NEFRET

NEFRET

Suay Karaman

Cumhuriyet nefreti,
demokrasi nefreti,
laiklik nefreti,
Türklük nefreti ve
Atatürk nefreti…

siyasal iktidarın en hoşlandığı olgular arasındadır. Öyle ki son yıllarda eşsiz liderimiz Atatürk’e yapılan hakaretler büyük boyutlara ulaşmıştır. Anayasa açık açık ihlal edilmekte ancak dava açabilecek Cumhuriyet Savcıları bulunmamaktadır.

28 Kasım 2019’da 6. Din Şûrasının kapanış programında konuşan AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan akıl dışı ve suç unsuru taşıyan şu sözleri söyledi:

  • “Nefsimize ağır gelse de, hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil,
    dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz. Biz İslam’a göre hareket edeceğiz.”

Bu sözler, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin lâiklik ilkesinin yok sayılması demektir ve yürürlükteki anayasamızı ihlal suçudur. Bu anayasayı ihlal suçu ve lâiklik ilkesinin yok edilmesi suçu hakkında gereğini yapacak savcı ve yargıçlar beklenmektedir. Toplum, sessiz muhalefet partilerinin bu konuda tepki vermelerini beklemektedir. Bu beklentilerin boşuna olduğu bilinmektedir çünkü örgütsüz yığınlarla, önümüze konan her şeyi kabullenerek, ortaçağ karanlığına doğru yol almaktayız.

7 Aralık 2019’da Suriye merkezli Haznevi tarikatının düzenlediği toplantıya katılan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, tarikat lideri Muta el Haznevi’nin elini öperek, laikliğin yerlerde süründüğünü göstermiştir.

Kamu Gözetim, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu, 12 Aralık 2019 günü aldığı “Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Kurallar”ı belirleyen kararını, fıkıh kurallarına yani İslam hukukunun dinsel ilkelerine dayandırdı. Ülkemizde hukuk birliğinin yok sayılmasına, anayasanın ihlal edilmesine yol açan ve Kuranı Kerim’den ayetler, Peygamberin hadis-i şeriflerinden, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çalışmalarından alıntılar yapılan bu şeriat hükümlerine dayalı karar, 14 Aralık 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi yayın organı olan Resmi Gazete’de yayımlanarak geçerlik ve yürürlük kazanacak her metnin öncelikle Anayasamızın 2. maddesinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerine uygun olması açısından incelenmesi ve Anayasa’ya aykırı olduğu belirlenen taslakların ilgili kuruma iade edilmesi gerekmektedir. Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla hükme bağlanan siyasal iktidarın yönetiminde, Cumhuriyetimizin kurucu değerlerine ve laik hukuk devleti ilkelerine savaş açılmıştır.

Bugün ülkemizde 130 kamu ve 73 vakıf olmak üzere 203 üniversite bulunmaktadır. Bu üniversitelerin birçoğunda neredeyse imam eğitiminin ötesine geçemeyen medrese eğitimi yapılmaktadır. Günümüzde, ilahiyat fakültelerindeki akademisyenlerin, hukuk fakültelerine kaydırılması için yasal zemin hazırlanarak,

  • Türk hukuk sistemi fıkıh kurallarına bağlanmak istenmektedir.

İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesinin Adalet ön lisans programının “Hukuk Dili ve Adli Yazışma” adlı 2. sınıf ders kitabında Cumhuriyetimize ve Latin harflerine yönelik ifadeler bulunmaktadır. Prof. Dr. Fethi Gedikli tarafından yazılan kitapta, Osmanlı savunulurken, Harf Devrimi eleştirilmektedir. Kitapta, İslami fıkıh geleneği üzerinde inşa edilen bir hukuk sistemi olan ve 4 Ekim 1926 tarihinde kaldırılan Mecelle savunulmaktadır.

Mardin Artuklu Üniversitesi yerleşkesinde bulunan ve Mardin Anakent Belediyesi’ne bağlı Gençlik Merkezi bünyesinde açılan Genç Kafe’ye, işletmeci tarafından 13 Aralık 2019’da “Genel ahlak kurallarına uymayan öğrencilerimizin kafeye girişi yasaklanacaktır” uyarısının yer aldığı bir afiş asıldı.

19 Aralık 2019’da Kırıkkale Üniversite’sinde yeni bir skandal meydana geldi. Önceki skandal geçtiğimiz Haziran ayındaki mezuniyet töreninde İstiklal Marşı’nın okutulmamasıydı. Şimdi ise Genç Kalemler Topluluğu ile Bilim ve Sanat Topluluğu’nun, Dünya Arapça Günü ile ilgili gerçekleştirdiği etkinliğe ait broşürlerde, İstiklal Marşı’nın Arapça okunmasının programda yer aldığı görüldü. Program sırasında İstiklal Marşı, bir öğrenci tarafından Arapça şiir olarak okundu.

İstiklal Marşımız yalnızca Türkçe okunur. Türkçe dışında başka bir dilde okunamaz. Türkçe ezana karşı çıkanların, Arapça İstiklal Marşı okutmaları şehitlerimize, gazilerimize ve Türk Milletine saygısızlıktır, hakarettir.

İmam okulu açarak medrese düzeyinde eğitim yapanlar, ülkemizi karanlıklara sürüklemektedirler. Bu karanlıktan kurtulmanın yolu, Kemalizm’in Altı Oku’dur ve örgütlü toplum olmaktır. Şimdi sözü Fransız yazar Emile Zola’ya (1840-1902) bırakalım:

  • “İrtica, saltanatını, bir ülkenin eğitimini ele geçirerek kurar ve böylece kökleşir kalır.
  • Okullarda beyinleri yıkanan kuşaklar, yönetimde görev aldıkları zaman ülke çıkarlarının değil, kendilerini eğitenlerin sözcüleri olacaklardır.”

TENCERE DİBİN KARA…

TENCERE DİBİN KARA…

Suay Karaman

2008 yılında vakıf üniversitesi olarak açılan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kurucusu Bilim ve Sanat Vakfı’dır. Bilim ve Sanat Vakfı’nın tutucu kökenli kurucuları arasında eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu da bulunmaktadır.

29 Mayıs 2015’te Özelleştirme Yüksek Kurulu kararıyla, İstanbul Kartal Dragos’taki TEKEL İşletmeleri Genel Müdürlüğü’ne ait araziler, İstanbul Şehir Üniversitesi’ne zamanın başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun imzasıyla devredildi. İstanbul Şehir Üniversitesi, hibe edilen arazileri ipotek ederek yerleşke (kampüs) yapımı için Halkbank’tan 2016-2018 arasında 370 milyon TL kredi kullandı.

TMMOB Mimarlar Odası, TEKEL arazisinin İstanbul Şehir Üniversitesi’ne bedelsiz devri kararının iptali için Danıştay’a başvurdu. Danıştay 13. Dairesi, 4 Temmuz 2019’da söz konusu taşınmazın mülkiyetinin İstanbul Şehir Üniversitesi’ne bedelsiz devredilmesi işlemini iptal etti. Bu iptal kararının ardından Halkbank’tan kullanılan kredinin teminatının iktisadi bütünlüğü bozulmuş ve Halkbank’ın kredi alacağı önemli derecede teminatsız kalmıştır.

Bu iptal kararından önce İstanbul Şehir Üniversitesi, kuruluşunda destek veren finans kaynaklarını yitirdiği ve yapılan bağışlar da azaldığı için bir süredir mali sorunlar yaşamaktaydı. Bu yüzden Halkbank’tan kullanmış olduğu kredileri vadesinde geri ödeyemeyerek, yükümlülüklerini yerine getirememiştir.  Halkbank 3 Nisan 2019’da İstanbul Şehir Üniversitesi’ne ihtar çekerek, durumun düzeltmesini beklemiştir. Halkbank, Danıştay’ın iptal kararına dayanarak önce üniversitenin kredi teminatlarını durdurmuş, ardından da tüm bankalardaki varlıklarına tedbir koymuştur.

7 Aralık 2019’da Haliç Kongre Merkezi‘ndeki AKP İstanbul İl Başkanlığı Genişletilmiş İl Danışma Meclisi Toplantısında konuşan genel başkan Tayyip Erdoğan, İstanbul Şehir Üniversitesinde yaşananları ortaya koydu. Konuşmasında eski yol arkadaşları olan İstanbul Şehir Üniversitesi kurucuları hakkında Halkbank’ı dolandırmaya çalıştıkları iddiasında bulundu. Abdullah Gül’ün kendisini arayarak “arzu ederseniz bunu çözersiniz” dediğini söyledi. Halkbank’ı dolandırmak isteyen yol arkadaşlarının Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek olduğu bilinmektedir. Bunu söyleyen geçmiş dönemin Başbakanı, şimdi devletin en üst yöneticisi. Suçlanan kişiler ise, onun bakanları ve başbakanı. Şimdi sormazlar mı; madem bu dolandırıcılıklarını biliyorsun da, neden savcıları harekete geçirmiyorsun? Bakalım acaba savcılar bu durumdan görev çıkarıp soruşturma açacaklar mı? Bu durum demokrasi ile yönetilen çağdaş bir ülkede olsaydı, yer yerinden oynardı. Ama bizim “ileri demokrasimizde” tık yok…

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın bu suçlamasından sonra, akla şöyle bir soru geliyor : Bu dolandırıcılıkla suçlananlar yeni parti kurma çabasına girmeselerdi, acaba yine de suçlanırlar mıydı? Borcunu ödeyemeyen ve bu nedenle icralık olanlar dolandırıcılıkla suçlanacaksa, 17 yıllık AKP iktidarında birçok dolandırıcı var demektir.

İstanbul Şehir Üniversitesi tarafından yapılan açıklamada üniversitenin kurumsal ve bilimsel birikiminin siyasal tartışmalara kurban edilmemesi gerektiği ve yapılan baskı ve müdahalenin eğitim, öğretim ve araştırma etkinliklerini kesintiye uğratmasından, devam eden hukuksal süreçleri etkilemesinden derin bir kaygı duyulduğu vurgulandı.

Tayyip Erdoğan’ın ‘dolandırıcı’ suçlamalarına Ahmet Davutoğlu’nun yanıtı sert oldu:

  • “Sergilenen bu öfkeye neyin sebep olduğunu, kimin nereye savrulduğunu, kamu kaynaklarının hangi amaçlarla nasıl kullanıldığını, ekonomik servet oluşturma bakımından kimlerin nasıl statü değiştirdiklerini milletimiz çok iyi bilmektedir. Üniversiteyi üniversite yapan, araziler ve binalar değil bilim insanları ve öğrencilerin oluşturduğu sosyal iklimdir. Her gördüğü araziye dolar hesabı ile değer biçenler bunu anlayamazlar. Madem ki bu ülkeye hizmetten gayrı hiç bir hedef gütmemiş ve bütün ömrünü buna adamış başbakana ‘dolandırıcılık’ iftirasında bulunulmuştur, o zaman şu anda görev yapanlar da dâhil olmak üzere yaşayan bütün Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, kamu bankalarının bağlı olduğu bakanlar ve özelleştirme yüksek kurulunda görev yapmış yetkililerin ve onların birinci ve ikinci derece akrabalarının mal varlıklardaki değişimi, bu kişilerin siyasete girdikleri/devlet görevi üstlendikleri günden bugüne kadar araştırmak üzere TBMM’nde gerekli komisyonlar oluşturulmalıdır. Ayrıca bu komisyonlarda kamu bankalarının, Şehir Üniversitesi de dahil olmak üzere hangi vakıflara ve şirketlere nasıl kredi verdikleri, hangi şirketlerin borçlarının yapılandırıldığı, kimlerin hangi yöntemlerle kurtarıldığı, kimlerin ise batmasına seyirci kalındığı şeffaf bir şekilde ortaya konmalıdır.”

Araları iyiyken hiçbir şey görmeyenler, araları bozulunca bütün kirli çamaşırlarını ortaya saçmaya başladılar. Filler tepişirken, çimenler ezilmektedir. Özelleştirme adı altında TEKEL başta olmak üzere kamu varlıklarının nasıl yağmalandığı, kimlere peş keş çekildiği konusu gündeme getirilmelidir. 17 yıldır ülkeyi yöneten iktidarın yöneticilerinin bugün düştükleri durum ülkemizin aynasıdır. Kamu varlıkları peş keş çekilerek yaratılan vakıf üniversitesi adı altındaki ticari kuruluşlarla eğitim yapılamayacağı da sorgulanmalıdır.

  • Özellikle 17 yıldır ülkemizin maddi ve manevi bütün değerlerinin yitirilmesine neden olanların yargılanmaları ve yönetimden gitmeleri gerekmektedir.
  • Cumhuriyetçi, ulusalcı, halkçı, devletçi, laik, devrimci ve tam bağımsızlıkçı bir yönetime gereksinim olduğu her geçen gün artmaktadır.

KARA DELİK

KARA DELİK

Suay Karaman

AKP Genel Başkanı’nın ABD gezisi sona erdi ama sonuç nedir, neler oldu, neler yaşanacak henüz bir şey belli değil. Zamanla bunları göreceğiz. Belleklerde bir danışmanın, ABD yetkililerine “sakın deliğe süpürmeyin, kullanın” dediği bulunmaktadır.

2019 yılının Ocak ayında ABD Başkanı’nın sosyal medyadan paylaştığı “Kürtleri vururlarsa Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederiz” sözüne gereken tepki verilmemişti. ABD Başkanı’nın dünyanın en köklü devletlerinden biri olan Türkiye’ye karşı savurduğu bu tehdit, her yönüyle kabul edilecek gibi değildi. Ama sineye çekildi, basit sözlerle geçiştirildi. Tıpkı askerlerimizin başına çuval geçirilmesinde olduğu gibi…

Dışişleri Bakanı “stratejik müttefikler sosyal medya üzerinden konuşmazlar” diyerek, ABD başkanına sitem etmekle yetindi. AKP Genel Başkanı da “üzüldüğünü” söyledi. ABD başkanı bir müttefikini mahvetmekten söz ediyor, siyasal iktidarın yetkilileri “stratejik ortaklık” rüyaları görüyor ve üzülüyor. ABD başkanının tehditleri için ana muhalefet partisi sözcüsü “bu tehditler bize sökmez” açıklaması yaptı. Ana muhalefet partisinin genel başkanı da “kimse sokak kabadayısı diliyle Türkiye’yi tehdit edemez” dedi. Boş sözlerle toplumu aldatanlara sormak gerekir: “tehdit edemez” demenin ne anlamı var, adam zaten tehdit etmiş. ABD’nin bu tehdidine karşı etkili olarak ne yapılması gerekirdi, çözüm önerilerini söylemeden, kaçak güreşerek toplumu uyutmaktadırlar.

  • ABD’nin istemleri ile Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarının bağdaştırılabilir tarafı yoktur.
  • Yıllardır ABD güdümünde izlenen politikalar ile ülkemiz emperyalizmin oyuncağı durumuna getirilmiştir.

13 Kasım 2019 tarihindeki ABD ziyaretinden çok büyük beklentisi olanların umutları boşa çıktı. AKP Genel Başkanı Washington’da Türkiye’nin pozisyonunu ABD kamuoyuna açıklama fırsatı buldu ama ABD Başkanı hiçbir konuda geri adım atmadı. Kısaca bu geziyi sorun çözmek için değil yumuşamaya katkıda bulunmak için atılan bir adım olarak değerlendirmek gerekir. Zaten AKP Genel Başkanı da partisinin 19 Kasım 2019 tarihindeki grup toplantısında “istediklerimizi tam alamadık” sözleriyle durumu ortaya serdi.

ABD’deki zirvede Türkiye endişe ve tepkilerini dile getirdi, ABD ise varolan tutumunu değiştirmedi. Müttefiklikle birlikte, PKK-PYD terörüyle ilişkisini de yadsımadığı gibi, YPG’yi terör örgütü olarak görmediğini de söyledi. S-400, F-35, sözde Ermeni soykırımı savlarında ve Suriyeli sığınmacılar konusunda gerçekçi bir çözüm ortaya konulmadı. Fethullah Gülen’in iadesi konusunda da herhangi bir gelişme olmadı. Terör örgütünün Suriye kolu YPG lideri Mazlum Kobani’nin ABD’ye davet edilmesi ile ilgili soruya ABD Başkanı; “sizin Cumhurbaşkanınızla da çalışıyoruz” diyerek her zamanki küstah yanıtlarına bir yenisini ekledi.

Gözden kaçırılmaması gereken önemli bir konu var: TBMM’de bütçe görüşmeleri yapılırken, Dışişleri Bakanlığı’nın bütçe raporunda terör örgütleri olarak PKK ile FETÖ yer almakta ancak PYD ile YPG bulunmamaktadır. Bu durumda, saklanmaya çalışılan kimi gizli ilişkilerin olduğu gerçeğinin altını çizmek gerekir.

9 Ekim 2019’da ABD Başkanı’nın gönderdiği, diplomatik dilden yoksun ve aşağılayıcı mektubun, ABD Başkanı’na geri takdim edilmesi, mektubun varlığını ortadan kaldırmadı. Zaten ABD Başkanı da “mektubumu geri aldım” demedi. ABD Başkanının ülkemizi ve yönetimi aşağılayan mektubunun gereği yapılacak mı diye saf saf bekleyenler, aynı küstahlığın sürdüğünü gördüler mi acaba?

  • ABD Temsilciler Meclisinde ülkemiz ve Tayyip Erdoğan’ın ailesi aleyhine kararlar alındı.
  • Ancak ABD’nin Tayyip Erdoğan ve ailesine mal varlığı ile gelir kaynaklarının değerine ilişkin herhangi bir yaptırımda bulunacak mı diye bekleyenlere de şunu söylemek gerekir:
  • Deliğe süpürmez, kullanırlar. Bu durumu kullanarak, istedikleri gibi yönlendirirler.

Bunlar hakkında nasıl bir gelişme olacağı henüz bilinmiyor ama bilinen bir şey var ki; ülkemizde

  • gündem değiştirilerek, Erdoğan ailesinin ‘mal varlığı ile gelir kaynakları’ gölgelenmektedir.

Ülkemizin tüm sorunları, yerini CHP‘ye yapılan yeni operasyona bırakmıştır ve gündem şimdilik değiştirilmiş gözükmektedir.

MÜMTAZ İNSAN

MÜMTAZ İNSAN

Suay Karaman 

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Mümtaz, ayrı bir yeri olan, üstün tutulan, seçkin anlamındadır. 11 Kasım 2019’da yitirdiğimiz, Ülkemizin yetiştirdiği, en değerli ve saygın, bilim ve siyaset insanlarından Prof. Dr. Mümtaz Soysal, seçkin bir kişilikti, adı gibi mümtaz bir insandı. Ülkesinin ve Ulusunun çıkarlarını sonuna dek savunan büyük bir değeri uğurladık. Işıklar içinde uyusun.

15 Eylül 1929’da Zonguldak’ta doğan Mümtaz Soysal, 1953’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsünde (TODAİE) asistan olarak görev yaparken, 1954’te fark derslerini başarıyla tamamlayarak, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden de mezun oldu. 1956’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde asistan olarak göreve başladı. 1963’te Doçent, 1969’da Profesör akademik unvanlarını aldı.

6 Ocak – 25 Ekim 1961 arasında CHP kontenjanından Kurucu Meclis üyesi olarak görev aldı ve Anayasa Komisyonu üyeliği yaparak, çağdaş ve demokratik bir anayasa hazırlanması için çok değerli katkılar sundu. 20 Aralık 1961’de Doğan Avcıoğlu ve Cemal Reşit Eyüboğlu ile birlikte YÖN Gazetesi’ni kurdu. Haftalık YÖN Gazetesi, 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin özgürlük ortamında ve Devrimin büyük eseri, 1961 Anayasası sayesinde yayın yaşamına başlamıştır. 1962’de, bir aydınlanma ocağı olan Sosyalist Kültür Derneği’nin de kurucuları arasındadır.

12 Mart 1971 darbe sürecinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin dekanıyken, sıkıyönetim komutanlığınca gözaltına alındı. Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 6 yıl 8 ay ağır hapse ve 2 ay 20 gün sürgün cezasına mahkûm edilen Mümtaz Soysal’ın cezası, 1974 af yasasıyla kaldırıldı. Af yasası çıkana dek yaklaşık 15 ay cezaevinde kaldı ve bu sürede çeşitli baskılara direndi. 1976-1978 arasında Uluslararası Af Örgütü‘nün başkan yardımcılığı görevinde bulunan Mümtaz Soysal, 1978’de UNESCO‘nun verdiği ilk “insan hakları ödülü”nün sahibi oldu.

Gazetelerde ve dergilerde yazdığı köşe yazıları, katıldığı söyleşiler, milletvekilliği sırasında yaptığı değerli çalışmalar birçok alanda ülke sorunlarının çözümünde yol göstericiydi. Üç yanı denizle çevrili bir ülkenin denizcilik politikasının ve kültürünün oluşması için büyük emek harcadı. Özellikle özelleştirmeye karşı çalışmaları çok ses getirdi. Kamusal değerlerimizin özelleştirilmesini önlemek için 1994’te kurduğu KİGEM Vakfı (Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi Vakfı) tarafından hazırlanan raporlarla ve açılan davalarla, toplum bilgilendirilmiş ve bilinçlendirilmiştir. Kamusal kaynakların satışı ve özelleştirilmesi konusunda toplumda önemli bir duyarlılığın gelişmesinde Mümtaz Soysal’ın büyük katkıları vardır.

Dışişleri Bakanlığı sırasında ülkemizin haklarını savunmanın ve dış baskılara direnmenin en güzel örneklerini vermişti. Diplomasinin bükülmeden, eğilmeden, kırılmadan, ödünsüz olarak yürütülebileceğini gösterdi. ABD ve AB dayatmalarına karşı karşılıklılık ilkesine bağlılığın temel alınması gibi tutum ve uygulamalar ile Mümtaz Soysal, bizlere Cumhuriyetin ilk dönemlerini anımsatmıştı. Başta Kıbrıs sorunu ve sözde Ermeni soykırımı olmak üzere, Türkiye’nin uluslararası alandaki sorunlarının savunulmasında verdiği mücadele büyük takdir topladı. Bugün KKTC varsa, varlığını sürdürüyorsa Rauf Denktaş’ın yanı sıra Mümtaz Soysal’ın katkıları da asla unutulamaz.

Mümtaz hoca ile birkaç panelde birlikte konuşmacıydık, çeşitli söyleşilerimiz olmuştu, Kent Oteli toplantılarında da buluşmuştuk.. Engin deneyimi ile bizlere sürekli yol gösteren aydınlanmacı bir öğretmendi. En çetin koşullarda büyük sıkıntılara katlanarak düşüncelerini kararlılıkla dile getiren ve dik duruşuyla yükselen mümtaz insan Mümtaz Soysal hocamızın yokluğuna alışmak çok zor olacaktır. Ancak bizlere bıraktığı meşaleyi gururla taşıyacağız.
======================================
Dostlar,

Prof. MÜMTAZ SOYSAL’ın ARDINDAN BİRKAÇ ÇARPICI ANI

Mümtaz Soysal hocayı 1970’li yılların 2. yarısında “100 Soruda Anayasanın Anlamı” adlı kitabı ile tanıdım. Meğer Anayasa ne çok derinlikli anlamlar taşırmış, Devlete ne çok görev yükler; yurttaşa ne çok haklar verirmiş!

Image result for 100 Soruda Anayasanın Anlamı1978-80 arasında Hacettepe Tıp Fakültesinde Toplum Hekimliği (şimdi Halk Sağlığı) dalında uzmanlık eğitimi alırken (tıpta ihtisas yaparken), Bölüm Başkanımız Kalpaksız Kuvayı Milliyecilerden Prof. Dr. H. Nusret Fişek, Mümtaz hocayı aylık Bölüm konferansına çağırmıştı. Bize, yazımına büyük katkı verdiği 1961 Anayasasında ve başkaca Anayasa ve Uluslararası hukuk metinlerinde SAĞLIK HAKKI konusunu anlattı.. Mümtaz hoca o sıralarda 50’li yaşlarına yeni giriyordu, genç ve çok dinamikti. 12 Mart 1971 döneminde Dekanlığını yaptığı Mülkiye‘de, ANAYASAYA GİRİŞ derslerini okutuyordu ve bu kitap ülkedeki gerici – yobazları çok rahatsız ediyordu..

27 Mayıs 1960 Devrimcilerinin ülkemize ve ulusumuza armağanı olan, yeryüzünün en özgürlükçü anayasalarından biri olan  1961 Anayasasının 49. maddesi sağlık hakkına ilişkindi:

VII. Sağlık Hakkı

Madde 49- Devlet, herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşıyabilmesini ve tıbbî bakım görmesini sağlamakla ödevlidir.

Devlet, yoksul veya dar gelirli ailelerin sağlık şartlarına uygun konut ihtiyaçlarını karşılayıcı tedbirleri alır.
****
Genç bir asistan hekim olarak Mümtaz hocaya, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi‘nin sağlık güvencesi (md. 25) ve insan haklarına katkısını sormuştuk. Bu metnin güçlü bir hukuksal destek sağla(ya)madığını, adı üzerinde bir “Bildirge” olduğu yanıtını vermişti. Hocanın karizmasından çok etkilenmiştik.

Benzer biçimde, merhum Prof. Server Tanilli de biziUygarlık Tarihi” adlı kitabı ile çok silkelemişti. 1975’ten bu yana bu kitaptan daha etkileyici bir kitap okumadık! Tanilli hocayı İstanbul Hukuk Fakültesinde odasında ziyaret etmiş ve bu çarpıcı kitabı hakkında sohbet etmiştik (1975; İstanbul Tıp 5. sınıf öğrencisi iken..) Ne yazık ki, Tanilli hoca da Mümtaz hocanın ANAYASAYA GİRİŞ kitabı gibi, bu Anayasa Hukuku ders kitabı ile komünizm propagandası yapmakla (!) suçlanmış, DGM’de yargılanmış ve aklanmış ama o gece 7/8 Nisan 1978 gecesi kurşunlanmış, tekerlekli sandalyeye bağlı bırakılmıştı.. Teksir kağıdına basılı UYGARLIK TARİHİ kitabını ise, 12 Eylül 1980 döneminde merhum annemiz, pek çok “sakıncalı” olabilecek (!?) kitabımızla birlikte, bizi koruma güdüsüyle, banyo sobasında yakmıştı! D]zen#

Ardından, ülkemizin saygın Anayasa hukukçularından Prof. Tarık Zafer Tunaya‘nın “Siyasi Müesseseler ve Anayasa Hukuku” başlıklı kitabını okumuştuk. İçimizde ANAYASA HUKUKU öğrenme ateşi yanmıştı. 1979’da, Hacettepe Tıp’ta asistan iken, Üniversite sınavına girdik ve Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye’ye kayıt olduk! (Türkiye 1218. si olduk puanımızla).

Ne var ki 7 Temmuz 1980’de, emniyet başkomiseri babamızı görev şehidi verince İstanbul’a geçmiş, sonra da Ankara’dan uzun yıllar uzak kalınca bu hevesimizi gerçekleştirememiştik. Mümtaz hocadan Mülkiye’de ders dinleme olanağımız olamamıştı. Ancak 2011 affı ile bu fakülteye kaydımızı yeniledik ve 2016’da mezun olduk.

Mümtaz hocanın genel başkanlığında, Ankara Mithatpaşa caddesindeki mütevazi dairede (BCP Genel Merkezi) birçok toplantıya katıldık. PUSULA adlı yayın organı büyük güçlüklerle sürdürülüyordu. Orada birkaç makale yayınladık, partide konferans verdik..
Türkiye’nin Sağlıktaki Çıkmazı ve Çıkışı (06 Mart 2010)
Devlet Hastaneleri Satılıyor, Sağlık Hepten Paralı Oluyor : Sözde “Kamu Hastane Birlikleri” Yasa Tasarısı. BCP Pusula Dergisi (Ağustos 2010)
Kürtaj, Sezaryen Sorunu ve Başbakanın Tehlikeli Hezeyanları (sayı 40, Haziran 2012).

Mümtaz hoca dikkatle dinliyor ve son derece yerinde sorularla bizleri düşündürüyor, yönlendiriyordu. Sayın Müge Gülses, büyük özveri ile BCP için çaba gösteriyordu.
*****
Daha öncesinde ise, 24 Eylül 2003’te Mümtaz hoca ile yollarımız kesişti. “Küreselleşme ve İşçi Sağlığı” konulu bir bilimsel kurultayda, açıkoturumda aynı masa çevresinde idik. Oturumu biz yönetiyorduk, Mümtaz hocamız ne çok ufuk açıcı katkı vermişti o panelde kısa konuşmasında.. (Zonguldak Karaelmas Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı)

Arada Mümtaz hocayla ikili söyleştik.. 12 Mart’ta (1971; biz Hacettepe Tıp 1. sınıf öğrencisiyiz) başına gelenler hakkında.. Ancak bir hekim olarak o acılı olayları anımsayarak incinmesini de (travma almasını) istemiyorduk. O döneme ilişkin önemsediği birkaç tümceyi bizimle paylaşıp paylaşamayacağını, “kendisine ne yapıldığını??” dikkatlice sorduk..

  • “BENİ DÖVDÜLER…”dedi..
    Biz dehşet içinde idik ama O serinkanlıydı.. Sürdürdü sözlerini :
  • “Beni öğrencilerimin önünde, SBF’de dövdüler.. Öğrencilerime – asistanlarıma.. ‘Biz sizin dekanınızı işte böyle döveriz..’ mesajı vermek istiyorlardı..

    Bu insan daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı oldu!
    TİGEM‘de, özelleştirmeleri yönetsel yargıda sıklıkla “kamu yararı yoktur..” gerekçesiyle iptal ettirerek vatan satıcılarının karabasanı (kâbusu) oldu..
    ******
    BCP toplantılarında son yıllarda Mümtaz hocanın sağlık sorunları başlamıştı. Görmesi zayıflamıştı, bellek güçlükleri içinde idi. Sağlık sorunları ağırlaşınca İstanbul’a kızının yanına gitmek durumunda kaldı. Alzheimer yüzünden yaşamının son yıllarını bilinç yitimi içinde sürdürdü.

O’na, Mülkiye’yi bitirip Sağlık Hukuku alanında yüksek lisans diploması almamızın ardından, epey geç de olsa Anayasa Hukuku Doktora eğitimine başladığımızı muştulayamadık.. Dileriz bu eğitimimizi de 65 yaşımızdan sonra tamamlar ve SAĞLIK HAKKI – SAĞLIK HUKUKU alanında ülkemize birşeyler daha katabiliriz.. Sağlık hakkı ve kamusal varlıklar – sosyal devlet.. özellikle son 17 yılda AKP – Erdoğan eliyle öylesine yerle bir edildi ki.. İyi ki Mümtaz hoca bu ağır yıkıma tanık olmadı..

O’na öyle çok borçluyuz ki; bir nebzesini olsun ödeyebilsek, ödemeliyiz yapıp etmelerimizle.

Ne dersiniz; sonsuzluğa uğurladığımız mümtaz insan – yurtsever ve yiğit bilim ve eylem adamı Prof. Mümtaz Soysal’ı “bir biçimde” mutlu eder mi acaba bu yazdıklarımız – izinden yürüyüşümüz??

 

ZAFER ÇIĞLIKLARI

ZAFER ÇIĞLIKLARI!?

Suay Karaman

En büyük bayramımız olan kimsesizlerin kimsesi cumhuriyetimizin 96. yılını içimiz buruk ama geleceğe ilişkin ümidimizle kutluyoruz. İçimiz buruk çünkü 10 Kasım 1938’den beri ülkemiz iyi yönetilememektedir. Atatürk ilke ve devrimleri çiğnenmektedir, ülkemiz ortaçağ karanlığına doğru savrulmaktadır.

Özellikle AKP iktidarı ile laik ve demokratik cumhuriyetimiz sorgulanmaktadır, hukuksuzluk bu dönemin ana karakteri durumuna getirilmiştir. Ekonomi çökmüş, işsizlik ve açlık büyük boyutlara ulaşmış, paramız yabancı paralar karşısında sürekli değer yitirmektedir. Denk bütçe yapmanın adı bile unutulmuştur. Eğitim her kademede imamlaştırılmış, sorgulamayan ve düşünmeyen bir kuşak yetiştirilmektedir. Eşsiz liderimiz Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” sözü bırakılarak, komşularımızla savaş ortamına girilmiş, ülkemizin saygınlığı ayaklar altına alınmıştır.

  • Sahte zafer çığlıklarıyla toplum uyutulmaktadır.

Sekiz yıl önce Suriye’yi yemek için el ele verenler, bugün yaptıkları yanlışları, zafer olarak topluma sunmak istemektedirler. Ancak zararla yerimize oturduğumuzu gözden kaçırmamak gerekir. Şam’da Cuma namazı ile başlayan Esad rejimini yıkma ve İhvan rejimi kurma hedefini gerçekleştirmek için PYD terör örgütüyle işbirliği arayanları, Suriye’nin kuzeyinde terör bölgesinin oluşmasına katkı yapanları, sınırlarını Esad’ı devirmeye gelen uluslararası teröristlere açanları unutmamalıyız.

Siyasal iktidarın Suriye’nin kuzeyinde Barış Pınarı Harekâtı için koyduğu hedefler şöyleydi: 440 km genişliğinde ve 32 km derinliğinde güvenli bir bölge oluşturulacak, PKK-PYD-YPG terör örgütleri temizlenecek ve Türkiye’deki Suriyeliler güvenli bölgeye yerleştirilecek. Barış Pınarı Harekâtı sürerken, ABD ile yapılan anlaşma sonucunda, harekâta ara verilmiştir. Verilen bu ara sırasında Rusya ile yapılan anlaşma sonucunda da, Rusya Dışişleri Bakanı harekâtın sona erdiğini bildirmiştir. Ancak siyasal iktidar ve yandaş basın büyük zafer elde edilmiş havasındadırlar.

Yapılan anlaşmalar sonucunda şu soruları sormak gerekir:

  • 4 milyon Suriyeli neden ülkemize geldi, 40 milyar $ neden harcandı?

On ülkeye yaptığımız dışsatım durduğu için neden 200 milyar $ yitirdik ve en önemlisi madem sekiz yıl önceki konuma geldik, o halde neden bu denli çok şehit verdiğimiz sorgulanmalıdır. Bunlar sorgulanmadan zafer çığlıkları atılamaz.

Bu arada hem ABD, hem de Rusya’nın PKK-PYD-YPG terör örgütüne verdikleri destekten vazgeçmeyecekleri görüldü. Bu iki devlet sayesinde terör örgütü, güvenlik bölgesinin güneyine yerleşti. Bunların yanında siyasal iktidarın, Suriye’nin bağımsızlığı ve siyasal birliğini korumak için tek yolun Suriye devletiyle görüşmekten geçtiğini geç de olsa anlaması, başarı sayılmalıdır. Güçlü ve üretken ekonomi olmayınca bağımsız dış politikanın mümkün olmadığını bilmeyenlerin, büyük önderimiz Atatürk’ün “iktisatsız, istiklalin olamayacağı” sözünü, belleklerine kazımaları gerekir. Türkiye’nin geçmişte yaptığı hataları bırakarak, bugünün koşullarında yeni ve gerçekçi bir politika uygulaması gerekmektedir. Kısacası; sekiz yıl sonra Esed, yeniden Esad olacaktır.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, AKP Genel Başkanına yolladığı 9 Ekim 2019 tarihli tehdit ve şantaj dolu düzeysiz mektubu “çöp sepetine attık” demekle iş bitirilmez. Bu mektuba yanıt veremeyenlerin, ABD’ye giderek tepki vereceklerini söylemeleri de gerçeği yansıtmamaktadır.

Kırmızı bültenle aranan Suriye’deki PYD-PKK terör örgütünün başı Ferhat Abdi Şahin’in, ABD Başkanı tarafından el üstünde tutulması büyük bir skandaldır. Ancak buna tepki veren siyasal iktidar ciddiye alınmamaktadır. Çünkü kendilerinin de PKK terör örgütüyle Oslo’daki görüşmeleri, Habur çadır mahkemeleri belleklerdedir. Yerel seçimlerde PKK terör örgütünün bebek katili başının kırmızı bültenle aranan kardeşi Osman Öcalan’ı, devletin televizyonuna çıkartıp konuşturanların ABD’ye tepki vermesi inandırıcı değildir. Aynı şekilde Rusya Savunma Bakanı’nın da kırmızı bültenle aranan bu terörist ile görüşmesi sorgulanmalıdır.

Yıllardır tüm bu yaşananlar nedeniyle Cumhuriyetimizin 96. yılını içimiz buruk kutlamaktayız. Ama geleceğe dönük ümidimizi hep koruyoruz. Çünkü cumhuriyet yönetimi, Atatürk ilke ve devrimleriyle çağdaşlaşma hedefini gerçekleştirerek, Ortaçağ karanlığına son verdi. Osmanlının borçlarını da ödeyen cumhuriyet yönetimi hiç dış borç almadan, sürekli denk bütçe yaparak, her şeyi kendisi üretiyor ve büyük kalkınma sağlıyordu. Aydınlanma devrimi ile kalkınan ülkemizde, cumhuriyetimize sahip çıkarak, yine ışıltılı günlere döneceğimiz bilinmelidir.

Bu duygularla Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.

Zafer çığlıklarımızı

  • yaşasın Mustafa Kemal Atatürk, yaşasın Türkiye Cumhuriyeti diye atıyoruz…