ABD ve AB’den İnsan Hakları Gelir mi?

İnsan Hakları Gününün Zor Sorusu:
ABD ve AB’den İnsan Hakları Gelir mi?

Lütfü KIRAYOĞLU
Elk. Müh. (İTÜ)

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi‘nin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilmesinin üzerinden tam 72 yıl geçti. Bildirgenin kabul edildiği 10 Aralık 1948’den bu yana bu tarih İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.

İkinci Büyük Dünya Paylaşım Savaşının acılı günlerinden sonra İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi büyük bir umut ve heyecanla karşılandı. Bildirgenin kabulüyle dünyada tekil olaylar dışında bir daha insan haklarının yok sayılmak bir yana, çiğnenmeyeceği düşünülüyordu. Ne yazık ki işler hiç de öyle gitmedi. Her şeyden önce 10 Aralık tarihli Bildirge, bu tarihten 159 yıl önce, 1789 yılında Büyük Fransız Devriminde kan ve can pahasına ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinden daha gerideydi. Örn. yeni Bildiride Direnme Hakkı yok sayılmaktaydı.

Bildirgenin Birleşmiş Milletlerde kabulünden 3 yıl önce, İkinci Paylaşım Savaşının sonuna gelindiği günlerde ABD, teslim olmak üzere olan Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı atom bombası ile bir anda yüz binlerce insanı ölüme gönderirken, yeni dünya jandarması olduğunu da ilan ediyordu. O tarihte henüz ortada İnsan Hakları Evrensel Bildiegesi yoktu. Ancak ABD’nin 1776 yılında ilan ettiği ve Büyük Fransız Devrimini de etkileyen 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi vardı ve bu metin, çağının çok ilerisinde bir insan hakları bildirgesiydi.

Hiroşima ve Nagazaki sonrası günümüze dek ABD bütün dünyaya “İnsan Hakları” götürdü (!) Tankları, topları, uçak gemileri, bombardıman uçakları, füzeleri eşliğinde…

Bir başka söylemle İnsan Hakları kavramı emperyalist ülkeler elinde kirletilmiş bir kavram, maske durumuna geldi. Tıpkı barış, özgürlük kavramları gibi. Emperyalist devletler 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi eşliğinde Asya’ya, Afrika’ya, Latin Amerika’ya 72 yıldır filolarıyla, uçaklarıyla tanklarıyla… “barış ve özgürlük” götürüyorlar (!!)…

Ne acıdır ki ezilen ülkelerde ve hatta dünyanın ilk Ulusal Bağımsızlık Savaşını zafere ulaştıran ülkemizde ABD’den ve AB ülkelerinden “İnsan Hakları, Özgürlük ve Barış” dilenen mandacı “aydınlar” da var. Bunun son örneğini yakın tarihte “dost” saflarda da gördük.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin mürekkebi kurumadan ABD önderliğindeki Batılı ülkeler Kore halkına “İnsan Hakları, Özgürlük ve Barış” götürüyordu! Kore’ye bu kirletilmiş kavramlar götürülürken NATO üyesi yapılma aşkıyla o günün siyasal iktidarı, Türk Silahlı Kuvvetlerini de bu taşıma “işine” alet ediyordu. Bu “fedakarlık” (!) Kore’de 896 Mehmetçiğimizin yattığı bir Türk şehitliği ile ödüllendiriliyordu. Yine Bildirgenin imzalanmasından hemen sonra 1950 yılında Cezayir’de başlayan Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin savaşçıları göğüslerinde Mustafa Kemal Atatürk fotoğraflarıyla ölüme gidiyordu. 1789 yılında İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesini imzalamakla övünen Fransız lejyonu da bu kutsal bağımsızlık savaşını kanlı bir biçimde eziyordu. Bütün karanlık ve kanlı oyunlara inat, 1962 yılında Cezayir halkı zafere, özgürlüğüne ulaştı. Cezayir Bağımsızlık Savaşını bastırma hareketi içinde, daha sonra Fransa’nın ilk “sosyalist” Cumhurbaşkanı olacak olan Mitterand da yer alacaktı. (Önceleri Denizaşırı İller Bakanı, daha sonra ise İçişleri Bakanı olarak bu kirli savaşta rol üstlenecekti)

10 Aralık 1948 günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi alkışlarla kabul edilirken, yine Fransızların 1946’da başlattıkları Vietnam savaşı sürüyordu. Fransa, yitirdiği bu savaşı daha sonra ABD’ye devredecek 1975 yılında zafere ulaşacak olan Vietnam savaşı sırasında “İnsan Hakları” yüz binlerce ton bomba, napalm bombası ve ölüm olarak bu kanlı topraklara ulaşacaktı. Daha sonra Kamboçya ve Laos’ta olduğu gibi…

Kirletilmiş “İnsan Hakları, Özgürlük ve Barış” Küba’nın Domuzlar körfezine de gitti. Daha sonra Şili’ye, Arjantin’e, Nikaragua’ya, Venezuella’ya, Falkland adalarına, Haiti’ye de gitti. Ve Ülkemize de geldi 1980 yılının 12 Eylül günü “bizim oğlanlar” eliyle. Beraberinde idamlar, işkenceler, 30 yıl sürecek davalar, kitap yakmalarla. Yakın zamanda Afganistan’a da gitti. Daha sonra Irak’a… Ebu Gureyb işkence evinde çırılçıplak soyulmuş insanların nasıl “İnsan Haklarından” yararlandığının fotoğraflarını gördük. Sonra Mısır’da, Tunus’ta, Libya’da ve son olarak Suriye’de “Arap Baharı” adıyla piyasaya sürüldü. Ve elbette Güney sınırlarımıza yerleşmeye çalışan bölücü terör örgütüne destek için on binlerce TIR dolusu silah ve cephane olarak boy gösterdi “İnsan Hakları”…

Son olarak 15 Temmuz 2016 tarihinde, ülkemizde, Gazi Meclisimizin tepesine bomba olarak yağdı. Bombaları yağdıran uçakların havada ikmal yapmasını sağlayan tanker uçaklar, ABD’nin kullandığı İncirlik üssünden kalkmıştı. Darbenin lideri olduğu söylenen FETÖ, ABD’nin Pensilvanya eyaletindeki malikânesinde yaşıyordu. Darbeye karışanların önemli bir kesimi de Almanya, İngiltere, Fransa, ABD gibi ülkelere kaçtı, kaçırıldı.

Emperyalist ülkelerin ezilen ülkelere “İnsan hakları” götürmek istemesini anlayabiliyoruz. Ancak dünya jandarması ABD’de daha dün denecek tarihe dek kara derili insanların seçimlerde oy kullanma hakları kısıtlıydı. Beyazlarla aynı otobüslere binemiyor, aynı lokantada yemek yiyemiyor, aynı okullara gidemiyorlardı. Ve günümüzde Siyahlar, halen sokak ortasında sorgusuz sualsiz polis kurşunlarıyla can veriyor, ensesine çökülerek boğuluyor!!.

En acısı da, tarihin ilk Ulusal Bağımsızlık Savaşını zafere ulaştırmış olan ülkemizden kimi politikacılar, henüz göreve başlamamış ABD başkanından, seçildiği bile kesinleşmeden “İnsan Hakları ve Demokrasi” dileniyor. Hem de kendilerine 10 Aralık Hareketi adını koyarak(!)

Evet, bizim gibi ülkelere bedelini ödemek kaydıyla demokrasi ve insan hakları gelebilir. Bu bedel ya uzun yıllar boyunca bütün bir ulus olarak tutsaklık ve sömürü olarak ödenir ya da ulusal kahramanlar önderliğinde kanla – canla ödenir ve bu ulusların tarihine altın harflerle ZAFER ve ONUR olarak yazılır.

Korsika sorunu ve ulus devlet

 

Fransa’nın 13 bölgesinden biri olan Korsika adası ülkenin güneyinde, Akdeniz’de dağlarla kaplı bir ada. 6-13 Aralık 2015 tarihlerinde yapılan Bölgesel seçimlerde, adanın özerkleğini ve bağımsızlığını savunan partilerin ortak adayı 1. olarak Bölge Meclisi başkanlığını kazanmıştı.
Korsika’daki bağımsızlıkçıların bu zaferi Fransa kamuoyuna hemen hemen hiç yansımadı. Bütün değerlendirmeler, tartışmalar metropoldaki 12 bölge üzerine yapıldı.
Adadaki seçim sonuçları görmezden gelindi.
Bağımsızlık yanlıları bu zaferlerini bir şekilde Fransa kamuoyunun gündemine taşımak istiyordu. Bölge yönetimi Başkanı seçilen Gilles Simeoni “seçim gecesi yalnızca 12 bölgenin konuşulduğunu ve kendi bölgelerinden hiç söz edilmediğinden” dert yanıyordu.
PROVOKASYONUN ARDINDAN ÖZERKLİK İSTEMİ

Nasıl olduysa görünmez bir el tarafından, Noel gecesi, yabancıların yoğun olduğu Ajaccio kentinin “Jardins de l’Empereur” mahallesinde bir okul yağmalandı ve araç lastikleri yakıldı. Çıkan yangının söndürülmesi için çağırılan itfaye ekibine saldırıldı; iki itfaiye eri ve bir polis yaralandı. Provokasyon tutmuştu. Bir gün sonra, bu kez de başka bir küme itfaye takımına
saldırıyı protesto amacıyla, “Burası bizim evimiz” ve “Araplar dışarı” sloganlarıyla, müslümanların mescidine saldırarak içerideki Kur’an-ı Kerim nüshalarını yakmaya çalıştı.
Böylece Korsika sorunu Noel -Yılbaşı arasında Fransa’nın bir numaralı konusu durumuna gelmişti. Korsika’nın Fransa’dan ayrılarak bağımsız olmasını savunan Gilles Simeoni’nin Korsika dilinin Fransızca ile birlikte resmi dil olması, yeni vatandaşlık tanımı yapılması,
yasa yapma ve bağımsız vergi toplama yetkisine sahip bir Korsika’nın Anayasaya yazılması istemleri ortalığı karıştırdı.
Simeoni öyle sıradan biri değil: Korsika’nın bağımsızlığı için çarpışan simgesel lider
Edmond Simeoni’nin oğlu ve Korsika Valisi Claude Erignac’ı öldürmekten yargılanan
Yvan Colona’nın avukatı.
VALSS: KORSİKA MİLLETİ YOK FRANSIZ MİLLETİ VAR!

Adadaki bu gelişmeler üzerine Fransa Başbakanı Manuel Valls “Korsika Milleti” ifadelerini reddederek “Yalnızca tek bir millet var o da Fransız milletidir!” açıklamasında bulundu ve “Bölgede Fransızcanın yanı sıra Korsika’nın dilinin de resmi dil olmasını asla
kabul etmeyeceklerini”
söyledi. Valls, 1982 ve 1991’de Korsika’ya yine sosyalistler tarafından tanınan özel statüyü hedef alarak “Bölgede merkezi yönetimin daha da güçlendirilmesi gerektiğini..” ifade etti.
1991’de sosyalistlerin kabul ettiği Korsika’ya “özel statü tanınmasını” isteyen yasa tasarısında geçen “Fransız halkını oluşturan Korsika halkı” ifadesi, Fransız Anayasa Konseyi tarafından reddedilmiş “Korsika Halkı” tanımlamasının Cumhuriyetin bölünmez bütünlüğü ilkesinine aykırı olduğu kararını vermişti.

Büyük Fransız Devriminden bu yana Fransa, birliği ve bölünmezliği güvenceleyen güçlü bir merkezi devlet ilkesi üzerine kurulmuştur. 1793 Anayasasının 1. maddesinde Fransa’nın “tek ve bölünmez bir Cumhuriyet” olduğu” yazılıdır. 1958’de yeniden yazılan bügünün Anayasası,
ulus devletin temelini oluşturan bu maddeyi aynen almış ve 1992 haziran ayında,
Avrupa Konseyi’nin “Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesi” dayatmasına karşı,
anında tepki göstererek 25 Haziran 1992’de bir anayasa değişikliği yaparak 2. maddesine
şu eki yapmıştı: “Cumhuriyetin dili Fransızcadır”.
Sosyal Demokrat Lider François Hollande ise bu yıl tekrar “Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesi”ni Meclisten geçirdi ama bu sözleşme Senato tarafından reddedildi.

Avrupa’da Ulus devletlerin parçalanması, yerine etnik ve bölgesel temele dayalı devletçiklerin kurulması çabası bir ABD projesi olarak gündeme getirilmekte ve projenin gerçekleşmesi
için de sosyal demokratlar başı çekmektedir.

Bakmayın siz Başbakan Valls’ın yüksek perdeden ulus devlet yapısını savunmasına.

======================================

Dostlar,

Dünya alem, Atalantik ötesinin Avrupalı müttefiklerinin bile altını oymaya çabalamaktan
geri durmadığını görüyor; oyunun büyüklüğü ve iğrençliğinin ayırdında.

Türkiye’de ise oyunun okkalısı sergilenmekte.. ABD ve altını oymaya çalıştığı
Batılı “müttefikleri” (!?) dahil, bir SEVR takıntısı içideler.
Sevr paranoyası” içinde olan biz Ulusalcılar değiliz; biz gerçekçi bir savunmadayız.
AB Parlamentosu’nun çok sayıda kararını biliyoruz Türkiye’de Lozan yerine
Sevr’in uygulanmasını isteyen ve daha uygn olacağını öne çıkaran..

Dolayısıyla, Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün

– “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

tanımı evrensel Ulus Devlet kuramının özüne uyumludur.
Bu tanımı iyi anlamak ve Türk milletini oluşturan tüm ahaliyi – halkı – etnsiteleri… bir arada tutmaya vargücümüzle çalışmalıyız..

Bölünüp emperyalizme lokma olmaya herhalde niyetimiz yoktur..

Ya da 9 Eylül 1922’de bitirdiğimiz şanlı Kurtuluş Savaşımızın ölçüsüz bedellerle sağlanan kazanımlarını üzerinden 100 yıl bile geçmeden altın tepsi içinde kanlı Batılı emperyallere sunacak denli aklımızdan olmadık henüz..

Sevgi ve saygı ile.
07 Ocak 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

Dr. Ali Nejat Ölçen : OSMANLI CİNAYETLER TARİHİ

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN

Portresi_Ali_Nejat_Olcen.jpg

OSMANLI  CİNAYETLER TARİHİ

  • Din, bir ülkede siyasallaşır ve devletin yan kuruluşu olursa
    o ülkenin tarihi
    cina­yetlerin tarihine dönüşür.

Fatih Sultan Mehmet ile saltanatın korunması bahane­siyle veliahtların katledilmesi kurallaşıverdi. İslam’ın kutsal kitabında böylesi ci­nayeti öngören bir ayet var mı? Sadrazam İbrahim Paşa’nın bir gece yarısı Ka­nuni Sultan Süleymanın halvetinden çıkarken, kapı önünde cellatlara boğdurul­ması devletin yararı gereği miydi?
Örneğin Murat III Taht’a çıktığında beş karde­şini öldürtmüştü, bunlardan birisi
1 yaşındaydı. Üstelik Saray kırk gün matem tutmuştu. 1595’te Taht’a çıkan
Mehmet III’ün 102 çocuğundan 27’si kız ve 20’si erkek olmak üzere yaşamaktaydılar. Kardeşlerinden 19’unu boğdurtarak öl­dürttü, iki şehzadeden gebe kalan 7 cariyeyi de denize attırarak yaşamalarına vahşice son verdi. Sağ kalan şehzade Mahmut da
idam edildi. Taht’tan indirilerek öldürülen Selim III’ün (1807) kusuru neydi?
Osmanlı devletinde sanayi tesisleri kurulmasına öncülük eden ilk Padişah  idi O.

Murat IV’ün kardeşi İbrahim, herhalde devletin yararı gereği ömrünü ölüm korku­suyla kafes içinde geçirmişti. İçkiyi yasaklamasına karşın, 28 yaşında alkol ko­ması ile yaşamını yitiren Murat IV’ün kardeşi olan bu zihinsel özürlü İbrahim, Padişah olduğuna inanmadığı için, Kösem Sultan O’na Murat IV’ün cesedini göstermişti (yıl 1640).

Ölümden kurtulan şehzadelerin pek çoğu da kafes içinde ölüm korku­suyla yaşadıklarından, zihinsel geriliğe uğradılar, Mustafa I bunlardan bi­riydi. 1687’de
Taht’a çıkan Süleyman II de 40 yıl yaşamını kafes içinde ge­çirmiş, Osmanlı’nın
ilk yatalak padişahı olmuştu. Ancak 4 yıl dayanabilmiş, 22 Haziran 1691’de Edirne’de ölmüş ve cesedi buza sarılarak İstanbul’a getiril­mişti. Ne gariptir ki, 7 yıl kafeste kaldıktan sonra 1695’te padişah olan Mus­tafa II, 22 Ağustos 1703’te Taht’tan indirilerek yeniden kafese konuldu 4 ay sonra da yaşamını yitirdi. 1703’te Padişah olan ve Lale Devri’nin çıl­gınlığını yaşayan Ahmet III de 1 Ekim 1730’da
Taht’tan indirilerek kafese kondu.

*********

Mustafa Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisi’nin 18.11.1922 günlü gizli celsesinde
haklı olarak:

  • “Ali Osman’ı kabul etmek muhafaza etmek zaruretindeyiz. Bu ailenin içinde bizim aradığımız evsafı bulmak bugün için biraz müşküldür. Belki gençleri sureti mahsusada yetiştirdikten sonra evsaf ve sıfatı lazimeyi haiz insan­lara tesadüf edilebilir. Fakat bugün bu ciheti hakikaten tetkik ve tahlil edecek olursak pek müşkül vaziyette kalırız.” demişti.

Çünkü Osmanlı ailesi yozlaşmaya (dejenerasyona) uğramış, devlet yönetimi için gerekli genetik özelliklerini yitirmişti. Hemen tümü çocukluk ve gençlik dönemlerini
ölüm korku­suyla kafes içinde geçirmişti. Örneğin ömrünü kafes içinde geçiren İbrahim, kar­deşi Murat IV öldüğünde padişah olduğuna inanmamıştı.
Padişah olduğunda da Taht’tan indirildiğinde öldürülmesine kim karar vermişti?

Şeyhülislam!

İslam’ın kutsal kitabındaki hangi ayete göre bu cinayete karar vermişti?

Padişahların fetva ile vezirlerin ferman ile öldürülmeleri Osmanlı’nın temel
ku­ralı olmuştu. Sn. Zeki Kentel gibi “Türlüğe yakışır mı bu?” diyemiyorum.

  • Padişahla­rın hiçbirinin anası ya da karısı Türk değildi!

Ve de Türk sözcüğünü padişah ve vezirlerin ve de Saray erkânının kullandığına
kimse tanık olmamıştır.

  • Hatta Türkçe konuşulmasını da yasaklamıştı bu Osmanlı.

Anadolu kılıç kullanarak o ha­nedana toprak kazandırmakla görevliydi ve kul ve kölesiydi Osmanlı’nın. Ana­dolu’ya çaktığı bir tek çivisine rastlayamazsınız.

Demokrasiye özlem duyan yurttaş olabilmişsek bu Mustafa Kemal Atatürk sayesindedir.

Kanuni Sultan Süleyman’dan, Akdeniz’de serbest ticaret izni alan Anthony Jenknson  anılarında ondan “Büyük Türk” olarak söz eder. Kraliçe Elizabeth de serbest ticaret iznine el koyarak İngiltere’nin Levant Company’nin kuruluşunu öngören buyruğunda Mehmet III’ü “Grand Turk” olarak tanımlamıştı; yıl 1579.

Ne yazık ki, 434 yıl sonra Cumhuriyet Türkiye’sinde AKP iktidarı “Türk” sözcüğünü “ırkçılık” olarak yorumlayacak başbakan R.T. Erdoğan da “milliyetçiliği ayak altına aldığını söyleyecektir. Türk’lüğün Anayasa’dan çıkarılmasına ilişkin çabalara tanık olacağız. Bunun bir benzerine bir başka devlette rastlamak olanaklı mı? Kendi ulusunu yadsıyan bir siyasal iktidara hangi ülkede rastlanmıştır? İşte Alman Anayasasının 2’nci maddesi:

  • Das Deutsche Volk bekennt sich darum zu unverletzlichen und veraeus-serlichen Menschenrechten..

Türkçesi: Alman Halkı dokunulamaz ve devredilemez insan haklarıyla kendini tanımlar.

O ülkede Anayasadan “Alman” sözcüğünü çıkarmayı önerecek kadar alçak ve hain birine rastlayamazsınız.

  • Fransız Anayasasının ilk maddesi “devletin dilinin Fransızca “olduğunu
    hükme bağlar.

Orada hiç kimse “devletin dili olur mu” diyemez. ABD senatosu ve Meclisinde
hiç kimse İspanyolca konuşmaya yeltenemez. O ülkenin ulusları katıksız milliyetçidirler. Milliyetçiliği ayak altına aldığını söyleyecek bir başbakana rastlayamazsınız.
Eğer söylerse O’nu kürsüden indirirler ve psikiyatri uzmanına gönderirler.

Dahası, dinin yasakladığı  içkilere alışkanlık içinde yaşamını yitiren devlet adamlarına da rastlamak olanak dışıdır Osmanlı dışında. İçkiyi yasaklayan Murat IV‘ün kardeşi, alkolik olduğu için 28 yaşında yaşamını yitirmişti. Padişah Beyazıt, kardeşi
Sultan Cem’i yeşil bayrak altında yenilgiye uğratırken kendisi şarap düşkünü idi.
Bir toplantıda Gedik Ahmet Paşa’nın da şarap içmesini ısrarla istemiş ve ikisi de sarhoş olmuştu. Şölen bitmek üzereyken başarılı komutanlara cübbe dağıtıldı ve
Gedik Ahmet Paşa’nın kaftanı siyahtı. Bu, O’nun ölümüne karar verildiği anlamına geli­yordu.  İçeriye alınan çavuşlar Gedik Ahmet Paşa’yı çırılçıplak soydular ve dövmeye başladılar.

Sn. Zeki Kentel’e soruyorum : Bırakınız bunun Türk’ün ahlakına yakış­mamasını,
İslamın hangi ayetine yakışıyor?

Mustafa Kemal Paşa’nın Osmanlı hanedanını ülkeden kovmasını Türk’e yakışır bulma­masına ilişkin iletisini bizlere göndermeden önce, Vahideddin adındaki bir
padi­şahın ülkeyi işgal eden düşmanın savaş gemisine sığınarak ülkeden kaçmasını Türk ahlakına yakışır buluyor mu?

  • Yeryüzünde hiçbiri, Mustafa Kemal Paşa’nın gerçekleştirdiği devrimler kadar insancıl değildir. 

Bunun bir benzerine rastlanamaz. Büyük Fransız Devrimi‘nde giyotinler işlemiş,
Louis XVI, önce tahtından indirilip hapsedilmiş ve 1792’nin 21 Ocak günü giyotin altında başı koparılmış ve Kraliçe Marie Antoinet’in de giyotin altında başı gövdesinden ayrılmıştı.

  • Sovyet Devriminde Çar ailesi yok edilmiştir.

Osmanlı hanedanı canları bağışlanıp ülke dışına sürgün edilmişse,
Mustafa Ke­mal’in Cumhuriyeti’ne müteşekkir olmalıdırlar.

Ayrıca Osmanlı hanedanının ülkemiz dışına atılmasına ilişkin yasa Millet Mecli­si’nde kabul edildiği gün, Mustafa Kemal Paşa Çankaya’da idi. Hilafet’in kaldırılmasını ve Osmanlı hanedanının kovulmasını öngören yasayı Şeyh Safvet efendi
her il­den bir milletvekilinin katılımıyla hazırlamış ve Millet Meclisi’ne sunmuştu.
Şeyh Safvet efendi ve 52 milletvekilinin birlikte hazırladıkları yasanın  1 ve 2 . madde­leri şöyleydi:

Madde1- Halife hal’edilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumuna (kavramına) mündemiç olduğundan hilafet makamı mülgadır.

Madde 2- Mahlu’halife (Tahtından indirilmiş halife) ve Osmanlı Saltanatı münderisesi
(izi kalmamış) hanedanını erkek ve kadın bilcümle azası ve damatlar,
Türkiye Cumhuriyeti memaliki 
(toprakları) dahilinde ikamet etmek hakkından ebediyen memnunudur (sonsuza dek yasaklıdır). Bu Hanedana mensup kadınlardan mütevellit (doğan) kimseler Al-i Osman’dan addedi­lirler.

Büyük Millet Meclisi’nin oybirliğiyle kabul ettiği bu yasa için Türk ahlakına yakı­şır mı?” türünde soru sormaya kimsenin hakkı olamaz.

  • Devrime karşı çıkanlar yaşamlarını yitirmeyi göze almalıdırlar.

Tarihin diyalektiği böyle işler buna karşı çıkmaya hiç kimsenin gücü de yetmez.
Sn. Zeki Kentel herhalde Osmanlı Hanedanı’nın canını bağışlayan ve yurdumuzda kalmalarına izin vermeyen bu yasanın Meclis’te nasıl görüşüldüğünü ve Rize milletvekili Ekrem Bey’in neler söylediğini ve yasayı nasıl savunduğunu incelemeye vakit ayıramamış. Rize milletvekili Ekrem Bey, 24 Mart 1940 günlü o celsede bakınız
neler söylemişti:

Mektebi Harbiye’nin biliyorsunuz talimhaneye müteveccih (yönelik) mermer sütunlu mermer merdivenleri vardır. Bunun kapısından bakıyordum, mer­mer merdivenin aşağısında Sadaret (Başbakanlık) mevkisini işgal etmiş vükela­dan (bakanlardan) birini, ferik (tümgeneral), rütbesiyle apoletleri ve meha­betli (görkemli) vücuduyla ve arkasında bütün yaverleriyle bir nefer vaziye­tinde gördüm. Bu zat ve maiyeti mükellef bir arabanın önünde duruyordu. Tabii merak ettim, baktım. Bu, Sultan Hamid’in 14 – 15 yaş­larındaki şehzadelerinden biriydi. Bu levha bana derhal garip bir tesir yaptı. Çünkü bu çocuk
bir hiçti ve hiçbir evsafı olmayan bir insancıktı. O zaman bu çocuğa o hürmet, Sultan Hamid’in oğlu olarak yapılıyorsa, Hamid denilen adam, o canilerdendir ki, cinayeti yalnız Mithat Paşa gibi nice insanları mahvetmekten ibaret değildir. Sonra haber aldım ki,
5-6 yaşındaki çocuklar önünde de vükela-ı rical ve ekabir böyle el pençe divan dururlarmış. Saltanat devrildiği halde.

Sn. Zeki Kentel, görüyor musunuz o köhnemiş hanedanının yurt dışına atılmasındaki isabeti! Zaten Hanedan’ın yurt dışına atılmasını öngören yasayı Meclis’te savunurken “Hiçbir devlet iki başlı yönetilemez.” demişti.

Sn. Zeki Kentel, iletinizdeki bir tümceden Padişah Vahidüddin’in de sürgüne
gön­derildiği anlamı çıkmakta. Hayır O, Valide Sultan tanımındaki karısını, İngiliz işgal güçlerinin komutanı General Harrington’a emanet ederek  İngiliz savaş gemi­sine (Malaya adlı) sığınmıştır gizlice, gece yarısı firar etmişti. O’nun firar ettiği Millet Meclisi’nde açıklanırken, toplantı salonuna şu sözler yansımıştı:

Allah kahretsin! (17.11.1922, TBMM gizli celse).

Halife olan Padişahın firarına ilişkin soruyu ben soruyorum:

Türk ahlakına yakı­şır mı?

Tarihimizde bunun bir benzeri yoktur.
Zaten Türk olan devlet adamı bu denli alçalamaz, alçalmamıştır.

Saygılarımla.
(7.4.13)

Dr. Ali Nejat Ölçen

Kaynakça

1. TBBM, Gizli Celse zabıtları, cilt 1-4
2 .Y. İzzettin Barış, Prof. Dr. Osmanlı Padişahlarının Yaşamlarından kesitleri hastalıkları ve ölüm sebepleri, Bilimsel Tıp yayınları, Ankara, 2002
3. Ali Nejat Ölçen. Kendini Yokeden Osmanlı, İmaj Yayınevi, Ankara, 2. baskı, 2008.
4. Joseph von Hammer. Osmanlı Devleti Tarihi. Çev. Mehmet Ata, Milliyet mtb., İstanbul, 1966, cilt 1 ve 2.