Bağımsızlık: Merkez Bankası için mi Türkiye için mi?

Bağımsızlık:
Merkez Bankası için mi Türkiye için mi?

Birgül Ayman Güler

Birgül Ayman Güler
Aydınlık, 27.5.2018

(AS: Bizim katkımız ve “eşit yurttaşlık” / “yurttaşların eşitliği” irdelememiz yazının altındadır..)

Son günlerde bağımsızlık isteyenler çoğaldı. Ama şaşılacak şey, çoğu kimse bağımsızlığı Merkez Bankası için istiyor. Türkiye’nin bağımsızlığından söz eden çok az.

Politikanın sahibi IMF, Rusya’yı ziyarette olan başkanı Lagarde’ın ağzından, piyasaların sesi televizyon kanalı Bloomberg sunucuları aracılığıyla “siyasetçilerle Merkez Bankası arasında uyumsuzluk” olmaması gerektiğini, merkez bankalarının “bağımsız” olması gerektiğini buyurdu. Buyurma hakkı var; çünkü bu politika öz be öz onun politikası. Türkiye’ye dayatılıp kabul ettirilmesi de 2001’de kendi memurları olan Kemal Derviş eliyle olmuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Merkez Bankası’nın ülkenin devlet yönetimine ve hesap veren siyaset makamlarına duyarsız olamayacağını söylemişti. Doğru söylemişti. Ne var ki, hepimizin gözleri önünde geri adım attı.

Geri adım, gene Bloomberg – Habertürk yazarı Abdullah Yıldırım’ın yorumuyla şöyle ilan edildi: Cumhurbaşkanı Erdoğan “geçen hafta başında Londra’da Bloomberg TV’ye verdiği röportajla yabancı yatırımların çok önem verdiği Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusundaki sözlerine dünkü konuşmasıyla düzeltme de yaptı: ‘Para politikalarında küresel yönetişim biçimlerine bağlı kalacağız” dedi.

Küresel yönetişim biçimlerine bağlı kalmak….

Özet budur. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, bu kurumun “küresel yönetişim” mekanizmalarına bağımlı olması demek. Böylece siyasal iktidar, bir zamanlar “piyasalar” denen ve şimdi daha cüretkar biçimde “küresel yönetişim” diye adlandırılan “şey”i, Türk Milletinin egemenlik hak ve yetkisinin üzerinde olduğunu kabul ediyorum demeye zorlandı.

CHP’den Faik Öztrak, Lagarde’ın parmak sallamasından ve Erdoğan’ın açık taahhüdünden bir iki gün önce, “Türkiye Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusunda topluma taahhütte bulunmalıdır” diye yazılı bir açıklama yapmıştı.

Hangi “toplum”a? Türk toplumunun, seçmenlerin böyle bir taahhüt beklentisi mi var? Elbette yok. Herkesin malumu. Bu taahhüt talebi, Bloomberg yazarının söylediği gibi “yabancı yatırımcılar”a ait. Hem de yalnızca kredi – borç veren, senet – sepet alarak para satan para-sermayedarı sözde yatırımcıların talebi. “Toplum” dediği bu. “Toplum”, Öztrak’ın da üzücü desteğiyle, Cumhurbaşkanının ağzından “taahhüdü” koparmış oldu.

Aynı köşeden Selin Sayek Böke, 2001 Kemal Derviş zamanından beri duyduğumuz o tuhaf söz dizimini dillendirip Merkez Bankası uygulama araçlarını kullanmada bağımsız olmalıdır türünde laflarla o “toplum”un sözcüsü olduğunu gösterdi.

Şimdi İYİP’te siyaset yaptığını bildiğimiz, önceden Merkez Bankası’nda başkanlık yapmış Durmuş Yılmazekonomiyle inatlaşmak olmaz, inatlaşırsan böyle olur” diyerek içimizi ezdi. Ekonomi, yani küresel yönetişim mekanizmaları… Onunla inatlaşma, ne gerektiriyorsa onu yap!

  • Küresel yönetişim kuralları denen “şey”,
    günün emperyalizminin ta kendisi, başka bir şey değil.

Paranın küresel egemenleri, 1989’dan başlayarak, merkez bankalarını ülkesinin siyasal iktidarından ve halkının güncel ve gelecek hedeflerine değil küresel iktidarın gereklerine bağlanmasını sağlamak için yapmadıklarını bırakmamışlardı. Türkiye’ye bunu 2001 yılında kabul ettirdiler. O günden bu yana, kazandıkları bu mevziyi korumak için can hıraş kavgadalar.

Bizim açımızdan 2001 yılında çıkarılan “bankanın bağımsızlığı” kararı, Merkez Bankası’nın 1927 – 1933 yılları arasında kuruluşundan itibaren (AS: bu yana) milli bir banka olarak geliştirilmesi için verilen uzun savaşı yitirmemiz anlamına gelmişti. O tarihte küreselciler zafer sarhoşuydu. Tek dünya hükümeti kurmaya doğru yürüdüklerini söylüyorlardı. Kolay zafer kazanmışlardı.

Ama şimdi 2018’deyiz.
– Küreselcilik battı.
– Dolar – avro sarsılan tahtlarının derdindeler.

Küresel yönetişim kuralları’nın her yanı sarkmaya başlamışken…
Merkez Bankası’nın bağımsızlığı üzerinden teslimiyet tazelemenin ne anlamı var?

Dünyanın çöken kuvvetlerine yaslanmış ‘büyük’ muhalefet ve bunlara teslimiyeti çıkış sayan iktidar… Bizim gerçek sorunumuz, bu durumdan başka bir şey değil.
======================================================
Dostlar,

Nefis bir irdeleme değil mi?!
CHP’nin önceki vekillerinden, SBF’nin yetkin hocalarından, eski YÖN geleneğini sürdüren, efsane hocamız Mümtaz Soysal ekolünden, özelleştirmelere karşı yılmaz savaşçı… ve AYDINLIK yazarı, ne yazık ki akademiadan “erken emekli” bilim kadını..
*****
Yeri gelmişken, 27 Eylül 2013’te her ikisi de milletvekili iken Güler ve Batum’un bir basın açıklamasına yer vermek gerek :
*****
…….
“Eşit yurttaşlık”, bir ülkede toplulukların (halkların, milliyetlerin, cemaatlerin) birbirlerine eşitliği temelinde kurulan sistemi anlatır.

Farklı etnisite ve inanç topluluklarının hukuki-siyasi olarak tanınması; farklı toplulukların birbirleri karşısında konumlandırılması demektir. Bu etnikçi anlayış, bir tür yeni-feodalizm 
icadıdır. Oysa CHP Programı, devletin yurttaşların etnik köken, inanç, cinsiyet, vb. topluluk özellikleri karşısında kör kalmasını, bunlardan bağımsız olarak her yurttaşın birey olarak eşitliğini yükseltir.

Bizim için “eşit yurttaş” değil, “yurttaşların eşitliği” ilkesi esastır. 

Sayın Atilla Kart anayasaya ve evrensel kavramlara böyle yaklaşıyorsa, anayasanın “ilk dört maddesinin güçlendirilmesi” hedefine ulaşamayacağı çok açıktır. Üstelik tam tersine İlk 4 maddeyi içeriksiz, güçsüz ve temelsiz bırakacaktır. Bu yaklaşım, CHP için çok açık olan “ilk dört madde kırmızı çizgimizdir” ilkesini reddetmek anlamına gelmektedir.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur. 27 Eylül 2013, Ankara
Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER                                    Prof. Dr. Süheyl BATUM
CHP İzmir Milletvekili, PM Üyesi                                   CHP Eskişehir Milletvekili
*****

Günümüzde CHP’den bu sesler – itirazlar yüksel(e)miyor..
Güler ve Batum hocalarımız artık CHP vekili değiller..
CHP’nin 24 Haziran 2018 seçim bildirgesinde “eşit yurttaşlık” vurgusu yapılmakta.

CHP giderek sağa kay(dırıl)makta..
Giderek AKP ile epey bir politik arakesiti / ortak söylemi – programı olacak..
Sistem 2,5 partiye dayandırılmak isteniyor küresel merkezlerce..

Hazin hazin izliyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 28 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Av. HÜSNÜ ÖNDÜL : Adalet Nedir?

Adalet Nedir?

Av. HÜSNÜ ÖNDÜL

En azından 2 bin 500 yıldır filozofların cevap bulmaya çalıştığı bir soruyu soruyoruz:
Adalet nedir?

(AS : Bizim katkımız 2 yerde metin içinde ve yazının sonundadır..)

Bir uzun yürüyüşün ardından sorulan soru: Adalet nedir? Adalet kavramı üzerine çok şey söylenmiştir. Türkiye’de güncelliği, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan başlattığı ve 25. günde İstanbul Maltepe’de son bulan yaklaşık 450 kilometrelik uzun yürüyüşüdür. Ben de bu vesile ile 5 yıl önce yazdığım ve o tarihte Evrensel’de yayımlanmış olan “Adalet” başlıklı yazımı tekrar yayımlamıştım.

Hans Kelsen’in 1953 yılında yazdığı makalenin başlığı soru şeklindedir: “Adalet nedir?”
Kelsen, şöyle der:

  • “Başka hiçbir soru, bu kadar tutkulu bir şekilde tartışılmamış; başka hiçbir soru böylesine çok kan ve gözyaşı dökülmesine sebep olmamış ve başka hiçbir soru Eflatun’dan Kant’a en ünlü düşünürlerin yoğun ilgisine konu olmamıştır. Ancak başka hiçbir soru bugün, diğer zamanlarda olmadığı kadar da cevapsız kalmamıştır. Öyle görünüyor ki bu soru, kaderine boyun eğmiş bilgeliğin uygulandığı ve insanın kesin bir yanıt bulamayacağı, fakat ancak onu geliştirebileceği sorulardan biridir.”

Eflatun’dan (Platon, M.Ö.427- 347) söz ediyoruz. Demek ki, en azından 2500 yıldır filozofların cevap bulmaya çalıştığı bir soruyu soruyoruz: Adalet nedir? Soru önemli. Sözlüklerde tarif edilmeye ve soruya cevap verilmeye çalışılıyor. Genel olarak şöyle deniyor:

  • Adalet sözcüğü ile birlikte, hak, hukuk; hakkı, hukuku gözetme, buna uyma, hakkı, hukuku yerine getirme ve benzeri anlatımlarda da bulunuluyor.
  • Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması” gibi bir açıklama da var. (AS: çooook kısır bir tanım..)

CHP’nin “adalet nedir?” sorusuna verdiği bir cevap var. Günümüz koşullarında ve Türkiye’de “adalet nedir?” sorusunun cevabı, özetlersek, bu 10 maddedeki taleplerdir:

1. Fetullah Gülen Terör Örgütünün siyasi ayağı ortaya çıkarılmalı ve gerçek darbecilerden hesap sorulmalıdır.
2. OHAL derhal kaldırılmalı ve hukuk düzeni evrensel ilkelere uygun olarak yeniden tesis edilmelidir.
3. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı sağlanmalıdır. Adil yargılanma hakkı eksiksiz bir şekilde uygulanmalıdır. “Kolektif suç” gibi insan haklarına aykırı uygulamalardan vazgeçilmelidir.
4. Bugün, OHAL uygulamalarıyla mağdurların yargıya erişim ve sosyal güvenlik hakları ellerinden alınmıştır. OHAL mağdurları adeta “sivil ölüme” terkedilmiştir. Mağdurların yargıya erişim ve sosyal güvenlik haklarını kısıtlayan tüm uygulamalara hukuk devletinin gereği olarak son verilmelidir.
5. Akademisyenler ve diğer kamu görevlileri görevlerine iade edilmelidir. Anayasa Mahkemesinin içtihatları dikkate alınarak, tutuklu milletvekilleri derhal serbest bırakılmalıdır.
6. 150’nin üzerinde gazetecinin hapiste olduğu bir ülkede demokrasiden söz edilemez.
Sadece mesleklerini yaptıkları için tutuklanan gazeteciler derhal serbest bırakılmalı,
medya üzerindeki tüm baskılara son verilmelidir.
Düşünceyi ifade özgürlüğünün önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
7. OHAL koşullarında, serbest tartışmanın yapılamadığı bir ortamda ve üstelik “devletin bütün imkânları seferber edilerek” gerçekleştirilen Anayasa değişikliği gayrimeşrudur. Toplumun ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlayan anayasa yerine, bir kişinin beklentilerine yanıt veren bir Anayasa değişikliği Yüksek Seçim Kurulu’nun yasadışı kararıyla yürürlüğe konulmuştur. Bu bir “mühürsüz seçimdir.” Türkiye gayrimeşru bir anayasa ile yönetilemez, yönetilmemelidir.
8. Demokratik parlamenter sistem üzerindeki her türlü vesayet kaldırılmalıdır. Din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi olan, insan haklarına dayalı demokratik – laik – sosyal – hukuk devleti güçlendirilmeli, liyakat esası kamuda göreve başlama ve yükselmede esas alınmalıdır. Eğitimde laiklik ilkesinin aşındırılmasına son verilmeli ve toplumsal adaletsizliği yeniden üreten eğitim politikaları değiştirilmelidir.
9. Sadece hukuk alanında değil, toplumsal yaşamın bütün alanlarında yaygın bir adaletsiz düzen devam etmektedir. İşsizlik, yoksulluk, insanca yaşam ücretinden yoksunluk, örgütsüzlük, ayrımcılık, yaygın şiddet, terör gibi çok geniş bir yelpazede yaşanan toplumsal adaletsizliklerin giderilmesi için ortak irade geliştirilmelidir. Toplumsal barışımızı bozan tüm antidemokratik uygulamalara eşit yurttaşlık* temelinde son verilmelidir. Toplumsal adaletsizliğin en vahim görünümlerden biri olan kadınlara karşı ayrımcılığın önüne geçilmeli, kadınların özgürlük alanları korunmalı, kadın hakları toplumsal hayatın her alanında uygulanmalıdır.
Not :  Bu maddede “eşit yurttaşlık” değil “Yurttaşların eşitliği” olmalı. “Eşit yurttaşlık”,
bir ülkede toplulukların (halklar, milliyetler, cemaatler) birbirine eşitliği temelinde kurulan sistemdir. Farklı etnisite ve inanç topluluklarının hukuksal-siyasal olarak tanınması; farklı toplulukların birbiri karşısında konumlandırılması demektir. Bu etnikçi anlayış, bir tür
yeni-feodalizm icadıdır. Oysa CHP Programı, Devletin yurttaşların etnik köken, inanç, cinsiyet, vb. topluluk özellikleri karşısında kör kalmasını, bunlardan bağımsız olarak her yurttaşın
birey olarak eşitliğini yükseltir. Dolayısıyla “eşit yurttaş” değil, “yurttaşların eşitliği”
ilkesi asıldır
. (A.S.)
10. Son zamanlarda uygulanan saldırgan dış politika ülkemizin içindeki adaletsizlikleri de kökleştiren bir kısır döngü yaratmıştır. Adalet sadece iç politikaya ve toplumsal yaşama değil uluslararası ilişkilere de hâkim olmalıdır. Türkiye coğrafyasındaki tüm halklara,* tüm kimliklere kardeşçe, adilane yaklaşan, barışçıl ve uluslararası hukuka saygılı bir dış politikaya dönüş yapmalıdır. Türkiye yüzünü insan haklarına, hukuk devletine, adalete önem veren milletler ailesine çevirmelidir. Not : “tüm halklara” değil “tüm ulusumuza” olmalıdır.. (A.S.)

Hukuka ve Anayasaya saygı, adaleti sağlamanın ilk koşuludur. Hukuk güvenliğinin olmadığı ve adaletin gerçekleşmediği bir toplumda, kamu düzeni ve toplumsal barış sağlanamaz. Adaletsiz toplum ise, insan haysiyetinin zedelendiği bir toplumdur. Bu “Adalet Çağrısı”; adaletin, insan haysiyetine saygının ve toplumsal barışın temeli olduğu inancıyla hazırlanmıştır.” Görüldüğü gibi “Adalet “yürüyüşü, CHP perspektifinden, yalnızca yargısal işlemlerle sınırlı bir yürüyüş değildir. Çok geniş olduğu anlaşılmaktadır ki biz de bu yaklaşımı doğru bulmaktayız.

Peki bu talebi, Avrupa Birliği perspektifinden nasıl değerlendirebiliriz? Biliyorsunuz, AB müktesebatında, Katılım Ortaklığı müzakerelerinde 35 fasıl var ve bu fasıllardan 23. fasıl yargı ve temel haklar faslı, 24. fasıl da adalet, özgürlük ve güvenlik faslıdır. İnsan hakları savunucuları olarak çok uzun zamandır, hem Türkiye yetkililerine bu fasılların gereklerini yapmalarını hem de AB yetkililerine bu fasıllar üzerindeki ambargolarını kaldırmalarını öneriyoruz. Çünkü Türkiye’de insan hakları ihlallerine baktığımızda öne çıkan ve ağır insan hakları ihlalleri olarak nitelenebilecek konular bu fasıllar dahilinde olan konular.
– İfade özgürlüğü,
– inanç özgürlüğü,
– kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı,
– toplanma özgürlüğü,
– yaşam hakkı ve
– işkence yasağı gibi…

Ve bu AB’nin Kopenhag Siyasi Kriterleri bağlamındaki hukukun üstünlüğü ve demokrasi, azınlık hakları ve insan haklarına saygı kriterleriyle (AS : ölçütleri) doğrudan ilişkili konular. Üstelik Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı da (Lizbon, 2000) 2009’dan itibaren uyulması zorunlu belgelerden. AB Divanı da çeşitli kararlarında hem AİHS ve hem de AB Temel haklar Şartı’nın bağlayıcılığına vurgu yapmaktadır. Fakat Türk hükümetinden yapılan açıklamalar şaşırtıcı. Hükümet dört yıl önce örneğin 23. fasılla ilgili bütün hazırlıkları yapmış olmasına karşın, düzenlemeleri hayata geçirmemekte ve sürekli olarak AB’nin fasılları açmasını istemektedir. Burada, hükümetin haklar ve özgürlüklere araçsal bakış açısını ve insan haklarını içselleştiremeyişini görmekteyiz. Haklara ve özgürlüklere insan merkezli, insanın hakları ve onurunun korunması merkezli bakılmadığını gözlemlemekteyiz.

Meseleye, devletin dış politikasında duyduğu ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçların gerektirdikleriyle sınırlı yaklaşıyorlar. İnsan hakları konularına böyle yaklaşılamaz. Yurttaşın hak ve özgürlüğü pazarlık konusu yapılamaz. Hükümetin yapması gereken, insan hakları standartlarını yükseltmektir. 23 ve 24. fasılların açılmasıyla ilgili bir taraftan AB ile görüşmek ama onlar açmasalar bile bu fasıllardaki insan hakları standartlarını yakalamak, mevzuatı ona göre düzenlemek ve uygulamaktır. Çünkü bu fasıllarda yer alan konular doğrudan adalet kavramıyla ve elbette teknik olarak hukukun üstünlüğü ilkesiyle alakalıdır. CHP’nin 10 maddelik açıklamasında sosyal adalet kavramına da, çalışma hakkına da, sosyal güvenlik hakkına da yer verilmiştir. Sosyal demokrat bir partiden elbette sosyal adaleti savunması beklenir. Çok değerli. Kuçuradi’nin işaret ettiği ve benim de ondan ilham alarak pek çok kez yazmaya, söylemeye çalıştığım gibi, sosyal adalet bir ilkedir. Gelir dağılımı adaletsizliği de bir durumdur. O nedenle adaletsiz durumları, ilkeye (sosyal adalet ilkesine) uyumlu hale getirmeliyiz. Ne yapmalıyız, neyi talep etmeliyiz? Sosyal sınıf ve tabakalar arasındaki gelir dağılımını adaletli hale getirmeliyiz. Getirilmesini talep etmeliyiz; bunun için mücadele etmeliyiz.

Yalnızca bununla da sınırlı değil. Kentler, bölgeler arasındaki gelir dağılımını da sosyal adalet ilkesinin gereği olarak adaletli hale getirmeliyiz; bunu talep etmeliyiz, bunun için mücadele etmeliyiz. Adalet kavramına başka bir açıdan da yaklaşmak mümkün. Bu da ceza adaleti ve onarıcı adalet kavramlarıyla ilgili bir konudur. İnsan hakları perspektifinden bakacak olursak, şöyle bir durum var ortada: Demokrasiye geçiş süreçlerini yaşayan 40’tan fazla ülkede, çatışma dönemlerinde ağır insan hakları ihlallerinin failleri büyük oranda devlet görevlileri oluyor. Bu oran neredeyse % 90’lar oranında faillerin devlet görevlileri olduğunu gösteriyor. Fakat onlar da “biz darbeleri devleti korumak için yaptık, komünistlere karşı vatan savunması yaptık ya da bölücülere karşı savaştık” diyorlar.

Güney Afrika hariç, bütün bu çatışma süreçlerini yaşayan ülkelerde ceza adaleti yürürlüğe girdi ve failler yargılandı. Bazen de Arjantin örneğinde olduğu gibi, darbe sona erince yargılamalar başladı; bir süre sonra “son nokta (punto Final)” ve “itaat zorunluluğu yasaları” çıkarıldı ve failler büyük ölçüde affedildiler. Fakat yaklaşık 10 yıl sonra mücadeleler sonunda bu tür “af yasaları” geçersiz sayıldı ve ağır insan hakları ihlallerinin failleri yargılandılar. Cezasızlığa karşı verilen mücadelenin sonunda oldu bu. Fakat bazen de ceza adaleti ile birlikte onarıcı adalet usulüne de bakmak lazım. Bu tür adalet anlayışında tazminatlar (mağdurlar açısından bir haktır), özürler, itiraflar, pişmanlıklar gündeme geliyor ve bir yargılama sonucu olmuyor. Geçiş dönemi adaletinin unsurları çok. Anıtlar, hafıza merkezleri, müzeler ve elbette onarıcı adalet açısından hakikat komisyonlarının rolü. Burada mağdur, fail yüz yüze gelir. Adalet için özür, çok çok önemli

OHAL ve adalet

Bir yıl geçti, darbe teşebbüsün ardından.Ve OHAL süreci yaşandı memlekette. Yaşanmakta. Adalet Bakanlığı bazı verileri açıkladı.Silahlı kuvvetlerden, polisten, yargıdan ve diğer kamu görevlilerinden kaç kişiyle ilgili adli işlem yapıldığı, kaç kişinin tutuklandığı konularında. Yargının da neredeyse % 40’ı “FETÖ’CÜ” olarak niteleniyor, tutuklanan hakim, savcı sayısına baktığımızda. Öte yandan, herhangi bir yargı kararı olmaksızın, mülkiyet hakkı bakımından ihlal gördüğümüz, el konulan bankalar, basın yayın kuruluşları (radyolar, gazeteler, matbaalar, televizyonlar), üniversiteler, yurtlar, diğer eğitim ve öğretim kurumları var. 25 KHK ile sırf barış istedikleri için, fikir beyanında bulunan barış akademisyenlerinin ihraç edilmesi var. Bu  konuda ILO, taa 1989’da İHD 1402’likler Komisyonumuzun raporu doğrultusunda “111 Sayılı İş ve Meslekte Aayrımcılık Sözleşmesi”ne aykırılık teşhisinde bulunulmuştu.*

2005 yılında 55 bin olan mahpus sayısı Şubat 2007’de 209 bine çıkmış.Yazan çizen gazeteciler ki sayısı 170’lere ulaşmış, hapiste. İnsanlar işlerine geri dönebilmek için açlık grevinde. Ölümüne bir direniş sergiliyorlar. Hükümet seyrediyor. Altı aydır faaliyete geçmesi beklenen bir komisyonu işaret ediyor. Şaka değil AİHM de işaret ediyor. Bize de bütün bu hukuksuzluklara, adaletsizliklere, darbelere, baskılara itiraz etmek düşüyor. Benim işin aciliyeti nedeniyle kendi adalet anlayışıma da uygun.

  • Nuriye ve Semih yaşasın. İşe iade edilsin. Serbest kalsınlar talebim, dileğim var.

Benim Büyükada’da gözaltında bulunan insanlığın yüzakı insan hakları savunucusu arkadaşlarımın derhal serbest bırakılması talebim var. Acun Karadağ , Esra Özakça ve sevgili kardeşim Veli Saçılık üzerindeki prangaların kaldırılması talebim var. Bunlar acildir. Düşünceleri nedeniyle hapiste olan gazeteci, yazar, milletvekili, belediye başkanlarının tahliyesine dair talebim var. Kendi adalet anlayışım gereği, insan hakları, aş, iş,özgürlük ve demokrasi ve elbette barış talebim var. İnsan hakları hukukuna uyma ve bunun gereklerinin yerine getirilmesidir benim adalet anlayışıyım. Kürt kentlerinin* yakılmasına, yıkılmasına karşıyım. İtirazım var. Savaşa karşıyım. OHAL’e karşıyım.
* AS : Böyle bir kavram yok.. Sözde Özerklik ilan edilen yerlerde Devletin meşru işlemi var.

Bugün yeryüzünde kabul edilen 183 (medeni, siyasi, kültürel, ekonomik, sosyal, dayanışma ve halkların hakları) hak ve özgürlük var. İnsan onurunun korunması için bu listedeki hakların ve özgürlüklerin herkes için, hemen şimdi, tanınmasını, uygulanmasını ve korunmasını istiyorum. Budur benim adalet talebimin içeriği…

Ülkeyi yönetenler duysun isterim… (HÖ/NV)

* Entelektüelin Dramı, 12 Eylülün Cadı Kazanı, Özen Haldun, İmge Kitabevi, Ankara, 2002

Av . Hüsnü Öndül : Hukukçu; İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Çağdaş Hukukçular Derneği kurucu ve yöneticilerinden. İHD genel başkanlarından. İnsan hakları alanında çok sayıda  rapor hazırladı, projelerde yer aldı. Kimiz (şiir) ve İnsan Hakları Yazıları kitaplarını yazdı, Evrensel gazetesinde haftada bir yorum yazıyor.
=====================================
Dostlar,

Türkiye’nin gerçek gündeminin işgaline izin vermemeliyiz..
En temel gündemimizin başında belki de ADALET geliyor.
15 Haziran 2017 günü Ankara’dan başlatılan Büyük Adalet Yürüyüşü – Mitingi‘nin gündeme taşıdığı “10 temel istem” mutlaka ülkemizin gerçek gündemi olarak kalmalı ve gereklerinin yerine getirilmesi için siyasal iktidar sürekli olarak baskılanmalıdır.

Ne yazık ki 9 Temmuz 2017 ile 15 Temmuz darbe girişiminin 1. yılı arasında çoook kısa,
salt 6 gün süre var! Bu altın fırsatı AKP = RTE son birkaç gündür tepe tepe kullanıyor.. Kılıçdaroğlu’nun görkemli ve Guiness Rekorlarına giren yürüyüş ve mitingi öylesine ürküttü ki, kamuoyundaki etkilenmenin nötralleştirilmesi zorunlu oldu AKP = RTE için. Bunca yüklenme, abartı, tantana, traji-komik ritüeller ve dincilik soslu şehit – gazi sömürüsü bundan.. Panik büyük!

Öte yandan 29 Ekim, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 23 Nisan, 10 Kasım gibi ulusal tarihimizin dönüm noktası günlerinde yurt dışına kaçan, hastalanan, Bakanını ya da valiyi… yollayan anlayış; şimdi adeta kendi seçenek (alternatif) tarihini yaratmak istiyor.. 15 Temmuz şehitleri anıtlarının, törenlerinin.. kutsanmasının ardalanında (bilinçaltında) bir de bu açık – örtük motifler var…

Çoook dikkatle, ısrarla ve kararlılıkla “HAK – HUKUK – ADALET” istemimizi sürdürmeliyiz. CHP tüm toplumsal muhalefeti örmenin akılcı kurumsal çabalarını kesintisiz sürdürmeli.

Son olarak Sn. Av. Hüsnü Öndül’ün önemli ADALET konulu makalesinde katılmadığımız önemli 2-3 noktayı yerinde belirttik. Bu da bizim düşünce ve ifade özgürlüğümüz..

Sevgi ve saygı ile. 15 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Şahin Mengü : Yeni anayasa

 

Yapılan açıklamalara bakılırsa ülkenin tek sorunu anayasa.
AKP
sözcüleri her gün medyada “Askerlerin yaptığı anayasayı değiştirelim sivil,
milli bir anayasa yapalım..” diyorlar.CHP “Başkanlık sistemi dışında yeni bir anayasa yapmaya hazırım” diyor.HDP, “Ver anayasal vatandaşlığı dolayısıyla özerkliği, al başkanlığı” anlayışında…

Anayasa bir devletin temel yapısını, kuruluşunu, iktidarın devrini ve devlet iktidarı karşısında bireylerin özgürlüklerini düzenleyen belgedir. Bu tarif karşısında, AKP ve HDP sözcülerinin açıklamalarına, bugüne kadarki tutum ve davranışlarına bakılırsa hedeflerinin devletin
temel yapısıyla, kuruluşuyla oynamak olduğu açıkça görülmektedir.
AKP sözcüleri, askerlerin dayattığı bir anayasa yerine, sivil ve milli bir anayasa istediklerini söylemektedirler. 1982 Anayasası, 12 Eylül askeri rejimi döneminde yapılmıştır. Bir anlamda askerlerin yaptığı anayasa olarak nitelenebilinir, ama bu anayasa, hani o ağızlarından
hiç düşürmedikleri “milli iradenin” %92 oyla kabul ettiği anayasadır. Büyük bir ihtimalle
bugün AKP’ye oy veren ve o tarihte seçme hakkına sahip vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu, bu anayasaya da kabul oyu vermişlerdir.
Halk oyu ile kabul edilmiş bu anayasa tam bir milli anayasadır.
Bu anayasa şimdiki haliyle de sivil bir anayasadır.Bu anayasa günümüze kadar milletin oylarıyla seçilmiş Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 18 kez değişikliğe uğramış ve bazı maddeleri de mükerrer olmak üzere 118 maddesi değiştirilmiştir.

Bu nedenle anayasa artık askerlerin yaptığı anayasa olmaktan çıkmış,
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şekil verdiği bir anayasa haline gelmiştir.
Dünyada milli olmayan anayasalara Almanya ve Japonya anayasaları örnek gösterilebilir.
Bu iki ülkenin anayasaları, galip devletlerin asker hukukçuları tarafından hazırlanıp
bu ülkelere empoze edilmişlerdir. Bunlar, o nedenle “Empoze Anayasalar” olarak adlandırılırlar. Ama bugün o devletlerde bile artık bu anayasaların milliliği ya da gayri milliliği tartışılmamaktadır. Bir anayasayı kimin yaptığı değil, nasıl uygulandığı önemlidir.

ANAYASAL VATANDAŞLIK

AKP sözcülerinin dillendirdiği, arzu ettiği “millilik” tek adam rejimidir.
Çünkü verdikleri örnekler Selçuklulardan başlayıp Osmanlılara kadar gitmektedir.
Yani arzu edilen padişahlık benzeri tek adam rejimidir.AKP, CHP ve HDP’nin vatandaşlık tarifinin değiştirilerek, anayasal vatandaşlığın getirilmesi konusunda uzlaşmış oldukları anlaşılmaktadır.

Anayasal vatandaşlık kavramı, etnik kimliklere, yani bölünmeye hukuksal zemin hazırlamakla eşanlamlıdır. Bunu kabul etmek ülkenin bölünmesine giden yolun
önünü açmaktır.
Sevr Antlaşması’nın 62 ve 64. maddelerindeki yerel özerkliktir.
Bunun bir adım sonrası da bağımsızlıktır.
AKP ve Tayyip Erdoğan için başkanlığa giden yolda anayasal vatandaşlık sorun olarak görülmemektedir. Son zamanlarda “tek vatan, tek bayrak” demelerine karşın,
bir yandan da bölünmenin yolunu açan “anayasal vatandaşlıktan” söz etmektedirler.
Bizim anayasamızın 66. maddesindeki “Türk” kelimesi bir ırkın değil, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan; dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasal düşüncesi, felsefi inancı,
dini mezhebi ne olursa olsun tüm vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları ve
herkesi kucaklayan milletin ortak adıdır.
Bundan daha eşitlikçi, yansız, dile, ırka, renge, cinsiyete, siyasal düşünceye, felsefi inanca,
din ve mezhebe kör ve çağdaş bir anlayış olabilir mi?
Bu nedenle, ülkenin bölünmesine karşı olan tüm vatandaşlarımızın bu konuda uyanık olmaları gerekmektedir.
AKP, HDP ile “ver başkanlığı, al anayasal vatandaşlığı ve özerkliği” diyerek uzlaşabilir.Buna başka partilerde mevzilenmiş bölücüler de destek verebilirler.
Bu ülkenin tüm aydınları, vatanseverleri bu konuda çok duyarlı olmalıdırlar.

Oynanan oyun, temel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi kisvesi altında tek adam rejimiyle ülkeyi bölerek, Sevr’i yaşama geçirme operasyonudur.

BOP da günümüzde bunun ete kemiğe bürünmüş biçimidir.

=====================================

Dostlar,

Yılların brikimli – deneyimli hukukçsu ve politikacısı (eski CHP Manisa Mv.)
Sayın Av. Şahin Mengü, mütevazi köşesinde önemli yazılar yazmakta.
Bu ulusalcı çizgisi nedeniyle de CHP’den dışlananlardan biri.
Prof. Süheyl Batum gibi, Prof. Birgül Ayman Güler gibi, İsa Gök, Emine Ülker Tarhan gibi, Av. Dilek Akagün Yılmaz….. gibi..

Sitemizde bu bağlamda daha önce epey yazı yayımladık; anımsanmasında yarar var.
Özellikle şu yazımızın :

http://ahmetsaltik.net/2013/02/03/12053/

*****2 noktada gözden kaçırılan önemli yanlışa bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz :İlki EŞİT YURTTAŞLIK İLKESİ               : 

“Eşit yurttaşlık”, bir ülkede toplulukların (halkların, milliyetlerin, cemaatlerin) birbirlerine eşitliği temelinde kurulan sistemi anlatır. Farklı etnisite ve inanç topluluklarının hukuksal-siyasal olarak tanınması; farklı toplulukların birbirleri karşısında konumlandırılması demektir. Bu etnikçi anlayış, bir tür yeni-feodalizm icadıdır. Çağdaş demokrasi, Devletin yurttaşların etnik köken, inanç, cinsiyet, vb. topluluk özellikleri karşısında kör-sağır kalmasını,
bunlardan bağımsız olarak her yurttaşın birey olarak eşitliğini yükseltir.
Bu nedenle “eşit yurttaşlar” değil, “yurttaşların eşitliği” ilkesi esastır.

İkincisi ORTAK VATAN İlkesi           :

“Ortak vatan”, ulusal siyasetin değil, etnik siyasetin temsilcisi olan partilerin-kişilerin değeridir. Vatan, üzerinde yaşayan toplumun “ulus” durumuna geldiği siyasal sistemlerin coğrafyasıdır. Vatanın “ortak” olması için, bir coğrafyada 1’den çok ulusun tanımlanmış olması gerekir. Etnik siyasetçilerin değerlerine göre Vatan, üzerinde vatandaşlık bağıyla yaşayan
her bir yurttaşındır; hepimizindir. Bizim için ise

“ortak vatan” değil “hepimize ait olan tek vatan”
vardır.

Bu yalın siyasal bilim verilerinden AKP – CHP – HDP kurmaylarının yoksun – habersiz olduğu düşünülemez. Dolayısıyla bilerek – bilmeyerek / örtük – açık etnik temelli – dış güdümlü bir SEVR siyaseti (BOP!) dayatılmaktadır.

AKP – RTE “tek adam saltanatına” kilitlenmişlerdir ATATÜRK CUMHURİYETİNİ bitirmek için.. Bu çok net.. Hedef 2023’tür ancak 7 Haziran gibi yol kazası risklerine karşılık,
zaman hızlandırılmıştır.. 1 Kasım 2015 zoraki yeniletilen seçim ve

“Bay RTE’nin cumhurun bu kez terbiye edilmiş istendik iradesini onaması!”
(EGEMENLİK BAĞSIZ KOŞULSUZ R.T.E’nindir!)
Ve 2 Kasım… Nerede kalmıştık?? Başkanlık ve AÇILIM ikizleri..

AKP’yi geçelim, sosyalist geçinen HDP’liler, kimi sosyalist CHP’liler (CHP’de kaldı mı??) açısından ideolojik tutarlık anlamına gelir mi böylesi bir konumlanma?
Yoksa derinlemesine bir çelişkiyi mi kodlar; site okurlarımızın değerlendirmesine bırakıyoruz..

HDP; özerklik – bölünme – büyük KÜRDİSTAN hülyalarının şizofrenizmi içindedir;
her şey beklenir.. Verirler Başkanlığı = halife sultanlığı Tayyip beye, alırlar özerkliği..

Peki CHP’ye ne oluyor?? “Başkanlık dışında” diyor da neden “ilk 4 maddeye asla dokunulamaz!” demiyor, diyemiyor??

Dahası, ülkenin en ivedi gündemi, 1982’den bu yana 17 kezde 117 maddesi değiştirilen
(toplam 177 madde) ve çok büyük ölçüde sivilleştirilen 1982 Anayasası neden 1 numaralı
günah keçisi yapılmıştır?? Gene gündem oyunları değil mi??

Türkiye’yi çok zor ve sıcak günler giderek daha –  daha kuşatmakta…

Yolsuzluklar ne oldu?
Yoksulluk ne oldu?
Yasaklar ne oldu??

Bu “3Y” AKP’nin 2002 temel seçim vaatleri değil miydi?
Bugün 3Y kuyusunda ülke ve halk boğuluyor..
CHP böyle giderse ilk seçimde % 25’i bile bulamaz.. Çoook yazık çok!

Sevgi ve saygı ile.
08 Kasım 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com