Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Tutmadı

Olayların Ardındaki Gerçek :

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Tutmadı

Cumhuriyet, 11 Eylül 2019

Gazetemiz Cumhuriyet’in dünkü sayısında “Başkanlık Tutmadı” başlığı ile manşetten önemli bir haber yayımlandı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli ile ilgili bir anket çalışmasının çarpıcı sonuçları bu haberde veriliyordu. Bilindiği gibi 2017 yılında bir anayasa değişikliği yapılarak “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı verilen ve yapısal olarak dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir sistem getirilmişti. Türkiye’yi ve Türk ekonomisini “uçuracağı” iddiasıyla sunulan

  • “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” bir yılda,
    hem hukuku hem demokrasiyi hem de ekonomiyi çökertmiş bulunuyor.

Konuyla ilgili olarak yapılan anket, halkın bu modele açıkça karşı çıktığını göstermektedir. Türkiye’de bu “ucube” başkanlık sisteminin yararlı olduğunu düşünenlerin oranı % 37’lere inmiş bulunuyor. Ankete katılanların % 53.8’lik bir bölümü parlamenter sisteme geri dönülmesini istiyor. Bunun anlamı şudur: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen ve bütün gücün tek kişide toplandığı modele karşı halkta büyük bir destek erimesi görülmektedir. Araştırmanın ayrıntıları da ilginçtir. Çünkü, Cumhur İttifakı’nın en önemli destekçisi MHP’lilerin yalnızca % 29’u bu başkanlık sisteminin yararlı olduğunu belirtirken, % 52.6’sı da parlamenter sisteme dönülmesini istemiştir. Bu oranlar CHP ve İYİ Parti seçmeninde daha açık ara ile belirmiştir. CHP seçmeninin % 89.7’si, İYİ Parti seçmeninin % 84.4’ü ve HDP seçmeninin % 93.4’ü parlamenter sisteme dönülmesini istemektedirler.

Yerel Seçim Sonuçları

Anket sonuçları, son yapılan yerel seçim sonuçlarıyla da paralellik (AS: koşutluk) göstermektedir. Özellikle İstanbul seçim sonuçları halkın açık olarak “Başkanlık Modeli”ne hayır dediğinin göstergesidir. Seçimlerden beş gün sonra (28 Haziran 2019) Cumhuriyet’te yayımlanan “Yeni Anayasa” başlığını taşıyan başyazıda aynen şöyle deniliyordu:

“Bu seçimde ilk kez seçmen, Erdoğan’a açık bir biçimde hayır demiştir.
Bu husus, temelde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi değişmelidir,
şeklinde yorumlanmalıdır.”

Cumhuriyet’in bu değerlendirmesi, 23 Haziran 2019’da yenilenen İstanbul seçiminden yalnızca 2.5 ay sonra yapılan ve bu yazıda sözünü ettiğimiz anketle, açıkça ve somut olarak kanıtlanmış bulunuyor. Cumhuriyet gazetesi, birikimi ve siyasal yorumlarıyla bu konuda ilk saptamayı böylece seçimlerden hemen sonra yapmış bulunuyordu. Son anket sonuçları da bu konudaki tartışmanın giderek yükseleceğini gösteriyor. Çünkü diş macunu tüpten dışarı fırlamıştır, artık geri dönüşü olamaz.

Evrensel demokrasinin temel kurallarıyla çelişen bugünkü Başkanlık Sistemi artık dönülemez bir biçimde tartışmaya açılmış bulunmaktadır. Yukarıda sözünü ettiğimiz 28 Haziran 2019 tarihli “Yeni Anayasa” başlığını taşıyan başyazımız şu cümleyle bitiyordu:

  • “Seçim sonuçları, tek adam rejimi olan Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin tartışmaya açılmasına neden olmuştur.” Sözü edilen anket bu değerlendirmenin somut bir göstergesidir.

Türkiye’nin Neo-Patrimonyal Sultanizm ile imtihanı

Türkiye’nin Neo-Patrimonyal Sultanizm ile imtihanı

Image result for Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu
Sabancı Üniversitesi

1982 Anayasası’nın 2017 halkoylaması değişiklikleri ile ortaya çıkan bugünkü rejim yok hükmündeki anayasası, vitrininde modern, vitrin gerisinde patrimonyal yönetim özelliği gösteren bir neo-patrimonyal sultanizm uygulamasına doğru evrilmektedir.

Pazar günü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan, “Yönetemeyen Demokrasi-Arızalı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli” başlığını taşıyan makalesinde Sayın Alev Coşkun, konu üzerinde görüşlerini açıklamıştı. Sayın Coşkun, benim de bu konuda yazı yazmamı beklediğini belirtiyordu. Konu ile ilgili yazımı Cumhuriyet okurlarına sunuyorum.

Giriş: Siyasal rejimimizin özü nedir? 
16 Nisan 2017 günü yapılan halkoylamasıyla Türkiye, muhalefet tarafından meşruluğu halen tartışılan bir rejim değişikliği geçirdi. Ülkemiz daha önce 21 Ekim 2007 halkoylamasıyla yarı parlamenter rejimden yarı-başkanlık rejimine değiştirmiş olduğu rejimini, bir kez daha değiştirerek bu kez iktidar koalisyonunun “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye adlandırdığı bir rejime geçti. Bu değişikliğin ana öğeleri başbakan ve bakanlardan oluşan hükümetin ilga edilerek yürütmenin yeniden örgütlenmesiyle değişti. Başbakanlık lağv edildi; bakanların Yasamaya karşı sorumlulukları büyük ölçüde ortadan kaldırıldı; Bakanların yasama tarafından görevden alınması hemen hemen olanaksız hale getirildi ve Bakanlar aslında Cumhurbaşkanı sekreteri oldular. Yasamanın gensoru, sözlü soru gibi yürütmeyi denetleme araçları ortadan kaldırıldı. Yasamanın yazılı sorularla bakanlardan hesap sorma uygulaması korunmakla beraber, soruların yürütme tarafından savsaklanarak, yanıtlanmaktan imtina edilmesi süreci başladı.

Çarpıcı istatistik 
Faik Öztrak’ın açıklamalarına göre 21. Dönem Meclisi’nde yazılı sorulara %87 oranında zamanında yanıt verilirken, şimdi (27. Dönemde) bu oran yalnızca %6’ya düşmüş bulunuyor; soruların %33’üne zamanı geçtikten sonra yanıt veriliyor; soruların %55’i ise hiç yanıtlanmıyor (1). Milletvekillerinin Bakanlara ulaşabilme ve seçmenlerinin dertlerini aktarabilme şansları da ortadan kalkmış durumda. Yargı büyük ölçüde bağımsızlık ve tarafsızlığını kaybetmiş durumda (2). Özellikle yargıç ve savcı atamalarında AKP üyelerinden yararlanıldığı ve bunların atanmasında liyakata dayalı kuralların esnetildiğini de basından okuyoruz (3). 
Yürütmede de Bakanlıklar başta olmak üzere birçok değişiklik yapılarak, müsteşarlıklar lağv edilip, karar alma mekanizmaları yürütme içinde yeni hükümet mercii olan Cumhurbaşkanlığı mevkiine yönlendirilmiş bulunuyor. Bu gelişmelerle birlikte, 1982 Anayasası’nın “yok hükmünde olduğu” 2016 senesi ekiminde koalisyon hükümetinin ortağı MHP’nin ileri gelenleri tarafından beyan edilmişti (4). 1982 Anayasası’nın yerine yenisini yapmakta başarılı olunamayınca, bu kez de yok hükmündeki anayasanın bazı maddelerini değiştirerek, hükümetçe yalnızca o maddelerin geçerli olarak kabul edildiği, gerisi yok hükmünde olan bir anayasa ile yeni rejim ihdas edildi.

  • Halen 16 Nisan 2017 değişikliği dışındaki anayasa maddelerinin hükümeti ne ölçüde bağladığı hususu belirsizliğini koruyor.

Bu uygulama birinci yılını doldurduğunda 24 Haziran 2018 seçimlerine gidildi ve yeni bir Meclis çoğunluğu ve Cumhurbaşkanı yeniden seçildi. Ardından ekonomide, dış politikada ve yerel seçimlerle birlikte, iç politikada da çalkantılı bir döneme girildi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ekonomik ve siyasal istikrar doğuracağı iddiasının karşılığı olmadığı anlaşıldı. Ek kimi revizyon gereksinimi olduğu AKP milletvekilleri tarafından bile dile getirilmeye başlandı. Sistem veya rejim değişikliği tartışmalarının da alevlendiği görüldü. Bugünkü siyasal rejimimizin tanımı ve özelliklerine yakından bakmak ve yenilenmesinin mümkün olup olmadığını anlamaya çalışmak durumundayız.

Siyasal rejim tanımı ve meşru otorite türleri
Siyasal sistemde meşru yetki kullanma hakkına sahip olanlarla (otoritelerle) halkın ve halkın oluşturduğu yapıların (şirket, dernek, kulüp vb.) ve yetkililerin birbirleriyle olan ilişkilerini belirleyen, yetki alanlarını çizen ve uygulamada belirli yazılı yazısız kurallara göre çalışmasını sağlayan yapı, kurum ve kurallar siyasal rejimi oluşturur (5). Siyasal rejimin odağında Anayasa ve Meclis İçtüzüğü yer alır. Bugünkü siyasal rejimimizden bahsettiğimizde de Anayasa, Meclis İçtüzüğü ve onlara bağlı olan siyasal yasalar, tüzük ve yönetmelikler ve onların belirlediği çerçevede görev yapan bireysel eylemciler (aktörler) anlaşılır. 
Geleneksel toplumlarda siyasal yönetim en ilkel düzeyde tek bir ailenin veya bir kişinin elinde, onun akrabaları, dost ve ahbaplarıyla aldığı bağlayıcı kararlar eliyle olduğunda buna, liderin erkek veya kadın oluşuna göre patriyarkal veya matriyarkal yönetim diyoruz. Bu yönetim biçimi gelişme gösterip kimi kamu kurumlarıyla eklemlendiğinde, örneğin kalemiye, askeriye, ilmiye, mülkiye vb. yapılar ortaya çıkıp kamu yönetimi karmaşık bir düzen halinde geliştiğinde de bu yönetime patrimonyal yönetim adını veriyoruz. 19. yüzyıldan bu yana Sanayi Devrimi ve modernleşme/sekülerleşmeyle birlikte de bu yapı yeniden akrabalar ve arkadaşlarla yönetimin aslı değişmeksizin modern devletin kurumlarını ithal edip anayasa, bağımsız mahkemeler eliyle yargı, devlet ve dinsel kurumların yönetimlerinin ayrışması gibi özellikleri de benimsediğinde neo-patrimonyal bir yapıya geçtiğini görüyoruz. Bu kez vitrin oldukça çağdaş ve hatta modern ama arkasında yine akrabalar ve arkadaşlarla yönetim, aynı biçem (stil) ile sürüp gidiyor. Max Weber, bu türün en aşırı uygulamalarında yalnızca tek bir hükümran kişi eliyle de patrimonyal bir yönetim olabileceğini ileri sürmüş ve buna da Sultanizm adını önermiştir. Bu hususu daha ayrıntılı olarak inceleyen Chehabi ve Linz (6) neo-patrimonyal türdeki Sultanizmi neo-Sultanizm diye adlandırılmayı önermişlerdir; ancak bu terim siyaset sosyolojisi yazınında pek de tutulmamıştır.

Neo-Patrimonyal Sultanizm ile yönetim 
Neo-patrimonyal Sultanizmin beş temel özelliği olduğunu görüyoruz (7). Bu özellikler şöyle sıralanabilir: 
1. Hükümet ve devlet arasındaki farkların bulanıklaşması (kuvvetler ayrılığının tersi), Yasamanın hiçbir etkinliğinin olmaması, iktidar partisinin hem hükümete hem de devlete egemen olmasıyla bir tür parti devletinin oluşması. 
2. Kişiselliğin yönetim üslubuna egemen olması (personalism): Siyasal kararların tek kişinin takdirine bırakılması (personal discretion of the leader); kurumların yokluğu veya kıymeti harbiyesinin olmaması, siyasal kurumların olmadığı bir yönetim biçiminin oluşması. 
3. Anayasal takıyye (constitutional hypocrisy), mevcut anayasa, yasa ve genel olarak her kuralın seçici olarak uygulanması veya yönetimde hiç kaale alınmaması. 
4. Rejimin toplumsal kökenlerinin zayıflayarak iktidarın merkezileştirilmesi, çoğulculuğun ortadan kaldırılarak devlet ve liderin sınırsız iktidarının kurulması. Siyasal vatandaşlığın yalnızca liderin başarılarını desteklemek ve etkinliklerine destek vermek ve ona sahip çıkılmasına indirgenmesi.
5. Ekonominin kurallarının çarpıtılarak (distortion) ahbap çavuş ekonomisi halinde işlemesi, kapitalist bir ekonomi mevcutsa bile onun ahbap çavuş kapitalizmine (AS: crony capitalism) dönüştürülmesi, kısa dönemli kararlara dayanan bir iktisat yönetimine dayalı belirsizlik içinde çalışan bir iktisadi yapının ortaya çıkması.

  • Özetle merkezi, kişiselleşmiş bir yönetimde sivil ve askeri kamu yönetiminin liderin kişisel aracı (instrument) haline dönüşmesi Sultanizmi tanımlamayan temel özelliktir.

Neo-patrimonyal Sultanizmin görüldüğü Trujillo’nun Dominik Cumhuriyeti, baba ve oğul Duvalier’lerin Haiti’si, Somoza’nın Nikaragua’sı, Mobutu’nun Zaire’i, Marcos’un Filipinler’i, Pehlevi’nin İran’ı gibi rejimlerde ortaya çıkan sosyo-ekonomik ve siyasal sonuçlar özetle şöyle olmuştur: 
1. Kamu bürokrasisi yetkisizleşmiş ve her türlü profesyonel karar üstlere sorularak onay alınmak yoluyla yürürlüğe konmuştur. Karar alma süreçlerinde zaman uzamış, kararlar sık sık bozulmuş, yenilenmiş ve yönetim belirsizliği artmıştır. 
2. Kurumsal yapılar, kurallar, yasa ve anayasa gibi kaynaklara uyulmayan bir yönetim söz konusu olmuştur. Anayasa ve yasaların uygulanmasında eşitsizlik, adamına göre muamele ve kayırma söz konusu olmuştur.
3. Fikir tartışması (müsademeyi efkâr) engellendiği için alınan kararların ne derecede gerçeklere uyduğu anlaşılamaz bir hale gelmiş; bu nedenle de karar alınırken U dönüşleri, tutarsızlıklar, zik zaklar söz konusu olmuştur. Bunlar özellikle ekonomik kararlarda işlem ve cari maliyetleri artırmıştır. 
4. Ekonomik belirsizlik, öngörülemezlik, kuralsızlıkla da birleşince yatırım ortamı bundan ciddi olarak etkilenerek kredi ve yatırımlar azalmıştır. 
5. Bu rejimlerin hepsinde siyasal, ekonomik ve toplumsal çalkantı, usulsüzlük, hukuk dışı uygulamalar ve yolsuzluk toplumda yaygınlaşmıştır.

Sonuç

1982 Anayasası’nın 2017 halkoylaması değişiklikleri ile ortaya çıkan bugünkü rejim;

– yok hükmündeki anayasası,
– eşitsiz uygulanan anayasa ve yasaları,
– kamu yönetimindeki etkinlik azalması,
– Yasamanın etkisizleşmesi,
– Yargının bağımlı taraflılığı ve
– Siyasal karar merciindeki merkezileşme ve şahsileşme

görüntüsüyle;

  • vitrininde modern, vitrin gerisinde patrimonyal yönetim özelliği gösteren bir neo-patrimonyal Sultanizm uygulamasına doğru evrilmektedir.

Bu sürecin sonu, burada sayılan beş maddede özetlendiği gibidir. İşte tam da bu nedenlerle,

  • yol yakınken; 
  • Türkiye’nin anayasa, yasalar ve hukukun üstünlüğünde,
  • kurumlar, profesyonel ehil bürokratların katkısıyla ve
  • barikayı hakikatin müsademeyi efkâr ile doğacağını” kabul ederek,
  • özgür bir fikir tartışması ortamında
  • yönetimi uygulamasına geçmesinde büyük yarar varmış gibi görünmektedir.

Kaynaklar: 
(1) https://twitter.com/faikoztrak/status/ 1153313982591242240 (2) https://www.sozcu.com.tr/2018/ gundem/113-akpli-hakim-ve-savciligaatandi- 2300765/ https://t24.com.tr/haber/ahmet-sikhakim- ve-savci-olarak-atanan-akplilerin- listesini-acikladi,808801 (3) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ siyaset/946206/_AKP_jet_atamalarla_ yargiyi_curutuyor_.html (4) http://www.hurriyet.com.tr/ gundem/mevcut-anayasa-yokhukmundedir- 40255439 (5) https://sarkac.org/2017/11/ siyasal-sistem-ve-rejim-nedir-ersinkalaycioglu/ (6) Houcham E. Chehabi and Juan J. Linz, Sultanistic Regimes, (Baltimore, Maryland: The Johns Hopkins Press, 1998): (7) Søren Schmidt, “The Power of Sultanism,” Raymond Hinnebusch ve Omar Imady (der.), The Syrian Uprising: Domestic Origins and Early Trajectory, (London, New York: Routledge, 2018) içinde: 33 – 40.

EĞER YANIT VERİLMEZSE HER ŞEY DAHA KÖTÜ OLACAK

Satır içi görüntü
(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

EĞER YANIT VERİLMEZSE HER ŞEY DAHA KÖTÜ OLACAK


Prof. Dr. Ümit KOCASAKAL
https://odatv.com/eger-yanit-verilmezse-her-sey-daha-kotu-olacak-21051945.html 21.5.19

YSK’nın sadece yüz karası değil, “hukuk karası” kararının üzerinden yaklaşık 15 gün geçti. Ortada halen gerekçeli karar yok. Oysa bir hukukçu olarak şahsen ben, böylesine açık bir hukuksuzluğa nasıl bir gerekçe, daha doğrusu çalınan “minareye” nasıl bir “kılıf” bulunacağını çok merak ediyorum! Gerçi vicdan olmayınca bir gerekçe zorunluluğuna da ihtiyaç olmayabiliyor. Bir başka ifadeyle böyle bir kararı alanların gerekçeye ihtiyaç duymayacağı, öyle olsa bu kararı alamayacakları da söylenebilir. Kararın gerekçesini de, altında şeklen imzası olanların değil, aldıranların yazacağı düşüncesindeyim, iktidardan gelen açıklamalar da bunu doğrulamaktadır. Anlaşılan “garabete” gerekçe bulmakta epeyce zorlanılıyor !

Gerekçeli kararın 200 sahife olduğu söyleniyor. Bu filmi de daha önce görmüştük. Hatırlayalım; Balyoz ve Ergenekon iddianameleri de binlerce sahifeydi ancak içinde elle tutulur, somut hiçbir şey yoktu, keza kararlarda da. Halbuki sağlam ve anlamlı dayanakları olan gerekçeli kararların bu denli uzun olmasına gerek yok. Bu nedenle genelleme yapmaksızın belirtelim ki çoğu kez bu tür kararlar ne denli uzunsa o kadar içi “boş” oluyor. Gerekçeli karar çıktığında gerekli değerlendirmeyi elbette ki yaparız.

Odatv’deki önceki birçok yazımda, geçmiş uygulamaları ışığında bu YSK’nın adli sicilinin “bozuk” olduğunu, Kurulun güven vermediğini yazmıştım (Bkz. “Sandıktan Seçilmemiş Başkan Çıkartma Oyunu”, “Tam Rezillik Hali” ). Ne yazık ki bu süreçte muhalefetten de, sıkça Kurul’a “güven” ifade edildi.

Yine skandal karardan hemen sonra, twitter hesabımdan çok sayıda tweet ile görüşlerimi açıkladım (“Muhalif” basında da yer almadı, zaten hiçbir tweeter mesajım yer almamakta. Takdiri yurttaşlarıma bırakıyorum), milli iradeye karşı bu darbe ve gaspa karşı bununla orantılı bir “milli iade” gerektiğinin altını çizdim.

Süreçteki gelişmeler ve gerekçeli kararın gecikmesindeki “hikmet” karşısında, özellikle anlamı ve sonuçları itibariyle YSK’nın iptal kararı ile görüşlerimi biraz daha ayrıntılı olarak aktarmak isterim. Bu arada lütfen kayda da geçsin !

1)   Burada YSK’nın 7 üyesinin imzasıyla alınan iptal karanının hukuksuzluğunu, vahametini uzun uzadıya anlatmaya gerek olduğunu sanmıyorum. Birçok değerli hukukçu ve yazar  bunları ortaya koyduğu gibi, bu denli hukuk ve vicdandan yoksun bir kararın bu niteliğini görmek için hukukçu olmaya da gerek yok. Nasıl ki zırva tevil götürmez ise, bu denli açık bir hukuk rezaleti de uzun boylu bir açıklama gerektirmez.

Gerçek şudur ki; Önceki uygulamaları sebebiyle zaten “adli sicili” bozuk olan mevcut YSK, yedi üyenin oyuyla hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecek, basit bir “skandal” ifadesi ile geçiştirilemeyecek bir hukuk katliamına imza atmışlar, Türkiye’nin seçim geleneği ve tarihine kara bir leke düşürmüşlerdir. Karar ve ortaya çıkan sonuç;

– “Tam hukuksuzluk”,
– “Tam rezalet ve garabet”

halidir ! Söz konusu olan seçimin iptali değil, seçmen iradesi ve kararının, zaten kırıntısı kalmış demokrasinin iptalidir !

2)   YSK; kendisine “güvenenlerin” ve bu nedenle olsa gerek görev sürelerini uzatanların yüzünü kara çıkarmamış görünmektedir. Öyle ki kararı, gerekçesini ve seçim tarihini öncelikle AKP temsilcisi duyurabilmiştir ! Hukuken açıklanamaz ve hem hukuken hem de vicdanlarda “yok” hükmünde olan bu karar, anayasal sisteme, seçmen iradesine ve kararına karşı açık bir darbedir. Bu kararla birlikte Türkiye’nin 73 yıllık seçim geleneği ağır bir darbe almıştır.

BASİT BİR HUKUKSUZLUK DEĞİL PLANLI!

3)    Garry Lineker’in futbol tanımı şudur: Futbol, bir top ve 22 kişi ile oynanan ve sonucunda Almanların kazandığı bir oyundur. YSK kararından sonra ise Türkiye’de seçim; tüm devlet olanaklarını kullanan bir “muktedir” ve 11 kişi ile oynanan, iktidarın meşruiyetine şekli bir kılıf sağlayan, mutlaka iktidarın kazanması gereken, dolayısıyla iktidar kazandığında “temiz”, muhalefet kazandığında ise “şaibeli”; sonuç olarak her durumda iktidarın kazandığı (kazandırıldığı) bir “orta oyununa” dönüştürülmektedir !

4)   Bu yapı ile bundan böyle hiçbir seçimin adil ve dürüst bir biçimde yapıldığından emin olunamayacaktır. Yine bir futbol ifadesi ile; bu YSK ile bu lig bitmez !

Bu gerçeklerin yanı sıra, üzerinde çok durulmayan bazı hususları da belirtmekte yarar bulunmaktadır:

5)   Bu hukuk skandalı ve garabeti, sadece kararın altında imzası olan görünürde “hakim” lerin eseri olarak görülmemelidir. Bu ve bunun gibi açık hukuksuzlukların giriş kapısı 2010 referandumu ve bu yolla yargının esir edilip, dönüştürülmesidir. Nitekim, yol arkadaşlığı devem ederken Pensilvanya’daki çete başı tarafından “ölülerin dahi oy kullanması” gerektiği ifade edilen bu sözde “referandumla” birlikte yargı, bırakılsın arka bahçe olmayı, iktidarların istediği gibi girip çıkabileceği odaları haline gelmiş, cübbede düğme olmadığını unutup iliklemeye kalkan, iktidarla “uyumlu” çalışan (!), çay toplayan “Yüksek” yargı başkanlarını yaratmıştır. Dolayısıyla bu referandumda destek olanların da bu kararda katkısı, vebali bulunmaktadır.

6)   Bu karar bize bir kere daha; kurumların yüksekliğinin, önündeki “yüksek” ifade ve sıfata bağlı olmadığını, bunu hukuka olan bağlılığın, bağımsızlık ve tarafsızlığın sağlayabileceğini aynı şekilde hukukun öncelikle bir bilgi veya diploma meselesi değil, vicdan ve meslek ahlakı/etiği meselesi olduğunu göstermiştir.

7)   YSK bu kararıyla bilmeden veya istemeden de olsa; aslında aynı kurul oluşum biçimiyle yapılan tüm referandum ve seçimlerin (Cumhurbaşkanlığı seçimi dahil) hukukiliği ve meşruiyetine, en azından haklı ve makul bir şüphe düşürmüştür.

8)   Aksi yönde oy kullanan hakimlerin karşı oy gerekçeleri, bunların içerik ve niteliği, bu hukuk rezaletinin tarihte “hak ettiği” yeri alabilmesi bakımından çok daha önemli olacaktır.

9)   Yapılanın basit bir hukuksuzluk, yanlış hukuki değerlendirme yahut hata olmadığı; planlı, bilinçli, organize, yani kasıtlı bir davranış olduğu açıkça görülmektedir.

Bu iki ihtimale dayalı olabilir ve ikisi de kabul edilemez özelliktedir: İlk ihtimal kararda imzası bulunan 7 üyenin tamamen iktidara yakınlık, aidiyet, mensubiyet duygusu ile, yani hukuki değil siyasi saiklerle hareket etmiş olmasıdır. Bunun zaten tartışılacak, mazur görülebilecek bir yanı yoktur. Görev sürelerinin uzatılması bu ihtimali güçlendirmektedir. İkinci ihtimal ise bu üyelerin baskı altında bu kararı vermiş olmalarıdır. Bunun da mazur görülmesi mümkün değildir. Gerçekten bir kere kendi iradesi ile belli makamlarda bulunanların; korkma, baskıya boyun eğme gibi bir hakkı bulunmamaktadır. Böyle bir durumda eğer baskılara direnmeyecek veya direnemeyecekler ise, kendilerinden beklenecek asgari davranış biçimi istifa etmektir. Kaldı ki Anayasanın 9. maddesine göre “Türk milleti adına” karar verme mevkiindeki kişilerin, bir kişi veya kurumdan talimat alma gibi bir seçenekleri de bulunmamaktadır. Bu “baskı altında” kalma, “direnememe” hali, halk arasındaki deyişle bir “açıklarının” olmasından kaynaklanıyorsa bu da vahim ve kabul edilemez bir durumdur, çünkü o zaman hem bu sebeple niçin hukukun işletilmediği, hem de o makamlarda nasıl halen bulunabildikleri izahsız kalmaktadır.

  • Her durumda bu kararda imzası olan YSK üyeleri anılan sebeplerle, azmettirilen veya müşterek fail olarak suç işlemiş olmaktadırlar. Üstelik bu suç, sadece görevi kötüye kullanma olarak görülmemelidir. Yine bu suç (veya suçların) hukuki hesabının bugün sorulmuyor, sorulamıyor olması yarınlarda sorulmayacağı anlamına da gelmemektedir.

Bu arada bu iptal kararını, sadece ulusal ölçekte değil, küresel ölçekte görünmeyen veya gösterilmeyen olası arka planını da gözeterek, ileriye dönük küresel planlamalar eşliğinde dikkatlice incelemek ve değerlendirmekte yarar bulunmamaktadır.

Yaşadığımız dünyada hiçbir şey göründüğü veya gösterilmek istendiği şekilde olmamaktadır. Örneğin İmralı’daki terörist başının yeniden “piyasaya” sürülmesi, bu kapsamda yeni “açılımlara” yönelinmesi, milli mücadelenin 100. yılında, tam da 18 mayısta ülkemizin başkentinde sözde “Pontus soykırımı” anması yapılmasına, milli mücadele şehitlerinin kemiklerinin sızlatılmasına, bu yalanın dillendirilebilmesine cür’et edilebilmesi hayra alamet değildir.

10)  23 Haziran’da İstanbul seçiminin “yenileneceğini” söylemek ve kabul etmek de kanaatimce hatalıdır; çünkü istemeden de olsa yok hükmündeki bu kararı kabullenmek, meşrulaştırmak anlamına gelebilir. Seçim yapılmış, İstanbul seçmeni kararını vermiştir. Zaten karar verilmiş bir konuda yeniden karar verilmesi talebinin mantığı bulunmamaktadır. Şu halde

  • 23 Haziran’da bir seçim yapılmayacak; açık ve planlı bir hukuksuzluk, irade ve egemenlik gaspının kabul edilip edilmeyeceği oylanacaktır.

İktidar kazanırsa bilmeden ve istemeden de olsa bu hukuksuzluğu seçmenin onaylamış olduğu algısı oluşturulacaktır. Bununla birlikte bu hukuksuzluk, bu durumda dahi hukukilik ve meşruiyet kazanmayacak, ancak  her şey daha da kötü olacaktır.

Bu açıdan Millet İttifakı; 23 Haziran’daki seçime (üstelik mevcut YSK ile) katılma kararıyla ciddi bir siyasi risk almıştır. Elbette bu; yapılan bir dizi değerlendirmenin sonucu olarak haklı bazı gerekçeleri de olabilecek bir siyasi tercihtir ve saygı duymak gerekir. Ancak iktidarın kazanması halinde ortaya çıkacak sonuç ve tablonun kaygı verici olabileceğini de not etmek gerekir.

TURUNCU RENGE DİKKAT!

11)  Burada elbette ki Sayın Ekrem İmamoğlu’nun bir hakkı açıkça gaspedilmiş ve mağduriyetine sebebiyet verilmiştir. Bununla birlikte yukarıda açıklanan gerekçelerle asıl mağdur edilen seçmen, onun iradesi ve seçme hakkı ve de anayasal sistemdir. Gaspedilen de millete ait olan egemenliktir. Bu nedenle olaya kişisel değil, ilkesel ve sistemsel açıdan bakmak ve buna göre bir tavır almak daha doğru olacaktır.

Hal böyle olunca zihinsel bir karışıklığa da gerek bulunmamaktadır. 23 Haziran’da açık ve ağır bir hukuksuzluk oylanacaktır. Bu siyasi yahut  kişilere bağlı bir mesele olmayıp; ahlaki, vicdani, ilkesel ve sistemsel bir meseledir. Bir başka deyişle burada alınacak tavır; herhangi bir siyasi çizgiyi, kişiyi onaylamanın veya onaylamamanın ötesinde belirtildiği üzere ilkesel bir tutumu ifade edecektir, etmelidir.

Şu halde YSK’nın bu açık hukuksuzluğuna karşı gösterilen (gösterilecek) tepki veya tepkisizliği bir cepheleşme, mevzilenme olarak görmek bu açıdan yanlıştır. Elbette ki İstanbul seçiminin sonuçlarına bağlı olarak her şey hemen düzelecek veya bir anda güllük gülistanlık olacak değildir. Türkiye’nin sorunları kabaca 70 yıllık bir yön duygusu kaybından kaynaklanmaktadır. Ancak yukarıda belirtildiği üzere bu hukuksuzluk onaylanırsa her şeyin daha kötü olacağı, daha büyük ve ağır hukuksuzlukların kapısının aralanacağı açıktır. Bu nedenle burada, ilkesel bir tutum alma gerekliliği mevcuttur. Bu önceliklidir. Bundan sonrası, ayrı bir tartışma ve değerlendirme meselesidir.

12)  Bu hukuksuz YSK Kararının gerekçesinde dahi böyle bir belirleme olmadığı halde iptal kararını “oyların çalındığı” gerekçesine dayandırmak; gerçeği bilinçli olarak çarpıtmak, halka açıkça yalan söylemek, yurttaşlarımızın aklıyla alay etmektir. Bu denli açık bir yalana bel bağlanması, iktidarın çaresizliğini göstermektedir. Asıl, YSK eliyle irade ve karar, hatta egemenlik hırsızlığı yapılmış, millete ait egemenlik çalınmış, gaspedilmiştir. Esasen bay Binali Yıldırım’ın “bir arıza olduğu ve tamir edileceği” şeklindeki ifadesi, hem kararın anlamını ortaya koymakta, hem de geçmiş seçimlere ışık tutmaktadır. Gerçekten de bu belirlemeye göre iktidarın kazanamaması bir “arıza” olup, mevcut YSK’nın görevi de bu arızayı giderecek bir “tamircilik” tir. Ülkemizde uzun bir zamandır “çalma” nın birçok farklı türünün örnekleri çokça görülmektedir ve söz konusu olan da “tencere, tava çalma” gibi masumane ve zararsız fiiller değildir.

Seçimin “sayısal” kazananı ancak “siyasal” kaybedeni iktidar bloğu, bu hamlesiyle İstanbul’u kazanmak adına; zaten görünürde varolan “inandırıcılığını”, Türkiye’yi ve vicdanları kaybetmiş, adeta “Ya (siyasi ve ticari) istikbal ya ölüm” demiştir. Bu da İstanbul’daki rantın büyüklüğünü ve iktidar açısından psikolojik önemini gösterebilmektedir. Öyle ki iktidar, bu uğurda toplumun tüm kesimlerine hakaretler ve tehditler yağdırabilmekte, büyük bir küresel kuşatma altında olan Türkiye‘yi daha da kutuplaştırmaya, germeye, acil ve güncel sorunları ötelemeye devam etmektedir.

İptal kararından sonra gerçekleşen bazı protestolarla ilgili olarak AKP Genel Başkanı bay Erdoğan “Siyaset meydanı er meydanıdır. Sağda solda taşkınlık yapanların değil, milletin dediği olur” demiştir. Sorun tam da budur; milletin dediği yerine getirilmemiş ve seçim er meydanı olmaktan çıkarılmıştır. Bunun da bir karşılığı olmalıdır.

13)  Tüm bu gelişmeler, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi” adı altında ve türlü yalanlarla Türkiye’ye dayatılan tek kişilik “hükmetme” sisteminin, kayınpeder-damat rejiminin kısa bir zamanda iflas ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu hanedanlık düzeninde ortaya çıkan “taht oyunları” dahi gelinen noktayı göstermektedir.

Ortak bir akla dayalı kurallar ve kurumlar bütünü olan devlet çökertilmiş, meclis tamamen işlevsizleştirilmiştir. Öyle ki ana muhalefet lideri başkentin göbeğinde saldırıya uğrayabilmekte, bir avukat şehir eşkiyalarınca darp edilebilmekte, gazeteciler ve yurttaşlar sopalarla dövülebilmekte, ancak İçişleri bakanı ve kurumlar seyretmekte, kurallar işletilmemekte, yargı ise bu saldırıları adeta cesaretlendirip, ödüllendirebilmektedir.

Bir an önce demokratik parlamenter sisteme dönülmesi,  devletin tüm kurum ve kurallarıyla yeniden tesis edilmesi Türkiye için gerçek bir beka meselesidir.

14)  “Her şey çok güzel olacak” sıcak, umut saçan bir slogandır ve toplumda karşılık bulmuş gözükmektedir. Umut insana enerji ve güç verir, ancak altının somut olarak doldurulması, belli ve gerçekçi bir fikre dayandırılması şartıyla… Aksi halde altı doldurulmayan, soyut söylemler ve bunlara dayalı umutlar; büyük düş kırıklıklarına da yol açabilmektedir. Çünkü ne yazık ki ne denli iyi niyetli olursa olsun, sadece soyut umut ve temenniler, çoğu kez çözüme yetmemektedir. Aynı şekilde umut ve bel bağlanması gereken; kişilerden ziyade, temsil ettikleri fikirler ve ilkeler olmalıdır. Kişiler gelir, geçer. Kalıcı olan fikirlerdir.

  • Sıkça ifade ettiğim gibi Türkiye; her alanda tam bağımsızlıktan, kurucu felsefe ve iradeden, Atatürk çizgisi ve politikalarından uzaklaştığı için her şey kötüleşmiş ve daha da kötüleşmektedir. Bir anda iyileşmesi, düzelmesi de mümkün değildir. Sağlam ve bütüncül bir fikre dayalı köklü kararlar gerekmektedir. Bu da siyasi irade işidir.

Her şeyin güzel olabilmesi için öncelikle bunu doğru anlamak ve okumak, küresel planda, özellikle Ortadoğu ölçeğinde Türkiye üzerindeki oyunları görebilmek ve yurttaşlarımıza anlatabilmek gerekmektedir. Bu özellikle milli mücadelenin başlangıcının 100. yılında daha da anlam ve önem kazanmaktadır.

Bu açıdan 23 Haziran, umarım ve dilerim, her şeyin güzel olabilmesinin kapısını aralayabilir. Her durumda en azından bu açık ve ağır hukuksuzluğun reddedilmesi, seçmenin iradesine ve egemenliğine sahip çıkması dahi önemli bir kazanım olacaktır. “Milli iade” dediğim de budur.

Bununla birlikte ısrarla tekrarladığım gibi; Türkiye; gerçek anlamda ve başta ekonomik model olmak üzere her alanda Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki öze, ruha, ilkelere, Atatürk çizgi ve politikalarına geri döndüğünde her şeyin güzel olacağı muhakkaktır. Elbette ki bu da gelinen noktada çok kolay ve hemen olabilecek bir şey değildir. Bir başka ifadeyle her şeyin güzel olabilmesi; öncelikle bu gerçekler ışığında durum tespitini doğru yaparak, şartların ağırlığını ve çözümün de güçlükler içerdiğini anlamayı gerektirmektedir. Ancak bu yön duygusu tekrar yakalanıp, doğru rotaya yeniden girildiğinde zaten önemli bir mesafe de katedilmiş olacaktır.

Her alanda olduğu gibi; bu alanda da önde ay yıldız görünmeli, ancak arka fondaki rengimiz de daima “kırmızı-beyaz” olmalıdır. Turuncu renge dikkat !
=================================
Dostlar,

İstanbul Barosu

önceki başkanı Ceza Hukuku uzmanı sayın Prof. Dr. Ümit Kocasakal tam ve gerçek bir Kemalist / Atatürkçüdür!

Bu makalesi, tarihe not düşen kapsamlı bir saptama, aynı zamanda çok değerli önermeler demetidir..

Dikkatle değerlendirmeli ve gerekleri yapılmalıdır.
Yazıyı bütünüyle onaylayarak biz de web sitemizde paylaşıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 21 Mayıs 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Bütçe Hakkı

Bütçe Hakkı

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Önümüzdeki pazartesi TBMM’de bütçe görüşmeleri başlıyor. Şu haber klişesiyle duyuruldu: “12 gün sürecek bütçe maratonu 10 Aralık’ta başlıyor”. Parlamentoda bütçe mesaisi, galiba artık sahici bir maraton olmaktansa, heveskârların gücü yettiği kadar koştuğu, gösterisel bir “jogging”dir.
***
Oysa bütçe dediğiniz, parlamentoculuğun, anayasacılığın, yurttaş haklarının tarihinde, kurucu değer taşıyan bir ‘şey’ değil miydi? Vergi gelirlerine kim nasıl tasarruf edecek? Merkezî otorite ile ‘derebeyleri’ arasındaki güç mücadelesinin önemli bir kalemiydi bu. Amerikan bağımsızlık savaşının sloganıydı: No taxation without representation, temsil yoksa vergilendirme de yok. Yasama hakkının özü sayılır: royal law’ın yani kraliyetin / egemenliğin hakkının-hukukunun eş anlamlısı: budget law, bütçe hakkı-hukuku. Demokrasinin ve parlamentoculuğun tarihsel gelişme seyrinde ilk adım, vergi koyma yetkisinde söz hakkı olmuş; ikinci adım, gelirlerin kullanımında, kaynak tahsis tercihlerinde söz hakkı.[1]***

Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki TBMM’lerinin ‘en özerk’ mebusu (Orhan Kemal’in babası, diye bildiğimiz) Abdülkadir Kemali Öğütçü’nün amasız-fakatsız has bir demokratik cumhuriyet uğruna yürüttüğü muhalefetin aslî konularından biri, bütçe hakkıdır. 1921 Mart’ında yeni konan vergileri eleştirirken, “(devlette) yeni bir teşkilât yaptınız mı, biliniz ki, memleketin başına bir müstebit ve bir zalim daha gelmiştir,” der. 1924 Ağustos’unda, “bizzat Reisicumhur Hazretlerine ayda on beş bin lira aylık vermeye bu fakir milletin tahammülü var mıdır?” diye sorar, 1924 Kasım’ında “bütçe israfları”nı sorgular. 1924 Aralık’ında bir yazısında, sözün özünü söyler: egemenliğin üç kuvvetinden birinin “milletin gelir ve giderleri üzerinde kayıtsız şartsız egemenliği” olduğunu vurgular. Evet, sözün özü budur: milletin temsilcileri aracılığıyla gelirler-giderler üzerinde karar, söz ve denetim sahibi olması, kısaca bütçe hakkı, şu meşhur milli egemenliğin kurucu ilkelerindendir.
***
Adnan Menderes, Demokrat Parti’nin muhalefet döneminde, yani liberal-demokrat donunda görünürken, bütçe hakkının da heyecanlı müdafiidir. 1948 Bütçesi görüşmelerinde, bütçe hakkını ihlâl eden uygulamaları yeren şu veciz sözlerini aktarayım:

“Vergi olarak toplanan paraların herhangi hizmet ve ihtiyaçlara ayrıldığını bir bakışta görebilmek ve hükümet ve bürokrasinin güttüğü politikayı bütçe denen belgede kolayca takip edebilmek… … öteden beri alışılmış itiyatların bir sonucu olarak bütçede görülen her bir kısmın mutlaka bir zaruretin ifadesi ve bir hükme dayanır olduğu zihniyeti… şuna buna yardım ve ihsanlarda bulunabilmek, yeni yeni kadrolar ihdası ile iktidar ve yetki sahalarını genişletmek eğilimleri…”[3]

Oysa, “Milletten alınan paraların, millet adına murakabesi esastır,” O’na göre.
Demirel’in de, –yine liberal-demokrat suretinde göründüğü anlarda–, “Bütçe hakkı demokrasinin en muhteşem kurumudur” dediği zikredilir.

11 Aralık 2000’de, Anavatan Partili –aslında Demirel ‘kökenli’– Maliye Bakanı Sümer Oral, bütçeyi sunuş konuşmasında, bütçelerin, “hukuki, sosyal, iktisadi, mali ve siyasi boyutları itibariyle ülkenin ve insanlarının geleceğe hazırlanmasında etkin bir role sahip” olduğunu söylemiş, “bütçe hakkı” ve “bilmek hakkını” vurgulamış. “Toplumun, ödediği verginin nasıl kullanıldığına haklı olarak büyük duyarlılık gösterdiğini” söyleyerek, “toplumun bilme hakkına özen göstereceklerini” taahhüt etmiş.
***
“Eski Türkiye”de, bütçe hakkının iyi kötü bir itibarı varken bile, neoliberal rejim bütün dünyada olduğu gibi bütçe hakkını ihlâl hatta ilga etmeye başlamıştı. Anavatan Partisi iktidarlarında “verimlilik-etkinlik” gerekçesiyle kurulan bütçe dışı fonlar, bütçe kaynaklarının denetiminde kibar tabiriyle “belirsizliğe kapı açmıştı. Bu çeşit bütçe (yani denetim [4]) dışı ‘açılımların’ 1994 ve 2001 krizlerindeki rolünü herkes teslim ediyor. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarları altında, 2001 krizi sonrası rejime bağlı olarak parlamentonun bütçeye müdahale yolları önceleri yine ‘teknokratik’ akılla kısıtlanırken, sonra ek olarak denetim dışına çıkan yeni yan yollar da açılmaya başladı. Bunun zirvesi herhalde, 2016 Ağustos’unda ihdas edilen Türkiye Varlık Fonu’dur.

Sonuçta hesap vermezlik, gitgide kurumlaştı, kurumlaşıyor. Piyasanın hikmetine bağlılık, “devletin yüksek menfaatlerine” bağlılıkla beraber, ekonominin ‘sırrına’ teslimiyet, devlet sırrına teslimiyetle beraber, bütçe hakkının hükmünü folklorik bir ritüele indiriyor. Anayasasızlaşma sürecinin oldukça ‘maddî’ bir unsuru…
***
Daha 2016 yılı bütçe kanun tasarısı görüşülürken konuşulanlar, kaybedilmiş bir hakkın ardından yakılan ağıtlara benziyordu. CHP adına Mehmet Bekaroğlu’nun ‘tane tane’ söyledikleri, mesela: “Değerli arkadaşlarım, ‘bütçe hakkı’ dediğimiz, milletin bize emanet ettiği en temel, en kutsal hakkımızdır. Eğer bütçe hakkını hakkıyla kullanamıyorsa, bu parlamentonun hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Maalesef, bu bütçe, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bütçe hakkını gasbeden bir bütçedir. ‘Bütçe hakkı’ deyip geçmeyin. Şu, diyoruz ya, ‘tüyü bitmemiş yetim hakkı’, işte bütçe hakkı tam da budur. Hani dindarız ya, hani ‘medeniyet’ diyoruz ya, hani ‘millî-yerli’ diyoruz ya, hani ‘Dicle’nin kenarında bir kuzuyu kurt kaparsa’ diyoruz ya, işte bütçe hakkı bu.” Hükümete müzahir diyebileceğimiz bir tanığımız da var. MHP Grubu adına konuşan Samsun milletvekili Erhan Usta’nın söyledikleri: “2015 yılı için merkezî yönetim bütçesinde bu parlamentodan alınan ödeneğin 33 milyar TL üzerinde harcama yapılmıştır. Bu, parlamentonun bütçe hakkının ihlâli anlamına gelmektedir.”
***
Dava, müşterek varlıklarımız olarak yeniden tanımlanacak kamusal kaynakları, tümüyle kamusal’ı, devletin kıskacından kurtarmaktır aslında. Mülga bütçe hakkını yine de hâlâ ciddiye almak, işte bu iddia için, bu ufuk için kıymetli. Mesela Su Hakkı kampanyasını yürütenlerin, İSKİ bütçesini itinayla sorgulayışları, bunun için muhterem. Bütçe hakkı, doğrudan doğruya, hak sahibi olma hakkımızla ilgili, değil mi?

Ekşi sözlük’te “Benim vergilerimle bla bla…” diye bir entry var. “Bizim vergilerimizle… ne hakla!” sorusunun sadece bir şaka, sadece bir naiflik alâmeti olması, nasıl bir zillet…

Üç hafta önce kaybettiğimiz Kürşat Bumin, yurttaşlık ‘işini’ pek az kimse kadar ciddiye alırdı. Bir zamanlar vergi dairelerinin alnında yazan “İradesi ile kendini vergilendiren halk, millettir” düsturunun ‘sahihliğini’ sorgulamakla birlikte, asıl bu ilkenin ciddiye alınmazlığından yakınan bir yazı yazmıştı.[5] “Millet”in bir tarifi olarak, “iradesi ile kendini vergilendiren halk” denir mi?

Peki, vergilerinin niçin, nasıl, nereye harcandığını bilme hakkını, sorgulama olanağını, buna ilişkin merakını yitirmiş bir nüfusa ne denir?
—————————————–
[1] Osmanlı’nın son devrinde bütçe hakkının gelişimi hakkında bkz. http://dergipark.gov.tr/download/article-file/528498
[2] Merâl Demirel’in çalışması: Tam Bir Muhalif: Abdülkadir Kemali Bey. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2006. Aktardığım sözler şu sayfalardan: s. 131, 166, 173, 177.
[3] Süleyman İnan: Muhalefette Adnan Menderes. Kendi yayını, Denizli 2003, s. 212, 215.
[4] Denetim demişken… İktisadiyata dair bir gaf işlemememi sağlayan denetimi için Refet Gürkaynak’a teşekkür borçluyum. Onun şu notunu da icazetine güvenerek iliştiriyorum: “Bağımsız merkez bankaları-bağımsız para politikası için büyük bir baskı, -haklı olarak-, varken kimse bağımsız maliye politikasından bahsetmiyor çünkü maliye politikası bağımsız olursa, orada karar yetkisini kullanan fiilen hükümet olur. Hükümetin karar verdiği vergileri bağımsız bir kurumun denetleyip toplaması mümkün ama vergiye bağımsız olarak karar vermek o karar alıcıyı hükümet haline getirir. Bu da bütçe hakkının bir cephesi.”
[5] https://www.yenisafak.com/yazarlar/kursatbumin/iradesi-ile-kendisi-vergilendiren-halk-millettir-15425
====================================
Dostlar,

TBMM’nin BÜTÇE YETKİSİ (!) ve CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET REJİMİ AÇMAZI

Önce Anayasanın Bütçe ile ilgili 3 maddesini paylaşalım :

Anayasa md. 87 – (Değişik: 21/1/2017-6771/5 md.)
Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; bütçe (ve kesinhesap) kanun tekliflerini görüşmek ve kabul etmek;

Anayasa md. 160 – Sayıştay, merkezî yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevlidir.

Bütçe ve kesinhesap
Anayasa md. 
161 – (3. ve 4. fıkralar) Cumhurbaşkanı bütçe kanun teklifini, malî yılbaşından en az yetmişbeş gün önce, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunar. Bütçe teklifi Bütçe Komisyonunda görüşülür. Komisyonun ellibeş gün içinde kabul edeceği metin Genel Kurulda görüşülür ve malî yılbaşına kadar karara bağlanır.
Bütçe kanununun süresinde yürürlüğe konulamaması halinde, geçici bütçe kanunu çıkarılır. Geçici bütçe kanununun da çıkarılamaması durumunda, yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanır.
****
21/1/2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanun (TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASINDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN) ile yapılan Anayasa değişiklikleri, 29976
RG’de 11 Şubat 2017’de yayımlandı, 16 Nisan 2017’de yapılan halkoylaması ile onaylandı ve 24 Haziran 2018 günü genel seçimlerle birlikte yapılan cumhurbaşkanı seçimi ardından AKP’li CB Erdoğan’ın 09 Temmuz 2018 günü yapılan “cülus” (tahta çıkma!) töreni ardından bütünüyle yürürlüğe girdi.

TBMM, birçok işlevini, yetkisini yitirdiği gibi, Bütçe yapma veya hükümetin bütçe önerisini reddederek hükümeti düşürme erkini de yitirdi.

  • Malum Cumhurbaşkanına soru bile sorulamıyor Yüce Mecliste.. üstelik olağanüstü yetkilerine karşılık.. 

Son değişikliği ile Anayasa md. 161 uyarınca, Yüce Meclis, partili Cumhurbaşkanınca kendisine sunulan Bütçe Kanunu Teklifini süresi içinde yasalaştır(a)mazsa, “Geçici bütçe kanunu” çıkarmak zorundadır. Bunu da yap(a)mazsa, ne gam, partili CB Erdoğan, “yeniden değerleme oranına göre artırarak” bütçesini 2019’da da uygulayabilecektir! Bu orani ise Damat Maliye ve Hazine Bakanı / Sekreteri Albayrak belirleyecek.

Majestelerine hiçbir engel söz konusu değildir ve olamaz da!

Zaten Bütçe Plan Komisyonundan başlayarak çoğunluk AKP’de olduğundan, sıkışıldığında MHP hazır ve sadık yedek güç olduğundan, kimsenin Erdoğan’dan gelen bütçeye laf etmek haddi  bulunmadığından… gerisi laf-ı güzaftır (boş sözdür). Aynen RTE’nin istediği, gibi bütçe TBMM’den “biçimsel” olarak onanıp geçirilecektir.

Yüce Meclis’in içi boşaltılmıştır.

  • Erdoğan, bu durumda, 1215’te 64 maddelik Magna Carta ile (bir tür anayasa!) başta bütçe – vergi salma yetkisi sınırlanan İngiltere Kralından daha çok yetkili, ya da “daha çok kral” dır!

Adına “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denilerek halkın aklıyla alay edilerek kabul ettirilen ve dünyada örneği olmayan “ucube” rejim işte böyle bir şeydir.

Gün geçtikçe boyası ve de foyası daha da dökülmektedir, dökülecektir..

Necip milletimiz çıplak gerçeği algıladığında korkarız ki, Türkiye mahv-ü perişan biçimde karanlık – koyu bir mutlakiyet (faşizm!) ve ekonomik çöküntü içinde bulacaktır kendini..

Sevgi ve saygı ile. 08 Aralık 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

AKADEMİ DÜNYASI KİMSENİN AİLE ŞİRKETİ DEĞİLDİR!

AKADEMİ DÜNYASI KİMSENİN AİLE ŞİRKETİ DEĞİLDİR!

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Siyasal baskı ve içinde bırakıldığı olanaksızlıklarla boğuşan akademiye, bugün yeni bir darbe daha vurulmuştur.

Yeni yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yapılan düzenleme çerçevesinde Rektörlük için üç yıl Profesörlük koşulu kaldırılmıştır. Buna göre, rektörler, üniversitelere profesörlük unvanı alan kişiler arasından herhangi bir süre görev yapma koşulu aranmaksızın atanabilecektir.

Bugüne dek üniversite rektörlerini, akademinin en istemediği isimlerden, en az oy alanlardan, yalnızca yandaşlık ölçütüne dayanarak atayan iktidar, şimdi atamalarındaki ölçütleri de iyice düşürmüştür.

Bu son girişim, bugüne dek rektör olabilmek için profesörlükte yıllar geçirmiş insanlara haksızlık olduğu kadar, yeni rektörlerin eski rektörleri aratacağının da adeta habercisidir.

Bilindiği üzere rektörlük ölçütleri, 24 Haziran seçimlerinden bu yana yap boza çevrilmiştir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişin ardından, önce “rektör olmak için profesör olma koşulu aranmayacak” denilmiş, bir hafta sonra da bundan vazgeçilerek “üç yıllık profesörlük koşulu” geri getirilmiştir. Bu iki düzenleme arasındaki haftada İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Rektörlüğü’ne yapılan atama ise dikkat çekmiştir. İki düzenleme arasında şu anda devletin kasası olan Maliye’nin emanet edildiği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın yakın arkadaşı Prof. Dr. Nuri Aydın, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Rektörlüğü’ne atanmıştır. İşte bu şahsa özel muamele, Türkiye’de üniversite camiasının yakın zamanda yaşayacaklarının bir ön gösterimidir.

BU MİNAREYE KILIF DAYANMAZ

Her fırsatta “Türkiye bir çadır devleti değildir” demek zorunda kalan Cumhurbaşkanı, çağdaş, ilkeli bir devlet anlayışında yer bulamayacak eş-dost-akraba-yandaş atamaları için yasal bir kılıf daha düzenlemiştir.

Minareyi çalan, her zamanki gibi kılıfını hazırlasa da bilinmelidir ki, bu minarenin yırtmayacağı bir kılıf yoktur. Üniversiteler her zaman bilimin, aklın, sorgulamanın, öğrenme ve öğretmenin, araştırmanın kalesi olmuş, yakın tarihimizden anlaşılacağı üzere bu gerçekliği darbe uygulamaları bile dışlayamamıştır.

Üniversitelerin başına ‘aile’ komiseri koymayı planlayanlar bilmelidir ki, bu yanlış uygulama yalnızca zihni açık gençlerimizin sizleri daha iyi tanımasına yol açacaktır.

Eğitim-İş olarak uyarıyoruz                 :

Üniversiteleri özgürleşmeyen bir ülke özgürleşemez.

Üniversiteleri niteliksizleştirilen bir ülkenin geleceği ipotek altına girer. Üniversitelerinde bilimin özgürce dolaşmadığı bir ülke, yetkililerin ağızdan düşürmediği “yerli ve milli” bir üretimi, tarih kitaplarından başka bir yerde göremez.

Üniversite diploması bile şaibeli insanlar, üniversiteleri dizayn etmeye (AS: kurgulamaya) çalışmak istese de, buna akademide karşı çıkacak binlerce bilim insanı, milyonlarca parlak üniversitelimiz ve Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün izindeki sendikamız geçit vermeyecektir!

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU
==================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ Sendikası son derece yerinde saptamalar yapıyor ve öneri – uyarılarda bulunuyor. Bunlar demokratik rejimlerde çok olağandır ve örgütlü toplumun kurumları eliyle yönetime katılması eylemidir. Türkiye’miz neden bu yollardan son derece ciddi sapmalar içinde??
TEK ADAM keyfi yönetimi, evrensel kamu yönetimi ilkelerinin hemen hemen tümünü ayaklar altına almış durumda.
Binlerce yıllık Devlet yönetimi deneyimi, kültürü, kurumları ağır biçimde tahrip edilmekte. Bir CBK çıkarılmakta alelacele, birkaç gün sonra ciddi yanlışlar görülmekte ve düzeltilmeye çabalanmaktadır. Bu çok ayıp bir şeydir. Ülkemizin saygınlığını, yönetime güveni, mevzuat kurallarının öngörülebilirliğini… ortadan kaldırmaktadır.

Üniversiteleri elbette çalışanları yönetmelidir. En yakışanı da, saygın – yetkin ve kıdemli bir profesörün üniversite çalışanlarının tümünün katılımıyla seçilmesi ve bu kişinin simgesel olarak Milli Eğitim Bakanı, Başbakan ya da Cumhurbaşkanınca seçiminin biçimsel anlamda onaylanmasıdır.

Önce profesör olma koşulunu kaldıracaksınız, sonra 2 yıllık kıdemi.. Sonra ilkini düzelteceksiniz ama arada yeni profesör olan birini İstanbul Üniv. Cerrahpaşa gibi çok önemli bir üniversitenin başına getireceksiniz.. Bunlar utandırıcı eylemlerdir. İlgili akademisyenler keşke bu tür etik dışı işlerde kendilerini geri çekebilseler..

Her fırsatta ‘millet iradesi‘ne gönderme yapan Erdoğan, Üniversite hocalarının 6 aday belirlemesini, YÖK’ün bunu 3’e düşürmesini bile içine sindirememiş ve mutlak egemenlik yetkilerini kendinde toplamıştır. Bu, en azından, üniversite  hocalarının yöneticilerini seçme doğal hakkına ağır saygı kusurudur, hiçe saymaktır ve demokrasi ile zerrece ilgisi yoktur, ağır bir çelişkidir.

Ancak AKP = Erdoğan rejimi gözünü karartmış ve hiçbir eleştiriyi dikkate almamaktadır. Bu neden böyledir ve nereye dek sürdürülecektir?

Tam anlamıyla bir keyfilik, ölçüsüz – sınırsız bir nepotizm (yandaş kayırmacılığı) ülkemizi pençesine almıştır.

AKP akilleri ne buyurmaktadır bu “anomi“ durumuna..
(“anomi“ nin toplumsal sonuçlarını göz önüne alarak..)

Sevgi ve saygı ile. 14 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – EĞİTİM-İŞ Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com