Silahlanma ve açlık

Silahlanma ve açlık

Cevat Turan / Şair ve Yazar
Cumhuriyet, 2.4.19

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Dünya, üzerinde doğan her bir insana ve her bir canlıya ait. Kimsenin diğerinden bir karış fazla hakkı olmaması gerekirken bu açlık, bu şiddet ve çatışmalar kimin iktidarını güçlendiriyor?

Rusya’dan alınması planlanan S-400 füzeleri ve Amerika’ya sipariş edilen ABD’nin çark etmeye kurgulu F-35 anlaşması gündemden düşmüyor. Bu arada Türkiye F-35 için 900 milyon $ ödeme yapmış durumda. Toplam 116 uçak için 25 milyar $ daha ödeme yapılacak. Silahlanma, savunma harcamaları bu denli çok gündeme geldikçe bize de bu soruna bir göz atma görevi düşüyor.
Dünyada neler oluyor?
Silahlanma konusunun Soğuk Savaş dönemi sonrasında azalmasını beklerken yeniden tırmanışa geçiyor olmasının ideolojik ötekileştirme-düşmanlaştırma politikalarının da yükselişe geçtiğinin işareti olabilir mi? Avrupa’nın birçok ülkesinde ve ABD’de milliyetçilik tırmanışa geçmiş durumda. Militarist politikalar soğuk savaşa geri dönüşü mü gösteriyor bize
* Emperyalizm düşmansız var olamıyor!
Mutlaka bir öteki “kötüye” ihtiyaç duyuyor.
Yeni düşman artık dinsel ayrımcılık üzerine mi kurgulanıyor?

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından açıklanan küresel silahlanma raporunda, dünyadaki savunma harcamalarının 1 trilyon 739 milyar Dolara yükseldiği gösteriliyor. Bu sıralamada başı tabii ki ABD çekiyor ve 700 milyar $ payı var. Çin 228, Rusya 66.3, Fransa 57, İngiltere 47.2, Almanya 44.3 milyar $ olmak üzere, Suudi Arabistan ise yıllık gelirinin % 10’unu savunmaya ayırıyor. Türkiye 18.2 milyar $ ile 15. sırada yer alırken; Hindistan, İspanya, İtalya, Brezilya, Güney Kore, Kanada da kayda değer bir silahlanma tırmanışı içinde. Kuzey Kore ve İran’ın bütçesi ise tartışmalı.

Peki düşman kim?
Bu ağır silahları, füzeleri, mermileri kimin bedeninde uygulamayı tasarlıyorsunuz? Hangi halkın, hangi kadının, hangi bebeğin bedenini hedef seçtiniz? Dünyada 300 trilyon dolarlık dönen finansal bir işlem hacmi varken,

  • Her 5 saniyede bir bebeğin açlıktan ölmesinin tarifi olabilir mi?

Bunun adını ne koymalıyız? 
Savaşlar, kuraklık, iç göçler, mezhep çatışmaları nedeni ile şu ana dek 155 milyon bebek kötü beslenme ya da hiç beslenememe yüzünden gelişimini tamamlayamıyor. Sakatlık (AS: bu sözcük bir yasa ile tüm yasalardan çıkarıldı; “engelli  yeti yitimli demek gerekiyor..) ve hastalıklar ise bir insanlık dramı.

  • Küresel Açlık Endeksi’ne baktığımız zaman dünyada yaklaşık 815 milyon insan açlık canavarının pençesinde yaşıyor.

Ve yine 119 ülkenin 52’sinde ciddi açlık varken o ülke elitlerinin böyle bir derdi yok. Saraylar, aşırı tüketim ve lüks içinde yaşam hız tanımazken, varsıllıkla, yoksulluk arasındaki uzlaşmaz çelişki tedavi edilemez bir biçimde derinleşiyor. Bu açmaz yeniden sınıf mücadelesini bir seçenek olarak toplumların önüne koyabilir mi? 
Sizi rakamlarla boğmak istemiyorum ancak rakamlar vermeden de konunun yakıcılığı ne yazık ki sözcüklerle tarif edilemiyor. Rakamlar gerçekten incitici ve acı konuşuyor. 
Birleşmiş Milletler (BM) her yıl açlık konularında yeni raporlar yayımlıyor. Gerçekten çok çarpıcı.

Kongo’da 3.8 milyon, Somali’de 2.9, Yemen’de 8.4 milyon olmak üzere Çad, Zambia, Liberya, Madagaskar, Myanmar, Bangladeş, Burindi, Nijer, Malavi, Eritre, Orta Afrika Cumhuriyeti yaşamla ölüm ve sakat (AS: engelli!) kalma arasında gidip geliyor. Daha bu tabloya yanı başımızda yaşanan Irak, Suriye, Libya, Filistin sorununu yazmadık bile. Yukarıdaki sayı ile tarif edilenler bir sayıdan ibaret değil, onlar birer insan.

Açlığın en can alıcı biçimde çocukları, kadınları ve etnik kümeleri etkilediği belirtiliyor. Bugün ne yazık ki dünyada 68 milyon kişi evinden, yurdundan, toprağından kopartılmış durumda. Bunların 22.4 milyonu kendi ülkesi sınırları dışında göçmen ve yurtsuz yaşamakta.

Siz hiç toprağından, kökünden kopartılmanın acısını yaşadınız mı?

Bu yeşil, yeryüzü cenneti dünya, üzerinde doğan her bir insana ve her bir canlıya ait. Kimsenin öbüründen bir karış fazla hakkı olmaması gerekirken bu açlık, bu şiddet ve çatışmalar kimin iktidarını güçlendiriyor?

  • İnsanlık bu acı ve adaletsizlik karşısında neden örgütlenemiyor?

İyilik dağınıkken, kötülük neden bu denli örgütlü? İnsanlığa artık bir yol gerek.

Ya yeni bir yol bulunacak ya da yeni bir yol bulunacak.

Bu yol, hâlâ demokratik bir sosyalizm modeli olabilir mi?

===============================================

Dostlar,

BM’nin Gıda – Tarım işlerinden sorunlu resmi uzmanlık örgütü FAO (Food and Agriculture Organisation, Roma) her yıl küresel açlık haritası yayımlıyor.

2018 yılı Küresel Açlık Haritası aşağıda..

FAO global hunger map 2018 ile ilgili görsel sonucu

Birlikte inceleyelim ve soralım :

16 Ekim 2018 Dünya Gıda Günü FAO açıklamasına göre küresel açlık 6 milyon daha artarak 21 milyona erişti! Açlık azaltılamıyor, ama artıyor.. Dünya nüfusu %1,15 hızla büyümede (Türkiye’de 2018’de %1,47 oldu!). 7,5 milyar dünya nüfusu 1 yılda 7,5 milyar X 0,0115 = 86,25 milyon artacak… Her yıl 1 Türkiye nüfusu ekleniyor “sonlu” dünyaya..

Bu üreme hızı, Papa‘nın bile uyarısıyla “TAVŞANLAR GİBİ ÜREMEYİN!” sürdürülemez. Türkiye ve dünya hızla, nüfusu azaltıcı (anti-natalist) demografi politikalarına geçmek zorundadır.

  • Haritada alarm veren ya da ciddi AÇLIK SORUNU genellikle Müslüman ülkelerde! Niçin??

Özellikle mezhep ayrımı nedeniyle S. Arabistan tarafından bombalanan mazlum bir başka Müslüman ülke Yemen’de..

Neden?? Tanrı fikrini mi değiştirdi?? “Yarattığı kulunun” rızkını artık ver(e)miyor mu?? Hani Müslüman olmayanlar “kafir” idi ve cehennemlik idi?? Bu “kafirler” bu dünyada insanca yaşadıkları için “öbür dünyada” cezalandırılacak ve cehennemlik olacak öyle mi?

Ya da bu dünyada açıktan geberen müslüman salt bu nedenle öbür tarafta cennetlik olacak öyle mi?

Din bu mu? Bu dinin adı ne?
21. yy’da bu “inanış” din olarak sunulup savunulabilir mi hangi “ortalama” insan yutar??

İnsanlık, başta Müslüman dünyası olmak üzere İslam adına hurafeleri dinden mutlaka ama mutlaka ve de hiiiiiiiiiiç ayak sürümeden ayıklamak zorunda. Hem de daha çok oyala(n)madan! Batı dünyası DİNDE REFORM – RÖNESANS sayesinde günümüz uygarlık düzeyine erişti.

İslam ve öteki dinler için de hiiiiiiiiiiiiiç başka bir yol gö – zük – mü – yor anlaşıldı mı molla!?

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)tarihsel ve çooooooooooook ağır bir vebal altındadır; ilerlemenin – aydınlanmanın ayak bağı olmayı artık bir yana bırakmalı; çağa uyum sağlamalıdır. Aksi takdirde din işte böyle “elden gider”. Unutulmasın, zaman değiştikçe hüküm de değişmek zorundadır.

Küreselleşen kapitalizm, İslam dinini de FETÖ eliyle sözde evcilleştirme ve vahşi sömürüye ses çıkarmaması için “terbiye etmeye” girişmiş durumda..

DİB bu hazin stratejik – tehlikeli gelişmenin ne ölçüde ayırdında ve ne yapmakta??

Sevgi ve saygı ile. 03 Nisan 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

MUSTAFA KEMAL’İ ANLAMAK

MUSTAFA KEMAL’İ ANLAMAK

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

Değerli arkadaşlar,

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Aradan 95 yıl geçmesine karşın Mustafa Kemal Atatürk’ü hala anlamamış olmak, daha da kötüsü anlamak istememek ve O’nun gösterdiği yolun tam tersine yönelmek Türkiye’nin utanç verici en büyük yanlışıdır.

Bugün Türkiye, Dünya bilim ve teknolojisine zerre katkısı olmayan, kapitalizmin boyunduruğunda, yaşamsal varlıklarını satarak geçinen, gelecek kuşakların yaşamını ipotek altına sokarak ayakta kalmaya çalışan 3. sınıf bir ülke ise; bunun tek nedeni Mustafa Kemal’i anlamamış olması, O’nun gösterdiği yoldan birlik ve bütünlük içinde gitmemiş olmasıdır.

Mustafa Kemal, arkasında dogmatik bir ezber sistemi değil, ülkede ve tüm Dünyada (Doğayla uyumlu) barış içinde insanca bir yaşamın altın anahtarını bıraktı :

  • Hayatta en gerçek yol gösterici Bilimdir.” dedi…

Ancak Ülkeyi yöneten, yönetici geçinen kadrolar bu kısa öğüdü algılayamadılar, bu “zor yolun” gereğini yerine getir(e)mediler, Devrimleri koruyamadılar, tören ve görüntü Atatürkçülüğünü, halk goygoyculuğunu, işbirlikçiliği yeğlediler…

Eğitimci geçinen kadrolar
– Aklı hür,
– Vicdanı hür,
– İrfanı hür

kuşaklar yetiştiremediler; kolaycılığı, kopyacılığı yeğlediler.
Başarısızlığın otomatik mazereti hep hazırdı; kahrolası Emperyalizm !

Umarız ki, Mustafa Kemal’i anlamış ve kendini Bilimin aydınlık yolunda insanlığa ve milletine adamış gençlerimiz, mazeret üretmeden, cesaretle sorunların üstesinden gelir, yılmadan çalışarak arayı kapatır; emperyalizmin, kapitalizmin, fanatizmin engellerine takılmadan Ülkemizi yeniden aydınlığa, esenliğe çıkarırlar.

Tek umudumuz, durumdan görev çıkaracak bilinçli Gençliktedir.æ (3 Mart 2019)

Görüntünün olası içeriği: 4 kişi, yazı
=================================================

Dostlar,

3 Mart Devrim Yasalarının 95. yılı

3 Mart Devrim Yasalarının 95. yılında, ülkemizde dinci – gerici karşıdevrimin epey yol aldığını saptıyoruz.

Ülkemiz  demir yumrukla tek başına yasal olarak sorumsuz ama sonsuz sayılacak yetkilerle yöneten Erdoğan, salt “dindar” değil aynı zamanda “kindar“, “dinini ve kinini eksik etmeyen” kuşaklar yetiştirmeyi hedeflemektedir ve üniversite öncesi eğitimin 2. ve 3. dört yıllık dilimlerinde bu hedef, neredeyse tüm ortaokul ve liselerin imam-hatip okullarına dönüştürülmesiyle yakalanmaya çalışılmaktadır.

Çok yol alındığı bir gerçektir.

Ancak AKP iktidarının yaşamın gerçekliği (sosyal realite) ile çatışma kertesine sürüklendiğini de izliyoruz. Son günlerde kimi imam-hatip okullarının öğrencisizlikten kapatıldığını öğreniyoruz basından.
Bu okulları bitirenlerin üniversite giriş sınavlarında ancak %20’sinin başarılı olabildiğini, onların da öncelikli tercihlerine yerleşemediklerini ÖSYM istatistiklerinden izliyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın ise Anayasayı açıkça çiğneyerek (başta md. 24) okul öncesi ve ilk 4 sınıf çocuklarına el attığını ve bu yaş diliminde pedagojik olarak olanaksız olan “değerler eğitimi” adı altında, üstelik kimi dinci vakıflara işi havale ettiğini dehşet içinde izliyoruz. Amaç körpe zihinleri erkenden devşirmek ve dinci-gerici koşullandırma yapmaktır.

Daha da endişe verici olan husus ise, Erdoğan’ın Başbakan iken yaptığı bir konuşmada, Sn. Ercan’ın yukarıda sunduğu görselde olduğu gibi salt “dindar” nesiller yetiştirmekten söz etmekle kalmayıp, aynı zamanda “kindar, kinini eksik etmeyen” nesiller yetiştirmeyi hedef olarak koymasıdır (https://youtu.be/zLzqB876I7M 19 Şubat 2012)!
Birkaç soru birbirini kovalayarak zihnimize üşüşüyor :
1. “kindar, kinini eksik etmeyen” nesiller kime – neye karşı yetiştirilecektir? Türkiye Cumhuriyeti’ne mi? Arşivlere giren bu sözleri söylerken Erdoğan Başbakandır ve sorunun yanıtı “evet” ise, Erdoğan’ın Başbakan olarak meşruluğunu yitirmesi, milletvekili yemininin dışına düşmesi söz konusu edilebilir.
2. İslam dini de dahil olmak üzere, bildiğimiz ölçüde “kin, kindarlık” kavramlarına hiçbir din yer vermemektedir. Dolayısıyla Erdoğan bu çok tehlikeli, barış karşıtı, düşmanlık tohumlayan, çağ dışı sözleri ile “din dışına düşmüştür” saptamasını yapmak zorundayız.
3. İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı neden bu söyleme hiçbir tepki vermemiştir?
4. Türkiye demokraside, hukuk devletinde, kadın haklarında.. sürekli gerilemekte. Üniversitelerimiz geçelim ilk 500’ü, ilk 1000 içinde kalabilme derdinde. Dünya sanatına, bilimine, kültürüne, teknolojisine hemen hemen hiçbir anlamlı katkımız yok! Ekonomik çöküş çok boyutlu… 2018 sonu verileriyle Türkiye artık dünyanın en büyük 17. ekonomisi değil.. İlk 20 olarak bilinen G20’nin dışına düşmüş durumda.. Ne acı ki, böyle olabileceğini bu sitede yıllar önce ve kezlerce yazdık. Oysa AKP = Erdoğan habire masal anlatıyordu ulusumuza; 2023’te ilk 10 ekonomi arasına gireceğiz, 500 milyar $ dışsatım yapacağız ve kişi başına gelirimi 25 bin $ olacak diye.. Son 6 yıldır kişi başına gelir Dolar olarak sürekli düşmekte ve 2018 sonunda korkarız, ulusal gelir 850 milyar Dolardan 700 milyar Doların altına indi!
*****
Cumhuriyetin temel değerleriyle yıkıcı biçimde çatışmanın ülkemizi sürüklediği çöküntü budur!
  • Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.

Bir nokta daha çok önemli : Mustafa Kemal Paşa döneminde “tek tipçi” eğitim yapıldığını ileri sürenler ne denli derin çarpıtma içinde.. Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün eğitim hedefleri ile Erdoğan’ın hedefleri ortada.. Erdoğan “dindar – kindar” kuşaklar hedeflerken; ATATÜRK’çü eğitim dizgesi (sistemi) “aklı hür, vicdanı hür kuşaklar yetiştirmeyi” felsefe edinmiş. Yine Atatürk, aşağıdaki sözlerin de sahibi..

  • Gençliği yetiştiriniz, onlara bilimin ve irfanın (aydınlanmanın) pozitif fikirlerini veriniz: geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız..
Bu insancıl, bilimsel, gerçekçi, derin öngörülü, yaşamın – insanı doğası ile örtüşen söylemi bile Mustafa Kemal ATATÜRK‘ü insanlık tarihinin en büyük önderlerinden biri yapmaya yeter de artar da! Biraz da bu yüzden olsa gerek, kimileri O’nu anlamakta çok ciddi güçlük içindeler.
95 yıl sonra 3 Mart 1924 Devrimlerini ve Devrimcilerini, başta önder Mustafa Kemal Paşa olmak üzere şükran ve saygı ile selamlıyoruz.. AKP fetret parantezi de kapanacak ve Türkiye Cumhuriyeti uygarlık yolunda ilerlemesini, sonsuza dek payidar kalarak sürdürecektir.
Sevgi ve saygı ile. 04 Mart 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

3 MART 1924 DEVRİM YASALARININ ÖNEMİ

Dostlar,

3 Mart Devrim Yasaları salt Türkiye’nin değil, gerçekte uygarlık tarihinin de önemli dönemeçlerindendir. Her yıl özenle anımsanması, korunması ve sürgit korunarak yaşama geçirilmesi diyalektik bir tarihsel bir zorunluktur. Ancak günümüzde AKP iktidarı ile 15+ yıldır giderek tırmandırılan ve “beraber yürünen”, “seçim ittifakı ile beraber yürünmesi tasarlanan” bir karanlık serüvenle tam bir karşıdevrim süreci Türkiye’mize dayatılmaktadır. Halkımız – Ulusumuz çıplak gerçekleri görmektedir ve kendisini özgürleştiren – insanlaştıran eşşsiz Atatürk Devrimleri‘ne mutlaka sahip çıkacaktır. 3 Mart 2014’te aşağıdaki önemli makaleyi yayınlamıştık. Önemini ve güncelliğini koruyor, izninizle bir kez daha paylaşmak istiyoruz. Hem 3 Mart 1924 devrimcilerini başta Gazi Mustafa kemal ATATÜRK ile dava – silah arkadaşlarını önlerinde saygı ile eğilerek selamlıyor hem de saygın aydınımız – dostumuz Hüsnü Merdanoğlu‘na şükranlarımızı sunuyoruz.

Bu Devrim Yasaları çok iyi anlaşılmalı ve sahiplenilmeli ve uygulanmalıdır;
çünkü Anadolu Rönesansı‘nın köşetaşlarıdır

Sevgi ve saygı ile. 03 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
=================================================

Çok değerli arkadaşımız Sayın Hüsnü Merdanoğlu, gerçek ve engin birikimli
yurtsever bir aydınımızdır. Aşağıdaki yazısı son derece öğretici ve düşündürücüdür.

“3 Devrim Yasası”,

  • Türkiye’nin Gazi Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde gerçekleştirdiği
    eşsiz Çağdaşlaşma Devrimi’nin kritik dönemeçlerindendir. 

Devletin başı olarak 7 yıldır Çankaya’da oturan kişi (Abdullah Gül), ülkemiz tarihi bakımından
son derece önemli, tarihsel belleği tazeleme ve yaygın kitlelere devrim tarihi bilinci kazandırma bakımından bu çok önemli fırsatları neden kullanmaz?? Niçin kamuoyuna aydınlatıcı açıklamalar yapmaz 10. Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer gibi??

Niçin yüksek korumalarında uluslararası bilimsel toplantılar düzenle(t)mez,
açış konuşmalarını yapmaz ve çıktılarını kitap – DVD vb. araçlarla kalıcılaştırmaz??

Bütün bunlar, Türkiye’yi 11 yıldır yöneten ve tüm burçlarını ele geçiren siyasal kadroların, Büyük Atatürk ve O’nun ideolojisi ile derin – onmaz sorunları olduğunun sürgit kanıtıdır.

Çok yazık olmaktadır Türkiye’ye ve eşsiz, Dünyaya örnek Çağdaşlaşma Devrimimize..

Bu karşıdevrimci AKP eylemi, vurgulayalım; apaçık bir insanlığa karşı suç niteliğindedir..

Ve Türkiye’nin ve tarihin devrimci birikimi, artık, bu “uzayan” engeli de aşmasını bilecektir.

Sevgi ve saygı ile. 4 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

================================

3 MART 1924 DEVRİM YASALARININ ÖNEMİ

Konuk yazar PORTRESI_husnu_merdanoglu
Hüsnü MERDANOĞLU

ADD Yazı Kurulu Üyesi
3 Mart 2014
 

Osmanlı, dine dayalı (teokratik) yönetimi benimsediği için, Şer’iye (din) Bakanlığına
yer vermekteydi. Ankara Hükümeti de bir süre bu bakanlığı korumak zorunda kaldı.
1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesi ile oluşan, Cumhuriyeti onayan 2. TBMM,
3 Mart 1924’te Devletimiz için yaşamsal önem taşıyan 3 ayrı yasayı yürürlüğe koydu.

Bu yasalar:

429 sayılı; “Şer’iyye ve Evkaf ve Erkânı Harbiye Vekâletinin İlgasına Dair”
(Din ve Vakıflar ve Genel Kurmay Bakanlığı’nın Kaldırılmasına Dair) Yasa,

430 sayalı; Tevhid-i Tedrisat” (Öğretim Birliği) Yasası,

431 sayalı; “Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanı’nın
Türkiye Cumhuriyeti Sı­nırları Dışına Çıkartılması” yasasıdır.

431 sayılı yasa, “Halife halledilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet
mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır.”
  hükmüne yer vererek; Cumhuriyet yönetiminde, halifeliğe yer kalmadığının
yasal dayanağını oluşturmuştu.

429 sayılı Yasanın 1. maddesi, günümüz Türkçesiyle şu içerikte düzenlendi:

“İslam Dininin itikat (inanç) ve ibadet ile ilgili bütün hükümleri dini kuruluşların idaresi, yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın ilgi ve yetkisine bırakılmıştır. Çünkü: Türkiye Cumhuriyetinde vatandaşların eylem ve işlemleri ile ilgili yasa koymak ve bu işlerle ilgili tasarruflarda bu­lunmak, TBMM ile O’nun kurduğu Hükümete aittir.”

Altında Atatürk’ün imzası olan bu yasa hükmüne dikkat edildiğinde;

  • Diyanet İşleri Başkanlığı’na (DİB) verilen görevin;
  • İslam Dininin itikat (inanç) ve ibadet ile ilgili bütün hükümleri
    dini kuruluşların idaresi” 
    ile sınırlı olduğu görülmektedir.

Ne var ki, Atatürk’ten sonra Kemalizm’in kuşatılması ve Cumhuriyetin
temel yasalarının içeriğinin yozlaştırılması sürecinde DİB yasası yeniden düzenlenmiş ve bu konudaki 633 sayılı Yasanın 1. maddesinde şu hükme yer verilmiştir:

“İslam dininin inanç, ibadet ve ahlâk esasları ile il­gi­li işleri yürütmek, konusunda toplumu aydınlatmak ve iba­det yerlerini yönetmek.”

Böylece DİB verilen “toplumu aydınlatma” göreviyle, fetva yetkisi tanınmış,
bir anlamda siyasetin içine çekilmiştir.

Öte yandan; Osmanlı yönetimi her ne denli, son dönemde Batı anlamında tıbbiye ve harbiye okullarını açmış ise de, eğitimde medrese ve yabancı okullar çoğunlukta idi.
Bu durumun farkında olan “Kurucu Baba” Mustafa kemal Atatürk,
henüz sıcak savaşın sürdüğü koşullarda (16 Temmuz 1921’de) Maarif Kongresini toplamış ve burada yaptığı konuşmada:

  • “Eski dönemin hurafelerinden ve doğuştan gelen yeteneklerimizle hiç de ilgisi olmayan, yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelen bütün etkenlerden tamamıyla uzak, ulusal karakterimize uygun bir eğitim sisteminin uygulanmasına..” duyulan gereksinimi dile getirmişti.

Kurtuluştan sonra Türkiye’nin geleceği için yaşamsal önemde olan ulusal ve çağdaş eğitimin temelleri atılmaya başlanıldığında, “Eğitim Andı” olarak bilinen metin,
bir genelge ekinde duyurulmuştur. Söz konusu genelgede eğitimin amacı;

  • “Toplumsal yaşamda, dünya ve ahret cezaları korkusundan doğan ahlak yerine özgürlük ve düzenin uzlaşmasına dayanan geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak.” cümleleriyle özetlenmişti.

Gerekçesinde;

“… 2 tür eğitim bir memlekette 2 tür insan yetiştirir. Bu ise duygu ve düşünce birliğine ve dayanışma amaçlarına tamamıyla aykırıdır.” vurgusu yapılan,
öğretim birliği (tevhid-i tedrisat) ile ilgili yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte;
Osmanlı döneminde geçerli olan ikili yapının ortadan kaldırılması hedeflenmişti.

Böylece; ulus-üniter devlet kurmak ve bunu korumak zorunda olan ülkemiz de,
hem eğitim hem de kültür yönünde, çağdaşlığa yönelmenin yasal zemine kavuşmuştu.

Eğitimin amacı ve verilecek derslerin içeriği;

  • geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” olduğu için,

bu amaç doğrultusunda, çoğunluğu İslami kurallara bağlı toplumumuz için gerekli
imam-hatiplerin yetişmesine 430 sayılı Yasa’nın 4. maddesi olanak tanıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, özgür ve uygar uluslar topluluğu içindeki yerini almaya yönelik olarak öbür devrim yasaları ile birlikte, 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konulan yasalar sayesinde ve hepsinden önemlisi; Kemalist ilkelere bağlı yönetim sayesinde çağdaş Türkiye’ye kavuşmaya yönelmişti.

Atatürk’ün yönetiminde ve Kemalist hedefler doğrultusunda yoluna devam eden Türkiye, Batı devletlerinin Rönesans ve Reform ışığında yüzyıllarda gerçekleştirdiği başarıları birkaç yıla sığdırmayı başarmıştır (bkz. dipnotu).

Cumhuriyetin erdeminin ayrımında olmayan ve bu gelişmeyi içine sindiremeyen Osmanlı kalıntıları sinsi çabalar içinde iken, Batılı tarafsız yazarlar

  • Türkiye’yi devrimcilik anlamında, Fransız İhtilali’nden ve
    Sovyet Dev­rimi’nden daha ileride bulmuşlardır.

Onlara gö­re; Sürekli devrim anlayışı, Türkiye’ den başka hiçbir ülkede bu denli köktenci bir tutumla uygulanamamıştır. Fransız İhtilali, si­ya­sal kurumlar arasında sınırlı kalmış, Sovyet Devrimi sos­yal alanları sars­mıştır.

Yalnızca Türk Devrimi, siyasal kurum­ları, sosyal ilişkileri, dinsel alışkanlıkları,
aile ilişkilerini, ekono­mik yaşamı ve toplumun moral değerlerini ele almış ve
bun­ları devrimci yöntemlerle, köklü bir biçimde yenile­miş­tir.

Her değişim yeni bir değişime neden ol­muş, her ye­nilik bir başka yeniliğe
kaynaklık etmiştir. Ve bunların tü­mü­nün halkın yaşamında yer tutmuştu.

Egemen güçler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulu olduğu coğrafya, coğrafi, stratejik,
yer altı ve yerüstü zenginlikleri yönden olağanüstü üstünlüklere sahip olduğunun ayrımında oldukları için, Türkiye’yi çok kısa zaman diliminde yeryüzünün en saygın konumuna yükselten Kemalizm’in önünün kesmenin sinsi çalışmasını yürütmekte idiler.

– Köy Enstitülerinin kapatılması,
– Halkevlerinin yok edilmesi,

geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak”içerikli eğitim anlayışının yozlaştırılması ve

NATO’nun,
Dünya Bankası’nın,
IMF’nin ve
benzeri kökü dışarda kuruluşların Türkiye’ye yerleşmesi,

Kemalizm’i dondurması bu çabalar sonrasında oldu.

Düşündürücü olan ise; Türkiye’yi yönetenlerden daha çok, Türkiye’de gözü olanlar Türkiye’nin farkında idiler.

3 Mart 1924 günü yürürlüğe konan Devrim Yasaları ile Cumhuriyet’in niteliği belirlendi.
Buna göre; çağdaş dünyaya erişmek, onları da geçmek için çağdaşlığın vazgeçilmesi olan laik eğitim sistemine yer verilmiştir.

Bugün Türkiye’nin;

-Uluslararası bir saygınlığı var ise,
-Bölgesinde güçlü bir konuma sahip ise
-Avrupa Bilirliğine tam üyelik için başvuruda bulunulmuş ise

Hiç kuşkusuz 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konan Devrim Yasalarının yadsınamaz katkıları olduğundandır. Bugün Türkiye,

-Bölgesinde kimi tehditlerle karşı karşıya ve uluslararası kuruluşlarca kuşatma altına alınıyor ise,
Avrupa Birliği’ne tam üyelik, verilen tüm ödünlere karşın geçekleşmiyor ise,

Daha da önemlisi günümüzün Türkiye’si, Atatürk döneminde olduğu gibi uluslararası saygınlığını koruyamıyor, komşuları ile sorunlar yaşıyor ve bölgesinde hak ettiği; ekonomik, siyasal ve askeri üstünlüğe sahip değilse…

Bilinmeli ki; Kemalizm’in yasal dayanağını oluşturan, 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konan Devrim Yasalarının ilke ve amaçlarından uzaklaşılmış olmasındandır.

Dünyanın merkezinde kurulu olan Türkiye’nin, bölgesinde etkin ve saygın bir ülke olma özelliğine kavuşması ve bu saygınlığının sürekli olması için;

geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” hedefli eğitimi gerçekleştirecek
siyasal kadrolara şiddetle gereksinim bulunmaktadır.

A. Saltık’tan dipnot     :

Ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee der ki;

“Batı dünyasındaki Rönesans, Reformasyon, bilim ve düşünce devrimi, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’ni, ATATÜRK, bir insan ömrüne sığdırmıştır.”

Prof. Dr. Güngör URAS : BİYOENERJİ

BİYOENERJİ

portresi

 

Prof. Dr. Güngör URAS
Milliyet, 07.09.2016

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’de elektrik üretmek için kurulu güç 76.550 megavat. Üretilen elektrik 260 milyar kilovat saat. Üretilen elektrikte, yenilenebilir enerji türlerinden rüzgâr enerjisinin payı % 4.3, jeo-ermal enerjinin payı %1.3. Güneş ve biyoenerjiden üretilen elektriğin payı henüz % yarımlar dolayında.

Güneşten sonra biyoenerji yatırımlarına da ilgi arttı. Son olarak Sütaş, Karacabey ve Aksaray’da biyoenerji tesislerinden elektrik üretmeye başladı. İki tesisin toplam kurulu gücü 11 megavat. İki tesis yılda 88 milyon kilovat saat elektrik üretecek.

  • Biyoenerji tesisleri havyan atıklarını ve özellikle hayvan dışkılarını elektriğe dönüştürüyor.

Bir büyükbaş hayvan günde 60 kg dolayında dışkı veriyor.

Enerji üretiliyor…
Hayvan dışkıları önce havuzlarda toplanıyor. Sonra, taşıma araçlarıyla enerji üretim tesislerine ulaştırılıyor. Dışkılar enerji üretim tesislerindeki özel depolarda 39°C ısı altında 40 gün çürütülüyor. Çürüyen dışkılar metan ve karbondioksit gazı çıkarıyor. Bu gazlar, benzin ve mazot motoru nasıl çalıştırırsa benzer şekilde enerji tesislerinin motorlarını çalıştırıyor. Çalışan motorlar elektrik üretiyor.
Elektrik üretirken motorları soğutmak için kullanılan sular ısınınca 90°C sıcaklıktaki bu su, enerji tesisinin çevresinde bulunan üretim tesislerinde değerlendiriliyor.

Gübresi de kıymetli

Bitmedi. Elektrik elde edilirken yakılan gaz bacadan çıkarken değerlendiriliyor. Bu gazdan yüksek sıcaklıkta buhar elde ediliyor. Bu buhar da üretim tesislerinde değerlendiriliyor.
Gene bitmedi, gazıyla elektrik jeneratörlerini döndüren hayvan dışkıları, gazı bittikten sonra özel işlemlerden geçirilerek gübreye dönüştürülüyor. Gazı alınmış dışkının beşte biri katı gübre, kalanı sıvı gübre haline getiriliyor. Katı gübre organik ve çok değerli. Sıvı gübre belli süre dinlendirildikten sonra arazi ıslahında, organik katkı maddesi olarak değerlendiriliyor.
Biyoenerjiden elektrik elde edilen tesislerin 1 megavat kurulu gücü 1 – 3 milyon dolar yatırım gerektiriyor. Biyoenerji tesislerinden üretilen elektrik, ana sisteme verildiğinde devlet kilovatına 13.3 sent gibi teşvikli bir tarife uyguluyor.

======================================

Evet dostlar,

Türkiye gerçek gündemine dönebilse.. izin verilse..
Oysa devasa sorunlar var çözüm bekleyen..
Bir “Kurban” bayramı daha geliyor.. Ne yazık ki “kurban” dan biz salt hayvan boğazlamayı anlıyoruz ve bu “bayram” da da 3-4 milyona varan sayıda hayvancağızı Tanrı’ya “kurban” ettiğimizi sanarak boğazlayacağız…

kurban_bayrami_ekim2013bogaz_kangolu

Oysa “kurban” sözcüğü gerçek anlamda Tanrıya yakın olmak ve O’nun rızasını kazanmak üzere var ve yeterli ise malvarlığından bir bağışta bulunmak demek yoksullara, hayır kurumlarına, gereksinimli insanlara..

(Kurban bayramı, Ekim 2013, Boğaz kan akıyor…)

Örneğin “ensar” olduğumuzu savladığımız 3 milyona varan Suriye – Irak göçmeninin gereksinimlerine yönelsek.. Bir adım daha atarak, günübirlik tüketim desteği değil de, bu kitleye özyeterlik kazandıracak nitelikte destekleri düşünüp uygulasak? “Kurban”ın alası olmaz mı??

Yine muazzam miktarda israf, çevre kirlenmesi, hayvanlara yürek sızlatan eziyetler, kendini yaralayan “acemi kasap” ve 9 gün boyunca “kan yollarında” (karayolları!) günde ortalama 15’in altına inmeyen sayıda insanımızı trafik cinayetlerine “kurban” vereceğiz..

Düşünelim          : Tanrı, kendisinin rızası için bir hayvan boğazlandığında mı yoksa, örneğin bir Suriyeli – Iraklı – Türk.. masum bir genç kız, çocuk yaşta fuhuş batağına düşmekten kurtarılır – eğitilir – iş sahibi olursa mı daha çok hoşnut olur??

İşte asıl “kurban” bu örnekte verdiğimizdir. “Kurban” sözcüğü yüzyıllar içinde ne yazık ki günümüzdeki yanlış anlamını yüklendi. Bu hatanın düzeltilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı öncü olmalı değil mi??

3-4 milyona varan sayıda hayvancağızı Tanrı’ya “kurban” ettiğimizi sanarak boğazlarken, Biyoenerji üretim kapasitemizi de daraltmış olmayacak mıyız ayrıca??

Bu toplum ne zaman “Reason d’etat” (Devlet aklı) ile yönetilir duruma gelebilecek ??

Sevgi ve saygı ile.
09 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Laiklik tarhana değil ki evde yapılsın…

Laiklik tarhana değil ki evde yapılsın…

Laiklik tarhana değil ki evde yapılsın…

Olup bitenin baş aktörleri, alnı secdeden kalkmayanlar.

Hâl böyle olunca, müesses nizamın ‘yancılarını’ dehşetli bir laiklik korkusu aldı. Her Allah’ın günü ‘Aman ha laiklik pek fena bir şey, sakın oyuna gelmeyin’ telaşlarının, biraz okumuşunun yeniden fırına verdiği ‘merkez-çevre’ teorisi yazılarının nedeni bu. Hani şu, uzun süre bir kesim entelektüelin ‘afyonu’ olan ‘merkez-çevre’ teorisi.

Hazır olun, İdris Küçükömer’in de hatırlanıp ısıtılması yakındır!

Müthiş bir telaş ve kızgınlık yaşıyorlar. 15 Temmuz’dan önce içlerinden biri, ‘laik azınlık Türkiye’den defolup gitmeli’ demişti. Dün de ilk kez duyduğum bir yayın organının yazarı laik kesimi hedef alarak, ‘… Geçti o günler, bedelini ağır ödersiniz. Evinizde laik olun,’ buyurmuş. Laikler için ‘bağnaz kabile’ demiş.

Demek ki Sivas’ta şair yakanları, domuz bağı ile insan katledenleri filan hep laik sanıyor!

İlginç tipler. Bir yandan ciddiye alınacak yanları yok, diğer yandan iktidarın yazarları konumundalar ve hitap ettikleri bir kesim var. Sanırım AKP’nin imaj yenileme çabasını da pek fark etmediklerinden frenleri tutmuyor.

Adamcağız bunları söylerken, Meclis’te İsrail’le ‘öpüşüp barışma’ yasası kabul edildi! Ayrıca ‘evde laik olmak’ ne demek Allah aşkına? ‘Güçler ayrılığı’ ilkesine; ‘anne, baba ve çocuklar arasındaki iş bölümü’ demek gibi bir şey…

Her ideolojinin/dünya görüşünün ‘çöküşünde’ ortaya çıkan hüzünlü çabalara tanık oluyoruz aslında. Koyu Kemalistlerin her fırsatta, düğün dernekte Onuncu Yıl Marşı okuması gibi. Onlar da bir türlü 11. yıla geçemediler!

1980’lerde başlayıp 90’lara damga vuran ikinci cumhuriyetçiliğin, post liberalliğin alıcısı kalmadı (neyse ki!) artık.

Muhtemelen önümüzdeki süreçte sosyal bilimcilerin eğildiği konular hızla değişecek, Türkiye siyasi ve düşünce tarihi bir kez daha ‘yeniden okunacak’ ve bu dönemin ‘yeni’ yayınları olacak. Hemen burada, Cangül Örnek’in (Can Y.) çıkan ‘Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı: Antikomünizm ve Amerikan Etkisi’ kitabını önermek isterim.

Her neyse. Dönemin tartışmalarından biri de laiklikti. Bolca laiklik yazısı kaleme alındı. Az sayıda kitap yayımlandı. Makalelerde bir yandan Türkiye’deki idari/hukuksal laiklik yorumları eleştiriliyor, diğer yandan genel olarak Türkiye tarihi bağlamında ‘laik’ düşünce/uygulamalar ele alınıyordu.

Kuşkusuz benim konuya dair cehaletimle de ilgili olabilir ancak bugün dahi şu laiklik-sekülerlik (ve laikçilik) ayrımlarını tam olarak anlayabilmiş değilim. Söz konusu ayrımlar, bazen hakikaten aralarındaki bir farka işaret etmek, zaman zaman da laik kesimi küçümsemek ya da aşağılamak (laikçilik) için kullanılıyor. İyi de İngilizce-Fransızca sözlükte, birinin karşısında diğeri yazıyor!

Anglosakson hukuk sistemindeki ülkelerin (ABD-İngiltere gibi) laiklik yorumuyla, Kıta Avrupası (Fransa) sistemine dâhil olanların laiklik yorumu arasında farklar var tabii. Buna mukabil iki hukuk sistemi arasındaki yorum/uygulama farklılıklarından hareketle kavramları bu denli zorlamayı, bambaşka anlamlar çıkarmayı, dediğim gibi, anlamıyorum.

Sonuçta işin özü değişmiyor. Laik ya da seküler denilsin, özen gösterilmesi gereken ölçüt, devletin yasa ve eylemlerinde ‘referansını’ herhangi bir inanca dayandırmaması gerekliliğinin kabulü. Fransa merkezli laiklik (özellikle 1905 yasasına dek) kuşkusuz daha kontrolcü.

Türkiye’de dini alanın, Mart 1924’ten bugüne bir devlet kurumu tarafından kontrol altına alınmaya çalışılması gibi. Bugünkü Anayasa’da da Diyanet İşleri Başkanlığı, dini bir kurum olarak değil, ‘genel idare’ içinde tanımlanıyor.

İyi hoş da, seküler olarak adlandırılan sistemler de ‘saldım çayıra mevlam kayıra’ değil ki inanç konusunda. Sürekli örnek verilen ABD Anayasası’nın ‘ek birinci’ maddesine göre özetle, ‘devlet bir dini kabul eden ve yasaklayan yasa çıkaramaz.’ Yani inançlar karşısında yansızdır.

Siz ABD Başkanı’nın (kuşkusuz dindarlara sempatik görünmek zorunda olan) örneğin bir baraj açılışında kurdele keserken (gerçi böyle bir şey de görmezsiniz ya, örnek diye veriyorum!) ‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına’ deyişine tanık oldunuz mu? Tahayyül edebilir misiniz?

Ülkeler arasında, yasa, gelenek ve uygulama farkları var. Çoğunun gerekçesi de tarihsel. Örneğin 16. yüzyıldaki dönüşümün sonucu olarak İngiliz hükümdarı, aynı zamanda kilisenin de ‘başı’ konumunda. Ancak Kraliçe kiliseye koşturup ayin yönetmiyor değil mi? Ya da Norveç’te Kral, yine tarihsel gerekçelerle Evanjelik Luteryen olmak zorunda.

Özellikle monarşilerde böyle gelenekler var. Önemli olan, çıkarılan yasaların ve idari uygulamaların, farklı inançlara mensup yurttaş kesimleri arasında adaletsizliklere ve ayrımcılığa neden olmaması. Geri kalan kural ve gelenekler, tarihsel birikimin sonucu ve çok büyük bir tartışmaya neden olmuyor.

Örneğin yine ABD’den örnek verirsek, Başkan’ın göreve başlarken İncil üzerine yemin etmesi gibi. Ya da Türkiye’de iki ‘dini’ bayramın ‘resmi’ tatil oluşunun Türkiye laikliği açısından sorun olmayışı gibi.

Adını ister laik ister seküler koyun; asıl önemli olan devletin ‘yeryüzü’ kuralları esas alınarak yönetilmesi. Tükiye’de, 1921 Teşkilatı Esasiye’nin birinci maddesindeki ‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ ifadesi ile tarihimizde ilk kez egemenlik hem ‘halka’ verildi, hem ‘yeryüzüne’ indirildi.

‘Egemenlik ulusundur’ demek, aynı zamanda ‘egemenlik Hakk’ın değil, halkındır’ anlamına gelir. Fransız devrimcilerinin yaptığı gibi. Bugün sokaklarda kimi kafası karışık ahali, bir yandan egemenlik ‘milletindir’ diğer yandan ‘Allah’ındır’ derken, ne dediğini bilmez halde.

Çünkü birine verdiğinizde diğerine vermemiş oluyorsunuz!

‘Efendim Türkiye’de halkın tamamına yakını Müslüman!’ Kim saydı ve nasıl sayılabilir bilmiyorum ama doğru kabul edelim. Büyük çoğunluğun Müslüman olduğuna kuşku yok. Güzel kardeşim, laik/seküler demokrasilerin halklarının ‘çoğunluğu da’ Allah’a ve bir ‘dine’ inanıyor. Yani örneğin ‘kurşunkaleme’ tapmıyorlar.

Mesele, halkın çoğunluğunun bir dine inanması değil, devletin yasa ve eylemlerinde o çoğunluk dininin kurallarına göre hareket edip etmemesi; bir inancın taraftarı olup olmaması.

Darbe girişimi öncesinde ‘dindar toplum’ ve ‘dinin hâkim olduğu devlet yönetimi’ özlemleri açıkça dile getiriliyordu. Sonrasında ise aynı kitlede müthiş bir telaş başladı. Çünkü ‘liyakat, akıl, hak etme’ gibi son derece ‘laik’ bir terminoloji dolaşımda.

Şimdi bırakalım devletin sıfatı seküler mi olsun, laik mi olsun sohbetlerini. Bir işe başvuran yurttaş, o iş için gerekli sınava girerek ve adil değerlendirilerek mi işe alınacak; yoksa cebinde taşıdığı tarikat kartvizitine göre mi? 80 milyonluk bu denli karmaşık bir toplumda ‘idarenin dili’ yansızlaşacak mı, yoksa fırın açılışı yaparken dahi bir dine referansta ısrar mı edilecek?

Eğitim sistemi çağın gereklerine göre mi, yoksa inancın gereklerine göre mi örgütlenecek? Bürokraside liyakat mi, yoksa kırmızı yanaklar badem bıyıklar mı öncelikli olacak? Bir insana bakıldığında ‘insan mı’ görülecek, yoksa dindar ya da olmayan kadın ve erkek mi?

Bir kadına bakıldığında kadın mı görülecek, yoksa etek, bluz ve türban mı? Dostlar alışverişte görsün diye Fransa’da Charlie Hebdo katliamı sonrası yürüyüşe katılanlar, kendi memleketinde Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya gibi insanlara çile çektirecek mi, çektirmeyecek mi?

Türkiye’de laikliğin yorumu ve zamanında mahkeme kararlarına konu olmuş halinde sorunlar olduğu, haksızlıklar yapıldığı sır değil. Ancak haksızlıkların sorumlusu, laiklik ilkesi değil. İlkenin, o dönemin ruhuna uygun ve yanlış yorumlanması. Diyeceğim, örneğin üniversitedeki türban yasağının laiklikle değil, yargı ve idarenin hödüklüğüyle ilgisi vardı!

Böylesi açmazlarımızın kökeninde, her şeyin ‘ele alma düzeyini’ birbirine karıştırıp toplumsal ve siyasal sorunları, hukuk/mahkeme yoluyla çözme gibi son derece hatalı bir eğilim var. Ne yazık ki bu heves Türkiye’nin berbat bir hastalığı ve tedavi edilemiyor.

İslamcı partileri kapatıp laikliği koruduğunu düşünen, Kürt partilerini kapatıp siyasetçilerini yargılayarak Kürt sorununu çözdüğünü düşünen, HSYK yapısını değiştirip yargı bağımsızlığını sağlayacağını düşünen kafa bu.

Bugün de aynı zihniyet ya da hukuk algısı, OHAL KHK’sinden başka her şeye benzeyen OHAL KHK’leri ile TSK’yi yeniden örgütleyerek, siyasal sorunlarımızı çözeceğini dile getiriyor örneğin. Sanki darbeye girişenler, bunu mevzuata bakarak yapıyormuş gibi! Bu akıl fikir almaz hukuk/devlet algısı, başka yazının konusu olacak.

Türkiye bu haldeyken, aklı başında insanlar ‘birlikte yaşam’ dileklerini ifade edip çözüm için kafa yorarken; dini duyguları sömürmeye doyamayıp okumuşlara duydukları nefreti gizleyemeyenlerin telaş ve kızgınlığı, anlaşılabilir.

Nihayetinde, çöken bir ideolojinin savunucularından söz ediyoruz. Anlamaya anlıyoruz da, işi buralara getirmek, laik kesime tehditler savurmak, ‘defolup gidecekler’ buyurmak, ‘bedel ödetmekten’ söz etmek yine de pek sağlıklı bir zihnin ürünü olmasa gerek.

Filozof, ‘aynı nehirde iki kez yıkanılmaz’ demiş zamanında. Bu muhteremler küçük ve bulanık bir gölet bulmuş, çimiyor da çimiyor…

Yazı önerisi: Her zaman çok gerekli yazılar kaleme alan birinci sınıf bir ‘hukukçu-gazeteci’ olan Çiğdem Toker’in, devletteki dönüşümün hukuksal boyutlarını anlattığı son yazılarını özellikle öneriyorum. Varlık Fonu’na ilişkin olanı buraya ekliyorum.
(diken.com.tr’den alınmıştır.)