Diyanet İşleri Başkanı İslâm adına konuşamaz!

Diyanet İşleri Başkanı İslâm adına konuşamaz!

 

27 Nisan (2020) Pazartesi günü Cumhurbaşkanlığı hükümeti toplandı. Arkasından da Cumhurbaşkanı basına açıklama yaptı. Salgın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı’nın evi, Adana Büyükşehir Belediyesi Sahra hastanesi polemiği, muhalefetin yalancılığı, sağlık altyapısında nereden nereye gelindiği, Cumhuriyet döneminde gerçekleşenlerin 18 yıllık iktidarlarında yapılanlarla mukayesesi gibi konular AKP Genel Başkanı’nın konuşmasıydı. Bu kadar hayatı aksatan sorunlarla boğuşurken Kemal Kılıçdaroğlu için özel video hazırlatılması, salgın baskısı altında ekonomik sorunlarına çözüm bekleyen halka, CHP’yi eleştiren bu videonun izletilmesinin ne fayda sağladığı anlaşılamadı.

Diyanet İşleri Başkanı ile bazı barolar arasındaki polemik için çok sert, kesin ve keskin ifadeler kullanırken Cumhurbaşkanı şapkasını giydi. Sözlerin keskinliği kadar devlet açısından da çok önemli manaları vardı ancak açıklamanın tamamı içinde arka planda kaldı. Türkiye’nin yasaları açısından hukuk fakültelerinin ve bilim insanlarının ayağa kalkması gerekirken, tartışma İslâm karşıtlığı üzerine kilitlendi.

Cumhurbaşkanı, Başkanımız biliyorsunuz, bir açıklama yaptı. Bu açıklamasıyla sadece inancının, ilminin ve yürüttüğü görevinin gereğini yerine getirmiştir. Söyledikleri de sonuna kadar doğrudur. Elbette Diyanet İşleri Başkanımızın sözleri sadece kendini Müslüman olarak tanımlayan, İslam dairesinde gören kişiler için bağlayıcıdır. Kendini bu sıfatlarla tanımlamayanlar için söz konusu ifadeler sadece bir görüşten ibarettir. Bir defa burada şu gerçeği çok net görmemiz lazım, ülkemizde eğer İslam adına konuşması gereken birisi varsa, bir kurum varsa Diyanet İşleri Başkanlığıdır ve buranın Din İşleri Yüksek Kurulu vardır.

Diyanet İşleri Başkanımızın görüşlerine karşı kullanılan üslup, konu ve şahıs boyutunu aşıp doğrudan İslam’a yönelen kasıtlı bir saldırı hâlini almıştır. Zira Diyanet İşleri Başkanımıza yapılan saldırı devlete yapılan saldırıdır.

Konu, Devlete saldırı olarak nitelenmekle birdenbire devlet krizi hâlini aldı. Evet, bu bir devlet krizidir ancak kriz devletin bir kurumuna, kuruluş yasalarının ve anayasanın dışında bir görev yüklenmesinden çıkacaktır.

ÖNCE YASALAR…. TÖRE KONUŞUNCA KAĞAN SUSAR…

Devletin sadece Diyanet İşleri Başkanlığı ve başkanı değil başka herhangi bir kurumunda da İslâm (Din) adına konuşma yetkisi yoktur.

Anayasa’da; Giriş bölümü 5. fıkra: “… lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı

10: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

M. 15 2. fıkra: “kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz”

M 24 1. fıkra: “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
     5. fıkra: “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

Hükümleri çok açıktır.

633 sayılı Kuruluş Kanunu 1. maddesi DİB’nin, “İslâm Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere” kurulduğunu söyler. Yani sadece ilgili işleri yürütmek ve ibadet yerlerini yönetmek görevi tanımlanmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanı, “yürüttüğü görevinin gereğini yerine getirmiştir” ifadesi “İslâm dairesinde gören kişiler için bağlayıcıdır” ile birlikte değerlendirildiğinde bambaşka bir alana kaymaktadır. “Ülkemizde eğer İslam adına konuşması gereken birisi varsa, bir kurum varsa Diyanet İşleri Başkanlığıdır” sözleri de devletin şeklini değiştiren sonuçlara ulaşır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yürütme gücünü Cumhurbaşkanına vermekte, 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesinde de, “M 1-  (3) Cumhurbaşkanı, yetkilerinden bir kısmını gerektiğinde sınırlarını yazılı olarak belirterek astlarına devredebilir. Ancak devrettiği yetkiyi, gerek gördüğünde kendisi de doğrudan kullanabilir.” demektedir. Kararname ve Cumhurbaşkanının açıklamalarından, yürütme gücünün bir kısmının DİB’na verildiği anlaşılmaktadır. Peki, bu durumda “Ülkemizde… İslâm adına konuşma yetkisi” –varsa ki bence yok  aslî sahibi tarafından da kullanılacak olursa sonuç ne olur?

Diyanet ilk yürütme yetkisini, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için yapılan referandumdan sonraki ağustos ayında, nikâh kıyma görevinin verilmesiyle aldı. Bu husustaki yazım Millî Düşünce Merkezinin internet sitesinde Tarih tekerrür etmemelidir başlığı ile yayımlandı.

YA MÜSLÜMAN NE DÜŞÜNÜR?

İslâm adına yalnızca Diyanet İşleri Başkanı değil, başka hiç kimse veya makam sahibi de İslâm dini adına konuşamaz. Çünkü İslâm bireylerin dinidir. Ruhban yani aracı da yoktur. Müslüman doğrudan Allah ile irtibat kurar. Duası aracısız, ibadeti aracısız, imanı aracısızdır.

Müslümana en büyük kötülük “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” saçmalığı ile yapılmıştır. Bu şekilde kandırılan Müslüman efendisinin(!) artan yemeğini yer, ağzını sildiği peçetesini saklar, abdest aldığı suyu içer… Sonra da onun talimatı ile devletine başkaldırır ve başka Müslümanların ölmesine veya sakat (AS: engelli) kalmasına neden olur. Bütün bunlara da alnı secde gördüğü, aynı menzile yüründüğü için göz yumulur. Ve böyle yüzlerce şeyh (cemaat ve tarikat) ve yüzbinlerce mürit ortaya çıkmıştır.

Cumhurbaşkanı “Diyanet İşleri Başkanımızın sözleri sadece kendini Müslüman olarak tanımlayan, İslâm dairesinde gören kişiler için bağlayıcıdır. Kendini bu sıfatlarla tanımlamayanlar için söz konusu ifadeler sadece bir görüşten ibarettir.” demiştir. Bahse konu, sadece hutbedeki tartışmaya konu olan sözler değil, insanların nasıl ve neye inanacağı ile ilgilidir. Bu ülkede Diyanet İşleri Başkanı’nın söyledikleri veya söyleyecekleriyle kendisini bağlı hissetmeyen, onu dini hüküm verme makamı olarak görmeyen milyonlarca Müslüman var. Bütün Müslümanların DİB ile bağlı olduğunu söylemek doğru değildir. Kaldı ki her bir Müslüman inandıkları için söz söyleme hakkına sahiptir. Hiç kimse de ona benim söylediğim gibi inanacak ya da yaşayacaksın diyemez.

  • Bu millet, kendi dininde papa, patrik, Ayetullah kabul etmez, İslâm’da böyle bir makamın bulunmadığına iman etmiştir.

Bakara Suresi 119. Ayet “Doğrusu biz seni Hak (Kur’an) ile müjdeleyici ve uyarıcı gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.” buyurmaktadırMüşrikler veya Müslüman olmayanlar demiyor, cehennemliklerden bahsetmekte. Yani Cenab-ı Hak Peygambere, sözünün bağlayıcılığı yetkisini vermemiştir. Peki, Allah’ın Resulüne vermediği hak ve yetkiyi, bir kulun, görevlendirdiği veya görevinden alabildiği başka bir kula veriyor olmasını nasıl izah edebiliriz?

Bu konu ile ilgili daha geniş değerlendirme Millî Düşünce Merkezinin internet sayfasındaki “Muhafazakâr Demokrasi, Din, Siyaset ve İslâm” yazımda yer almaktadır. Kanaatim o ki bütün bu gelişmeler Cumhurbaşkanının açıklamasındaki “Önümüzdeki dönemde tüm dünya ile beraber ülkemizde de özellikle siyaset alanında yeni bir dönemin kapıları aralanacaktır” cümlelerindeki menzille doğrudan alakalıdır. (AS: ilişkilidir)

23 NİSAN’DAN GÜNÜMÜZE

23 NİSAN’DAN GÜNÜMÜZE

Suay Karaman

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun 100. yıldönümünü kutlarken, özgürlük ve bağımsızlığımızı borçlu olduğumuz ülkemizin kurucusu, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın büyük başkomutanı, eşsiz liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü ve tüm silah (AS: ve dava) arkadaşları ile devrim şehitlerimizi en derin saygıyla, şükranla ve özlemle anıyoruz.

100 yıl önce açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kökeni, Ulusal Kurtuluş Savaşı’na dayanmaktadır. Mustafa Kemal’in önderliğinde, dünyada ilk kez emperyalist devletlere karşı zafer kazanılmıştır. Bu meclis, hem ülkemizin kurtuluşuna, hem de yeni bir devletin kuruluşuna öncülük eden tarihi bir olguya sahiptir. Çürümüş ve yozlaşmış bir imparatorluktan yepyeni bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, demokratik ve laik bir yönetim biçiminin gerçekleşmesi, çağdaş ve aydınlık bir yaşam biçiminin belirlenmesi ve bunun için yapılan tüm yenilikler, 23 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal’in liderlik ettiği Büyük Millet Meclisi’nin attığı adımlarla gerçekleşmişti.

23 Nisan 1920 Cuma günü Büyük Millet Meclisi törenle ve dualarla açıldı. Ertesi gün ilk toplantıda Mustafa Kemal Paşa oybirliğiyle Büyük Millet Meclisi başkanlığına seçildi. Yaptığı konuşmada “Büyük Millet Meclisi’nde beliren ulusal irade, yurdun yazgısına doğrudan doğruya el koymuş olup, onun üzerinde hiçbir güç yoktur.” dedi. Mustafa Kemal Paşa’nın bu konuşmasının özü kurulan yeni devletin diktayı ve tek adamlığı değil, hukuk ve çağdaş demokrasiyi hedeflediğini göstermektedir.

Mustafa Kemal Paşa’nın hazırladığı Halkçılık Programı, 18 Eylül 1920 tarihinde Büyük Millet Meclisi’nde okundu:

”1. Türkiye halk hükümeti ile yönetilmelidir,

  1. Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur, yönetim yolu halkın doğrudan doğruya kendisi yönetmesi temeline dayanır,
  2. Büyük Millet Meclisi hükümeti, halkın karşı karşıya bulunduğu sefalet nedenlerini gidererek, mutluluk ve yaşam düzeyinin yükseltilmesini temel ilke sayar.”

Mustafa Kemal Paşa, cumhuriyetin ilanına giden yolda yaptığı her konuşmada, yeni yönetim şeklinin dayandığı ilkenin Halkçılık olduğunu, demokrasinin ve ulusal egemenliğin vazgeçilmez olduğunu ifade etmiştir. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından kurulan genç Türkiye Devleti, az zamanda çok ve büyük işler başarmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, 1 Kasım 1930’da Büyük Millet Meclisi açılış konuşmasında şunları söylemişti: “Ülkenin yazgısında tek yetki ve güç sahibi olan Büyük Millet Meclisi, bu ülkenin düzeni için, iç ve dış güvenliğini sağlamak ve korumak için en büyük güvencedir. Büyük milli sorunlar şimdiye kadar ancak Büyük Millet Meclisi’nde çözümlendi. Gelecekte de yalnız oradan kesin önlemler sağlanabilecektir. Türk Milletinin sevgi ve bağlılığı her zaman Büyük Millet Meclisine yönelmiştir ve hep oraya yönelecektir.”

Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra Halkçılık ilkesi de, ulusal egemenlik de gerçek anlamlarından uzaklaştırılarak, farklı konumlara çekilmiştir. Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından 90 yıl sonra 12 Eylül 2010 halk oylaması ile “ileri demokrasi” kandırmacasıyla, özgürlükler kısıtlanmış, yargı bağımsızlığı yara almıştır.

16 Nisan 2017 halk oylamasında, Yüksek Seçim Kurulu’nun son dakika golü  mühürsüz oy pusulalarının geçerli kabul edilmesiyle ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen tuhaf bir sisteme geçilmiştir. Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 100. yıldönümünde, Ulusal Kurtuluş Savaşını kazandıran ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetimi yerine, siyaset biliminde benzeri olmayan Cumhurbaşkanlığı yönetiminin çok büyük olumsuzluklarını yaşamaktayız.

Cumhurbaşkanının partili olmasıyla, bu makam iç siyasette herkesi kucaklayıcı bir makam olmaktan çıkmıştır. Bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisi fiilen etkisizleşmiştir. Yürütme erki Cumhurbaşkanı ve bakanlar, Meclise karşı sorumsuzdur. Demokrasinin olmazsa olmazı olan güçler ayrılığı ilkesi fiilen yok sayılarak, Anayasa Mahkemesi etkisizleştirilmiş, bağımsız yargı tümüyle yok edilmiştir. Ülkemiz artık Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile yönetilmektedir.

  • Ülkemizde adı konmamış bir sivil darbe yaşanmaktadır.

Meclisin kuruluşunun 100. yılında ulusal egemenlik, tam bağımsızlık bitirilmiş, Halkçılık ilkesi yok edilmişken, 23 Nisan 1920’de kurulan Büyük Millet Meclisi, anılarımızda yaşamaktadır.

Cumhuriyetin 100. yılına girerken, genel durum ve görünüm hiç iyi değildir. Ulusun kendi kendini yönettiği ulusal egemenlik kavramı uzun yıllardan beri yok sayılmaktadır.

  • Demokrasi bitmiş, yerine tek adam diktatörlüğü getirilmiştir.

Ancak her durumda mücadeleye devam etmek gerekmektedir. Ulusal egemenlik, tam bağımsızlık, emperyalizm karşıtlığı ilkelerinde birleşerek, Kemalist ilke ve devrimleri özümseyenlerin bir araya gelerek yapacağı mücadele sonunda, bu karanlık gidişten aydınlığa çıkmak olasıdır.

TÜRK MİLLETİNE

TÜRK MİLLETİNE

Çoban Ateşi Hareketi Genel Başkanı
Rifat Serdaroğlu

Dünya, çok ciddi sonuçları olabilecek bir virüs salgını ile karşı karşıyadır. Ülkemizin de içinde bulunduğu bu durum, hepimizin el ele vermemizi gerektiren ulusal ve uluslararası bir sorundur.
Bu sorunun boyutlarının yakın gelecekte başımıza neler getireceği, ülkeyi ve dünyayı nelerin beklediği gerçekten çok belirsiz ve vahimdir.

Yapılan bilimsel araştırmalar sonucu görünen şudur:
Virüsün etkileri Temmuz ayında azalacak, ancak Ekim ayında daha şiddetli olarak ortaya çıkacaktır. Aşı çalışmalarının sonuçlanması en iyimser şartlarda 18 ay dolayında olacaktır.

  • Ölümlerin artması, insanları bekleyen açlık-kıtlık olasılığı ve yoksulluk, beraberinde yağma-talan- sokak eşkıyalığına yol açacak, can ve mal güvenliği tehlikeye girecektir.

Olayın bu boyutlara gelmesini önlemek için dünya, Birleşmiş Milletler düzeyinde, tüm dünyada uygulanacak genel önlemleri almalı ve takibini yapmalıdır.

Türkiye özelinde gördüğümüz şudur :
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini uygulamaya çalışan gerek seçilmiş Siyasetçilerin gerek atanmış Bakanlarının gerekse de Bürokratlarının yani devletimizin, böylesi biyolojik saldırılara karşı herhangi bir hazırlığı, planlaması maalesef yoktur.
Türk Ordusunun bu konudaki hazırlıkları da “Kozmik Odaya” FETÖ’nün sokulması ile yok edilmiştir. Kurumlar arasında bir uyum bulunmamaktadır. Bu durum hem kaynak israfına, hem de istismara yol açmaktadır.

Türk Devletini şu an yönetenler derhal akıllarını başlarına almalı, salgın olayını “Siyasi Çıkar” sağlama çabalarından çıkarmalı, kurumları ve insanları bölmekten çekinmeli, hayal ile iş yapmaktan vazgeçmeli, tüm kurumları-belediyeleri-STK’ları kapsayan,

  • Bilimin-uzmanların öncülüğünde bir “Ulusal Plan” ortaya koymalıdır.

Böylelikle, çok başlılık ve israf önlenecek ve destekler gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmış olacaktır.

Bunlar yeter mi? Elbette ki yetmez!
Bizler, sorumlu bireyler olarak üzerimize düşeni, şikayet etmeden yapmalı, sağlık ve hijyen kurallarına tam olarak uymalıyız

Çoban Ateşi Hareketi Gönüllüleri olarak önerdiğimiz, “Harcama Yönünden Sosyo-Ekonomik Tedbirler”  ve “Gelir Artırıcı Tedbirler” çalışmamızı kamuoyumuza takdim ediyoruz;

Harcama Yönünden Sosyo-Ekonomik Tedbirler                  :

1)Bu mücadeleden başarıyla çıkmak için, 15/ Nisan/ 2020 ile 15/ Temmuz/ 2020 arasındaki üç ay boyunca ülkede her şeyin dondurulması gerektiğini düşünüyoruz.

2)Bu sürede hiçbir Banka, 15/ Nisan/ 2020 tarihine kadar olan bireysel ya da ticari kredi ve kredi kartı borçlarına ana para aynı kalmak kaydı ile faiz çalıştırmamalı ve ödemeler 15/Temmuz 2020’den sonra kendi orijinal tarihlerinde başlamalıdır. (Hazine Maliye Bakanlığı-BDDK-Bankalar Birliği)

3)Geliri 2.500 TL altındaki ailelere, üç ay boyunca Elektrik-Su-Gaz bedava verilmelidir. (Geçmiş yıl ortalamaları kadarı ücretsiz olacak. Bunu geçenler aradaki farkı ödeyecek) (Enerji Bakanlığı-EPDK-BOTAŞ-Dağıtım Şirketleri-Belediyeler)

4)Ev ve İşyeri sahiplerinden üç ay için kira almamaları istenecektir.
Kiracılarından kira bedeli almayan kişi ve kuruluşlar, mülklerinin bir yıllık gelir vergisinden muaf tutulmalı, devlet de kiradan stopaj talep etmemelidir. Belediyeler 2020 yılı emlak ve çevre vergisi almamalıdır. (Gelirler Genel Müdürlüğü-Belediyeler Birliği)

5)Tahmini sayısı, 4 Milyon hanede oturan yoksul ailelerimize e-devlet kayıtlarından bakılarak üç ay, ayda 1.500 TL nakit yardım yapılmalıdır.(Hazine ve Maliye Bakanlığı-Valiler-Kaymakamlar-Belediyeler-Muhtarlar)

6)Hiç kimsenin işçi çıkarmasına izin verilmemelidir. 3 ay sonra her şey sıfır noktasında olduğu yerden başlatılmalıdır. (Çalışma Bakanlığı-Sendikalar)

7)Hammadde ithalatında vergi alınmamalı, ihracatta teşvikler aynen devam etmelidir. (Ticaret Bakanlığı-TÜSİAD-TOBB)

8)Borsada hızlı düşüş yaşayan sektörlerin, fırsatçıların (Özellikle Yabancıların) eline geçmesini önlemek için gerektiğinde devlet, hisse almalı şirketlerimizin durumu düzeldiğinde bedeli karşılığında sahibine devretmelidir.(Maliye Bakanlığı-BİS)

9)Başta Kanal İstanbul olmak üzere, tüm kamu yatırımlarından
2020 yılı için vazgeçilmelidir. Devam edenler ÜÇ AY süreyle durdurulmalıdır. (Cumhurbaşkanlığı)

Gelir Arttırıcı Tedbirler                                 :

1)Bugüne kadar imtiyazlı vergi olanağına sahip Kuyumculuk ve Değerli Taş Firmalarından, 2019 Mali yılı sonuçlarına göre yıllık
50 Milyon TL satış geliri elde eden şirketlerden %5,
20 Milyon TL satış geliri elde eden şirketlerden %2,5,
1 Milyon TL elde edenlerden de %1 olarak ve BİR defaya mahsus olarak “Dayanışma Vergisi” alınmalıdır. (Maliye Bakanlığı-TOBB)
Ayrıca, yıllık 250 Bin TL üstünde gelir gösteren iş dünyasından ve şahıslardan, BİR defaya mahsus olmak üzere, 2019’da ödedikleri verginin %5’i tutarında yardım yapması talep edilmelidir.

2)BİR Milyon TL üzerinde değere sahip YAT-Lüks Otolardan BİR defaya mahsus olarak, değerinin %5’i tutarında Dayanışma Vergisi alınmalıdır. Ayrıca Lüks Tüketim mallarının ithalatından da üç ay boyunca aynı oranda vergi alınmalıdır. (Maliye Bakanlığı-İç İşleri Bakanlığı)

3)Kamudaki araç kullanımına sınır getirilmelidir. Bakanlar dışında hiçbir devlet memuru, makam aracı kullanmamalıdır. (Devlet Denetleme Kurumu)

4)Her türlü Vakıf ve Dernek-Cemaatlere aktarılan yardımlar kesilmelidir. Bunların menkul-gayrimenkulleri ile nakit kaynaklarının %50’si Hazineye aktarılarak, virüsle mücadelede kullanılmalıdır.

5)Hazine garantisi verilerek inşa edilen otoyol-köprü müteahhitlerine bu yıl ödenmesi gereken bedelin ödenmeyerek, önümüzdeki yıllara yayılmalıdır.

6)Sosyal Yardım Fonundaki 70 Milyarın Üç aylık tutarı 17,5 Milyar TL etmektedir. Bu para virüs salgını için kullanılmalıdır.

7)Devlet, şahıs ve şirketlerin bankalardaki vadeli hesaplarından ANA PARASINA DOKUNMADAN, üç aylık faizini borç olarak almalıdır. Bu alınan borcun iadesi 2021 yılında yapılmalıdır.

8)Tüm bu önerilerin görüşüleceği yer, Ekonomik ve Sosyal Konseydir. Tasdik yeri ise TBMM’dir. Arzu edilirse, deneyimli arkadaşlarımızla katkı koyacağımız bilinmelidir.

Bu yollarla elde edilecek gelir, yoksullara dağıtılan paranın yanı sıra, TARIMDA KENDİ KENDİMİZE YETMEK için, üretilen ürün üzerinden, çiftçiye ALIM GARANTİSİ verilerek, tüm tarım girdilerinde %50 İNDİRİM olacak şekilde kullanılmalıdır. Kalan miktar, artan sağlık harcamalarının karşılanmasında, stratejik şirketlerimizin desteklenmesinde kullanılmalıdır.

9)Son olarak tüm bu tedbirleri ve harcamaları içeren ve Bakanlar Kurulunu yetkilendiren, ÜÇ AYLIK bir GEÇİCİ BÜTÇE yapılmasını ve bu bütçenin TBMM’de onaylanmasını öneriyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanı;
Bugünkü sistemde siz onay vermezseniz, bu önerilerimizin gerçekleşmeyeceğini biliyoruz.
Siz de lütfen şunu bilin;
Böylesine açık ve geliştirilebilir nitelikteki ve ayakları yere basan önerileri hayata geçirmek, genel ve yerel her kurumumuzu ve tek-tek her insanımızı bu mücadeleye katmak sizi küçültmez.
Aksine büyütür. Atalarımızdan bizlere kalan çok değerli bir söz vardır; “Taç Giyen Baş Akıllanır” diye!
Sorumluluk ve yetki sizde. Ya bu önerileri veya daha iyilerini yapar Türk Milletini bu zor günlerden çıkarırsınız ya da yalnızca AKP Genel Başkanı olarak davranır ve yıkıma neden olursunuz.

Çoban Ateşi Hareketi olarak, 15 Temmuz 2020’ye kadar muhalefet görevimizi askıya alıyoruz. Başarılı olursanız, sizi alkışlarız.
Bu önerilerimizi tartışmadan reddederseniz ve insanlarımızın ölümüne, işlerini kaybetmelerine, yoksullaşmalarına sebep olursanız, 15 Temmuz 2020’den sonra, şimdiye kadar görmediğiniz şiddetteki muhalefet hareketini başlatırız.

Karar sizin, takdir Yüce Türk Milletinindir.

  • Ne Mutlu Türküm Diyene ve Sözünden Dönmeyene!
    08 Nisan 2020

Siyasi ayak açıkta!

Siyasi ayak açıkta!

FİKRİ SAĞLARFİKRİ SAĞLAR
BİRGÜN
11.02.2020

 

15 Temmuz 2016 hain FETÖ kalkışmasının üzerinden neredeyse 4 yıl geçti. Bu süreçte başta Türkiye’nin rejimi olmak üzere çok şey değişti.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında;

– laik demokrasi askıya alındı,
– sosyal hukuk devletinden vazgeçildi,
– ekonomi çöktü ve
– ülkede paylaşım adaleti kalmadı
– dolayısıyla siyasete olan güven de yok oldu.

– yargı, yasama ve yürütme tek elde toplandı…
– üstelik bu tek adam AKP’nin genel başkanı.
– Artık kentin AKP’li il başkanını, valisini, Cumhuriyet Başsavcısı’nı ve yüksek yargı organlarını da aynı kişi belirliyor.

  • Yani şimdi, ülkeyi tek kişi istediği gibi yönetiyor.

Bu 4 yıl içinde FETÖ mensubu binlerce hâkim, savcı, general, amiral, subay, asker, akademisyen, bürokrat ya da iş insanı yakalandı. Yargılandı. Tutuklandı.

  • Ama FETÖ’cü siyasi ayak bulunamadı!?

Devlette Generali, hâkimi, savcı ya da müsteşarı, daire başkanı, amir ya da memuru görevlendiren, tayinlerinde imza atan siyasiler nerede?

Bu soruyu iktidar hiç yanıtlamadı!

İlker Başbuğ’un; Meclis’ten bir gecede geçirilen, “Asker kişilerin Özel Yetkili Mahkemelerde (ÖYM) yargılanmasına ilişkin yasayı kim hazırladı? Sorusuyla birlikte siyasi FETÖ’cüler ülke gündemine yeniden oturdu!
Ve bu Gündem AKP ve MHP’de müthiş telaş yarattı.

Öncelikle AKP ve MHP, TBMM’de kurulan “15 Temmuz Komisyonu Raporunu” neden AÇIKLANMADIĞININ hesabını vermelidir! Kumpas davaları mağduru ve 26. Dönem İstanbul Milletvekili Dursun Çiçek’in bu konuda gönderdiği iletiyi sizle paylaşmak isterim.

Sevgili Sağlar;

İlker Başbuğ’un talep ettiği açıklamadan önce, ÖYM yasasının çıkarılış sürecini hatırlayalım.

– 12 Şubat 2009 günü Taraf Gazetesi, askerlerin sivil savcılar tarafından soruşturulması için bir yazı kampanyası başlatır…
– 26 Haziran 2009 günü gece baskını ile AKP, TBMM’de CMK/250 son maddede değişiklik yapan “Asker kişilerin sivil mahkemelerde yargılanmasını” sağlayan yasayı Meclisten geçirir.

21 Ocak 2010 günü Taraf Gazetesinde Sahte Balyoz belgeleri yayınlanır.
Savcılar soruşturma başlatır. Sonrasında havuz medyasının adeta linç eden
yalan haberleriyle birlikte davalar sürer.

  • 17-25 Aralık 2013’de FETÖ AKP iktidarını da hedef alınca,
  • milletvekili ve Başbakan danışmanı Yalçın Akdoğan, Erdoğan adına “Türk Ordusuna kumpas kurulduğunu” açıklar, Böylece Kumpas Davaları çöker!

*****
Dursun Çiçek iletisinde, bu kumpası kuran FETÖ’nun siyasi ayağının bulunması için ANKARA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA Suç Duyurusunda bulunduğunu da eklemiş.

Dilekçe özetle şöyle;

“… Binlerce masum askeri ve Cumhuriyet aydınını emperyalizmin maşası FETÖ’nün talimatlarına göre yıllarca mağdur eden ve devlet kadrolarından tasfiye eden FETÖ yargısına mahkûm eden ve anayasaya açıkça aykırı olan söz konusu gece yarısı FETÖ Operasyonunun gerçekleşmesinde özel bir çaba gösteren; dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin-Hatay, TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İYİMAYA-Ankara, Kanun Telifinde imzası bulunan Bekir Bozdağ-Yozgat, Ahmet Aydın-Adıyaman, A. Müfit Yetkin-Şanlıurfa, Mustafa Elitaş-Kayseri, Yahya Doğan-Gümüşhane, Mehmet Ceylan-Karabük hakkında soruşturma açılmasını, FETÖ suç örgütünün yargı ayağındaki militanlarının istismar ettiği söz konusu önerge ile ilgili olayın arka planının ve hazırlık safhasında görev alanlarının açığa çıkarılmasını,

Eli kanlı FETÖ suç örgütünün TSK içinde yargı operasyonları ile icra ettiği tasfiyelerle kendi militanlarına yer açması ile 15 Temmuz kanlı darbe girişimine giden süreçle ilgili “Deliler” bölümünde yer alan çoğu yargı kararı haline gelen somut ve hukuki delillerin toplanmasını ve değerlendirilmesini,

Emperyalizmin hizmetinde olduğu yargı kararları ile kesinleşen FETÖ suç örgütünün, 15 Temmuz kanlı darbe girişimine giden hain süreçte, darbe girişimine yönelik en önemli ve somut eylemlerinin başında gelen söz konusu gece yarısı FETÖ destekli operasyonda görev aldığı TBMM Tutanağı ile sabit olan FETÖ suç örgütünün siyasi ayağı hakkında dava açılmasını saygı ile arz ve talep ederim.

Her şey açık!

Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi ve İdari Yapıya Etkisi

Araştırma Makalesi :
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi ve İdari Yapıya Etkisi

(AS: Bizim irdelememiz yazının sonundadır..)

Ozan ZENGİN
Dr. Öğretim Üyesi
Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye

Öz
Bu makale, 2018 yılı Temmuz ayı itibarıyla parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçen Türkiye’deki değişimi ilk olarak siyasal yapı, sonrasında da idari yapıdaki dönüşümler çerçevesinde incelemektedir. Çalışmada, yeni sistemde Cumhurbaşkanına verilen yetkiler ortaya konarak analiz edilmektedir. Cumhurbaşkanına asli düzenleme yetkisi veren ve özerk bir alan tanıyan Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile merkezi yönetimi bünyesine katan yeni Cumhurbaşkanlığı teşkilatı ayrıntılı irdelenmektedir. Çalışmanın son kısmında ise özellikle siyasal sistemin niteliği açısından ABD Başkanlık Sistemi ile karşılaştırma yapılarak okuyucuya toparlayıcı bir değerlendirme sunulmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Amerika Birleşik Devletleri
***

Presidential System and Its Effect On The Administrative Structure in
Turkey

Abstract
This paper analyzes the changes in Turkey which transitioned to the presidential system from a parliamentary system as of July, 2018, first in terms of political structure; then in terms of the transformations in the administrative structure. In this study, the powers given to the President in the new system are revealed and analyzed. The Presidential Decrees, which give the President the authority to primary regulation and grant an autonomous field and, the new Presidency organization that swallows the central administration are studied in detail. In the last part of the study, a comprehensive evaluation is presented to the reader by making comparison to the USA Presidential System, especially in terms of the qualification of the political system.

Keywords: Presidential System in Turkey, Presidential Organization, Presidential Decree, United States of America

Giriş
Türkiye, 13. Cumhurbaşkanı’nın yemin edip göreve başlamasıyla resmi olarak 9 Temmuz 2018’de başkanlık sistemine geçmiştir.2 17 Nisan 2017 referandumu sonucunda kabul edilen anayasa değişikliği paketi3 ile başlayan siyasal sistem değişikliği, 24 Haziran 2018’de birlikte yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimi’yle nihayete erdirilmiştir. Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesine ilişkin 2007 tarihli anayasa değişikliği4 sonrasında parlamenter sistemden ilk ciddi kopuş gerçekleşmişti. 10 Ağustos 2014 tarihli seçimle de yürütmenin siyaseten sorumsuz tarafı olan Cumhurbaşkanının, başkanlık sistemlerindekine benzer bir biçimde doğrudan halk tarafından seçilerek belirlenmesi usulüne geçilmişti. Değişikliğin anayasa metnine işlenmesinden sonra Türkiye’deki sistemin niteliğine ilişkin “başkanlı parlamenter sistem”, “yarı-başkanlık” gibi tartışmalar baş göstermişti (Gönenç, 2007; Özsoy Boyunsuz, 2014; Kükner, 2012; Kamalak, 2014; Demir, 2014; Gözler, 2018a). Bununla birlikte ilk kez halk tarafından seçilme uygulamasına ve hatta 2017 referandumuna kadar sistemin özünün parlamenter sistemi yansıttığına dair yorumlar da bulunmaktaydı (Özbudun, 2011).
……………………..
………………………..

Siyasal Sistemde Hat Değişikliği: Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi

9 Temmuz 2018 itibarıyla benimsenen sistemin adlandırılmasında farklılıklar göze çarpmaktadır. Yalın bir şekilde başkanlık sistemi, Cumhurbaşkanına da “başkan” diyenler olduğu gibi niteliği değişim gösterse de yerleşik Cumhurbaşkanlığı makamı üzerinden Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi diyenler de söz konusudur. Ortada bir “hükûmet” kalmadığı için bu adlandırmaya itiraz edenler de bulunmaktadır. 17 Nisan 2017 referandumundan itibaren geçen yaklaşık iki yıl sonunda “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi”nin yaygın kullanımı ve kabulü çerçevesinde uzlaşıya varıldığı söylenebilir.

Yeni sistemin köşe taşları 6771 sayılı Kanun’la döşenmiştir. 1982 tarihli Anayasa’da kapsamlı değişiklikler yapan bu Kanun sonrasında; Yürütme’nin oluşumuna bakılırsa,

• Anayasaya göre yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir (md. 104/1) ve görev olarak da yalnızca Cumhurbaşkanı tarafından kullanılır (md. 8).7
Başkanlık sistemlerinde olduğu gibi yürütme tek başlı hale gelmiştir. Parlamenter sisteme özgü olan iki başlı yürütme (Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu birlikteliği) uygulamasına son verilmiştir.
• “Devletin başı” değil artık “devlet başkanı” sıfatıyla yetkili olan bir Cumhurbaşkanı
söz konusudur (md. 104/2).
…………………
……………………………

Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri (CK): Y asama Yetkisinin Genelliğinin Sınırlandırılması

Anayasa değişiklik paketi kapsamında öne çıkan ve tartışılmaya başlayan; 2018 yılı itibarıyla da uygulamaya dökülen yeni bir düzenleme biçimiyle karşı karşıyayız. 10 Temmuz 2018’dan itibaren yeni sisteme ruhunu veren CK’lar, baskın kural koyma mekanizması olmuştur.13 Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başkanlık sisteminde başkanlara fiilen verilen ya da başkanların fiilen uyguladığı “yürütme/başkan kararnameleri” 14 , Türk tipi başkanlık sisteminde anayasal bir form kazanmıştır. CK’lar olağanüstü hal döneminde çıkarılanlar dışında normlar hiyerarşisinde kanunlarında altında yer alan düzenleyici işlemlerdir. Anayasa’nın 104’üncü Maddesi’nin 17’inci fıkrasına göre “Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. TBMM’nin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” Kanunla ilişki bakımından ve aynı zamanda CK’larla düzenlenemeyecek alanlar açısından aynı fıkrada başka bir düzenleme daha vardır: “Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz.”

Kanun hükmünde kararnamelerden (KHK) farklı bir biçimde yetki kanununa ihtiyaç duyulmadan çıkarılan CK’lar ile Cumhurbaşkanı, temel haklar ve ödevler kategorisinden sosyal ve ekonomik haklar ve ödevleri doğrudan düzenleyebilmektedir. Başka bir ifadeyle temel haklar ve ödevlere ilişkin genel hükümler, kişinin hakları ve ödevler ile siyasi haklar ve ödevler CK’lar ile düzenlenememektedir. Önceki dönemde sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler KHK ile düzenlenebilmekle birlikte Bakanlar Kuruluna TBMM tarafından kanunla amacı kapsamı, ilkelerini, süresini ve kaç adet kararname çıkarılıp çıkarılmayacağını belirten bir yetki verilmekteydi. Yeni dönemde TBMM devreden çıkarılarak Cumhurbaşkanı doğrudan yetkili kılınmıştır. Olağanüstü hallerde ise Cumhurbaşkanı, tüm haklar ve ödevler kategorisinde CK çıkarabilir ve bunlar, kanun hükmündedir (md. 119/6).15

………………………….
………………………..

Üst Kademe Kamu Y öneticileri ve Atanmaları

Başkanlık sistemi gereğince başkanın bakanlarla birlikte üst düzey kamu görevlilerini belirleyebileceği prensibi genel kabul görmektedir. Türkiye’de de Cumhurbaşkanı, bu atamaları aracısız bir biçimde yapabilmektedir. ABD örneğinde olduğu gibi Senato onay süreci benzeri bir parlamento kademesi olmadan Cumhurbaşkanı salt kendi iradesiyle atamalara karar verebilmektedir. Kadro ihdasında kanun yerine artık CK’ların geçerli olduğu yeni dönemde 3 sayılı CK22 ile Cumhurbaşkanı ile gelip Cumhurbaşkanı ile gidecek olan üst kademe kamu
yöneticileri belirlenmiş ve Cumhurbaşkanı tarafından atanma usulü düzenlenmiştir. Bu kararnamenin ekinde üç cetvel bulunmaktadır. I Sayılı Cetvel’de yer alanların görev süresi, -III Sayılı Cetvel’de bulunanlar hariç- Cumhurbaşkanının süresi ile sınırlıdır. Bu listede yer alan kadro, pozisyon ve görevlere Cumhurbaşkanı doğrudan atama yapmaktadır. Bu iki özellik dolayısıyla “üst kademe kamu yöneticisi” sıfatının asıl olarak bu cetvelde yer alanlar için kullanılabileceği söylenebilir.

Bu cetvelde yer alanlara örnek verilirse; MİT Başkanı, Cumhurbaşkanlığı Ofis Başkanları, TOKİ Başkanı, Valiler, Büyükelçiler, Bakan Yardımcıları, Gelir İdaresi Başkanı, SGK Başkanı, Bakanlıkların Teftiş Kurulu, Rehberlik ve Teftiş, Rehberlik ve Denetim, Denetim Hizmetleri Başkanları ile Diğer Kurul Başkanları, Genel Müdürler, Strateji Geliştirme Başkanları vb.
………………………….
……………………….

Sonuç

…………

İdari yapı açısından bakıldığında da doğrudan Cumhurbaşkanına bağlı, kendisini onunla tanımlayan merkezi yönetimle (yürütme yetkisinin ortağı olma sıfatını yitiren bakanlar kurulu-bakanlıklar ve bunların taşra teşkilatı); üst kademe kamu yöneticilerinin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanması usulüyle; Başbakanlık birimlerinin devamı niteliğinde etkili çatı örgüt İdari İşler Başkanlığı’nı, politika kurullarını, ofisleri ve hassas sayılabilecek kamu hizmeti alanlarında başkanlıklar olarak görev yapan bağlı kuruluşları bünyesinde barındıran
Cumhurbaşkanlığı teşkilatlanmasıyla partili anlamda siyasi kimlikli Cumhurbaşkanı etrafında yeni tip bir merkeziyetçi yönetim yapısı kurulmuştur. Değişim yalnızca merkezi yönetimle ilgili değildir. Merkezi yönetimin uzantısı hizmet yönünden yerinden yönetim kuruluşları, uzmanlık kurumları olarak ayrı kamu tüzel kişiliklere sahip olsalar da işlevsel olarak Cumhurbaşkanlığına bağlanmışlardır. Henüz kuruluş (varoluş) ve görevleri bakımından doğrudan kapsamlı düzenlemeye tabi tutulmayan birimler, yerel yönetimlerdir. Ancak yaklaşık bir yıllık süreçte yerel yönetimlere hiç dokunulmadığı söylenemez.37 Yerel yönetimler de merkeziyetçilikten nasibini almıştır. İdari ve mali özerkliklerini kısıtlayıcı düzenlemelerle yerel yönetimlere müdahale edilmiştir.38 Tüzel kişilik üzerinden merkezden yönetim ve yerinden yönetime göre ikili devlet örgütlenmesi geçerliliğini korumaktadır; ancak yeni sistemle ilişkilerin yürütümü ve idarelerin-kurumların işleyişi bakımından 9 Temmuz 2018 tarihi itibarıyla Cumhurbaşkanlığında yoğunlaşmış bir devlet örgütlenmesi söz konusudur.

Kaynakça

Açıl, M. (2018) “2017 Anayasa Değişiklikleri Çerçevesinde Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri”, İstanbul Hukuk Mecmuası, 76, 2, 725-756.
Akçalı, P. (2016) Karşılaştırmalı Devlet Sistemlerine Giriş, Ankara: İmge.
Akkoç, Y. S. ve Ergün, T. (2018) “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemine Geçişe İlişkin Mevzuatta Yapılan Düzenlemelerin İçişleri Bakanlığına Etkileri”, İdarecinin Sesi, Temmuz-Ağustos, 30-36.
Ardıçoğlu, A. (2017) “Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi”, Ankara Barosu Dergisi, 3, 19-51.
Aslan-Akman, C. (2014) “Başkanlık Sistemlerinin Latin Amerika Deneyimi: Çok-Partili Sistemlerdeki Çeşitlilikler,
Sorunlar ve Fırsatlar”, Kamalak, İ. (der.), (Yarı) Başkanlık Sistemi ve Türkiye, İstanbul: Kalkedon, 223-253.
Ataöv, T. (2011) Federasyon, Başkanlık, Yarı-Başkanlık, İstanbul: Destek Yayınevi.
Bağce, H. E. (2016) Parlamenter Sistem mi, Başkanlık mı?: Yoksulluktan Hukukun Üstünlüğüne Ülkelerin Dünyadaki Yeri, İstanbul: Gonca Yayınevi.
Demir, F. (2014) “Yarı Başkanlık Sistemi ve Türkiye”, Yaşar Üniversitesi Dergisi, 8 (Özel Sayı), 831-876.
Eğilmez, M. (2018) “Tek Hazine Hesabı Değişti”, Erişim Tarihi: 06.12.2018, http://www.mahfiegilmez.com/2018/08/tek-hazine-hesab-degisti.html
Gönenç, L. (2007) “Hükümet Sistemi Tartışmalarında ‘Başkanlı Parlamenter Sistem’ Seçeneği”, Güncel Hukuk, 44, 39-43.
Gözler, K. (2017), “Cumhurbaşkanlığı Sistemi mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi?”, http://www.anayasa.gen.tr/neverland.htm. Erişim Tarihi: 16.11.2018.
Gözler, K. (2018a) Türk Anayasa Hukuku, Bursa: Ekin.
Gözler, K. (2018b) Türkiye’nin Yönetim Yapısı, Bursa: Ekin.
Gözler, K. ve Kaplan, G (2012) “Bakan Yardımcıları Bakanlık Hiyerarşisine Dâhil midir?”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 98, 11-24.
Greenberg, E. S. ve Page, B. I. (2007), America’s Democratic Republic, New York: Pearson Longman.
……………..
……………..
Yazının tümü için tıklayın : http://emekarastirma.org/uploads/dergi/2957.pdf
=======================================
Dostlar,

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki öğrenimizde (2011-16) kendisinden 2 yarıyıl seminer ödevleri aldığımız genç ve saygın Kamu Yönetimcisi – Siyaset Bilimci Dr. Öğretim Üyesi Sn. Ozan Zengin’in çok değerli ve kapsamlı bir irdelemesini paylaşmak istiyoruz.

23 sayfalık çok kapsamlı ve öğretici – düşündürücü bilimsel irdeleme yayınlanmıştır
(Emek Araştırma Dergisi (GEAD) , Cilt 10, Sayı 15, Haziran 2019, 1-24).

Bu tür irdelemelere çok gereksinim vardır. Ülkelerin yönetim sistemleri yaz – boz tahtası değildir.

9 Temmuz 2018’de, AKP’li Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, adeta tahta çıkarcasına gösterişli törenler yaptırmıştır. Çok ilginç ve düşündürücü biçimde, YSK tarafından kendisine verilen 13. Cumhurbaşkanı beratını geri çevirerek “seçilmiş ilk cumhurbaşkanı” benzeri bir nitem (sıfat) kullanılmasını istemiştir.

  • Dünyada örneği olmayan bu ucube sistem 1,5 yılını tamamlamadan, net, kesin ve tartışmasız biçimde tıkanmıştır. İktidar çevreleri dışında yaygın görüş ve belirleme bu noktadadır

83 milyonluk bir ülkenin geleceği kim olursa olsun tek bir kişiye bırakılamaz!

Mutlaka kurumsal düzeneklerin etkili çalışması ve denge – denet sisteminin sorunsuz çalıştırılması zorunludur.

Güçler ayrılığı, örneğin ABD’de olduğu gibi güçlendirilmeksizin tek adam yönetimleri hızla ve kaçınılmaz biçimde totaliterliğe kaymaktadır. Türkiye’de olan da budur.

Üstelik AKP iktidarı dini siyasete ölçüsüz ve sorumsuz biçimde alet etmektedir. Bu Parti, Anayasa Mahkemesince, laikliğe karşı eylemlerin odağı olarak suçlanarak hüküm giymiş sabıkalı bir dinci partidir ve laik rejimi, anayasayı açıkça çiğneyerek dönüştürmek istemektedir.

Dolayısıyla, dünyada örneği görülmeyen ucube cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin, hemen üst paragrafta vurgulanan dönüşümü Türkiye’ye dayatmak için bilinçlikurgulu olduğunu düşünüyoruz.

  • AKP = Erdoğan yönetimi, bu bağlamda, Türkiye için açık ve yakın stratejik bir tehlike ve tehdit durumuna gelmiştir.
  • Demokratik muhalefet yolları giderek tıkanmaktadır.

Demokratik – laik hukuk devleti, AKP = Erdoğan tarafından zorla – fiili darbe ile ya da hile-i şeriye ile dönüştürülmeye devam edilirse, neler olabileceğini hayal bile etmek istemiyoruz.

Ancak bu durumda da meşru çareyi yine Anayasa, Başlangıç bölümünde (3. ve son bent) açıkça gösteriyor:

“Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu
ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun,
bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş
hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;..”

“TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

Bu çözüm; halkın, meşruluğunu yitiren bir yönetime karşı “MEŞRU DİRENME HAKKINI KULLANMASI” dır ve salt Anayasal dayanaklı olmayıp, tarih boyunca kadim bir pratik olup, meşruluğu kendinden menkuldür.

Sevgi ve saygı ile. 29 Aralık 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Yazının tümü için tıklayınız : Cumhurbaskanligi_Hukumet_Sistemi_ve_Idari_Yapiya_Etkisi