3 MART 1924 DEVRİM YASALARININ ÖNEMİ

Dostlar,

3 Mart Devrim Yasaları salt Türkiye’nin değil, gerçekte uygarlık tarihinin de önemli dönemeçlerindendir. Her yıl özenle anımsanması, korunması ve sürgit korunarak yaşama geçirilmesi diyalektik bir tarihsel bir zorunluktur. Ancak günümüzde AKP iktidarı ile 15+ yıldır giderek tırmandırılan ve “beraber yürünen”, “seçim ittifakı ile beraber yürünmesi tasarlanan” bir karanlık serüvenle tam bir karşıdevrim süreci Türkiye’mize dayatılmaktadır. Halkımız – Ulusumuz çıplak gerçekleri görmektedir ve kendisini özgürleştiren – insanlaştıran eşşsiz Atatürk Devrimleri‘ne mutlaka sahip çıkacaktır. 3 Mart 2014’te aşağıdaki önemli makaleyi yayınlamıştık. Önemini ve güncelliğini koruyor, izninizle bir kez daha paylaşmak istiyoruz. Hem 3 Mart 1924 devrimcilerini başta Gazi Mustafa kemal ATATÜRK ile dava – silah arkadaşlarını önlerinde saygı ile eğilerek selamlıyor hem de saygın aydınımız – dostumuz Hüsnü Merdanoğlu‘na şükranlarımızı sunuyoruz.

Bu Devrim Yasaları çok iyi anlaşılmalı ve sahiplenilmeli ve uygulanmalıdır;
çünkü Anadolu Rönesansı‘nın köşetaşlarıdır

Sevgi ve saygı ile. 03 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
=================================================

Çok değerli arkadaşımız Sayın Hüsnü Merdanoğlu, gerçek ve engin birikimli
yurtsever bir aydınımızdır. Aşağıdaki yazısı son derece öğretici ve düşündürücüdür.

“3 Devrim Yasası”,

  • Türkiye’nin Gazi Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde gerçekleştirdiği
    eşsiz Çağdaşlaşma Devrimi’nin kritik dönemeçlerindendir. 

Devletin başı olarak 7 yıldır Çankaya’da oturan kişi (Abdullah Gül), ülkemiz tarihi bakımından
son derece önemli, tarihsel belleği tazeleme ve yaygın kitlelere devrim tarihi bilinci kazandırma bakımından bu çok önemli fırsatları neden kullanmaz?? Niçin kamuoyuna aydınlatıcı açıklamalar yapmaz 10. Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer gibi??

Niçin yüksek korumalarında uluslararası bilimsel toplantılar düzenle(t)mez,
açış konuşmalarını yapmaz ve çıktılarını kitap – DVD vb. araçlarla kalıcılaştırmaz??

Bütün bunlar, Türkiye’yi 11 yıldır yöneten ve tüm burçlarını ele geçiren siyasal kadroların, Büyük Atatürk ve O’nun ideolojisi ile derin – onmaz sorunları olduğunun sürgit kanıtıdır.

Çok yazık olmaktadır Türkiye’ye ve eşsiz, Dünyaya örnek Çağdaşlaşma Devrimimize..

Bu karşıdevrimci AKP eylemi, vurgulayalım; apaçık bir insanlığa karşı suç niteliğindedir..

Ve Türkiye’nin ve tarihin devrimci birikimi, artık, bu “uzayan” engeli de aşmasını bilecektir.

Sevgi ve saygı ile. 4 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

================================

3 MART 1924 DEVRİM YASALARININ ÖNEMİ

Konuk yazar PORTRESI_husnu_merdanoglu
Hüsnü MERDANOĞLU

ADD Yazı Kurulu Üyesi
3 Mart 2014
 

Osmanlı, dine dayalı (teokratik) yönetimi benimsediği için, Şer’iye (din) Bakanlığına
yer vermekteydi. Ankara Hükümeti de bir süre bu bakanlığı korumak zorunda kaldı.
1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesi ile oluşan, Cumhuriyeti onayan 2. TBMM,
3 Mart 1924’te Devletimiz için yaşamsal önem taşıyan 3 ayrı yasayı yürürlüğe koydu.

Bu yasalar:

429 sayılı; “Şer’iyye ve Evkaf ve Erkânı Harbiye Vekâletinin İlgasına Dair”
(Din ve Vakıflar ve Genel Kurmay Bakanlığı’nın Kaldırılmasına Dair) Yasa,

430 sayalı; Tevhid-i Tedrisat” (Öğretim Birliği) Yasası,

431 sayalı; “Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanı’nın
Türkiye Cumhuriyeti Sı­nırları Dışına Çıkartılması” yasasıdır.

431 sayılı yasa, “Halife halledilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet
mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır.”
  hükmüne yer vererek; Cumhuriyet yönetiminde, halifeliğe yer kalmadığının
yasal dayanağını oluşturmuştu.

429 sayılı Yasanın 1. maddesi, günümüz Türkçesiyle şu içerikte düzenlendi:

“İslam Dininin itikat (inanç) ve ibadet ile ilgili bütün hükümleri dini kuruluşların idaresi, yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın ilgi ve yetkisine bırakılmıştır. Çünkü: Türkiye Cumhuriyetinde vatandaşların eylem ve işlemleri ile ilgili yasa koymak ve bu işlerle ilgili tasarruflarda bu­lunmak, TBMM ile O’nun kurduğu Hükümete aittir.”

Altında Atatürk’ün imzası olan bu yasa hükmüne dikkat edildiğinde;

  • Diyanet İşleri Başkanlığı’na (DİB) verilen görevin;
  • İslam Dininin itikat (inanç) ve ibadet ile ilgili bütün hükümleri
    dini kuruluşların idaresi” 
    ile sınırlı olduğu görülmektedir.

Ne var ki, Atatürk’ten sonra Kemalizm’in kuşatılması ve Cumhuriyetin
temel yasalarının içeriğinin yozlaştırılması sürecinde DİB yasası yeniden düzenlenmiş ve bu konudaki 633 sayılı Yasanın 1. maddesinde şu hükme yer verilmiştir:

“İslam dininin inanç, ibadet ve ahlâk esasları ile il­gi­li işleri yürütmek, konusunda toplumu aydınlatmak ve iba­det yerlerini yönetmek.”

Böylece DİB verilen “toplumu aydınlatma” göreviyle, fetva yetkisi tanınmış,
bir anlamda siyasetin içine çekilmiştir.

Öte yandan; Osmanlı yönetimi her ne denli, son dönemde Batı anlamında tıbbiye ve harbiye okullarını açmış ise de, eğitimde medrese ve yabancı okullar çoğunlukta idi.
Bu durumun farkında olan “Kurucu Baba” Mustafa kemal Atatürk,
henüz sıcak savaşın sürdüğü koşullarda (16 Temmuz 1921’de) Maarif Kongresini toplamış ve burada yaptığı konuşmada:

  • “Eski dönemin hurafelerinden ve doğuştan gelen yeteneklerimizle hiç de ilgisi olmayan, yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelen bütün etkenlerden tamamıyla uzak, ulusal karakterimize uygun bir eğitim sisteminin uygulanmasına..” duyulan gereksinimi dile getirmişti.

Kurtuluştan sonra Türkiye’nin geleceği için yaşamsal önemde olan ulusal ve çağdaş eğitimin temelleri atılmaya başlanıldığında, “Eğitim Andı” olarak bilinen metin,
bir genelge ekinde duyurulmuştur. Söz konusu genelgede eğitimin amacı;

  • “Toplumsal yaşamda, dünya ve ahret cezaları korkusundan doğan ahlak yerine özgürlük ve düzenin uzlaşmasına dayanan geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak.” cümleleriyle özetlenmişti.

Gerekçesinde;

“… 2 tür eğitim bir memlekette 2 tür insan yetiştirir. Bu ise duygu ve düşünce birliğine ve dayanışma amaçlarına tamamıyla aykırıdır.” vurgusu yapılan,
öğretim birliği (tevhid-i tedrisat) ile ilgili yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte;
Osmanlı döneminde geçerli olan ikili yapının ortadan kaldırılması hedeflenmişti.

Böylece; ulus-üniter devlet kurmak ve bunu korumak zorunda olan ülkemiz de,
hem eğitim hem de kültür yönünde, çağdaşlığa yönelmenin yasal zemine kavuşmuştu.

Eğitimin amacı ve verilecek derslerin içeriği;

  • geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” olduğu için,

bu amaç doğrultusunda, çoğunluğu İslami kurallara bağlı toplumumuz için gerekli
imam-hatiplerin yetişmesine 430 sayılı Yasa’nın 4. maddesi olanak tanıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, özgür ve uygar uluslar topluluğu içindeki yerini almaya yönelik olarak öbür devrim yasaları ile birlikte, 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konulan yasalar sayesinde ve hepsinden önemlisi; Kemalist ilkelere bağlı yönetim sayesinde çağdaş Türkiye’ye kavuşmaya yönelmişti.

Atatürk’ün yönetiminde ve Kemalist hedefler doğrultusunda yoluna devam eden Türkiye, Batı devletlerinin Rönesans ve Reform ışığında yüzyıllarda gerçekleştirdiği başarıları birkaç yıla sığdırmayı başarmıştır (bkz. dipnotu).

Cumhuriyetin erdeminin ayrımında olmayan ve bu gelişmeyi içine sindiremeyen Osmanlı kalıntıları sinsi çabalar içinde iken, Batılı tarafsız yazarlar

  • Türkiye’yi devrimcilik anlamında, Fransız İhtilali’nden ve
    Sovyet Dev­rimi’nden daha ileride bulmuşlardır.

Onlara gö­re; Sürekli devrim anlayışı, Türkiye’ den başka hiçbir ülkede bu denli köktenci bir tutumla uygulanamamıştır. Fransız İhtilali, si­ya­sal kurumlar arasında sınırlı kalmış, Sovyet Devrimi sos­yal alanları sars­mıştır.

Yalnızca Türk Devrimi, siyasal kurum­ları, sosyal ilişkileri, dinsel alışkanlıkları,
aile ilişkilerini, ekono­mik yaşamı ve toplumun moral değerlerini ele almış ve
bun­ları devrimci yöntemlerle, köklü bir biçimde yenile­miş­tir.

Her değişim yeni bir değişime neden ol­muş, her ye­nilik bir başka yeniliğe
kaynaklık etmiştir. Ve bunların tü­mü­nün halkın yaşamında yer tutmuştu.

Egemen güçler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulu olduğu coğrafya, coğrafi, stratejik,
yer altı ve yerüstü zenginlikleri yönden olağanüstü üstünlüklere sahip olduğunun ayrımında oldukları için, Türkiye’yi çok kısa zaman diliminde yeryüzünün en saygın konumuna yükselten Kemalizm’in önünün kesmenin sinsi çalışmasını yürütmekte idiler.

– Köy Enstitülerinin kapatılması,
– Halkevlerinin yok edilmesi,

geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak”içerikli eğitim anlayışının yozlaştırılması ve

NATO’nun,
Dünya Bankası’nın,
IMF’nin ve
benzeri kökü dışarda kuruluşların Türkiye’ye yerleşmesi,

Kemalizm’i dondurması bu çabalar sonrasında oldu.

Düşündürücü olan ise; Türkiye’yi yönetenlerden daha çok, Türkiye’de gözü olanlar Türkiye’nin farkında idiler.

3 Mart 1924 günü yürürlüğe konan Devrim Yasaları ile Cumhuriyet’in niteliği belirlendi.
Buna göre; çağdaş dünyaya erişmek, onları da geçmek için çağdaşlığın vazgeçilmesi olan laik eğitim sistemine yer verilmiştir.

Bugün Türkiye’nin;

-Uluslararası bir saygınlığı var ise,
-Bölgesinde güçlü bir konuma sahip ise
-Avrupa Bilirliğine tam üyelik için başvuruda bulunulmuş ise

Hiç kuşkusuz 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konan Devrim Yasalarının yadsınamaz katkıları olduğundandır. Bugün Türkiye,

-Bölgesinde kimi tehditlerle karşı karşıya ve uluslararası kuruluşlarca kuşatma altına alınıyor ise,
Avrupa Birliği’ne tam üyelik, verilen tüm ödünlere karşın geçekleşmiyor ise,

Daha da önemlisi günümüzün Türkiye’si, Atatürk döneminde olduğu gibi uluslararası saygınlığını koruyamıyor, komşuları ile sorunlar yaşıyor ve bölgesinde hak ettiği; ekonomik, siyasal ve askeri üstünlüğe sahip değilse…

Bilinmeli ki; Kemalizm’in yasal dayanağını oluşturan, 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konan Devrim Yasalarının ilke ve amaçlarından uzaklaşılmış olmasındandır.

Dünyanın merkezinde kurulu olan Türkiye’nin, bölgesinde etkin ve saygın bir ülke olma özelliğine kavuşması ve bu saygınlığının sürekli olması için;

geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” hedefli eğitimi gerçekleştirecek
siyasal kadrolara şiddetle gereksinim bulunmaktadır.

A. Saltık’tan dipnot     :

Ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee der ki;

“Batı dünyasındaki Rönesans, Reformasyon, bilim ve düşünce devrimi, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’ni, ATATÜRK, bir insan ömrüne sığdırmıştır.”

Prof. Dr. Güngör URAS : BİYOENERJİ

BİYOENERJİ

portresi

 

Prof. Dr. Güngör URAS
Milliyet, 07.09.2016

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’de elektrik üretmek için kurulu güç 76.550 megavat. Üretilen elektrik 260 milyar kilovat saat. Üretilen elektrikte, yenilenebilir enerji türlerinden rüzgâr enerjisinin payı % 4.3, jeo-ermal enerjinin payı %1.3. Güneş ve biyoenerjiden üretilen elektriğin payı henüz % yarımlar dolayında.

Güneşten sonra biyoenerji yatırımlarına da ilgi arttı. Son olarak Sütaş, Karacabey ve Aksaray’da biyoenerji tesislerinden elektrik üretmeye başladı. İki tesisin toplam kurulu gücü 11 megavat. İki tesis yılda 88 milyon kilovat saat elektrik üretecek.

  • Biyoenerji tesisleri havyan atıklarını ve özellikle hayvan dışkılarını elektriğe dönüştürüyor.

Bir büyükbaş hayvan günde 60 kg dolayında dışkı veriyor.

Enerji üretiliyor…
Hayvan dışkıları önce havuzlarda toplanıyor. Sonra, taşıma araçlarıyla enerji üretim tesislerine ulaştırılıyor. Dışkılar enerji üretim tesislerindeki özel depolarda 39°C ısı altında 40 gün çürütülüyor. Çürüyen dışkılar metan ve karbondioksit gazı çıkarıyor. Bu gazlar, benzin ve mazot motoru nasıl çalıştırırsa benzer şekilde enerji tesislerinin motorlarını çalıştırıyor. Çalışan motorlar elektrik üretiyor.
Elektrik üretirken motorları soğutmak için kullanılan sular ısınınca 90°C sıcaklıktaki bu su, enerji tesisinin çevresinde bulunan üretim tesislerinde değerlendiriliyor.

Gübresi de kıymetli

Bitmedi. Elektrik elde edilirken yakılan gaz bacadan çıkarken değerlendiriliyor. Bu gazdan yüksek sıcaklıkta buhar elde ediliyor. Bu buhar da üretim tesislerinde değerlendiriliyor.
Gene bitmedi, gazıyla elektrik jeneratörlerini döndüren hayvan dışkıları, gazı bittikten sonra özel işlemlerden geçirilerek gübreye dönüştürülüyor. Gazı alınmış dışkının beşte biri katı gübre, kalanı sıvı gübre haline getiriliyor. Katı gübre organik ve çok değerli. Sıvı gübre belli süre dinlendirildikten sonra arazi ıslahında, organik katkı maddesi olarak değerlendiriliyor.
Biyoenerjiden elektrik elde edilen tesislerin 1 megavat kurulu gücü 1 – 3 milyon dolar yatırım gerektiriyor. Biyoenerji tesislerinden üretilen elektrik, ana sisteme verildiğinde devlet kilovatına 13.3 sent gibi teşvikli bir tarife uyguluyor.

======================================

Evet dostlar,

Türkiye gerçek gündemine dönebilse.. izin verilse..
Oysa devasa sorunlar var çözüm bekleyen..
Bir “Kurban” bayramı daha geliyor.. Ne yazık ki “kurban” dan biz salt hayvan boğazlamayı anlıyoruz ve bu “bayram” da da 3-4 milyona varan sayıda hayvancağızı Tanrı’ya “kurban” ettiğimizi sanarak boğazlayacağız…

kurban_bayrami_ekim2013bogaz_kangolu

Oysa “kurban” sözcüğü gerçek anlamda Tanrıya yakın olmak ve O’nun rızasını kazanmak üzere var ve yeterli ise malvarlığından bir bağışta bulunmak demek yoksullara, hayır kurumlarına, gereksinimli insanlara..

(Kurban bayramı, Ekim 2013, Boğaz kan akıyor…)

Örneğin “ensar” olduğumuzu savladığımız 3 milyona varan Suriye – Irak göçmeninin gereksinimlerine yönelsek.. Bir adım daha atarak, günübirlik tüketim desteği değil de, bu kitleye özyeterlik kazandıracak nitelikte destekleri düşünüp uygulasak? “Kurban”ın alası olmaz mı??

Yine muazzam miktarda israf, çevre kirlenmesi, hayvanlara yürek sızlatan eziyetler, kendini yaralayan “acemi kasap” ve 9 gün boyunca “kan yollarında” (karayolları!) günde ortalama 15’in altına inmeyen sayıda insanımızı trafik cinayetlerine “kurban” vereceğiz..

Düşünelim          : Tanrı, kendisinin rızası için bir hayvan boğazlandığında mı yoksa, örneğin bir Suriyeli – Iraklı – Türk.. masum bir genç kız, çocuk yaşta fuhuş batağına düşmekten kurtarılır – eğitilir – iş sahibi olursa mı daha çok hoşnut olur??

İşte asıl “kurban” bu örnekte verdiğimizdir. “Kurban” sözcüğü yüzyıllar içinde ne yazık ki günümüzdeki yanlış anlamını yüklendi. Bu hatanın düzeltilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı öncü olmalı değil mi??

3-4 milyona varan sayıda hayvancağızı Tanrı’ya “kurban” ettiğimizi sanarak boğazlarken, Biyoenerji üretim kapasitemizi de daraltmış olmayacak mıyız ayrıca??

Bu toplum ne zaman “Reason d’etat” (Devlet aklı) ile yönetilir duruma gelebilecek ??

Sevgi ve saygı ile.
09 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Laiklik tarhana değil ki evde yapılsın…

Laiklik tarhana değil ki evde yapılsın…

Laiklik tarhana değil ki evde yapılsın…

Olup bitenin baş aktörleri, alnı secdeden kalkmayanlar.

Hâl böyle olunca, müesses nizamın ‘yancılarını’ dehşetli bir laiklik korkusu aldı. Her Allah’ın günü ‘Aman ha laiklik pek fena bir şey, sakın oyuna gelmeyin’ telaşlarının, biraz okumuşunun yeniden fırına verdiği ‘merkez-çevre’ teorisi yazılarının nedeni bu. Hani şu, uzun süre bir kesim entelektüelin ‘afyonu’ olan ‘merkez-çevre’ teorisi.

Hazır olun, İdris Küçükömer’in de hatırlanıp ısıtılması yakındır!

Müthiş bir telaş ve kızgınlık yaşıyorlar. 15 Temmuz’dan önce içlerinden biri, ‘laik azınlık Türkiye’den defolup gitmeli’ demişti. Dün de ilk kez duyduğum bir yayın organının yazarı laik kesimi hedef alarak, ‘… Geçti o günler, bedelini ağır ödersiniz. Evinizde laik olun,’ buyurmuş. Laikler için ‘bağnaz kabile’ demiş.

Demek ki Sivas’ta şair yakanları, domuz bağı ile insan katledenleri filan hep laik sanıyor!

İlginç tipler. Bir yandan ciddiye alınacak yanları yok, diğer yandan iktidarın yazarları konumundalar ve hitap ettikleri bir kesim var. Sanırım AKP’nin imaj yenileme çabasını da pek fark etmediklerinden frenleri tutmuyor.

Adamcağız bunları söylerken, Meclis’te İsrail’le ‘öpüşüp barışma’ yasası kabul edildi! Ayrıca ‘evde laik olmak’ ne demek Allah aşkına? ‘Güçler ayrılığı’ ilkesine; ‘anne, baba ve çocuklar arasındaki iş bölümü’ demek gibi bir şey…

Her ideolojinin/dünya görüşünün ‘çöküşünde’ ortaya çıkan hüzünlü çabalara tanık oluyoruz aslında. Koyu Kemalistlerin her fırsatta, düğün dernekte Onuncu Yıl Marşı okuması gibi. Onlar da bir türlü 11. yıla geçemediler!

1980’lerde başlayıp 90’lara damga vuran ikinci cumhuriyetçiliğin, post liberalliğin alıcısı kalmadı (neyse ki!) artık.

Muhtemelen önümüzdeki süreçte sosyal bilimcilerin eğildiği konular hızla değişecek, Türkiye siyasi ve düşünce tarihi bir kez daha ‘yeniden okunacak’ ve bu dönemin ‘yeni’ yayınları olacak. Hemen burada, Cangül Örnek’in (Can Y.) çıkan ‘Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı: Antikomünizm ve Amerikan Etkisi’ kitabını önermek isterim.

Her neyse. Dönemin tartışmalarından biri de laiklikti. Bolca laiklik yazısı kaleme alındı. Az sayıda kitap yayımlandı. Makalelerde bir yandan Türkiye’deki idari/hukuksal laiklik yorumları eleştiriliyor, diğer yandan genel olarak Türkiye tarihi bağlamında ‘laik’ düşünce/uygulamalar ele alınıyordu.

Kuşkusuz benim konuya dair cehaletimle de ilgili olabilir ancak bugün dahi şu laiklik-sekülerlik (ve laikçilik) ayrımlarını tam olarak anlayabilmiş değilim. Söz konusu ayrımlar, bazen hakikaten aralarındaki bir farka işaret etmek, zaman zaman da laik kesimi küçümsemek ya da aşağılamak (laikçilik) için kullanılıyor. İyi de İngilizce-Fransızca sözlükte, birinin karşısında diğeri yazıyor!

Anglosakson hukuk sistemindeki ülkelerin (ABD-İngiltere gibi) laiklik yorumuyla, Kıta Avrupası (Fransa) sistemine dâhil olanların laiklik yorumu arasında farklar var tabii. Buna mukabil iki hukuk sistemi arasındaki yorum/uygulama farklılıklarından hareketle kavramları bu denli zorlamayı, bambaşka anlamlar çıkarmayı, dediğim gibi, anlamıyorum.

Sonuçta işin özü değişmiyor. Laik ya da seküler denilsin, özen gösterilmesi gereken ölçüt, devletin yasa ve eylemlerinde ‘referansını’ herhangi bir inanca dayandırmaması gerekliliğinin kabulü. Fransa merkezli laiklik (özellikle 1905 yasasına dek) kuşkusuz daha kontrolcü.

Türkiye’de dini alanın, Mart 1924’ten bugüne bir devlet kurumu tarafından kontrol altına alınmaya çalışılması gibi. Bugünkü Anayasa’da da Diyanet İşleri Başkanlığı, dini bir kurum olarak değil, ‘genel idare’ içinde tanımlanıyor.

İyi hoş da, seküler olarak adlandırılan sistemler de ‘saldım çayıra mevlam kayıra’ değil ki inanç konusunda. Sürekli örnek verilen ABD Anayasası’nın ‘ek birinci’ maddesine göre özetle, ‘devlet bir dini kabul eden ve yasaklayan yasa çıkaramaz.’ Yani inançlar karşısında yansızdır.

Siz ABD Başkanı’nın (kuşkusuz dindarlara sempatik görünmek zorunda olan) örneğin bir baraj açılışında kurdele keserken (gerçi böyle bir şey de görmezsiniz ya, örnek diye veriyorum!) ‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına’ deyişine tanık oldunuz mu? Tahayyül edebilir misiniz?

Ülkeler arasında, yasa, gelenek ve uygulama farkları var. Çoğunun gerekçesi de tarihsel. Örneğin 16. yüzyıldaki dönüşümün sonucu olarak İngiliz hükümdarı, aynı zamanda kilisenin de ‘başı’ konumunda. Ancak Kraliçe kiliseye koşturup ayin yönetmiyor değil mi? Ya da Norveç’te Kral, yine tarihsel gerekçelerle Evanjelik Luteryen olmak zorunda.

Özellikle monarşilerde böyle gelenekler var. Önemli olan, çıkarılan yasaların ve idari uygulamaların, farklı inançlara mensup yurttaş kesimleri arasında adaletsizliklere ve ayrımcılığa neden olmaması. Geri kalan kural ve gelenekler, tarihsel birikimin sonucu ve çok büyük bir tartışmaya neden olmuyor.

Örneğin yine ABD’den örnek verirsek, Başkan’ın göreve başlarken İncil üzerine yemin etmesi gibi. Ya da Türkiye’de iki ‘dini’ bayramın ‘resmi’ tatil oluşunun Türkiye laikliği açısından sorun olmayışı gibi.

Adını ister laik ister seküler koyun; asıl önemli olan devletin ‘yeryüzü’ kuralları esas alınarak yönetilmesi. Tükiye’de, 1921 Teşkilatı Esasiye’nin birinci maddesindeki ‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ ifadesi ile tarihimizde ilk kez egemenlik hem ‘halka’ verildi, hem ‘yeryüzüne’ indirildi.

‘Egemenlik ulusundur’ demek, aynı zamanda ‘egemenlik Hakk’ın değil, halkındır’ anlamına gelir. Fransız devrimcilerinin yaptığı gibi. Bugün sokaklarda kimi kafası karışık ahali, bir yandan egemenlik ‘milletindir’ diğer yandan ‘Allah’ındır’ derken, ne dediğini bilmez halde.

Çünkü birine verdiğinizde diğerine vermemiş oluyorsunuz!

‘Efendim Türkiye’de halkın tamamına yakını Müslüman!’ Kim saydı ve nasıl sayılabilir bilmiyorum ama doğru kabul edelim. Büyük çoğunluğun Müslüman olduğuna kuşku yok. Güzel kardeşim, laik/seküler demokrasilerin halklarının ‘çoğunluğu da’ Allah’a ve bir ‘dine’ inanıyor. Yani örneğin ‘kurşunkaleme’ tapmıyorlar.

Mesele, halkın çoğunluğunun bir dine inanması değil, devletin yasa ve eylemlerinde o çoğunluk dininin kurallarına göre hareket edip etmemesi; bir inancın taraftarı olup olmaması.

Darbe girişimi öncesinde ‘dindar toplum’ ve ‘dinin hâkim olduğu devlet yönetimi’ özlemleri açıkça dile getiriliyordu. Sonrasında ise aynı kitlede müthiş bir telaş başladı. Çünkü ‘liyakat, akıl, hak etme’ gibi son derece ‘laik’ bir terminoloji dolaşımda.

Şimdi bırakalım devletin sıfatı seküler mi olsun, laik mi olsun sohbetlerini. Bir işe başvuran yurttaş, o iş için gerekli sınava girerek ve adil değerlendirilerek mi işe alınacak; yoksa cebinde taşıdığı tarikat kartvizitine göre mi? 80 milyonluk bu denli karmaşık bir toplumda ‘idarenin dili’ yansızlaşacak mı, yoksa fırın açılışı yaparken dahi bir dine referansta ısrar mı edilecek?

Eğitim sistemi çağın gereklerine göre mi, yoksa inancın gereklerine göre mi örgütlenecek? Bürokraside liyakat mi, yoksa kırmızı yanaklar badem bıyıklar mı öncelikli olacak? Bir insana bakıldığında ‘insan mı’ görülecek, yoksa dindar ya da olmayan kadın ve erkek mi?

Bir kadına bakıldığında kadın mı görülecek, yoksa etek, bluz ve türban mı? Dostlar alışverişte görsün diye Fransa’da Charlie Hebdo katliamı sonrası yürüyüşe katılanlar, kendi memleketinde Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya gibi insanlara çile çektirecek mi, çektirmeyecek mi?

Türkiye’de laikliğin yorumu ve zamanında mahkeme kararlarına konu olmuş halinde sorunlar olduğu, haksızlıklar yapıldığı sır değil. Ancak haksızlıkların sorumlusu, laiklik ilkesi değil. İlkenin, o dönemin ruhuna uygun ve yanlış yorumlanması. Diyeceğim, örneğin üniversitedeki türban yasağının laiklikle değil, yargı ve idarenin hödüklüğüyle ilgisi vardı!

Böylesi açmazlarımızın kökeninde, her şeyin ‘ele alma düzeyini’ birbirine karıştırıp toplumsal ve siyasal sorunları, hukuk/mahkeme yoluyla çözme gibi son derece hatalı bir eğilim var. Ne yazık ki bu heves Türkiye’nin berbat bir hastalığı ve tedavi edilemiyor.

İslamcı partileri kapatıp laikliği koruduğunu düşünen, Kürt partilerini kapatıp siyasetçilerini yargılayarak Kürt sorununu çözdüğünü düşünen, HSYK yapısını değiştirip yargı bağımsızlığını sağlayacağını düşünen kafa bu.

Bugün de aynı zihniyet ya da hukuk algısı, OHAL KHK’sinden başka her şeye benzeyen OHAL KHK’leri ile TSK’yi yeniden örgütleyerek, siyasal sorunlarımızı çözeceğini dile getiriyor örneğin. Sanki darbeye girişenler, bunu mevzuata bakarak yapıyormuş gibi! Bu akıl fikir almaz hukuk/devlet algısı, başka yazının konusu olacak.

Türkiye bu haldeyken, aklı başında insanlar ‘birlikte yaşam’ dileklerini ifade edip çözüm için kafa yorarken; dini duyguları sömürmeye doyamayıp okumuşlara duydukları nefreti gizleyemeyenlerin telaş ve kızgınlığı, anlaşılabilir.

Nihayetinde, çöken bir ideolojinin savunucularından söz ediyoruz. Anlamaya anlıyoruz da, işi buralara getirmek, laik kesime tehditler savurmak, ‘defolup gidecekler’ buyurmak, ‘bedel ödetmekten’ söz etmek yine de pek sağlıklı bir zihnin ürünü olmasa gerek.

Filozof, ‘aynı nehirde iki kez yıkanılmaz’ demiş zamanında. Bu muhteremler küçük ve bulanık bir gölet bulmuş, çimiyor da çimiyor…

Yazı önerisi: Her zaman çok gerekli yazılar kaleme alan birinci sınıf bir ‘hukukçu-gazeteci’ olan Çiğdem Toker’in, devletteki dönüşümün hukuksal boyutlarını anlattığı son yazılarını özellikle öneriyorum. Varlık Fonu’na ilişkin olanı buraya ekliyorum.
(diken.com.tr’den alınmıştır.)

SON 10 YILDA DİYANETTEN 5 BİN KİŞİ YAN GEÇİŞLE BAŞKA KURUMLARA KAYDIRILDI

SON 10 YILDA DİYANETTEN
5 BİN KİŞİ YAN GEÇİŞLE
BAŞKA KURUMLARA KAYDIRILDI

portresi, Gülümseyen
Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 


Değerli arkadaşlar,

(AS: Bizim kapsamlı yorumlarımız yazının altında..)

Diyanet işleri Başkanlığı
‘nın resmi web sitesinde yayınlanan personel durum tablosundan anlaşıldığına göre, 2005-15 arasında (10 yılda) Başkanlığa 52985 yeni personel alınmış ve görünen o ki; bunlardan 4935’i yan geçişle başka kurumlara nakledilmiştir. Sonuçta 1.1.2005’te 71693 olan personel sayısı 48050 artarak 1.1.2015’te 119743’e ulaşmıştır.

Özetle son 10 yılda yıllık net personel artış hızı ortalama %5,3 olmuştur. Oysa Türkiye’nin son 10 yılda ortalama nüfus artış hızı %1,38’dir;
yani Diyanet’teki Personel artışı gereksinimin yaklaşık 4 katıdır.
2015 ve 2016 rakamları belli değil; eğer aynı artış hızıyla gelindiyse, 1.1.2016’da Diyanet’in Personel (kadro) sayısı 125 binin üzerinde demektir. Bir başka anlatımla, T.C. Devlet memurlarının %5’i Diyanet’te çalışıyor.
Sevgilerimle. æ
21.04.201

    2004……….71.693  (+  8606)

    2005……….80.299  (-    489)
    2006……….79.810  (+  4385)
    2007……….84.195  (-  1162)
    2008……….83.033  (-   1182)
    2009……….81.851  (+   2306) 
    2010……….84.157  (+ 14398)
    2011……….98.555  (+   6917)
    2012………105.472  (+ 16373)
    2013………121.845  (-   2102)

    2014………119.743

======================================

Dostlar,

3 gün önce (18.4.2016) bu sitede ”DİYANET KALDIRILMALIDIR” başlıklı yazısını yayımlamıştık Sayın Prof. Ercan’ın.. (http://ahmetsaltik.net/2016/04/18/diyanet-kaldirilmalidir/)
İki yazının birlikte okunmasında yarar var.. O yazının altında bizim de yorumlarımız olmuştu.

Devlet Personel Başkanlığı’nın 31.12.2015 günü verisi ile 3 339 000 kamu çalışanı var ülkemizde. (file:///C:/Users/user/Downloads/kamu_per_ist_tur_gore_dagilim_312015.pdf)

Buna göre 119 743 / 3 339 000 =% 3,6.. Her 1000 kamu çalışanının 36’sı Diyanet’te!
Mart sonunda işsiz sayısı 3 milyonu ve %11’i aşarken.. Son 5 yılın en yüksek resmi verisi!
Üniversite bitirmiş onbinlerce öğretmen atama bekler, çöpçülük yapar, intihar ederken..
Kamu personeli seçmelerinde görüşmelerin (mülakat) video kayıtları kaldırılmış ve
dinci içerikli sorular özellikle eleme amaçlı öne çıkarılırken..

Tüm bunları, adı ”ADALET ve KALKINMA PARTİSİ” olan AKP yapıyor.. 13,5 yıldır..

En az 125 bini aşkın DİN GÖREVLİSİ var bu ülkede ve yalnızca bir dinin (İslam),
yalnızca bir mezhebinin (Hanefi) öğretisini herkese zorla dayatmakta..

Anayasada zorunlu din dersleri duruyor ve AKP, AİHM Kararlarını hiçe sayarak dinci – faşist dayatmasını sürdürüyor, hatta genişletiyor.. 4+4+4 ilkelliği yetmezmş gibi; ilköğretim öncesi DEĞERLER EĞİTİMİ saçmalığı, 5 yaşındaki çocukların camilere götürülmesi, çok sayıda dinci vakıf – dernek – tarikat – tekke – türbe – zaviye – yurt – Kuran ve Arapça kursları…
Ne tuhaf ki, örneğin Karaman’daki bu tür evlerden Karaman Valiliği habersiz!

Bunların finansmanı karanlık..
Sayıları bilinmez (meçhul)..
Binlerce Kuran kursu (5 bin+!), bu devirde onbinlerce HAFIZ.. (120 binden çok!)

Kuran’ı anlayarak öğrenmek yerine Arapça ezberleyerek bir ZİHİNSEL SOYKIRIM!

Türkiye’nin ulusal gelirinin hangi oranda bu alanda kullanıldığını bilemiyoruz.
Ancak salt Diyanet’in bütçedeki anormal payı ile sınırlı değil..
Hepimizin vergisi ile yapılıyor bunlar..
Farklı din – mezhep üyeleri vergiyi zoraki veriyor ama bu hizmetlerden yararlanmıyor.
Kendi inancına dönük hizmetleri DİB vermiyor.

Bu dayatma vergi adaletine de, inanç özgürlüğüne de, hakkaniyete de, hukuka da, vicdana da DİNE DE sığmaz! Din dışı, Etik dışı ve immoraldir..
Dincilerin anlayacağı dille de yazalım : Kul hakkı yemektir, günah-ı kebirdir!

Diyanet, Türkiye’nin devasa sektörlerinin başındadır!
Gereksiz cami yapımı ısrar ve inatla sürdürülmektedir.
Altta birkaç kat artık ticaret yerleridir.. İbadet katı gittikçe Tanrı’ya yaklaşıyor böylelikle!
Merhum Uğur Mumcu ne denli isabetle yazmıştı nerdeyse 30 yıl önce :

  • TARİKAT, TİCARET, SİYASET..İmamın – müezzinin – vaizin lojmanları hazırdır..
    Külliyenin bu son 2 müştemilatının elektrik – su – temizlik giderleri nasıl karşılanıyor acaba?
    Kadro devletten, elektrik – su – doğalgaz.. yine yurttaşların vergilerinden..
    Ama örn. CEMEVLERİ ibadet yeri değil Diyanet’e göre..
    20+ milyon ALEVİ yurttaş (nüfusun 1/4’ü!) görmezden gelinerek
    ”camiye buyursunlar…” deniyor..

Bizim Sünni – Hanefi Müslümanlarımızın inanç hoşgörüsü – vergi adaleti anlayışı –
camilerin giderlerinin onlardan yararlanmayan ve yararlanmak istemeyenlere de yüklenmesi… anlayışları da işte bu denli.. Gene de Diyanet, sıklıkla HURAFE üretmekten hiç geri durmuyor.

KUTLU DOĞUM HAFTASI saçmalığı bunlardan birisi..

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı törenlerini perdelemek için uydurulan bir saçmalık.. Kaç kez yazdık.. Bir insanın 1 gün doğum günü olur, doğum haftası diye bir şey yoktur.. Ayrıca Araplar Hicri Takvim (Ay takvimi, Lunar yıl) kullanıyor ve 354 gün bu yıl.
Biz Miladi yıl kullanıyoruz ve 1 yıl 365 gün. Bu yüzden Kurban ve Ramazan Bayramı her yıl
11 gün erken geliyor.. Peygamberin doğum günü – haftasının da her yıl 11 gün geriye çekilmesi gerek ama Diyanet onu çaktı oraya, 23 Nisan haftasına.. Bu ahlak dışı girişimi Peygamber onaylar mıydı acaba? Tanrı yutuyor mu acaba ?? Müslümanlar kimi kandırıyor??

Diyanet kimi kandırıyor ??
Az okuyan, eğitimsiz bırakılmış yığınları.. AKP’ye oy veren milyonları..
Bu milyonlar bir fark etseler gerçekte AKP’nin yaptıklarının nasıl din sömürüsü olduğunu!
O yüzden AKP – Diyanet ve uzantıları da yoğuuuuun mu yoğun sözde din eğitimi ile maskeleyerek imam-hatiplerde beyin yıkamayı sürdürüyorlar. Varlık nedenleri çünkü!*********
Diyanet amacının dışına çıktı..
Tekke – türbe – tarikat – zaviye benzeri yerleri, Büyük ATATÜK pislik yuvaları” diyerek kapatmıştı.. Şimdi ise bu pislik yuvaları illegal olmakla birlikte fiilen vardırlar..
Diyanet alanına egemen olmuşlardır.. İnanç kurumları adı altında AKP, eylemli (fiili) durumu yasallaştırmaya çabalamaktadırDiyanet İşleri Başkanlığı (DİB) gerçek işlevinden uzaklaş(tırıl)mış, söz konusu
pislik yuvalarının aleti olmuştur, hatta adeta onlara meşruluk zemini sağlamaktadır.
Bu durumuyla Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ivedilikle tasfiye edilmesi kaçınılmaz olmuştur..Günde 5 vakit hoparlörleri sonuna dek açarak ezan okuma terörü topluma dayatılmaktadır ve
DİB bu ciddi soruna uygarca bir çözüme yanaşmamaktadır. Adeta güç gösterisi yapılmaktadır!
En azından ilgili Yönetmeliğe uyarak 55 dBA’yı geçmeyen bir ses düzeyi aşılmamalıdır.
Büyük ATATÜRK
ne güzel söylemişti               :
– ”Tekkeler kesinlikle kapanmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti, her kolda doğru yolu gösterecek güce sahiptir. Hiçbirimiz tekkelerin uyarmasına muhtaç değiliz. Biz uygarlıktan, bilim ve teknikten kuvvet alıyoruz ve ona göre yürüyoruz; başka bir şey tanımayız. Doğru yoldan sapmışların amacı, halkı kendinden geçmiş ve abdal yapmaktır. Halbuki halkımız, abdal ve kendinden geçmiş olmamaya karar vermiştir. Bunlar basit bir iş görünür; fakat önemi vardır. Biz dünya ailesi içinde uygarız. Her görüş noktasından uygarlığın gereklerini uygulayacağız.”
1925 (Mustafa Selim İmece, Atatürk’ün Ş.D.K. ve İS., s. 68)

Tarikat Yapılanması ile İlgili Görüşü:
– ”Ölülerden yardım istemek, uygar bir toplum için ayıptır. Var olan tarikatların amacı kendilerine bağlı olan kimseleri dünyevî ve manevî yaşamda mutluluğa eriştirmekten başka ne olabilir? Bugün bilimin, tekniğin, bütün kapsamıyla uygarlığın alevi karşısında filân veya falan şeyhin yol göstermesiyle maddî ve manevî mutluluk arayacak kadar ilkel insanların Türkiye topluluğunda varlığını asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki,
Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.
En doğru ve en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır.” 1925 (Atatürk’ün S.D.II, S. 215)(http://www.ataturkinkilaplari.com/ao/60/ataturk%E2%80%99un-tekkeler-ve-tarikatlar-ile-ilgili-sozleri-%E2%80%93-gorusleri.html)******
Türkiye bunları da aşacak elbet.. Tarihin tekerleği geriye döndürülemeyecek..
Ama çoook zaman yitiriyoruz.. Batı ile aramızdaki farkı azaltamıyoruz, ara daha da açılıyor..
Ne yazık ki yaygın halk kitleleeri bu yıkıma karşı ilgisiz, kayıtsız, künt..
Hatta ranta tutsak!?
Sevgi ve saygı ile.
21 Nisan 2016, Ankara

 

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

DİYANET KALDIRILMALIDIR başlıklı bu yazımızın pdf biçimi :
Diyanet_Kaldirilmalidir

SARIHAN: BİLİM VE İNANÇ İKİ AYRI KAVRAMDIR

SARIHAN: BİLİM VE İNANÇ İKİ AYRI KAVRAMDIR

Ankara Milletvekili Şenal Sarıhan hastanelerde başlatılmış olan “Din Psikoloğu” adı altında ihdas edilen kadroları meclis gündemine taşıdı.İstanbul, Ankara, Kayseri, Ordu, Samsun ve Erzurum’da pilot uygulama olarak hastanelerde “Manevi Destek Birimleri” oluşturulmuş ve bu birimlerde din psikolojisi ve çeşitli sosyal bilim alanlarında yüksek lisans ve doktora mezunu isimlerden oluştuğu iddia edilen 20 uzman, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde gördükleri eğitim sonrasında göreve başlamışlardır. Hastalara, hastalığın yarattığı olumsuz duygulardan uzaklaşma, farkındalık, moral ve motivasyon desteği sağlama amacıyla ve “Din Psikoloğu” sıfatıyla atanan bu görevliler, Ankara’da Numune, Demetevler Onkoloji, Ulus ve Etimesgut Devlet Hasteneleri’nde; İstanbul Başakşehir, Kayseri, Ordu, Samsun, Erzurum Devlet Hastaneleri’nde görev yapmaya başlamışlardır.

Şenal Sarıhan Başbakan’ın yanıtlaması istemiyle verdiği önergesinde;

* “Adı geçen Manevi Destek Birimlerinin kurulması kararını ne zaman ve hangi kurum tarafından alındığını, bu birimlerin oluşturulacağı pilot uygulama illerini ve bu illerdeki hastanelerin neye göre belirlendiğini, Ülke çapında da bu birimler tüm hastanelerde oluşturulacak mı?” diye sordu.

Ankara Milletvekili Şenal Sarıhan çok sayıda üniversitelerin psikoloji bölümünden mezun varken ve bu kişiler atanamamışlarken, manevi destek birimi adı altında kadro ihdas edilen böyle bir birime tepkisini ‘’Psikologlar psikoloji eğitimi, İmamlar ise din eğitimi alırlar. Görevler karıştırılmamalı! Manevi Destek Birimleri oluşturulacaksa, burada alanında bilimsel eğitim almış Psikologlar istihdam edilmeli’’ dedi.Sarıhan önergesinde; şu sorulara yer verdi:

* Uzman sıfatıyla toplam kaç kişinin alınacağını, bu kişilerin görev tanımının ne olacağını, İstihdam edilen kişilerin kadrolu olarak mı sözleşmeli olarak mı görev yapacağını, kadro duyurularının nasıl yapıldığını, Görevlendirilen bu kişiler neden Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından bir eğitime tabi tutulduğunu, Türkiye’de her yıl sayıları artan psikoloji bölümü mezunlarının bu ve benzeri kadrolara atanmasının sağlanması yerine, neden özellikle din alanında, hatta belli bir dinin belli bir anlayışı temelinde eğitim alanların bu kadrolara alınması sağlandığını, Farklı din ve inanç mensubu hastaların, ataistlerin ve agnostiklerin böyle bir hizmeti kendi din, inanç ve felsefi anlayışlarına göre alabilme olanakları yaratılacak mı ve 7 Ocak 2015’te Diyanet İşleri Başkanlığı ile Sağlık Bakanlığı arasında imzalanan protokol uyarınca Diyanet İşleri’nde görevli ve pedagojik eğitim almış din görevlileri zaten hastalara manevi destek ve moral vermek amacıyla hastanelerde görev yapmakta iken din psikoloğu adı altında böyle görevlendirmeler yapmaktaki kamusal yarar nedir?
(http://chp.org.tr/Haberler/4/sarihan-bilim-ve-inanc-iki-ayri-kavramdir-19933.aspx, 18.4.2016)

=============================================

Yürrüüüü ey AKP!

Senin için sınır yok..
Kadrolaş çaycıya, kapıcıya dek..
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığında (TİB) öyle yapmadınız mı?
“Gene de” (!?) 50 milyon insanın kişisel verilerini sızdırmadınız mı??
Bütün okulları imam-hatip yap..
Bütün millet öncen imam – hatip eğitiminden geçelim..
İslam dininde kadın imam olmazmış; boşver.
Burası cihat ülkesi.. Dar-ül harp bölgesi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün
caaanım Türkiye Cumhuriyeti. Cihat kadrolarını yetiştir, acele et, sakın ödün verme!
Hedefe giden her yol mübah.. N. Machiavelli halt etmiş, O senin eline su bile dökemez..
Hem Bakan Prof. Veysel Eroğlu’na göre biz NASA’dan daha iyiyiz!?

Yaşasın AKP ve sınırsız, duraksamasız, çekinmesiz… dinci kadrolaşması!

Qou vadis RTE?
Qou vadis AKP?

Sevgi ve saygı ile.
18 Nisan 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com