TSK ÇÖKERTİLİRKEN.. Medresenin Mektepten Rövanşı mı?

TSK ÇÖKERTİLİRKEN..
Medresenin Mektepten Rövanşı mı?

portresi
Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

 

III. Mustafa cahil bir padişahtır. Ülkeyi, bugün “astrolog” denilen müneccimlere danışarak yönetmeye çalışmaktadır. Zamanın en güçlü devleti Prusya’nın savaşları kazanmasını, çok bilgili müneccimlere sahip olmasına bağlar. Bir elçi göndererek Prusya Kralı II. Frederick’ten üç müneccim ister. Kral elçiye tebessüm ederek bakar ve “benim üç münecimim var:

1. Güçlü bir ordu,
2. Güçlü bir ekonomi ve dolu bir hazine
3. 
Tarih okuyarak günü anlayıp geleceği öngörmek! der.

Sultan, Prusya Kralı’nın ne demek istediğin anlamaz ve “kefere yardım etmek istememiş!” diye düşünür. Bir vesileyle, Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi olan amcasını ziyaret için İstanbul’a gelmiş bulunan, Baron de Tott ile tanışır. Baron de Tott’un kurmay subay olduğunu öğrenince ondan yararlanmak ister. “Osmanlı ordusunu inceleyerek kendisine bir rapor vermesini” rica eder. İnceleme yapan Baron, “kullanılan silahların eski teknoloji ürünleri olduklarını” bildirir. “Ama daha önemlisi subaylarınız çok bilgisiz. Öncelikle onların eğitilmesi için bir okula gereksinim var” der. Sultan, “ medreselerimiz var. Subayları orada eğitiriz..” der.

Bunun üzerine medreseleri inceleyen Baron, buraların cehalet yuvaları olduklarını görür ve durumu padişaha arz eder. Padişah kabul etmez, “Gel birlikte gidelim. Orada, her şeyi bilen çok büyük alimlerimiz va..r” der. Birlikte bir medreseye giderler. Sultan, toplanmış olan müderrisleri göstererek Baron’dan “istediğine, istediğini sormasını” rica eder. Baron ortaya, “bir üçgenin iç açılarının toplamını” sorar. Herkes başını öne eğer, kimse Padişah ile göz göze gelmek istememektedir. Sonunda Medrese Emini bir yanıt vermek zorunda olduğunu anlar ve “üçgenine göre değişir, Sultanım” der. Baron’un “bunu Avrupa’da ilkokul öğrencilerinin bildiğini” söylemesi üzerine Padişah yeni bir okul açılmasını kabul eder.

Bu arada Çeşme Deniz Savaşı olur ve cahil subayların kumandasındaki Osmanlı Donanmasının, bir gemi dışında, tümü Ruslar tarafından yakılır. Bu faciadan gemisini kaçırarak kurtaran Cezayirli Gazi Hasan Paşanın, “Baltık Denizi’nden yola çıkmış olan Rus Donanması ile savaşmak için, Çeşme’de demirli olan gemilerin limandan çıkarılarak uygun bir yerde savaş durumuna geçilmesi” önerisi Kaptan-ı Derya tarafından kabul edilmemiştir. Çünkü O, “Baltık Denizi ile Akdeniz’in bağlantısı olmadığını, bu nedenle Rus Donanması’nın Çeşme’ye gelemeyeceğini” düşünmektedir.

Bu facia üzerine, öncelikle bahriyeli subayların eğitilmesine karar verilir ve Baron de Tott, Cezayirli Gazi Hasan Paşa ile birlikte bir okul kurmakla görevlendirilir. Böylece Osmanlı’da çağdışı medreseler dışında, çağdaş bir eğitim verilen ilk öğretim kurumu olan ve daha sonra Deniz Harp Okulu adını alacak Mühendishane-i Bahri Hümayun, 1773’te açılır. Mühendis eğitiminin başlangıcı olduğu için bu tarih, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin de kuruluş tarihi kabul edilmektedir.

Bunun ardından, daha sonra Kara Harp Okulu adını alacak olan Mühendishane-i Berri Hümayun açılır. Bu okullara öğrenci yetiştirmek üzere askeri ortaokul (rüştiye) ve liseler (idadi) açılır. Askerlerin tedavi ve bakımını yapacak bilgili hekimler yetiştirmek üzere Askeri Tıbbiye Mektebi (Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane) açılır (AS: 2.Mahmut, 1827). Daha sonra kurmay subaylar yetiştirmek üzere harp akademileri açılır. Okullar için Avrupa’dan öğretmenler getirtilir. Eğitim için Avrupa’ya öğrenci gönderilir. Bu şekilde modern bilimleri öğrenmiş, bilimsel bilgiye sahip subaylar yetiştirilmiştir. Balkan Savaşı’ndan sonra, eskinin kalıntısı alaylı subayların tümü atılarak ordu tümden modernize edilmiştir. Bunun sonucunda, emperyalistlerin cenaze namazına hazırlandıkları Türk Ulusu Çanakkale’de dirilmiş, Kurtuluş Savaşıyla da ayağa kalkmıştır.

Bilimsel öğretim verilen ilk eğitim kurumları askeri okullar olduğu için, Osmanlı’da yeniliklerin öncülüğünü askerler yapmışlardır. Askeri okullardan sonra sivil rüştiye ve idadiler ile hukuk (AS: 1880), mülkiye (AS : 1859) ve tıp mektebi (AS: 1827) gibi sivil yükseköğretim okulları da açılmıştır. Bir üniversite açmak için II. Mahmut sonra gelen padişahlar 6 kararname çıkarmışlar fakat Ulema, gücünü kullanarak engel olmuştur. Ancak 1900’de, II. Abdülhamit Osmanlı’nın ilk ve tek üniversitesi Darülfünun’u açabilmiştir.

Buna karşılık, üçgenin iç açıları toplamını bilmeyen müderrislerin hocalık yaptıkları medreselerde, ilim adı altında safsatalar öğretilmeye devam edilmiş; mensupları askerlik yapmadıkları için aynı zamanda asker kaçaklarının sığınağı olan, bu cehalet yuvaları gericiliğin odağı olmuşlardır. Ulema ya da İlmiye Sınıfı denilen medrese hocaları toplumda o kadar güçlüdürler ki; III. Mustafa’dan sonraki tüm padişahlar (II. Abdülhamit dahil), hem devleti hem de milleti sömüren medreseleri kapatmak istemiş ama güçleri yetmemiştir. Bu biçimde Osmanlı’da iki farklı eğitim sistemi ortaya çıkmıştır. Bu çağdışı eğitim kurumlarını kapatabilmek için büyük bir devrimciye gereksinim vardı. Bunu da Atatürk başarmış ve böylece eğitim (AS: Öğretim olacak) birliği (Tevhid-i Tedrisat) sağlanmıştır.

*****

Hükümet (AS : AKP) çıkardığı KHK’lerle kökleri 18. yüzyıla giden askeri okulları kapatmış ve TSK’yı zayıflatacak düzenlemeler yapmıştır. Bu arada ilköğretimden üniversitelere dek eğitim kurumları medreseleşmeye doğru giderken, kimi dinci vakıflar doğrudan medrese eğitimine başlamışlar ve bu yeni medreselerin öğrencileri, özel üniformalarıyla sokaklarda boy gösterir olmuşlardır. Bunlar 18. yüzyıl öncesine dönüş belirtileridir. Biz yöneticilerimize Prusya Kralı II. Frederick’in 3 münecimini anımsatalım!

1- Ekonomi zaten zayıf; Hazine borçla dolu.
2- Tarihsel bilgi birikimi yok. Tarihe saygılı olanlar tarihsel kurumlara gözleri gibi bakarlar. Emperyalistlerin sufle ettiği yalan bilgileri derin tarih diye sunan, hatta paranoid şizofrenik (masallar uydurup buna kendisi de inanan deli) raporlular tarihçi kabul ediliyor. Bu nedenle tarihten ders alamıyor, günümüzü anlayamıyor ve geleceği öngöremiyoruz. Gözümüzün önünde, Irak ve Suriye’de yaşananları bile anlayamıyor, sığınmacı olarak yurdumuza yayılmış faciaları göremiyoruz. Bu faciaların doğurduğu canlı bombalar bile aklımızı başımıza getiremiyor!
3
– Bunun üstüne bir de Ordu’yu zayıflatıp kışlaya siyaset sokulursasonumuz Irak ve Suriye gibi olur.

  • Senaryosunu emperyalistlerin yazdığı 15 Temmuz darbe girişiminin amacı,
    zaten Ordu’yu çökertmekti.

Adamlar Muavenet gemimizi batırarak, askerimizin başına çuval geçirerek ve Ergenekon / Balyoz kumpaslarıyla adım adım buraya gelmişlerdi.
Şimdi KHK’lerle biz onlara yardım mı ediyoruz?

Vatan Şairi Mehmet Akif,

  • “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!” demişti.

    Biz de “Allah bu ülkeye bir daha Balkan Savaşı faciası yaşatmasın!” diyelim.

    =====================================

    Dostlar,

    Gecenin ilerleyen saatinde (02:30) değerli meslektaşımız (Samsun Tıp Fakültesi Farmakoloji öğretim üyesi) ve ADD’den dava arkadaşımız (ADD Samsun Şubesi kurucularından ve başkanlarından) Sayın Prof. Dr. Süleyman Çelik‘in bu nefis yazısını paylaşıyoruz.. Kendsini kutluyoruz bu emekli makale için. Yer yer ayraç içinde biz ek bilgiler koyduk hoşgörüsü / hoşgörünüz  ile..

    İşte Türkiye’nin / ATATÜRK Cumhuriyeti‘nin yetiştirdiği nitelikli aydınlardan, bilim insanlarından biri daha..

  • Türkiye; laik – demokratik – bilimsel – karma – sorgulayıcı – uygulayıcı – kamusal eğitim sistemini geliştirip yaşatmak zorunda.
  • Türkiye; Ordusunu, başta subay ve kurmayların üstün bilimsel niteliği olmak üzere
    her bakımdan çok güçlü tutmak zo – run – da – dır!– Başka türlü Bağımsız bir Türkiye’yi Ortadoğu cehenneminde yaşatmak olanak dışıdır!..AKP – RTE’nin çok acilen bu yakıcı gerçeği kavramaları ve yaşamı, eğitimi, devleti bir bütün olarak dincileştirmekten artık vazgeçmeleri zo- run- lu- dur!
  • 4+4+4 hemen kaldırılmalıdır, zorunlu din dersleri de (AİHM’nin bağlayıcı kararları)!
  • IHL’ler kapatılmalı, dinbilgisi eğitimi ve dinadamı yetiştirme yükseköğretime bırakılmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
25 Ağustos 2016, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ATATÜRK’E SALDIRANLAR

 

ATATÜRK’E SALDIRANLAR

Prof. Dr. Süleyman Çelİk

Atatürk, düşmanının deyimiyle “dünyaya 100 yılda bir, nadiren gelen büyük bir dahidir.” (AS : İngiltere Başbakanı Lloyd George!)

9 Eylül 1922’de düşman denize döküldükten sonra İngiliz donanmasına ait zırhlılar Güzel İzmir’imizin limanından demir almak zorunda kalınca,
Büyük Britanya İmparatorluğu Parlamentosunda muhalefetteki İşçi Partisi, Hükümet hakkında gensoru önergesi verir. Muhalifler Hükümeti ağır biçimde eleştirirler.

“Almanya ve Avusturya- Macaristan İmparatorluğu ile birlikteyken yendiğimiz Türklere, yalnız başına iken nasıl yeniliriz?
Üstelik karşımızda Türklerin hepsi de yoktu. Müslümanların
Kutsal Halifesi Padişah ve ona bağlı olan asıl güçler bizim yanımızdaydı. Karşımızda sadece, ellerinde hiçbir şey olmayan,
bir avuç eşkıya vardı.”
derler.

Eleştirileri yanıtlamak üzere Başbakan Lloyd George söz alır:

Yapılan tüm eleştiriler haklı” der. “Doğrudur. Karşımızda, ellerinde hiçbir şeyleri olmayan bir avuç eşkıya vardı.
Ancak hesapta olmayan bir şeyle karşılaştık. Büyük dahiler dünyaya 100 yılda bir, nadiren gelir. Ne yazık ki yüzyılımızda bunu Allah Türk Milletine nasip etti. Bu nedenle yenildik.”

der ve sorumluluğun kendisine ait olduğunu kabul ederek
“istifa ettiğini” bildirip kürsüden iner.

Atatürk’ün büyüklüğü konusunda başka dünya liderlerinin, komutanların, düşünürlerin söylemiş olduğu binlerce söz var. Bunlar içinde benim önemsediğim, mazlumlar içinde emperyalizme karşı ilk başkaldıranlardan biri olduğu için, çok saygı duyduğum Hindistan Bağımsızlığının önderi Mahatma Gandi’nin sözüdür. Arkadaşlarıyla birlikte Kurtuluş Savaşımızı büyük bir heyecanla izleyen Gandi, 

“Mustafa Kemal Paşa İngilizleri yenene kadar,
Allah’ın İngiliz olduğuna inanırdım.”
demiştir.

* * *

Atatürk Türk Milletinin kurtarıcısıdır.
O’ndan başka kurtuluşun olanaklı olduğuna inanan yoktu.
Yalnızca çıkarlarını düşünen ve düşmanla işbirliği yapmaktan çekinmeyen hainler değil, vatanseverler de kurtuluş umudu görmemekteydiler.
Bu nedenle “olmasaydı olmazdık”.

“Olmasaydı olurduk” diyenler de haklı. Evet, olabilirlerdi ama, Neyzen Tevfik’in dediği gibi, “anaları gene olurdu fakat babaları belli olmazdı!” Kanıt istiyorsanız, görsel medyanın, uluslararası iletişimin bu denli yaygınlaştığı, Birleşmiş Milletlerin ve öbür uluslararası insan hakları örgütlerinin bunca etkin olduğu 21.Yüzyılın başında Bosna’da yaşananları anımsayın…

Başlangıçta Atatürk’ün yanında yer alanlar, yalnızca O’na inanan, Çanakkale’de ‘imkansızı mümkün kılmış olması’ nedeniyle,
“yaparsa O bir şey yapabilir” diye düşünen bir avuç vatan severdi.

Birlikte Samsun’a çıkanlar bile umutsuzdu. Nitekim Kurmay Başkanı
Hüsrev Gerede Havza’dan Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı mektupta
bunu belirtmekte ve özetle “boşa kürek çekiyor gibiyiz” demektedir.

Çare arayan vatanseverler, “ehven-i şer” arayışına girdiler ve
“Amerikan mandası” peşine düştüler. Oysa Sevr planını hazırlayan Amerikan Başkanı Wilson’du.

İsmet İnönü, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi komutanlar; Halide Edip, Adnan Adıvar, Bekir Sami (AS: Bekir Sami de askerdi) gibi aydınlar da bunlar arasındaydı. Sivas Kongresi tutanakları bunun belgesidir. Daha sonra Atatürk’ün bir şeyler yapabileceğini görünce hepsi O’nun yanında yer aldılar ve Kurtuluş Savaşı’nda canlarını
ortaya koydular.

* * *

O günlerde ‘Mütareke Basını’nda Atatürk’e saldıran / hakaret eden,
O’na ve arkadaşlarına ‘idam fetvası/ fermanı’ verenler, düşmanla işbirliği yapan hainlerdi. Başlarında Halife Sultan Vahidettin olduğu halde,
Ali Kemaller, Refik Halitler, Refi Cevatlar, Damat Feritler, Rıza Tevfikler, Dürrizadeler, Mustafa Sabriler, İskilipli Atıflar vs. Bunların yazdıkları yazılar, verdikleri fetvalar/ fermanlar, Kuvayı Milliye aleyhtarı bildiriler
İngiliz uçakları tarafından askerlerimizin üzerlerine atılarak firar etmeleri isteniyordu.

Bu hainler işgal güçlerinin desteğiyle, Kuvayı Muhammediye adını verdikleri bir ordu oluşturarak Millicilerin üzerine gönderdiler; yurt içinde birçok
isyan çıkarttılar. Bunlara karşın kazanılan zaferden sonra, köpekliğini yaptıkları düşmanla birlikte yurttan kaçıp gittiler. Fakat emperyalistler, bunların yüzüne bakmadı, çiğnenmiş sakız gibi tükürüp attı.
İngilizler kendilerine sığınan Halife Sultanı bile İtalya sahiline atıp gittiler. Çünkü kendi halkına ihanet edenlere kimse güvenmez ve değer vermez, sadece kullanılırlar. 

Günümüzde de Atatürk’e saldıranlar ya haindir ya da
hainler tarafından kandırılmış geri zekalı / aptal zavallılardır.

Bugün ‘Mütareke Basını’ benzeri medyada Atatürk’e saldıranlara bakın! Her devirde kemiğini yaladıkları efendilerinin köpekliğini yapmışlardır. Örneğin, dün Cem Uzan’ın köpekliğini yapanların, bugün Uzanların düşmanının köpekliğini yapıp Atatürk’e havlamalarında şaşılacak bir şey yoktur.

==================================

Dostlar,

Dün Menemen “Kemal Paşa” Parkı’nın tabelasında ilk 2 harfin “K ve e” silindiğini ve Menemen Belediye Başkanı Sayın Tahir Şahin‘in yarım saat içinde sorunu düzelterek saldırıyı kınadığını sitemizde yazmış, Sayın Başkana teşekkür etmiş ve olayı kısaca değerlendirmiştik.
(http://ahmetsaltik.net/2015/07/30/menemende-ataturke-cok-cirkin-saldiri/)

Dostumuz, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden meslektaşımız,
Atatürkçü Düşünce Derneğinden dava arkadaşımız Sayın Prof. Süleyman Çelik’in yazdıklarına nerede itiraz edilebilir ki?

Olsa olsa söylemi biraz sert bulunabilir..
İnsaf etmek gerekir, fazlasını bile haketmiyorlar mı  bu zavallılar??

Sevgi ve saygı ile.
30 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Cumhuriyet Gazetesi nereye ??


Türker Ertürk : Cumhuriyet Gazetesi nereye ??

Okur Gözüyle

Dostlar,

Üzüntüyle karşılıyoruz Cumhuriyet‘te olup bitenleri…

Sitemizde yayımladığımız bu konuya ilişkin Sn. Prof. Dr. Süleyman Çelik‘in yazısını ve o yazıya bizim katkılarımızı da okumanızı diliyoruz..

Sevgi ve saygıyla.
11.8.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

Eğitim Öğretim Nereye?

Prof. Dr. Süleyman Çelik
Samsun Akademik Elemanlar Derneği Ynt. Krl. Adına, Başkan
22 Eylül 2012

Eğitim Öğretim Nereye?

İlköğretimden yükseköğretime, tüm eğitim kurumlarımızda 2012-2013 eğitim-öğretim yılı başladı. Klasikleşmiş söylem, “yeni eğitim-öğretim yılının öğrencilerimize, eğitimcilerimize, ülkemize, ulusumuza ve insanlığa hayırlı olmasını” dilemektir. Ancak ne yazık ki, eğitim sistemimizde yapılan köklü değişiklikler nedeniyle, bu yıla buruk başlıyoruz.

2012-2013 Eğitim-Öğretim yılının başında, Samsun’dan baktığımızda eğitim sistemimiz ve dolayısıyla ülkemizin geleceği nasıl görülmektedir?

Eğitim-öğretimde bugünkü duruma gelen yol, aslında 12 Eylül Askeri Darbesiyle 1980’lerde açılmıştır. 1982’de YÖK’ün kurulmasıyla plan uygulanmaya başlamıştır. Çağdaş/Atatürkçü öğretim üyeleri uzaklaştırılmış, üniversiteler dinci/Türk-İslam sentezcilere teslim edilmiştir. Yeni kurulan üniversitelere öğretim üyesi yetiştirmek amacıyla yurtdışına doktora yapmak üzere gönderilen öğrenciler, YÖK tarafından, genelde dinciler arasından seçilmiştir. TÜBİTAK, YÖK, ÖSYM, Üniversitelerarası Kurul ve TÜBA’da gerçekleşen son yönetim değişiklikleriyle kadrolaşma ve dönüşüm artık tamamlanma aşamasına gelmiştir.

2008’den sonra atanan rektörler, yardımcı doçent atamalarında bilimsel yeterliliği değil, ideolojik yandaşlığı esas almışlardır. Çok daha fazla bilimsel yayını ve akademik puanı olan adaylar, fakülte yönetim kurullarınca önerilmiş olsalar bile rektörlerce atanmamışlardır.

Son yıllarda çağdaş/Atatürkçü profesörlere doçentlik jürilerinde yer verilmediği görülmektedir. Bu şekilde doçentlik sınavları şaibeli hale gelmektedir. Profesörlüğe yükselme jürilerini rektörler, zaten keyfi olarak belirlemektedirler. Bu koşullara karşın doçent olabilmiş çağdaş bilim insanları, bırakınız profesörlüğe yükselmeyi, doçent kadrosuna bile atanmamaktadırlar. ÖSYM’de son yıllarda yaşanan kopya, şifreleme ve bilgi sızdırma gibi skandallar, kadrolaşmanın üniversitelere girişe kadar inmeye başladığını düşündürmektedir.

Aklı ve bilimsel düşünceyi savunan çağdaş/Atatürkçü öğretim üyeleri, kadro verilmeyerek ve hukuk dışı soruşturmalarla sürekli taciz edilip bezdiri (mobbing) uygulanarak üniversitelerden ayrılmaya zorlanmaktadırlar. Ne yazık ki son günlerde mahkemelerin de bu tür hukuksuzlukları destekledikleri, hatta mağdurları cezalandırdıkları görülmektedir. Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Prof. Dr. İsmet Şenel, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sevinç Özer ve Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü bu konuda herkesin bildiği örneklerdir.

Üniversitelerde felsefe, sosyoloji, psikoloji, tarih ve hatta hukuk gibi sosyal bilim dalları, ilahiyatçı öğretim üyeleriyle doldurulmaktadır. Kaldı ki yukarıda söz ettiğimiz, 12 Eylül’den sonra uygulanmaya başlanan plana göre yetiştirilen, ilahiyat dışındaki bilim dallarına mensup öğretim üyeleri de aynı ideolojik kalıba göre eğitildikleri için tüm üniversitelerin ilahiyatlaştırılması söz konusudur. Nitekim son yıllarda, “bilimin akılla değil, vahiyle yapılabileceğini” ya da “bilimin Allah’tan kaynaklanıp insana yönlendirildiğini” öne süren fenciler, “hastalığı veren de, iyileştiren de Allah’tır. Biz sadece aracıyız” diyen sağlıkçılar çoğalmıştır. Fakat “bu vahiylerin neden hep Müslüman olmayanlara geldiğini” ya da “Allah’tan kaynaklanan bilimin neden Müslümanlara yönlendirilmediğini” kimse sorgulamamaktadır.

Bu gelişmeler sonucu, üniversitelerimizde aklı ve bilimi savunmak artık suç olmuştur. Örneğin, Evrim Kuramından söz ettiği için Prof. Dr. Sevinç özer hakkında, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Rektörlüğünce soruşturma açılmıştır. Buna karşılık dogmalar üzerinde akıl dışı bilimsel(!) toplantılar yapılabilmektedir. Örneğin, daha yenilerde Marmara Üniversitesi’nde yapılan “İslami Bisiklet” çalıştayı, üniversitelerimizin geldiği yeri göstermesi bakımından ibret vericidir. Yakında cinlerin, meleklerin cinsiyeti tartışılmaya başlanacaktır.

Bilim karşıtlığının bir diğer göstergesi fen fakültelerinin durumudur. YÖK’ün aldığı kararlar nedeniyle fen fakülteleri sürekli kan kaybetmektedirler. Öğrenciler artık fen fakültelerini tercih etmemektedirler. Yaptığı araştırmalar ve yayınlar bakımından Türkiye birincisi olan Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümüne, bu yıl YÖK tarafından kontenjan verilmemiştir. Fen, bilim demektir. Batı’da fen fakültelerinin adı, bilim fakültesi (faculty of science)’dır. Fen bilimleri, bilimlerin temelidir. Fen bilimlerinin gelişmediği ülkelerde tıp, mühendislik gibi uygulamalı bilimler de gelişmez. Böyle ülkeler teknoloji üretemezler. Ancak gelişmiş ülkelerin teknoloji çöplüğü olurlar.

İlk ve ortaöğretim eğitim sisteminde bu yıl köklü değişiklikler yapılmıştır. Medyamızda aylardır bu değişiklikler tartışılmaktadır. Değişikliklere karşı olanlar tarafından, “Atatürkçü eğitim sisteminden uzaklaşıldığı”, “eğitimde Cumhuriyet öncesine ya da Osmanlı dönemine dönüldüğü” gibi iddialar öne sürülmektedir. Bunlar yanlış söylemlerdir.

Atatürk, yeni bir eğitim sistemi icat etmemiştir. Uygarlık tarihinin yarattığı son sistem olan “akılcı/bilimsel” eğitim sistemini, ülkemizin koşullarına uyarlayarak uygulamaya koymuştur. Avrupa bu aşamaya, Rönesans-Reform-Aydınlanma Devrimi sonucu, Ortaçağın dogmatik/dinsel eğitim sistemini yıkarak gelmiştir. Bu bakımdan son değişiklikle Atatürkçü eğitim sisteminden değil, akılcı/bilimsel eğitim sisteminden uzaklaşılmış, dogmatik/dinsel eğitim sistemi uygulamaya konmuştur. Başka bir deyişle eğitim sistemi ortaçağlaştırılmıştır.

Eğitimde Cumhuriyet öncesine ya da Osmanlı dönemine dönüldüğü iddiası da Osmanlı’ya haksızlıktır. Çeşme Deniz Savaşında donanması Rus donanması tarafından yok edilen Osmanlı, bilgili deniz subayları yetiştirmek üzere, 1773’de Mühendishane-i Bahri Hümayunu, bugünkü adıyla Deniz Harp Okulunu kurmuştur. Bunu, bugünkü Kara Harp Okulu olan, Mühendishane-i Berri Hümayunun kurulması izlemiştir. Ardından ilk ve orta dereceli okullar ile tıp, hukuk gibi yüksekokullar açılmaya başlanmıştır. Bu okullarda, medreselerdeki gibi dogmatik/dinsel değil, laik/bilimsel eğitim yapılmaktaydı. Bu nedenle “din elden gidiyor” diyen gericiler, Kabakçı Mustafa’nın başkanlığında isyan ederek 3.Selimi öldürmüşlerdir. Bu okullarda din eğitimi verilmediği için kâfir yetiştirildiğini öne süren Said-i Nursi, Abdülhamit’in huzuruna kadar çıkarak okullara din dersleri konulmasını istemiştir. Abdülhamit, “bu adam deli” demiş ve tımarhaneye atılmasını buyurmuştur. Bunun üzerine Said-i Nursi Toptaşı Akıl Hastanesine atılmıştır. Bu bakımdan, eğitimde Cumhuriyet öncesine değil de, 1773 öncesine dönüldü demek, daha doğrudur.

Akılcı/bilimsel eğitim sistemi, aklına güvenen, analitik düşünen ve kendi başına karar verebilen özgür birey/yurttaş yetiştirir. Bu şekilde eğitilen insanlar aldatılamaz. Buna karşılık dogmatik/dinsel eğitim sisteminde doğası gereği kuşkuya, sorgulamaya, eleştiriye, neden-sonuç ilişkisi kurmaya, analitik düşünceye yer yoktur. Bu sistem kendi aklına güvenemeyen, dolayısıyla kendi kararını veremeyen ve onun bunun peşinden giden, mürit/kul/köle yetiştirir. Bu şekilde eğitilmiş insanlar, okur-yazar olmayan cahillerden daha da tehlikelidir. Cahil insan, bazen aldatılabilse de sonunda, sağduyusuyla çıkış yolu bulabilir. Özellikle genlerinde binlerce yıllık uygarlık birikimi taşıyan, bağrından Yunus gibi, Veysel gibi okur-yazar olmayan bilge insanlar/ filozoflar çıkarmış Türk halkı, her zaman sağduyusuyla doğru yolu bulmuştur. %93’ü cahil olan bu insanlar, yedi düvele karşı ilk ulusal kurtuluş savaşını kazanmıştır. Buna karşılık aklını ipotek ettirmiş insanların, düşünme, algılama, karar verme yetileri körelmiş olduğu için kolaylıkla kullanılabilirler. Bu nedenle bu sistem insanları (ve ülkeleri) sömürmek isteyenlerin tercih ettiği bir sistemdir.

Said-i Nursi’nin Abdülhamit’e kabul ettiremediğini, 1948’de yapılan Marshall yardımı anlaşmasıyla ABD Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul ettirmiş ve 1949’da ilkokullara din dersleri konulmuş, imam-hatip okulları açılmıştır. Kırılma burada başlamıştır. Üniversitelerin bugün geldiği durumun başlangıcı olduğunu söylediğim 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi de, bilindiği gibi bir ABD projesidir. ABD, Müslümanlığı çok takdir ettiği ve Türk halkını çok sevdiği için mi Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklikten vazgeçerek ılımlı İslam devleti olmasını istemektedir? Bunu sorgulayabilmek ve doğru yanıtını bulabilmek için akılcı/bilimsel eğitim almış olmak gerekir.

Sonuç olarak ilköğretimden üniversiteye kadar, uygulamaya konulan bugünkü eğitim sistemini, ülkemizin geleceği açısından çok sakıncalı bulduğumuzu bildirmek isteriz. Ancak, kitle iletişim araçlarının aşırı uyutma girişimlerine, Amerikan tarzı uyuşturucu reklamlara ve dağıtılan sadakalara rağmen engin sağduyusuyla ulusumuzun bu gidişi önleyeceğine inanıyoruz.

===========================================

Teşekkürler değerli meslektaşım Prof. Dr. Süleyman Çelik..

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 25.9.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

KIZ-ERKEK YURDU İÇİN AYDA 10 TL KATKI

Eğitim, İnsan, Ulus, Devlet

Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com
Samsun Atatürk Kültür Vakfı Ynt. Krl. Bşk. Yrd.

KIZ-ERKEK YURDU İÇİN AYDA 10 TL KATKI

Eğitime verdiği önemi, daha Sakarya muharebeleri sürerken eğitim kurultayı düzenleyerek gösteren Atatürk’ün, şu anlama gelen bir özdeyişi vardır:

“Eğitimdir ki ya özgür birey/yurttaş, onurlu/başı dik bir ulus, bağımsız ve kalkınmış bir devlet; ya da mürit/ köleleştirilmiş insan, ezilen/hor görülen tutsak bir ulus, sömürge durumuna düşmüş ve geri kalmış bir devlet yaratır”. Ve birinci tür bir eğitim için öğretmenlere seslenmiştir:

“Cumhuriyet sizden fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür insanlar istiyor.”

Samsun’da yaptığı bir söyleşide, kendisini mürşit olarak tanımlayan öğretmenlere,

“Türk ulusu bugüne dek onun bunun peşinden giderek büyük yıkımlara uğramıştır. Bundan sonra ben de dahil, kimsenin peşinden gitmeyin, yalnız aklı ve bilimi rehber edinin, hayatta en hakiki mürşit bilimdir.” demiştir.

Bu tür bir eğitimin kendileri için yaşamsal bir tehlike olduğunun bilincinde olan iç ve dış sömürücüler, her zaman el ele vererek ikinci tür eğitim için fırsat kollamışlardır. Atatürk’ten sonra devleti yönetenlerin aymazlık, sapkınlık ve hatta hainlik içinde olmaları nedeniyle yakaladıkları fırsatları değerlendirerek adım adım amaçlarına doğru yürümüşlerdir.

ABD ile 1948’de yapılan Marshall yardım anlaşmasında bulunan dayatmalardan da yararlanarak Köy Enstitüleri ve halkevleri kapatılmış, din dersleri, imam okulları ve Kuran kurslarıyla eğitim akıl ve bilimden uzaklaştırılmış, özgür bireyler yerine müritler yetiştirilmeye başlanmıştır.

Din tüccarı sömürücülerin mağduriyet edebiyatı yapmalarına inanmayın. 1950’den beri bunların bir ayakları hep iktidarda olmuştur ve askeri darbeler dönemi de dahil, her zaman korunup kollanmışlardır. Amaçlarına erişmek için dernekler, vakıflar kurmuşlar; devletin de desteğini sağlayarak yurtlar, okullar, dershaneler açmışlardır.

Devlete ait Vakıflar Genel Müdürlüğü yurtları, yetiştirme yurtları ve yatılı bölge okulları gibi yoksul çocukların kaldığı yerlere adamlarını yerleştirerek, yıllardır devlet olanaklarıyla kendi iktidarlarının kadrosunu oluşturacak müritler yetiştirmişlerdir.

AKP iktidarı çıkardığı yasalarla bu tür vakıflara yapılan bağışların vergiden düşürülmesini sağlamış, bu şekilde devletin gelir kaynakları buralara aktarılmıştır. Sonuçta, Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun, yani devletin yurtlarının yatak sayısından daha çok tarikat ve cemaat yurtları, pansiyonları, nur evleri Türkiye’yi kaplamıştır.

200 KİŞİLİK YURT AÇTIK

Bu gidişe karşı, konuşmak ve sızlanmakla bir yerlere varılamayacağına inanan bir avuç insan Samsun’da bir araya gelerek Samsun Atatürk Kültür Vakfı adında bir vakıf kurduk.

Doğal olarak bizim vakfımızın, iktidarın diğer vakıflara sağladığı nimetlerden yararlanması söz konusu değil. Ayrıca iktidara şirin görünmek için bize yardım eden de yok. Tersine iş çevreleri bizden uzak durmakta yarar görüyor.

Tüm bu elverişsiz koşullara karşın, uzun uğraşılardan sonra, 100 kız ve 100 erkek öğrencinin yararlanabileceği bir yurt açmayı başardık. Ancak yurtları işletmekte zorlanıyoruz. Konuştukları zaman mangalda kül bırakmayanlar çok. Fakat, büyük bir özveriyle çalışan bir avuç idealistin dışında elini taşın altına sokan yok. Oysa varsıllardan büyük bağışlar alamadığımız için, az miktarda bağışta bulunabilecek çok sayıda insana gereksinimimiz var.

3000 kişi ayda 10 lira verse işletme giderlerimizi karşılayabiliriz.

Herkes ayda 10 lira verebilir.

Sözümüz kendilerine Atatürkçü, çağdaş, halkçı, laik, Cumhuriyetçi, demokrat, liberal, aydın, özgürlükçü ve benzeri sıfatı yakıştıranlara.

Ülkenin, çocuklarının veya torunlarının geleceğinden endişe edenlere.

Gün, konuşmak dışında bir şeyler yapılabileceğini gösterme zamanı.

Bankanıza, kredi kartınızdan veya aylığınızdan her ay en az 10 TL’nin vakfımız hesabına aktarılmak üzere, otomatik düzenli ödeme talimatı vermeniz yeterli.

Uzatın ellerinizi…

Ellerinizi taşın altına sokmanıza gerek yok, değsin yeter.

Birliğin gücü onu havaya kaldıracaktır.

Banka Hesap Numaralarımız:
İş Bankası Samsun Gazi Şubesi (7304): Hesap No: 0508334;
IBAN: TR61 0006 4000 0017 3040 5083 34

Vakıfbank Samsun Merkez Şube (044): Hesap No: 0015 8007 2937417 29;
IBAN: TR90 0001 5001 5800 7293 7417 29

Cumhuriyet Bilim Teknik 07.09.2012