EEY İŞSİZ – GÜÇSÜZLER !!!

Konuk yazar : Duran AYDOĞMUŞ
E. Dışişleri Bakanlığı Uzmanı
22.05.2008 Ankara
EEY İŞSİZ -GÜÇSÜZLER !!!
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..) 
Şu araştırmacı gazetecinin yazdığı gerçeklerden haberiniz yok mu sizin?! Tıklayın şu aşağıdaki bağlantıyı, bir okuyun da anlayın, bakın ne iş yerleri açılmış meğerse de, sizin haberiniz yok!
Bakın, devletimizin ilgilileri ne iş yerleri açmış, hem de bakanlar, başbakan ve cumhurbaşkanı bile açmış bu iş yerlerini de sizin haberiniz yok, veya iş beğenmiyorsunuz! Yazıklar olsun size(!)
 
Bakın size bir gerçeği söyleyim mi? Yıllarca Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinde (İtalya, Almanya, İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya) bulundum. Yıllarca TV yayınlarını vs. izledim, basını takip ettim, o ülkelerde tek bir bakanın, başbakanın, Cumhurbaşkanının, Kralın bizdekine benzer açılışlar yaptığına, kurdela kestiğine rastlamadım, duymadım… Yapılan her şey vatandaşın vergisinden oluşan bütçeden ödendiği ve o yapılan fabrikanın-tesisin de yapılması gerektiği için yapılmaktadır, yapılmıştır. Bizdeki gibi siyasi gösteriye, oya çevirmeye gerek duyulmuyor… Çünkü, işbaşındaki iktidarlar, eksik olan her şeyi yapmış tamamlamışlar…
Avrupa ülkelerinin hiçbirinde yapılmış köprüler, alt-üst geçitlerin vb. yapılış tarihlerini de görmedim. Gören varsa lütfen yazsın… Kimse çıkıp da, “şunu yaptık, bunu yaptık” demiyor…
Bizde bu yapıtlara girerken, adını ve yapılış tarihini görürsünüz. Hepimiz biliyoruz ki, siyasiler bu yaptıklarını bile siyasette kullanıyorlar! Tarih yazılsın ki, o tarihte hangi hükümetin yaptığı belli olsun diye! Bunu ilk kez Başbakan iken Merhum Süleyman Demirel dile getirmişti değil mi?!
Sonuç olarak, bizdeki toplu ya da tek açılışlara bakıyoruz ki, işte Yılmaz Özdil yazmış onları! 
Hepimizin beklentisi odur ki, bir tane de ağır ya da hafif sanayi fabrikası, bir üretim tesisi olsundu. Neden mi? 
Yine biliyoruz ki, ülkemizdeki bütün fabrikalar, tesisler, kurumlar, limanlar bankalar, petrol istasyonları hem de yabancılara satılmış! Garip olan şu ki, bizim ülkemizde, kurduğumuz tesislerde bizim insanlarımız çalışıyor ama, yıl sonunda kazanılan bütün kazanç, mal sahibi yabancı ülkeye gidiyor! Yazık, yazık!
Sebep şu mudur diye düşündüm: Bu saydığım ülkelerde -bizdeki gibi- iş arayan pek yok. İşi olmayana da devlet, uygun iş buluncaya kadar -yasa gereği- işsizlik parası veriyor. Ne ki, işsizlik maaşı alanlar da “nasıl olsa işsizlik parası alıyorum, boş ver, kaçak iş bulup oradan da alacağımla geçinir giderim” diye düşünmüyor. Bu konuda devlet de, işçi de hakkaniyetlidir…
NOT : Avrupa için bu yazdıklarım yanlışsa, Sayın ÖZDİL lütfen bu konuda da yazabilirler
(ANILARIMDA 5 ÜLKE kitabımda bu ve benzer konuları da yazdım).
Ne diyelim, kendimiz ettik, kendimiz bulduk..
Merhum ozanımız Neşet Ertaş demiş ya :
“Karadır bu bahtım kara
 Sözüm kar etmiyor yare
 Yüreğimi yaktı nara (Eyvah Ey…) 

 Kendim ettim kendim buldum
 Gül gibi sararıp soldum
 Ey vah ey vah ey….”
 
Saygılarım ve kaygılarımla. 17.08.2017
=======================================

Dostlar,

Sayın Duran Aydoğmuş dostumuz, olgun bir beyefendi ve Cumhuriyet terbiyesi almış bir devlet memurudur. Uzun yıllar değişik ülkelerde Dışişleri Bakanlığı kadrolarında ülkemizi temsil etmiştir. Yukarıda saydığı 5 Ülkedeki gözlemlerini kitaplaştırmıştır. Bu yazısı ve öbür değerli katkıları içi kendisine şükran borçluyuz.

Sayın Aydoğmuş sade yazımı ile önemli bir gerçeğe ışık tutuyor. Bizim gibi Doğu toplumları törenselliğe (ritüele) çok önem veriyor.. Maneviyat ve mistisizm çok ağır basan değerler.. Oysa Batı Kültüründe egemen – baskın değer Akılcılık – Rasyonalim – Rasyonalite.. Bu sayede Bilimsel Keşifleri başardılar (Galile, Kepler, Copernicus..) ve Batı Aydınlanma felsefesinin temellerini attılar.. Diderot, JJ Rousseau, Montesquieu, Voltaire, Kant

– Zorunlu – kaçınılmaz olarak laik – seküler düzene geçtiler ve Sanayi Devrimi ile dünyayı sömürgeleştirdiler… Bilime sırtını dönen Osmanlı’yı parçaladılar.
Biz hala dincilik – mistisizm batağında inatla debeleniyoruz..
Yetmiyor, CB Erdoğan ”Dindar ve kindar nesiller yetiştireceğiz..” diyor,
ulusal eğitim sistemini çökertiyor..
Bir Mustafa Kemal ATATÜRK çıkardık, dünya tarihinde eşsiz – benzersiz.. Osmanlı yüzünden birkaç yüzyıl gecik(tiril)en Anadolu Aydınlanması (dinde Reform + Rönesans) devrimlerini başlattı ancak hem ömrü kısa oldu hem de Anadolu’daki karşıdevrimci – molla – yobaz – gerici – dinci çelik çekirdek pek çok nedenle tasfiye edilemediği için bir ”geri tepme” (counter revolution?) olgusu – dalgası yaşıyoruz. Osmanlı din – tarım toplumu kısır döngüsünü 21. yy. şafağında hala aşabilmiş değiliz. AKP vb. siyasal hareketler bu dinamiklerin ürünü.. Ancak bu ”peryodun” da geride kalacağı tarihsel diyalektik yasa gereği.
Az eğitimli kitleler deneme – yanılma ile (musibetle demek haksızlık mı olur?) öğrenmekte. O halde kitlelerin bilimsel eğitimi yaşamsal 1. öncelik.. Öte yandan yaşadıklarını anlamlandırmak için gündelik yaşamda örnekler üzerinden halka aydın rehberliği sunmak gerek.
Böylelikle, toplumsal – siyasal olgunlaşmayı hızlandırmak ve deneyim – öngörü yeteneği kazandırmak için ödenecek bedelleri hafifletmek olanaklıdır. Bu 2 kulvarda başarılı olmanın anahtarı öncelikle siyasal partidir. Ardından yaygın yatay – dikey örgütlü toplumdur.. Sendikasıyla, derneği – vakfıyla..
Siyasal katılma, geri kalmışlık çemberini kırmada temel anahtar..
Sevgi ve saygı ile. 17 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

‘Anayasal devlet’ten ‘anayasalı devlet’e

‘Anayasal devlet’ten ‘anayasalı devlet’e

SAMİ SELÇUK
Prof. Dr., Eski Yargıtay Başkanı
Bilkent Üniv. Hukuk Fak.
Cumhuriyet, 10.01.2017

Başkanlık sistemleri katı mı katı bir erkler ayrılığına dayanır. Parlamenter sistemler ise daha esnek bir erkler ayrılığını öngörür.
Bu belirlemeler yüzünden 228 yıl önce yayımlanan 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin herkesçe bilinip özümsenmiş ünlü 16. maddesinde “… Erkler ayrılığının bulunmadığı toplum(lar)da anayasa yoktur” denmiştir. Bu küresel ilkeye göre, söz konusu anayasa taslağı yasalaşırsa artık ülkemizde ortada bir anayasa kalmayacak, Türkiye anayasaya dayanan bir “anayasal devlet” olmaktan çıkacak, sadece anayasa adını taşıyan aldatmaca metne sahip bir “anayasalı devlet” olup çıkacaktır. Bu duruş, kendini aldatmadır, temaruzdur (simulation), hayalettir (simulacre).

Herkes köle!
Hem başkanlık sistemini getirmek iddiasıyla yola çıkacaksınız, hem de erkler birliğini dayatacaksınız. Bu bir güldürüdür. Böyle bir sistemde demokratik bilince sahip bir başkan bile diktatör olmak, baskı, daha doğrusu tümelci (totaliter) bir rejimle toplumu yönetmek zorundadır. Montesquieu’nun teşhisiyle o ülkede tek bir insan özgürdür, öbürleri ise köledir. Kısaca taslak, zorunlu tümelciliği kurallaştırmaya yeltenen,
bu yüzden savunanları da köleleştirip doğduklarına pişman edecek bir metindir.
Bu belirmeden sonra olanları gözlemliyorum ve kahroluyorum.

Hukukçular susmasın
Çünkü isterdim ki, yüze yakın hukuk fakültesi bulunan ülkemizde hukukçular susmasınlar. Sağduyulu ve ağırbaşlı bilim insanlarımız, siyasal ve ideolojik dalaşlara girmeksizin, bu metne nesnel ve yansız bir mantıkla ve de yüksek sesle karşı çıksınlar; “en doğru yol gösterici” olan soğukkanlı bilimin, salt bilimin ışığıyla yönetenleri ve yönetilenleri, Mevlana’nın deyişiyle
“Ne olacak? Söyle gitsin!”
diyerek aydınlatsınlar. Ancak görüyorum ki, birkaçı dışında bilim insanlarının neredeyse tamamı yine Mevlana’nın deyişiyle “Söyleyince ne olacak? Sus bitsin!” demeyi yeğliyor ve bu yanlış metnin kotarılmasına bir bakıma katkıda bulunuyorlar.

İsterdim ki aydınlar, toplantı üstüne toplantı yapsınlar, sürekli konuşsunlar, iktidarı ve toplumu uyarsınlar. İsterdim ki, özellikle iktidar milletvekilleri, gidişin iyi olmadığını dile getirsinler. Özellikle hukukçu olanlar, hukukun saygınlığını koruyup gözeterek tasarlanarak (taammüden) işlenmekte olan yanlışı yöneticilere duyursunlar. Böyle bir metne oy vermenin insan şerefi üzerine titreyen hukuka aykırı olacağını, fakültelerde öğrendikleriyle bağdaşmadığını, hocalarını kabirde bile rahatsız edeceğini haykırsınlar. Ama bırakın haykırmayı, gördüğüm kadarıyla rahatsız bile değiller.

  • “Düşen bir çığda hiçbir kar tanesi olup bitenden kendisini sorumlu tutmaz”
    der Oscar Wilde. Ama adı üstünde milletin vekilleri, milletin haklarını korumak için oradadırlar;olan bitenden sorumludurlar.

Halk ilgilenmiyor!
İsterdim ki, halkımız getirilmek istenen düzene karşı çıksın, Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymayacağını söyleyen Başbakan De Gasperi’yi özür dilemeye zorlayan İtalyan halkı gibi, hükümeti taslağı geri çekmeye zorlasın. Ama ortada bir kıpırtı bile yok. Sadece devletin tasarlayarak insan öldürmesi demek olan çağ gerisi ölüm cezasını isteyen bir kamuoyu var. İtiraf edelim ki, hukuk bilinciyle donanmış bir hukuk toplumu olmanın çok uzağındayız.
Daha çok yemek içmekle uğraşan bir halk var.

  • Demokrasi,
    – laiklik,
    – hak ve özgürlükler,
    – erkler ayrılığı,
    – yargı bağımsızlığı

gibi demokratik erdemleri kaygı edinmiş bir kamuoyu ülkemizde henüz yok. Bu büyük açık, Batı toplumlarında yaşananların tersidir. Hayıflanarak kabul edelim ki, yazılı bir anayasası bile olmayan bir İngiliz toplumu değildir henüz halkımız. İşte iktidarlar çoğu zaman ülkemizde bundan yararlanmış, bu durumu sürgit kötüye kullanmışlardır. Bugünlerde ise durum daha da üzücü. Halk çoğunluğu “Anayasa Taslağı”yla ilgili değil. İlgilenenlerse bir kölelik düzenini getirdiğinin ayrımında değil. Üstelik can derdine düşmüş toplum, OHAL ile yönetilmekte.

Milletin vekilleri ne yapıyor?

İsterdim ki, hükümet edenler, böyle bir metni bu koşullarda TBMM’ye sunmasınlar. Görevine başlarken yumuşak biçemi ve akılcı sözleriyle Başbakan beni çok umutlandırmıştı. Ama şimdi görüyorum ki, yanaşık düzende yerlerini almış yandaş hukukçuların dışında kimseye danışılmamakta. Dahası yadırganası sorumluluk anlayışları sergilenmekte ve “monşerler” küçümsenerek izlenen bir dış politikanın “baştan yanlış” olduğundan söz edilerek bütün sorumluluk eski bir bakana, başbakana yüklenmek istenmektedir. Bilim, olguları deneyerek, gözlemleyerek “kavram” üretir.

  • “Stratejik derinlik”, “değerli yalnızlık” gibi zihinsel kurgularla ve metafizik kavramlarla olgular değiştirilemez, ayaklar yere basmadığından gerçekçi bir dış politika yapılamaz,
    ülke yönetilemez. Nitekim öyle olmuş ve sonuç da çok acılar getirmiştir. Bunu görmeyip izlenen politikaya uzun süre ses çıkarmayanların, dahası destek olanların bu yanlışa katlanacakları, sorumluluğun gereğini yapacakları yerde, kendilerinin hiç günahları yokmuşçasına,birini karalamaları etik açıdan insanı düş kırıklığına sürüklemektedir.

Sözüm sanadır
Ozan Banco Banov’un “Tavşanın Üçüncü Kulağı” adlı şiirindeki kulağı kestikten sonra sayan kaplan gibi mantık çarpıtmalarıyla, safsatalarla, totolojilerle ortak suç ve sorumluluktan sıyrılmaya çabalayan bir hükümetten bu taslak konusunda bir şeyler beklemek, artık anlamsızdır. Çünkü düştür. Şimdi sözlerimi herkese yöneltiyorum. Ülkemin her bireyi
elini vicdanına koyarak, bütün ideolojik, dinsel önyargıları dışlayarak, paranteze alarak
lütfen şu soruyu yanıtlasın:

  • Bu koşullarda böyle bir metni halkoyuna sunmak doğru mu? Size yapılmasını istemediğiniz şeyi başkalarına yapmak doğru mu? Ayıbı gizleyerek birine mal satmanın cezalandırıldığı bir
    hukuk düzeninde bilmeyenleri kandırarak sonuç almak dürüstlüğe sığar mı? Gelecek kuşakları, çocuklarımızı, torunlarımızı bir kölelik düzenine teslim edebilir miyiz?

Aydınlanma yüzyılı düşünürlerinin en büyüğü olan Kant’ın diliyle pratik aklın,
ahlaka yaslanan aklın kategorik buyruğu bu sorulara “hayır” demektedir.

Son sözlerimi bugünkü Cumhurbaşkanı’na söylemek isterim:

  • 2007’ye değin muhalefetin de katkısıyla hukuk alanında iyi işler başardınız. Dilleri bozuk da olsa temelde iyi yasalar çıkardınız. Türkiye’yi AB’ye hızla yaklaştırdınız. Ancak daha sonraları yandaşlarınız sizi sürekli yanlışlara sürüklediler. Şimdi ise son vuruşu yapmaya hazırlanıyor; sizi “zorunlu diktatör” yapmak istiyorlar. Buna lütfen izin vermeyin. Kendisine padişahlık, halifelik önerilen Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi bunları elinizin tersiyle geri çevirin. Çevirin ki, bu ölümlü dünyada tarih sizi bu erdemli duruşunuzla ansın.

Neden yazdım?

Her insanımıza da şunları iletmek isterim               :
Benim kendini düşünmek gibi bencil duygulara ve art düşüncelere kapılmak için yaşam sürem azaldı. Bilim yaparken de, hukuksal kararlar verirken de aynı bilinçle davranmaya çabaladım. Bu çabalarıma karşın yanıldığım elbette oldu. Bu nedenle okuduğunuz bu yazıyı sadece
bilim adına kaleme aldım
. Hiçbir inancın, hiçbir ideolojinin etkisiyle değil. Bu bir.
Milletin vekillerinden ve halkımdan umudumu kesmediğim için kaleme aldım.
Bu iki. Ve nihayet çok eleştirdiğim, meşru olmadığını yüksek sesle haykırdığım
1982 Anayasası’nı kotaranlardan özür dilemek zorunda kalmamak için kaleme aldım.
Bu da üç.
=================================
Dostlar,

Bilge hukukçu Sayın Prof. Dr. Sami Selçuk, ülkemize gerçek anlamda hukuksal reçete olabilecek nefis ve yetkin bir bilimsel metin kaleme almış.. Daha önceleri de
birkaç kez R.T. Erdoğan’a açık mektupları olmuştu ve sitemizde yer vermiştik..

– Prof. SAMİ SELÇUK UYARIYOR
– 
Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’tan Başbakan’a Açık Mektup

Türkiye, bunca ciddi bilimsel – demokratik cumhuriyetçi – erdemli… insanlara sahip..
Dileyelim sağduyu egemen olsun ve ülkemiz bu çok ağır, utanılası tablodan sıyrılsın..

Sevgi ve saygı ile.
11 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Danıştay töreninde yaşananların düşündürdükleri


Dostlar
,

Sayın Dr. Onur Öymen, serinkanlılığı ile bilinen deneyimli ve birikimli bir diplomattır.
Özgüvenlidir ve demokrasi terbiyesi almıştır.
Bu donanımları sayesindedir ki hoşgörülüdür, tahammüllüdür.

Başbakan R.T. Erdoğan, ülkeyi 12 yıldır deyim yerinde ise demir yumrukla yönetiyor.
Sindirmediği kişi – kurum kalmadı gibi..
Hala yetin(e)miyor yarattığı örtük faşizm rejimiyle.

Son durak İslami faşizm midir?

Brunei Sultanlığı, Osmanlı Padişahlığı, Suudi Krallığı, Birleşik Arap Emirlikleri benzeri mutlak bir Despotizm / Tiranlık mıdır?

Ancak o zaman mı tatmin olabilecektir??

Antik Yunan‘da, günümüzden 2400 yıl kadar önce Platon ve Aristo‘nun yazdıklarına baksın..
Orada bile ülke yönetiminin Tiranlaşmaması için sistematik – kurumsal öneriler var..

AKP ve Başbakan ile bu yüz kızartıcı olayda -TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’na edepsiz – yalancı diyerek- destekçileri Antik Yunan anlayışının bile gerisine düştüklerinin ayırdındalar  mı acaba??

Türkiye neden böyle bahtsız bir ülke??

Atatürk’ün AYDINLANMA Devrimi yarım kaldı,
60 yıldır da -1950’den bu yana- karşıdevrim iktidarda.

Halk bu yönde koşullandırıldı, çağdaş eğitim veril(e)medi..
Yoksullaştırıldı, işsizleştirildi, çaresizleştirildi, sömürüldü ve oy deposu haline dönüştürüldü..

  • Halkın, İktidar yolsuzluklarından nemalandırılarak ahlakı bozuldu,
    demokrasi anlayışı yozlaştırıldı..

Halk, kendisine benzeyeni seçiyor..
Kısa erimli çıkar ve beklentilerinin tutsağı, popülizmin oyuncağı..
Ülkede demokrasicilik oynanıyor..

Ama tarihten de biliyoruz ki, insanların – toplumların idrakini sonsuza dek teslim alıp yönetmek olanaklı değil..

Halk önünde sonunda uyanıyor ve intikamı da ağır oluyor.

En somut örneklerden biri Fransız Devrimi değil mi?

Çıplak ayaklı köylüler yapmadı mı bu kanlı ayaklanmayı?
Yitirecek hiçbir şeyleri kalmadığında..
Ama Voltaire’in, Robespierre’in, J.J. Rousseau’nun, D. Diderot’un, Montesquieu‘nun.. Aydınlanma önderleri olarak yaşamsal katkılarını unutmadan..

Kral 16. Louise ve Kraliçe M. Antoinetté giyotinle idam edilmedi mi?

Krallık çok kanlı olarak tasfiye edilip laik Cumhuriyet kurulmadı mı?
Ve de 1789’dan bu yana gericilerin bu Fransız Cumhuriyetini 4 kez yıkmalarına karşın ilericiler –  Devrimciler 5. Cumhuriyeti kurmadılar mı?

1958’den bu yana General C. DeGaulle’ün 5. Cumhuriyeti dimdik ayakta değil mi?

Türkiye de mutlaka laik – demokratik rejim yönünde ilerleyecektir..
AKP iktidarının ve başının engelleyici direnişleri olsa olsa “bir süre” gecikmeye
neden olur; hepsi o denli..

Herkes de davranışının bedelini tarih önünde öder..

Herkesin aklını başına alması gerek..
Bunun ilk koşulu da, kıyasıya da olsa eleştiriye dayanmak hatta yararlanmaktır.

Başbakan R.T. Erdoğan ve AKP’ye içten önerimiz bu yöndedir.

Tarih tekerrür etmesin istemiyorlarsa eğer..

Sevgi ve saygı ile.
11 Mayıs 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===============================================

Danıştay töreninde yaşananların düşündürdükleri

Portresi_gulumseyen

 

Onur ÖYMEN

 

 

 

Danıştay’daki tören sırasında Prof. Metin Feyzioğlu‘nun yaptığı konuşmaya gösterilen tepki çağdaş demokrasilerde örneği görülmeyen bir durum yaratmıştır.

Feyzioğlu, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak şimdiye dek hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını koruyan sözleri ve davranışlarıyla çok başarılı sınav vermiş olan değerli bir hukukçudur.

O’nun Danıştay’da yaptığı konuşma şimdiye dek izlediği çizgiden farklı olmamıştır. Feyzioğlu’nun hakaret içermeyen düşüncelerini özgürce dile getirme hakkına
saygı göstermek yerine O’nu aşağılayıcı sözlerle suçlamaya çalışmak,
yakışık almayan bir durum yaratmış ve ülkemizin saygınlığına zarar vermiştir.

De Gaulle‘ün kendisini şiddetle eleştiren Jean Paul Sartre‘ın sözlerinden
rahatsız olan yakınlarına söylediği sözler hoşgörü örneği olarak tarihe geçmiştir:

“O’na dokunmayın, Jean Paul Sartre da Fransa’dır.”

Feyzioğlu’nu eleştirenlere karşı söylenebilecek en doğru söz,

“Feyzioğlu’nun düşüncelerine saygı gösterin, O da Türkiye’dir.” olmalıydı.

Ülkenin durumu hakkında düşünceleri merakla beklenen önemli bir konuşmacının sözlerinin biraz uzun sürmesi, ülkemizde ilk kez rastlanan bir durum değildir ve bu nedenle Feyzioğlu’nun açıkça suçlanması makul karşılanamaz.

Barolar Birliği’nin eleştirilerine karşı çeşitli ortamlarda yanıt verme hakkına sahip olanların gösterdikleri tepki, dünyada eleştirilere tahammülsüzlüğün bir işareti olarak yorumlanacaktır..

Bu olay karşısında siyasal sorumluluk taşıyanların sergilemesi beklenen tutum,
bence, Feyzioğlu’nun sözlerini serinkanlılıkla değerlendirmek olmalıydı.

Demokrasinin kurallarına saygı göstermek ülkemizin demokratik düzeyinin yükseltilmesi için atılması gereken ilk adımdır.

Saygılar, sevgiler.

ATATÜRK NEDEN BÜYÜKTÜR ??


Dostlar,

Değerli dostumuz 9 Eylül Üniversitesi’nden Tarih uzmanı Sn. Prof. Dr. Kemal Arı‘nın müthiş bir irdelemesini paylaşalım..

Çok ilginç ve çekici bir anlatım ile yakın insanlık tarihinin özetlemesi ve içine
Atatürk devriminin somut edimleri ile ustalıkla yerleştirilerek ilişkilendirilmesi..

Mustafa Kemal Paşa‘yı ve görlemli tarihsel eylemini anlamamış, anlayamamış olanların da okuduklarında aydınlanacakları ağırbaşlı ve kapsamlı bir makale..

Sn. Prof. Arı’yı emeği için kutluyor, paylaşımı için de teşekkür ediyoruz..
(Metne Atatürk fotoğrafını biz ekledik..)

Sevgi ve saygı ile.
22.9.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===========================================

ATATÜRK NEDEN BÜYÜKTÜR ??

portresijpg


Prof. Dr. Kemal ARI

“Ulusunun Yönünü Aydınlığa Çeviren Türk”

Hemen bir çelişkili durumu ortaya koyalım:

 

1930’lar dünyasındayız.
Avrupa’da, eski yüzyılla karşılaştırıldığında büyük kırılmalar yaşanıyor. 1. Dünya Savaşı, milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanmış, ancak pek çok sorunu çözememiş. Kimi imparatorluklar yıkılıp gitmiş; bunların yerine ulusal / milli ya da etnik kimliği öne çıkan devletler kurulmaya başlamış. Rusya da ancak bir rejim değişikliği ile varlığını başka bir boyuta evirmiş… Sözüm ona proleterya denilen işçi sınıfı kendi devrimini yapmış; ancak, içerde büyük sorunlar yetmiyormuş gibi dünkü bağlaşıklarına karşı
çetin bir savaşın içine girmiş.

Avrupa’ya az daha yakından bakalım:

Bu yaşlı kıta, sanki 18. Yüzyıl’ın Aydınlanma değerlerini yaşamamış, örneğin bir Thomass More’u, Jean Jaques Rousseau’yu, Volter’i, Montesquieu’yu kendi bağrından çıkarmamış gibi; kökleri çok daha eskiye uzanan, ancak 19. Yüzyıl’daki Sanayi Devrimi ile daha da palazlanan ırkçı, faşist ve antidemokratik yönetimlerin pençesine düşüvermiş. Seçimle iktidara gelen ünlü diktatörler; coşkulu söylevleriyle uluslarına büyük düşlere ulaşma sözü veriyorlar. Gobineau ve O’nun gibi ırkçı/şoven ideologların düşünceleri merkezi Avrupa’yı; özellikle de Almanya ve İtalya’yı, hatta İngiltere, Fransa gibi ülkeleri bile etkisi altına almış… Pek çok ülke, kendi ırkının peşine düşmüş… Her yanda kemik ve kan ölçümleri yapılıyor; ırklar, dört ayrı renge ayrılmış; her birinin, bir ötekine üstünlüğü üzerine hamaset dolu söylevler veriliyor, kitaplar yazılıyor. Bir yüz yıl önce, insanın yaşama hakkının kutsal bir hak olduğunu savunan düşünürlerin, onca aydınlanmacı değerin yerini insanın içini ürperten yeni değerler dizgesi almaya başlamış. Geçmişteki bütün bu birikim buharlaşıp uçmuş gibi; kendi toplumlarına ırklarının en üstün ırk olduğunu ve başka ırkları egemenlikleri altına almanın bir doğal hak olduğunu savunan sapık ve hastalıklı görüşler ortaya para pul eder olmuş… Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini; İspanya’da Franko eş zamanlı olarak iş başına gelmişler. Artık “Aydınlanma” dünyasının değerleri yerle bir olmuş durumda. Ve örneğin Almanya’da, gerçekte bir Fransız olan Gobineau’nun düşünceleri, değişik Alman ırkçı yazarlar tarafından coşkulu söylemlere dönüştürülüyor ve Nazi gençlik kolları tarafından Nazizim” kutsanıyor

Sovyetler Birliği’ne gelince                      :

Rusya’nın 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra yıkılmasıyla birlikte; Sovyetler Birliği adı altında toplanan komünist ideolojinin temsilcisi olan yeni güç; parayı ve kapitali kutsayan kapitalizmin karşısına dikilmiş, emeği kutsuyor. Ancak bunu yaparken eşitlik üzerinden giderek özgürlüklere ulaşma derdinde. Bu nedenle bireysel mülkiyet kavramına koyu bir düşmanlık besliyor. Üretim araçlarını devletin tekeline alarak yeni bir ideolojiyi insanlığın kurtuluşu olarak gösteriyor. Ancak bunu yaparken, kendi sınırları içinde azıcık direnç gösteren kitlelere karşı, özellikle Stalin döneminde korkunç yüzünü göstermekten geri kalmıyor.

Ortadoğu ise sanki geçmişin parlak uygarlıklarının izlerini belleğinden silip atmış gibi… Önce Mutezile Hareketi ile başlayan akılcılığın önü kısa bir süre sonra tıkanmış;
kimi önemli bilim insanları yetiştirmekle birlikte; aklı ve bilimi temel alan bütüncül bir kültür zeminini oluşturamamış. Kimi uyanış, parlayış dönemlerinin ardından, özellikle de İbn’i Rüşt gibi bir dehadan sonra; felsefeyi, doğal olarak da düşünceyi kapı dışarı eden katı yorumların pençesinde, aklı ve bilimsel düşünceyi katı duvarlar arkasına süpürüvermiş. Ve zaten bir daha da dikiş tutmamış. Kendi ulusal benliğine
hiç kavuşamamış; ulusal bilinç oluşumuna o coğrafyada egemen olan kabileler, boylar, aşiret düzeni bir türlü izin vermemiş…

20. Yüzyıl’a gelince; doğal olarak enerji kaynakları önem kazanmış. Kolay mı?
Sanayi Devrimi gibi dev bir dönüşüme imza atmış, bir yüzyıl önce insanlık…
Şimdi sanayisini kuran güçlü ülkeler, enerji kaynaklarına ulaşmak için, kendi güçlerine ve sinsi politik girişimlerine dayanarak, almışlar ellerine cetvelleri; kendileriyle o bölgelerde işbirliği içine girmiş olan güçlü kabilele önderlerine “Orası senin, burası senin” diye paylaştırmışlar. Ancak şakşakçılığın, ihanetin, çıkar dürtülerinin sonu olmadığı için; “Senin ya da onun; sonuçta hiç fark etmez, size ait olanlar zaten bizim” dercesine,
dev bir ahtapot gibi kollarını bölgeye uzatmış, kanını – iliğini emiyor… Bu nedenle de ulusal uyanışlara, bilinçlenmelere, birey haklarının gelişmesine ve bireyin;

“Ben de insan olarak değerliyim; kulluğu yalnızca Tanrı’ya yaparım; bana ne şeyhten, emirden” demesine, bu bilince ulaşmasına dayanamıyor… Nerede bir kıpırdanış varsa, kirli elleriyle Arap bedenlerine kırbaçları acımasızca indiriyor…

Kara Afrika ise ayrı dert. Durumu öyle ya da böyle, Arap dünyasından çok daha kötü… Ataları, Avrupa’nın ve Amerika’nın zenginleşmesine bedenleriyle oluk oluk katkılar sunan bu kara talihli ve kara derili insanların; Gobineau’cu zihniyetin bir yansıması olarak, insan bile sayılamayacağı savları dillerde dolaşıyor.

Böyle bir tiyatro sahnesinde, gelelim Türkiye’nin görüntüsüne:

Türkiye denilen ve sanki dünyanın merkezi gibi alımlı bir görüntüye sahip olan üç kıtanın, değişik kültürlerin, dinlerin ve büyük tarihsel göçlerin tam kesişme noktası üzerinde bulunan Türkiye’de Türkler önce bir bağımsızlık ve özgürlük savaşı vermişler. Bu savaş, Türk ulusal varlığını ortadan kaldırmak isteyen batı emperyalizmine karşı; neredeyse kendi ulusal benliğini yitirmiş olan Türkler’in ulusal kimlikte öbek öbek toplanmaları sonucu ortaya çıkan ulusal istenç, egemenlik; birlik ve bütünlük duygusuna bağlı olarak verilmiş ve kazanılmış… Böylece emperyalizmin karizması fena halde çizilmişEzilen uluslar, Türkler’in bağımsızlık hareketlerinden oldukça umutlanıp,
bu savaşımı kendilerinin de verip veremeyeceklerini tartmaya başlamışlar.

Ancak Türkler durmamış: Bağımsızlık hareketlerini giderek büyük bir devrime dönüştürmeyi başarmışlar. Bu devrimin önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk
ancak ve ancak ulusunun köklü tarihinden, uygarlık özelliklerinden ve özgürlüğe olan tutkusundan güç alarak; bu büyük devrimin ve dönüşümün mimarı olarak,
ulusunu yeni bir ereğe yöneltmiş:

Batı takltçiliği

Tam bağımsızlık ilkesine sıkı sıkıya bağlı; kendi öz benliğini araştırıp bulan ve bulduğu bu değerleri kendi kimliğinin güçlenmesi için kullanan;

ulusal,
laik,
halkçı,
devletçi ve
devrimci bir Türkiye olarak, Çağdaş Uygarlık Düzeyi’nin üzerine çıkmak…”

Yineleyelim:

  • Tam bağımsız, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmış bir Türkiye… 

Örneğin Cumhuriyet’in 10. Yıl Kutlamalarında yaptığı ünlü konuşmasında;

  • “Türklüğün unutulmuş medeni vasfı, atinin (geleceğin) nurlu ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.” 

derken, sanki yüreği göğüs kafesini parçalayıp fırlayacak kadar coşkulu ve inançlı…

Şimdi bu aşamada, sanki tiyatro sahnesindeki roller, iyice belli olmuş gibi…
Bir kez batı dünyası Aydınlanma Dönemi’ni yaşamış… Ancak o aydınlık, ırkçı, şoven; vahşi kapitalist ve yayılmacı duygular, eğilimler ve yönelişlerle yavaş yavaş kararıyor.
Tıpkı bir tiyatro sahnesinde, ışıklı bir ortamın üzerine koyu bir gölgenin yavaş yavaş gelmesi gibi…

Aynı zaman diliminde Türkiye’ye bakıldığı zaman görülen ne?
Aydınlanma’yı yaşayamamış bir toplumda Gazi Mustafa Kemal Atatürk
önce bir cumhuriyetin kuruluşuna öncülük etmiş… Bunun için ulusça emperyalizme karşı verilen tam bağımsızlık savaşından sonra, “Asıl savaş şimdi başlıyor!” diyerek toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel ve pek çok alanda büyük devrimci sıçrayışlar gerçekleştirilmiş… Derken, bir tarım imparatorluğu düzeyinin üzerine çıkamamış
Türk toplumsal yapısını, Aydınlanma kültürü ve değerleriyle kucaklaştırmak için
yoğun bir çaba içine girmiş…

  • Bireye kul, topluma teb’a olmadığı anımsatılıyor; 

verilen çağdaş eğitimle, birey olmanın onuru, kişiliğin erdemi ve ulus olmanın bilinci aşılanıyor… Yani Aydınlanmayı yaşayamamış, bu yönden bir birikimi olmayan bir coğrafyada Atatürk, o coğrafyanın yüzyıllardır karanlıklar içinde uzayıp giden yolunu, Aydınlanma değerlerine doğru yöneltmiş…

İlki için bakınca ne denli “hazin”, ancak Türkiye için bakıldığında ne denli “coşkun” bir durum değil mi?
Duruma bak:
Aydınlanmayı yaşayan toplumlar karanlığa teslim oluyor; karanlıklar içinden gelen Türkiye, ışık dolu bir Aydınlığa doğru yüzünü dönmüş; atılan devrimci adımlarla
çağdaş dünyanın gerektirdiği kazanımları elde etme çabası içinde…
Hangi adımları sayalım ki?

– Köhne bir düzenin yıkılmasından sonra; ulus ve birey kimliğinin güçlendirilişi…
Bunun için derebeyi düzenine karşı verilen ve giderek toprak reformunu
bile ufkuna oturtacak denli temellere inen zorlu bir uyanış…

– Derken kültür aydınlanmasını sağlamak için zorunlu, birleşik ve laik eğitim;

– Aklı ve bilimi rehber olarak gören bir anlayış;

– Giderek yeni yazının kabul edilişi; dil ve tarih alanlarında atılan dev adımlar;
Halkevleri, Halkevleri’nin çıkardığı Ülkü, Fikirler, Çorumlu, Ün, Gediz gibi dergiler… Çeviri bürolarının kuruluşu; eğitim alanında yapılan büyük devrime koşut olarak, dünyanın klasikleşmiş ünlü yapıtlarının Türkçe’ye çevrilişi ve hatta, eşeklere sarılmış tahta bavullar içine istiflenmiş kitapların; tarlasında, bağında, bahçesinde çalışan köylülere kadar ulaştırılışı… Bu insanların Sokrates’in diyaloglarıyla tanışması, Molier’i okuyuşu; derken her bir köye sonradan, karanlığı aydınlatan birer fener gibi, sanki kutsal bir elin serpiştirdiği Köy Enstitülü öğretmenlerin gittikleri köylerde, Aydınlanma Devrimini içselleştirmiş kültür savaşları…

Türkçe’nin sözlüğünü ve gramerini oluşturma çabaları; toplanan tarih ve dil kongreleri; canlandırılan folklor; kültüre verilen yeni ve derin anlam; üniversite reformu; derken
Nazi kıyımından dolayı Almanya’dan kaçan bilim adamlarının Türk üniversitelerinde görev alışları, yurt dışına her biri kendi toplumlarına aydınlığı taşıyacak Promethe’ler gibi ortaya çıkacak olan öğrenciler… Hepsi kendi alanlarında bir kor ateşi gibi,
ülkelerine dönüşleri ve toplumsal, sayısal ve doğa bilimlerinin temellerinin atılışı… Hukuk Devrimi, kadınlara verilen yüksek değer ve batıda pek çok ülkede bile başlamamış siyasal hakların verilişi…

Ne geliyor gözlerimizin önüne?

Sanki Türkiye’nin o canım coğrafyasına öğretmenler, halkevleri; yeni kurulan
bilim merkezleri ve devrim ocaklarıyla birlikte göz göz ateş böcekleri dağılmış;
karanlık her bir ışık dalgasıyla yırtılıyor, yerini yavaş yavaş aydınlığa ve ışığa bırakıyor;
kasvet dağılıyor; ümitsizliğin yerini ümit ve geleceğe inanç alıyor.
Gittikçe karanlığa boğulan; zifiri gecelerin ortasında, akıl almaz cinayetlere kendini hazırlayan Avrupaya karşı; karanlıkların içinden sıyrılan, üzerindeki karanlık gölgeleri dağıtan, devrimin ateşiyle yurdun en ıssız köşesine kadar, kendi varlığını ve etkilerini duyumsatan bir Türkiye…

Ne muhteşem bir görüntü, ne görkemli bir yürüyüş ve ne büyük bir yeniden diriliş!

  • “Mustafa Kemal Atatürk niçin büyüktür?”
sorusunu ne zaman sorarsak soralım kendimize; bunun karşılığı olarak birçok yanıt bulabiliriz. Ancak O’nu büyüklerin büyüğü yapan yönü; Aydınlanmayı yaşayamamış toplumunun kucağına, o aydınlık değerleri getirip koymasıdır. Aydınlanmayı yaşamış toplumlar faşist ve dikta rejimler altında gittikçe tutsaklığın, yıkılışın, insani değerlerden sıyrılışın, gözlerini kan bürümüşlüğün elinde kıvranırken, ulusunu çağdaşlığa ve
çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine götürmek için büyük ve dev adımlar atışıdır…

Bu büyük dönüşümün adına biz “Türk Aydınlanması” diyoruz.
İşte Atatürk, kendi geri kalmış ulusunu, Aydınlanma değerleriyle buluşturup; aklı ve bilimi ona rehber kıldığı ve onu çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak için
her alanda büyük devrimci atılımlar yaptığı için büyüklerin büyüğü bir Aydınlanmacıdır…

O, karanlıklar içinde bunalmış Türkler’i ışığa ve ateşe kavuşuran Promethesi’dir.

Bunlara bakarak, Atatürk’ün niçin “büyük” olduğunu hala kavrayamayanlar var mı bilemem!

Varsa, lütfen yeniden o büyük devrimsel dönüşümü okusunlar, bilgilensinler,
sonra da bir empati (duygudaşlık) yapıp duyumsamaya çalışsınlar. Emin olun,
bunu yapmayı başardıklarında; bir adım sonra içselleştirecek ve günümüzde şu Ortadoğu’nun durumuna bakıp;
İyi ki bu büyük ulus, Atatürk gibi bir dehayı yarattığı için”
dualarını ondan esirgemeyeceklerdir.

Prof. Dr. Kemal Arı, 20.09.2013