ANKARA’DA HAKİMLER VAR!..

ANKARA’DA HAKİMLER VAR!..

Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com

Arapça bir sözcük olan “hakim”, “hikmet sahibi” (bilge), “her şeyi sonsuz bir bilgelikle kusursuz eden”, Allah” anlamına gelir.

Zaten Allah’ın 99 isminden (AS: sıfatından) biri de hakimdir.

Bu nedenle hakimler, mitolojideki tanrılar gibi insanüstü görülür; herkesten yüksekte olan bir kürsüde oturur ve bireysel kişiliğini arka plana itip, mesleğini öne çıkaran özel bir cübbe giyer; kimi ülkelerde özel peruk da takarlar…

Türkçe karşılık olarak, “yargıç” sözcüğü kullanılır.

Yargılama kökeninden türemiş olan “yargıç” sözcüğü, hakimi tam olarak ifade etmemektedir…

Hakimiyet sözcüğünün karşılığı egemenlik olduğuna göre “hakim” sözcüğünün karşılığı da “egemen” olmalıdır…
* * *
Anayasamıza göre, egemenlik milletindir ve millet bunu üç erk aracılığı ile kullanır: Yasama, Yürütme ve Yargı

Yargı erki öbür ikisinin üzerindedir; çünkü gerektiğinde hakimler, öbür erk mensuplarını da yargılayıp cezalandırabilir… (AY Başlangıç, parg. 4: üstünlük değil medeni bir işbirliği demekte.)

Hukuktan / hukukun üstünlüğünden haberi olmayan çağ dışı cahiller, millet egemenliğini sandıkla / sandıktan çıkmakla özdeşleştirir…

Seçilmişler ve atanmışlar kavramı oluşturmuş olan bunlara göre yalnızca seçilmişler milleti temsil eder.

Bunlar, hakimleri de atanmışlar sınıfına koyarlar…
* * *
Anayasamıza göre Türk milleti adına” karar veren hakimler atanmışlar sınıfına sokulamaz; çünkü hakimler atanmaz; atanıyorlarsa sistemde bir yanlışlık var demektir…

Dört yıllık hukuk eğitimini tamamlayan, 22 yaşındaki bir gencin, elenmenin söz konusu olmadığı kısa bir stajın (AS: 1 yıl!) ardından hakim olarak atanması yanlıştır…

Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu ülkelerde, on yıldan daha uzun süre, hukuk alanında başka mesleklerde (fakat kesinlikle siyasal parti örgütlerinde değil) görev yaparak seçkin bir kişilik kazananlar, ancak hakim olabilir…

Zaten yüksek hakimlerin, gerektiğinde yargılayacağı siyasiler tarafından atanması, eşyanın doğasına aykırıdır; kararları ile meslektaşları arasında seçkinleşenler yüksek hakim olmalıdır…
* * *
Hakim sözcüğünün hikmetini bilen yoksul bir Alman köylü, “Berlin’de hakimler var” diyerek, değirmenini yıkmak isteyen Avrupa’nın en güçlü Kralına, taaa 18. yüzyılda karşı gelmiştir…

O zamandan bu yana köprülerin altından çok sular aktı; muktedirlerin ağzından çıkanların yasa olduğu dönem sona erdi; kral, şah, padişah gibi muktedirler yok oldu; “yasa devleti” dönemi bile bitti; “hukukun üstünlüğü” kavramı gelişti ve “hukuk devleti(AS: meşruluk kavramı) ortaya çıktı…

YSK Başkan ve üyesi “Yüksek Hakimler”!..

Dünyanın gözü üzerinizde; öyle -adil- bir karar verin ki; dünya “Ankara’da da hakimler varmış” desin…

ATATÜRK’ÜN ANZAKLARA SESLENİŞİ…

ATATÜRK’ÜN ANZAKLARA SESLENİŞİ…

Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com 

Atatürk’ün ANZAK askerlerine ve analarına seslenen ünlü sözleri söylemediğini öne sürenler var. Bunu öne sürenlerin gösterdikleri tek kaynak, Cengiz Özakıncı’nın 1 Mart 2015 tarihli Bütün Dünya dergisinde yayımlanmış yazısı…

Sayın Cengiz Özakıncı, yazılarını ve kitaplarını beğeni ile okuduğum bir yazardır, ancak bu durum her dediğinin doğru olduğuna inanmamızı gerektirmez. Böyle bir şey bilimsel düşünceye de bilimin doğasına da aykırıdır. Bilimde mutlak doğru yoktur; öne sürülen bir savı mutlak doğru olarak kabul etmeyip, yapacağınız deney ya da gözlemle doğrulayabilir veya yanlışlayarak yeni bir sav öne sürebilirsiniz. Sosyal bilimlerde deney ve gözlem yerine belgelere başvurulur.

Bu sözlerin doğruluğunun birinci elden kaynağı olan, Atatürk’ün İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Dünya gazetesinin 10 Kasım 1953 tarihli sayısında bunu açıklamıştır. Daha sonra, 1978 yılında Türk Tarih Kurumu Başkanı Uluğ İğdemir de bunu doğrulamıştır (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 26, s. 364).

Sayın Özakıncı, “Şükrü Kaya’nın 1934’de değil, 1931 yılında Çanakkale’de konuşmuş olduğunu ve o konuşmasında bu ifadelerin olmadığını” öne sürüyor… Oysa Şükrü Kaya 1931’deki konuşmasını değil, 1934’deki konuşmasını işaret ediyor. Bu durumda hem 1931’de hem de 1934’de konuşmuş olmalı. Olmaması için bir neden var mı? Ben birinci elden kaynağa inanırım, bu da Şükrü Kaya’nın Dünya gazetesine verdiği demeçtir.
* * *
Ayrıca bu sözler, kalbinde en küçük nefret ve kin duygusu taşımayan Atatürk’ün insancıl ve barışçı kişiliğine – davranışlarına uyan, O’ona yakışan sözlerdir. Atatürk’ün bu nitelikleri ile ilgili sayısız örnekler vardır. 30 Ağustos Zaferi sonrası savaş alanını gezerken yerde bir Yunan sancağı görünce kaldırılmasını buyurmuştur.

Düşmanı denize döktüğü İzmir’de, üzerine basması için, konaklayacağı köşkün girişine serilmiş Yunan bayrağının kaldırılmasını buyurmuş, etraftakilerin “ama Yunan Kralı Türk bayrağını çiğneyerek bu eve girdi” demeleri üzerine “Yunan Kralı yanlış yapmış. Bayrak bir milletin onurudur. Ben bu yanlışı yinelemem” demiştir.

Uşak’ta yakalanan Yunan Orduları Başkomutanı General Trikopis’i ayağa kalkıp elini sıkarak karşılamış, sigara ve kahve ikram etmiş ve gururunu okşayıcı sözlerle onu teselli etmiştir: “Üzülmeyin General, siz görevinizi sonuna kadar yaptınız. Ancak savaşta yenilmek de vardır. Napolyon da zamanında esir olmuştu.” demiş ve “bir isteği olup olmadığını” sormuştur.

Kurtuluş’tan sonra, Yunanistan dahil, savaştığı tüm düşmanları ile barışmış ve çevremizde bir barış ağı oluşturmuştur. Melbourne Star gazetesinin kendisinden, 25 Nisan 1934’de yapılacak törenlerle ilgili bir demeç ricası üzerine; “Gelibolu Yarımadası’nda cereyan eden bütün muharebeler, dünyaya orada kanlarını dökenlerin kahramanlığını göstermiştir” demiştir (a.g.e., Cilt 26, s. 363). Yani, yalnız söz konusu tartışılan seslenişinde değil, başka konuşmalarında da düşmanlarından kahraman olarak söz etmiştir…
* * *
“Dedelerinizi toprağa gömdük, sizi de gömeriz” sözü, Tayyip Erdoğan’a uyar – yakışır, ama bu sözlerin O’na ait olup olmadığını saptamak için belge ararım; çünkü bu tür sözleri söyleyecek çok kişi bulunmaktadır.  Anzaklar ile ilgili o sözleri ise yalnızca Atatürk söyleyebilir; bu nedenle bir belge olmasa bile bu sözlerin Atatürk’e ait olduğuna inanırım. Nitekim Atatürk’ün, kendisinden yapacağı konuşmada söz konusu sözleri söylemesini istemesi üzerine, Şükrü Kaya “Paşam ben bunu yapamam. Çünkü bu sözler ancak sizin söyleyebileceğiniz yüksek sözlerdir.” diyor (a.g.e. Cilt 26, s. 364).
* * *
Şükrü Kaya’nın kişiliğini tartışarak kaynağa inanmamak, nesnel bir yaklaşım değildir; dolayısıyla bilimselliğe uymaz. Kaldı ki Şükrü Kaya, Atatürk’ün güvenini kazanmış bir bakandır. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras gibi Şükrü Kaya da Başbakan İsmet Paşa’nın hoşlanmadığı bir kişidir. Ancak her ikisi de Atatürk’ün güvenini kazanmış kişiler oldukları için hükümette yerlerini korumuşlardır. Atatürk’ün sonsuzluğa uğurlanışından sonra bakanlıktan uzaklaştırılmaları, onların değerini düşürmez.

Atatürk, çok başarılı olan dış politikasını Tevfik Rüştü Aras aracılığı ile yürütmüştür.
(AS: TR Aras bir tıp doktorudur ve 13 yıl kesintisiz Dışişleri bakanlığı yapmıştır..) Bunları hükümetten uzaklaştıran İsmet Paşa ise karşıdevrimci Terakkiperver Cumhuriyet Partisi kurucularını bakan yapmıştır!… (AS: Yazarın son tümcedeki yorumuna katılamıyoruz..)

ÜNİVERSİTE HASTANELERİ…

ÜNİVERSİTE HASTANELERİ…

  • İKTİDARA GELDİĞİNDEN BERİ AKP’NİN AMACI ÜNİVERSİTE HASTANELERİNİ BATIRARAK HASTALARI ÖZEL YA DA ŞEHİR HASTANELERİNE YÖNLENDİRMEKTİ. BUNU BAŞARDILAR.  OLAYIN ASLI BUDUR…

Konuk yazar :
Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Bir üniversite hastanesi başhekiminin “çok acil olgular dışında ameliyatların yapılmamasını isteyen” genelgesi, muhalefet tarafından ekonomik krize ya da doların yükselişine bağlandı.

Oysa işin aslı üniversite hastanelerinin batma noktasına gelmiş olmasıdır. Geçenlerde açıklanan Sayıştay raporunda da belirtildiği gibi üniversite hastaneleri borca batmış ve iflas noktasına gelmiş durumda

Tayyip Erdoğan, dün İsparta’da yaptığı konuşmada bunu doğruladı. Aşağıdaki genelgeyi göstererek hükümeti eleştiren Kılıçdaroğlu’na yanıt verirken, “Ey Kılıçdaroğlu, gel de İsparta Şehir Hastanesi’nde ameliyatların nasıl yapıldığını gör.” dedi…

Buna karşılık Sayıştay, İsparta Süleyman Demirel Üniversitesi Hastanesi’nin 13.5 milyon borcunu ödeyemediği için çalışamaz duruma geldiğini” bildirdi; yani İsparta’nın şehir hastanesi çalışıyor ama üniversite hastanesi batıyor…

Ne yazık ki bilgisiz, bilinçsiz ve yeteneksiz muhalefet işin aslını bilmeden konuşarak iktidarın ekmeğine yağ sürüyor. Ancak olayın asıl suçluları üniversiteler. Rektörler ve dekanların, yandaş oldukları için AKP’yi eleştirmeleri olası değil. Öğretim üyeleri ise örgütlü mücadeleden korkuyor, öğretim üyesi derneklerine üye olmuyorlar, bazıları da bu düzenden çıkar sağlama peşindeler.

  • Sonuçta akademi suskunları oynuyor!..
  • Ülkede hukuk ayaklar altına alınıyor, hukukçu profesörlerden ses çıkmıyor.
  • Ülke ekonomisi, Osmanlı’nın batış sürecindeki duruma gelmiş, iktisat profesörlerinden ses çıkmıyor.
  • Üniversite hastaneleri batıyor, hastaların ameliyat edilmemesinin ötesinde -hastalar özelde de ameliyat olabiliir- asistan ve öğrenci eğitimi yapılamaz duruma gelmiş, tıp profesörlerinden ses yok…

Oysa bilim, “doğru bildiklerini, ölümü göze alarak da olsa söylemeyi gerektirir.”

Giordano Bruno ve Jun Hus gibi bilim insanları, Engizisyon mahkemelerinin acımasızlığına karşın, diri diri yakılmayı göze alarak, doğru bildiklerini açıklamaktan korkmadılar.

Onları yakan ateş Avrupa’yı aydınlattı ve insanlar özgürlüklerine kavuştular…
=================================
Dostlar,

Çook teşekkürler değerli akademisyen melektaşımız ve ADD’den dava yoldaşımız
Sayın Prof. Dr. Süleyman Çelik..

Yazdıklarınıza bütünüyle katılıyorum.. Biliyorsunuz ben “susanlardan” değilim, hiç olmadım..
Anımsayacaksınız, Samsun’da sizin Tıp Fak. ADT danışmanı / Şube Başkanı olduğunuz dönemde 2 konferansımız olmuştu desteğinizle..

1. Sorunlar Sarmalında Türkiye ve Ulusal Çıkışlar Samsun ADD ve 19 Mayıs Üniv. ADT      31.03.2003
2. Türkiye’nin Güncel Sorunları ve Atatürkçü Düşünce Samsun Anadolu Lisesi, 31.03.2003

Bir de TV konuşmamız : Türkiye’yi Kuşatan Ahtapot Kolları ve Kemalist Çıkışlar Samsun Güneş TV, 31.03.2003

7/24 görevdeyiz ve bu mekândan / sitemizden AYDINLANMA savaşımımızı var gücümüzle sürdürmekteyiz..

Hiç ama hiiiç kuşku yok ki, zerrece çekinceye yer yok ki; insanlık aklı ve onuru daima son sözü söyleyecektir.

Türkiyemiz bu kara bulutları da defetmesini bilecektir..

Hancılar ve yolcular hak ettikleri yerlerini bulacaktır..

Sevgi ve saygı ile. 22 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

ATATÜRK GİBİ OLMAK

ATATÜRK GİBİ OLMAK

  • “Atatürk gibi olmak için 40 kütüphane dolusu kitap okumak gerek”

Prof. Dr. Süleyman Çelik

Atatürk’ün kuşağı daha doğmadan, Osmanlı İmparatorluğu dağılma sürecine girmişti. Çocukluklarından beri “vatan elde gidiyor” sözlerini duyan ve askeri okulda, kendilerine sürekli “birinci görevlerinin vatanı kurtarmak olduğu” öğretilen Atatürk ve arkadaşları okullarını bitirince, Vatanı kurtarmaktan başka bir şey düşünmeksizin görevlerine koştular ve kendilerini mücadelenin içinde buldular. Gittikleri yerlerde savaş yoksa bile ya bir isyan ya da bir ayaklanma vardı.

Büyük çoğunluğu evlenmeyi aklına getirmedi. Çünkü insan kendi canını düşünmeyebilir, ama eşini ve çocuklarını düşünmek zorunda kalır. Böyle bir sorun edinmek istemediler.  Örneğin, Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen 7 askerinden beşi (M. Kemal Atatürk, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele), yaşları 40 dolayında olmasına karşın hala evlenememişlerdi. Evli olan İsmet İnönü ile Fevzi Çakmak ise 30 yaşını geçtikten sonra, ailelerinin zoruyla evlenmiş, ancak eşlerinin yanında 15 gün bile kalamadan cepheye koşmuşlardı.

Hepsi vatanseverdi ve görevlerini canları pahasına büyük bir özveriyle yapıyorlardı, ama Atatürk onlardan farklıydı. Fark, Atatürk’ün onlardan daha çok okumuş ve dolayısıyla daha bilgili olmasından ileri geliyordu. Üstelik o, Lloyd George’un deyimiyle, “dünyaya yüz yılda bir nadiren gelen bir dahi” idi. O, diğerleri gibi yalnız verilen görevleri yapmıyor, bir yandan da dünyanın ve Osmanlı’nın genel durumunu değerlendiriyor ve çıkış yolu bulmaya çalışıyordu.

Çocuk yaşta başlayan okuma alışkanlığı, bir tutkuya dönüştü ve ölene dek sürdü. Cephede bile yanında kitap taşıyor ve ateş hattında okumak için zaman yaratıyordu. Çanakkale muharebelerinin en kızgın döneminde Madam Corinne’e yazdığı mektupta, “savaşın sıkıntılarından kendisini bir an olsun uzaklaştıracak romanlar göndermesini” istiyordu. Yeni bir devlet kurdu, Cumhurbaşkanı olarak yaşadığı 15 yılda birçok devrimler, reformlar gerçekleştirdi; yapılanları halka anlatmak için sürekli  yurt gezileri yaptı. Bu denli yoğun işi arasında okumayı hiç bırakmadı. Gezilere giderken, her zaman yanında 1-2 sandık kitap taşırdı. Aynı zamanda bir yazardı ve ilk kitabını 27 yaşında yayımlamıştı.

Cumhuriyet’ten sonra, yaptıklarını övüp kendisine yalakalık yapanlara güler ve dostlarına işin sırrını açıklardı: “çocukluğumdan beri elime geçen 2 kuruştan biri ile kitap almasaydım, yaptıklarımın hiçbirini başaramazdım.”

Manastır Askeri Lisesi’nde okuduğu kitaplardan politik bilinç kazanmaya başladı. Fakat Abdülhamid sansürü yüzünden, Türkçe kaynak yok denecek kadar azdı. İstediği kitapları okuyabilmek için Fransızcasını geliştirmeye ve bu dile hakim olmaya karar verdi. Bu amaçla gönüllü Katolik rahiplerin işlettiği yerel bir misyoner okulunda dersler aldı. Yaz tatillerinde gittiği Selanik’te de Fransız Hıristiyan Frerlerin açtığı dil kursuna devam etti ve zamanla bu dili rahatça okuyabilecek kadar öğrendi.

Genellikle Jön Türkler tarafından yurda sokulan Voltaire, Rousseau, Auguste Comte, Montesquieu, Descartes gibi Fransız filozoflarının eserlerini okuyarak Fransız Devrimi ve dolayısıyla Aydınlanma düşüncesiyle tanıştı. Fransız ve Amerikan Yurttaş Hakları Bildirgelerini öğrendi. Atatürk, Manastır’da Avrupa Uygarlığını hazırlayan Aydınlanma felsefesini ve rasyonel düşünceyi benimsemiş, ulusal egemenlikten yana, monarşi karşıtı bir devrimci olarak İstanbul’a, Harbiye’ye geldi.

Dünyada, Büyük Prusyalı askeri kuramcı Carl von Clausewitz’den sonra gelen askeri kuramcı kabul edilen Colmar von der Goltz’un, daha sonra Osmalıca’ya da çevrilecek olan, ‘Das volk in Waffen  (Ordu Millet) adlı ünlü kitabının 1891’de yapılmış Fransızca çevirisini de askeri lise öğrencisi iken satın alarak okudu. İyi bir komutan olabilmek için iyi bir lider olmak gerektiği tezini öne süren ve politika-savaş ilişkilerini işleyen Goltz, Atatürk’ü çok etkiledi. Okul günlüklerinde kitabına sık sık gönderme yaptığı görülür. 1909’da İmparatorluğa görevli olarak yeniden geldiğinde, ondan “büyük bilgin ve düşünür” şeklinde saygıyla söz ettiği, görülecektir. Daha sonra Clausewitz’in, “Savaşın İdaresinde Temel İlkeler” kitabının Türkçe çevirisi yayımlandı ve Atatürk bu kitabı da okudu. Böylece Harbiye’ye başladığında yalnız politik değil, aynı zamanda bilinçli bir asker olmuştu.

Yabancıların kapitülasyonlara dayanarak dokunulmazlık kazanmaları ve Beyoğlu’nu adeta özerk bir bölge haline getirmelerinin bir yararı olmuştu. Abdülhamid’in yurda girmesine izin vermediği yayınlar, sansürsüz olarak yabancıların özel posta servisleri aracılığı ile getiriliyor ve Beyoğlu’ndaki kitapçılarda, bazıları el altından, bazıları açıktan satılıyordu. Genç Türkler de yayınlarını bu yolla gönderiyorlardı. Bunu keşfeden Mustafa Kemal’in en çok uğradığı yer Beyoğlu’ndaki kitapçılar oldu. Harp Okulu’nun Beyoğlu tarafında olması da işini kolaylaştırmıştı. Hafta sonu iznine çıktığında doğru kitapçılara gidiyor, Fransızca gazeteleri okuyor, yeni kitaplar satın alıyordu. Artık Fransızcasını iyice ilerletmişti. Şimdi daha iyi anlayarak ve daha derinine inerek inceleyebiliyordu.

Mustafa Kemal ayrıca, Harp Okulunda üç yıl Almanca öğrenimi gördü. Almancasını da kitap okuyacak derecede ilerletti. Daha sonra Almanca yazılmış askerlikle ilgili bir kitabın Türkçeye çevirisini de yapacaktı. Le Matin ve Le Petit Parisien en çok okuduğu gazetelerdi. Gazeteler, günceli yakalamak, yurt içi ve dışındaki gelişmeleri öğrenmek, böylece ufkunu genişletmek için kolay erişilebilen bir kaynak işlevi gördü. Türkçe gazeteleri de okumaya başladı ve iyi bir gazete okuru oldu. Gazetecilik o kadar hoşuna gitti ki, okulda arkadaşlarıyla elle yazılmış bir gazete çıkarmaya karar verdiler. Doğal olarak bu işi gizli yapacaklardı. Oysa gazete çıkarmak değil, okulda ders kitapları dışında kitap ve gazete okumak bile yasaktı. Mustafa Kemal kitap ve gazeteleri, herkes uyuduktan sonra gizli bir köşe bulur ve orada loş ışık altında okurdu.

Tarih doktorası da yapmış olan Emekli Büyükelçi Bilal Şimşir, Atatürk’ün kitap sevgisiyle ilgili ilginç belgeler bulmuştur: “Mesleğim dolayısıyla Londra, Paris, Roma ve Viyana Büyükelçiliklerimizin eski arşivleri elimden geçti. Bu arşivlerde, Tanzimat döneminden günümüze kadar pek çok değerli belge vardır. Belgeler arasında, zamanın Osmanlı ve Türk devlet adamlarıyla ilgili çeşitli yazışmalar da vardır. Bu yazışmalar arasında bir nokta özellikle dikkat çekicidir. O da şudur: Atatürk, yurt dışından sürekli olarak kitap sipariş etmiştir. Yurt dışından kitap sipariş eden tek Türk devlet adamı Atatürk olmuştur. Atatürk’ten başka bir padişahın, sadrazamın, cumhurbaşkanının ya da başka bir devlet adamının kitap sipariş ettiğini gösteren herhangi bir belgeye rastlamadım. İngiltere’den tavus kuşu yumurtası bile sipariş etmiş padişahlar gördüm. Ama kitap sipariş eden tek devlet adamı Atatürk olmuştur. Faturalar kitaplarla birlikte gönderilir ve paraları da kendi özel bütçesinden ödenir.

Atatürk’ün sipariş edip getirttiği kitapların bir bölümü, bugün Atatürk’ün özel kitaplığı kataloğunda görülmemektedir. Bu katalogda toplam 4289 kitap görünmektedir. Kayıp kitapları da hesaba katınca bu liste belki bir kat daha artabilecektir. Bu kitaplar üzerinde yapılan şöyle bir inceleme, insanı büsbütün şaşırtmaktadır. Atatürk, sipariş edip getirttiği kitapların hemen hepsini incelemiş, okumuştur. Kitapların üzerlerinde onun çeşitli notları, işaretleri bulunmaktadır.  Atatürk’ün kendine özgü okuma alışkanlığı vardır. Okurken önemli gördüğü yerlerin altını çizer, sayfa kenarlarına notlar alır, ünlem, soru işareti, dikkat gibi özel işaretler koyar. Bu şekilde, eleştirel bakış açısıyla okuduğu gibi uygulamada yararlanacağı konuları da belirlediği anlaşılmaktadır. Atatürk’ün okuduğu  kitaplardan 3997’si üzerinde bir araştırma yapılmış; altını çizdiği satırlarla, sayfa kenarlarına düştüğü notları bir araya getirildiğinde 500’er sayfalık 24 cilt kitap oluşmuştur.

Bilal Şimşir’in bulduğu bir belge çok ilginç; “Atatürk’ün hastalığı 1 Nisan 1938’de resmen açıklanmıştır. Hasta yatağında yatarken Le Monde gazetesinde Maya tarihi ile ilgili yeni bir kitap haberi okur. Paris Elçiliği’ne hemen bir yazı yazdırır: ‘Libraire Oriantale Paul Gauthner-12 rue Vavain, Paris VI- kitabevi tarafından yayımlanmakta olan, Dechiffrement de l’Ecriture Maya et Traduction de leurs codices (par Dr. Werner Wolf), isimli kitaptan bir adet, faturasıyla birlikte, gönderilmesini…’ 13 Nisan tarihinde Paris Elçiliğinden verilen yanıtta, bu kitabın basımının henüz tamamlanmamış olduğu ve matbaadan çıkar çıkmaz derhal gönderileceği’ bildirilir. Bu belge hakkında Bilal Şimşir, şöyle der: “Bu belgeler insana hüzün veriyor. Atatürk hasta haliyle, yeni yayınları izlemeye çalışmaktadır. O kadar ki daha basımı bitmemiş kitapları bile öğrenmekte ve sipariş etmektedir. Hem de ta Maya uygarlığına dahi ilgi duymaktadır. Araştırma, inceleme, okuma tutkusu, kitap sevgisi engindi Atatürk’ün. Ne yazık ki bu son kitabı okuyup incelemeye ömrü yetmemiştir.”

Atatürk’ün okuduğu kitapların sayısı, ölümünden sonra tereke yargıçlığınca tutulan kayıtlara göre 7333 adettir. Bu sayıya değişik kütüphanelerden alıp okuduktan sonra iade ettiği kitaplar dahil değildir. Ayrıca Selanik düşman eline geçtikten sonra, annesi ve kız kardeşi, öbür eşyaları olduğu gibi kitapları da bırakıp kaçmışlardır. Ki cepheden cepheye koştuğu için sabit bir evi olmayan Atatürk, günlük kullandığı eşyaları dışındaki eşyaları ile birlikte kitaplarını da Selanik’teki evlerinde tutuyordu. Bu şekilde okuduğu kitap sayısının 10 binin çok üzerinde olduğu düşünülmektedir.

  • Yeryüzünde neredeyse hiçbir asker, hiçbir devlet adamı ve hiçbir devrimci, bu derece derin bir entelektüel birikime sahip değildir.

İşte Atatürk ile Kurtuluş Savaşı’nda kader birliği yaptığı asker ve sivil arkadaşları arasındaki fark bundan ileri gelmektedir. Atatürk, ünlü eseri Nutuk’ta der ki,

  • “Milli Mücadeleye birlikte başladığımız yolculardan bazıları, ulusal yaşamın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet yasalarına kadar uzayan gelişmeleri, kendi düşünme, kavrama ve hayal etme sınırlarını aştıkça bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır, (M. K. Atatürk, Nutuk, c.1,s.16).

Okuma engelli olmaları nedeniyle, günümüzde de “kendi düşünme, kavrama ve hayal etme sınırları” yetersiz olan kifayetsiz muhterisler Atatürk’e düşman olmakta ve ‘kurbağanın boğaya öykünmesi gibi’ ona öykünmeye çalışmaktadırlar.

Ulusal Kurtuluşumuzun başlangıcı olan 19 Mayıs 1919’un 99. Yıldönümünde Yüce Atatürk’ü minnet ve şükranla anarken bunları düşündüm.

Bayramınız kutlu olsun…

Kaynaklar     :
Andrew Mango, Atatürk- Modern Türkiye’nin Kurucusu, Remzi Kitabevi
George W. Gawrych, Genç Atatürk- Osmanlı subayından Türk devlet adamına
Lord Kinross, Atatürk- Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Altın Kitaplar.
Turgut Özakman, Diriliş- Çanakkale 1915, Bilgi Yayınevi.
Sinan Meydan, Akl-ı Kemal- Atatürk’ün Akıllı Projeleri, Cilt.1, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2012.
Recep Cengiz (ed.), Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, 24 cilt, Anıtkabir Derneği yayını, Ankara, 2001
Bilal Şimşir, Atatürk’ün Kitap Sevgisi, in: Atatürk Dönemi- İncelemeler, Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ankara, 2006, s. 260-261.
====================================================

Sevgili dostumuz Prof. Süleyman Çelik hocamızı “bunları düşündüğü” ve de yazdığı için şükranla selamlıyoruz..
O’ndan ve değerli yazılarından öğrenmeyi sürdürmek istiyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 21 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TSK ÇÖKERTİLİRKEN.. Medresenin Mektepten Rövanşı mı?

TSK ÇÖKERTİLİRKEN..
Medresenin Mektepten Rövanşı mı?

portresi
Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

 

III. Mustafa cahil bir padişahtır. Ülkeyi, bugün “astrolog” denilen müneccimlere danışarak yönetmeye çalışmaktadır. Zamanın en güçlü devleti Prusya’nın savaşları kazanmasını, çok bilgili müneccimlere sahip olmasına bağlar. Bir elçi göndererek Prusya Kralı II. Frederick’ten üç müneccim ister. Kral elçiye tebessüm ederek bakar ve “benim üç münecimim var:

1. Güçlü bir ordu,
2. Güçlü bir ekonomi ve dolu bir hazine
3. 
Tarih okuyarak günü anlayıp geleceği öngörmek! der.

Sultan, Prusya Kralı’nın ne demek istediğin anlamaz ve “kefere yardım etmek istememiş!” diye düşünür. Bir vesileyle, Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi olan amcasını ziyaret için İstanbul’a gelmiş bulunan, Baron de Tott ile tanışır. Baron de Tott’un kurmay subay olduğunu öğrenince ondan yararlanmak ister. “Osmanlı ordusunu inceleyerek kendisine bir rapor vermesini” rica eder. İnceleme yapan Baron, “kullanılan silahların eski teknoloji ürünleri olduklarını” bildirir. “Ama daha önemlisi subaylarınız çok bilgisiz. Öncelikle onların eğitilmesi için bir okula gereksinim var” der. Sultan, “ medreselerimiz var. Subayları orada eğitiriz..” der.

Bunun üzerine medreseleri inceleyen Baron, buraların cehalet yuvaları olduklarını görür ve durumu padişaha arz eder. Padişah kabul etmez, “Gel birlikte gidelim. Orada, her şeyi bilen çok büyük alimlerimiz va..r” der. Birlikte bir medreseye giderler. Sultan, toplanmış olan müderrisleri göstererek Baron’dan “istediğine, istediğini sormasını” rica eder. Baron ortaya, “bir üçgenin iç açılarının toplamını” sorar. Herkes başını öne eğer, kimse Padişah ile göz göze gelmek istememektedir. Sonunda Medrese Emini bir yanıt vermek zorunda olduğunu anlar ve “üçgenine göre değişir, Sultanım” der. Baron’un “bunu Avrupa’da ilkokul öğrencilerinin bildiğini” söylemesi üzerine Padişah yeni bir okul açılmasını kabul eder.

Bu arada Çeşme Deniz Savaşı olur ve cahil subayların kumandasındaki Osmanlı Donanmasının, bir gemi dışında, tümü Ruslar tarafından yakılır. Bu faciadan gemisini kaçırarak kurtaran Cezayirli Gazi Hasan Paşanın, “Baltık Denizi’nden yola çıkmış olan Rus Donanması ile savaşmak için, Çeşme’de demirli olan gemilerin limandan çıkarılarak uygun bir yerde savaş durumuna geçilmesi” önerisi Kaptan-ı Derya tarafından kabul edilmemiştir. Çünkü O, “Baltık Denizi ile Akdeniz’in bağlantısı olmadığını, bu nedenle Rus Donanması’nın Çeşme’ye gelemeyeceğini” düşünmektedir.

Bu facia üzerine, öncelikle bahriyeli subayların eğitilmesine karar verilir ve Baron de Tott, Cezayirli Gazi Hasan Paşa ile birlikte bir okul kurmakla görevlendirilir. Böylece Osmanlı’da çağdışı medreseler dışında, çağdaş bir eğitim verilen ilk öğretim kurumu olan ve daha sonra Deniz Harp Okulu adını alacak Mühendishane-i Bahri Hümayun, 1773’te açılır. Mühendis eğitiminin başlangıcı olduğu için bu tarih, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin de kuruluş tarihi kabul edilmektedir.

Bunun ardından, daha sonra Kara Harp Okulu adını alacak olan Mühendishane-i Berri Hümayun açılır. Bu okullara öğrenci yetiştirmek üzere askeri ortaokul (rüştiye) ve liseler (idadi) açılır. Askerlerin tedavi ve bakımını yapacak bilgili hekimler yetiştirmek üzere Askeri Tıbbiye Mektebi (Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane) açılır (AS: 2.Mahmut, 1827). Daha sonra kurmay subaylar yetiştirmek üzere harp akademileri açılır. Okullar için Avrupa’dan öğretmenler getirtilir. Eğitim için Avrupa’ya öğrenci gönderilir. Bu şekilde modern bilimleri öğrenmiş, bilimsel bilgiye sahip subaylar yetiştirilmiştir. Balkan Savaşı’ndan sonra, eskinin kalıntısı alaylı subayların tümü atılarak ordu tümden modernize edilmiştir. Bunun sonucunda, emperyalistlerin cenaze namazına hazırlandıkları Türk Ulusu Çanakkale’de dirilmiş, Kurtuluş Savaşıyla da ayağa kalkmıştır.

Bilimsel öğretim verilen ilk eğitim kurumları askeri okullar olduğu için, Osmanlı’da yeniliklerin öncülüğünü askerler yapmışlardır. Askeri okullardan sonra sivil rüştiye ve idadiler ile hukuk (AS: 1880), mülkiye (AS : 1859) ve tıp mektebi (AS: 1827) gibi sivil yükseköğretim okulları da açılmıştır. Bir üniversite açmak için II. Mahmut sonra gelen padişahlar 6 kararname çıkarmışlar fakat Ulema, gücünü kullanarak engel olmuştur. Ancak 1900’de, II. Abdülhamit Osmanlı’nın ilk ve tek üniversitesi Darülfünun’u açabilmiştir.

Buna karşılık, üçgenin iç açıları toplamını bilmeyen müderrislerin hocalık yaptıkları medreselerde, ilim adı altında safsatalar öğretilmeye devam edilmiş; mensupları askerlik yapmadıkları için aynı zamanda asker kaçaklarının sığınağı olan, bu cehalet yuvaları gericiliğin odağı olmuşlardır. Ulema ya da İlmiye Sınıfı denilen medrese hocaları toplumda o kadar güçlüdürler ki; III. Mustafa’dan sonraki tüm padişahlar (II. Abdülhamit dahil), hem devleti hem de milleti sömüren medreseleri kapatmak istemiş ama güçleri yetmemiştir. Bu biçimde Osmanlı’da iki farklı eğitim sistemi ortaya çıkmıştır. Bu çağdışı eğitim kurumlarını kapatabilmek için büyük bir devrimciye gereksinim vardı. Bunu da Atatürk başarmış ve böylece eğitim (AS: Öğretim olacak) birliği (Tevhid-i Tedrisat) sağlanmıştır.

*****

Hükümet (AS : AKP) çıkardığı KHK’lerle kökleri 18. yüzyıla giden askeri okulları kapatmış ve TSK’yı zayıflatacak düzenlemeler yapmıştır. Bu arada ilköğretimden üniversitelere dek eğitim kurumları medreseleşmeye doğru giderken, kimi dinci vakıflar doğrudan medrese eğitimine başlamışlar ve bu yeni medreselerin öğrencileri, özel üniformalarıyla sokaklarda boy gösterir olmuşlardır. Bunlar 18. yüzyıl öncesine dönüş belirtileridir. Biz yöneticilerimize Prusya Kralı II. Frederick’in 3 münecimini anımsatalım!

1- Ekonomi zaten zayıf; Hazine borçla dolu.
2- Tarihsel bilgi birikimi yok. Tarihe saygılı olanlar tarihsel kurumlara gözleri gibi bakarlar. Emperyalistlerin sufle ettiği yalan bilgileri derin tarih diye sunan, hatta paranoid şizofrenik (masallar uydurup buna kendisi de inanan deli) raporlular tarihçi kabul ediliyor. Bu nedenle tarihten ders alamıyor, günümüzü anlayamıyor ve geleceği öngöremiyoruz. Gözümüzün önünde, Irak ve Suriye’de yaşananları bile anlayamıyor, sığınmacı olarak yurdumuza yayılmış faciaları göremiyoruz. Bu faciaların doğurduğu canlı bombalar bile aklımızı başımıza getiremiyor!
3
– Bunun üstüne bir de Ordu’yu zayıflatıp kışlaya siyaset sokulursasonumuz Irak ve Suriye gibi olur.

  • Senaryosunu emperyalistlerin yazdığı 15 Temmuz darbe girişiminin amacı,
    zaten Ordu’yu çökertmekti.

Adamlar Muavenet gemimizi batırarak, askerimizin başına çuval geçirerek ve Ergenekon / Balyoz kumpaslarıyla adım adım buraya gelmişlerdi.
Şimdi KHK’lerle biz onlara yardım mı ediyoruz?

Vatan Şairi Mehmet Akif,

  • “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!” demişti.

    Biz de “Allah bu ülkeye bir daha Balkan Savaşı faciası yaşatmasın!” diyelim.

    =====================================

    Dostlar,

    Gecenin ilerleyen saatinde (02:30) değerli meslektaşımız (Samsun Tıp Fakültesi Farmakoloji öğretim üyesi) ve ADD’den dava arkadaşımız (ADD Samsun Şubesi kurucularından ve başkanlarından) Sayın Prof. Dr. Süleyman Çelik‘in bu nefis yazısını paylaşıyoruz.. Kendsini kutluyoruz bu emekli makale için. Yer yer ayraç içinde biz ek bilgiler koyduk hoşgörüsü / hoşgörünüz  ile..

    İşte Türkiye’nin / ATATÜRK Cumhuriyeti‘nin yetiştirdiği nitelikli aydınlardan, bilim insanlarından biri daha..

  • Türkiye; laik – demokratik – bilimsel – karma – sorgulayıcı – uygulayıcı – kamusal eğitim sistemini geliştirip yaşatmak zorunda.
  • Türkiye; Ordusunu, başta subay ve kurmayların üstün bilimsel niteliği olmak üzere
    her bakımdan çok güçlü tutmak zo – run – da – dır!– Başka türlü Bağımsız bir Türkiye’yi Ortadoğu cehenneminde yaşatmak olanak dışıdır!..AKP – RTE’nin çok acilen bu yakıcı gerçeği kavramaları ve yaşamı, eğitimi, devleti bir bütün olarak dincileştirmekten artık vazgeçmeleri zo- run- lu- dur!
  • 4+4+4 hemen kaldırılmalıdır, zorunlu din dersleri de (AİHM’nin bağlayıcı kararları)!
  • IHL’ler kapatılmalı, dinbilgisi eğitimi ve dinadamı yetiştirme yükseköğretime bırakılmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
25 Ağustos 2016, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com