LANET

LANET

Suay Karaman 

1991 yılından beri ibadete açık olan Ayasofya, Lozan Barış Antlaşması’nın 97. yıl dönümü olan 24 Temmuz tarihinde yeniden ibadete açıldı. Devletin üst düzey yöneticilerinin katıldığı bu yeniden açılışta büyük gösteriş yapıldı ve yaklaşık 400 bin kişilik irtica destekçisi grubun, hilafet yanlısı gösterilerine sahne oldu.
(AS: Korona salgınının başkaldırmasında önemli bir etken oldu!)

FETÖ’nün baş imamı Adil Öksüz’ün doktora tezinde jüri üyesi olan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, 24 Temmuz 2020’de Ayasofya’da elinde kılıç ile konuşma yaptı (AS: hutbe verdi). Ali Erbaş’ın konuşmasında “vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” ifadesi ile adını anmasa bile doğrudan büyük kurtarıcımız Atatürk’e yönelik hakaret vardır. Bu konuşmada Atatürk’e lanet okunurken, Kadir Mısıroğlu gibi yeminli cumhuriyet düşmanlarına selam yollandı. Türk Milletinin gözü önünde, ülkemizin kurucusuna yapılan ve büyük öfke ile tepkiye neden olan bu ağır hakaret, genellikle sosyal medyada kınandı. 24 Kasım 1934’te Ayasofya’nın müze yapılmasını “tarihe ihanet” olarak niteleyenlerden sonra, eşsiz liderimiz Atatürk’e “lanet” nitelemesi yapan Diyanet İşleri Başkanı da gelecekte yaptığı hıyanetlerle anılacaktır.

Keşke Yunan galip gelseydi, ne hilafet yıkılırdı ne şeriat”, “Atatürk’le zerre muhabbeti olan kim varsa benim cenazeme gelmesin” diyen Kadir Mısıroğlu’nun destekçisi olan, Fethullah Gülen sevicisi Ali Erbaş, Mustafa Sabri, İskilipli Atıf ve Mustafa Kemal’e idam fetvası veren Dürrizade Abdullah gibi hainlerin peşinden gitmektedir.

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasında İstanbul’u emperyalist güçlerin işgalinden kurtararak, Türk Milletine armağan eden Atatürk’ten söz edilmemesi, geldiğimiz durumu özetlemektedir.

  • 24 Temmuz 2020’de Lozan Kutlamaları için koronavirüs salgını bahanesiyle Anıtkabir’e giriş yasaklandı,

İzmir, Eskişehir, Muğla başta olmak üzere kimi kentlerde anma etkinliklerine izin verilmedi ama 400 bin hilafet yanlısı, ortaçağ artığı, sefil bir güruhun Ayasofya’ya yürümesine ses çıkarılmadı. Tekbirlerle İstanbul sokaklarında yürüyüşe geçen takkeli, cüppeli, çarşaflı kalabalığın mesajını iyi okumak gerekir: Atatürk’le hesaplaşmak

Ayasofya’daki namaza resmi üniformalarıyla gelen Türk Ordusunun komuta kademesi için söylenecek söz yoktur. Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler, Nur Cemaati’nin kurucusu Saidi Nursi denen akıl hastasının öğrencisi nurcu Hüsnü Bayramoğlu ile Ayasofya’da fotoğraf çektirdi. 29 Ekim 2016 Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar da Hüsnü Bayramoğlu ile sohbet edip, fotoğraf çektirmişti. Bu komutanların Mustafa Kemal’in askeri olduğu söylenemez.

  • Atatürk’ün giydiği üniformayı giyip, Atatürk’e küfredenlerin önünde eğilen, tarikatlara kucak açan sahte Atatürkçü generaller Türk Ordusuna yakışmamaktadır.

Lanet” sözünün yarattığı öfke üzerine gereksiz açıklamalar yapan siyasal iktidar yanlıları ve Diyanet İşleri Başkanı, esas amaçlarını gizlemektedir. Açıklamalarında hiç inandırıcılık yoktur,

  • “Hilafeti kaldırdığı için biz Atatürk’ten nefret ediyoruz.
  • Yeniden din devleti kurup, hilafeti geri getirmek için çalışıyoruz”

diyemedikleri için, sahte sözlerle Atatürk’e sahip çıkmaktadırlar.

Ancak Ortaçağ kafası ile Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetilemediği görülmektedir.

Bu konuşmada sadece Atatürk’e lanet okunmadı; Atatürk’ün kişiliğinde, Türkiye Cumhuriyeti’ nin bağımsızlığı ve Türk Ulusunun Anadolu’daki egemen varlığı da hedef alındı. Bütün bu ihanetlere karşı yılmadan, kararlılıkla mücadele edilmelidir. “Dindarları küstürmeyelim” aymazlığı sonunda, geldiğimiz nokta bellidir: hilafete doğru yol almaktayız.

Ülkemizin kurucusuna lanet okuyanları, dil uzatanları, ihanet edenleri, eserlerini yok edenleri Türk Milleti de, tarih de bağışlamayacaktır. Bu böyle bilinmelidir.

AYASOFYA

AYASOFYA

Suay Karaman 

29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, onbir yüzyıldır Hıristiyanlığın en büyük kilisesi olan Ayasofya’yı, cami olarak ibadete açmış ve beş yüzyıl boyunca cami olarak hizmet vermiştir. 1453 yılında fethedilen İstanbul, 1918-1923 yılları arasında işgal edilmiştir. Son Osmanlı padişahı Vahdettin’in ülkesini bırakıp kaçmasıyla, Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesi son bulmuştur. Eşsiz liderimiz Atatürk’ün öncülüğünde kazanılan bağımsızlık savaşı sonrasında İstanbul, 6 Ekim 1923’te işgalden (AS: yaklaşık 5 yıl!) kurtulmuştur. 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Ayasofya müze olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Ayasofya’nın müze yapılmasına yönelik ilk karşı çıkış, Said Nursi yandaşlarından Osman Yüksel Serdengeçti’nin çıkarttığı Serdengeçti adlı derginin Ağustos 1952 tarihli sayısındaki “Ayasofya” yazısıyla başlamıştır. Yazıda Ayasofya’yı müzeye dönüştürenlere ağır saldırılarda bulunulmasına karşılık, açılan dava sonucunda ceza verilmemiştir. Daha sonraları 1986-2016 arasında Zaman gazetesi ve 1994-2016 arasında Aksiyon dergisi bu konuyu gündeme getirmiştir. Bazı siyasal partiler de oy toplamak amacıyla Ayasofya’yı yeniden camiye dönüştürme propagandası yapmaya başlamışlar, Ayasofya’yı müzeye dönüştüren Bakanlar Kurulu kararının altındaki Atatürk’ün imzasının sahte olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, Ayasofya’nın cami olarak kullanılması için ilk olarak 2005 yılında Danıştay’a dava açarak, 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali ve yürütmenin durdurulmasını istemişti. Danıştay 10. Dairesi, 24 Haziran 2005’te söz konusu Bakanlar Kurulu kararının yürütmesini durdurma istemini reddetmişti. Daire, 31 Mart 2008’de ise Ayasofya’nın müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmadığına işaret ederek, davayı reddetmişti.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 10 Aralık 2012’de, Danıştay 10. Dairesi’nin bu kararını onamıştı. Karar düzeltme isteği de 6 Nisan 2015’te reddedilmişti. Dernek, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu. 2018 yılında Anayasa Mahkemesi, Ayasofya’nın namaz kılınması için ibadete açılması yönündeki istemin reddedilmesi nedeniyle din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvuruyu, “incelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez bulmuştu. Kısaca bugün Ayasofya’nın açılmasına neden olan kararın hukuksal sürecini başlatan bu Dernek, tüm davaları yitirmişti.

Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesine ilişkin 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali istemiyle 20 Aralık 2016’da yeniden Danıştay’da dava açtı. Danıştay 10. Dairesinin, öncelikle süre ve kesin hüküm nedenleriyle esasa girmeden usulden reddetmesi gerekirken, eski kararlarının aksine bu kez davayı görüşmeyi kabul etti. 2 Temmuz 2020 tarihindeki duruşmada Cumhurbaşkanlığı, bu derneğin açtığı davanın reddedilmesi gerektiğini, konuyla ilgili önceki kararlara ve hukuka verdiği referanslarla savundu. Ancak Danıştay 10. Dairesi 10 Temmuz 2020 tarihinde Ayasofya’nın cami olarak açılmasına karar verdi. Böylece siyasal iktidar Ayasofya’nın cami haline getirilmesi için siyasal sorumluluk almak yerine, Danıştay’ı ileri sürdü. Danıştay da, bir skandala imza atarak, padişahın mülkü olduğu ve cami olarak vakfettiği gerekçesiyle Atatürk’ün imzası bulunan 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti.

  • Siyasallaşan yargının verdiği bu karar çok tartışılacaktır.
  • Çünkü yargı eliyle Atatürk Cumhuriyeti tasfiye edilmektedir.

İstanbul’u en son fetheden Mareşal Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, Ayasofya bugün kilise olarak hizmet verecekti. Danıştay’ın iptal ettiği 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının altında Atatürk’ün de imzası vardır ve iptal edilen aslında o imzadır. Sorunu ortaya iyi koymak gerekir:

  • Sorun ibadet değildir, siyasal İslam’ın Atatürk’le kapanmayan hesabıdır,
  • demokratik ve laik cumhuriyetten rövanş alma isteğidir.

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden önce 16 Mart 2019’da Tekirdağ’da düzenlediği mitingde Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ilgili olarak şunları söylemişti:

  • “Bu işin bir siyasi boyutu var, yanı var. Yan tarafta Sultanahmet’i doldurmayacaksın, ‘Ayasofya’yı dolduralım’ diyeceksin. Büyük Çamlıca Camii’ni yaptık, 4-5 tane Ayasofya eder. Bu oyunlara gelmeyelim. Bunların hepsi tezgâh. Biz ne zaman neyin nasıl yapılacağını çok iyi biliyoruz. Bu namussuzlar böyle dedi diye biz adım atmayız.”

    Yine seçim öncesinde gençlerle yaptığı televizyon programında şunları söylemişti:

  • “Ayasofya’nın belirli bir bölümünde namaz kılınıyor. Ayasofya’yı açmanın bir götürüsü var. O bizim için daha ağırdır. Ayasofya’nın açılmasını isteyenler, yurt dışındaki camilerimizin başına ne gelir hiç düşünüyor mu? Ben bir siyasi lider olarak bu oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim.”

Bu sözlerini unutan AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan, Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesinin ardından yaptığı değerlendirme konuşmasında, 24 Kasım 1934 tarihli Mustafa Kemal Atatürk imzalı karar için “Tek parti döneminde alınan bu karar, tarihe ihanet olmanın yanında hukuka da aykırıydı.” ifadelerini kullanmıştır.

Ülkemizin kurtarıcısına, cumhuriyetimizin kurucusuna, eşsiz liderimiz büyük Atatürk’e hain diyenlerin aynaya bakmaları gerekir.

Her durumda uyuyan Türk Milleti, büyük kurtarıcımız Atatürk’ün ihanetle suçlanması karşısında tepki vermemeye ve sessizliğini korumaya devam etmektedir. Bunun yanında siyasal partiler, demokratik kitle örgütleri ve sendikalar da uyumaya ortaktırlar. Bu “hain” sözü için özellikle Cumhuriyeti kuran partinin yöneticilerinin yeri göğü inletmesi gerekirken, cılız tepkilerle geçiştirdikleri görülmektedir.

Bugün Atatürk‘ün imzaladığı kararnameyi iptal edenler, yarın Atatürk’ün imzaladığı başka kararları da iptal edeceklerdir. Atatürk’ün kurduğu fabrikalar kapatıldı, Atatürk’ün kapattığı tarikat ve cemaatler ardına dek açıldı. Yarın Danıştay, laik cumhuriyeti ve devrimleri iptal eden kararlar aldığında, Ayasofya kararına sevinenler ne yapacaktır? Ayasofya’yı egemenlik kullanımı olarak görenler, Ege Denizi’nde 18 adamızın Yunanistan tarafından işgal edildiğini bilmiyorlar mı? Sivil darbe yapanları alkışlayanlar, Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyeti yıkmak isteyen siyasilere yol verdiklerinin, destek olduklarının farkında mıdırlar?

Ayasofya’nın ibadete açılması Türkiye’ye ne kazandıracak? İbadet için cami eksiği mi var? Şimdi daha mı iyi Müslüman olundu? Türkiye’nin gündeminde bulunan ekonomik çöküş, açlık, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk ve terör unutturulmak istenmektedir. Bunların yanında Atatürk ve laik cumhuriyete düşmanlık büyük boyutlardadır. Ayasofya’nın ibadete açılmasının ardından yurt dışında yaşayan milyonlarca Müslümanın ibadet ettiği camilerin kiliseye çevrildiğini görürsek, söyleyecek sözümüz olmayacaktır.

Ayasofya’da ilk namaz 24 Temmuz Cuma günü kılınacak. 24 Temmuz Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit ve egemen bir devlet olarak tarih sahnesine çıktığı Lozan Antlaşması‘nın yıldönümüdür. Buradaki amaç bellidir: Cumhuriyetimizin kurucu belgelerine ve felsefesine meydan okunmaktadır. Muhalefeti ve Türk Milletini derin uykulardan uyandırmak için hepimiz el ele vererek, örgütlü çalışmalar yaparak, yeni yeni çoban ateşleri yakmalıyız. Yoksa artık Selanik’ten yeni bir harekât ordusunu beklemek hayalciliktir. (13 Temmuz 1920)

60. YILINDA 27 MAYIS 1960

60. YILINDA 27 MAYIS 1960

Suay Karaman 

27 Mayıs 1960 Devrimi’nin 60. yılını kutladığımız bu günlerde ülkemizde genel durum ve görünüm hiç iyi değildir. Yıllardır 27 Mayıs 1960 Devrimi’ne ‘darbe’ diye saldıranlar, ülkemizde demokrasi, hukuk, sanayi, tarım, hayvancılık, kültür, eğitim, bilim, sanat ve daha aklınıza ne gelirse her şeyi kötü duruma getirdiler.

Askeri harekâtlar ve ihtilaller, topluma olumlu getirileri ya da olumsuz götürüleriyle önem kazanırlar. Devrim ya da darbe oldukları da ancak bu şekilde belirlenir. 27 Mayıs 1960 İhtilali, 27 Ekim 1957 tarihinde yapılan ve yolsuzluk bulaştırılan genel seçimle gelen sivil iktidarın, demokrasi dışı tutum ve davranışlarıyla diktatörlüğe giden yönetimine karşı bir tepki sonucu gerçekleştirilmiştir. 27 Mayıs 1960 sabahı ve sonrasında sevinç gözyaşları içinde, coşkuyla sokağa dökülen halkımızın, baskıcı yönetimden kurtulmanın mutluluğu içinde günlerce gösterilerde bulunması, 27 Mayıs’ın halk tabanındaki desteğinin en belirgin kanıtıdır. 27 Mayıs sabahı radyoyu dinleyen halkımız, kısa bir süre sonra, sokaktaki askerlerle sarmaş dolaş olmuştu. Askeri araçların üzerine ellerinde bayraklarla gençler doluşmuştu. İnsanlar sokaklarda birbirileriyle kucaklaşıyordu. Bu görüntüler acı ve sıkıntılarının sona ereceğine inanan insanların kendiliğinden gelişen sevinç gösterileriydi. 27 Mayıs 1960 gününün hemen ertesinde, 27 Mayıs için coşkulu marşlar bestelenmesi, Türk ordusuna şükran sunmanın göstergelerinden biridir.

27 Mayıs 1960 İhtilali, tartışmasız bir devrimdir. İhtilal, toplum yapısında biriken çelişkilerin bir gün patlayışı sonucunda ortaya çıkan ve bir grubun yönetime el koymasıyla, devletin siyasal ve sosyal yapısında oluşan ani ve şiddetli değişikliklerdir.

Devrim, özünde toplumsal gelişmenin önünü açan bir güç taşır ve bir toplumdaki siyasal ve ekonomik kazanımların toplumun geniş kesimleri yararına hızla değişmesidir. 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin amacı şöyle açıklanmıştı: “insan hak ve özgürlüklerini, ulusal dayanışmayı, toplumsal adaleti, bireyin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve güvence altına almayı olanaklı kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuksal ve sosyal temelleriyle kurmak ve Atatürk Devrimleri’ni yeniden yaşama geçirmek.” Bu amaçla yola çıkılarak 1961 Anayasası’yla getirilen yeni ve çağdaş kurumlarla, sosyal hukuk devletiyle, özgür seçimlere gidilmesiyle ve bütün bunların on yedi ay gibi çok kısa bir zaman içinde başarılmasıyla,  27 Mayıs tartışmasız bir devrim niteliğini kazanmıştır.

27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştirdiği, Atatürk devrimlerine sahip çıkmak ve demokrasiyi korumak için giriştiği bu hareketi, tartışmasız bir “ihtilal” olarak tanımlamak gerekir. Koşullar tamam olduğu zaman ihtilal kaçınılmaz olur. Her ihtilalin, onu yapanlar kadar onun koşullarını hazırlayanların da eseri olduğunu unutmamak gerekir.

“Atatürk’ü sevmek ibadettir” diyen Celal Bayar’ın iktidarında Atatürk Devrimleri, ‘tutan devrimler’ ve ‘tutmayan devrimler’ olmak üzere ikiye ayrılmış ve tartışma konusu yapılmıştı. Türkçe söylenen ezan Arapça’ya çevrilmiş, irticaya ödünler verilmiş, özgürlükler kısıtlanmıştı. TBMM’nin onayı olmadan Kore’ye emperyalist ABD’nin çıkarı için asker yollanmıştı. 6-7 Eylül 1955 olaylarındaki tahriklerin baş sorumlusu DP iktidarıydı. İsmet İnönü’yü öldürmek için Kayseri, Uşak ve Topkapı’da suikastlar düzenlenmişti. Muhalefeti cezalandırmak için Meclis Tahkikat Komisyonu kurulmuş, bu komisyonun yetkilerinin genişletilmesinden sonra, Ankara ve İstanbul’da olaylar çıkmış, ölen ve yaralananlar olmuştu. Ulusal bütünlüğümüz parçalanmış, yönetim partizanlaştırılmıştı. Basın ağır sansür altında tutulmuş, gazeteciler hapse mahkum edilmişti. Enflasyon, pahalılık, dış borçlar, karaborsa giderek artmış, nüfuz ticareti, vurgun, rüşvet, keyfi yönetim ve baskı bu dönemin ana karakteri olmuştu. Vatan Cephesi kurarak, halkı birbirine düşürenlere ve “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diyenlere bugün “demokrasi yıldızı” denildiğine tanık olmaktayız.

Öncelikle özgürlüğü ilke edinen 27 Mayıs Devrimi’nin topluma kazandırdığı en büyük yapıt olan 1961 Anayasası ile laik devlet yapısına sosyal devlet ve hukuk devleti kavramları girmiştir. Bu çağdaş anayasa ile ülkemizde ilk kez Anayasa Mahkemesi kurularak, yasaların anayasaya uygunluğu denetlenerek, anayasa ihlalleri yapılmasının önüne geçilmiştir. Cumhuriyet Senatosu kurularak, çift meclis ile yasama yetkisi daha demokratik hale getirilmiştir. Devlet Planlama Teşkilatı, Yüksek Öğrenim ve Kredi Yurtlar Kurumu, Devlet Personel Dairesi, Milli Güvenlik Kurulu, Türk Standartları Enstitüsü, Basın İlan Kurumu, Ordu Yardımlaşma Kurumu gibi kurulan yeni kurumlar, amaçları doğrultusunda verimli çalışmalarıyla toplumsal düzenlemelere önemli katkılarda bulunmuştur. 1961 Anayasası’yla bağımsız yargı ve hakim güvencesini sağlayacak kurumlar oluşturulmuş, grev ve toplusözleşme hakkı kurumlaştırılmış, üniversiteye ve TRT’ye özerklik sağlanmıştır.

Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Yasası, Basın-Fikir İşçileri Yasası, İlköğretim ve Eğitim Yasası, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası, Gelir Vergisi Yasası gibi yeni düzenlemeler yapılmıştır. 27 Mayıs 1960 Devrimi olarak adlandırılan tarihsel olayın ürünü 1961 Anayasası ile ülkemize sosyal devlet anlayışı yerleştirilmiş, özgür bir ortam yaratılmış, çağdaş bireysel hak ve özgürlüklerin sağlanması başarılmıştır.

27 Mayıs 1960 İhtilali’nin olumsuz yanı idam cezalarının onaylanmasıdır. İdamların yapılmaması için çırpınanların emekleri boşa çıkartılmış ve çeşitli baskılarla idamlar gerçekleştirilmiştir. İdam cezalarını hiç kimse için onaylamak doğru değildir. Ne Menderes zamanında sokaklarda herkesin gözü önünde yapılan idamları, ne Menderes ve bakanlarının idamını, ne Talat Aydemir ile Fethi Gürcan’ın idamını, ne Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını, ne de 17 yaşındaki Erdal Eren’in idamını onaylamak, insanlığa yakışmaz. İdam cezası, insanlık onuruyla bağdaşmamaktadır.

27 Mayıs 1960 öncesinde, Demokrat Parti iktidarında demokrasinin, hukukun ve özgürlüğün olmadığını herkes bilmektedir. Buna karşılık demokrasiye darbe olarak adlandırılan 27 Mayıs 1960 hareketi, topluma özgürlüğü, hukuku, demokrasiyi ve aydınlanmayı getirmiştir. 27 Mayıs döneminde oluşturulan kuruluşların ve çıkarılan yasaların, topluma, demokratik rejime ve ülke yönetimine sağladığı olumlu kazanımların, aradan geçen 60 yıla karşın hala yaşaması, 27 Mayıs Devrimi’nin tarihimizdeki aydınlık ve onurlu yerini aldığının kanıtıdır. Bu nedenle 27 Mayıs 1960 Devrimi, gerek toplumsal dayanakları, gerekse yaratılan çağdaş ve devrimci anayasası ile Hürriyet ve Anayasa Bayramı’dır.

27 Mayıs’ı anlamak için, Anadolu’da başarılan Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı,  Atatürk ilke ve devrimlerini, tam bağımsızlığı, emperyalizm karşıtlığını ve yurtseverliği özümsemek gerekir. Bu özümsemeden payını alamamış siyasetçiler, 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni darbe sayarlar ve yıllardır kendi yaptıkları sivil darbeyi görmek istemezler.

Sivil darbe, hukuk dışı yasalar çıkartılarak, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli bir şekilde kadrolaşmak ve kendilerine karşı olanları bir şekilde yargılayıp, susturmaktır. Ülkemizde siyasi iktidar sistemli ve bilinçli bir şekilde sivil darbe uygulamaktadır. Siyasi iktidarın tüm yaptıkları bir yana, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu kesinleşen AKP iktidarının, bu karara karşın ülkeyi yönetmesi tam anlamıyla bir sivil darbedir.

Darbe ya da darbe ortamlarının yaşanmaması, hukuk devleti ve demokrasinin hiçbir biçimde kesintiye uğramaması için, ülkeyi yöneten iktidarların hukuk devleti ilkelerine bağlı kalarak, gerçek demokrasiyi etkin hale getirmeleri gerekir. Hukuk devleti ve demokrasiyi ortadan kaldıran askeri darbelerin ve yaşadığımız sivil darbe sürecinin, haklı ve meşru gösterilebilecek bir yanı yoktur. Gerçek demokrasiyi yok eden darbelerin her türlüsüne, etkin olarak her zaman ve her koşulda karşı konulmalıdır. Bu yüzden ülkemizde gerçek demokrasi etkin ve egemen kılınmalı, hukukun üstünlüğü gerçek anlamda sağlanmalıdır. Sivil yönetimler demokrasiyi benimsedikleri ve hukuk ilkelerine bağlı kaldıkları zaman, darbe ortamlarının yaşanmadığı herkes tarafından görülecektir…

DARBE

DARBE

Suay Karaman 
11 Mayıs 2020

Başta AKP genel başkanı olmak üzere siyasal iktidar, bir darbe yapılacak söylentisini ortaya çıkartmaktadır. Muhalefet partisi sözcülerinin cümlelerinden kelime cımbızlayarak, özellikle CHP’nin darbeyi davet ettiğini yaymaktalar. AKP genel başkanı yaptığı konuşmalarda sürekli olarak “Ce Ha Pe zihniyetine” yüklenmekte, çok ağır eleştiriler yapmaktadır.

Yapılan bu konuşmalar gündem değiştirmek amaçlıdır.

  • Bugün ekonomik olarak batış gündemdedir, iflas gündemdedir. Bu ekonomik iflas, ülkemizin çok sıkıntılı günler geçireceğinin, şiddetli açlığın, işsizliğin, yoksulluğun habercisidir.

AKP genel başkanı, ne olduğu belirsiz cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini savunurken, bu sistem darbeler dönemini sona erdirecek demişti. Türkiye’de darbeler dönemi kapanmıştır derken, şimdi bu darbe söylemlerini gündeme getirmek anlamlıdır.

“Ne istediler de vermedik”, “bitsin bu hasret” sözleriyle içli dışlı oldukları Fethullah Gülen ve ekibi ile birlikte Ergenekon, Balyoz gibi sahte kanıtlarla Ordumuza ve milletimize kumpas kuranlar unutulmadı. İktidar, ekonominin dibe vurmasını, başta maske dağıtılamaması olmak üzere salgın dönemindeki beceriksizlikleri, dövizin sürekli yükselmesindeki başarısızlıkları, “darbe yapılacak” yalanıyla perdelemek ve gündemi değiştirmek istemektedir. Yandaş basın da, bu konuda siyasal iktidarın hizmetindedir.

Evet, yıllardır ülkemizde bir darbe söz konusudur; çünkü sivil darbe yapılmaktadır. Askeri vesayete son veriyoruz diyenler, sivil darbe yapmaktadırlar. Bir siyasal iktidarın, yasama, yürütme ve yargıyı kendine bağlayarak, her koşulda sürekli kendi istediğini yapmak için uğraşması, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli bir şekilde kadrolaşması ve kendilerine karşı olanları bir şekilde yargılayıp, susturması açıkça sivil darbedir. Elindeki siyasal gücü, rejimin kuralları dışına çıkarak hukuksuz amaçlara yönelmek, hukuk dışı tutum ve davranışlarda bulunmak, sivil darbedir.

Sivil darbe öyle bir aşamaya geldi ki, siyasal iktidara karşı söz söyleyenler hemen tutuklanmaktadır. Sivil darbe öyle bir aşamaya geldi ki, ülkemizin doğal güzellikleri ve kaynakları keyfi olarak, rant için talan edilmekte, yağmalanmaktadır. Sivil darbe öyle bir aşamaya geldi ki, meslek örgütlerini demokratik seçimlerle kazanamayan siyasi iktidar, yasal düzenleme yoluyla işlevsizleştirmek ve denetlemek istemektedir.

Barolar hukuk dışına çıkılmasına direnince, Tabip Odaları gerçekleri dile getirince,  mühendis ve mimar odaları talana karşı hukuk mücadelesi yaparak, ülkenin yararını savununca kuduran siyasal iktidar, şimdi yapacağı yeni düzenlemeyle, sivil darbesine yeni bir halka daha ekleyecektir. AKP genel başkanının açıklamaları otoriter bakış açısının yansımasıdır. Kendi fikirlerini anayasadan ve yasalardan, hatta hukuktan üstün gören bu anlayış, demokratik değildir. Üstelik bu anlayışa “ileri demokrasi” adı verilerek, cahil halk kandırılmaktadır.

Bugün Ordu, MİT, jandarma, polis, istihbarat, yargı, basın, üniversiteler, kamu kurumları iktidarın elindedir. Darbe kimler tarafından ve nasıl yapılacaktır? Şu ortamda yalnızca halk, siyasal iktidarı hile karıştırılmayan bir seçimle değiştirebilir. Bu da muhalefetin başaracağı olumlu çalışmaların yanında, göstereceği yetkin ve seçkin adaylar ile sağlanabilecektir ki bunu zaman gösterecektir.

Darbe ya da darbe ortamlarının yaşanmaması, hukuk devleti ve demokrasinin hiçbir biçimde kesintiye uğramaması için, ülkeyi yöneten iktidarların hukuk devleti ilkelerine sıkı sıkıya bağlı kalarak, gerçek demokrasiyi etkin hale getirmeleri gerekir. İşte bu nedenle her zaman, her koşulda gerçek demokrasi etkin kılınmalı, hukukun üstünlüğü gerçek anlamda sağlanmalıdır. Sivil yönetimler demokrasiyi benimsedikleri ve hukuk ilkelerine bağlı kaldıkları zaman, darbe ortamlarının yaşanmadığı herkes tarafından görülecektir. 18 yıldır ne olduğu, ne yaptığı görülen siyasi iktidar kendi başarısızlığını yine başkalarına yüklemek amacıyla ortaya attığı darbe söylemiyle, kendini kurtarmak istemektedir. Ancak yolun sonu gözükmektedir.

KORONAVİRÜS

KORONAVİRÜS

Suay Karaman

Koronavirüs Hastalığı (COrona VIrus Disease-COVID), 2019 Aralık ayında ilk önce Çin’de görülmüştür ve hızla bütün dünyaya yayılmaktadır. Şu an Avrupa, hastalığın merkezi konumuna gelmiştir. Hastalığa yakalananların büyük boyutlara ulaşması ve ölümlerin arttığı da düşünülünce, dünya üzerine büyük bir korku çökmüştür.

2020 yılının başından beri hızla yayılan Koronavirüs salgını, 11 Mart 2020 günü ülkemizde de görülmüş ve şimdilik resmi verilere göre 10 olgu (AS: 19 Mart 2020 akşamı; 359 olgu ve 4 ölüm!)  bulunmaktadır. Ama toplumdaki genel düşünce, bu rakamların gerçekliğine kuşkuyla bakmak yönündedir. Çünkü insanların bu hükümete güvenleri kalmamıştır. İlk olgu görülünce hükümet gerekli önlemleri almıştır. Bu önlemlerin kimilerinin ilk olgu görülmeden önce alınması gerekirdi. Süreç çok iyi yönetilememekle birlikte, şimdilik ölen olmaması sevindiricidir. (AS: 20 Mart 2020, ilk saatler, 4 ölüm..)

Ancak yakın çevremizdeki komşu ülkelerde hastalığa yakalanan sayısının çok fazla ve ölümlerin de azımsanamayacak boyutta olmasının, ülkemiz için sevindirici mi, yoksa telaşlandırıcı mı olduğunu gelecek günler gösterecektir. Bir görüşe göre ülkemizde koronavirüs testinin az kişiye uygulanması nedeniyle hasta oranının düşük kaldığı bildirilmektedir. Bu durumda hiç vakit yitirmeden tanı merkezi ve laboratuvar sayısının artırılması gerekir. Ayrıca tedavide kullanılacak ilaçların ve tıbbi malzemelerin yeterli düzeyde bulundurulması da sağlanmalıdır.

  • 26 Ağustos 2011’de yerli aşılarımızı üreten Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü kapatılarak, ithal aşı dönemi başlatılmıştı.

Eğer Hıfzıssıhha Enstitüsü kapatılmasaydı, Tifüs aşısı gibi koronavirüs aşısı da üretilebilirdi. Hasta sayısının artması durumunda yapılması gerekenlerin şimdiden planlanması zorunludur.

Bunların dışında toplu taşıma araçları ile şehirlerarası ulaşım araçlarının temizliğinin sık sık denetlenmesinde yarar vardır.

Önemli bir konu ise 14 gün süreyle evde karantinaya alınanların denetimi nasıl yapılacaktır?

Hac/Umre ziyaretinden dönen yaklaşık 21 bin kişi, ‘14 gün boyunca evden çıkmamaları ve ziyaretçi kabul etmemeleri konusunda bilgilendirilmiştir’, ama bu durum nasıl denetlenecektir? Üstelik bu gelenler içinde şimdilik bir kişinin koronavirüs hastalığına yakalandığı açıklanmıştır. Bu, ileride büyük tehlikelere yol açabilecektir. “Evden çıkmayın” demenin yaptırımı yoktur; Devlet tavsiye etmez, kuralı koyar ve uygular.

Devlet, “karantina var” demeli ve tartışmayı sonlandırmalıdır. Bu konuda gelen tepkiler sonucunda Hac / Umre ziyaretinden dönenlerden 10.330 kişinin boşaltılan öğrenci yurtlarına yerleştirildiği bildirilmiştir.

  • Sabaha karşı saat üçte öğrencileri yurtlardan apar topar gönderip, ne zaman ve nasıl dezenfekte edildiği belli olmayan yurtlara bu gelenlerin yerleştirilmesi de gizemini korumaktadır.
  • Devlet, gereken önlemleri planlı olarak ve ciddiyetle yapmak zorundadır.

Tüm kültürel ve sanatsal etkinliklerin ertelenmesi ile okulların geçici olarak kapatılması doğrudur ama camileri ve özellikle Cuma namazlarını serbest bırakmak yanlıştır. Spor karşılaşmalarını seyircisiz oynatarak, insanların sağlıksız kapalı salonlarda şifreli TV kanalında karşılaşmaları izlemesi de yanlıştır.

  • Tüm spor karşılaşmalarını ertelemek ve camileri de geçici süreyle ibadete kapatmak gerekir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, koronavirüs salgınına karşı alınan önlemler kapsamında, toplu ibadetleri geçici olarak yasaklamıştır.

Çelişkili açıklamalarla ve gerçek olmayan uygulamalarla bu krizi yönetmek olanaksızdır. Hükümetin bu konularda gizemli açıklamalar yerine daha sağlıklı ve yaptırım gücü yüksek kararlar alması beklenmektedir.

Bu koronavirüs salgını, ülkemizde el yıkama alışkanlığının ve temizlik bilincinin yeniden kazanılmasını sağlamıştır; sağlıklı olmanın önemini anımsatmıştır. Ülkemizin içinden geçtiği ekonomik sorunları, siyasal açmazları, terör olaylarını, yabancı topraklardaki şehitlerimizi kısaca gerçek dertlerimizi az da olsa unutturmuştur. Bunun yanında, kimi insanların ne denli yağmacı ve fırsatçı olduğunu da bir kez daha, üzülerek görmüş olduk.

  • Koronavirüs çok abartılmamalı ve gereksiz panik yapılmamalıdır.

Unutmayalım ki, ülkemizde her gün yaklaşık 400 insanımız lösemi ve kanser nedeniyle yaşamını yitirmektedr. Toplumun devlete, devletin de topluma güvendiği bir ortamda, el ele vererek, akıl ve bilim öncülüğünde gerekli önlemleri alarak, koronavirüs hastalığının zararlarını en aza indirebileceğimiz unutulmamalıdır.