Etiket arşivi: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi

Tarihin En Kalabalık Danıştay Duruşmasındaydık: İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz

(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır.)

Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi‘nin Cumhurbaşkanı Kararı ile feshedilmesi kararının iptalinin esastan görüşülmeye başlandığı davanın, Danıştay 10. Daire’deki ilk duruşmasına, Türkiye Barolar Birliği (TBB), baro başkanları ve yüzlerce avukat katıldı.

Duruşma TBB’nin girişimleriyle 550 kişilik büyük salonda yapılırken, bina dışında kalan sivil toplum kuruluşu temsilcileri, avukatların devreye girmesi ve mahkeme başkanının kabul etmesiyle salona alındı.

TARİHİN EN KALABALIK DANIŞTAY DURUŞMASI

Mahkeme Başkanının, “Danıştay tarihinde bir ilk. Bu kadar kalabalık bir duruşma ilk kez yapıyoruz” sözleriyle tanımladığı duruşmada TBB Başkanı Av. R. Erinç Sağkan; Başkan Yardımcısı Av. Sibel Suiçmez, Genel Sekreter Av. Veli Küçük, Sayman Gökhan Bozkurt, Yönetim Kurulu üyeleri Av. Hicran Kandemir, Av. Nizam Dilek, Av. Ali Bayram; çok sayıda baro başkanı ve avukat hazır bulundu.

Avukatların savunmaları sürerken söz alan TBB Başkanı Sağkan, “Anayasamızın 104’üncü maddesinin 17’nci fıkrasının ilk cümlesinde açıkça ‘Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir’ denilmektedir. Haliyle tartışılması gereken, uluslararası sözleşmelerin onaylanmasının, yürütmenin mi yoksa yasamanın mı yetkisinde olduğu konusudur” dedi. Sağkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Anayasa’nın 90. maddesi, Cumhurbaşkanının uluslararası andlaşmaları onaylayabilmesini, TBMM’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulması şartına bağlamaktadır. Dolayısıyla ülkemizde uluslararası andlaşmanın onaylanmasının münhasıran yürütmenin yetkisinde olmadığı, öncelikle yasama organının yetkili olduğu açıktır. Haliyle yürütme yetkisinde olamayan bir konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleme yapılması açıkça yetki gaspı olup hukuka aykırıdır, yetkisizlik kusuruyla sakat bir işlemdir ve yok hükmündedir. İstanbul Sözleşmesi’nin onaylanması Meclis tarafından 6251 sayılı Kanunla uygun görülmüştür, yetkide ve usulde paralellik ilkesi gereği ancak bu usulle kaldırılabilir. Bu nedenle işlemin iptaline karar verilmelidir. Sayın heyet aksi kanaatte ise Anayasa’ya aykırılık iddiaları ciddiye alınmalı; çünkü yarın da başka bir uluslararası sözleşmeden çıkılması olası. Burada yapılan tartışmalardan sonra alacağınız karar, Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde Cumhurbaşkanının işlemlerinde yargı denetimine etkin bir şekilde tabi olup olmadığını da ortaya koyacaktır.”

AÇIKCA MECLİS YETKİSİ GASPEDİLMEKTEDİR

Bina çıkışında davayı izleyen gazetecilere de bir açıklama yapan Sağkan, 10 adet davanın duruşmasının görüldüğü bilgisini vererek, “Hemen hemen her gün bir kadın cinayeti, kadına dönük şiddet vakası yaşanırken bu konudaki failleri en ufak şekilde cesaretlendirecek her türlü hareketten şiddetle kaçınmak gerekirken, çok önemli, toplumsal hak ve özgürlükleri savunan bir sözleşmeden çekilmek, bizce bu ülkede kadınlara, kadın mücadelesine yapılacak en büyük kötülüktür” şeklinde konuştu.

Öte yandan cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin neye tekabül ettiğine (karşılık geldiğine) ilişkin bir yargılama yaşandığını söyleyen Sağkan,

  • “Burada 9 no’lu cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yapılan açıkça meclis yetkisinin gasp edilmesidir.

Bu durum şuna işaret ediyor; eğer ki burada yargı buna dur demez ise, yargı gerçekten fren ve denetleme mekanizmasını burada görmez ise, Türkiye Cumhuriyeti’nde Meclis yetkilerinin gasp edilmesinin bu sisteme uygun olduğunun onaylanacağı ve tevsik edileceği anlamına gelir ki, bu da artık Türkiye’de kuvvetler ayrılığının değil, yasama ve yürütmenin tek bir kişide birleştiğinin açık ilanıdır. Artık kuvvetler birliğine geçtiğimizin, buradan bir yargı kararıyla onaylanması anlamı taşıyacaktır” ifadelerini kullandı.

Duruşmada verdiği örneği tekrarlayan Sağkan, “İstanbul Sözleşmesi bir Avrupa Konseyi sözleşmesidir. Eğer 9 no’lu kararname ve buna dayanılarak alınan cumhurbaşkanlığı kararı ile Avrupa Konseyi sözleşmesi olan hak ve özgürlükleri düzenleyen İstanbul Sözleşmesi’nden cumhurbaşkanlığı kararı ile çıkılabileceği kabul edilirse, yarın aynı şekilde Avrupa Konseyi sözleşmesi olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden de sayın cumhurbaşkanın tek bir kararı ile çıkılabileceğinin de kabulü anlamına gelecektir. Bunun da Türkiye Cumhuriyeti’nin yönünü nereye döndüğü ile çok ama çok büyük bir illiyet bağı olduğunu düşünüyorum” şeklinde konuştu.

DANIŞTAY SAVCISI: SÖZLEŞMEDEN ÇEKİLMEK HUKUKA AYKIRI

Danıştay savcısı, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin hukuka aykırı olduğu ve kararın iptali yönünde görüşünü açıkladı. Mahkeme heyeti, kararın daha sonra yazılı açıklanacağını ifade ederek duruşmayı sonlandırdı. Danıştay’ın bir ay içinde kararını vermesi bekleniyor. Karar yazılı olarak açıklanacak.

SUİÇMEZ: DANIŞTAY’DA SAVCI VAR DEDİK, ŞİMDİ DE DANIŞTAY’DA HAKİMLER VAR DEMEK İSTİYORUZ

TBB Başkan Yardımcısı ve Türkiye Barolar Birliği Kadın Hukuku Komisyonu (TÜBAKKOM) Koordinatörü Av. Sibel Suiçmez, duruşma sonunda yaptığı açıklamada, “Gelinen nokta itibarıyla savcı görüşü, işlemin iptali yönündeydi. Bu çok büyük bir coşku ve alkışla karşılandı. Danıştay’da savcı var dedik, şimdi de Danıştay’da hakimler var demek istiyoruz. Bütün beklentimiz hukuka aykırı bu işlemin iptal edilmesi yönündedir. Bu umudu taşıyoruz ve biz avukatlar olarak binlerce insanın çığlığını, kanını ve umudunu bugün buraya getirdik. Biz görevimizi avukatlar olarak yaptık, sıra artık mahkemede. Eminim ki mahkeme kadınların bu umuduna ses verecek ve İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını iptal edecek” şeklinde konuştu.

https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/tarihin-en-kalabalik-danistay-durusmasindaydik-istanbul-sozlesmesi-nden-vazgecmiyoruz-82654

==================================================
Dostlar,

İlgili Anayasa maddesi aşağıda :

D. Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma
Madde 90 – “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması,
Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.”

Dolayısıyla, TBMM’nin bir yasama işlemi ile İstanbul Sözleşmesi’ne konan imzayı onaması gerekmektedir. Bu yapılmış ve 6251 sayılı ile söz konusu uluslararası sözleşme yürürlüğe konmuştur. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı “kararı” ile bu Yasama işlemini geçersiz kılması hukuk açısından olanaksızdır. 9 sayılı CB Kararnamesi Cumhurbaşkanına bu yetkiyi sağlamaz.

Söz konusu CB kararı açıkça TBMM’nin münhasır yasama yetkisinin gaspıdır ve açıkça YOK HÜKMÜNDEDİR. Gerçekte İstanbul Sözleşmesi hukuksal açıdan ülkemizde yürürlüktedir

Danıştay 10. Daireden tersine bir karar, hukuk devletinde beklenemez.

Sevgi ve saygı ile. 30 Nisan 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik 

 

Gelecek seçimler: 2+1

16 Nisan 2017 oylaması üzerine “Beşinci Yılında 2017 Anayasa Kurgusu” yazısı, demokratik gelecek tartışmasının öncülü idi. İlkin Prof. Dr. Ahmet Saltık’ın, 19’uncu yılını kutladığımız BirGün yazılarımı da yayınladığı ‘Bilimsel Akılcılığın Pusula Olduğu Tıp ve Aydınlanma Sitesi’ndeki değerlendirmesini paylaşacağım:

Dostlar,
Sn. Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, “son derece ilginç” bir siyasal sürece tanıklık ediyor. Üstelik 2 yetkinlikle:
1.
Çok kıdemli bir kamu/Anayasa hukukçusu (50+ yıl!)
2.Bir parlamenter…

BirGün gazetesindeki köşesinde haftalık olarak yazageldikleri gerçekten siyasal tarihe, TBMM tarihine ve Anayasa hukuku / siyaset bilimi öğretisine tartışma, eğitim-öğretim gereci (materyali) olabilecek nitelikte. Bu yazılarını mutlaka kitaplaştırması gerek Kaboğlu hocamızın. Ne var ki, AKP iktidarı ve yedeği küçük partinin ve de şu ya da bu nedenle iktidara desteğini sürdüren çevrelerin bu “muazzam siyasal-hukuksal anomali“yle yüzleşecek “hal”leri yok. Bize göre bu “muazzam siyasal-hukuksal anomali”nin içeriği bir yana, sürdürülebilmesi ve sürdürülebilme dinamikleri daha hafif bir siyasal-hukuksal anomali değil. Son derece nesnel ve dolayısıyla çok çarpıcı olan 3’üncü bir boyut ise Türkiye’nin bir bütün olarak tüm kurumları-kuralları-gelenekleriyle bir yoksunlaşma, çoraklaşma ve yozlaşma sürecine sokulması üzerinden ödemekte olduğu çok ağır fatura ki; sürdürülesi değil. Siyasal sistemde birçok eksen ve düzlemde çok yüksek düzeyde gerilim enerjisi yüklenmiş durumda. İktidar kanadının bu olgunun ayırdında olmadığını savlamak çok güç. Dolayısıyla, bu son varsayım doğru ise,

  • Türkiye, karşıdevrim ile bir kez daha çok çetin bir hesaplaşmaya sürüklenmekte.

Diyanet Akademisi, hemen ardından İstanbul’da doğrudan Erdoğan tarafından açılan Ayasofya Medresesi çok tipik iki güncel örnek olarak öne çıkmakta. Açılışta Erdoğan’ın doğrudan çatışmacı sözleri de!

  • ·2023 gündemi netleşiyor; İktidar kanadı “şah mat” demeye hazırlanıyor, “korkarız…”

Gerçekte korkmayız! Tümcenin gelişi gereği o fiil…

  • Cumhuriyet’in kazanımlarını koruyup – kollayacak tarihsel birikim, gerçekte bu pervasız salvoyu savuşturmaya yetecektir.

Karşıdevrimciler bu tarihsel gerçekliği asla unutmasın!

18 Nisan 2022, Ankara
Prof. Dr. Ahmet SALTIK”
*********

DEMOKRATİK ANAYASA İÇİN

Dünün ve bugünün sorunlarını nesnel bir biçimde gözleyebildiğimiz ölçüde yarın için çözümler üretebiliriz. Hekim sorumluluğu ile Covid-19 salgını üzerine halkı sürekli bilgilendiren Prof. Saltık’ın, toplumsal ve siyasal sorunlara koyduğu tanılar, ‘beş yıllık enkazı aşma’ sorunsalında düğümleniyor. 2017’de yapılan, aslında bir ‘anayasal plebisit’ti. (Gerçekte CB, kendini oylatmıştı).

Bu indirgeyici oylama, 2023’te tersine çevrilerek, TBMM üyeleri ve CB seçimi, ‘anayasa’ oylamasına taşınmalı. Bu yapılabildiği ölçüde çifte seçim, demokratik anayasa yolunu açabilir. Buna giden yol, şu ikilemin sorgulanmasında saklı: 

  • Teokratik ve nasyonalist monokrasi mi, Cumhuriyetçi demokrasi mi?

· Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme, bir yanılsama olarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırılıyor. Mezhepçi ve ırkçı milliyetçi yelpaze, kimi zaman birbirini dengeler görünse de, “iktidar bekası” için hızlıca kenetlenebiliyor; tıpkı 7393 sy.lı seçim yasasında yaptıkları gibi.
· Bu nedenle, demokratik parlamenter rejim ereğindeki çabalara geniş ufuklu ve uzun erimli bakma gereği yaşamsal. Demokratik Cumhuriyet’in temelleri Anayasa’da var olduğuna göre (CHP-HDP-İYİ Parti- TİP- Saadet P.-DP- Deva P.-Gelecek P. vd. ekseninde) ikincil tartışmalar, yalnızca beka’cılara yarar…

Şu halde, asıl tartışılması gereken, 2017 hayır blokunu, 2023’e giden yolda büyüterek “demokratik hukuk devleti” ereğinde “evet”e çevirme yol ve yöntemleridir.

Denklem ise belli:

  • Kullanılacak iki oy (CB+TBMM) = demokratik anayasa!

==============================
Sn. Prof. Kaboğlu’na, kendisine yazdıklarımızı sınırlı köşesinde aynen yayınlama inceliği gösterdiği için şükran borçluyuz.

Saygı ile. 21.4.22

Dr. Ahmet Saltık

6 Parti Bildirisi ve Anayasa Geleneğimiz

Alev Coşkun
Alev Coşkun
Cumhuriyet, 09.03.2022
(AS : Bizim kısa katkımız yazının altındadır.)

Bugün Türkiye’de, dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan ucube bir sistem yürürlüktedir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adı verilerek uygulanan bu model, Türkiye’nin 150 yılı aşan parlamento geleneğini de altüst etmiştir. Kuvvetler ayrılığı sistemi yıkılmış, kuvvetlerin birleştirildiği tek kişi yönetimi kurulmuştur.  Altı siyasal parti liderinin bu “ucube” modele karşı çıkma yönünde kesin kararlılık göstermeleri, demokratik ilkelerden kopmuş olan bu sistemi sonlandırmak ve yeniden parlamenter sisteme dönmek iradesini ortaya koymaları, Türk siyasal yaşamında çok önemli bir gelişmedir.

CUMHURİYET GAZETESİ

Kuşkusuz konu, tüm halkı ilgilendirmektedir. Bu nedenlerle Cumhuriyet gazetesi, bu siyasal gelişmeyi takdir ve önemle karşılamıştır. Türkiye’nin en önemli düşün, politika ve kültür gazetesi olan Cumhuriyet, konulara eleştirel akıl çerçevesinde yaklaşır ama katkıda da bulunur.

Nitekim, gazetemizin yazarları altı partinin yayımladığı metin üzerinde görüşlerini özgürce belirttiler. Özellikle demokratik yaşamın vazgeçilmez unsuru laiklik ilkesi üzerinde durdular. Bunlar dikkate alınması gereken eleştirilerdir.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden vazgeçilip parlamenter sisteme dönüş yapılması için anayasada değişiklik yapmak zorunludur. Bu nedenle, bu yazımızda anayasal konulara değinilecektir.

1921 ANAYASASI

Bildiride 1921 Anayasası olumlanıyor. Bilindiği gibi 1921 Anayasası (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu), sadece 23 maddedir, milli iradeyi egemen kılmak ve işgalcilere karşı Kuvayı Milliye’yi yürütmek amacıyla 20 Ocak 1921’de kabul edilmiştir. Bu anayasanın 2. maddesine göre, “Yürütme ve yasama yetkisi milletin yegâne ve gerçek temsilcisi olan TBMM’de toplanır.”

Bu model, “kuvvetler birliği”dir. Bu anayasa bir ihtilal anayasasıdır ve işgallere karşı Kuvayı Milliye’yi yürütmek amacını taşır. Anayasada parlamenter demokrasiyle ya da iktidarın sınırlandırılmasıyla ilgili hiçbir kural yoktur.

CUMHURİYETİN İLANI ve 1924 ANAYASASI

Cumhuriyet, 29 Ekim 1923 tarihli ve 364 sayılı kanunla ilan edilmiştir.

Egemenliğin kayıtsız, koşulsuz millete ait olduğu zaten 1921 Anayasası’nın temel ilkesiydi. Saltanatın 1 Kasım 1922’de kaldırılmasından sonra, yönetim biçimi Cumhuriyetten başka bir şey değildi. Bu nedenle 29 Ekim 1923 tarihli anayasa değişikliği aslında var olan ancak adı konmamış bir siyasal yapıyı açıklığa kavuşturmaktaydı. Bu yüzden kanunun başlığında “tavzihan tadil” (açıklık getiren değişiklik) deyimi kullanılmıştır.

1924 Anayasası toplam 105 maddedir. Bu anayasaya gelenekçi çevrelerden gelen eleştiriler, Batı taklitçiliği, din ve maneviyat düşmanlığı, otoriter, totaliter hatta oligarşik iktidar yarattığı iddialarıdır. Bütün dünyadaki önemli siyaset bilimciler ve anayasacılar, 1924 Anayasası’nın 1921 Anayasası ile başlayan süreç içinde “ulusal ve demokratik bir devletin temellerinin kurulmasına yardım ettiğini” kabul ederler.

  • Bu anayasadan 1928 yılında “Türk devletinin dini İslamdır” hükmü çıkarılmış,
    1937’de de laiklik ilkesi anayasaya girmiştir.

1924 Anayasası, anayasa hukuku açısından milli irade ilkesini öne çıkarmakla birlikte, çoğulcu ve özgürlükçü çok partili demokratik sistem açısından yetersizdir. Nitekim DP’nin 1954 yılından sonraki keyfi kararlarını dengeleyememiştir. Zaten o dönem dünyasında çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiyi kurumsallaştıran anayasalar da pek azdı.

YARGILAR

Altı partinin ortak bildirisi, 1921 Anayasası’nın “kısmen kapsayıcılığının” ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonraki anayasalarının tümünü “dar kalıplara” girmiş olarak nitelendirilmektedir. 1961 Anayasası için de “1961 Anayasası birçok yeni ve önemli düzenleme getirmiş olsa da çok partili siyasal hayatımıza sekte vuran bir askeri darbenin ardından hazırlanmıştır; ayrıca “1961 Anayasası’nda geçerli olan bürokratik kurulların siyaset üzerinde bir vesayet makamı olarak kurgulanmasını reddediyoruz” deniliyor.

Bildiride, “… geçmişe geri dönmüyor, hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı esasına dayanan yeni bir sisteme geçiyoruz” deniliyor. Bunlar açık olmayan “muğlak” ifadelerdir. Parlamenter demokrasi getirmeyi hedefleyen bir metinde yer alan böylesi bir değerlendirme hem bilime aykırıdır hem de hatalıdır. Türk siyasal yaşamında kuvvetler ayrılığı sistemi, hukuka bağlı kurallar içinde 1961 Anayasası’nda düzenlenmiştir. Güçlendirilmiş parlamenter sistem için ister istemez temel kaynak olarak 1961 Anayasası kullanılacaktır. Bu nedenle 1961 Anayasası’nın hukuksal gerçeklerine ve kurumlarına bilimsel olarak kısaca değinmekte yarar vardır.

1961 ANAYASASI

  • 1961 Anayasası, dünyadaki tüm anayasa ve siyaset bilimi otoritelerinin kabul ettikleri gibi Türklerin tarih boyunca yarattıkları en ilerici, en demokratik ve hukuk devleti ilkelerini yaşama geçiren anayasadır.

Öncelikle kamuoyunda oluşan yanlış bir algıyı düzeltelim. 1961 Anayasası, daha sonraki askeri darbelerde olduğu gibi, atanmış bir grup tarafından değil; seçilmiş Meclis tarafından yapılmıştır. Anayasayı yapan Kurucu Meclis’in temeli olan Temsilciler Meclisi 276 kişiden oluşuyordu. Bu meclisin 226 üyesi (%82) Aralık 1960 tarihli 157 ve 158 sayılı yasalar ile belirtilen seçim yöntemiyle seçilmişlerdi. On üyeyi devlet başkanı, on sekiz üyeyi Milli Birlik Komitesi seçmiştir. Bakanları Kurulu üyeleri Meclis üyesi sayılmışlardır.

Seçimle gelen üyelerin 75’i iller tarafından seçildi. (İstanbul dört, Ankara üç, İzmir iki) Diğer illerin hepsi birer üye gönderdiler. İl temsilcileri, ildeki tüm muhtarlar, o ildeki tüm ilkokul, ortaokul ve liselerin başöğretmenleri; köy dernek temsilcileri, o ildeki tüm meslek, esnaf, işçi, sendika başkanlarının bir araya gelerek yaptıkları seçimle belirlendiler.

Siyasal partiler CHP’ye 49, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne (CKMP) 25 kişilik kontenjan tanındı. Siyasal partiler kendi içinde seçim yaptılar. Geriye kalan üyeler meslek kuruluşları esasına göre kendi aralarında yapılan seçimlerle oluştu. Bu kuruluşlar, üniversiteler, yüksek yargı organları, basın ve yayın kuruluşları, barolar, ticaret ve sanayi odaları, işçi sendikaları, öğretmen kuruluşları, tüm tarım ve kooperatif kuruluşları ve esnaf kuruluşlarıdır.

1961 Anayasası’nda yer alacak basın özgürlüğü ile ilgili maddeleri konuşmak için Ord. Prof. Sıddık Sami Onar başkanlığında toplanan Anayasa Komisyonu üyeleri, gazeteciler ve sendika temsilcileri bir araya gelmişti. Toplantıda; komisyon üyeleri, Prof. Dr. H. Nail Kubalı, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Prof. Dr. Muammer Aksoy ve İstanbul gazetelerinin yazıişleri müdürleri bulunuyordu. 

Örneğin tüm üniversite öğretim üyeleri bir araya gelip kendi aralarından 12 profesörü seçti; Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay’ın yüksek yargıçları bir araya gelip kendi aralarından 12 yüksek yargıcı seçti. Aynı biçimde tüm basın-yayın kuruluşları, tüm sendikalar, tüm barolar, tüm öğretmenler, tüm ticaret ve sanayi odaları, tüm esnaf kuruluşları, tüm tarım kooperatifleri kendi aralarında toplanarak temsilcilerini seçti ve Kurucu Meclis’e gönderdi. Demokratik bir süreç yaşandı. Görüldüğü gibi, 1961 Anayasası’nı hazırlayan Meclis, tüm illerin temsilcilerinden ve toplumu oluşturan kurum ve katmanların bir araya gelerek seçtikleri üyelerden oluşuyordu.

Türk siyasal tarihinde ilk kez gerçekleşen bu uygulama çok önemlidir ve 1961 Anayasası’nın toplumsal niteliklerini oluşturmuştur. 1961 Anayasası’nın kaynakları, 12 Ocak 1959 tarihli CHP’nin “İlk Hedefler Beyannamesi”, İstanbul ve Ankara üniversiteleri anayasa ve hukuk hocalarının ayrı ayrı hazırladıkları anayasa taslaklarıdır. Bu taslaklardaki temel ilkeler, 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa devletlerinin kabul ettikleri modern ve evrensel anayasalardır.

61 ANAYASASI İLERİCİ VE DEVRİMCİDİR

  • “Demokrasi”, “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” kavramları ilk kez 1961 Anayasası ile anayasaya girmiştir. Kısaca irdeleyelim.

DEMOKRASİ KURAMI

“Demokratik yaşamda siyasal partilerin vazgeçilmezliği” ilkesi ilk kez 1961 Anayasası ile kabul edilmiştir. Anayasada “Siyasal partiler ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar, demokratik, siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır” kuralına yer verilmiştir. Daha adil bir temsili öngören nispi temsil seçim sistemi getirilmiştir. 1961 Anayasası, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra güçlenen ve tüm Avrupa’da gelişen demokratik ve çağdaş anayasalardan (Fransız, Alman, Belçika, İtalya, İskandinav ülkeleri gibi) esinlenmiş ve hepsinden ileride kurallar koymuştur.

İNSAN HAKLARI ve ÖZGÜRLÜKLER KURAMI

1961 Anayasası, 2. maddesinde devlet yaşamını düzenleyen temel ilkeleri saptamıştır. Türk anayasa sistemine ilk kez, “insan haklarına dayalı devlet” kavramı girmiş, insan hakları kavramı devletin temelleri içine alınmıştır. Anayasa, insanın doğuştan kazandığı hakları korumakla yetinmeyip, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli koşulları da hazırlaması yönünde devlete görev vermiştir. (md.10) 1961 Anayasası’nda “temel haklar ve özgürlükler” devletin kuruluşunu düzenleyen esaslardan önceye alınmıştır. Anayasa, böylece temel hak ve özgürlüklerin taşıdığı önemi açıkça belirtmek istemiştir.

Temel hak ve özgürlükler kısaca sayılıp geçilmemiş, tersine anayasanın üçte biri bu olguya ayrılmıştır. Bu konudaki en önemli yenilik “Bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunulamaz” ilkesidir. Yukarıda sözü edilen “insan haklarına bağlı devlet” ilkesiyle “temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamayacağı” ilkesi yan yana getirilip irdelendiği zaman 1961 Anayasası’nın ne derece ilerici ve devrimci bir anayasa olduğu açıkça ortaya çıkıyor.

SOSYAL DEVLET KURAMI

Anayasanın 2. maddesi yalnızca insan hakları temeline dayalı bir anayasadan değil, “sosyal bir hukuk devleti”nden söz etmektedir. Sosyal devlet ilkesi anayasada başlı başına ele alınarak kurallaştırılmıştır. Bireyin devletçe korunması, çalışanlara sendikal hakların tanınması, asgari ücretle insanlık onuruna yaraşır bir yaşam düzeyi sağlanmasının gerekliliği, açık bir biçimde belirtilmiştir. Sosyal devlet; güçsüzlerin, yoksulların önündeki engellerin kaldırılmasını öngörür. Ekonomik ve kültürel yönden zayıflara ve güçsüzlere haklarının tanınması, sendikal haklar ve bölgeler arasındaki dengesizliklerin giderilmesi yönünde devlete görev verilmiştir.

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ KURAMI

Türk siyasal yaşamında “kanun devleti”, sonraları “hukuk devleti” kavramları özellikle 1950’den sonra çok partili sistem içinde kullanıldı. Ama 1961 Anayasası bir adım daha ileriye giderek “hukukun üstünlüğü” ilkesini, anayasanın vazgeçilmez unsuru durumuna getirdi.

HUKUK DEVLETİ

Devletin hukuka bağlı olması, hukuk üzerine kurulu olması, hukuk tarafından yönetilmesi, bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı olması demektir. Bu denetimin işlemesi için yargı bağımsızlığının sağlanması gerekir. Bu unsurlarıyla hukuk devleti, keyfiliğin, tek adam yönetiminin ve “polis devleti”nin karşıtıdır. Hukuk devleti olmadan, güçlendirilmiş parlamenter sistem kurulamaz. Hukuk devletini sağlayan çağdaş anayasaların en önemli kurumu Anayasa Mahkemesi’dir. Anayasa Mahkemesi, Türk hukuk sistemine 1961 Anayasası ile girmiştir. Ayrıca, 1961 Anayasası ilk kez, Meclis’te kabul edilen yasaların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimini sağlayacak olan sistemi kurmuştur. Türk anayasa geleneğinde bir devrim yapılarak yasaların yargısal denetimi böylece kurumlaştırılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin kurulması Türk demokrasinin çağdaş ve evrensel demokrasi düzeyine ulaşmasını sağlamış, insan hakları ve demokrasinin de güvencesi olmuştur.

Hukukun üstünlüğü ilkesi bağlamında ister yerel ister merkezi idareler olsun, yönetimin bütün işlem ve eylemlerinin yargı denetimine tabi olması olanağı tanınmıştır; bu nedenle anayasanın “İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır” (Md.114/1) maddesi çok önemlidir. Anayasa bununla da yetinmemiş, aynı maddenin son fırkasında “kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle”, idareyi yükümlü tutmuştur. 1961 Anayasası, hukukun üstünlüğü ilkesine verdiği önemi, yargı bağımsızlığının vazgeçilmez koşulu olan yargıç güvencesi konusunda da açıkça göstermiştir.

LAİK DEVLET İLKESİNİN PEKİŞMESİ

1961 Anayasası başlangıç kısmında ulus için “Kıvançta ve tasada birlik”; esin kaynağı “Milli Mücadele ruhu” olan Türk ulusçuluğu “Yurtta barış dünyada barış” ilkesinde dile gelen barışçılık ve her alanda çağdaş uygarlık düzeyine erişmeyi amaçlayan Atatürk devrimciliği kavramlarının altını kalın bir biçimde çizmiştir. Anayasa, yukarıda esasları belirtilen Başlangıç kısmına gönderme yaparak, bu öğeleri kurallaştırmıştır. Şöyle ki:

  • “Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” (Md.2)

Tüm bu nedenlerle, bütün dünyada 1961 Anayasası, Türklerin binlerce yıllık tarihleri boyunca yarattıkları en ilerici, en demokratik, insan haklarını, temel hak ve özgürlükleri koruyan, hukukun üstünlüğünü güvenceye alan bir anayasa olarak kabul edilmiştir.

Cumhuriyet gazetesinin 4 Temmuz 1961 tarihli 1. sayfasındaki Ali Ulvi imzalı karikatür, “Evet” kampanyasına karşı Adalet Partisi’nin tutumunu gösteriyor.

AMAÇ

Bu yazımızın temel amacı eleştiri yapmaktan ziyade katkı sağlamaktır. 150 yılı aşan parlamenter demokrasi deneyimlerimize dayalı olarak güçlendirilmiş parlamenter sistem yeniden kurulurken geçmiş deneylerden ve bilimden yararlanılması gerekir. Günlük siyasetin körüklemelerine, “siyasal istismarlara” boyun eğmemek gerekir. Anayasa değişimi her zaman olmaz, 6 parti lideri tüm bu nedenlerle duygusal baskılara boyun eğmeden Türk halkının geleceğini düşünmelidir; tarihi bir görev yaptıklarının bilincinde olmalıdır. Parlamenter sistem, temelde kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanır. Yasama, Yürütme’yi soru, gensoru, güvenoylaması gibi araçlarla denetleyecektir.

Yargı, bir yandan Yürütme’yi, öte yandan da Yasama organının kabul ettiği yasaların anayasaya uygunluğunu yargısal yönden denetleyecektir. Bunun için yargının bağımsız ve tarafsız olması anayasa ilkeleriyle sağlanacaktır. Bütün hukuksal yollar 1961 Anayasası’nda vardır. 1961 Anayasası’nı kötülemek yerine eksik yanları düzelterek ve güçlendirerek ondan yararlanılmalıdır.
===================================

Dostlar,

Sayın Dr. Alev Coşkun‘un (siyaset bilimci) bu yazısı adeta bir ders gibi.
Bilimsel bir makale / kitap bölümü niteliğinde.

Kendisini kutluyor va yazdıklarını bütünü ile paylaşıyoruz.
Yazının çok özenle okunmasını ve 6 partinin yetkillerince mutlaka dikkate alınmasını diliyor ve bekliyoruz.

ADD’nin Cumhuriyet Gazetesi’nde tam arka sayfa ilanı da benzer öneriler içeriyor.

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimci
Anayasa Hukuku PhD (Doktora) Öğrencisi

Liderler zirvesi

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen

Ekonominin, siyasetin, hukukun, eğitimin, kültürün çöktüğü bir dönemde muhalefet partilerinin bir araya gelerek iktidara bir alternatif (seçenek) sunmaları umut vericidir. Bu çerçevede Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, Demokrasi ve Atılım Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun, Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal’ın bir araya gelmiş olmaları önemlidir.

Siyasal partiler kendi kimliklerini ve ideolojilerini korudukları ve kadrolarını kendi kimlikleri ve ideolojileri üzerinden oluşturdukları ve anayasadaki demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkesine uydukları sürece, başka kimliklere ve ideolojilere sahip siyasal partilerle seçim, ortak aday, anayasa, parlamenter sistem konusunda işbirliği yapabilirler.

Bu çerçevede söz konusu siyasal partilerin farklı parti programları olsa da asgari ortaklıklarda buluşarak ortak bir seçim beyannamesi oluşturmaları da olanaklıdır.

AKP hükümetinin olağanüstü hal koşullarındaki baskı ortamında, serbest ve özgür olmayan bir referandumla (halkoylamasıyla), ayrıca mühürsüz oyların sayılmasıyla yasalar çiğnenerek halka dayattığı “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” ve muhalefetteki siyasali partilerin mevcut oy oranları, bu işbirliğini ve ittifakı zorunlu kılmaktadır.
***
Öte yanda söz konusu muhalefet partileri, sorunun tek başına parlamenter sisteme dönmekle çözülmeyeceğini anlamalıdırlar. Çünkü Türkiye’nin temel sorunları 2017’de “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine” geçildikten sonra değil, bu sisteme geçilmeden önce, parlamenter demokratik sistemde ortaya çıkmıştır. 2007-2017 arasında AKP iktidarı döneminde yaşanan kimi olayları hatırlamakta büyük yarar bulunmaktadır:

1) Fethullah Gülen çetesi, hükümetin desteğiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nde, Emniyet’te, yargıda, istihbarat birimlerinde, üniversitelerde, eğitim kurumlarında ve medyada kadrolaştı.

2) “Ergenekon”, “Balyoz”, “Casusluk” ve “OdaTV” adlı sahte yargı süreçlerinin ve kumpasların sonucunda gazeteciler, yazarlar, siyasetçiler, askerler tutuklandı ve yargı bağımsızlığı ortadan kalktı.

3) Medya kurumlarının yaklaşık %80’i, hükümete yakın şirketlere baskıyla sattırıldı, medya bu yolla hükümetin denetimi altına girdi, ifade, basın ve yayın özgürlüğü ortadan kaldırıldı.

4) Üniversiteler hükümetin baskısı ve denetimi altına girdi, hükümete yakın rektörler ve dekanlar atandı, öğretim üyeleri ve araştırma görevlileri işini yitirdi.

5) “Gezi” protestoları sırasında polis şiddeti nedeniyle gençler katledildi, binlerce vatandaş darp edildi.

6) Yolsuzluk iddiaları hükümet tarafından örtbas edildi, soruşturmalar ve yargı süreçleri engellendi.

7) Hükümet, Suriye’de yönetimi devirmeye kalktı, Suriye’deki köktendinci teröristleri destekledi.

8) Hükümet, terör örgütü PKK ile gizli müzakereler yürüttü.

“Millet İttifakı” iktidara gelir gelmez, cumhurbaşkanının halen sahip olduğu yetkilerle, devlet kurumlarındaki, yargıdaki, Emniyet’teki, istihbarat birimlerindeki, TSK’deki, üniversitelerdeki, eğitim kurumlarındaki, medyadaki AKP kadrolaşmasını ortadan kaldırmadığı sürece, ayrıca anayasayı ve yasaları ihlal eden AKP’liler bağımsız yargı önünde bunun hesabını vermediği sürece, Türkiye’nin anayasada belirlenen demokratik, laik, sosyal hukuk devletine kavuşması olanaksızdır.
***
“Millet İttifakı”nın çözmesi gereken bir başka sorun da “Millet İttifakı”nın içindeki siyasal partilerden birinin, özellikle de bu ittifakın en güçlü partisi olan CHP’nin, parlamenter sisteme geçildikten sonra gerçekleşecek seçimlerde 1. parti çıkmayı başarmasıdır. Çünkü bu sisteme göre cumhurbaşkanı, seçimlerde en yüksek oyu alan partinin genel başkanına hükümeti kurma görevini verecektir. AKP tüm kamuoyu araştırmalarına göre, oy oranında düşüş yaşasa da hâlâ birinci partidir. Parlamenter sistemle yapılacak ilk genel seçimlerde durum değişmezse ve anayasal düzeni yıkan, anayasadaki demokratik laik sosyal hukuk devleti ilkesini ortadan kaldıran AKP’nin ve onun yöneticilerinin seçime girmesi olanaklı kılınırsa, AKP tek başına veya MHP ile koalisyon hükümeti kurarak yeniden iktidar olacaktır.

Bu sorunlar çözülmeden, Türkiye AKP’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın vesayetinden kurtulamaz.

Liderler zirvesi

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen

Ekonominin, siyasetin, hukukun, eğitimin, kültürün çöktüğü bir dönemde muhalefet partilerinin bir araya gelerek iktidara bir alternatif sunmaları umut vericidir.

Bu çerçevede Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, Demokrasi ve Atılım Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun, Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal’ın bir araya gelmiş olmaları önemlidir.

Siyasi partiler kendi kimliklerini ve ideolojilerini korudukları ve kadrolarını kendi kimlikleri ve ideolojileri üzerinden oluşturdukları ve anayasadaki demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkesine uydukları sürece, başka kimliklere ve ideolojilere sahip siyasi partilerle, seçim, ortak aday, anayasa, parlamenter sistem konusunda işbirliği yapabilirler.

Bu çerçevede söz konusu siyasi partilerin farklı parti programları olsa da asgari ortaklıklarda buluşarak ortak bir seçim beyannamesi oluşturmaları da olanaklıdır.

AKP hükümetinin olağanüstü hal koşullarındaki baskı ortamında, serbest ve özgür olmayan bir referandumla, ayrıca mühürsüz oyların sayılmasıyla yasalar çiğnenerek halka dayattığı “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” ve muhalefetteki siyasi partilerin mevcut oy oranları, bu işbirliğini ve ittifakı zorunlu kılmaktadır.
***
Öte yandan söz konusu muhalefet partileri, sorunun tek başına parlamenter sisteme dönmekle çözülmeyeceğini anlamalıdırlar. Çünkü Türkiye’nin temel sorunları 2017 yılında Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine” geçildikten sonra değil, bu sisteme geçilmeden önce, parlamenter demokratik sistemde ortaya çıkmıştır. 2007-2017 yılları arasında AKP iktidarı döneminde yaşanan bazı olayları hatırlamakta büyük yarar bulunmaktadır:

1) Fethullah Gülen çetesi, hükümetin desteğiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nde, Emniyet’te, yargıda, istihbarat birimlerinde, üniversitelerde, eğitim kurumlarında ve medyada kadrolaştı.

2) “Ergenekon”, “Balyoz”, “Casusluk” ve “OdaTV” adlı sahte yargı süreçlerinin ve kumpasların sonucunda gazeteciler, yazarlar, siyasetçiler, askerler tutuklandı ve yargı bağımsızlığı ortadan kalktı.

3) Medya kurumlarının yaklaşık %80’i, hükümete yakın şirketlere baskıyla sattırıldı, medya bu yolla hükümetin kontrolü (AS: denetimi) altına girdi, ifade, basın ve yayın özgürlüğü ortadan kaldırıldı.

4) Üniversiteler hükümetin baskısı ve kontrolü (AS: denetimi) altına girdi, hükümete yakın rektörler ve dekanlar atandı, öğretim üyeleri ve araştırma görevlileri işini kaybetti. (AS: yitirdi)

5) “Gezi” protestoları sırasında polis şiddeti nedeniyle gençler katledildi, binlerce vatandaş darp edildi.

6) Yolsuzluk iddiaları hükümet tarafından örtbas edildi, soruşturmalar ve yargı süreçleri engellendi.

7) Hükümet, Suriye’de yönetimi devirmeye kalktı, Suriye’deki köktendinci teröristleri destekledi.

8) Hükümet, terör örgütü PKK ile gizli müzakereler yürüttü. 

“Millet İttifakı” iktidara gelir gelmez, cumhurbaşkanının halen sahip olduğu yetkilerle, devlet kurumlarındaki, yargıdaki, Emniyet’teki, istihbarat birimlerindeki, TSK’deki, üniversitelerdeki, eğitim kurumlarındaki, medyadaki AKP kadrolaşmasını ortadan kaldırmadığı sürece, ayrıca anayasayı ve yasaları ihlal eden AKP’liler bağımsız yargı önünde bunun hesabını vermediği sürece, Türkiye’nin anayasada belirlenen demokratik, laik, sosyal hukuk devletine kavuşması olanaksızdır.
***
“Millet İttifakı”nın çözmesi gereken bir başka sorun da “Millet İttifakı”nın içindeki siyasi partilerden birisinin, özellikle de bu ittifakın en güçlü partisi olan CHP’nin, parlamenter sisteme geçildikten sonra gerçekleşecek seçimlerde birinci parti çıkmayı başarmasıdır.

Çünkü bu sisteme göre cumhurbaşkanı, seçimlerde en yüksek oyu alan partinin genel başkanına hükümeti kurma görevini verecektir. AKP tüm kamuoyu araştırmalarına göre, oy oranında düşüş yaşasa da hâlâ birinci partidir. Parlamenter sistemle yapılacak ilk genel seçimlerde durum değişmezse ve anayasal düzeni yıkan, anayasadaki demokratik laik sosyal hukuk devleti ilkesini ortadan kaldıran AKP’nin ve onun yöneticilerinin seçime girmesi olanaklı kılınırsa, AKP tek başına veya MHP ile koalisyon hükümeti kurarak yeniden iktidar olacaktır.

Bu sorunlar çözülmeden, Türkiye AKP’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın vesayetinden kurtulamaz.