşı koymak değil, savunmaktır.

“İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ“ nin 64. Yılında İstemlerimiz       : 

  1. İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ (İHEB), tüm kavram, kural ve kurumlarıyla yaşama geçirilmelidir. “Her-ke-sin, ülkesinin kamu hizmetlerinden
    eşit olarak yararlanma hakkı vardır.” (md.21).
    KüreselleşTİRmeciler, insanlığın binlerce yılda oluşturduğu uluslararası
    hukuk metinlerini; başta İHEB, BM ve Dünya Sağlık Örgütü Anayasaları,
    ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü)  özleşmeleri, Avrupa Sosyal Konvansiyonu..
    vb. kazanımları pervasızca çiğniyorlar. Kendi eylemsel (de facto) hukuklarını (sözde!?) dayatıyorlar..
    Bunun ilk ve vazgeçilmez koşulu Yeni Emperyalizmin = KüreselleşTİRmenin yeryüzünden yok edilmesidir.
  2. Büyük ATATÜRK bu tarihsel olguyu görmüş ve “bizi mahvetmek isteyen emperyalizm ve yutmak isteyen kapitalizme karşı ulusça savaşımı
    meslek edinmemiz
    ” gerektiğini vurgulamıştır. Bu amaçla, M. Kemal Paşa’nın mazlum anti-emperyalist Türkiye’si, dünyaya öncülük ederek KüreselleşTİRmecilere (ABD-AB’nin yeni emperyalistlerine)
    yem olmamalı 
    ve benzer durumdaki ülkelere çağrıda bulunarak;
    DİRENİŞİN KÜRESELLEŞTİRİLMESİni örgütlemelidir.
  3. Post-modern ekonomik çökertme savaşı 1. öncelikli tehdit olarak tanımlanmalı ve tüm ulusal refleksler bu bağlamda canlandırılmalıdır. ÖZELLEŞTİRME, emperyalizmin yıkıcı, ideolojik bir talan aracı olup,
    kesinkes son verilmeli, kritik satışlar geri alınmalıdır. İç ve dış borçta konsolidasyona gidilerek vadeler uzatılmalı,  1 kezlik Servet-varlık vergisi konulmalıdır. Gelir dağılımı iyileştirilmeli, işsizlik çözülmelidir.
  4. Anayasamızın 2. maddesinde yer alan ve Cumhuriyetimizin değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek 6 temel niteliği,
    – toplumun huzuru /
    – ulusal dayanışma ve
    – adalet
    içinde ödünsüz uygulanmalıdır :

1. İnsan haklarına saygılı,
2. Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
3.
Demokratik,
4. Laik
5. S o s y a l bir
6. Hukuk Devleti..

  1. Avrupa Birliği, Gümrük Birliği, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi emperyalist kurumlarla yapılan tüm teslimiyetçi 2’li ya da çok yanlı anlaşmalar halka açıklanmalı ve köktenci biçimde gözden geçirilmelidir.
    Dış politika ve dış ticarette yeni seçenekler yaratılmalı, Türkiye yüzünü Batı dışındaki ülkelere de çevirmelidir. AVRASYA, BRICS ülkeleri gibi yeni stratejik seçenekler üzerinde gecikmeden ve büyük ciddiyetle durulmalıdır.
  2. Yaşayageldiğimiz yıkım süreci göstermiştir ki, devletimiz, milletimiz, vatanımız ve çağdaşlaşma kazanımlarımız, ancak Atatürk Devrimi temelinde yaşatılabilir. Atatürk Devrimi, Türkiye için herhangi bir seçenek değil, tek seçenektir.
    Atatürk önderliğindeki kurucu irade, Türk Devrimi’nin deneyimlerine göre Cumhuriyet’imizin temel niteliklerini 1937’de Anayasa’nın en başına koymuştur. İnsan haklarının ülkemizde ve dünyada yaşama geçirilmesinde 6 Ok’u; denenmiş, başarmış evrensel bir model olarak görüyor ve kararlılıkla savunuyoruz.
  • “Türkiye Devleti;Cumhuriyetçi,
    – Milliyetçi,
    – Halkçı,
    – Devletçi,
    – Laik ve
    – Devrimcidir.”

     

  1. Batı’dan devşirme emperyalist ezberleri bırakarak, ulusal devrim sürecimizde ürettiğimiz ve dünyaya model bu temel stratejik formülü, yeniden Anayasamıza koymak koşuldur. Atatürk Devrimi temelinde Cumhuriyeti yeniden örgütlemek amacıyla aşağıdaki ilkelere dayalı yeni Anayasa, “kurucu iktidar eliyle” yapılabilir:

– Bağımsız ve güçlü devlet,
– Etkin hükümet,
– Hızlı adalet,
– Örgütlü halk,
– Özgür ve eşit yurttaş,
– Planlı, halkçı, karma ekonomi,
– Bölgelerarası denge,
– Çalışan ve üreten Türkiye.

  1. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” tanımı temelinde Ulus Devlet pekiştirilmeli hiçbir etnik, mezhepsel, dinsel, sosyal, kültürel vb. nedenle ayrışmaya izin verilmemelidir. Sorun, bu alt aidiyetlerin sorunu olmayıp; insan haklarının en üst demokratik standartlara çıkarılması ile çözülecektir.
  2. Gönül isterdi ki, 10 Aralık 1948’den günümüze dek geçen 64 yılda İHEB “eskisin” ve 3. Binyıl türevini yazalım.. Bunun için ise “Dünyada us ve bilimin egemen kılınması” gerek. Tıpkı Atatürk’ün bize bıraktığı tinsel (manevi) kalıt gibi :“Yaşamda en gerçek yol gösterici, us (akıl) ve bilimdir.” Kemalizm’in = Atatürkçülüğün gerçek özü olan bu “bilimsel akılcılık” ilkesi, yalnız Türkiye’yi değil, tüm insanlığı kurtaracak, insan haklarının gerçek anlamda yaşanmasını sağlayacak evrensel bir ilkedir. Başta ülkemizde, “her-ke-si” -özellikle iktidarı- akla ve bilime, ülkenin temeli olan toplumsal adalete, Silivri ve Hasdal’dan başlayarak, BOP’u derhal bırakmaya çağırırız.Gelir dağılımını iyileştirmeye, işsizliği azaltmaya, Batı’nın insan haklarını sömüren ikiyüzlülüğüne ödün vermemeye çağırırız.

    Çevreye saygıya, hayvan halkLarına, doğaya hürmete;

    Büyük Atatürk’ün YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ’ına çağırırız.

Tarih, insanların er-geç haklarını aldığının aynasıdır; insana yakışan, doğala karşı koymak değil, omuz vermektir. Türkiye’nin insan hakları sicili kapkaradır ve sorumlular; kritik muhasebe için geç kalmaktadır. (10.12.2012)

İHEB, Anayasamızın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca yasa gücündedir;
ek olarak

* İç yasalarla çelişmesi durumunda üstün hukuk normudur,

* Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez…

Mahkemeler karar gerekçelerinde bu Bildirge’ye giderek daha çok dayanmaktadırlar.

30 maddelik Bildirge’nin tümünü (İngilizce ve Türkçe) okumak için erişkeyi (linki) tıklayabilirsiniz..

Universal_Declaration_of_Human_Rights_UDHR

INSAN_HAKLARI_EVRENSEL_BILDIRGESI

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 10.12.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Pisa ve Irk


Pisa ve Irk

Portresi_gulumseyen

 

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 

 

Değerli arkadaşlar,

Her 3 yılda bir OECD bünyesinde 3 dalda (Matematik, Fen, kendi dilinde okumak/anlamak) yapılan PISA Uluslararası öğrenci değerlendirme sınavı
2012 sonuçları açıklandı.

OECD Ülkeleri ve bunun dışındaki katılımcılarla birlikte 65 ülkeden yaklaşık 500 bin öğrencinin girdiği sınav sonucunda, Türkiye 65 ülke arasında 45. ve 34 OECD ülkesi içinde 31. sırada. Özellikle Matematikte, Çin açık ara ile 1. konumda. Arkasından Singapur, Kore ve Japonya geliyor. OECD içinde başı İsviçre ve Finlandiya çekiyor.
Bizde de MEB “Bulgaristanı geçtik, Yunanistan’la aramızdaki farkı kapattık” diye teselli buluyor. Bu yaşamsal konu tartışılacağı yerde Türkiye kafayı “IRK” sorununa takmış..

ae05122013-3

Çin 613 puanla eşelin (skalanın) dışında !

http://www.oecd.org/pisa/

ae05122013-4ae05122013-5ae05122013-6

“IRK” üzerine tartışmaların gündemde olduğu bir dönemde serinkanlı düşünceye belki yardımcı olur diye Glasgow Üniversitesi Psikoloji Bölümü tarafından yapılan ilginç bir araştırmayı iletime alıyorum. 40 Ülkenin genç kadınlarından alınan yüz fotoğraflarının bilgisayar ortalamasını çıkarmışlar. Binlerce yüz fotoğrafından alınan bilgilerin ortalamasında, Ülkeyi temsilen anonim bir yüz ortaya çıkmış. Ben Batı ve Doğu komşularımızla kıyaslamak üzere Yunanistan ve İran kadın yüzünü Türk kadın yüzüyle
yan yana aldım; Resimler arasında çok belirgin bir fark olmadığını söyleyebiliriz.
(Metrik orantılar ±%3 aynı değerde) *

Dünyadaki insanları dış görünümlerine göre kabaca Afrikalılar, Asyalılar ve Avrupalılar diye “3 ırk grubu” na ayıran 19. yüzyıl antropologları, bu ‘Irk’ ları 60’tan çok alt kümeye böldüler; alt kümeler o denli çoğaldı ki; sonunda işin içinden çıkamadılar.
Bereket, Genetik Bilimi imdada yetişti ve anlaşıldı ki, bu tip bir sınıflandırmanın bilimsel bir anlamı yok. Homo sapienslerin ardılları olarak Dünyadaki tüm insanların genomunun %99,9 aynı oluşu Irk saçmalığına son noktayı koymuştur.

Irk, içi boş bir kavram durumuna dönüşmüştür.
Böylece dış görünümün aldatıcı olduğu da ortaya çıktı.

Örneğin, ülkemizde mavi gözlü olan insanların oranı % 4 kadardır. Mavi göz geninin çekinik olduğunu biliyoruz. Ancak hem anadan hem de babadan alındığı zaman mavi göz meydana gelebiliyor. Küçük bir hesap yapalım; K ve m Kara göz, mavi göz gen olasılıkları olsun. K+m=1’dir. Ana ve babadan alınan genlerin toplam olasılığı da (K+m) x (K+m) = 1 olacaktır. KK+2Km+mm=1. Eğer toplumda (mm) geni taşıyanlar yani mavi gözlü olanlar 0,04 ise m=0,2 ve K=0,8 demektir. Mavi göz geni taşıyan kara gözlülerin toplumdaki oranı 2Km= 2×0,2×0,8= 0,32 olur; Yani Türk toplumundaki tüm kara gözlülerin 32/96=1/3’ü
aynı zamanda mavi göz geni taşıyan kişilerdir. Bu örnekten de anlaşılıyor ki; insanları
dış görüntü temelinde sınıflandırmak, Genetik bilimi açısından çok kaba bir yaklaşımdan başka bir şey değildir.

Özetleyecek olursak, değerli arkadaşlar,

  • “IRK” diye bir şey yoktur.

Büyük Atatürk’ün Millet tanımı çok açıktır :

  • “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”

Bu tanımda ırk kelimesi geçmez. Türklük, bir ırka ait olma (aidiyet), bir kan sorunu değil, bir millete bağlılık (mensubiyet) ve bir kültür meselesidir. æ

___________
* Rh+ kan grubu orantısına bakıldığında Anadolu insanının yaklaşık 1/3 oranında Asyalı ve 2/3 oranında Avrupalı kavimlerin genetik karışımı olduğunu biliyoruz.
“Irk” sözcüğünün  aslı Uruk’tur.. Kök, köken, soy anlamına gelir.

http://onedio.com/haber/farkli-ulke-kadinlarinin-yuzlerinin-ortalamalari