Etiket arşivi: 12 Eylül 1980 Darbesi

‘Laiklik olmadan demokrasi olmaz’

Prof. Dr. NECDET ADABAĞ* │ UTEF 2018 | Uluslararası Trabzon Edebiyat Festivali-UTEF
PROF. DR. NECDET ADABAĞ

DTCF Eski Dekanı
13 Ağustos 2022 Cumhuriyet

  • Evet, en çok bir yıl sonra. 20 yıldan, dahası, 1950’den ve daha da kötüsü 12 Eylül’den sonra ilk kez yeniden ülkemiz laik ve demokratik bir anlayışla çağdaş dünyaya kapılarını açacaktır.

Umarım. Özellikle laik dünyaya… İlhan Selçuk, “Laiklik olmadan demokrasi olmaz” demişti.

Dini yozlaştırmadan kendi değerleri içinde yorumlamak ve hiçbir şeye peş keş çekmemek anlamını taşır laiklik.

Machiavelli’nin dediği gibi, siyasanın dinden bağımsızlığıdır.

Giordano Bruno bunun için yakıldı;

Tommaso Campanella bunun için yirmi beş yıl zindanlarda süründü.

Engizisyon, Aydınlanmacı düşünürleri yargılamak için kuruldu.

Galileo Galilei bunun için kendini yadsımak zorunda kaldı ama bilimin bağımsızlığını sağladı.

  • Batı dünyası bilimin ve siyasanın bağımsızlığı üzerine kuruludur.

HER ZAMAN GEREKLİ

Günceldeki siyasacılar Avrupa Birliği’ne gireceklerini söyledikleri zaman hiç inandırıcı gelmemişti. Avrupalılar, Müslüman demokratları destekleyeceğiz demişlerdi. “Bizde Hıristiyan demokratlar, sizde Müslüman demokratlar olacak” demişlerdi. Hıristiyan demokratlar yerlerinde dururken bizde siyasal İslamcılar türedi.

  • Laik Türkiye’yi çok daha arar olduk.

12 Eylül 1980 darbesinden önce ülkemiz dünyanın en laik ülkesiydi!

Niçin mi? Çünkü bilime ve siyasaya din bulaşmamıştı ya da bulaştırılamamıştı. En azından bu boyutta. Çok iddialı olduğumu biliyorum ama haklıyım. Küçük bir araştırma yapmak ya da çevremizdeki siyaset kurumlarına, üniversitelere ve camilerde söylenenlere, toplumumuzun yaşam biçimine bakmak yeterlidir. Bu değerlendirmeyi yapmayı sevgili halkıma bırakıyorum özellikle bugünlerde, bir parça ekmek peşinde koşan halkıma. Hem peşinde koşsunlar ekmeğin hem de niçin bu durumlara düştüklerini düşünsünler, ki artık zamanı gelmiş geçmiştir.

  • Laik bir anlayışa, yaşam biçimine toplumların her zaman gereksinimi vardır.

KARAR SİZİN

Laiklik halkımız için bir anlam taşımayabilir (keşke taşısaydı) ama bu yoksulluğun, yolsuzluğun, açlığın, sefaletin gerisinde laiksizliğin, laik olamamanın, laik olmayan bir ülkede yaşamak zorunda bırakılmış olmanın çokça payı vardır.

Çünkü laik olmayınca demokrat olamamanın sıkıntısı içinde hak, hukuk, adaletten uzak, dahası yoksun kalınmıştır.

  • Hak, hukuk, adaletin yokluğu hakça paylaşımı ortadan kaldırmış, açlık, yoksulluk, esensizlik, fukaralığı getirmiş, varsıl daha varsıl, yoksul daha yoksul olmuştur.

Ağalar, beyler, çapulcular, hırsızlar ülkesi olmaktan geri kalmamıştır zavallı ülkem.

2005 yılında gazetemiz Cumhuriyet’te laiklikle ilgili yazdığım yazıdan bir alıntı yapmak istiyorum. Yazının başlığı “Ben laik miyim?”di. Şunu yazmıştım:

  • Ulu Önder’in ardından uygulanan karşıdevrimci, popülist siyasalar ve tarikatlara hoş görünmek sevdasındaki yaklaşımlar, bizi bugün laikliği tartışma aşamasına getirmiştir”.

Bu yazı, yitirilen bir seçim sonrası yazılmıştı. Şimdiki bir seçim öncesi yazılmış bir yazı oldu. Karar sizin ey halkım!

12 Eylül’den günümüze..

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar
aydinliddo@gmail.com 

Türkiye’yi gericiliğe teslim eden, bugün yaşadığımız pek çok olumsuzluğun mayasını taşıyan 12 Eylül 1980 Darbesinin üzerinden tam 41 yıl geçti. Silahlı Kuvvetler, Cumhuriyet tarihinde üçüncü kez yönetime el koydu. Öbür darbeler geldi geçti ve tarihteki yerlerini aldı. Ama 12 Eylül Darbesi 41 yıldır geçmedi ve adeta yaşam biçimimizin, günlük yaşamımızın bir parçası olarak sürüyor.

Sözde Atatürk ilkeleri ön plana çıkarılarak yapıldığı söylenen darbe, bugün Atatürk ve dava arkadaşlarına cami açılışlarında lanet okunan rejimin zeminine dönüştü. Çünkü bugünkü iktidarın hamuru ve mayası 12 Eylül’de atılmıştı. Bu nedenledir ki Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, “İktidarını 12 Eylül’e borçlu olanlar, darbelerle hesaplaşamaz.” derken haksız değildir. Zaten bu iktidarın 12 Eylül’le hesaplaşmak gibi bir sorunu da yok. 12 Eylül anayasasının pek çok maddesi hala yürürlükte.

12 Eylül’cüler, 41 yıldır ülkenin üzerine, adeta bir karabasan gibi çökmüştür. 12 Eylül rejimi işe TBMM’ni, CHP’yi ve öbür siyasal partileri kapatarak başladı. TBMM arşivlerine göre; Türkiye’yi tümüyle değiştiren faşist darbe sonrasında göz altına alınan kişi sayısı 650 bindir. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişi işkenceden öldü. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 29 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçtı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı. Vatandaşlıktan çıkarılanlar 14 bin kişiyi buluyordu. Görüldüğü gibi ülke adeta bir açıkhava mapushanesine dönüştürülmüştü.

12 Eylül Rejimi, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin isteği doğrultusunda, 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarını uygulamayı hedefine koymuştu. 12 Eylül öncesi günde yaklaşık 20 kişiyi bulan insan ölümü, 13 Eylül sabahı bıçak gibi kesilmişti. Bu durum bize, 12 Eylül darbesinin karanlık güçler tarafından yapıldığını gösteriyor. Darbe ABD desteklidir. CIA’nin Türkiye istasyon Şefi Paul Henze’nin, ABD Başkanı Jimmy Carter’a “Bizim çocuklar işi başardı” diye bilgi vermesi boşuna değildir.

12 Eylül 1980’den bir yıl önce 2. Ordu Komutanı Org. Bedrettin Demirel, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’e, terörden rahatsızlığını “ciddi önlem alınması gerektiğini “ bildiriyor, Evren’in yanıtı ise; “Kamuoyu henüz hazır değil, olayların gelişimini bekleyelim.” oluyor. Bu durum  da darbenin önceden planlandığını, olaylara bilinçli göz yumulduğunu gösteriyor.

Darbenin Devlet Başkanı Kenan Evren, ülkenin dört bir yanında Genelkurmay Başkanı giysisi (üniforması) ile Kuran’dan ayetler okuyarak mitingler yapıyor, demokrasi güçlerini dinci politikalarla boğmak için tarikatlara göz yumuyordu. Din dersi zorunlu kılındı. Günümüze dek uzanan laikliğe karşı girişimler o günlerden başladı, bu güne dek hızla büyüyerek geldi.

Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle yargılanan 17 yaşındaki Erdal Eren’e 19 Mart 1980’de idam cezası verildi. Kenan Evren’in (yaşı büyütülerek) 17 yaşında astırdığı Erdal Eren için söylediği “Asmayalım da besleyelim mi?” sözü 12 Eylül’ün mantığını kavramak açısından önemlidir. Eren’in idam kararı, Yargıtay tarafından iki kez bozulmasına karşın, Milli Güvenlik Konseyince onaylandı ve yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980’de Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde infaz edildi.

12 Eylül faşizmi ile yüzleşme bütün yönleri ile ne yazık ki yapılamadı.
12 Eylül faşist yönetiminin politikaları ve sonuçları bugün pek çok açıdan sürmektedir.
Geçmişten günümüze gelen 12 Eylül mantığı, bütün yönleri ile kaldırılmadan gerçek demokrasiye ulaşmak hayalden öte bir şey değildir.

12 Eylül’de ne yaptınız­?

Ali SirmenAli Sirmen
asirmen@cumhuriyet.com.tr

Son Yazısı / Tüm Yazıları
Cumhuriyet, 14 Eylül 2021
“12 Eylül’de ne yaptınız” diye sorulunca akla iki şey geliyor: Birincisi bütün bir darbe döneminde ne yaptınız, ikincisi de üç gün önce 12 Eylül 2021 Pazar günü ne yaptığınız?

Ben bu pazar, Büyükada’da Anthea Hotel’de kimi Barışçılar ve bazı dostlar ile bir aradaydım.

“Barışçı” deyince, 1982 Şubatı ile 10 Mayıs 1986 tarihleri arasında, Barış Derneği davasında birlikte tutuklanan, daha sonra da birlikte yargılanan 26 kişiyi kastediyorum. Zamanla her yıl geleneksel olarak bir araya gelenlerin aralarından çoğu öldü, çekirdek Barışçıların artık sayıları da azaldı.

Ama pazar günü onlarla cismen ve kalben beraber olanlar çok daha fazlaydı. Resmi cenahtan Adalar Belediye Başkanı Erdem Gül de gelmişti.

Gecenin söyleşilerini, şakalarını, o gece bizimle birlikte olan değerli gazeteci yazar İsmail Saymaz’ın esprilerini, Turgut Kazan’ın siyasi durum ve yargının yürekler acısı haliyle ilgili saptamalarını diğer yazılarda okuyacaksınız.

Ama konu 12 Eylül’den açılmışken post-12 Eylül’ün bir dönüm noktasında yeni dönem ile ilgili tanıları ıskalamamak durumundayız.
***
Aslında 12 Eylül ile ilgili çeşitli sorular sorulabilir.
Zaman içinde, her şey yerli yerine oturunca aslında darbenin askeri mi, sivil mi olduğu sorulabilir. Hatta yakından bakınca, “Ortada tek bir darbe mi vardır, yoksa çift darbe mi” sorusu da gündeme gelebilir. Acaba bir ara çift gibi görünen darbelerin hepsinin aynı amaca yönelik tek bir darbe olup olmadığının da tartışma dönemi gelmiştir.
***
Gerçekten de Türkiye, 12 Eylül’den bu yana hep aynı istikrar içinde Cumhuriyetin temel kurum, kavram ve kuramıyla son hesaplaşmasına doğru yol almaktadır. Son dönemlerde laiklik karşıtı mücadelenin aşikâr kılınması yönünde baş döndürücü hızla yol alınmıştır.
***
12 Eylül’den bu yana bütün gelişmeleri dikkatle incelediğiniz zaman, kâh askeri kâh sivil yollar kollanarak belli bir amaca yönelik girişimler manzumesi ile karşı karşıya olduğumuza göre, artık bir darbeleri birleştirmek, “tecdidi darbe” (AS: Darbenin yenilenmesi) döneminin gelip gelmediği de ciddi biçimde sorulabilecek bir soru olarak karşımızda duruyor görünüyor.

Tevhid-i darbe (AS: Darbelerin birleştirilmesi), amaçların birleşmesinin sonucu olarak çıkıyor karşımıza. Başka bir deyişle aslında birlik amaçta birliktir. Yani söz konusu olan darbelerin de ötesinde, amaçta birleşmiş olan vesayetlerin birleşip bütünleşmesidir.

AKP iktidarı, karmakarışık görünen hesaplarının arasında, rejim üstündeki vesayetini yöntem, kurum ve kuramlarıyla bir bütünlüğe ulaştıracak bir bütünleşmeye doğru yol almaktadır.

İktidarın son günlerde, Suriye istikrarının bombalanması için daha da yoğun çaba içine girmesi girişimleri ile Suriye’deki rejim ve bölge barışı karşıtı güçleri kendi şemsiyesi altında toplamaya çalışması. Önümüzdeki günlerde bölgesel hesaplar açısından daha da karmaşık hale gelecek ortamda ülkenin üstündeki vesayetin artmasına yol açmak amacına yönelik gözükmektedir.

Türkiye, bölgede bütün savaş risklerine kafadan dalarken ülkede demokrasiye geçişi engelleyerek
büyük risk almaktadır.

İç politikada çıkmazdaki ekonomik durumun yanı sıra sosyal ve politik olarak ortamı germenin, Türkiye’yi böyle muhataralı bir ortamda, laiklik gibi rejimin temeliyle ilgili bir alanda tehlikeli toplumsal patlamalara yol açacak bir hesaplaşmanın gündemde olunduğu ortamda, Türkiye’nin Ortadoğu batağına daha çok battığı bir dönemde, ne sonuçlar vereceğini kestirmek güç olmasa gerek.

Kısacası, iktidarın, aralarında uyum içinde oldukları görünen askeri ve sivil gücü politikaları, daha gergin, demokrasiye daha az elverişli ortamı yaratmak için aynı amaca doğru yürüyor görünmektedir.

Bu durumun tevhid-i vesayetin ortamını da hazırlamaya yöneleceğini söylemek abartılı mı olur?

Kemalistler Ne Yapmalı?

Mustafa Hüsnü Bozkurt kimdir? - Yeni Akit

Dr. MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT
25-26. DÖNEM KONYA MİLLETVEKİLİ

Cumhuriyet, 11 Mayıs 2021

Emperyalizm, 18. yüzyılda Sanayi Devrimiyle başlayan, başta İngiltere olmak üzere kapitalist ülkelerin, ticaret yollarını denetim altına almak, yeni hammadde kaynaklarına ulaşmak, yeni pazarlar edinmek amacıyla mazlum ülkeleri ve ulusları siyasal, ekonomik, kültürel açıdan sömürmelerine verilen isimdir. Faşizm ise emperyalizmin, kapitalizmin, yerli işbirlikçileri de kullanarak uyguladığı kıyıcı diktatörlüktür.

Ülkemizde faşizmin yolunu açan, öncelikle 1950’de başlayan karşıdevrim sürecidir, devamında taşlarını döşeyen 12 Mart 1971 Muhtırası’dır, iktidar olma koşullarını oluşturan da 12 Eylül 1980 Darbesi’dir. 12 Eylül sonrasında dinci hareketler ve faşist eklentileri, darbeci cunta yönetimiyle, arkasındaki emperyalist gücün teşvik ve korumasında örgütlenmiş, güçlenmiştir. 1980’lere dek ancak %3-7 arasında oyu olan dinci hareket, 1994 yerel seçimlerinde %20’ye ulaşmıştır. 2001’de gömlek değiştirmiş, 2002’de ise yeni adıyla ve ABD’nin de desteğiyle, % 34 oyla tek başına iktidara gelmiştir. Sonrasını biliyoruz.

GENETİK KODLAR DEĞİŞTİRİLDİ

İktidarı ele geçiren ve özünde bir tarikatlar koalisyonu olan dinci hareket, liderini cumhurbaşkanı seçtirdikten sonra, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında, rejim değişikliğini ana gündem maddesi yapmıştır. Tesadüfe bakın ki, CIA ajanı Paul Henze de, 2006’da, ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporunda “Türkiye’nin ABD çıkarlarına uygun davranmasını istiyorsak başkanlık sistemine geçmesini sağlamalıyız” diyordu. Keza başkanlık sistemini savunurken Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2 Ocak 2016’da şu örneği veriyordu: “Üniter devlette başkanlık sistemi yoktur diye bir şey yok. Şu an zaten dünyada bunun örneği var, geçmişten bu yana da var. Yani Hitler Almanyası’na baktığınızda orada da bunu görürsünüz.”

FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından, OHAL koşullarında yapılan 16 Nisan 2017 referandumuyla, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmiştir. Fiilen tek adam düzeninde, rejimimizin, siyaset kurumumuzun, devlet aygıtımızın genetik kodları değiştirilmiştir. TBMM işlevsizleşmiştir. Siyaset, mezhep-etnik köken çıkmazında tıkanmıştır. Siyasal partiler etkisizleşmiştir. Millet hiç olmadığı kadar bölünmüş, kutuplaşmıştır. Laiklik ilkesi ve güçler ayrılığı yok edilmiştir. Devlet, hukuk devleti olma niteliğini yitirmiştir. Bürokraside liyakat, nepotizm çukurunda helak olmuştur. Yolsuzluklar ayyuka çıkmış, yoksulluk kemiğe dayanmış, yasaklar tavan yapmıştır. (AS: AKP, 3 Kasım 2002 seçimi öncesi bu 3 Y le savaşma propagandası yapmıştı..)

EMPERYALİZMDEN BAĞIMSIZ FAŞİZM OLMAZ

Faşizm demokrasiyi, hukuku, seçimleri salt bir iktidar aracı olarak görür. Çünkü haksız, hukuksuz, ahlaksız bir sermaye diktatörlüğüdür. Emperyalizmin olmazsa olmazıdır. Acımasız bir baskı rejimidir. O nedenle faşizme karşı mücadele, öncelikle emperyalizme ve küresel kapitalizme karşı ödünsüz ve kararlı bir duruşla mümkündür. Emperyalizme, kapitalizme, serbest piyasa ekonomisi denilen neo-liberal sömürü düzenine karşı çıkmadan, faşizmle mücadeleden söz etmek laf ebeliğidir.

Bir ülkede faşizmin iktidarı ele geçirmesini, sıradan bir siyasal iktidar değişimi olarak görmek vahim (AS: ürkünç) bir yanılgıdır. Bu yanılgı muhalefeti, küresel emperyalizme karşı mücadele etmeyen, antikapitalist duruştan yoksun, emek-sermaye çelişkisinden ve sınıfsal gerçeklerden kopuk kılar. Yalnızca mevcut iktidar karşıtlığına sıkıştırır. Sonuç alması olanaksız bir sözde demokrasi mücadelesine sürükler. Bugün ülkemizde, iktidara karşı olduğunu söyleyen ama emperyalizme karşı olduğunu söyleyemeyen, kapitalist sömürü düzenine karşı çıkmayan sözde bir muhalefet anlayışı oldukça yaygındır. Tıpkı Atatürkçü olduğunu söyleyip Kemalizm’i reddetme dalaleti (AS: sapkınlığı) gibi.!!..

  • Oysa ülkemizde emperyalizmi, faşizmi yenmenin tek yolu Atatürkçü, Kemalist olmaktan geçer.

Ahmet Taner Kışlalı’nın dediği gibi

  • “Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür.”

Türkiye için olduğu kadar, bölgemiz ve tüm mazlum milletler için de tek gerçekçi çözüm yoludur.

NE YAPMALI?

Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels şöyle demiştir:

  • “Eğer hasmımız, ne kadar zayıf olduğumuzu bilebilse bizi herhalde un ufak ederdi.”

Dünyanın her yerinde despotik iktidarlar, ancak güçlü demokratik halk hareketlerinin mücadelesiyle işbaşından uzaklaştırılabilir. Faşist iktidarlar, hiçbir zaman sanıldıkları kadar güçlü, söyledikleri kadar cesur, göründükleri kadar muktedir olmamıştır. Milletler bu despotlara her zaman direnmiş, sonunda da mutlaka yenmiştir.

Demokratik haklarını kullanarak birleşecek, Kemalizmi yol haritası olarak belirleyecek, antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı bir yapı, milletin azim ve kararını harekete geçirerek iktidar olacaktır. Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’nin, hukuk devletinin, üretim ekonomisinin, hakça bölüşmenin, bilgi toplumunun, laik ve bilimsel eğitimin yaşamaa geçmesi, Cumhuriyetçi, Atatürkçü, Kemalist kadroların güçbirliğiyle mümkündür.

Üniversitelerin perişanlığı

Üniversitelerin perişanlığı

Bir yığın özerkliğe aykırı yök uygulamaları vardır. Öğretim üye ve yardımcılarına, üniversite severlere son sözüm şudur: Gelin, 1981’den sonraki yıllarda verdiğimiz ve bir ölçüde geriletmeyi başardığımız ‘tümüyle ve resmen bağımsız özerk üniversite’ için yeniden o şanlı savaşımı başlatalım.

Prof. Dr. Tahir HATİPOĞLU
Cumhuriyet
, 23.02.2019

Üniversite çağdaş dünyada, “Üniversiteler devletten tümüyle ve resmen ayrı kurum” olarak tanımlanır. Türkiye Cumhuriyeti üniversiteleri bu ana tanımın neresindedir? Gelinen vahim sonuç şudur :

1800’lü yıllarda birkaç kez denemeden sonra, günümüzdeki üniversite, kesintisiz şekliyle “Darül-fünun” adıyla 1900 yılında açılmıştır. Buna göre üniversite tarihimiz yeni sayılır. Haliyle, devletten tümüyle ayrı, özerk kurum olarak kurulmamıştır. 1919’da; ‘nizamname- tüzük’ ile devletten koparılmaya çalışılmış; yöneticilerin seçimle geleceği yarı özerk yapıya kavuşturulmuştur. Bu tüzükle Rektör (o günkü adıyla Emin) seçilen iki adaydan biri padişah, 1923’ten sonra da cumhurbaşkanı tarafından atanmıştır. Devlete bağlılık çok aza inmiştir.
Üniversite 1933’te, ‘üniversite’ adıyla yeniden kurulmuştur. Buna ‘Atatürk’ün Üniversite Reformu(AS: Hazırlayan, M. Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’tir.) diyoruz. Üniversite 1900’deki konumuna inmiş, tümüyle ve resmen devlete bağlanmıştır. Amaç, üniversiteyi özekliğe hazırlamaktır. Nitekim, hemen özerklik getiren yasa hazırlıkları başlamış, Maarif Şûraları’nda tartışıldıktan sonra, 1946’da bugün efsane yasa dediğimiz 4936 sayılı “Üniversiteler Kanunu” çıkarılmıştır. Yasayı çıkaran Bakan H. Ali Yücel, TBMM’de yasayı sunarken, “Ana prensip üniversitelerin özerk olmasıdır, üniversitelerin otonomisidir” diyor. Bu ilk yasayla üniversite yukarıdaki çağdaş tanıma uygun olarak ‘tümüyle ve resmen’ devletten ayrı kurum olmuştur.
1946 üniversitesi, özerk yapısıyla siyasete ve devlet karışmalarına karşı direnmiştir. En büyük direnişini 1948 yılında Pertev Naili Boratav ve arkadaşlarının üniversiteden (DTCF Olayı) atılmaları istemine karşı göstermiştir. O günkü siyasal iktidar üniversiteye istediğini yaptırtamayınca, kadrolarını kaldırıp açığa alarak, yasa yoluyla üniversiteden uzaklaştırabilmiştir. Buna benzer direnişler sonra da olmuştur. Özerk yapı 1960 ve 1973 yasalarında güçlendirilmiştir.

Yökversite dönemi
Üniversitenin ‘tümüyle ve resmen’ devlete bağlı kurum olması 1981 tarihli 2547 sayılı YÖK yasasıyla gerçekleşmiş; bununla üniversite tümüyle ve resmen devlet (!) üniversitesi olmuştur. Bu da 12 Eylül 1980 Darbesi’nin ürünüdür. Yasa, faşist Pinoşe tarafından çıkarılan Şili YÖK yasasından on ay sonra çıkmış ve benzeridir. Şilili teorik fizikçi Texas Üniversitesi’nden Claudio Teitleboium yasa için şöyle diyor:

“Şurası açıktır ki yasa, devlet için risk saydığı bir kuruma son vermeye çalışmaktadır… Üniversite yasası Şili yaşamını kalbinden vurmuştur”*

Türkiye YÖK’ü de aynıdır. O gün bugün üniversite devlet için risk sayılmakta, devleti ele geçirenlerce terbiye edilmektedir. Ve halkın yaşamı kalbinden vurulmuştur. Başlangıçta Şili’de olduğu gibi binlerce öğretim elemanı farklı yöntemlerle doğranmıştır. Doğrananlara ‘1402’likler’ denmiştir.

Halk arasında söylenen “beterin beteri var” sözü vardır. 2007’den bu yana üniversiteler “beterin beterini” yaşıyorlar. YÖK çıktığında yök muhalifleri olarak dile getirdiğimiz tüm kötülükler son yıllarda çok ağır şekilde yaşanıyor. Özellikle YÖK başkanının cumhurbaşkanı tarafından atanmasının sakıncalı olduğuna ilişkin görüşlerimizin doğruluğunu görüyoruz. Neredeyse Doğramacı devri aranıyor. 1981’de başlayan ‘yökversite’ dönemi, 2007’den sonra ‘akversite’ olmuştur.

  • Artık Türkiye’de 1900-1981 üniversitesinden iz yoktur.

Akversite dönemi
Cumhurbaşkanı Sezer’in görevden ayrılması ile başlayan hızlı çöküş, tehlikeli biçimde devam ediyor.

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni rejimin başına geçmesi, Yekta Saraç’ın yök başkanı olmasıyla çöküş dur durak bilmiyor.
  • Üniversite, “tümüyle ve resmen” devletin tek yetkilisi Erdoğan’a bağlanmıştır.

    Bu duruma gelmede üniversitelerde görevli hocaların günahı çoktur. Yazılı ve görsel basında hemen her gün profesör sanlı öğretim üyelerinin utanılacak saçmalıklarını yaşıyoruz. Üniversitenin hocaları ise susup seyrediyor. Emekli bir öğretim üyesi olarak utanıyorum.
    YÖK Reisi Saraç, kendini Saray’ın bitişiğindeki insan gibi görüyor; saraylılarla açılışlara, kapanışlara, temel törenlerine gidiyor. Ayıptır söylemesi ama bu duruş ‘mütemmim cüz’ gibi oluyor. Bu da ağırıma gidiyor. Üniversite gibi özgün ve saygın bir kurumun başı, böyle yer ve kişilerden uzak durmalıdır. Üniversitelerin en üst kurulu Saray’ın şubesi görüntüsünü vermemelidir. Gelişmiş ve demokratik ülkelerin hangisinde böyle bir durum vardır?
    İş o hale gelmiştir ki, adam sırf rektör olmak için AKP’den aday ya da bir tarikat üyesi olmak gibi son derece yanlışa sapıyor. Sayın Erdoğan da bunları atamada sakınca görmüyor. Bu yolla rektör olanlar da kendilerini, Cumhurbaşkanının üniversitedeki uzantısı gibi görüyorlar. Kanımca, Cumhurbaşkanı, üniversitenin tümüyle ve resmen devletten ayrı kurum olması gerektiğini bilmiyor. O, öbür kurumlarla karıştırıyor olabilir. Kendisine doğrusu anlatılmalıdır.

Sonuç
Bir yığın özerkliğe aykırı YÖK uygulamaları vardır. Örneğin son olarak MEB, ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ projesini sonlandırıyor, aynı gün YÖK reisi “Türkiye’ye mütenasip değil” deyip projeyi kaldırıyor. Ağır söz yazmak istemiyorum ama, böyle bir davranış (mütenasip demek de ne oluyor?) üniversite olmanın neresinde vardır?

Öğretim üye ve yardımcılarına, üniversite severlere son sözüm şudur     :

  • Gelin, 1981’den sonraki yıllarda verdiğimiz ve bir ölçüde geriletmeyi başardığımız ‘tümüyle ve resmen bağımsız özerk üniversite’ için yeniden o şanlı savaşımı başlatalım.
  • Bağlı ve perişan üniversite istemiyoruz. 
    * Tahir Hatipoğlu – Doğranan Üniversite, Selvi Yayınları, 1994

Rifat Serdaroğlu : BU GÜNÜN ÜÇLERİ

BU GÜNÜN ÜÇLERİ

portresi_kravatli

 

Rifat Serdaroğlu

 

 

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

12 Eylül 1980 darbesi sonrası, sıkıyönetim mahkemeleri ikinci mekânımız olmuştu!
Genel Başkan Yıldırım Avcı’nın yargılanması nedeniyle İzmir Üçkuyular Hava Hastanesi salonları, toplu davalar için hazırlanmıştı.
Dava sıramızı beklerken, bekleme salonuna yüz kadar “Dev-Genç sanıkları alındı. O zaman cezaevlerinde mavi renkli basit kumaştan “tek tip” elbise giymek zorunluydu. Tek tip kıyafete itiraz, darbe yönetimine itiraz demekti! Bekleme salonunda gazetecileri gören kızlı-erkekli gençler, giyimlerinin üst taraflarını yırtarak çıkarıp şu sloganı atmaya başladılar;

“Bu günün beşleri, yarının leşleri…” (Ülkeyi yöneten 5 Generale atfen)

Bu muhteşem sloganı hiç unutmadım. İnandığı davayı savunmaktan hiçbir koşulda vaz geçmeyen gençlerin, Jandarma’ya karşı o salonda verdikleri mücadeleyi hep  hatırladım Gençlerin sloganı, yıllar sonra gerçek oldu. Darbe döneminin güçlü generalleri, birer kaçak gibi yaşayıp, yok olup gittiler…

Demokrasi, aykırı düşüncelerin tartışıldığı, demokratik rejimin asgari müştereklerinde birleşildiği, yanlışlara ortak olunamayacağı, mevcut rejimler içinde özgürlüklerin en çok kullanıldığı bir rejimdir. Daha iyisi bulununcaya kadar, bununla idare edeceğiz…

Pazar günü İstanbul’da 15 Temmuz Darbe Girişimini protesto etmek için Cumhur’un Başı Erdoğan Yenikapı Meydanında bir miting düzenleyecek. Erdoğan, adamlarına Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’yi davet edin emrini verdi. Bahçeli, her zamanki gibi Erdoğan ve AKP’ye “Baston olma” çabası içinde,
“Ben gider, Erdoğan’ın sağ yanında sap gibi dururum” deyiverdi.
Kılıçdaroğlu önce nazlandı, cilve yaptı, sonunda yeni gelin gibi “Hem ağlarım, hem giderim” diyerek o da Erdoğan’ın sol yanındaki yerini alacağını açıkladı.
Böylece Pazar günü kürsüde, “Bu Günün Üçleri” yanyana duracaklar.

Erdoğan şiirler okuyup, ağlayarak şarkı sözlerinden örnekler verirken, ponpon kızları da hareketli gösteriler yapıp, demokrat dincileri (!) coşturacaklar…

Kılıçdaroğlu-Bahçeli Kardeşler, lütfen iyi dinleyin                   ;

Siyaset bir inanç işidir. İddianız kadar yaşama hakkınız vardır.
Sizler iddialarınızdan vazgeçip, Erdoğan’ın emrine girdi iseniz, bunu mertçe kendi partilerinize söyleyin. Sizlere inanmış insanlarla hiç olmazsa alay etmeyin. Kapatın partilerinizi, katılın AKP’ye sizler de Karun olun…

-Darbelere karşı çıkmak için Erdoğan’ın yanında durmak gerekmez!
T.C. Devletine sahip çıkmak farzdır ama Hükümete sahip çıkmak zorunda değilsiniz!
“Çözüm Süreci” denen ihanet sürecini siz mi savundunuz? Binlerce vatan evlâdı bu süreç boyunca yapılan ihanetler yüzünden can vermediler mi?
Hadi milletten utanmadınız, şehitlerimizden de mi utanmadınız?
-Anayasanın açık emrine rağmen, IŞİD gibi kafa kesicilere militan yetiştiren kaçak kursların açılmasına siz mi izin verdiniz? Bu kurslarda tecavüze uğrayan, yanarak can veren yavrularımızdan da mı utanmadınız?
-Saraya gittiniz desteğinizi belirttiniz, Erdoğan ertesi gün “İsteseniz de istemeseniz de o kışlayı Taksim’e yapacağım” demedi mi!
-Türk Ordusuna subay yetiştirecek, Cumhuriyetin Askeri Okullarını, Harp Akademilerini kapatırken sizlere sormadı bile değil mi!
15 Temmuz Darbesini yapan FETÖ militanlarını devlete Erdoğan değil de, siz mi soktunuz!
-FETÖ ile 12 sene boyunca kumpasları, ihale birlikteliğini Erdoğan değil de siz mi yaptınız!
-Demokrasiyi sizler de, günü geldiğinde inilecek bir araç olarak mı görüyorsunuz!
-Erdoğan’ın yanında vereceğiniz üç’lü resimlerin yarın özellikle eğitim seviyesi düşük insanlara, ”Bakın, bunlar da Erdoğan’a destek veriyorlar, siz de verin” şeklinde kullanılacağını görmüyor musunuz?
17/25 ve Erdoğan için söyledikleriniz hala kulaklarımızda! Rıza Zarrab’ın parayla önüne yatırdığı Bakanlar, Erdoğan’ın değil de sizin Bakanlarınız mıydı?
-Sıfırlama işini Erdoğan değil de, sizler mi yaptınız!
-Sizin çocuklarınız mı bir kezde 100 Milyon Dolar bağış alan vakıflara sahip!
-Sizin çocuğunuz mu, yurtdışında kara para aklamaktan yargılanıyor!
-Yarın, 15 Temmuz’un bir yerinde Hakan Fidan parmağı çıkarsa, Türk Milletine ne diyeceksiniz? Siz de, Erdoğan gibi; “Kandırıldık, çok safmışız” mı diyeceksiniz?

Önce bu sorulara cevap verin, sonra gidin ikinizin de kezlerce “Diktatör Bozuntusu” dediğiniz İmamın arkasında saf tutun! Tabii ki çarpılmazsanız…
*****

Değerli Okurlar;
Türk Milletinin şanssızlığı yalnızca Erdoğan zihniyetiyle yönetilmesi değildir.
Esas şanssızlığımız, bir türlü dik duramayan ve “Bu seçimde ben iktidar olacağım” diyemeyen muhalefet liderleridir. İnşallah bu günün üçleri, bu şanssızlıkların sonu olur…

Sağlık ve başarı dileklerimle 06 Ağustos 2016

==========================================

Dostlar,

“Büyük Yenikapı – İstanbul mitingi” 7 Ağustos 2016 günü (dün) yapıldı..
Dileriz beklenen kaynaşmayı sağlasın ama umutlu olmak için çok fazla veri yok..

– Tayyip bey, salt kendi tabanına dönük, bütünleştirici olmayan dinci Rabia ritüelini sürdürdü..
– Tayyip bey yine 1 kez olsun ATATÜRK demedi!.. “Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal” sözleri ağzında iğreti duruyordu.. (Dileyen iyimserler “gene de” sevinebilir…)
– Askeri liselerin kapatılmasını savundu..  Bütün lislerden gelsin, Harp Okullarına girsinler.. dedi. 2 büyük çelişkiye düştü.. İlki Harp Okullarını da kapattıkları ve Milli Savunma Üniversitesi kurmuş olmaları. Öbürü ise İmam Hatip Liselerinin (İHL) durumu.. İHL’ler gerçekte İmam ve Hatiplik mesleği için ön hazırlık okullları olmalı değil mi? Tıpkı Askeri Liseler gibi.. Bu durumda İHL’lere gerek yoktur, tüm lislerden gelen gençler eğer İmam – Hatip olmak (salt erkekler) ister ya da din bilgileri eğitimi almak isterlerse (erkek + kadın) pekala İlahiyat Fakültesi’ne kaydolabilirler. Bekliyoruz.. İHL’ler de kapatılsın..
– Tayyip bey FETÖ’cülere İDAM cezası konusunu gene popülizme ve duygu sömürüsüne konu etti. Hukuksal olarak ve uluslararası sözleşmeler nedeniyle olanaklı olmadığını çok iyi bildiği halde.
– Tayyip bey özeleştiri yapmadı ve şunlar, şunlar, şunlar…. yanlıştı.. Bunlar için de halkımızdan özür diliyoruz ve bu hataları yinelemeyeceğiz… demedi.. Siyasal ve hukuksal ağır sorumluluk kitlelerin gözüden ısrarla kaçırılmakta. Yüksek doz ve düzeysiz Halk yardakçılığı yine klişe idi.
– Çooook özel bir kişilik (nev’i şahsına münhasır) olarak TBMM Başkanı İ. Kahraman, Malazgirt’ten başlayarak Fatih dahil birkaç büyük tarihsel dönemeci andı ama Cumhuriyet’ imizin kurucusu ve kendisinin oturduğu makamın kurucusu, asli sahibi Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ü anmayarak kendine yakışanı ve kendinden artık bekleneni bir kez daha yaptı. Bay Kahraman, “ATATÜRK” ü anarsa çarpılacağından korkuyor korkarız..
– CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu 12 madde saydı ama özellikle Laiklik vurgusu çoook zayıf ve eksik kaldı. AKP ve RTE’ye dönük temel eleştiri ve beklentileri net olarak ortaya koyamadı kuşatıcı psikolojşj iklim yüzünden sanırız.
– Hala MHP Genel Başkanı olan D. Bahçeli nam zat ne söyledi, beleğimizde hiç iz yok!
– TBMM’nin 4. partisi ve TBMM dışı muhalefet çağrılı değildi. Ulusal bütünleşme bu mudur??
*****
Sonuç              ;

Bu miting, sanırız ve korkarız ki; AKP – RTE’ye destek oranını birkaç puan yükseltmiştir.
Bir aklama, yıkama – yağlama işlevi görmüştür..
Gündem değiştirme operasyonu ustaca sürdürülmekte; AKP – RTE’nin bu 15 Temmuz ABD destekli FETÖ maşalı kanlı girişiminde asıl sorumlu oldukları gerçeği bastırılmakta, örtülmekte,  ötelenmekte ve uutturulmak istenmektedir..
Anayasaya açıkça aykırı, AKP – RTE’nin derin ve “gecikmiş” muratlarını yerine getiren OHAL kararnameleri, 8. gününde hala Anayasa Mahkemesine taşınamamıştır.
Demokrasi nöbeti alturkalığı, vıcık vıcık popülizm ile 10 Ağustos gecesi dahil, 3 gün daha uzatılmıştır..
……

Ne yapılması gerektiğini 12 +1 maddede olarak sıralamıştık sitemizde :

3 OHAL KARARNAMESİ İLE HUKUK DEVLETİNİN KALINTILARI DA SÜPÜRÜLDÜ .. YA BUNDAN SONRA ??

AKP – RTE hangisini vaadetti?
Muhalaefet hangilerine olmazsa olmaz dedi??

İşimiz çook zor.. Ama başarmak zorundayız. Başaracağız..

Mustafa Kemal’in çocukları,
kutsal emanet Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza dek tam bağımsız ve onurlu yaşatmaya kilitlidir..

Sevgi ve saygı ile.
08 Ağustos 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Rifat Serdaroğlu : BÖYLE DARBE OLMAZ!

BÖYLE DARBE OLMAZ!

portresi_kravatli

 

Rifat Serdaroğlu
16 Temmuz 2016

 

Siz hiç darbeye doğrudan muhatap oldunuz mu?
Ben oldum. Hem de tam tamına iki kere!
27 Mayıs 1960 darbesinde (AS: Bize göre sonuçları bakımından Devrimdir), sabahın köründe evimizi subaylar bastı. Demokrat Parti Milletvekili olan rahmetli babamı alıp götürdüler. Babamızın arkasından bakakalmıştık. Alpaslan Türkeş’in sesi ile darbe yapıldığı açıklanmıştı.

12 Eylül 1980 darbesinde Bergama Belediye Başkanı idim. Bu kez alıp götürülme sırası bana gelmişti! Ailem arkamdan bakakalmıştı! Kenan Evren darbe yaptığını kendisi açıklamıştı.

Dün bir darbe girişimi daha yaşadık! Tutuklanan 1 tane siyasetçi yoktu. Ordu’nun yönetime
el koyduğunu TRT’den bir kadın spiker açıkladı! Darbeye kalkışanlar ortalıkta yoktu!
Emir alan zavallı askerler sadece Boğaz köprülerini tutmuşlardı, o da bir yönünü!

Erdoğan, cep telefonundan Türk Milletini meydanlara çağırdı.

– “Gelin, evinizden çıkın meydanlara gelin. Demokrasimizi koruyun..”

diye çağrı yaptı! Eşzamanlı olarak, ülkedeki camilerin çoğundan meydanlara çıkın çağrısı yapıldı! Çoğu sakallı-fesli-şalvarlı tipler, dillerinde “Allahuekber” ve “İdam isteriz” diye,
emir almış zavallı askerlerin üzerine saldırdılar ve acımadan bir askerin kafasını kestiler
(AS: Bu vahşetin sorumlusu, halkı sorumsuzca, uyarmadan sokağa döken Erdoğan’dır!)
Ne darbeydi ama! Sanki bir tiyatro oynanıyordu!

Hatırlar mısınız? Dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, Genelkurmay 2. Başkanı ve MİT Müsteşarı, Dışişleri binasında yaptıkları toplantıda
Hakan Fidan şöyle diyordu;

“Bu işi bana bırakın, adamlarıma söyleyeyim, üç-beş füze salladık mı, hooop Suriye’deyiz.” demişti. Bu kafadaki adamlardan çakma darbe beklenemez mi?

Devleti yönetenler, Anayasa’dan – Yasalardan saparlarsa T.C. Devleti bir hukuk devleti olmaktan çıkar ve bir çadır devletine dönüşür. Şimdi olduğu gibi…

Gerçekler                                 :

-Eğer Erdoğan ve AKP demokratsa, ben de astronotum. Anayasayı tanımayan, hukuk devletini yok eden, yargı ile sürekli oynayarak Bağımsız Yargıyı yok eden adam, demokrat olamaz.
Bu yüzden, “Biz Erdoğan’ı değil, demokrasiyi savunuyoruz” masalını kimse kullanmasın.

17/25 Hırsızlık-Yolsuzluk-Rüşvet olaylarını da kimse Cemaatin üzerine atmasın.

Evdeki paraları oraya saklayan Cemaat mi idi?

-Eğer Erdoğan’ın dediği gibi bu darbe girişimi “Paralel” denilen Cemaatin işi ise, en az onlar kadar Cemaati devletin kozmik odasına ve en hassas birimlerine sokan Erdoğan da sorumludur.

-Eğer darbeci subaylar, söylendiği gibi Cemaatçi iseler, şimdiki ve bir önceki
Genelkurmay Başkanları, bu örgütlenmeye göz yumdukları için kesin olarak suçludurlar.

-Altını tutamayan, kendi emrindeki askerler tarafından esir alınan bir adamdan
değil Genelkurmay Başkanı, kır bekçisi bile olmaz.

-Türk Milleti evlâtlarını, “Vatani Görevlerini” yapsınlar diye askere gönderiyor,
kafaları yobazlar tarafından kesilsin diye değil.
(AS: İsyanımızı ifadeye sözcük bulamıyoruz.. Bu vahşet, 23 Aralık 1930’dan sonra
adeta 2. Kubilay olayıdır!)

Bu çirkin olay sebebiyle ölen, yaralanan tüm vatandaşlarımızdan ve devlet görevlilerinden Cumhurbaşkanı – Başbakan – Genelkurmay Başkanı – İçişleri Bakanı ve Emniyet Genel Müdürü müteselsil olarak sorumludurlar.

-T.C. Devletini ve Türk Milletini yönetenler, hem siyasiler hem de resmi-sivil bürokratlar
sizlere soruyorum;
– Sizin istihbaratınız yok mu? Eğer böyle bir olayı bile önceden haber alamıyor ve
olayı başlamadan bastıramıyorsanız, sizin o koltuklarda ne işiniz var?

Değerli Okurlar;

Türkiye şu an demokratik bir ülke değil!
Sağlıklı ve doğru haber alabilmek de mümkün değil.
Deneyimlerimize ve yaşadıklarımıza dayanarak bunları yazıyoruz.
Olay daha netleştikçe, yazmaya devam ederiz. Ama daha önce yazdığım ve hala inandığım
bir gerçeği sizlerle paylaşmak isterim;

-Bundan böyle kimse Türkiye’de hür-eşit-dürüst-şeffaf bir seçim beklemesin.

-T.C. Devleti dış destekli iç hainler tarafından adım-adım
“Federe İslam Devletine” götürülüyor…

Sağlık ve başarı dileklerimle.

Trakya’yı kurtar(may)alım mı?


Trakya’yı kurtar(may)alım mı?

İlhan Vardar
AYDINLIK
, 16.3.15
Trakyayı kurtar(may)alım mı?
“Şu anda yarının artık bugün olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız.
Çok geç kalmış olmak diye bir şey vardır.
Sayısız uygarlığın beyazlamış kemikleri üzerinde şu acılı sözcükler yazılı:
‘Çok geç.’
Eyleme geçmezsek, merhameti olmadan güce,
ahlakı olmadan kudrete,
kavrayışı olmadan kuvvete sahip olanlar için ayrılmış
zaman koridorlarına sürükleneceğimiz kesin.’’
Martin Luther King
Yine bir seçim dönemi ve yine tatlı su entellerinin, ya da “tamam biz de görüyoruz yanlışları, ama seçim dönemi eleştiri yapmak yanlış” diye her şeye gözlerini kapayan, takım tutar gibi
parti tutup seçimlerde tıpış tıpış gidip oy kullanmayı demokrasi olarak algılayan kişilerin
bu görüşüne karşın, kişisel eleştiriler de olduğu için yanıtımı on sekiz yıl önceden
vermek istiyorum.
1997’de ne seçim vardı, ne AKP. O zamanda bizler eleştirilerimizi yapıyor, bu eleştirileri yapan dostlar görmüyor, duymuyor, konuşmuyordunuz.. Şimdi bu şekilde düşünenlere
“AKP’nin hizmetkarlığını yapıyorsunuz” suçlamasına karşın o günlerde de iktidarımızı engelliyorsun söylemleri vardı.!
İşte bu zihniyetiniz Martin Luther King’in elli yıl önce söylediği gibi
  • “Merhameti olmadan güce, ahlaklı olmadan kudrete, kavrayışı olmadan kuvvete sahip olanlar için ayrılmış zaman koridorlarına” sürüklenmemize neden olmadı mı?
    Hala çok ama çok geç değil mi?
“Uzun bir kış’tan sonra şu son günlerde İstanbul dışına, Trakya’ya doğru bir yolculuğa çıkarsanız, hele hele biraz yağış varsa fark edeceğiniz ilk şey gözleriniz kapalı bile olsa
buram buram toprak kokusu olacaktır. Bunun üzerine gözlerinizi açtığınızda baharla birlikte uyanan doğanın o yeşil örtüsüyle karşılaşırsınız. Yolculuğunuz daha bakir bir bölgeye ise ve gelincik mevsimine rastlarsa yemyeşil buğday tarlaları içindeki kızıl gelinciklerin seyrine
doyum olmaz. Hele hele yeşille mavinin bütünleştiği kıyı şeritlerine ulaştığımızda duyulan haz, mutluluğun resmini yaptırtabilecek bir dinginlik verir insana.Hiç kimse böyle bir yolculuğa hayır diyemez sanırım. Ama ne yazık ki, yıldan yıla bu tür manzaralarla karşılaşmak için çok daha uzun yollar katetmemiz gerekiyor. Ve bu uzun yolları katederken daha birkaç yıl önce yeşillikler arasında yalnızca kiremitlerinden ve saman yığınlarından köy olduğunu anlayabildiğimiz yerleşim birimlerinin gittikçe betonlaştığını,
artık beton yığınları arasından ağaçların göğe uzanmak istercesine direndiğine tanık olursunuz. Sınırlarının ağaçlardan, derme çatma çalılardan oluştuğu o eski büyük bahçelerin içindeki tek katlı, sundurmalı, bahçenin bir kenarındaki ahırlı köy evlerinin yerlerini kat kat beton yığınlarına terk ettiğine tanık olursunuz.

Ama bizler, burunlarımızı tıkayarak, gözlerimizi kapayarak daha yeşile, daha maviye ulaşmak ve oraları da -önceleri kısa tatillerde keşfedip daha sonra – yok etmek için son hızla gitmekteyiz!
Özellikle Sanayi Devriminden sonra Batı’da, daha çok tüketen insanın daha mutlu olduğu,
kişi başına üretilen, demirin, çeliğin çimentonun mutluluğun göstergesi olduğu kabul edilmiştir.
Doğal kaynakların kısıtlı oluşu göz önüne alınmadığı için de bir yandan doğal kaynaklar tükenmekte öbür yandan işlenen ham maddeler doğaya atık olarak dönmektedir.
2. Dünya Paylaşım Savaşından sonra kapitalizmin büyüme tutkusu tüketim için üretim” yerineüretim için tüketim sürecini başlatmıştır. Artık üretim, insanların doğal gereksinimleri için değil de oluşan  tröstlerin devleşmesi ve ayakta kalabilmesi için
yapılmaya başlanmıştır.
Bu da çevre sorunlarının korkunç boyutlara ulaşmasına neden olmuştur.
Bizim gibi daha sanayileşme ve demokratikleşme aşamasına bile gelememiş ülkelere çöreklenen dev tröstler tüm dünyanın yaşanamaz duruma gelmesine neden olmuştur. Bilindiği gibi
bu tüketim çılgınlığı süreci ülkemizde de 12 Eylül 1980 darbesini izleyen hükümetler sonrası büyük bir hız kazanmıştır.
Bir yandan uluslararası tröstler ve yerli tekeller ülkemizde çevreye duyarlı gözükmeye başlamışlar ve hatta son yıllarda çevre ödülleri dağıtır duruma gelmişlerdir.
Ama öte yandan kurulan montaj fabrikalarının en verimli tarım arazilerinde kurulmasından
hiç mi hiç çekinmemişlerdir.
Çevre konularına en çok duyarlı vakıflarımız ise özel üyeliklerini Dolar üzerinden yapmakta
ve bu tür kuruluşların desteğini almaktan çekinmemektedirler.” (*)
Trakya’yı kurtaralım – İlhan VARDAR,
Bilim ve Ütopya Dergisi, Mayıs 1997, sayfa 7=====================================

Dostlar,

Trakya’da (Edirne’de) 1988 -2004 arasında 16+ yıl yaşamış ve halen hemen hemen her yıl Tekirdağ’da birkaç hafta geçiren bir insan olarak, Trakya’nın çevre sorunlarını izliyor ve yakından biliyoruz. Çeyrek yüzyılda nereden nereye gelindiğini büyük acıyla izliyoruz.

O bölgede yaşadığımız yıllarda Edirne’de Çevre Gönüllüleri Derneği kurmuş ve
savaşım vermiştik. Geçtiğimiz yıl (2014) Ekim ayında da Edirne’de düzenlenen
17. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi‘nde temamız “SANAYİLEŞME ve ÇEVRE SAĞLIĞI” idi.

Trakya’daki bol yüzeysel sular, çok su kullanan tekstil sanayisinin yapılaşma gerekçesi olmuştu. Tabii Avrupa’ya yakın oluşun da payı var… Son verilerle yüzeysel sular 400 m’ye dek tüketilmiştir! Boşaltılan mağaralara (lakünalara) ise ne yazık ki, bir çevre cinayeti uygulanarak kimi sanayi kuruluşlarının atık suları doldurulmuştur. Trakya’nın yaşam damari Ergene ırmağı,
toksik atık yatağı durumundadır. 1. sınıf tarım toprakları yapılaşmaya açılmıştır.

Trakya nüfusu hızla büyümektedir ve İstanbul Istrancaların sularını vantuz gibi emmektedir.

Bir yabancı banka özellikle çiftçilere kredi vermekte, tahsil edemediğinde (!) topraklara
el koymakta ve Yunanistan’a yakın – komşu bu topraklar belli ellerde toplanmaktadır!

Bir de KANAL İSTANBUL tasarımı yaşama geçirilirse bu, Trakya’nın elden çıkması demektir.
Bu çılgın, çevre düşmanı, yıkıcı – talancı rant tasarımından derhal vazgeçilmeli;
Trakya’da havza planlaması ile çevresel yıkım daha fazla geç kalmadan durdurulmalıdır.

Sevgi ve saygıyla.
17.3.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

YASSI KAFALILAR


YASSI KAFALILAR

portresi


Suay Karaman

 

 

Türkiye’nin birikmiş, bekleyen ve ivedilikle çözüm gerektiren
birçok sorunu varken, siyasal iktidarın Yassıada’nın adını ‘Demokrasi ve Özgürlükler Adası’ olarak değiştirmesi,
‘ileri demokrasi’ anlayışlarına ve uygulamalarına örnektir.

27 Mayıs 1960 İhtilali sonrasında, ülkeyi kutuplaştırarak kardeş kavgasına sürükleyen, Atatürk ilke ve devrimlerini ayaklar altına alarak yozlaştırmaya çalışan Demokrat Parti iktidarının yöneticileri Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nda yargılanmışlar
ve çeşitli cezalara çarptırılmışlardı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 30 Eylül 2013’te demokrasiyle ilgisi olmayan, demokratikleşme paketini açıklarken de, 27 Mayıs 1960 Devrimi’ne saldırmıştı. Başbakan, 1960’daki askeri harekatın “Türkiye’de 1950’den başlayarak saat gibi işleyen demokrasiyi durdurduğunu” söylemişti. Başbakanın bilgisi, birikimi ve kültürü, demokrasiyi bilmediği (AS: içermediği??) gibi, 27 Mayıs 1960 aydınlığını da kavramaya yetmez.

1950’den sonra yalnızca adı “demokrat” olan Demokrat Parti’nin yaptıklarının demokrasi ile uzaktan yakından ilgisi yoktu.
Hangi demokraside meclisin onayı olmadan emperyalist devletlerin çıkarı için yabancı ülkelere asker gönderilir? 6-7 Eylül 1955 olaylarını tahrik edenlerin baş sorumlusu olan DP iktidarı mı demokrasiyi saat gibi işletiyordu?

Demokrat Parti grubunda,

  • “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” ve
  • “Odunu aday koysam milletvekili seçtiririm” diyen
    Adnan Menderes mi demokrattı?

Ana muhalefet partisinin genel başkanını (AS: İsmet İNÖNÜ) öldürmek için Kayseri, Uşak ve Topkapı’da suikastlar düzenletilmesi, demokrasi ile bağdaşabilir mi? Muhalefeti cezalandırmak için kurulan Meclis Tahkikat Komisyonu, hangi demokraside bulunmaktadır?

İrticaya ödünler verilerek, ulusal bütünlüğümüz parçalanarak, özgürlükler kısıtlanarak, basın ağır sansür altında tutularak,
gazeteciler ve iktidara muhalif olanlar hapse mahkum edilerek demokrasi olamayacağını bilmeyenlerin tanımına göre “saat gibi işleyen demokrasi”, ülkeyi kardeş kavgasına getirmişti.

Başbakan Erdoğan gibiler, sürekli 27 Mayıs 1960 İhtilalini eleştirirler ama hiçbir zaman 12 Mart 1971 muhtırasını ve özellikle
12 Eylül 1980 darbesini eleştirmezler. Çünkü aydınlığa düşman olanlar, kendilerini yaratan karanlıkları sever, toz kondurmazlar. ‘
12 Eylül 1980 darbesini yargılıyoruz’ diye, yassı kafalarıyla komedi ortaya koyanlar, ‘ileri demokrasi’ adını verdikleri ortamla, 12 Eylül’ün faşizmini aratmamaktadırlar.

“Atatürk’ü sevmek ibadettir” diyen Celal Bayar’ın iktidarında Atatürk Devrimleri, ‘tutan devrimler’ ve ‘tutmayan devrimler’ olarak ikiye ayrılmış ve tartışma konusu yapılmıştı. Demokrat Parti zamanında Mustafa Kemal Atatürk yok sayılmaktaydı, AKP iktidarında da yok sayılmaktadır. “10 Kasım’da sap gibi ayakta durmaya gerek yok” diyen zihniyet, Türkiye Kupası maçının seremonisinde sahaya ‘Yüce Atatürk’ yazılı formayla çıktığı için Fethiyespor’a ceza bile vermeye kalkışmış, artarak gelen tepkiler üzerine, cezadan vazgeçmişlerdir. Atatürk sevdalısı Türk insanı, bu anlamlı hareketleri için Fethiyespor’u hep gözleri yaşararak anımsayacak ve onurlu duruşlarına saygı gösterecektir. Ceza vermeye (AS: Gerçekte kapatmaya!) kalkanları da unutmayacaktır.

Uzun yıllar özellikle İspanya ve Portekiz’de diktatörler (AS: Franko ve Salazar) futbol ile toplumu uyutarak, ülkelerini yönetmişlerdi. Bizde ise futbol, ‘dikbakan’ diyebileceğimiz diktatör başbakanın koltuğunu sallamaktadır.
Özellikle maçların 34. dakikasında Taksim Gezi Parkı olaylarına atıfta bulunularak, “her yer Taksim – her yer direniş” ve
“Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sesleri, siyasi iktidarı çileden çıkartmaktadır.

Çünkü ortaçağ karanlığından hoşlananların, Atatürk denince ödleri kopmaktadır. Biliyorlar ki, toplumdaki Atatürk sevgisi, iktidarlarına
son verecektir. Bu yüzden Atatürk’ün resimlerinden, sözlerinden, ilkelerinden, devrimlerinden, Gençliğe Hitabesi’nden,
Bursa Nutku’ndan, ulusal bayramlardan çekinmektedirler. Ama ne yaparlarsa yapsınlar Atatürk korkusu, siyasi iktidarı perişan etmektedir. Atatürk adı, emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin karabasanıdır.

Atatürk’ün manevi kişiliğinin bile tartışıldığı günümüz Türkiye’sinde, “yassı kafalıların iktidarı son bulacak, aydınlık günler için örgütlü ve bilinçli mücadele başlayacaktır.

  • Yolumuz; Yüce Atatürk’ün çağdaş ve aydınlık yoludur.

(İlk Kurşun Gazetesi, 16 Aralık 2013,
http://www.ilk-kursun.com/haber/163889)

MESAJINIZI ALDINIZ MI ??

MESAJINIZI ALDINIZ MI ??

portresi

Prof. Dr. Ayhan FİLAZİ

ADD Genel Başkan Yardımcısı
Ankara Üniv. Veteriner Fak.

 

Kestirimim, tarihçiler ve sosyal bilimciler gelecekte Türkiye’yi 31 Mayıs 2013 öncesi ve sonrası diye iki dönemde anlatmak zorunda kalacaklar.

Mayıs öncesi dönem Kemalist devrimin nimetlerinden yararlanan, bu dönemi
har vurup harman savuran, Kemalist devrimin en önemli olmazlarından Devletçilik, Halkçılık ve Devrimcilik ilkelerini unutan, yalnızca Cumhuriyet, Laiklik ve Ulusalcılığı ön plana çıkaran, geleceği devrimci bir gözle okuyamayan,
halktan kopmuş, bize bir şey olmaz, neme lazımcı bir ulusun yaşadığı bir Türkiye.

Sonrası ise henüz belli değil. Bunu toplumun dinamikleri olan gençler ve uyandırmaya çalıştıkları kişiler hep birlikte belirleyecek. Ya Kemalizmin en önemli bütünleyici ilkesi olan tam bağımsızlığa kavuşacak ya da söylemesi bile kötü ama çağdaş uygarlıktan kopup karanlığa boğulacağız.

Kemalizmde Halkçılık veya Atatürk’ün kendi el yazısıyla yazdığı notlarda Demokrasi olarak tanımladığı ilkesinden anlaşılan; toplumda hiç kimseye, zümreye ya da herhangi bir sınıfa ayrıcalık tanınmamasıdır.

  • Herkes yasalar önünde eşittir.

Hiç kimse başkasına karşı din, dil, ırk, mezhep veya ekonomik açıdan üstünlük sağlayamaz. Bu ilkeden ilk kopuş 2. Dünya Paylaşım Savaşı sonrası biçimlenen
2 kutuplu yenidünyada işçi sınıfının egemenliğine dayanan sosyalizmle, belirli bir üst ekonomik sınıfın egemenliğine dayanan kapitalizm arasında sıkışmamız sonucu, sanki bir tarafı tutmak zorunluluğumuz varmışçasına kapitalist sisteme taraf olmamızdan sonra başladı. Özellikle her mahallede bir milyoner yaratma sevdasına düşüldü (AS: Demokrat parti döneminde.. halkımız 1 milyonerin 1000 yoksul yaratma ile olanaklı olabileceğini anlayamadı!). Önceleri henüz Kemalist Devrimin temel taşları yerinde durduğu için pek anlaşılamadı ama önce 12 Mart 1971 yarı-darbesi ve ardından 12 Eylül 1980 darbesi ile taşlar tümüyle yerinden oynatıldı.

Ardından Atatürk’ün adı da kullanılarak topluma Türk-İslam Sentezi dayatılmaya başlandı. Kimi yörelerde ulusun kullandığı yerel diller yasaklanmaya, İslam adına belli bir mezhep dikte edilmeye başlandı. Buradan, sakın ana dilde eğitimi savunduğum gibi
bir saçmalık kimsenin aklına gelmesin.

  • Bir halkın ulus olabilmesinin vazgeçilmez koşulu dil birliğidir.

Ayrıca “Türk ulusu” derken de bir ırktan söz etmiyoruz.

Atatürk’ün de dediği gibi Ulus;

  • Geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı yurda sahip, aralarında dil, kültür
    ve duygu birliği olan insanlar topluluğudur.

– Ancak sosyal ilişkilerinde kimsenin ana dilini konuşması yasaklanamaz.
– Kimse belli bir mezhebe sahip olan köylere, o köylülerin fikirleri sorulmadan istemediği ibadethaneleri zorla dayatamaz.

Ama ne yazık ki bunlar yapıldı.

Atatürk’ün Halkçılık ilkesi ile bağlantılı olarak değerlendirdiği Devletçilik ise
Türk Ulusu’nun ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için gerekli olan ekonominin güçlendirilmesi ve ulusallaştırılmasıdır. Buna göre devlet, ekonomiyle ilgili olarak doğrudan doğruya müdahale yapabilir. Ekonomik girişimler yalnızca Devletçe yapılmayacak, özel girişime izin verilecek ama hiçbir özel girişim devlet denetim ve gözetiminden çıkamayacaktır.

Özellikle Halkçılık ilkesinden uzaklaşmaya başladığımız günlerden başlayarak ve yukarıda sözünü ettiğimiz 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ile neoliberal politikaların dünyada yükselmeye başladığı dönemde bu ilkeye ne denli bağlı kaldığımızı ve savunduğumuzu tartışmaya bile gerek yok.

Ve gelelim Atatürk’ün yaptığı devrimin korunmasının gereği olan Devrimcilik ilkesine.. Bu ilke, seçkinciliği açıkça dışlayan, halkla bütünleşmeye ve dolayısıyla demokratik yöntemlere büyük önem veren ulusalcı bir devrimcilik anlayışıdır. Eski düzenin geçerliğini yitirmiş kurumlarını yıkıp, yerlerine çağın gereksinimlerini karşılayacak kurumları koymak ve sürekli yeniliklere, değişimlere açık olmak biçiminde iki yanı bulunmakta ve kalıplaşmaya karşı çıkmaktadır. Cumhuriyet döneminin kazandırdıklarının korunması tümüyle bu ilkeye dayanır. Koşullara koşut olarak yalnızca kurumların değil, düşüncelerin de değişmesinin gerekliliğini anlatan bu ilke gereği, en ileri bir devrimin bekçiliği ile yetinenler, günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar. Kemalizm’in “Sürekli Devrimcilik” anlayışının
temel nedeni budur.

Gerçek devrimciler kendilerini değil, savaşımlarını ve savaşım araçlarını öne çıkaran kişilerdir. Her toplantıda, her törende “falanca da aramızda” diye kendilerini öne çıkaranlar veya yalnızca makam ve konumlarıyla seçkinlik yaratmaya çalışanlar
gerçek devrimci olamayacakları gibi; onlara salt bu makamları nedeniyle saygı duyan kişiler de devrimcilik ilkesinden habersizdir. Bunların ileri görüşlülüğü veya uzakları görmesi, gözlerinin keskinliğinden veya devrimcilik bilincinden değildir. Olsa olsa devlerin omuzunda yükselmelerindendir. Ayrıca bu türden kişiler devin omuzundan düştüklerinde ne denli cüce oldukları belli olacağından, bulundukları yere her türlü yolu deneyerek
sıkı sıkı tutunmaya çalışan zavallılardır.

Sözün kısası; örgütlü Cumhuriyet mitingleriyle başlayan, ancak yalnızca belli bir kesimi hedefleyip fabrika ayarlarını isteyen, daha sonra ilk olarak Tekel işçilerinin direnişlerinde gaz yemesiyle süren, 29 Ekim 2012’de gaz yeme ve barikatların yıkılmasıyla doruk noktasına ulaşan eylemler, Kemalist Devrimi tam anladığına inandığım gençlikle yeni bir aşamaya geldi. Doğru olarak her kesimi kapsamaya başladı. Ancak verilen iletiler  salt varolan iktidara değil, yukarıda belirttiğim, devlerin omuzlarında yükseldiği için ileriyi gördüklerini sanan kişilere de verildi.

  • Mesajınızı aldınız mı?