Bütçe Hakkı

Bütçe Hakkı

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Önümüzdeki pazartesi TBMM’de bütçe görüşmeleri başlıyor. Şu haber klişesiyle duyuruldu: “12 gün sürecek bütçe maratonu 10 Aralık’ta başlıyor”. Parlamentoda bütçe mesaisi, galiba artık sahici bir maraton olmaktansa, heveskârların gücü yettiği kadar koştuğu, gösterisel bir “jogging”dir.
***
Oysa bütçe dediğiniz, parlamentoculuğun, anayasacılığın, yurttaş haklarının tarihinde, kurucu değer taşıyan bir ‘şey’ değil miydi? Vergi gelirlerine kim nasıl tasarruf edecek? Merkezî otorite ile ‘derebeyleri’ arasındaki güç mücadelesinin önemli bir kalemiydi bu. Amerikan bağımsızlık savaşının sloganıydı: No taxation without representation, temsil yoksa vergilendirme de yok. Yasama hakkının özü sayılır: royal law’ın yani kraliyetin / egemenliğin hakkının-hukukunun eş anlamlısı: budget law, bütçe hakkı-hukuku. Demokrasinin ve parlamentoculuğun tarihsel gelişme seyrinde ilk adım, vergi koyma yetkisinde söz hakkı olmuş; ikinci adım, gelirlerin kullanımında, kaynak tahsis tercihlerinde söz hakkı.[1]***

Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki TBMM’lerinin ‘en özerk’ mebusu (Orhan Kemal’in babası, diye bildiğimiz) Abdülkadir Kemali Öğütçü’nün amasız-fakatsız has bir demokratik cumhuriyet uğruna yürüttüğü muhalefetin aslî konularından biri, bütçe hakkıdır. 1921 Mart’ında yeni konan vergileri eleştirirken, “(devlette) yeni bir teşkilât yaptınız mı, biliniz ki, memleketin başına bir müstebit ve bir zalim daha gelmiştir,” der. 1924 Ağustos’unda, “bizzat Reisicumhur Hazretlerine ayda on beş bin lira aylık vermeye bu fakir milletin tahammülü var mıdır?” diye sorar, 1924 Kasım’ında “bütçe israfları”nı sorgular. 1924 Aralık’ında bir yazısında, sözün özünü söyler: egemenliğin üç kuvvetinden birinin “milletin gelir ve giderleri üzerinde kayıtsız şartsız egemenliği” olduğunu vurgular. Evet, sözün özü budur: milletin temsilcileri aracılığıyla gelirler-giderler üzerinde karar, söz ve denetim sahibi olması, kısaca bütçe hakkı, şu meşhur milli egemenliğin kurucu ilkelerindendir.
***
Adnan Menderes, Demokrat Parti’nin muhalefet döneminde, yani liberal-demokrat donunda görünürken, bütçe hakkının da heyecanlı müdafiidir. 1948 Bütçesi görüşmelerinde, bütçe hakkını ihlâl eden uygulamaları yeren şu veciz sözlerini aktarayım:

“Vergi olarak toplanan paraların herhangi hizmet ve ihtiyaçlara ayrıldığını bir bakışta görebilmek ve hükümet ve bürokrasinin güttüğü politikayı bütçe denen belgede kolayca takip edebilmek… … öteden beri alışılmış itiyatların bir sonucu olarak bütçede görülen her bir kısmın mutlaka bir zaruretin ifadesi ve bir hükme dayanır olduğu zihniyeti… şuna buna yardım ve ihsanlarda bulunabilmek, yeni yeni kadrolar ihdası ile iktidar ve yetki sahalarını genişletmek eğilimleri…”[3]

Oysa, “Milletten alınan paraların, millet adına murakabesi esastır,” O’na göre.
Demirel’in de, –yine liberal-demokrat suretinde göründüğü anlarda–, “Bütçe hakkı demokrasinin en muhteşem kurumudur” dediği zikredilir.

11 Aralık 2000’de, Anavatan Partili –aslında Demirel ‘kökenli’– Maliye Bakanı Sümer Oral, bütçeyi sunuş konuşmasında, bütçelerin, “hukuki, sosyal, iktisadi, mali ve siyasi boyutları itibariyle ülkenin ve insanlarının geleceğe hazırlanmasında etkin bir role sahip” olduğunu söylemiş, “bütçe hakkı” ve “bilmek hakkını” vurgulamış. “Toplumun, ödediği verginin nasıl kullanıldığına haklı olarak büyük duyarlılık gösterdiğini” söyleyerek, “toplumun bilme hakkına özen göstereceklerini” taahhüt etmiş.
***
“Eski Türkiye”de, bütçe hakkının iyi kötü bir itibarı varken bile, neoliberal rejim bütün dünyada olduğu gibi bütçe hakkını ihlâl hatta ilga etmeye başlamıştı. Anavatan Partisi iktidarlarında “verimlilik-etkinlik” gerekçesiyle kurulan bütçe dışı fonlar, bütçe kaynaklarının denetiminde kibar tabiriyle “belirsizliğe kapı açmıştı. Bu çeşit bütçe (yani denetim [4]) dışı ‘açılımların’ 1994 ve 2001 krizlerindeki rolünü herkes teslim ediyor. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarları altında, 2001 krizi sonrası rejime bağlı olarak parlamentonun bütçeye müdahale yolları önceleri yine ‘teknokratik’ akılla kısıtlanırken, sonra ek olarak denetim dışına çıkan yeni yan yollar da açılmaya başladı. Bunun zirvesi herhalde, 2016 Ağustos’unda ihdas edilen Türkiye Varlık Fonu’dur.

Sonuçta hesap vermezlik, gitgide kurumlaştı, kurumlaşıyor. Piyasanın hikmetine bağlılık, “devletin yüksek menfaatlerine” bağlılıkla beraber, ekonominin ‘sırrına’ teslimiyet, devlet sırrına teslimiyetle beraber, bütçe hakkının hükmünü folklorik bir ritüele indiriyor. Anayasasızlaşma sürecinin oldukça ‘maddî’ bir unsuru…
***
Daha 2016 yılı bütçe kanun tasarısı görüşülürken konuşulanlar, kaybedilmiş bir hakkın ardından yakılan ağıtlara benziyordu. CHP adına Mehmet Bekaroğlu’nun ‘tane tane’ söyledikleri, mesela: “Değerli arkadaşlarım, ‘bütçe hakkı’ dediğimiz, milletin bize emanet ettiği en temel, en kutsal hakkımızdır. Eğer bütçe hakkını hakkıyla kullanamıyorsa, bu parlamentonun hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Maalesef, bu bütçe, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bütçe hakkını gasbeden bir bütçedir. ‘Bütçe hakkı’ deyip geçmeyin. Şu, diyoruz ya, ‘tüyü bitmemiş yetim hakkı’, işte bütçe hakkı tam da budur. Hani dindarız ya, hani ‘medeniyet’ diyoruz ya, hani ‘millî-yerli’ diyoruz ya, hani ‘Dicle’nin kenarında bir kuzuyu kurt kaparsa’ diyoruz ya, işte bütçe hakkı bu.” Hükümete müzahir diyebileceğimiz bir tanığımız da var. MHP Grubu adına konuşan Samsun milletvekili Erhan Usta’nın söyledikleri: “2015 yılı için merkezî yönetim bütçesinde bu parlamentodan alınan ödeneğin 33 milyar TL üzerinde harcama yapılmıştır. Bu, parlamentonun bütçe hakkının ihlâli anlamına gelmektedir.”
***
Dava, müşterek varlıklarımız olarak yeniden tanımlanacak kamusal kaynakları, tümüyle kamusal’ı, devletin kıskacından kurtarmaktır aslında. Mülga bütçe hakkını yine de hâlâ ciddiye almak, işte bu iddia için, bu ufuk için kıymetli. Mesela Su Hakkı kampanyasını yürütenlerin, İSKİ bütçesini itinayla sorgulayışları, bunun için muhterem. Bütçe hakkı, doğrudan doğruya, hak sahibi olma hakkımızla ilgili, değil mi?

Ekşi sözlük’te “Benim vergilerimle bla bla…” diye bir entry var. “Bizim vergilerimizle… ne hakla!” sorusunun sadece bir şaka, sadece bir naiflik alâmeti olması, nasıl bir zillet…

Üç hafta önce kaybettiğimiz Kürşat Bumin, yurttaşlık ‘işini’ pek az kimse kadar ciddiye alırdı. Bir zamanlar vergi dairelerinin alnında yazan “İradesi ile kendini vergilendiren halk, millettir” düsturunun ‘sahihliğini’ sorgulamakla birlikte, asıl bu ilkenin ciddiye alınmazlığından yakınan bir yazı yazmıştı.[5] “Millet”in bir tarifi olarak, “iradesi ile kendini vergilendiren halk” denir mi?

Peki, vergilerinin niçin, nasıl, nereye harcandığını bilme hakkını, sorgulama olanağını, buna ilişkin merakını yitirmiş bir nüfusa ne denir?
—————————————–
[1] Osmanlı’nın son devrinde bütçe hakkının gelişimi hakkında bkz. http://dergipark.gov.tr/download/article-file/528498
[2] Merâl Demirel’in çalışması: Tam Bir Muhalif: Abdülkadir Kemali Bey. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2006. Aktardığım sözler şu sayfalardan: s. 131, 166, 173, 177.
[3] Süleyman İnan: Muhalefette Adnan Menderes. Kendi yayını, Denizli 2003, s. 212, 215.
[4] Denetim demişken… İktisadiyata dair bir gaf işlemememi sağlayan denetimi için Refet Gürkaynak’a teşekkür borçluyum. Onun şu notunu da icazetine güvenerek iliştiriyorum: “Bağımsız merkez bankaları-bağımsız para politikası için büyük bir baskı, -haklı olarak-, varken kimse bağımsız maliye politikasından bahsetmiyor çünkü maliye politikası bağımsız olursa, orada karar yetkisini kullanan fiilen hükümet olur. Hükümetin karar verdiği vergileri bağımsız bir kurumun denetleyip toplaması mümkün ama vergiye bağımsız olarak karar vermek o karar alıcıyı hükümet haline getirir. Bu da bütçe hakkının bir cephesi.”
[5] https://www.yenisafak.com/yazarlar/kursatbumin/iradesi-ile-kendisi-vergilendiren-halk-millettir-15425
====================================
Dostlar,

TBMM’nin BÜTÇE YETKİSİ (!) ve CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET REJİMİ AÇMAZI

Önce Anayasanın Bütçe ile ilgili 3 maddesini paylaşalım :

Anayasa md. 87 – (Değişik: 21/1/2017-6771/5 md.)
Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; bütçe (ve kesinhesap) kanun tekliflerini görüşmek ve kabul etmek;

Anayasa md. 160 – Sayıştay, merkezî yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevlidir.

Bütçe ve kesinhesap
Anayasa md. 
161 – (3. ve 4. fıkralar) Cumhurbaşkanı bütçe kanun teklifini, malî yılbaşından en az yetmişbeş gün önce, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunar. Bütçe teklifi Bütçe Komisyonunda görüşülür. Komisyonun ellibeş gün içinde kabul edeceği metin Genel Kurulda görüşülür ve malî yılbaşına kadar karara bağlanır.
Bütçe kanununun süresinde yürürlüğe konulamaması halinde, geçici bütçe kanunu çıkarılır. Geçici bütçe kanununun da çıkarılamaması durumunda, yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanır.
****
21/1/2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanun (TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASINDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN) ile yapılan Anayasa değişiklikleri, 29976
RG’de 11 Şubat 2017’de yayımlandı, 16 Nisan 2017’de yapılan halkoylaması ile onaylandı ve 24 Haziran 2018 günü genel seçimlerle birlikte yapılan cumhurbaşkanı seçimi ardından AKP’li CB Erdoğan’ın 09 Temmuz 2018 günü yapılan “cülus” (tahta çıkma!) töreni ardından bütünüyle yürürlüğe girdi.

TBMM, birçok işlevini, yetkisini yitirdiği gibi, Bütçe yapma veya hükümetin bütçe önerisini reddederek hükümeti düşürme erkini de yitirdi.

  • Malum Cumhurbaşkanına soru bile sorulamıyor Yüce Mecliste.. üstelik olağanüstü yetkilerine karşılık.. 

Son değişikliği ile Anayasa md. 161 uyarınca, Yüce Meclis, partili Cumhurbaşkanınca kendisine sunulan Bütçe Kanunu Teklifini süresi içinde yasalaştır(a)mazsa, “Geçici bütçe kanunu” çıkarmak zorundadır. Bunu da yap(a)mazsa, ne gam, partili CB Erdoğan, “yeniden değerleme oranına göre artırarak” bütçesini 2019’da da uygulayabilecektir! Bu orani ise Damat Maliye ve Hazine Bakanı / Sekreteri Albayrak belirleyecek.

Majestelerine hiçbir engel söz konusu değildir ve olamaz da!

Zaten Bütçe Plan Komisyonundan başlayarak çoğunluk AKP’de olduğundan, sıkışıldığında MHP hazır ve sadık yedek güç olduğundan, kimsenin Erdoğan’dan gelen bütçeye laf etmek haddi  bulunmadığından… gerisi laf-ı güzaftır (boş sözdür). Aynen RTE’nin istediği, gibi bütçe TBMM’den “biçimsel” olarak onanıp geçirilecektir.

Yüce Meclis’in içi boşaltılmıştır.

  • Erdoğan, bu durumda, 1215’te 64 maddelik Magna Carta ile (bir tür anayasa!) başta bütçe – vergi salma yetkisi sınırlanan İngiltere Kralından daha çok yetkili, ya da “daha çok kral” dır!

Adına “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denilerek halkın aklıyla alay edilerek kabul ettirilen ve dünyada örneği olmayan “ucube” rejim işte böyle bir şeydir.

Gün geçtikçe boyası ve de foyası daha da dökülmektedir, dökülecektir..

Necip milletimiz çıplak gerçeği algıladığında korkarız ki, Türkiye mahv-ü perişan biçimde karanlık – koyu bir mutlakiyet (faşizm!) ve ekonomik çöküntü içinde bulacaktır kendini..

Sevgi ve saygı ile. 08 Aralık 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

AKADEMİ DÜNYASI KİMSENİN AİLE ŞİRKETİ DEĞİLDİR!

AKADEMİ DÜNYASI KİMSENİN AİLE ŞİRKETİ DEĞİLDİR!

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Siyasal baskı ve içinde bırakıldığı olanaksızlıklarla boğuşan akademiye, bugün yeni bir darbe daha vurulmuştur.

Yeni yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yapılan düzenleme çerçevesinde Rektörlük için üç yıl Profesörlük koşulu kaldırılmıştır. Buna göre, rektörler, üniversitelere profesörlük unvanı alan kişiler arasından herhangi bir süre görev yapma koşulu aranmaksızın atanabilecektir.

Bugüne dek üniversite rektörlerini, akademinin en istemediği isimlerden, en az oy alanlardan, yalnızca yandaşlık ölçütüne dayanarak atayan iktidar, şimdi atamalarındaki ölçütleri de iyice düşürmüştür.

Bu son girişim, bugüne dek rektör olabilmek için profesörlükte yıllar geçirmiş insanlara haksızlık olduğu kadar, yeni rektörlerin eski rektörleri aratacağının da adeta habercisidir.

Bilindiği üzere rektörlük ölçütleri, 24 Haziran seçimlerinden bu yana yap boza çevrilmiştir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişin ardından, önce “rektör olmak için profesör olma koşulu aranmayacak” denilmiş, bir hafta sonra da bundan vazgeçilerek “üç yıllık profesörlük koşulu” geri getirilmiştir. Bu iki düzenleme arasındaki haftada İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Rektörlüğü’ne yapılan atama ise dikkat çekmiştir. İki düzenleme arasında şu anda devletin kasası olan Maliye’nin emanet edildiği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın yakın arkadaşı Prof. Dr. Nuri Aydın, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Rektörlüğü’ne atanmıştır. İşte bu şahsa özel muamele, Türkiye’de üniversite camiasının yakın zamanda yaşayacaklarının bir ön gösterimidir.

BU MİNAREYE KILIF DAYANMAZ

Her fırsatta “Türkiye bir çadır devleti değildir” demek zorunda kalan Cumhurbaşkanı, çağdaş, ilkeli bir devlet anlayışında yer bulamayacak eş-dost-akraba-yandaş atamaları için yasal bir kılıf daha düzenlemiştir.

Minareyi çalan, her zamanki gibi kılıfını hazırlasa da bilinmelidir ki, bu minarenin yırtmayacağı bir kılıf yoktur. Üniversiteler her zaman bilimin, aklın, sorgulamanın, öğrenme ve öğretmenin, araştırmanın kalesi olmuş, yakın tarihimizden anlaşılacağı üzere bu gerçekliği darbe uygulamaları bile dışlayamamıştır.

Üniversitelerin başına ‘aile’ komiseri koymayı planlayanlar bilmelidir ki, bu yanlış uygulama yalnızca zihni açık gençlerimizin sizleri daha iyi tanımasına yol açacaktır.

Eğitim-İş olarak uyarıyoruz                 :

Üniversiteleri özgürleşmeyen bir ülke özgürleşemez.

Üniversiteleri niteliksizleştirilen bir ülkenin geleceği ipotek altına girer. Üniversitelerinde bilimin özgürce dolaşmadığı bir ülke, yetkililerin ağızdan düşürmediği “yerli ve milli” bir üretimi, tarih kitaplarından başka bir yerde göremez.

Üniversite diploması bile şaibeli insanlar, üniversiteleri dizayn etmeye (AS: kurgulamaya) çalışmak istese de, buna akademide karşı çıkacak binlerce bilim insanı, milyonlarca parlak üniversitelimiz ve Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün izindeki sendikamız geçit vermeyecektir!

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU
==================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ Sendikası son derece yerinde saptamalar yapıyor ve öneri – uyarılarda bulunuyor. Bunlar demokratik rejimlerde çok olağandır ve örgütlü toplumun kurumları eliyle yönetime katılması eylemidir. Türkiye’miz neden bu yollardan son derece ciddi sapmalar içinde??
TEK ADAM keyfi yönetimi, evrensel kamu yönetimi ilkelerinin hemen hemen tümünü ayaklar altına almış durumda.
Binlerce yıllık Devlet yönetimi deneyimi, kültürü, kurumları ağır biçimde tahrip edilmekte. Bir CBK çıkarılmakta alelacele, birkaç gün sonra ciddi yanlışlar görülmekte ve düzeltilmeye çabalanmaktadır. Bu çok ayıp bir şeydir. Ülkemizin saygınlığını, yönetime güveni, mevzuat kurallarının öngörülebilirliğini… ortadan kaldırmaktadır.

Üniversiteleri elbette çalışanları yönetmelidir. En yakışanı da, saygın – yetkin ve kıdemli bir profesörün üniversite çalışanlarının tümünün katılımıyla seçilmesi ve bu kişinin simgesel olarak Milli Eğitim Bakanı, Başbakan ya da Cumhurbaşkanınca seçiminin biçimsel anlamda onaylanmasıdır.

Önce profesör olma koşulunu kaldıracaksınız, sonra 2 yıllık kıdemi.. Sonra ilkini düzelteceksiniz ama arada yeni profesör olan birini İstanbul Üniv. Cerrahpaşa gibi çok önemli bir üniversitenin başına getireceksiniz.. Bunlar utandırıcı eylemlerdir. İlgili akademisyenler keşke bu tür etik dışı işlerde kendilerini geri çekebilseler..

Her fırsatta ‘millet iradesi‘ne gönderme yapan Erdoğan, Üniversite hocalarının 6 aday belirlemesini, YÖK’ün bunu 3’e düşürmesini bile içine sindirememiş ve mutlak egemenlik yetkilerini kendinde toplamıştır. Bu, en azından, üniversite  hocalarının yöneticilerini seçme doğal hakkına ağır saygı kusurudur, hiçe saymaktır ve demokrasi ile zerrece ilgisi yoktur, ağır bir çelişkidir.

Ancak AKP = Erdoğan rejimi gözünü karartmış ve hiçbir eleştiriyi dikkate almamaktadır. Bu neden böyledir ve nereye dek sürdürülecektir?

Tam anlamıyla bir keyfilik, ölçüsüz – sınırsız bir nepotizm (yandaş kayırmacılığı) ülkemizi pençesine almıştır.

AKP akilleri ne buyurmaktadır bu “anomi“ durumuna..
(“anomi“ nin toplumsal sonuçlarını göz önüne alarak..)

Sevgi ve saygı ile. 14 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – EĞİTİM-İŞ Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İÇİŞLERİ BAKANLIĞININ KURULUŞ / GÖREVLERİ, BİRİM BAŞKANLIKLARI ve VALİ ATAMALARINA İLİŞKİN DEĞİŞİKLİKLER

İÇİŞLERİ BAKANLIĞININ KURULUŞ / GÖREVLERİ, BİRİM BAŞKANLIKLARI ve VALİ ATAMALARINA İLİŞKİN DEĞİŞİKLİKLER

Konuk yazar :
Mahmut ESEN
E. Mülkiye Başmüfettişi

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

I-GİRİŞ

 1- 6771 sayılı Anayasa’da Değişiklik Yapılması Hk. Kanun 16 Nisan 2017’de yapılan halkoylaması sonucu %51,41 oranı ile kabul edilmiştir. Bu yolla Türk seçmeni, 140 yıllık parlamenter sistem uygulamasını / deneyimini bir yana bırakarak, tercihini “başkanlık / cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi“ olarak adlandırılan yeni sistemden yana kullanmıştır.

Bilindiği üzere yeni sistemde Cumhurbaşkanının yetkileri artırılmıştır. Yürütme yetkisi tümüyle Cumhurbaşkanına bırakılmıştır. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı; Cumhurbaşkanı yardımcılarını, bakanları ve üst düzey kamu yöneticilerini atayabilmekte ve görevlerine son verebilmektedir. Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda (açıkça kanunla düzenlenmesi gereken / düzenlenmiş konular dışında) Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilmektedir.

2-10.05.2018 gün ve 7142 sayılı Kanunla; Anayasa’da yapılan değişikliklere uyum sağlanması amacıyla çeşitli kanun ve KHK’lerde  değişiklik yapılması konusunda Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisi verilmiştir.

Kanunun verdiği yetkiye dayalı olarak Bakanlar Kurulunca; 14.06.2018-02.07.2018 tarihleri arasında 698, 699,700, 702 ve 703 sayı ile (5) adet KHK kabul edilmiştir.

Kabul edilmiş olan 698 ve 700 sayılı KHK’lerde: Çok sayıda kanun / KHK’de yer alan “Başbakanlık” /  “……Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca” / “Bakanlar Kurulu” vb. ibarelerde, “Cumhurbaşkanlığı” şeklinde bazı rutin / teknik değişikliklere gidilmiştir.

703 sayılı KHK’de ise, kamu idarelerinin teşkilat kanunları başta olmak üzere,
203 kanunda eklemeler /değişiklikler yapılmıştır
.

698, 700 ve özellikle 703 sayılı KHK ile “başkanlık / cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişin altyapısı hazırlanmış, bu bağlamda bir tür “mıntıka temizliği” yapılmış, yeni sistemin temelleri atılmıştır.

3-703 sayılı KHK ile yapılmış köklü değişiklikler, Cumhurbaşkanın and içerek göreve başlamış olması nedeniyle Anayasa’nın halkoylaması sonucu kabul edilmiş olan tüm hükümlerinin yürürlüğe girmiş olması, Cumhurbaşkanının Cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakanlarını ataması, bakanlıkların sayısının 16’ya düşürülmesi, yürütme alanına ilişkin (12) adet Cumhurbaşkanlıığı kararnamesi çıkarılmış olmasından; yürütme organının Anayasa’nın değişik 104. maddesi uyarınca yeniden düzenlendiği görülmektedir.

Bu amaçla kamu idarelerinin büyük bölümünün kuruluş, görev/yetkilerine, kadro ve atama usulleri vb. konulara ilişkin köklü değişikler yapılmıştır. Bu yolla yeni sistemin oluşturulmaya/yerleştirilmeye çalışıldığı  anlaşılmaktadır.

Cumhuriyet yönetimi döneminde kamu yönetiminde bu kapsamda / çok yönlü / ayrıntılı bir değişim olayı ilk kez yaşanmaktadır. Bunun yanı sıra yeni yapılanma çok hızlı bir şekilde ve bilinenlerin dışında (KHK / Cumhurbaşkanlığı kararnameleri gibi) farklı yöntem / yaklaşımlarla gerçekleştirilmiştir.

Bu yüzden yeni yapılanmanın/değişikliklerin niteliğini, yasal dayanaklarını, ortaya konulan modeli kavramak kolay değildir.

Bu nedenle, emekli / deneyimli mülkiye başmüfettişi olarak; kamuoyunun aydınlatılmasına katkı sağlamak , değişikliklerin niteliği hakkında hakkında somut bilgi vermek için İçişleri Bakanlığındaki yapılanma temel alınmış, İçişleri Bakanlığı teşkilatının kuruluşu, görev ve yetkileri; Bakanlık personelinin kadro / atama / görevden alma durumlarındaki değişiklikler, araştırmacı / uygulayıcılara da kolaylık olması bakımından, dayanakları da gösterilmek suretiyle incelenerek bir rapora bağlanmıştır.

Ulaşılabilen saptamalar özet olarak aşağıya çıkarılmıştır.

II- İÇİŞLERİ BAKANLIĞININ KURULUŞ, GÖREV ve YETKİLERİNE İLİŞKİN DÜZENLEMELER

4-1984 yılından başlayarak yürürlükte olan Bakanlıkların Kuruluş  Görev ve Çalışma Esaslarına İlişkin 3046 sayılı Kanun’un adı Bakan Yardımcılarının Mali Hakları ve Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun” olarak değiştirilmiştir.

Kanunun; yeniden düzenlenmiş olan “bağlı / ilgili / ilişkili kamu kurum ve kuruluşlarının  Cumhurbaşkanlığı veya bakanlıklarla ilgilendirilmesi konusunda Cumhurbaşkanının yetkili olduğuna, bakan yardımcılığı konusuna ilişkin düzenlemeler dışında diğer (bakanlıkların kuruluş /görev ve çalışma esaslarına ilişkin) hükümleri tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır.

Bakanlıkların teşkilat görev ve çalışma usul ve esaslarını düzenleyen kuruluş kanunları yürürlükten kaldırılmış veya korunan / kaldırılmayan kimi hükümler eşliğinde adı değiştirilmiştir.

Bu bağlamda 3152 sayılı İçişleri Bakanlığı Teşkilat Kanununun da adı değiştirilmiş; yüksek disiplin kurulu, yatırım izleme ve koordinasyon başkanlığı aracılığıyla yürütülmekte olan il yatırım hizmetleri  dışındaki hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. İçişleri Bakanlığının merkez ve taşra yapılanmasında, görev ve çalışma esaslarında da  köklü değişikler yapılmıştır.

İçişleri Bakanlığı ve bağlısı kuruluşlar; yasal düzenlemeler (703 s. KHK) ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleri (CBK) ile yeniden yapılandırılmıştır.

Bu bağlamda;

4.01-İçişleri Bakanının, kuruluşun en üst amiri olduğu, bakanlık hizmetlerinin yürütülmesinden sorumlu olduğu, görev ve yetkileri konusunda yasal düzenleme kaldırılmıştır. Bu konuya ilişkin CBK’de bakanın görev/yetki ve sorumlulukları vb. düzenlemelere yer verilmemiştir.

 4.02-Mahalli idarelerin düzenlenmesi/yönlendirilmesine ilişkin çalışmalar Bakanlığın görev alanından çıkarılmıştır. Mahalli İdareler Gn. Md. lüğü, (Yerel Yönetimler Gn. Md. adıyla) Çevre ve Şehircilik Bakanlığına devredilmiştir. Görevde olan Mah. İd. Gn. Md. nün görevi yasa ile sona ermiştir. MİGM görev yapan memurlar ( MİAHS personeli hariç) Çevre ve Şehircilik Bakanlığına halen bulundukları kadro derecesi üzerinden atanmış sayılmıştır.[1]

Yerel Yönetimler Gn. Md. lüğünde kontrolör istihdam edilebilecektir.

(İçişleri Bakanlığına mahalli idareler kontrolörü istihdamı sağlayan CBK-4 ile yapılmış  değişiklikten sonra Mahalli İdareler Kontrolürlüğü Başkanlığının,  Çevre ve Şehircilik Bakanlığına devrinden vazgeçildiği ve  Bakanlık bünyesinde bırakıldığı anlaşılmaktadır.)

Bununla birlikte Anayasa’nın 127 md. uyarınca İçişleri Bakanlığının mahalli idareler üzerindeki vesayet yetkisinden kaynaklanan görev ve yetkileri devam edecektir. Bu bağlamda mahalli  idarelerin seçilmiş/atanmış organ ve üyeleriyle diğer kamu görevlileri hakkında inceleme/araştırma ve soruşturma işleri mülkiye müfettişleri tarafından yapılacaktır. Ayrıca mahalli idarelerin hesap ve işlemlerinin teftiş/denetim/soruşturmaları konularında da   mülkiye müfettişlerine görev verilmiştir.

4.03-Diğer bakanlıklar gibi  İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hk.Kanunundaki Bakanlığa bağlı (EGM / J. Gn. K / Sahil Güv. K. / Kamu Düzeni ve Güv. Müs. / Göç İdaresi Bşk.) kuruluşları gösteren madde yürürlükten kaldırılmıştır.

Bağlı kuruluşlardan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı Teşkilat ve Görevleri Hk. Kanun yürürlükten kaldırılmıştır. Müsteşarlik İçişleri Bakanlığına devredilmiştir.

6458 sayılı Kanunun Göç İdaresi Gn. Md. kuruluş, görev, yetki ve sorumluluklarını içeren hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır.

5902 sayılı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hk. Kanunun adı değiştirilmiş; kuruluş/görev ve yetkilerine ilişkin hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Bu arada Afet Bölge Koordinatörlüğü ile il koordinatörlüklerince yürütülen görevlerin ilgili mevzuat hükümlerine göre, il valilerince sürdüreceklerine ilişkin 3152 Kanuna ek madde de yürürlükten kaldırılmıştır.

EGM / J.Gn.K / Sahil Güv.K. kuruluş, görev ve çalışma esaslarına ilişkin hükümlere dokunulmamıştır.

Bağlı/ilgili/ilişkili/diğerleri olmak üzere toplam (54) kurum ve kuruluşun, kuruluş, görev ve yetkilerine ilişkin düzenlemeleri içeren CBK-4 çıkarılmıştır.

Bu kararname kapsamında İçişleri Bakanlığına bağlanan Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı ile Göç İdaresi Gn. Md. kuruluş, görev ve yetkileri de  düzenlenmiştir.

4.04-Bakanlık bünyesinde kurulu sürekli kurullar (Bakanlık Encümeni, Kaçakçılık İstihbarat ve Koordinasyon Kurulukapatılmıştır.

Bu tür kurullardan görevlerine devam edecek olanlar CBK ile gösterilecektir. CBK ile gösterilmeyen kurul / komisyon vb. ilişkin görev ve yetkiler Cumhurbaşkanlığı politika kurullarına veya CB’ınca yetkilendirilecek kurum veya makama devredilmiş sayılacaktır.

4.05- 3046 sayılı Kanunun bakanlıkların taşra teşkilatlarının kurulmasını düzenleyen temel hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. (Merkezi yönetimin taşra yapılanması, Anayasa’nın 126/2 maddesinde yer alan  “İllerin idaresi yetki genişliği esasına dayanır.” kuralı yönünden de önemlidir.)

Bu arada İçişleri Bakanlığı taşra teşkilatı olarak, 703 sayılı KHK ile büyükşehir belediyelerinin olduğu illerde kurulu tüzel kişiliğe haiz ve özel bütçeli Yatırım ve İzleme Koordinasyon Başkanlıkları (YİKB) yeniden yapılandırılmıştır. YİKB tüm illerde kurulmaktadır. YİKB tüzel kişiliği ve özel bütçeli olma özelliği kaldırılmıştır. Kamu idarelerince her türlü yatırım / onarım / yardım işleri de YİKB aracılığıyla yapılabilecektir. İlde kamu idarelerince yürütülmesi gereken yatırım ve hizmetlerde aksadığının kamu düzeni ve güvenliğinin olumsuz etkilendiğinin tespiti halinde söz konusu yatırım ve hizmetler YİKB aracılığıyla yapılabilecektir.

III-KADRO KURULMASI/İPTALİ  İŞLEMLERİ

5-1983 yılından beri yürürlükte olan (mahalli idareler hariç) 383 bini İçişleri Bakanlığı personeli olmak üzere toplam 3,4 milyon kamu personelini yakından ilgilendiren; tüm çalışanların kadro unvanı / sınıfı / kadro derecesi / kadro adedini gösteren; kurulmasının (ihdasının) ancak kanunla olabileceğini ve değişikliklerin bakanlar kurulu kararıyla yapılacağını düzenleyen 190 sayılı KHK yürürlükten kaldırılmıştır.

657 sayılı DMK/34 md. yer alan kadro ihdasına ilişkin hükümde yürürlükten kaldırılmıştır.

190 sayılı KHK eki cetvellerde yer alan kadrolar yeniden düzenlenerek altı ay içinde CBK eklenecektir.

Bu arada müsteşar / müsteşar yrd. ve merkez valiliği kadroları iptal edilmiş; iptal edilmiş, bu kadrolar bakanlıkların kadro cetvelinden çıkarılmıştır.

CBK-2’de yapılmış düzenleme ile bundan böyle kamu kurum ve kuruluşlarında kadro / pozisyon ihdası, iptali / değiştirilmesi ve kullanılması (doldurulması) işlemleri CB tarafından yapılacaktır.

IV-ATAMA / TERFİ / GÖREVDEN ALMA İŞLEMLERİ

Yürürlükten Kaldırılan veya Ek/Değişiklik Yapılmış Yasal Düzenlemeler

6-703 sayılı KHK ile yürürlükten kaldırılan, ek/değişiklik yapılmış yasal düzenlemeler aşağıya çıkarılmıştır.

6.01-1981 yılından beri yürürlükte olan bakanlıklar ve bağlı kuruluşlarda atama esaslarını düzenleyen 2451 ve 2477 sayılı kanunlar yürürlükten kaldırılmıştır.

6.02-1700 sayılı Dahiliye Memurları Kanununundaki (Kaymakamlık adayı sınavına giriş için bitirilmesi gereken fakülteler; mensupların sınav /atama usullerine yönelik) özel hükümler içeren düzenlemeleri yürürlükten kaldırılmıştır.

6.03-1949 yılından u yana yürürlükte olan  5442 sayılı İller İdaresi Kanununda bulunan valiliğe / vali yrd/il idare şb. başkanlıklarına / kaymakam atamalarına ilişkin (mülki idare amirlerinden valiliğe atanacakları 1. sınıf mülki idare amiri olması, merkez valiliğe atanma vb.) hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır.

Bunun yanı sıra valilerin hukuki durumları, görev ve yetkilerine ilişkin Kanunun 9. maddesinde  bazı ek / değişiklikler yapılmıştır. Bu bağlamda, (“Vali; ilde Devletin ve hükümetin temsilcisidir” ibaresi yerine) Valilerin; ilde Cumhurbaşkanının temsilcisi ve yürütme vasıtası olduğu; ilin genel idaresinden Cumhurbaşkanına karşı sorumlu olduğu,” ilçede kaymakamın (“hükümet temsilcisi” ibaresi yerine) “Cumhurbaşkanının idari yürütme vasıtası” olduğu şeklinde düzenlemeye gidilmiştir.

  6.04-657 sayılı DMK’da yapılmış “ucu açık” bazı ek/değişiklikler ile CBK ile yapılacak düzenlemelerin önü açılmıştır.

(Cumhurbaşkanı onayı ile yapılacak atamalarda Cumhurbaşkanı kararnamesinde öngörülen hizmet süresinin geçerli olacağı, taşra teşkilatında uzman çalıştırılabileceği, iş mevzuatına tabi veya sözleşmeli istihdamı, denetim elemanı istihdamı, kurumlar arası geçici görevlendirmeler, yerli / yabancı sözleşmeli personel istihdamı,iş mevzuatına tabi personel istihdamı, huzur hakkı ödemeleri; kadro / pozisyonları kaldırılan üst düzey yöneticileri atamaları hakkında CBK hükümlerinin uygulacağı;

Üst düzey kamu yöneticiliğine atanabilmek için CBK öngörülmüş koşulların taşınması gerektiği,

Kadroların CBK gösterildiği şekilde düzenleneceği vb. düzenlemeler yapılmıştır.)

6.05-3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunundaki (genel md. yrd. sayısı ve bu kadrolardan birine mülki idare amiri atabileceğine, EGM personelin seçim ve atanmalarına ilişkin özgün) bazı hükümler yürürlükten kaldırılmıştır.

6.06-KHK yayımlandığı tarihte Bakanlıkta, bakanlık müşaviri / danışmanlık kadrolarında bulunanların görevleri sona ermiştir.

(Bakan müşavirinin Bakanın görev süresi ile sınırlı olarak görev yapacaklarına ilişkin yasal düzenleme yapılmıştır.)

6.07-Belediyelerin kuruluşu/tüzel kişiliklerini yitirmeleri konusunda Danıştay görüşü alınması kaldırılmıştır.

Atama ve Görevden Alma

7-703 sayılı KHK ile yapılmış yasal düzenlemelerden sonra yürütme alanında atama usul ve esaslarına ilişkin konuları içeren CBK-3 çıkarılmıştır.

Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile getirilmiş düzenlemeler uyarınca:

7.01- İçişleri Bakanlığında bakan yardımcısı; merkez teşkilatındaki birim başkanları ( genel müdürler, teftiş kurulu başkanı, kurul başkanları vb.) ve valiler; Cumhurbaşkanı kararıyla atanacak ve görevden alınacaktır.

(Dolaysıyla bakanların bakanlığın en üst amiri olma, bakanlık hizmetlerinin yürütülmesi konularında yetkili ve sorumlusu olmaktan uzaklaştıkları; üst düzey yöneticilerden sadece müşavirlerini atama konusunda tam yetkili oldukları, dolaysıyla bakanlıkların “genel sekreteri” konumuna getirildikleri görülmektedir.)

Üst düzey yöneticilerin görev süresi Cumhurbaşkanının görev süresi ile sınırlandırılmıştır. Görev süresi bitenler yeniden atanabilecektir.

Bu görevlilerin sözleşmeli çalıştırılması olanağı da bulunmaktadır.

Daire başkanı, 1.hukuk müşaviri, mülkiye müfettişleri, genel md. yrd., yali yrd., kaymakam, bakanlık il md. ve il emniyet md. atamaları ise Cumhurbaşkanı onayı ile yapılacaktır.

Diğer görevlilerin atamaları ise Cumhurbaşkanı yrd., bakan veya diğer atamaya yetkili amirler tarafından yapılacaktır.

Diğer yandan üst düzey yöneticilik ile il/bölge md. kadrolarına, kamu personeli dışında beş yıllık özel sektör deneyimi olanlar da atanabilecektir.

 7.02-Görevleri sona eren ve görevden alınan üst düzey kamu görevlileri ile daire başkanları, genel md. yrd., il / bölge md.leri daha önceki kadrolarına, müfettişlik/ uzmanlık veya araştırmacı vb. kadrolarına (uygun boş kadro olmasa bile) atamaları yapılacaktır.

Atama ile bu görevliler için kadro ihdas edilmiş (kurulmuş) sayılacaktır. 

Görevden alınan ve emeklilik hakkını kazanmış üst düzey kamu görevlileri, yaş haddinden önce emekliliklerini talep etmeleri halinde, emeklilik ikramiyeleri %30- 50 fazlasıyla ödenecektir. Bu oran Cumhurbaşkanınca artırılabilecektir.

7.3-Kaymakam adaylığına giriş koşulları CBK ile ile yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenlemede bitirilmesi gereken fakülteler (hukuk hariç) yerine, fakültelerin belli bölümleri sayılmıştır. Bu arada kaymakam adayı alımı yapılacak alan genişletilmiştir.

Bu bağlamda fakültelerin uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, kamu yönetimi, işletme, iktisat bölümlerinin yanı sıra; maliye ve finans, sosyoloji, halkla ilişkiler ve tanıtım, psikoloji bölüm mezunlarına veya üniversitelerin sosyal bilimler, mühendislik fakülteleri ile tarih bölümlerinden lisans eğitimi aldıktan sonra kamu yönetimi vb. alanlarda lisansüstü eğitimi yapmış olanlara da kaymakamlık yolu  açılmıştır.

Konuya ilişkin usul ve esaslar yönetmelik ile düzenlenecektir.

Jandarma Gn.K /Sahil Güv. K. ve EGM Personeli

8-Jandarma Gn.K. / Sahil Güv. K. atamaları Cumhurbaşkanınca yapılacaktır.

Jandarma Gn.K / Sahil Güv. K.atanabilmek için general veya tuğamiral olma koşulu kaldırılmıştır.

Albaylıktan tuğgeneral / tuğamiraliğe terfiler, general ve amirallerin bir üst rütbeye terfileri, Jandarma / SGK yardımcıları, bölge komutanları, il jandarma k. atamaları Cumhurbaşkanın onayı ile yapılacaktır.

Astsb. / subay terfileri Bakan tarafından yapılacaktır.

Jandarma ve Sahil Güvenlik personelinden teğmen – albay rütbesinde olanlar yetersizlikleri halinde TSK mensupları gibi hizmet süresine bakılmaksızın T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümleri uygulanacaktır.

Jandarma ve Sahil Güvenlik K. personellerinin askeri görevleri sırasında işledikleri suçlar hakkında emrinde görev yaptığı askeri birlik personelini muhakeme etmekle görevli/yetkili mahkemede yargılanacaktır.
=======================================

Dostlar,

Genetiği Değiştirilmiş Kamu Yönetimi – GDKY
ve / veya
Genetiği Değiştirilmiş Mülki İdare – GDMİ

Biz de uzun yıllar sağık yönetimi hizmetlerinde bulunmanın yanı sıra, bir Mülkiyeli olarak birkaç noktaya dikkat ekmek istiyoruz; teknik değil, daha politik eksende irdeleme yapacağız.

Sayın Mahmut Esen dostumuzun E. Mülkiye Başmüfettişi olarak oldukça önemli irdelemeleri, raporlarına bu sitede daha önce de yer verilmişti.

Sn.Esen, bu raporunda hemen hemen hiçbir yoruma girmeksizin, getirilen köklü değişiklikleri birbiriyle bağlantılı biçimde teknik olarak sunmuştur.

Adını koymak gerekirse, Erdoğan’ın Başbakanlığı sırasında Kamu Yönetimi Reformu Yasası Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildikten sonra, parça parça yürürlüğe konmaya başlanmıştı. Sözde Kamu Yönetimi Reformu Yasası, küresel finans – kapitalin Türkiye’ye dayatmasıydı.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi ardından 2 yılda Anayasa Mahkemesinin denetlemeyi reddettiği çok sayıda OHAL KHK’sı ile zaten oldukça yumuşatılmış – sersemletilmiş ”TC”, bütünüyle başkalaştırılmaya hazır kıvama getirilmiştir. Anlaşılan şimdi, 24 Haziran 2018 seçimleri sonrası konjonktür iyice olgunlaşmış, tarihsel fırsat bir kez daha yakalanmış ve ”gecikme – kalan eksikler” fazlasıyla telafi edilerek, hatta tepkisel (reaktif) biçimde, ”gerekenler neredeyse bütünüyle”, tıpkı bir catharrsis temposuyla dipsomanik bir tutkuyla yapılmıştır… Çok sayıda kararname, yüzlerce madde içeren çok kapsamlı düzenleme metinleri ve kritik içerikler.. Örn. SGK’nın 703 s. CBK ile Sayıştay denetimi dışına alınması… (Sitemizde yazdık..)

Şimdiki durumda ise, kamu yönetiminin – mülki idarenin moleküllerine dek yapı ve işleyişinin son derece kapsamlı ve köktenci biçimde değiştirildiği, deyim yerinde ise kamu yönetiminin genetiğinin, DNA’sının değiştirildiği hatta yepyeni / bambaşka bir kamu yönetimi – mülki idare yapılanmasının / sistematiğinin metamorfoz ile getirildiği söylenebilir.

Genetiği Değiştirilmiş Kamu Yönetimi GDKY ve / veya Genetiği Değiştirilmiş Mülki İdare GDMİ kavramları rahatlıkla kullanılabilir kanısındayız. (Sancılı bir kavramsallaştırma çabası..)

Bırakılan en az ölçüde ölçüde kamu + anonim şirket yönetimi hibrit modelidir Türkiye’ye giydirilen post-modern otokratik giysi..

Okulumuz Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye’de ve öbür benzer okullarda, hukuk fakültelerinde ders içeriklerinde önemi düzeyde değişiklik, güncelleme zorunludur.

Bu köktenci (radikal) seçimlerin (tercihlerin) ülkemize neler getireceğini / götüreceğini zamanla deneyimleyeceğiz. Ancak CB makamının olağanüstü düzeyde yetkilendirildiği, denetiminin ise dengeleyici düzeyde orantılı bulunmadığı görülmektedir. Örn. CB’na TBMM üyelerinin soru sorması Anayasa ile engellenmiştir. TBMM eliyle, siyasal denetim bağlamında görevden alınması ve yargılanması süreçleri Anayasada neredeyse olanaksız düzeyde zorlaştırılmıştır. Üstelik CB’nın / Erdoğan’ın TBMM’de, Genel Başkanı olduğu çoğunluk partisi bile vardır, 2. Abdülhamit’e ve izleyen Osmanlı Padişahlarına bile çok görülen!

Bu boyutları ile düzenlemelerin, demokratik toplum düzeninin gerekleri ile uyumlu olmadığı, dolayısıyla en azından Anayasanın  2. maddesinde sayılan Cumhuriyetin değiştirilemez niteliklerine, ”demokratik hukuk devletine – güçler ayrılığına” açıkça aykırı olduğu çok nettir. Bu dokunulmaz madde, arkadan dolanılarak, hülle (yasaya karşı hile) ile değiştirilmiştir ve bu davranış TCK md. 309’da tanımlanan Anayasayı ihlal suçudur sivil darbedir.

Öte yandan, çok kısa sürede binlerce maddeyi bulan mevzuat düzenlemelerinin çıkarılıp Resmi Gazetede yayınlanabilmesi, önceden çok kapsamlı hazırlık yapıldığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu süreçte çok sayıda yerli – yabancı uzmanın çalıştırıldığı anlaşılmaktadır.

Oysa olağanüstü güçlü ve kapsamlı yetkilerin tek 1 insan tarafından gereğince ussal (rasyonel) kullanılabilmesi bilimsel ve fiziksel olarak olanaksızdır. Çağdaş yönetim, yetki devrine (delegasyona) dayanmakta ve kişiler yerine kurulları, giderek ülke – yöre halkının yönetime doğrudan katılmasını öngörmektedir. Temsili demokrasinin giderek katılımcı demokrasiye evrilmesi özendirilmektedir ve teknolojik altyapı bu dönüşümü desteklemektedir. İngiltere ve kimi Avrupa ülkelerinde cep telefonları ile seçmenler halkoylamasında oy kullanabilmiştir. Türkiye ise, 2 yüzyıllık demokratikleşme tarihinin kulvarlarında epey geriye savrulmuştur.

Yerel yönetimlerin yerinden yönetim ve yetki genişliği ilkelerine dayalı yönetimi de başta AYYÖŞ (Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı) ile öngörülmüş ve Türkiye bu Şart’a kimi sınırlı çekincelerle taraf olmuştur. Gelinen yerde otokratik rejim, 1876 gerisini çağrıştırıyor.

Erdoğan’ın ya da bir başkasının bu yapılanmada, devasa bir konglomerat olan kamu yönetiminde yönetimbilimsel erk ile / erkli bir yönetici olabilmesi akla ve bilime aykırı, bu yüzden de olanaksızdır. Dolayısıyla ucube ve yeryüzünde örneği olmayan, siyasal opportünizm gereği popülist adlandırmayla Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde Erdoğan yöneten değil, kısa sürede yönetilen konumuna sürüklenebilecektir.

Jonathan Swift’in ünlü öykü kahramanı Güliver’in, cüceler ülkesinde, her yanından dikiş ipliğinden kalın olmayan ipliklerle adeta kımıldayamayacak ölçüde sıkıca bağlanması örneği gibi..

Meraka değer olan ise, Güliver’in uyandığında, tam tutsak alındığını ve kımıldayamadığını hemen algılamasına karşın, Erdoğan’ın benzer çaresizliğini ne zaman algılayabileceği veya algılayamayarak, gecikerek daha da ağır bir kamu yönetimi hatta rejim bunalımına Türkiye’nin sürüklenip sürüklenmeyeceği (veya bundan kaçınamayacağı!) ağır ve de kritik sorunsalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 31 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Madde 104 yokmuş gibi davranmak

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Fakat kimsenin de umurunda değil. Umursaması gerekenler, “Devlete ne olduğu” konusu ilgi alanlarında değil gibi davranıyor. Niye derseniz, üç olasılık var:

-Ya devletin organizasyon yapısının değişmesinden daha önemli işleri var 
-Ya mevcut konumlarından oldukça hoşnutlar 
-Ya da milletin vekili olsalar da  gösterecekleri karşı çabaların sonuç getirmeyeceğini düşünüyorlar. Her 3 olasılık da birbirinden birbirinden hazin, birbirinden rahatsız edici.

 
“Nedir bu devletin temelinde yaşanan hukuksuzluk anayasa uygunluğu kuşkulu durumlar?” derseniz, anayasanın 104. maddesini hatırlatarak başlayalım. 
 
Anayasanın 104. maddesi yürürlükte değil mi?

104. madde neden kritik? Çünkü Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkilerini anlatıyor. 
Malum, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen yeni düzende, Başbakan ve Bakanlar Kurulu yok. Yürütme organının tamamını temsil eden Erdoğan, hükümet yerine geçerek istediği konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabiliyor. 
İşte madde 104, Cumhurbaşkanı’na kararname çıkarırken sınırlar çiziyor.
Üç adet net sınır var. Yürürlükteki anayasaya göre Cumhurbaşkanı şu 3 konuda Cumhurbaşkanı kararnamesi çıkaramaz: 

  1. Temel haklar, kişi hak ve ödevleri, siyasi hak ve ödevler 
  2. Anayasanın münhasıran yani “Sen bunu kanunla düzenleyeceksin” dediği konular 
  3. Kanunda açıkça düzenlenmiş konular. 

Bitmedi. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yasalarda farklı hükümler olması durumunda, Cumhurbaşkanlğı karanamesinin değil, yasanın hükümleri uygulanacak. 
 
1 numaralı CB kararnamesi 
Gelelim, bundan üç gün önce yayımlanan 1 Numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesine. 
O kararnameyle, devlet organizasyonu tümüyle değişiyor. Cumhurbaşkanlığı, idari ve mali yapıyı yeniden kurgulayıp inşa ediyor. Kurumları birleştiriyor, ayırıyor, bağlıyor, yeni kadrolar, kurullar ücretler, tahsis ediyor. İç politikayı, dış politikayı belirliyor. 
Peki bu kararnamede anayasanın hangi maddesine dayanıldığı yazıyor mu? 
Hayır yazmıyor. Oysa bu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi gökten vahiy yoluyla inmediğine göre kaynağını bir yerden alması gerekiyor. 

-Bunun da muhtemelen (!) anayasa olması gerekiyor.
Anayasa içinde de yüksek ihtimalle madde 104… 


-Bir başka olasılık ise bu kararnamenin, anayasanın OHAL rejimini düzenleyen 

119. maddesine göre çıkarılmış olması. 
Orada da Cumhurbaşkanı’nın olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda kararname çıkarabileceği yazıyor. (Bu maddede yasaları kaldırma yetkisi görmüyoruz.) 

Fakat Resmi Gazete’de yayımlanan 1 No’lu Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin anayasanın hangi maddesine dayanılarak çıkarıldığına ilişkin  bir bilgiye rastlayamıyoruz. Bu, kararnamenin kendi varlığıyla ilgili bir sorun.

Fakat asıl olarak 1 Numaralı kararname, fasıllar altında kurduğu – birleştirdiği bakanlıklar, kurullar ve ofisler dolayısıyla aslında yasayla düzenlenmesi gereken bir konuya el atmış durumdadır.

Bu yanıyla da 104. maddeye uygunluğu tartışma konusudur.

Anayasanın 104. maddesi yürürlükte olduğuna göre, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle ofis, kurul kurabilme keyfiyetinin kurumsal ve hukuksal bir zeminde yapılmasını beklemek, naiflik değildir.

Yetkisi budanmış da olsa TBMM üyesi milletvekillerinin, baroların bu temel konuda görüş bildirmesi, varlık nedenleriyle oldukça uyumlu olacaktır.
========================================

Dostlar,

HUKUKSUZ CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMELERİ ÜZERİNDEN YAPILMAK İSTENEN NEDİR??

Cumhuriyet gazetesinin değerli ve yürekli yazarı Sayın Çiğdem Toker, yerden göğe haklıdır.

Filli (eylemli, de facto) bir dayatma, başkalaştırma süreci içindeyiz.
Hiçbir sınır, kural, hüküm… tanınmıyor ve yaratılan karambolde ülkemizin yapısı moleküllerine dek ve büyük bir hızla, tartışılmadan, denetlenmeden, tek bir kişinin istenciyle / yönlendirilmesiyle köktenci biçimde değiştiriliyor..

Maliyet her bakımdan çok yüksek.. TBMM devre dışı, AYM felç.edilmiş, Danıştay teslim alınmış.. Basın çok büyük ölçüde sahibinin sesi..

Atılan adımların geri dönüşümü çok güç, yer yer olanaksız olabilir olabilir.

En önemli yitirimlerden biri, hukuk devletinin kırıntısının bırakılmamasıdır.Genel kuraldır; bir mevzuat metni çıkarılırken amaç, kapsam ve ardından DAYANAK gelir.. Sonra da tanımlar yapılır. Söz konusu mevzuat düzenlemesi burada Cumhurbaşkanlığı kararnamesidir. Bu yetki, 16 Nisan 2017 anayasa halkoylaması ile 6771 sayılı yasanın kabul edilmesiyle Cumhurbaşkanına verilen yetkilerdendir ve yeri Anayasanın 104. maddesidir (17. fıkra)
****

Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.
*****

Dolayısıyla tüm CB kararnamelerinin yasal dayanaklarının gösterilmesi ve Anayasal çerçeveye bağlı kalınması hukuk devleti olmanın zorunlu, kaçınılamaz gereğidir. Tersi keyfi yönetim, mutlakiyet ve anayasanın ihlali suçu olur..

Ülkenin kurumları, başta TBMM ve muhalefet partileri, Hukuk Fakülteleri, TBB, sivil toplum, basın.. içine sokuldukları “şok” durumundan bir an önce çıkmalı ve bu kabul edilemez duruma müdahale etmelidir.

Uyaralım;

  • Türkiye, geçelim tek adamı rejimini; bütünüyle keyfi, kuralsız, hukuksuz, despotik bir aile hanedanlığına sürükleniyor, sürüklendi..
  • Bir dernekte bile kurullarda yakın akrabalar yer alamazken, ülkenin hazine ve maliyesini damada teslim etmenin ne hukukta, ne siyaset etiğinde ne de moral değerlerde gerekçesi olabilir!

Türkiye ilkel bir kabile devleti değildir..

Hemen hemen tüm muhalefeti susturmuş olmak ve bunu fırsat / avantaj saymak ise çok daha büyük bir gaflettir.

Gidiş vahim ötesidir..

  • AKP = Erdoğan mutlaka sağduyu sınırlarına, hukuk içine çekilmelidir.

Epey oldu yazalı (26 Mart 2018),, lütfen tıklar mısınız??

ERDOĞAN 2019 SONRASINI DAVUL ÇALARAK İLAN EDİYOR!

Ne var ki, 2019’un 3 Kasım’ı beklenemedi büyük tufan için tasarım sahiplerince; zaman hızlandırıldı, 20 ay geriye çekildi genel seçimler; böyle emreyledi çalap!

Ancaaak; TL değer yitirmeye hatta erimeye devam ediyor, yoksullaştırma ve ülke emeğini küresel sermayeye ve yerli ortaklarına aktarma kesintisiz sürüyor.. Ve bu karambolde dikkatler başka yönlerde.. Saray’daki cülüs (tahta çıka!) töreninde, Anıtkabir ziyaretinde, Adnan hoca operasyonunda, Hacı Bayram camisindeki namazda, 1. Meclis’teki şovda…

Prof. E. Yeldan 13,5 yıl önce yazmıştı (Cumhuriyet, 12 Ocak 2005) :

  • Türk ekonomisi, yabancıların hizmetçisi oldu..
  • … gerek IMF’ye gerekse ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerine aktarılacak
    yeni kaynak arayışı içinde olan tarikatlar koalisyonu AKP‘nin kısa dönemde gerçekleştirmeye çabaladığı bir rant aktarımı ve güven tazeleme operasyonu…

Misyon sürüyor, sürdürülüyor; kadir-i mutlak tek adam – sultan – padişah – imparator – halife..
her ne olmak istiyorsan ol, var git egonu doyur ama benim rantımı sür – dür!

İşte lanetli senaryo bu-dur..

İyi de, nereye dek hey Lordum, bu malign algı yönlendirmesi nereye dek??

Her filmin bir “The End” i yok mudur?

Sevgi ve saygı ile. 13 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin nimetleri

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin nimetleri

sol.org.tr

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

AKP kadroları, patronlar ve iktidara bir biçimde yapışmış asalaklar, elbette yeni anayasayı savunurlar. Hepsinin çok sayıda nedeni var; “ülke otoban hızında yönetilecek…teşvikler hemen uygulamaya konulabilecek…patronların üzerindeki istihdam ve vergi yükleri kaldırılacak…ülkenin her karış toprağının ekonomiye kazandırılmasının önündeki engeller iyice temizlenecek…

Bu gerekçelere daha niceleri eklenebilir.

Ne yazık ki yağmaya “hukuk” statüsü ve gücü kazandıran Anayasa, geçtiğimiz yıl kabul edildi ve ne yazık ki hazırlayanlar, yeniden iktidar oldu.

Çok da üzülmeyelim. “Kazanırsak bu duruma son vereceğiz” diye bizlerden oy isteyenler Cumhuriyetin bütün birikimleri, değerleri, varlıkları, haraç mezat satılırken, ülke imam hatip okullarıyla, kuran kurslarıyla donatılırken, meclisteki güçlerinin azlığına sığınıp, olanı biteni seyretmekle yetiniyorlardı.

Umut tacirlerine kapılıp oyalamalarına izin vermeyelim.

Anayasanın değiştirilen kuralları, cumhurbaşkanının andiçtiği gün yürürlüğe girmiş olacak. Ama yürürlüğe girmesini sağlayacak düzenlemeler henüz çıkarılmadı. (AS: 6-7 Temmuz’da 699 ve 700 s. OHAL KHK’ları çıkarıldı..)

Bugün (4 Temmuz 2018) Resmi Gazete’de yeni anayasaya uyum sağlamak amacıyla yetki yasasına dayanarak çıkarılan 698 sayılı KHK yayımlandı. Çeşitli yasalardaki başbakan; heyet-i vekile; bakanlar kurulu, sözcüklerinin yeni anayasaya uyumlu sözcüklerle değiştirilmesi dışında düzenlemeye rastlanmıyor. Yetki yasasında tanımlanan yetki de tam olarak kullanılmamış. Bütün bunlar, yeni KHK’ların hazırlanmakta olduğunu gösteriyor.

Yeni düzenin nasıl bir şey olacağını sır gibi saklıyorlar. Ortalıkta bir örgüt şeması dolaşıyor yalnızca. Anlaşılan o ki, birkaç gün daha sızan bilgilerle yetinmek zorunda kalacağız.

Devleti nasıl yapılandıracaklarını heyecanla beklerken, isterseniz Anayasanın değiştirilen kurallarını yeniden gözden geçirelim. Belki gelecekte bir yararı olur.

TBMM’nin yasama yetkisi kısıtlandı. 

AKP kadroları, Anayasa değişikliklerini savunurken Meclisin yasama yetkisinin süreceğini ısrarla söyleyip durdular. Hatta “asli görevine dönüyor” yorumları yapanlarına bile rastlandı.

Oysa bu anayasayla Meclisin elinden devletin örgüt yapısını düzenleyici yasa çıkarma yetkisi alındı, Cumhurbaşkanına verildi.

Anayasanın 106’ncı maddesinde; “Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenir” denilmektedir.

Bu madde, devletin örgüt yapısının düzenlendiği konuların Meclise yasaklanması anlamına gelmektedir. Çünkü “CB kararnameleriyle düzenlenebilir” değil; “düzenlenir” sözcüğü kullanılmıştır. Başka bir organ, yani konunun asıl sahibi Meclis kullanırsa anayasaya aykırı sayılacaktır.

Anayasanın 104’ncü maddesiyle cumhurbaşkanına tanınan yetki 106’ncı maddede olduğu gibi Meclisi dışlamamaktadır ama yasama yetkisinin kısıtlanmasına ortam hazırlamaktadır.

104’ncü maddenin 16’ncı fıkrasında Cumhurbaşkanının isterse kullanabileceği CB kararnamesi çıkarma yetkisine ilişkin kurallar düzenlenmiştir.

Anılan fıkrada; “Cumhurbaşkanı yürütme yetkisine ilişkin konularda CB kararnamesi çıkarabilir”denilmektedir.

Devlet yönetiminde, her etkinliğin yürütmeyle ilişkisi vardır. Ve yeni anayasayla, yürütme yetkileri cumhurbaşkanında toplanmıştır. Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisiyle ilişkisi olduğunu öne sürüp her konuda düzenleme yapabilir. Verilen yetkinin ilkesi, ölçütü, sınırları belirsiz olduğu için kimsenin sesi çıkamaz.

Fıkrada CB kararnameleriyle düzenlenemeyecek konular sıralanmıştır. Buna göre temel haklar, kişi hakları, siyasal hak ve ödevleri; Anayasada özellikle yasa ile düzenlenmesi öngörülen konular ile yasalarda açıkça düzenlenen konularda CB kararnameleri çıkarılamayacaktır. Daha sonra aynı konuyu düzenleyen bir yasa çıkarılmışsa CB kararnamesi hükümsüz kalacaktır. Yasa ile CB uyumsuzluğunda yasa kuralına uyulacaktır.

Bu kurallar yasaya üstünlük verildiği algısı uyandırmaktadır. Oysa bir gariplik dikkat çekmektedir. Ortaya ölçüsüz, sınırsız kural koyma yetkisi konulmuştur ve kime verildiği belirlenmediği için isteyen kullanmaktadır.

Cumhurbaşkanının yetkisini kötüye kullanması karşısında yapılabilecekler sınırlıdır. Meclisin her ne kadar yasa çıkarıp CB kararnamelerini hükümsüz bırakabilme yetkisi bulunmakta ise de bu olanağın kullanılması kolay değildir.

Cumhurbaşkanı yasaları geri gönderdiğinde yeniden kabul edilebilmesi için nitelikli çoğunluk (AS: 301 vekil) aranmaktadır. Bulunsa bile aradan çok süre geçeceği için belki de iş işten geçmiş olacaktır.

CB kararnameleri cumhurbaşkanına KHK’lara oranla daha çok yetki tanımaktadır.

Adının kararname olması yanıltmasın, Cumhurbaşkanı kararnameleri, yasa gücündedir. Cumhurbaşkanına yetki yasasına gerek olmaksızın dilediği anda ve çok geniş bir çerçevede yasa gücünde düzenleme yapma olanağı sunulmuştur. Üstelik önceki dönem KHK’larından ayrı olarak Meclise denetim için gönderilmesi de gerekmemektedir.

TBMM’nin yürütme organını denetleme yetkisi kaldırılmıştır.

Yürütme erkini elinde tutan cumhurbaşkanı için siyasi sorumluluk öngörülmemiştir. Meclise hesap verecek kimse yoktur. Anayasada cumhurbaşkanı için yalnızca ceza sorumluluğuna ilişkin kurallara yer verilmiştir. Üstelik öngörülen kurallar öylesine zorludur ki; yargılatabilmek neredeyse olanaksızdır. (AS: 301 ile önerge, 360 ile Komisyona havale, 401 ile Yüce Divan’a..) Cumhurbaşkanlığı yardımcıları ile bakanlar da yargıya gönderilme olasılıklarına karşı anayasanın koruması altına alınmıştır.

Bugüne değin etkili olarak kullanılmamış olsa da yetkinin varlığı bile AKP kadrolarını ürkütmüş gensoru kaldırılmıştır.

Meclisin Bütçe hakkını kullanabilmesi olanağı kalmamıştır:

Parlamentonun, yürütme organına verdiği gelir elde etmek ve harcamak yetkilerini nasıl kullandığını denetlemesi, bütçe hakkı olarak adlandırılır.

Yürütme organı bütçeyi Meclise sunarken, beklenen gelirlerin tutarlarını ve yasal dayanaklarını; ödeneklerin hangi hizmet kalemlerine ne tür öncelikler gözetilerek dağıtıldığını açıklamak ve gelen soruları karşılamakla yükümlüdür.

Kesin hesap yasaları görüşülürken yetkinin doğru kullanılıp kullanılmadığı sorgulanır. Bu süreçte önemli ölçüde Sayıştay raporları esas alınır.

Yeni anayasayla bütçe hakkının kullanılabilmesi olanağı ortadan kaldırılmıştır. Çünkü Bütçe Meclise sunulmamakta; gönderilmektedir. Gönderen ise meclise karşı sorumlu değildir.

  • Bütçe, sanki Kafka’nın Şato adlı romanında betimlenen, diktatör eğilimler içindeki esrarengiz bir kontun şatosunda, sayısı belirsiz bürokratlarca hazırlanmış ve gereği yapılmak üzere Meclise gönderilmiş gibidir. Gönderilmiş olması yeterlidir. Kabul edilip edilmemesi önemli değildir. Reddedilse bile Anayasaya göre tutarlar yeniden değerleme oranlarıyla güncellenip harcanabilmektedir.

Kesin Hesap Yasası reddedilmiş olan İktidarların aklanmamış olduğu varsayılır. Ancak bu da önemsizdir. Çünkü Cumhuriyet tarihinde bu nedenle başı derde girmiş bir örnek bulabilmek olanaksızdır.

Bütçe denetlenemeyeceği için Parlamento adına denetim yapan Sayıştay da boşta kalmıştır.

Son sözümüzü söyleyelim:

  • Devlet kuralsızlaştırıldıkça Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemininin nimetleri artıyor. (04.07.2018)

=================================
Dostlar,

Doğrusu biz de çok kaygılıyız çooook..
Biz de bu ağır sorunu kezlerce yazdık..
Bunca geniş yetki denge – denetleme sistemi oluşturmadan tek 1 insana neden verilir?
600 MV neredeyse “süs” konumuna indirgenmiştir. Siyasal denetim yok gibidir.
Tarihin akışına ters bir ucube model Türkiye’ye dayatılmıştır.
Oysa tek insan yönetiminden meclisli meşrutiyete geçileli 150 yılı buluyoruz 1876’dan bu yana.

Üstelik Mecliste vekiller eliyle temsile dayalı demokrasi de ömrünü tamamlar ve doğrudan demokrasiye geçilirken Türkiye neden terine zorlanmaktadır??

Dileyelim ülkemizin çok fazla gözü – kafası kırılmadan bu dönemden dersler çıkarır ve olağan demokrasiye dönebiliriz.. Bunun için çok uğraşmamız gerekecek çoooook..

Yazık oluyor ülkeye.. Kaynaklar çarçur ediliyor, ülke deneme tahtası yapıldı; çağdaşlaşma ve kalkınma yarışından kopuyor, kopartılıyoruz.. Kamu yönetiminin, 1923’ten bu yana 95 yıllık birikimi çöpe atılıyor.. Sistem DNA’sına hatta DNA’nın moleküllerine dek değiştiriliyor ve tüm bunları 1 tek insan yapıyor..

Bunun adına post-modern mutlakiyet denmez de ne denebilir??
Üstelik şaibeli bir seçimle..

Her şey keşke bir karabasan (kâbus) olsa ve uyanıp kurtulsak..

Ne yazık ki gerçek ve kurtuluş gaflet uykusundan uyanıp savaşımla (mücadele ile) olacak..

Sevgi ve saygı ile. 08 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com