MİLLİ MÜCADELENİN 100. YILINDA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ 30 YAŞINDA

MİLLİ MÜCADELENİN 100. YILINDA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ 30 YAŞINDA

Prof. Dr. ANIL  ÇEÇEN 
ADD Kurucu Genel Sekreteri
25 Nisan 2019, Ankara

(AS: Yazı çok uzun -14 sayfa- olduğundan, giriş, gelişme sonuçtan birkaç paragraf veriyoruz aşağıda. Bizim kısa katkımız yazının altındadır. Yazının tümü için tıklayınız.)

1- GİRİŞ 

2019   yılı, hem Milli Mücadelenin  yüzüncü yıldönümü hem de bu  doğrultuda Milli Mücadelenin devamı olarak  20. Yüzyılın  sonlarında kurulmuş olan  Atatürkçü Düşünce Derneği’nin de  30. yılını tamamladığı bir aşamadır. I989 yılında resmi işlemleri tamamlanarak çalışmalarına başlayan ADD, kurucu kadronun Atatürk’ten günümüze gelen siyasal birikimini toplumsal alana taşıyarak 21. Yüzyılın Atatürkçülüğüne yönelmiştir. Yirminci yüzyıl geride bırakılırken, yeni bir yüzyılın getirdiği  geleceğe yönelik çalışmalar, ADD genel merkezince başlatılmış ve Edirne’den Ardahan’a, Sinop’tan Hatay’a dek yurdu bir çiçek demeti gibi sarmış olan yüzlerce il ve ilçe şubeleri aracılığı ile ülkenin her köşesine kurucu önderimiz Atatürk’ün uygarlık ışığı taşınmıştır. Her türlü saldırıya karşın bugün hala, Türkiye Cumhuriyeti tabelaları yön göstermeğe devam ediyorsa, burada Atatürkçü Düşünce Derneği’nin  çeyrek yüzyılı geride bırakan yoğun çalışmalarının payı bulunmaktadır .

Atatürk’ün cumhuriyet devletinin çatısı altında bir Atatürkçü derneğe gereksinim bulunmadığı  ve bu nedenle ADD adlı bir örgütün kurulmaması gerektiğini savunanlar, Derneğin kuruluşuna baştan karşı çıkmışlar ama daha sonraki yıllarda yaşanan olumsuz  gelişmeler, yeni bir yüzyıla girerken Atatürk’ten gelen siyasal uygarlık birikiminin örgütlenerek geleceğe dönük kurumlaştırılması girişiminin ne derece haklı olduğunu bir kez daha ortaya koyunca, daha sonraki aşamada dernek kuruluşuna karşı çıkan kesimler de ADD üyesi olmuşlardır. Dünya çağ değiştirirken, Türkiye’de bu duruma koşut bir değişim sürecine ister istemez girmek zorunda kalmıştır. Atatürk adına herkes konuşurken ve her ağızdan birbirinden çok farklı sesler çıkarken,bütün emperyal merkezler ve bunlara bağlı olarak hareket eden çevreler, Atatürkçülük adına her türlü spekülasyona yönelerek kafa karışıklığına  ve siyasal kaos oluşumuna yol açmışlardır. Bu durumda Atatürk Türkiye’sinin ciddi bir gelişme çizgisine oturabilmesi için , Türkiye Cumhuriyetini ortaya koyan siyasal birikimin, devletin ötesine gidilerek toplum içinde de örgütlenmesi ve bir düşünce derneği yapılanması çerçevesinde geleceğe dönük olarak kurumlaştırılması gerekiyordu. Ancak böylesine ciddi bir oluşum, Türkiye’de Atatürk üzerinden geliştirilmek istenen kaosu önleyerek, Cumhuriyet rejiminin kurucu irade doğrultusunda kurumlaşmasını sağlayabilirdi. ADD işte bunu yaparak boşluğu doldurdu .

Atatürk  ve Atatürkçülük adına daha önce kurulan çeşitli dernekler olmuş ama bunlar ciddi çalışma düzenleri oluşturamadıkları ve amatörlükten çıkamadıkları için zaman içinde yitip gitmişlerdir. Her Türk vatandaşında var olan Atatürk sevgisi, Atatürkçülük adına bir şeyler yapma girişimlerini zaman zaman ortaya çıkarmış ama duygusal Atatürkçülük’ten ileri gidemeyen bu tür çabalar amatör çalışmalar olarak geride kalmıştır. Duygusal Atatürkçülük yapan çeşitli dernekler gibi, Atatürk ve cumhuriyet karşıtlığı ile yola çıkan kimi örgütlenmelerde ciddi yapılanmalara yönelemedikleri için zaman içinde toplumsal alandan geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti 100. yılına yaklaşırken, Atatürkçülük alanındaki duygusal girişimler ile birlikte amatör yapılanmalar da geride kalmakta ve Atatürkçü Düşünce Derneği bu alandaki geçmişin bütün birikimini en üst düzeyde bir örgütlenme olarak bugüne ve geleceğe taşımaktadır. Kuruluşundan bu yana çeyrek yüzyılı aşan bir süreyi geride bırakan ADD, 30 yıllık zaman diliminde önemli olaylar ve sorunlarla karşı karşıya kalmış ama bütün bu zorlukları cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ten aldığı güçle aşarak bugünlere gelme başarısını göstermiştir.
****
……………
……………….
…………..
*****

ADD’nin 30. yıldönümünde Atatürkçülerin günümüz koşullarının gerekli kıldığı Atatürkçü etkinliklerinin daha çok öne çıkması için üzerinde durmaları gereken konular şu şekilde
ele alınmalıdır.

1-Atatürkçülüğün çeşitli siyasal senaryolara alet olmasının önlenebilmesi için Atatürk Yüksek Kurumu ile birlikte Atatürkçü Düşünce Derneği ilgili uzmanları bir araya getirerek, Atatürkçülüğün bugünkü anlamını belirlemek üzere üst düzeyde bir bilimsel çalışma yaptırılmalıdır.

2-Türk halkının Atatürk’ten uzaklaşmasına yol açan her türlü darbe ve müdahale gibi girişimlere hem Atatürk adının karıştırılmaması hem de Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte Atatürkçülerin de alet edilmemesi için, bu tür olumsuz gelişmeleri önlemek üzere bütün Atatürkçüler gereken çalışmaları yaparak önlem almalıdırlar, Darbe ve müdahale kararlarının batılı ülkelerin merkezi bölgedeki çıkarları için batılı merkezlerde alındığı artık herkes tarafından bilinmektedir.

3 -Türkiye’nin ulusal birikimini temsil eden Atatürkçülüğün, gene batılı emperyal merkezlerde geliştirilmeye çalışılan Neo-Kemalizm ve Post-Kemalizm projelerine alet edilmesini önleyecek bilimsel çalışmaların, Atatürk Yüksek Kurumu ile birlikte Türkiye’deki üniversitelerde yapılması bir an önce tamamlanmalıdır, Atatürkçülüğün düşünce sistemi olan Kemalizm’i ortadan kaldırmak isteyen emperyalist merkezler, ya Neo-Kemalizm adı altında Atatürkçülüğe ters düşen ve tamamen karşıt bazı yaklaşımları geliştirmekteler ya da Post –Kemalizm diye yeni bir yaklaşımı Post-modernizm anlayışı çizgisinde kamu oyuna benimseterek kafaları karıştırmaya çalışmaktadırlar. Atatürkçüler bu durumu yakından izleyerek, Kemalizmin neo’suna da post’una da karşı çıkarak gerçek anlamdaki Kemalizm’i bugünün gerçekleri doğrultusunda güncellemelidirler.

4- Atatürk ve Türkiye cumhuriyeti ile ilgili olarak eskiden yayınlanmış kitap, makale ve araştırmaların bugünün koşullarında yeniden yayınlanması sağlanarak bu bilimsel birikimin günümüzün genç kuşaklarının eline geçmesi sağlanmalıdır. Ayrıca bu doğrultuda hem Atatürk Yüksek Kurumu hem ADD genç araştırmacılara burs sağlayarak Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk’ün devlet modeli üzerine yeni bilimsel çalışma ve araştırmaların ve tezlerin yapılmasını ve yayınlanmasını sağlamalıdırlar. O zaman batının ileri ülkeleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimliği ile daha sıkı bir bilimsel yarışmaya girme şansını Türk devleti elde edebilir.

5- Küresel büyük şirketlerin tekelcilik üzerinden dünya ekonomisini ele geçirme girişimlerine karşılık uluslararası alanda bütün devletlerin eşit koşullarda katılacağı yeni düzenlemelerin öne çıkabilmesi için Asya ve Afrika ülkeleri ile yakın ilişkilere girilmesi ve bu çizgide mazlum uluslar dayanışmasının geliştirilerek, yeni bölgesel işbirliği düzenlerinin süper kapitalizmi devre dışı bırakacak biçimde yapılması bir an önce gerçekleştirilmelidir. Sermaye tekellerine karşı dayanışmacı ve işbirlikçi bir yeni ekonomik düzen, dünya ülkelerinin katılımı ile acil bir biçimde örgütlenmelidir.

6-Küresel şirketlerin saldırıları ve terörü finanse etmeleriyle birlikte dünya haritasında yer alan bütün ulus devletlerin geleceği tehdit altına girmektedir. İmparatorluklardan ulus devlet çıkaranlar, bugünkü aşamada ulus devletlerden eyalet devletleri çıkarmaya öncelik vererek geleceğin şehir devletlerinin öncülüğünü yapmaktadırlar. 20 imparatorluktan 200 ulus devlet çıkartanlar, şimdi de 200 ulus devletten 2000 eyalet devlet çıkartabilmek için uğraşmaktadırlar. Böylece geleceğin 5000 şehir devletinin ortaya çıkartılabileceği bir yeni dünya düzenine, ulus devletleri eyaletler üzerinden parçalayarak ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle, bugünün Atatürkçülerinin emperyalist amaçlı eyaletçiliğe karşı çıkarak, var olan ulus devletleri desteklemeleri ülke ve bölge güvenlikleri açısından zorunlu görünmektedir. Atatürkçülerin önde gelen görevlerinden birisi Atatürk’ün devlet modeline dayanan Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini hem korumak hem de savunmaktır.

7-Atatürkçüler her türlü ikinci cumhuriyetçi akımlardan ve girişimlerden uzak durarak bunlara planlı ve bilinçli bir biçimde ulusal bir karşı çıkışı örgütlemelidirler. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra son sosyalist devleti de yıktık diyerek Atatürk devleti karşıtlığını örgütleyenlerin, emperyalist güçlerin satın alınmış ajanları olduğu, yabancı gizli servisler ile ortak çalıştıkları, cemaat ve tarikat görünümünde istihbaratçılık ile yabancılar için operasyonlara kalkıştıkları artık belli olmuştur.

8-Millete doğru yeni bir açılım gerçekleştirilerek Millet Atatürkçülüğü geliştirilmelidir. Atatürk devletin ve kamu kuruluşlarının tekelinden kurtarılmalı ve halk kitleleri üzerinden millete daha yakın bir konuma getirilmelidir. Bu doğrultuda Atatürkçü Düşünce Derneği öncülük yaparak şubeleri aracılığı ile halkın içinde daha katılımcı çalışmalara yönelmeli ve özel hazırlanmış programlar aracılığı ile devlet ve millet kaynaşmasına giden yol açılmalıdır. Atatürk’ün salt devletin kurucusu olmadığı aynı zamanda milletin kurtarıcısı olduğu ve emperyalizme karşı direnen Türklerin atası olduğunun her zaman için halk kitlelerine anlatılmasında Atatürkçüler
önde gelen misyonlar üstlenmelidir.

9- Türkiye’nin geleceği için yeni başlatılacak bir cumhuriyetçi hareket için Atatürkçüler hazır olmalıdırlar. Küresel emperyalizmin demokrasi kavramını yozlaştırarak demokrasi görünümünde cumhuriyet devletlerini tasfiyeye yönelmesi dikkate alınarak işe başlamalı ve ulus devletleri dağıtan demokratikleşme programlarına karşı, merkezi devlet gücünü artıran yeni cumhuriyet programları hazırlanarak devreye sokulmalıdır. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalacağı ya da sonsuza dek yaşayacağı yeni yapılanmaların önü daha rahat bir biçimde açılabilecektir. Bugün Cumhuriyetçi güçlerin yıldırılamadığını Atatürkçüler bütün dünyaya göstermek zorundadırlar.

10- Bugünün koşullarında Atatürkçü dış politikaya bir an önce dönülmesi sağlanmalıdır. Atatürk’ün Rusya ile dostluk, İran ile ortaklık ama emperyalist ülkeler ile mesafeli ilişkiler gibi üç ana temele dayanan ulusal dış politikasının devreye girmesiyle birlikte, bugünkü dünya konjonktürünün kilitlendiği Orta Doğu’daki düğümün çözülmesinde, Atatürkçü dış politika geçen yüzyılın başlarında olduğu gibi alternatif bir dış politika ile sorunlara çözüm ve bölgeye de barış getirebilecektir. Türkiye yeni bir Birleşmiş Milletler hareketi başlatarak bu teşkilata üye olan bütün devletleri, dünya barışı ve geleceğin eşitlikçi dünya düzeni için bir araya getirerek emperyal devletlerin savaş maceralarına karşı çıkan bir insanlık seddinin uluslararası alanda bir an önce oluşturulmasına öncülük etmelidir. Ayrıca emperyal güçlerin merkezi alana yönelik enerji saldırılarına karşı bölge ülkelerinin bir araya gelmesiyle bir bölgesel güvenlik örgütlenmesi, tıpkı Avrupa Birliğinde olduğu gibi Orta Doğu alanında da gerçekleştirilmesi düşünülebilmelidir.

Milli Mücadelenin 100. yıldönümünde ulusal kurtuluşumuzu yeniden anımsarken, bugün Türkiye’nin içine sürüklendiği çıkmazdan kurtulabilmesi için 2. bir Milli Mücadele girişimine gerek bulunmaktadır. Birinci ulusal kurtuluş savaşı silahlar ile yapılmıştı. Bugünün gelişmiş teknolojileri-nin yarattığı silahların kullanılması çok büyük insan kaybına yol açacağı için, yeni dönemin Milli Mücadelesi topla silahla değil ama kalemle, akıl ile ve düşünce ile olacaktır. Savaş senaryoları peşinde koşan emperyal güçlere karşı silahla değil ama direnme ile karşı çıkacak bir insanlık birikiminin sonuç alabilmesi için her yolun denenmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Atatürk’ün dile getirdiği gibi, eğer bir yaşam zorunluluğu yoksa savaş cinayet demektir. Kişisel çıkarları için bütün insanlığı bir dünya savaşına sürükleyen para babalarının hırslarına alet olunmasının önlenmesi doğrultusunda barış, dayanışma ve işbirliğine öncelik verecek girişimlere bu gün geçmişten daha çok gereksinme olduğu görülmektedir.

Birinci Milli Mücadelenin birikimi ile örgütlenerek ortaya çıkmış olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin, 2. Milli Mücadele aşamasında geçmişin birikimi ile ön plana çıkarak, insanlığın bir 3. Dünya Savaşı belasından kurtulmasında ülkenin ulusal ve cumhuriyetçi potansiyelini harekete geçirilmesinde ulusal çıkarlar açısından kamu yararı olduğu açıktır. Bu nedenle

  • Atatürkçüler Türk ulusu ile kaynaşarak ulusal direniş ve mücadelenin öncüsü olmalıdırlar.

==================================================
Değerli hocamız Sn. Prof. Dr. Anıl Çeçen, Mayıs 1989’dan bu yana ADD’nin içindedir. Gelişmelere 1. elden tanıktır. Biz de 1996’da Edirne’de ADD Şube Başkanlığı görevini üstlenmiş, birkaç kez Genel Yönetim Kurulu Üyeliği, Yüksek Disiplin Kurulu Üyeliği, Marmara Bölge Sorumluluğu, Genel Başkan Başdanışmanlığı, Bilim-Danışma Kurulu Yazmanlığı ve Genel Başkan Yardımcılığı- Genel Başkan Vekilliği (2004-2006) görevlerini onur ve sorumlulukla yürüttük. Sn. Çeçen ile aynı Genel Yönetim Kurulunda çalıştık. Pek çok ADD etkinliğinde birlikte olduk.

ADD’ye daha çooook görevler düşmekte…

Sevgi ve saygı ile. 28 Nisan 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
ADD Genel Başkan Yardımcısı (2004-2006)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

 

ŞEHİR DEVLETLERİNE DOĞRU

ANKARA KALESİ -250 (14  Şubat 2019)

ŞEHİR DEVLETLERİNE DOĞRU

( 2 0 – 2 0 0 – 2 0 0 0 – 5 0 0 0 )

Uzun yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden birer paragraf sunduk.
Tümü için tıklayınız.. (A. Saltık)

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN 

Türkiye Cumhuriyeti, bütün dünya beklenmedik gelişmeler ile sallanırken ve küresel alanda çok ciddi hegemonya kaymaları yaşanırken, yerel seçimler üzerinden şehir devletlerine doğru bir yeni yönelişin içine girmiştir. Ulus devletlerin parçalanmasına, federasyonların dağılmasına ve ülke devletlerinin de şehirler üzerinden küçük yönetim birimlerine sürüklenmesine yol açacak ölçüde ciddi boyutlarda bir şehir devletleri olgusu, uluslararası konjonktürün bugünün dünyasına dayattığı bir yeni gelişme olarak öne çıkmaktadır. İnsanlığın gelecekte ulus, ülke ya da bölge devletleri yerine şehir devletlerinde yaşayacak bir duruma gelmesi, dünya düzeni üzerinde çok ciddi derecede değişimi gündeme getirmektedir. Yeryüzü kıtalarının üzerinde var olan devlet düzenleri çerçevesinde yayılmış bir doğrultuda yaşamakta olan insanların, gelecekte kentlerde toplanması ya da şehir devletleri yapılanması içinde yaşamaya zorunlu kılınması, uluslararası alanda önümüzdeki dönemde hem büyük sorunlara hem de beklenmedik değişimlere yol açacak gibi görünmektedir. İki kutuplu dünyadan uzaklaşmakta olan eski dünya düzeni çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimi sonrasında tek kutuplu bir dünya için dönüştürülmeye çalışılırken, bu durumun tümüyle
aksi bir yönde çok kutuplu yeni bir yapılanma süreci ile karşı karşıya kalmıştır. Tek kutup yönünde dünyanın yeniden yapılandırılması için devletleri ve halkları baskı altına alan küresel sermayenin dayatmalarına önceleri ses çıkartmayan uluslararası kamuoyu, çeyrek asırlık bir zaman sonucunda birden çok kutuplu yeni bir yapılanma oluşumu ile karşılaşmıştır. İki kutuptan tek kutba dönüştürülmek istenen yeni dünya düzeni aşamasında birden çok kutuplu bir durumun ortaya çıkması, küresel sermayenin oyunlarını bozmuş ve bu durumda dünya tek merkezci yönelişten ayrılarak çok merkezli bir oluşumun içine girmiştir. 2’den teke geçiş olamayınca çokluk olgusu öne çıkmış ama bu çokluğun ölçüsünün ne olacağı zaman içinde kaç merkezin ortaya çıkacağı belirsiz kalmıştır. Büyük devletlerin sayısının artması devletler arası çekişme ve rekabeti artırırken, orta boy devletler de yarışa aktif bir biçimde girerek ve sahip oldukları jeopolitik konumlarından yararlanarak, büyük devletler ile yarışa kalkmışlardır.
****
…..
……
20. yüzyıla girerken imparatorluklar dönemi sürmekte ve bu doğrultuda yeryüzünde 20 devlet bulunmaktaydı. 1. ve 2. Dünya Savaşlarının getirmiş olduğu yıkıntılar ve imparatorlukların dağılmasıyla dünya haritasındaki devlet sayısı giderek artmıştır. İmparatorlukların parçalanması sürecini destekleyen bir başka gelişme de Avrupa devletlerine bağlı bulunan sömürgelerin bağımsızlık savaşlarını kazanarak, ayrı devletler haline dönüşmesi ile var olan devlet sayısı hızla artmıştır. Dünya savaşları sonrasındaki devlet oluşumlarını sonraki aşamada sömürgelerin devletleşmesi izlemiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki sömürgelerin bağımsızlığı, sonraki aşamada bazı büyük federasyonların da dağılmasına giden yolu açmıştır. Özellikle sosyalist sistemin çöküşü üzerine 20’den çok yeni devlet dünya sahnesinde yerini alınca, bu kez devlet sayısı 200’ü bulmuştur. 20. yüzyıla girerken 20 olan devlet sayısı bu yüzyıldan çıkarken 200’e ulaşarak, bugünkü siyasal haritanın ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Bir anlamda insanlık yüz yıllık bir zaman dilimi içinde, var olan devlet yapılarının dağıtılması üzerine 180 devlet daha kazanmıştır. Ulus devletlerin tarih sahnesine çıktığı bir aşamada, parçalanan imparatorlukların bölgeleri ile eski sömürgelerin teker teker uluslaşarak devlet modeli değiştirmesiyle birlikte, bir asırlık dönem içinde devlet sayısının 20’den 200’e çıktığı görülmektedir. Birleşmiş Milletler örgütünün tarih sahnesine çıkması üzerine, yeni kurulan devletlerin hepsi bu büyük uluslararası örgütün çatısı altında yer alarak insanlık dünyasının birer parçası haline gelmişlerdir.
*****
……………..
…………………..
Sonuç

Önümüzdeki dönemde dünya nüfusu on milyara doğru tırmanırken ve bütün ülkelerde nüfus yoğunluğu giderek artarken, başkentlerde örgütlenmiş olan merkezi devletler giderek artan bu yükü taşımakta fazlasıyla zorlanmaktadırlar. Gelinen noktada bütün devletlerin idari yapılanmalarında ciddi sarsıntılar yaşanmakta ve bu yüzden yönetim reformları kaçınılmaz bir biçimde gündeme gelmektedir. Artan nüfusun ortaya çıkardığı baskılar emperyal projeler doğrultusunda küresel merkezler tarafından yönlendirilmeye başlandığında, bütün ulus devletleri tehdit eden bölünme ve parçalanma senaryoları devreye girerek ulus devletleri tarihin arka planına doğru itmektedir. Türkiye bu açıdan hem çok kritik bir coğrafyada bulunmaktadır hem de toplumsal ve jeopolitik konumu gereği de birçok açıdan dağılma riski ile karşılaşmaktadır. Küresel sermayenin tekelci şirketleri bütün ulus devletlere yönelik bölücü girişimlerini tırmandırdıkça, ulus devletlerin kenar ve kıyı bölgelerinden yeni parçalanma senaryoları ortaya çıkacak ve bu doğrultuda yeni eyalet ya da kent merkezli yapılanmalar, şehir devletleri olarak yeni dünya haritası üzerinde kimlik kazanacaktır. Bu doğrultuda bütün devletlerin önümüzdeki dönemde merkezci güçler ile yerelci güçler arasında giderek tırmanan bir siyasal çekişme sürecine gideceği artık açıkça görülmektedir.

Bu aşamada yapılması gereken, dünya barışı ve var olan devletlerin ulusal çıkarları doğrultusunda merkezci ve yerelci güçlerin bir araya gelerek yeni bir model zeminin de geliştirilecek ortak plan çerçevesinde anlaşmaya varmalarıdır. Yapılacak olan öncelikle artan nüfusun gereksinmelerini karşılayabilmek için yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir. Ama aynı zamanda sayıları çok artan yerel yönetimleri izleyecek, denetleyecek ve merkezden uyumlu bir biçimde yönetecek düzeyde güçlendirilmiş bir merkezi yönetimin de milli idari reform programları ile bir an önce kurulması gerekmektedir. Güçlü merkezi yönetimler ancak yenilenen ulus devlet projeleri ile kurulabilecektir. Bu doğrultuda,

  • yarım kalan uluslaşma süreçlerinin bütün dünya ülkelerinde acilen tamamlanması gerekmektedir.
    ***

 

Mesut Özil ve ulus devlet

Mesut Özil ve ulus devlet

Ali Sirmen

Mesut Özil’in ırkçı sataşmalar ve bunlara karşı, Alman Futbol Federasyonu’nun kendisine sahip çıkmaması gerekçesiyle Alman Milli Takımı’ndan ayrılma kararına ünlü yazar Paolo Coelho’nun ta Amerika’dan beri destek çıkması, uluslararası sorunu evrensel boyuta ulaştırdı. Sorun olayla ilgilenenlerin kapsamı kadar içeriği dolayısıyla da gerçekten evrensel. 
Son dünya kupasında, şampiyon Fransa örneğinde olduğu gibi birçok başka ulusal takım bağlamında da gündeme gelen sorun, aslında ulus devlet ve ulus kavramının kendisinden kaynaklanmakta. 
Ama oraya gelmeden önce, olayın özeli ile ilgili bir noktaya değinmek gerek.
Mesut Özil’in tepki çekmesine neden olan Türkiye’deki seçimler öncesinde, Tayyip Erdoğan ile fotoğraf vererek, siyasal propagandaya alet olması. Alman kamuoyunun yakınlık duymadığı AKP iktidarının Türkiye’nin çarpık sorunlarını kendi ülkelerine de bulaştırmaları konusundaki alerjilerini anlayışla karşılamamak olanaksız. 
Ama kabul etmek gerekir ki Alman kamuoyundaki Tayyip Erdoğan antipatisinin etnik kökeni dolayısıyla Özil’e de bulaştırılmasındaki ırkçı dürtü de görmezden gelinemez.
***
Gelişmiş sanayi ülkelerinin ulusal takımlarındaki yabancı kökenli oyuncu çokluğu son dünya kupasına özgü bir olgu değil. 20. yüzyılın son dünya şampiyonu Fransa’nın milli takımındaki yabancı kökenli oyuncu sayısı tıpkı bugünkü gibiydi. Olay göç alan tüm ülkeler için geçerli. 
Bu durum, tüm insanların aynı markaları tükettiği, aynı maçları, aynı filmleri izlediği, ulusal sandıkları birçok ürünü, yabancı veya çokuluslu olduğunu bilmeden kullandığı bir dünyada doğal karşılanmalıdır. 
Küreselleşen dünyada artık insanların davranış biçimleri de yerel özelliklerini yitirerek, evrensel nitelik kazanmaktadır.  Ulaşımın, iletişimin bu denli geliştiği, düşüncelerin, insanların ama özellikle sermayenin bu denli kolaylıkla sınır tanımazcasına dolaştığı, göçün bu denli yoğunlaştığı bir dünyada bu olguyu yadırgamamak gerek. 
Küreselleşen dünyanın bu yapısı, kurumları ve temel kavramları da etkilemekte, geçmişin kimi kavramları bugünün kurumlarını, kimi yanıtları bugünün sorunlarını karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Hâlâ geçerliliğini yitirmemiş ve yerine yenisi henüz konamamış olan ulus devlet kavramı da eski kurumlarıyla, günümüz sorunlarına yanıt getirememektedir.
***
Çağdaş, ırkçı olmayan, subjektivist ulus kavramında temel ölçüt, birlikte yaşama ve ortak bir geleceğe yönelme iradesi olduğundan insanın kendini ne hissetiği önem kazanmaktadır. 
Ne var ki günümüzde bu ölçüt de kimi neo-rasistler (AS: yeni ırkçılar) tarafından çarpıtılmakta ve yeterli görülmeyerek, değişik etnik kökenlilere hemen şu soru dayatılmaktadır: 
-Karar ver, hangisini seçiyorsun! Kendini ne hissediyorsun? O musun, yoksa bu mu? Tercihini yap! 
Oysa, Almanya’da okumuş, Almanya’da yetişmiş, Almanya’da yaşamını kazanmış, insanca yaşamış Hasan’ın tercihini, Almanya’da yaşama ve Hans ile ortak bir geleceğe ulaşma yönünde yapması, Hasan’ın her şeyi bir kalemde silip, Hans olmasını gerektirmez. 
O, yeni yurduna uyum sağlarken yine, kökeninden gelen kimi değerlere, özelliklere bağlı kalacaktır. 
Ondan istenmesi gereken entegre olmasıdır, asimile olması değil
Ecdadının geldiği ülkenin Cumhurbaşkanı’nın çağrısına olumlu yanıt veren Mesut’a Alman’ın yaptığı yanlış budur. Bu yanlışı vurgularken, keşke kendi bu yöndeki yanlışlarımızı da görsek. 
Bizim siyasetimizde, toplumsal davranışımızda da aynı temel yanlış yok mu? 
Biz de Kürt kökenli yurttaşlarımızı köşeye sıkıştırıp, hep aynı şeyi söylemiyor muyuz: 
-Birlikte yaşamak istiyorsan, karar ver! Kürt müsün, yoksa Türk müsün? 
Oysa pek de âlâ, o bir Türk Kürdü veya Kürt Türk’ü olarak birlikte yaşama tercihinde bulunabilir. 
Bu olgunun, çağımızda bir ülkeyi daha kırılgan değil, tam tersine daha zengin, güçlü kıldığını bir anlasak…

​Reina katliamı dersleri

​Reina katliamı dersleri


Mehmet Bedri Gültekin
aydinlik.com.tr, 2.1.2017

Öncelikle şunu saptayalım: Beşiktaş maçında görev yapan polise, Kayseri’de çarşı iznine giden askerlere yapılan saldırı ile Rus Büyükelçisine suikast ve yılbaşı gecesi Reina’da eğlenen insanlara yapılan saldırı aynıdır. Aynı amaçlıdır. Ve dolayısıyla aynı merkezden verilen emirle gerçekleştirilmiştir. Katliama ilk “tepki” ABD’den geldi. ABD üstelik sadece Obama’nın yaptığı açıklama ile yetinmedi. Tam dört yetkilisi ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarla saldırıyı kınadılar. Gerçek suçlunun kendini gizleme gayreti…

KAYBEDEN KUVVETİN ÇILGINLIĞI

Ortaköy katliamını açıklayan en önemli veri, Suriye sahasında yaşanan gelişmelerdir.
Türkiye El Bab’da ABD’nin “elverişli araç”ını köşeye sıkıştırmıştır ve devreden çıkarmaktadır.
Sıra diğer “elverişli araç”tadır. Hükümet ve Genelkurmay El Bab’dan sonra Münbiç’e yürüneceğini açıkladılar. Daha da önemli gelişme Türkiye, Rusya, İran ve Suriye anlaştı.
Halep kurtuldu. Türkiye ve Rusya El Bab’da ortak askeri operasyona başladı. Moskova’daki Dışişleri Bakanları toplantısı ise ABD açısından bölgede yolun sonu anlamına gelmektedir.
İşte burada kaybetmekte olan kuvvetin çılgınlığı ile karşı karşıyayız.
Elde bulunan terör güçleri harekete geçirilmiştir. Amaç, terörle iç çatışmayı tetiklemektir.

IRAK ÖRNEĞİ

Bu noktada komşumuz Irak’ta 2004 ve 2005 yılında yaşanan gelişmeleri hatırlamakta yarar var: 2003 yılında ABD işgaline giden günlerde Bağdat’ta Şii ve Sünni Iraklılar aynı camilerde beraberce namaz kılarak emperyalizme karşı birlikte savaşacakları mesajını veriyorlardı.
Sonra 2004 yılından başlayarak Şii ve Sünni camilerine yönelik saldırılar gerçekleşti.
Bu saldırıların bazılarının, doğrudan doğruya CIA ve MI6 ajanları tarafından kendilerine
Sünni ve Şii “militan” süsü verilerek gerçekleştirildiği ortaya çıktı. Provokasyonlar başarıya ulaştı. Süreç bir müddet sonra gerçekten Sünni Şii savaşına döndü. IŞİD benzeri terör örgütleri bu zeminde ortaya çıktı ve gelişti. Sonuç Irak’ın fiilen üçe bölünmesi oldu.
İşte Türkiye’de uygulanmak istenen plan budur.

‘KÖR GÖZÜM PARMAĞINA’
Irak ve Suriye başta olmak üzere son 15 yıl içinde İslam dünyasında yaşananlar Türkiye’nin şansıdır. Oynanan oyun ve sonuçları görülmüştür. Türkiye, bu oyunu görebilecek ve gerekli tedbirleri alabilecek birikime sahiptir.
  • Reina katliamı ile amaçlanan laik-anti laik çatışmasını tetiklemektir.
Elbette yılbaşına doğru giden günlerde, bazı çevrelerden yılbaşı kutlamalarına karşı yapılan propagandanın, tertipçilerin iştahını kabarttığı anlaşılıyor. Bir musibet bin nasihatten iyidir. Farklı inanç ve yaşam tarzlarına müsamahasızlık, bizim gibi ülkelerde toplumu ayrıştırmak ve
iç çatışmalara sürüklemek isteyen emperyalistlerin ekmeğine yağ sürüyor. Reina katliamı,
bir “kör gözüm parmağına” tertibidir. Türk Milletinin bu oyunu gördüğünü ve gerekli tepkiyi bugünden verdiğini söyleyebiliriz.
NE YAPMAK GEREKİYOR?
Türkiye en önemli tedbiri almıştır.
  • Türkiye, Rusya, İran, Irak ve Suriye arasında işbirliği bölgede terörü sona erdirecek
    en önemli tedbirdir.
     Türkiye bu yola girmiştir ve kararlılıkla sürdürülmelidir.
  • 2. önemli tedbir laiklik politikasının vazgeçilmezliğidir. AKP iktidarı laiklik karşıtı uygulamalara derhal son vermelidir. En son Moskova anlaşmasında bölge ülkeleri Suriye’de laikliğe destek vereceklerini açıkladılar. Türkiye de İran’la birlikte bu anlaşmaya imza attı.
    Bu gelişme, tarihin büyük dersidir. Farklı inanç ve düşüncelerden insanları ancak laiklik
    barış içinde bir arada tutabilir
    .
  • 3. tedbir AKP’nin Başkanlık Sistemi önerisini geri çekmesidir.
    İç cepheyi bölen, milleti birbirine düşüren Başkanlık Sistemi önerisi emperyalizmin
    iç çatışma çıkarma planlarına hizmet etmek olacaktır. AKP, Başkanlık Sisteminde ısrar ederse, kendi eliyle Türkiye’yi, emperyalistlerin kurduğu tuzağa düşürmüş olacaktır.
  • Ve nihayet 4. tedbir; Büyük zorluklarla karşı karşıya olan Türkiye’nin, bu zorlukların altından milletçe, bir milli seferberlikle kalkabileceği gerçeğinden hareketle AKP, CHP, MHP ve
    Vatan Partisi’nden oluşan bir Milli Hükümet’in kurulmasıdır.

Türkiye, terör ve ekonomik kriz başta olmak üzere bütün sorunlarını,
ancak bir Milli Mutabakat Hükümeti ile çözebileceği bir tarihi eşiktedir.
===============================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sevgili M. Bedri Gültekin‘in yukarıda yazdıkları kayda değerdir.
Batı emperyalizmi, Türkiye’nin yumuşak karınlarına sürekli vurmaktadır. Ülkemiz uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarındadır ve kültürel zenginlikleri (etnisite, dinsel inanç kümeleri….) aslında insanlık mirasıdır. Mustafa Kemal ATATÜRK bu insanları bir potada birleştirerek devletleşmelerini ULUS DEVLET ekseninde sağlamıştır.

  • “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir..”

tanımı ve kabulü ile Batı kökenli Ulus Devlet modelini inşa etmiştir ve bu model tutmuştur Batı’da olduğu gibi. Ancak Batı emperyalizminin bitmeyen ve bitmeyecek olan iştahı Ortadoğu’da BOP = 2. İsrail = Büyük İsrail biçiminde formüle edilmiş ve 2004’te Erdoğan Başbakan iken Beyaz Saray’da kendisine empoze edilmiştir. Erdoğan 30’u aşkın kez TV’lerde “BOP Eşbaşkanı” olduğunu ilan ve itiraf etmiştir.

Çok özetle günümüzde yaşadığımız çok ağır sorunların nedeni bu Eşbaşkanlık misyonu gereği izlenen dış ve iç politikadır. AKP – RTE, tek başına iktidarının 15. yılındadır ve elbette, tartışmasız biçimde bu kanlı tablodan 1. derecede sorumludur.

Ancak Erdoğan kabul edilemez hatalarını sürdürmektedir. Suriye’ye Esad’ı devirmek üzere girdiğimizi dahi geçen ay söyleyebilmiştir!? Ertesi gün ise Putin başta olmak üzere sert uyarıların ardından tümüyle tersini söylemek zorunda kalmıştır. Bu zaafiyet kabul edilemez!

Ülkemiz gerçekten bir ulusal seferberlik koşullarında. Ancak seferberliğin öznesi ULUS olacaktır. O halde 80 milyonu ULUS olarak kaynaştıracak tutarlı ve kararlı politikaların zikzaksız izlenmesi zorunludur. Ne var ki BAŞKANLIK = SULTANLIK dayatması bu toplumsal psikolojiyi hançerlemektedir. AKP – Erdoğan’a güven bunalımı sürmektedir. Kamuouyundan fahiş iç – dış politika hataları nedeniyle açık özür dilenmemiş, özeleştiri verilmemiştir. Ama Tayyip bey 80 milyonun kendisine biat etmesini dayatmaktadır!?!
Bu yol çıkar ve sürdürülebilir bir yol değildir. Hele şu çooook kritik kuşatma ve krizde!

AKP – RTE, Cumhuriyet rejiminin kökleri ile savaşmayı derhal sonlandırmak zorundadır.

TBMM aktif olarak çalıştırılmalı, yaşamsal iç ve dış sorunlar burada kapsamlı tartışılmalı ve uzlaşma ile varılacak, o zaman ULUSAL nitelik kazanacak politikalar ulusun gücünü ardına alarak başarıyla izlenmelidir.. Bölge ülkeleri ile iyi ilişkiler, içişlerine karışmama kaçınılmazdır..

ABD – AB, TBMM kararıyla açıkça uyarılarak düşmanca politikalarına son vermeye çağrılmalıdır. Tayyip beyin kısık, ikircikli, titrek.. ses tonu ile yol alınamamaktadır..

Tek çare ULUSAL BİRLİKTİR.. Bütün yollar tarihsel çözüme çıkıyor; üstelik gecikmeden!

Sevgi ve saygı ile.
03 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

SÜRÜ PSİKOLOJİSİNDEN KURTULMAK


SÜRÜ PSİKOLOJİSİNDEN KURTULMAK

Altan ARISOY
altanarisoy@gmail.com
 

(AS: Bizim katkılarımız yazının altındadır..)

1970’li yıllarda kısaltılmış adlar, rumuzlar, amblem ve şifreler kullanmak çok yaygındı. Özellikle sol siyasal akımlar içinde üç kişinin bir araya gelip, kendilerine kısa bir ad ve amblem bularak siyasal arenada güçlenmeye çalışmaları bıktırıcıydı. O yıllarda mitoz bölünme gibi çoğalarak sayıları 49’a ulaşan sol fraksiyonların ne olduklarını bilmek -salt bu yüzden- epey zordu.

12 Eylül cuntası bizim bu yöndeki uğraşmalarımıza bir son vermişti. Ama kurtulamamışız.
Şimdi de PKK aynı şeyi yapıyor.
PKK’ye resmi veya dolaylı yollardan bağlı olan örgütlerin sayısını kim biliyor? 20-30-40 ?..
Bir de bunların zaman içinde sürekli isim ve taktik değiştirmeleri var.
Özel bir iletişim dili oluşmuş gibi. Sanki her şeyi şifrelemişler. Bu yöntemin albenisi de var.
Bu yolla kendilerine bir gizem ve güç kattıklarını sanıyorlar(!.) Aslında kendileri de, ne olup bittiğini tam olarak bilmiyorlar. İşte bu yüzden halk hiçbir zaman bu örgütlerin in mi, yoksa cin mi olduğunu öğrenemedi. Olan “örgüt” sözcüğüne oldu. Halk bu masum sözcükten nefret etti. Allerji duydu. Egemenlerin istediği de buydu zaten.

Önce PKK’nın kullandığı birkaç kısaltmanın ne anlama geldiğini açıklamaya çalışalım.

PKK: (Partiye Karkerên Kurdistanê) Kürdistan İşçi Partisi (!.)
KCK:
Abdullah Öcalan tarafından kurulan Kürdistan Topluluklar Birliği.
KCK SÖZLEŞMESİ: Öcalan tarafından yazılıp 20 Mart 2005’te Kongra-Gel’e önerilen, 17 Mayıs 2005’te Kongra Gel tarafından kabul edilen Kürdistan Topluluklar Birliği örgüt sözleşmesi. KCK, bu sözleşmedeki kurallara göre oluşturuldu. KCK’nın anayasasıdır diyebiliriz.

KONGRA-GEL: Kürdistan Halk Kongresi. Şu isimler de kullanılır;
KADEK (Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi),
KHK (Kürdistan Halk Kongresi)

Bunların hepsi aynı şeydir.
Özetle; Kongra-Gel PKK’nın yasama organıdır. Korucusu ve önderi doğal olarak Öcalan’dır.
Öcalan cezaevinde yatarken; liderliğini yaptığı hareketin köklerini toplum içinde derinleştirmek, sağlamlaştırmak, yaygınlaştırmak,  örgütlenmeyi genişletmek, mücadeleyi büyütmek ve sürekliliğini sağlamak amacıyla geniş kapsamlı bir çalışma yaptı.

KCK sözleşmesi böyle ortaya çıktı. Sözleşme, “Önsöz” ve “Başlangıç” bölümlerinden başka 14 Bölüm ve 46 maddedir. Önsöz ve başlangıç bölümleri okunduğunda tarihsel, bilimsel, fikri temellerinin zayıflığı; ezberlere dayandığı; emperyalizmin, küreselleşmenin etkisi altında yazıldığı hemen anlaşılmaktadır. Öcalan değişmez kimi temel fikirler ortaya koyuyor. Yanlış burada… Hareketi yanlış gerekçelere dayandırırsanız, kesinlikle yanlış hedeflere varırsınız.

Şimdi KCK sözleşmesinde Öcalan’ın yaptığı temel yanlışlara bir bakalım. Şöyle diyor:

  • Ulus-devlet sistemi ise 20. yy’ın sonlarına doğru toplumsal gelişmenin, demokrasi ve özgürlüklerin önünde en ciddi engel durumuna gelmiştir. Günümüzde küreselleşme ile ulus-devlet aşılmaktadır. Yirminci yüz yılın başında geliştirilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi, devlet kurma hakkı olarak anlaşılmıştır. Bu temelde olu­şan ulus-devletler günümüzde gelişme önünde ciddi engel durumundadırlar. Ulus-devlete dayalı Birleşmiş Milletler modeli yürümemektedir. Körfez savaşı ve Irak’taki durum bunun kanıtı olmaktadır..” (KCK, önsöz) 

Bu yargı doğru değil… Öcalan’ı bu yanlış yargılara kimler, neden sürükledi? Düşünmelisiniz.
Öncelikle belirtelim ki;

  • Ulus-devlet sistemi hiçbir siyasal-toplumsal gelişmenin önünde engel değildir.
    Ama emperyalizmin  (küreselleşmenin) önündeki en büyük engeldir.

Ulus devlet modelinin, gelişmelerin önünde engel olduğu emperyalist bir propagandadır.

Körfez savaşı ulus devletin kötülüğünden değil, emperyalizmin küreselleşme aşamasında hegemonya hırsından çıkmış ve milyonlarca insanın canını almıştır. Demokrasi yerine yoksulluk, kan ve zulüm getirmiştir. Birleşmiş Milletler, ulus devlet modelinin kötülüğünden değil, emperyalist odakların küresel dayatmaları yüzünden umulan yararı sağlamamaktadır.

Ulus-devlet modeli son iki yüz yıla damgasını vurmuştur. 

Ve en önemlisi; ulus-devlet sistemini kötüleyen, ulus-devletlere savaş açıp yok etmeye soyunan devletlerin hepsi günümüzde de birer ulusal devlet niteliği taşırlar. Kendi ulusal çıkarlarına, ulusal bütünlüklerine çok düşkündürler. Bu yönden ülkelerinin en küçük bir zarara uğramasını asla kabul etmezler. Oralarda gelişme ve ilerlemeye engel olmayan ulus-devlet sistemi dünyanın başka ülkelerinde neden ilerlemenin önünü tıkasın?

Demek ki; “Ulus-devlet modeli gelişmeye engeldir” şeklindeki çıkış noktası yanlıştır. Bu yanlış yargının “tek kutuplu dünya” şımarıklığı içinde, emperyalist propaganda ile oluşturulduğunu unuttuk mu?
Devam edelim. Öcalan, ulus-devlet sistemini tu-kaka ettikten sonra “küreselleşme” eğilimlerinin soruna çözüm olmayacağını; onun yerine “Demokratik Konfederalizm” adını verdiği hayali bir sistemi önermektedir. Aslında, Demokratik konfederalizm diye küreselleşmeyi tarif etmektedir.
Dünya, hiçbir yaptırım gücü, kendini koruma gücü olmayan, birbirine çok zayıf bağlarla bağlı demokratik yapılı (!) köylere dönüşecekmiş.

Devam ediyor.
Aslında ben misyonumuzu ezilen halklar adına evrensel bir çıkış olarak görüyorum. Benim demokrasi anlayışım, birey demokrasisi değil, topluluk demokrasisidir. Ben toplumun farklı topluluklardan, gruplardan oluştuğuna ve bu grupların eşitliğine inanıyorum. Sadece bireysel hakların değil grup, kolektif hakların var olması gerektiğine inanıyorum.
(Not: demokrasilerde etnik farklılaşma, bölünme ve  özel ayrıcalıklar olmaz. AA)

“Bu Sözleşme ile birlikte, Kürdistan halkının özgürlüğü de klasik ulusal kurtuluşçuluk ve isyancılıkta aranmamaktadır.”

O zaman neden yalnızac hep terör, isyan ve şantaj var? Kürtler adına (!) yapılan bütün hareketlerin nihai (soncul) amacı neden Büyük Kürdistan’dır? Neden salt etnik gerekçelerle mücadele ediliyor? Ulus olamamış halkları neden Kürt ulusu olarak birleştirmeye çalışıyorsunuz? En büyük düşman olan feodaliteyle neden savaşmıyorsunuz? 

Öcalan sürekli olarak “demokratiklik” vurgusu yapıyor (!)

“Kürt halkını özgürleştirme stratejisi, esas olarak Kürt halkının demokratik toplum örgütlenmesi ve bunu komşu halklarla demokratik birlik ilişkisi içinde yürütmesi olarak ele alınmıştır. Kürt halkının özgürlüğünün güvencesi ne devlet ne de devletçiklerdir. Kürt halkının özgürlüğü ve Kürt sorununun demokratik çözümü Kürdistan ve Ortadoğu’yu demokratikleştirmektir. Koma Civakên Kürdistan projesi bu yönüyle Kürt halkını özgürleştirme stratejisidir.”

Feodalitenin, din, ağa, şeyh baskısının, cehaletin, yoksulluğun hüküm sürdüğü halkların “demokratik” şekilde örgütlenmesinin, sorun çözmesinin asla söz konusu bile edilemeyeceği ortadadır. Öcalan, bu modelin -demokratik konfederalizmin- önce Ortadoğu’da, yani Kürtlerin bulunduğu coğrafyada kurulacağını ve sonra dünyaya yayılacağını öngörüyor. Önce Ortadoğu, tepesine binen, ezen, sömüren emperyalizmin altında paramparça olacak. Tabandan ideal bir demokratik toplum örgütlenmesi başlayacak. Mutlu, barışçı bir toplum olacak. Sonra da bu düzen dünyanın bütün ezilen köşelerinde kurulacak. Yani bütün dünyaya “Demokratik Konfederal “ bir düzen gelecek. Küreselleşme tamamlanacak

Görüldüğü gibi KCK, Emperyalizmin Büyük Ortadoğu projesine tam uyumlu bir örgütlenme.

PKK çevresinde binlerce Kürt ve Türk aydını var. Ama böyle sakat bir oluşuma kimse itiraz etmiyor, ses çıkarmıyor (!) Hepsi bu projeye hizmet etmeye çalışıyor. Hani fikir özgürlüğü?..
Aslında demokrasi ve demokratiklik diye bir şey de yok. Örgütü kur, Sözleşmesini yaz. İçinde kendini “önderlik” diye tanımla. Özel yetkiler koy. Olmazsa, istediğin zaman değiştir. Adı da Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) olsun. KCK sözleşmesinin önderlik maddesinde her şey apaçık:

“..KCK kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir.”

Kendisini bir kurum ve karar mercii olarak tanımlıyor(!?) Belki o zaman zaman yakınındaki birkaç kişinin de fikrini sorar. Aslında tek örgüt var o da PKK… 

  • Emperyalizmin güdümü ve hizmetinde, en çok da kendi halkını katleden, sefil-perişan eden bir terör örgütü PKK…

Ötekilerin hepsi garnitür. Ana yemeği süslüyorlar. Adlarının da zaten bir önemi yok. Öğrenmeseniz de olur. Asıl büyük sorunumuz “sürü psikolojisi“nden kurtulmaktır. Başka bir özgürleşme yolu yok.

===========================================

Değerli Dostumuz Sn. Altan Arısoy‘a bu değerli yazısı için teşekkür ederek site okurlarımızla paylaşıyoruz.. Sn. Arısoy’un sitemizde daha önce de yazıları yayımlandı.. Okunsun dileriz..

Bu yazısıyla Sn. Arısoy, PKK – Öcalan denkleminin içyüzünü bir kez daha sergilemiş oluyor. İler – tutar yanı yok.. her yanı çelişki, kökten dökülüyor.. Şu 2 saptama ne denli belirgin :

  • Emperyalizmin güdümü ve hizmetinde, en çok da kendi halkını katleden, sefil-perişan eden bir terör örgütü PKK…
  • En büyük düşman olan feodaliteyle neden savaşmıyorsunuz? 

Biz de hep yazdık; Kürt ağaları – baronları, emperyalizmin kucağında kürt ırkçılığı yaparak sefil misyonlarını yerine getiriyorlar..

Biz de hep sorduk :
– Emperyalizm ile işbirliği yapılarak özgürlük savaşı verilebilir mi, bu ahlaki ve gerçekçi midir;
– Emperyalizmin yeryüzünde herhangi bir halkı özgürleştirdiğinin örneği var mıdır yoksa tersine “böl – yönet- köleleştir – sömür” şer ekseni midir?? Hangisi hangisi eyyy APO ve müritleri, maşalar ve ipleri ellerinde tutanlar; hangisi??

Sevgi ve saygı ile.
06 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com