ALBAY REŞAT ÇİĞİLTEPE

Suay Karaman

26 Ağustos 1922 sabahı gürleyen top sesleri, özgürlüğü ve bağımsızlığı yok edilmek istenen bir ulusun kurtuluşunu müjdeliyordu. Kocatepe’den Dumlupınar’a, Çiğiltepe’den Sincanlı Ovası’na akan taarruz kolları özgürlüğe giden yolu açmıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde kazanılan 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı (AS: Muharebesi) sonucunda, 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’de, emperyalist güçler yurdumuzu terk etmek zorunda kalmıştı.

99 yıl önce çok zor koşullarda, büyük bir özveriyle dünyanın en haklı savaşlarından biri olan Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı kazanarak, vatanımızı emperyalizmin işgalinden kurtaran, özgür ve başı dik olarak yaşamamızı sağlayan Kuvayi Milliye şehitlerini, gazilerini saygıyla anmaktayız. Yepyeni bir devlet kurup, az zamanda çok ve büyük işler yaparak, Türkiye Cumhuriyeti’nin her alanda dünyanın önemli ve saygın ülkeleri arasında yer almasını sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’e ve arkadaşlarına şükranlarımızı sunmaktayız.

İşte şükran sunmamız gerekenlerden biri olan Albay Reşat Çiğiltepe, Türk edebiyatının önemli isimlerinden devlet adamı Ziya Paşa’nın (1829-1880) oğlu olarak 1879 yılında İstanbul’da doğmuştur. 1896 yılında Harp Okulu’ndan mezun olarak Osmanlı ordusuna katılmış, Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile Yanya savunmasında görev almıştır.

  1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi’nde görev almış ve gösterdiği kahramanlıklar nedeniyle efsanevi komutanlar arasına girmiştir. 17. Alay Komutanı olarak Muş ve Bitlis’te Rus işgaline karşı savaşmış, Suriye Cephesi’nde 53. Tümen Komutanlığı’na atanmıştır. 1918 yılında İngilizlere esir düşmüş, esaretten kurtulur kurtulmaz Aralık 1919’da Milli Mücadele’ye katılmak üzere İnebolu’dan “İstiklal Yolu” üzerinden Ankara’ya geçmiştir. Mustafa Kemal Paşa tarafından 21. Tümen Komutanlığı’na getirilerek, Yarbay rütbesi ile İnönü ve Sakarya Meydan Savaşlarına katılmış ve bu savaşlarda ciddi başarılar göstermiştir. 1 Mart 1922 tarihinde Albay rütbesine terfi ederek, Büyük Taarruz’da 57. Tümen Komutanı olarak savaşa katılmış ve Çiğiltepe’nin ele geçirilmesi ile görevlendirilmiştir.

27 Ağustos 1922 sabahı Albay Reşat’ın komutasındaki 57. Tümen, Afyonkarahisar`ın güneybatısında yer alan, 1591 rakımlı (AS: yükseltili) Çiğiltepe’yi kuşatarak, düşmanı bu tepeden temizlemeye çalışmaktadır. Bu sırada Albay Reşat ile Başkomutan Mustafa Kemal Paşa arasında geçen telefon konuşmalarını anımsamalıyız.

Mustafa Kemal Paşa (10.30):
– Reşat Bey, bu önemli tepeyi ne zaman alacaksınız?
– Komutanım, yarım saat sonra alacağız.
– Başarılar diliyorum.
Mustafa Kemal Paşa (10.45):
– Düşmanın halen direndiğini görüyorum. Gözümüz o tepede, çok önemli.
– Komutanım tepeye düşman bir tümen yığmış direniyorlar. Ama alacağız komutanım, mutlaka alacağız.
Mustafa Kemal Paşa (11.00):
– Reşat Bey’i istiyorum.
– Komutanım Reşat Bey size bir mesaj bırakarak intihar etti. Okuyorum, komutanım: “Yarım saat zarfında size bu tepeyi almak için söz verdiğim halde, sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam komutanım.”

Gözlerinden yaşlar boşanan Mustafa Kemal Paşa’nın sözleri şöyledir: “Tanrı rahmet eylesin, Reşat Bey büyük bir vatanseverdir.”

Başkomutanın telefonu çalar (11.45):

– Çiğiltepe alınmıştır komutanım. Yüzlerce ölüsünü bırakan düşman Sincanlı Ovası’na doğru kaçmaktadır, arz ederim.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya söz verdiği saatte Çiğiltepe’yi alamayan Albay Reşat, 27 Ağustos 1922 günü saat 11.00’de intihar eder. Bu olay, onuru için yaşayanların verdiği bir derstir ancak Türk ordusu iyi yetişmiş önemli bir subayını yitirmiştir. Albay Reşat Bey’in cenazesi, Afyon’un Sandıklı ilçesindeki anıtlı mezarlıkta toprağa verilmişti. Cenazesi 1988 yılında Ankara Devlet Mezarlığı’na nakledilmiştir. Sandıklı’daki mezar boş olmasına karşın hala korunmaktadır.

Ölümünün ardından TBMM kendisi adına, ailesine Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası takdim etmiştir. Soyadı Kanunu çıktığında Mustafa Kemal Atatürk tarafından Albay Reşat’a “Çiğiltepe” soyadını verilmiştir. Sandıklı’ya 18 kilometre uzaklıktaki Çiğiltepe’de Albay Reşat ve hayatını yitiren diğer askerlerin anısına yaptırılan şehitlik, 22 Haziran 1996 tarihinde hizmete açılmıştır. Büyük Atatürk‘ün yüreğinden kopan şu sözler, Albay Reşat Çiğiltepe Şehitliği’ndeki mermer kitabeye yazılmıştır:

  • “Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Burada şehit olan kahraman evlâtlarımızı minnetle anıyorum, ruhları şâd olsun.”

Hemen hemen hepimiz Afyon-Sandıklı karayolundan geçmişizdir. Ankara’dan, Antalya, Kemer, Kaş, Fethiye, Marmaris, Datça, Muğla, Milas, Bodrum, Denizli, Aydın, Didim, Söke, Kuşadası yönlerine giderken, vatansever Albay Reşat Çiğiltepe’yi ziyaret etmeyi unutmamalıyız. Her gün binlerce aracın geçtiği Afyon-Sandıklı karayolunda, “Albay Reşat Çiğiltepe Şehitliği (10 km)” tabelasını görürüz ama Albay Reşat’ı görmeyiz. Mutlaka gidip görmek gerekir bu şehitliği. Ülkemizin nasıl kurtulduğunu anlamamız için bu kutsal bir görevdir. Bugün yaşadığımız karanlık ortamda, o coşkulu günlerin heyecanını özümseyebilmek ve önemini kavrayabilmek için bu ziyareti yapmamız gerekir. Ulusal bilincimizin yenilenmesi ve emperyalizme karşı dimdik durabilmek için bu bir zorunluluktur.

Albay Reşat Çiğiltepe, iyi yetişmiş, yüreği vatan sevgisiyle dolu genç bir tümen komutanıydı. Kurtuluş Savaşı yıllarının değer yargısında, vatan sevgisi çok önemliydi. Günümüzde ise, vatan sevgisinden ve ulusallıktan vazgeçmenin normal sayıldığı, emperyalizmin ve dışa bağımlılığın övüldüğü bir değer yargısı geçerlik kazanmaktadır. Albay Reşat Çiğiltepe gibi kahramanların isimleri okullardan silinmektedir. İşte bu yüzden Kuvayi Milliye kahramanlarına sahip çıkılmalıdır, Albay Reşat Çiğiltepe Şehitliği görülmelidir, Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın haklılığı ve önemi bir kez daha kavranmalıdır.


Azim ve Karar, 30 Ağustos 2021.

MÜJDE

Suay Karaman

Laik bir ülkede kabul edilemeyecek şekilde, cuma namazları sonrasında açıklama yapmayı olağanlaştıran AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan, 16 Temmuz 2021 Cuma günü Ayasofya’da basına açıklama yaptı. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 47. yıldönümü kutlamaları için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gideceğini ve orada KKTC ile ilgili bir müjde vereceğini söyledi.

Tayyip Erdoğan, 19 Temmuz 2021 Pazartesi günü KKTC Parlamentosu’ndaki özel oturumda konuşma yaptı. Kıbrıs Türk Devletinin kuruluşunu gerçekleştiren Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş gibi kahramanlar ile Kıbrıs Barış Harekâtının mimarı Bülent Ecevit’i anmadan yaptığı konuşmasının içeriği boş ve anlamsızdı. Açıklanan müjdenin, KKTC’de Cumhurbaşkanlığı sarayı, meclis binası ve millet bahçesi yapmak olduğu görüldü. Müjde olarak açıklananlar, KKTC’de beklentileri karşılamadı çünkü KKTC’nin en önemli sorunu bina yapımı değildir. Günün anlam ve önemiyle hiçbir ilgisi olmayan bina işinin, KKTC’nin sorunlarını çözmeyeceği bellidir. Bina yapım işi yalnızca kimi ayrıcalıklı ve yandaş şirketlere kazanç sağlamaya yarar. Sanki bu binalar zamanında yapılmış olsaydı, KKTC’nin sorunları bitecek miydi?

KKTC’nin bağımsız ve özgür bir devlet olarak tanınması için çalışma yapılması gerekirken, bina yapımı, işin sulandırılması anlamındadır. İşi bina yapımına getirmek, öbür devletlerin KKTC’yi tanımasını zorlaştırır. Bunun yanında KKTC’deki soydaşlarımızın geleceği de çok önemlidir. Bu konuları yok sayıp, bina yapımını öne çıkartmak, açıkça toplumla dalga geçmek anlamına gelmektedir.

KKTC’deki bina yapımı için Türkiye’nin 14 milyon TL bütçe ayırdığı bildirildi. Bu kaynağı üretim için harcamak, eğitim ve sağlık için kullanmak gerekirken, bina yapımında kullanmak yanlıştır. Barış harekâtının üzerinden 47 yıl, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulmasının üzerinden 46 yıl, KKTC’nin kurulmasının üzerinden 38 yıl geçmesine karşın halen elektriğin bir bölümü Rum kesiminden sağlanmaktadır. Bu gibi sorunlara çare bulamayanlar, işi bina yapımına indirgemektedirler. Bunlarla KKTC güçlendirilmez, yalnızca itibarı (AS: saygınlığı) yerle bir edilir. “İtibardan tasarruf olmaz” sloganıyla bütünleşen AKP iktidarı, ülkemizin saygınlığını azalttığı gibi, şimdi KKTC için de aynısını yapacaktır. “İtibardan tasarruf olmaz” derken, kamuda tasarruf genelgesi yayınlamak da, iş bilmezliğin göstergelerinden olduğu gibi, devleti yönetememenin de açık ifadesidir.

20 Temmuz 1974’te yazılan destan ile soydaşlarımız baskıdan ve zulümden kurtarılmış, barış içinde yaşamaya başlamıştır. O gün soydaşlarına ve topraklarına sahip çıkan T.C. Hükümeti vardı, bugün ise soydaşlarını umursamadığı gibi, Ege’deki 20 adamızın işgaline bile ses çıkaramayan bir iktidarla karşı karşıyayız.

  • Lozan ve Montrö Antlaşmalarına sahip çıkamayan AKP iktidarı,
    her konuda olduğu gibi KKTC konusunda da kafaları karıştırmaktadır.

AKP’nin, geçmişte ulusal kahraman Rauf Denktaş’ı nasıl devre dışı bıraktığı ve itibarsızlaştırmaya çalıştığı unutulmamıştır. AKP iktidarının, Annan Planı’nı savunan, iki devletli çözüme karşı oldukları bilinen, bağımsız, eşit KKTC tezine uzak duran önceki cumhurbaşkanları Mehmet Ali Talat ile Mustafa Akıncı’yı desteklediği de bilinmektedir. AKP iktidarının bakışı bugün farklı olsa da, hiçbir sorunun üstesinden gelemeyeceği bellidir.

Bugün KKTC konusunda Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkü‘nün beklediği müjde, KKTC’ye bina yapılması değildir. KKTC ile ilgili ve KKTC üzerinden Türkiye’yi de hedef alan emperyalist abluka ile tecridi kıracak başarılardır. İşte bunun en önemli adımını ise KKTC’nin uluslararası alanda tanınmasını sağlayacak başarılar oluşturmalıdır.

Eşsiz liderimiz Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesine sarılarak, KKTC’yi bağımsız ve özgür bir devlet yapmak için el birliğiyle çalışmamız gerektiğini unutmamalıyız. Gerçek müjde ancak bu şekilde sağlanır. Gerisi boş söz ve aldatmadan öteye gitmez.

KURBAN BAYRAMI

Suay Karaman

1400 yıl önceki İslami yaşam biçimini, bugün her yönüyle yaygınlaştırmak isteyen anlayış, laik devlet ilkesi ile çatışmaktadır. Bugün ortaçağ karanlığına dönmek isteyenlerle, çağdaş uygarlıktan yana olanlar arasında süregelen bir çatışma söz konusudur. Atatürk ilke ve devrimlerini, özellikle laikliği kavrayamayan küçük beyinler, günümüzde toplumu din ile kandırarak, karanlığa doğru sürüklemektedirler.

İşin özü, dini yaşanılan çağa göre yorumlamak gerekir. 1982 yılında Müslüman olan Fransız siyasetçi ve yazar Roger Garaudy (1913-2012), İslam dini için şöyle bir yorum yapmıştır:

  • “İslam’ın özü ile o özden yola çıkarak o günün koşullarına göre üretilmiş çözümleri birbirine karıştırmamak gerekir. Ben 1400 yıl öncesinin koşulları içinde konulmuş kurallara uymak için dinimi değiştirmedim. O özü beğendiğim için Müslüman oldum. 1400 yıl öncesinin koşullarına getirilmiş olan çözümleri dahice buluyorum. Ama onların bugün de uygulanmasını savunmayı da aptalca buluyorum.”

Yaşadıkları çağa ayak uyduramayan bazı ilahiyatçılar İslam dinine göre kurbanın, Tanrı’ya yaklaşmak ve rızasına ermek niyetiyle kesilen hayvan olduğunu savunurlar. Bu ilahiyatçılara göre kurban kavramı, çok genel bir adanmışlığı, Tanrı için bireyin her şeyini feda edebilecek olmasını ifade etmektedir. Ancak yaşadıkları çağa uygun düşünen ve kendilerini geliştiren bazı ilahiyatçılar ise, Kuran ayetlerinin hatalı yorumu sonucunda böyle bir uygulamanın yapıldığını, bunun ise tümüyle yanlış olduğunu ileri sürerek, İslam dininde “hayvan kesmek” gibi bir ibadet olmadığını bildirmektedirler.

Çağdaş ilahiyatçılar, Arapça dualar eşliğinde sürdürülen hayvan katliamının, Muhammed Peygamber’in yaşamı boyunca hiç yapılmayan bir uygulama olması nedeniyle din dışı olduğu konusunda fikir birliği içindedirler.

  • Geçmişten gelen bir gelenek olan kurban kesimi, dinsel bir gereklilik değildir.

Gündelik yaşamın dinsel kurallara göre yönlendirilmesi, laiklik ilkesinin çiğnenmesini doğurmaktadır.

Kurban kesmek bir ibadet olarak değil, yoksulun et yemesi olarak düşünülen sosyal yardımlaşmanın bir türü olarak algılanmalıdır. Ancak bu sosyal yardımlaşma unutulmuştur. Yaşadığımız bu çağda kurban kesimleri, hayvanlara işkence anlamına gelmektedir ve bazen katliama dönüşmektedir. Kurban bayramlarında, hayvanlara eziyet ile her türden kötü davranış görülmektedir. Bu nedenle

  • .. kurban bayramı, yüreğinde sevgi taşıyan insanlar için sıkıntılı bir süreç olarak algılanmaktadır.

Türkiye’de Kurban Bayramlarında çok sayıda hayvan kesilmektedir. 2020 yılı verilerine göre ülkemizde yaklaşık üç milyon küçükbaş, bir milyon büyükbaş hayvan kurban edilmiştir. Ülkemizin tarihinde ilk olarak 2010 yılında, daha sonra 2011, 2017, 2018 yıllarında kurbanlık amaçlı hayvan dışalımı (ithalatı) yapılmış ve bu dışalımlara yaklaşık 4 milyar Dolar ödenmiştir. Ülkemiz, kurbanını bile yurtdışından alacak duruma getirilmiştir. Türkiye’yi her alanda dışa bağımlı duruma getiren yanlış politikalar, bugünkü sıkıntılı günlerin ve ekonomik krizin nedenidir. Bu şekilde Kurban Bayramı kutlamanın da mantığı yoktur.

Bayram özünde sevgidir, dostluktur, saygıdır.

Bayram doğayı ve vatanını sevmektir, ulusal değerlerimize sahip çıkmaktır.

Ormanlarına, denizlerine, kıyılarına, topraklarına, doğal güzelliklerine, kadınlarına, çocuklarına, insanlarına, laik cumhuriyetine ve eşsiz liderimiz Atatürk’e sahip çıkamayan bir toplumda bayram kutlamak da ilginçtir.

Bayram, bu olgulara sahip insanlarımız için olmalıdır.
(Azim ve Karar, 19 Temmuz 2021)
========================================
Bizim eklememiz aşağıda..

Dr. Ahmet Saltık
20 Temmuz 2021

HAMDOLSUN

Suay Karaman

AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan, NATO zirvesi (AS: doruğu) için Brüksel’e doğru yola çıkmadan önce havalimanında basın toplantısı düzenledi. Basın toplantısında, ABD Başkanı Joe Biden’ın 1915 olaylarını ‘soykırım’ olarak kabul etmesini gündeme getireceğini bildirmiş ve “Bu yaklaşım bizi ciddi manada üzmüştür. Bunu gündeme getirmeden geçmemiz doğru değildir. Türkiye rastgele bir ülke değildir.” demişti. Tayyip Erdoğan, 14 Haziran 2021 günü ABD’nin yeni başkanı ile ilk yüz yüze görüşmesini yaptı. Görüşmenin ardından basın toplantısı düzenleyen Erdoğan, toplantının ‘samimi ve yapıcı geçtiğini‘ aktardı. Ancak görüşmede 1915 olaylarının gündeme gelip gelmediği sorusuna verdiği “Hamdolsun hiç gündeme gelmedi” yanıtıyla ise şaşırttı. Çünkü bu görüşmede soykırım konusunda Türkiye’nin rahatsızlığının iletileceği beklentisi bulunuyordu. Bunu “hamdolsun” diye ifade etmekle, bu konuyu dile getirmeyi düşünmediği aynı zamanda dile gelmesini istemediği ortaya çıkmış oldu. Yani yurt içinde biriken gazı almak için yalancı pehlivanlık yapılmıştı.

ABD ile Türkiye arasındaki sorunların tercüman aracılığıyla yapılan 45 dakikalık bir görüşmeyle çözüme ulaştırılamayacağı zaten belliydi. Görüşmede ABD ile Türkiye arasındaki sorunlu konular üzerinde durulmadığı, hatta bunların arka plana itildiği anlaşılmaktadır. Joe Biden’ın 1915 olaylarını ‘soykırım’ olarak resmen ilan etmesi durumu, “hamdolsun” diye geçiştirilemez. Bunu gündeme getirmemek, Biden’ın ‘soykırım’ sözüne verilecek bir yanıtın olmadığı şeklinde anlaşılır. Bu tutum, Ermenileri ve onların iddialarına (AS: savlarına) sahip çıkanları, Türkiye’ye karşı daha da cesaretlendirecektir (AS: yüreklendirecektir). Böylece ‘Ankara’daki iktidar bundan rahatsız değil’ sonucu çıkarılacaktır. “Sözde Soykırım suçlaması” bu görüşmede değilse, ne zaman gündeme getirilecektir? Ne için “hamdolsun” deniyor?

Bunun dışında; parasını ödediğimiz S-400’ler konusunun ne olacağı belli değildir. Aynı şekilde parası ödenen ama teslim alınamayan F-35’ler ile ilgili durum belirsizliğini korumaktadır. Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması konusunda ne yapılacaktır? ABD’nin FETÖ’ye desteği ne olacaktır? Suriye’nin kuzeydoğusuna yerleşmiş olan ve ABD tarafından her konuda desteklenen PKK/PYD terör örgütünün durumu ne olacaktır? ABD’de devam eden Halkbank davasının sonucu ne olacaktır? Karadeniz’le ilgili olarak ortaya çıkan yeni gelişmeler kapsamında ABD’nin tutumu ne olacaktır?

Bu görüşmeden Türkiye için Afganistan görevi çıkmıştır ya da çıkartılmıştır. Üstelik tüm ülkeler Afganistan’dan kaçarken ve hiçbir istem yokken Türkiye bu göreve, kendisi gönüllü olmuştur. ABD ve NATO güçlerinin çekilmesinin ardından Türkiye’nin Kâbil Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’nın güvenliğinin sağlanmasında öncü rol oynaması,

  • Batının jandarmalığını kabul etmek anlamına gelmektedir.
  • ABD’nin başedemediği Taliban ile bizim askerimiz savaşacaktır.
  • Türkiye, ABD’nin fedaisi ya da paralı askeri midir?
  • Bu bataklığa Türk askeri sokulmamalıdır.

Taliban güçlerinin sözcüsünün bir açıklama yaparak Türk askerinin Afganistan’da kalmasını kabul etmeyeceklerini ve işgalci olarak nitelendireceklerini bildirdi. Kısaca Türk askeri Kabil’de kaldığı takdirde Taliban’ın açık hedefi olacaktır. Yıllar sonra yeni bir Kore bataklığı ile karşı karşıya olacağımız bilinmelidir. Bu durumun yakın zamanda Suriye’de yapılan hatalardan daha da kötü sonuçlara yol açacağı bilinmelidir.

Erdoğan – Biden görüşmesinde her iki taraf da büyük ve temel sorunları şimdilik görmezden gelerek yeni bir olgu yaratmak istemektedirler. Rusya ve Çin ile sert politikalara geri dönmek isteyen ABD yönetimi, NATO’yu da bu politikasına ortak etmiştir. Türkiye’yi de bu politikanın içine çekmek Batı dünyasının çıkarlarına uygundur ama bu konuda Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ters düşen noktaların olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

– Ulusal çıkarlarımızın yok edilmesine tepki vermeyenlere,
– Ege’de işgal edilen adalarımızdan vazgeçenlere,
– ABD’nin Trakya’da yanı başımızda Dedeağaç’ta üs kurmasına sesini çıkarmayanlara ‘yerli ve milli’ demek;

aymazlık, sapkınlık ve ihanetle açıklanabilir.  

Biden – Erdoğan görüşmesinden sonra heyetler (AS: kurullar) arasında yapılan görüşmelerin ayrıntıları henüz ortaya çıkmamıştır. Ancak ülkemizin çıkarlarının korunmayacağı bellidir. Büyük önderimiz Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesinden sapan Türkiye’nin yeni hedefi “Hamdolsun” olarak açıklanmıştır. Dış politikada yapılan yanlışlar ülkemizin saygınlığına gölge düşürdüğü gibi, Batının jandarmalığı görevine de soyundurulduğunu açıklamaktadır.

Azim ve Karar, 21 Haziran 2021

MÜSİLAJ

Suay Karaman 

Ülkemizde çevre duyarlılığı çok geç ortaya çıkan bir olgudur. Bu konuda henüz yeterince yol aldığımız da söylenemez. Çevre bilinci olmayınca ya da yeterli gelişmeyince, yaşadığımız yerleri, dağları, ovaları, yaylaları, akarsuları, gölleri, denizleri yok etmekten hepimiz suçluyuz. Ülkemizde her gün yeni bir çevre katliamıyla karşılaşmaktayız. Maden aramaktan, yol yapmaya, orman talanından, atıkları akarsulara, göllere, denizlere boşaltmaya kadar (AS: dek) sürekli çevremizi kirletmekte, hatta yok etmekteyiz. 

2019 yılının Kasım ayında Gümüşhane yakınlarındaki Dipsiz Göl’ün suyu, define aramak için boşaltılmıştı. Define bulunamayınca Buzul Çağı’ndan kalan 12 bin yıllık doğa harikası Dipsiz Göl’ün üstü toprakla örtülmüştü. Yine aynı zamanlarda Burdur yakınlarındaki bembeyaz kumsalı, turkuvaz renkli suyuyla ülkemizin Maldivleri olarak bilinen ve dünyada Mars gezegeninin toprak yapısına benzerlik gösteren iki noktadan biri olan Salda Gölü de, millet bahçesi yapılmak için talana kurban edilmişti. Ülkemizde bunlar gibi daha pek çok acı örnek bulunmaktadır. 

2021 yılının başından itibaren (AS: bu yana) İstanbulun güney sahillerinde (AS: kıyılarında) başlayarak, İzmit Körfezi, Bursa Gemlik, Balıkesir Erdek ve Çanakkale sahillerine kadar (AS: kıyılarına dek) yayılan beyaz bir tabaka (AS: katman), Marmara Denizi’ni kaplamaktadır. Müsilaj (deniz salyası) adı verilen bu madde sarı ve beyaz renkli, suya göre daha az akıcıdır. Müsilaj, tesadüfen (AS: rastlantıyla) oluşan bir çevresel felaket (AS: yıkım) değildir. Müsilajın oluşması için 3 tetikleyici etken vardır: Küresel iklim değişimine bağlı olarak Marmara Denizi’nde sıcaklıkların artması, durağan deniz koşullarına sahip Marmara Denizi’nin yapısı ve yanlış atık birikmesine bağlı olarak fosfor, azot yükü yükselmesi. Ülke sanayisinin yaklaşık yarısı Marmara Denizi çevresinde bulunmaktadır. Hem evsel, hem endüstriyel atıklar çok az arıtılarak ya da arıtılmadan Marmara Denizi’ne atılmaktadır. Müsilaj, yıllardır yanlış atık yönetim politikalarının sonucunda ortaya çıkmıştır. 

Suya dışarıdan karışan fosfor gibi organik bileşikler, su yosunları ve bazı (AS: kimi) bakterilerin hızla çoğalmasına yol açmaktadır; buna fosfat kirliliği adı verilir. Bunun sonucunda oksijen bunalımı (AS: suda çözünmüş oksijen düzeyi düşer; BOD ve COD değerleri yükselir) yaşanır ve oksijensiz yaşayan, insan sağlığı için zararlı olan zehirli sıvılar salgılayan farklı mikroorganizmalar gelişmeye başlar. Bu mikroorganizmaların çıkardığı organik bileşikler deniz yüzeyinde sümüksü salgı birikmesine neden olur ve böylece suyun üstü de, altı da müsilajla kaplanır. Denizlerde mikroorganizmalar tarafından hücreden dışarı salgılanan şekerli ve proteinli kimyasal maddeler, ortamdaki diğer kirletici parçacıkları birbirine yapıştırarak ortamı az akışkan duruma getirmektedir. Oksijensizlik durumu ekosistemin işlevsiz kalması anlamına gelmektedir ve bu ortamda hiçbir canlı yaşayamaz (AS: anaerob canlılar yaşar), böylece ekolojik ortam ölür (AS: bozunur). 

Müsilaj, birdenbire ortaya çıkmamıştır; yılların yanlış politikalarının ürünüdür ve ilk olarak 2007 yılında görülmeye başlanmıştır. 2018 yılından beri de özellikle Marmara, Karadeniz ve Ege Denizi’nde suyun üstünde ve altında görülmeye ve yayılmaya başlamıştır. Bunca yıldır önlem almayan yetkilerin sorumluluğu da, kusurları da çok büyüktür. Bu durumun turizm ve balıkçılık sektörlerini çok olumsuz etkileyeceği bellidir. Bunun yanında biyolojik çeşitliliğin azalmasına da neden olacaktır. Türkiye’de yılda yaklaşık 29 milyon ton sanayi atığı denizlere dökülmektedir. Günümüzde belediyelerin %85’inin arıtma tesisi, yaklaşık 700 belediyenin ise kanalizasyonu yoktur. İşte yıllarca yapılan yanlışlar, müsilaj gibi sorunların doğmasına neden olmuş ve denizlerimiz kirlenmeye mahkûm edilmiştir. 

Büyük sorun durumuna gelen müsilaj için ivedilikle önlemler alınmalıdır. Deniz yüzeyindeki müsilaj temizliği sadece (AS: yalnızca) makyajdır. Bütün işletmelerin ileri biyolojik (AS: ve kimyasal) atık arıtma sistemine geçirilmesi sağlanmalıdır. Denizlere azot, fosfor ve organik atık boşaltan işletmelerin, ileri biyolojik – kimyasal artıma sistemlerine geçene kadar (dek) üretimleri durdurulmalıdır. Çöp ve atık suların yerinde arıtılması ve geri dönüşüme yönlendirilmesi sağlanmalıdır. Çevreye duyarlı ve korumacı politikalara bağlı bir kalkınma ve gelişme planlanması uygulamaya geçirilmelidir. Kimi sanayi kuruluşları yurdun değişik bölgelerine dağıtılarak, Marmara Denizi’nin ferahlaması sağlanmalıdır. Böylece insanlar kendi kentlerinde iş güç sahibi olacağı için, Batıya göç de sınırlandırılmış olur. 

Bu arada; deniz dibinde yaşayan denizhıyarı (deniz patlıcanı), deniz suyunu süzer, deniz tabanını tarayarak, havalandırır ve ekosistemi güçlendirir. Bir tane denizhıyarı, günde yaklaşık 400 kg, yılda yaklaşık 150 ton kumu filtre ederek, ağır metallerden arındırır ve denizin dibini temizler. Sularımız kirlendiğinde denizlerimiz için kurtarıcı olabilecek denizhıyarları, denizlerimizin geleceği için büyük önem taşımaktadır. Ancak ülkemizde bu canlıların avlanmasına siyasal iktidar  izin verdi. Uzakdoğu’da sevilen bir besin maddesi olarak kullanılan bu canlıların kilosu 150 Dolar olduğu için, döviz gelecek diye denizlerimizde avlanıp satılmaya başlandı. Bu konuyu TBMM gündemine taşıyan ana muhalefetin soru önergesine, iktidar duyarsız kalmıştır. 

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı katıldığı bir TV programında “Kanal İstanbul, Marmara’daki deniz salyasını bitirecek” ifadelerini kullanmıştır. Laik ve bilimsel eğitimin yerine dinsel ağırlıklı eğitim yapılınca böyle dayanaksız ve bilim dışı konuşmalarla ülkenin yönetilemediği ve yönetilemeyeceği açıkça görülmektedir. Kanal İstanbul, Marmara Denizi’nin ölümü demektir ancak rant uğruna her şeyi yapan siyasal iktidar için, çevrenin talan edilmesinin, denizlerin yok edilmesinin önemi yoktur.

Müsilaj sorunu için bu doğal bir olay’’ denilerek aylarca akışına bırakan Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ancak 6 Haziran 2021’de eylem planı açıkladı. Özellikle Marmara Denizi’ni etkisi altına alan müsilaj felaketi için eylem planını hazırlamak iyi bir gelişmedir ancak önemli olan bu planın uygulanmasıdır. Ülkemizde birçok yasa var fakat uygulanmalarında sorun vardır. Bunun yanında bütün kurumların, belediyelerin işbirliği yapması gereklidir. Bu sorunun üstesinden gelebilmek için disiplinler arası işbirliği çok önemlidir. Her şeyi kendi bilen ve kendi yapan siyasal iktidarın Türkiye’yi getirdiği olumsuz durum ortadadır. 

Musilaj sorunundan başka Ege ve Akdeniz kıyılarımızda yeni yeni ‘sargassum’ adlı kahverengi deniz yosunu görülmeye başlandı. Hidrojen sülfür salarak, çürük yumurta gibi kokan bu kahverengi yosun, suda tehlikesizdir ancak kıyıda çok ciddi cilt (deri) sorunlarına ve solunum sorunlarına yol açmaktadır. Bu konuda yöre halkının bilinçlendirilerek, önlemlerin bir an önce alınması gerekmektedir. 

1 Haziran 2021 tarihinde CHP’nin Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorununun araştırılması için verdiği önerge AKP ve MHP tarafından reddedilmişti. Ama 10 Haziran 2021’de AKP’nin Marmara Denizi başta olmak üzere denizlerdeki müsilaj sorununun nedenlerinin tespit edilmesi (saptanması) ve çözüm önerilerinin belirlenmesi amacıyla Meclis Araştırması Komisyonu kurulması önerisi kabul edildi. Kuşkusuz bu olumlu bir gelişmedir ancak AKP’nin kendisi dışında verilen önergeleri kabul etmemesi, sorunların daha da büyümesine yol açmaktadır. 

Azim ve Karar, 14 Haziran 2021