DAEŞ Suriye’de Kimyasal Silah Kullandı

Türk Silahlı Kuvvetleri :
“Haliliye bölgesinde DEAŞ’ın attığı roket sonucunda 22 muhalif unsurun vücutlarında kimyasal gaz belirtileri gözlemlenmiştir.”

(AS: Bizim kapsamlı katkımız haberin altındadır..)

TSK‘dan yapılan açıklamada “Haliliye bölgesinde DEAŞ (AS: doğrusu DAEŞ) tarafından atılan roket sonucunda 22 muhalif unsurun göz ve vücutlarında kimyasal gaza maruz kalma belirtileri gözlemlenmiştir.” denildi.

Genelkurmay Başkanlığınca, Fırat Kalkanı Harekatı kapsamında Suriye’nin Haliliye bölgesinde terör örgütü DEAŞ tarafından atılan roket sonucu 22 muhalifin göz ve vücutlarında kimyasal gaza maruz kalma belirtilerinin gözlemlendiği açıklandı.

TSK‘dan yapılan bilgilendirmeye göre, DEAŞ başta olmak üzere terör örgütlerinin yarattığı tehdidi bertaraf ederek hudut güvenliğini artırmak ve koalisyon güçlerine destek vermek için Suriye’nin kuzeyine yönelik 24 Ağustos’ta başlatılan Fırat Kalkanı Harekatı’nda 96. güne gelindi. (AS: Şehit sayısı 18 oldu!)

Harekatta, terör örgütü mensuplarıyla çıkan çatışmalarda bir muhalif şehit oldu, 14 muhalif yaralandı. Haliliye bölgesinde DEAŞ tarafından atılan roket sonucunda 22 muhalifin göz ve vücutlarında kimyasal gaza maruz kalma belirtileri gözlendi. Hava Kuvvetleri Komutanlığına ait uçaklarca, Anifah bölgesindeki 4 DEAŞ hedefi imha edildi.

NE OLMUŞTU?

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) unsurlarının karadan ve havadan hedef aldığı DEAŞ’ın El Bab’da kimyasal silah kullandığı şüphesi Ankara’yı alarma geçirmişti. Hürriyet‘ten Uğur Ergan’ın haberine göre askeri kaynaklar, kimyasal zehirlenme şüphesiyle Kilis’e getirilen ÖSO güçlerinin KBRN bölümünde (Kimyasal Biyolojik Radyasyon ve Nükleer tehlikeli maddeler) tedavi altına alındığını doğrulamıştı.

ÖSO mensuplarında sürekli mide bulantısı ve şiddetli baş ağrısı görülmesi nedeniyle DEAŞ’ın kimyasal silah kullandığı kuşkusu rtmıştı. DEAŞ’ın top mermilerinin içine klorür gazı koyarak bunları kimyasal silah haline dönüştürdüğü değerlendiriliyordu. Bir yetkili, “İlk ibareler kimyasal olabileceğini gösteriyor..” demişti.

TÜRK Silahlı Kuvvetleri (TSK) unsurlarının karadan ve havadan hedef aldığı DEAŞ’ın El Bab’da kimyasal silah kullandığı kuşkusu Ankara’yı alarma geçirdi!

Askeri kaynaklar, TSK’nın destek verdiği Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçlerinden 17 kişinin kimyasal zehirlenme şüphesiyle Kilis’e getirilip KBRN bölümünde (Kimyasal Biyolojik Radyasyon ve Nükleer tehlikeli maddeler) tedavi altına alındığını doğruladı.

ÖSO mensuplarında sürekli mide bulantısı ve şiddetli baş ağrısı görülmesi nedeniyle DEAŞ’ın kimyasal silah kullandığı kuşkusu arttı. DEAŞ’ın top mermilerinin içine klorür gazı koyarak bunları kimyasal silah haline dönüştürdüğü değerlendiriliyor. Bir yetkili, “İlk ibareler kimyasal olabileceğini gösteriyor” dedi.
(http://www.hurriyet.com.tr/son-dakika-tskdan-flas-aciklama-40289536?utm_source=wpush&utm_medium=breaking#webPushId=NDk4, 27.11.16)
========================================
Dostlar,

Ortadoğu cehennemi giderek kızışıyor.
Denebilir ki zaten cehennem.. Daha nesi kızışacak??
Batı, kendi elleriyle var edip besleyip büyüttüğü İslami terör örgütü DAEŞ‘e (Davala al İslamiye fil Irak  eş Şam) kimyasal silah da sızdırmış anlaşılan.. Bölgedeki vesayet ya da vekalet savaşı giderek tırmanıyor. Türkiye ise AKP – RTE’nin olağanüstü yanlış mezhepçi (Alevi – Şii düşmanı!) dış politikaları yüzünden Nisan 2011’den bu yana giderek batağa saplanıyor.. 4,5 yıldır en yüksek bedeli ödeyen ülkeler içinde emperyalizmin BOP kapsamında bölme amacıyla çıkarttığı iç savaş yaşanan Suriye
ve Irak’tan sonra Türkiye ödemekte! AKP – RTE’nin baştan sona fiyasko,
mezhep ayrımcılığına dayalı Alevi – Şii düşmanı takıntılı ve düşmanca Suriye – Irak politikaları
sonucu zorunlu duruma gelen, mecburiyetten yürütmek zorunda kalınan Fırat Kalkanı operasyonu 96. gününe ulaşmıştır ve 18 vatan evladı bu yanlış politikalara şehit (kurban) verilmiştir 96 günde.. (24 Temmuz 2015’te PKK’ya karşı başlatılan savaşımda 500’e varan vatan evladı feda edilmiştir!) Suriye’nin seçilmiş meşru iktidarına karşı Batı kışkırtmalı ve destekli isyancılar, ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) çatısı altında Türkiye tarafından akıl dışı biçimde ve kör inatla kullanılmaktadır hala!

Vahim olan, bizi Suriye – Irak batağına iten – çeken emperyalist ülkeler bizimle doğrudan sayılabilecek biçimde taşeron güçleriyle orta yoğunlukta sıcak çatışmaya girmişlerdir!

TSK Ergenekon, Balyoz…… ve son olarak FETO süreçlerinde çok ciddi darbe hatta yaralar almışken cepheden cepheye sürülmektedir.. İçeride FETÖ ve PKK, dışarıda PYD ve türevleri aracılığıyla doğrudan emperyalist Batı bloku ile sıcak çatışmaya girilmiştir.. Karşımızda ne denli hazindir ki “stratejik müttefik” (!) ülke ABD vardır!

Kritik bir aşamaya gelinmiştir ve Başbakan Yıldırım ülkemizin “beka sorunu” ile yüzyüze olduğunu söylemektedir. Bu söylem içe dönük olarak kamuoyu desteği alma ve sayısı sürekli artan şehitlerin toplumsal travmasını hafifletme amacını bir ölçüde gütse de, gerçekte durum oldukça ağırlaşmıştır. Sabahın 04:00’ünde Dışişleri bakanı “kritik” kodu ile acilen İran’a uçmaktadır MİT Müsteşarı ile.. Erdoğan 26 saat içinde 2 kez
Putin ile görüşmektedir.. AB ile köprüler içiboş ve düzeysiz şantajlarla sözde atılmakta, yine sözde ŞİÖ’ye (Şangay İşbirliği Örgütü) göz kırpılmaktadır!?

  • İHEB askıdadır, ülke OHAL KHK’leri ile Anayasa,
    hukuk ayaklara altına alınarak inletilmektedir!

Böylesine kapsamlı bir kuşatmada yapılacak ilk işlerden biri içeride ULUSAL CEPHEYİ güçlendirip birleştirmektir. Oysa AKP – RTE, kör kör gözüm parmağına Ulusu kutuplaştırıcı akıl dışı dayatmaları sürdürmekte. OHAL KHK’leri artık açıkça amacının dışına çıkmıştır. Başkanlık dayatması açıkça Ulusu bölmektedir. Ekonomide yıkım belimizi bükmekte iken Başbakan hala “Ekonomi güçlü” masallarıyla kendini avutmakta, karanlıkta ıslık çalmaktadır. AB ile deyim yerinde ise “it dalaşı”
yürümekte!

Yapılacak girişimler hala vardır                :

  • Suriye ve Irak yönetimleriyle İran ve Rusya ile olduğu gibi “doğrudan” görüşülmeli ve bu 2 ülkenin içişlerine karışılmayacağı, sınırların değişmeyeceği güvencesi verilmeli, buna karşılık tüm terör örgütlerine bu 2 ülkenin hiçbir ödün vermeden etkisizleştirme güvencesi istenmelidir.
  • Tayyip bey, ülkemizi iyice açmaza iten biçim (Kasımpaşa söylemi) ve içerikte  ikide bir kritik dış politika sorunlarında konuşmayı bırakmalı, Dışişleri yapmalıdır açıklamaları. Normaleşme için Tayyip bey handikapından kurtulma zorunluğu vardır.
  • Erdoğan, yürürlükteki Anayasaya göre siyaseten sorumsuz Cumhurbaşkanıdır
    (AY md. 105/1), suç işlemeyi bırakarak sınırlarına çekilmelidir.
  • Göçmenlere kapıyı açmanın hiçbir eylemli (fiili) etkisi olmadığını Batı çok iyi biliyor. Sınırlarını iyice güçlendirecekler ve hiçbir göçmeni topraklarına sokmayacaklardır.
    Sınır kapılarında yaşanacak insani dramlar hatta trajediler (ölümler!) ülkemizi ve
    sorunu daha da içinden çıkılmaz bunalıma itecektir.
  • Çare, gene aynıdır; Irak ve Suriye yönetimleri doğrudan görüşerek bu 2 ülkede
    bir an önce iç barışın sağlanması ve göçmenlerin de çok büyük ölçüde ülkelerine
    geri dönmeleridir..

Son olarak;

  • Saydamlık son derece önemlidir. Demokrasilerde yurttaşların bilme hakkı vardır.
    Kritik devlet sırları ile sınırlama dışında kamuoyu doğrudan ve açıklıkla bilgilendirilmeldir.
  • TBMM’de mutlaka açık – gizli oturumlar yapılmalı ve
  • 80 milyonluk ülkemizin yazgıs asla ve asla TEK ADAMA bırakılmamalıdır..
    Bu nokta yaşamsal derecede önemlidir..

Sevgi, saygı ve derin kaygı ile.
27 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

TSK ÇÖKERTİLİRKEN.. Medresenin Mektepten Rövanşı mı?

TSK ÇÖKERTİLİRKEN..
Medresenin Mektepten Rövanşı mı?

portresi
Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

 

III. Mustafa cahil bir padişahtır. Ülkeyi, bugün “astrolog” denilen müneccimlere danışarak yönetmeye çalışmaktadır. Zamanın en güçlü devleti Prusya’nın savaşları kazanmasını, çok bilgili müneccimlere sahip olmasına bağlar. Bir elçi göndererek Prusya Kralı II. Frederick’ten üç müneccim ister. Kral elçiye tebessüm ederek bakar ve “benim üç münecimim var:

1. Güçlü bir ordu,
2. Güçlü bir ekonomi ve dolu bir hazine
3. 
Tarih okuyarak günü anlayıp geleceği öngörmek! der.

Sultan, Prusya Kralı’nın ne demek istediğin anlamaz ve “kefere yardım etmek istememiş!” diye düşünür. Bir vesileyle, Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi olan amcasını ziyaret için İstanbul’a gelmiş bulunan, Baron de Tott ile tanışır. Baron de Tott’un kurmay subay olduğunu öğrenince ondan yararlanmak ister. “Osmanlı ordusunu inceleyerek kendisine bir rapor vermesini” rica eder. İnceleme yapan Baron, “kullanılan silahların eski teknoloji ürünleri olduklarını” bildirir. “Ama daha önemlisi subaylarınız çok bilgisiz. Öncelikle onların eğitilmesi için bir okula gereksinim var” der. Sultan, “ medreselerimiz var. Subayları orada eğitiriz..” der.

Bunun üzerine medreseleri inceleyen Baron, buraların cehalet yuvaları olduklarını görür ve durumu padişaha arz eder. Padişah kabul etmez, “Gel birlikte gidelim. Orada, her şeyi bilen çok büyük alimlerimiz va..r” der. Birlikte bir medreseye giderler. Sultan, toplanmış olan müderrisleri göstererek Baron’dan “istediğine, istediğini sormasını” rica eder. Baron ortaya, “bir üçgenin iç açılarının toplamını” sorar. Herkes başını öne eğer, kimse Padişah ile göz göze gelmek istememektedir. Sonunda Medrese Emini bir yanıt vermek zorunda olduğunu anlar ve “üçgenine göre değişir, Sultanım” der. Baron’un “bunu Avrupa’da ilkokul öğrencilerinin bildiğini” söylemesi üzerine Padişah yeni bir okul açılmasını kabul eder.

Bu arada Çeşme Deniz Savaşı olur ve cahil subayların kumandasındaki Osmanlı Donanmasının, bir gemi dışında, tümü Ruslar tarafından yakılır. Bu faciadan gemisini kaçırarak kurtaran Cezayirli Gazi Hasan Paşanın, “Baltık Denizi’nden yola çıkmış olan Rus Donanması ile savaşmak için, Çeşme’de demirli olan gemilerin limandan çıkarılarak uygun bir yerde savaş durumuna geçilmesi” önerisi Kaptan-ı Derya tarafından kabul edilmemiştir. Çünkü O, “Baltık Denizi ile Akdeniz’in bağlantısı olmadığını, bu nedenle Rus Donanması’nın Çeşme’ye gelemeyeceğini” düşünmektedir.

Bu facia üzerine, öncelikle bahriyeli subayların eğitilmesine karar verilir ve Baron de Tott, Cezayirli Gazi Hasan Paşa ile birlikte bir okul kurmakla görevlendirilir. Böylece Osmanlı’da çağdışı medreseler dışında, çağdaş bir eğitim verilen ilk öğretim kurumu olan ve daha sonra Deniz Harp Okulu adını alacak Mühendishane-i Bahri Hümayun, 1773’te açılır. Mühendis eğitiminin başlangıcı olduğu için bu tarih, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin de kuruluş tarihi kabul edilmektedir.

Bunun ardından, daha sonra Kara Harp Okulu adını alacak olan Mühendishane-i Berri Hümayun açılır. Bu okullara öğrenci yetiştirmek üzere askeri ortaokul (rüştiye) ve liseler (idadi) açılır. Askerlerin tedavi ve bakımını yapacak bilgili hekimler yetiştirmek üzere Askeri Tıbbiye Mektebi (Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane) açılır (AS: 2.Mahmut, 1827). Daha sonra kurmay subaylar yetiştirmek üzere harp akademileri açılır. Okullar için Avrupa’dan öğretmenler getirtilir. Eğitim için Avrupa’ya öğrenci gönderilir. Bu şekilde modern bilimleri öğrenmiş, bilimsel bilgiye sahip subaylar yetiştirilmiştir. Balkan Savaşı’ndan sonra, eskinin kalıntısı alaylı subayların tümü atılarak ordu tümden modernize edilmiştir. Bunun sonucunda, emperyalistlerin cenaze namazına hazırlandıkları Türk Ulusu Çanakkale’de dirilmiş, Kurtuluş Savaşıyla da ayağa kalkmıştır.

Bilimsel öğretim verilen ilk eğitim kurumları askeri okullar olduğu için, Osmanlı’da yeniliklerin öncülüğünü askerler yapmışlardır. Askeri okullardan sonra sivil rüştiye ve idadiler ile hukuk (AS: 1880), mülkiye (AS : 1859) ve tıp mektebi (AS: 1827) gibi sivil yükseköğretim okulları da açılmıştır. Bir üniversite açmak için II. Mahmut sonra gelen padişahlar 6 kararname çıkarmışlar fakat Ulema, gücünü kullanarak engel olmuştur. Ancak 1900’de, II. Abdülhamit Osmanlı’nın ilk ve tek üniversitesi Darülfünun’u açabilmiştir.

Buna karşılık, üçgenin iç açıları toplamını bilmeyen müderrislerin hocalık yaptıkları medreselerde, ilim adı altında safsatalar öğretilmeye devam edilmiş; mensupları askerlik yapmadıkları için aynı zamanda asker kaçaklarının sığınağı olan, bu cehalet yuvaları gericiliğin odağı olmuşlardır. Ulema ya da İlmiye Sınıfı denilen medrese hocaları toplumda o kadar güçlüdürler ki; III. Mustafa’dan sonraki tüm padişahlar (II. Abdülhamit dahil), hem devleti hem de milleti sömüren medreseleri kapatmak istemiş ama güçleri yetmemiştir. Bu biçimde Osmanlı’da iki farklı eğitim sistemi ortaya çıkmıştır. Bu çağdışı eğitim kurumlarını kapatabilmek için büyük bir devrimciye gereksinim vardı. Bunu da Atatürk başarmış ve böylece eğitim (AS: Öğretim olacak) birliği (Tevhid-i Tedrisat) sağlanmıştır.

*****

Hükümet (AS : AKP) çıkardığı KHK’lerle kökleri 18. yüzyıla giden askeri okulları kapatmış ve TSK’yı zayıflatacak düzenlemeler yapmıştır. Bu arada ilköğretimden üniversitelere dek eğitim kurumları medreseleşmeye doğru giderken, kimi dinci vakıflar doğrudan medrese eğitimine başlamışlar ve bu yeni medreselerin öğrencileri, özel üniformalarıyla sokaklarda boy gösterir olmuşlardır. Bunlar 18. yüzyıl öncesine dönüş belirtileridir. Biz yöneticilerimize Prusya Kralı II. Frederick’in 3 münecimini anımsatalım!

1- Ekonomi zaten zayıf; Hazine borçla dolu.
2- Tarihsel bilgi birikimi yok. Tarihe saygılı olanlar tarihsel kurumlara gözleri gibi bakarlar. Emperyalistlerin sufle ettiği yalan bilgileri derin tarih diye sunan, hatta paranoid şizofrenik (masallar uydurup buna kendisi de inanan deli) raporlular tarihçi kabul ediliyor. Bu nedenle tarihten ders alamıyor, günümüzü anlayamıyor ve geleceği öngöremiyoruz. Gözümüzün önünde, Irak ve Suriye’de yaşananları bile anlayamıyor, sığınmacı olarak yurdumuza yayılmış faciaları göremiyoruz. Bu faciaların doğurduğu canlı bombalar bile aklımızı başımıza getiremiyor!
3
– Bunun üstüne bir de Ordu’yu zayıflatıp kışlaya siyaset sokulursasonumuz Irak ve Suriye gibi olur.

  • Senaryosunu emperyalistlerin yazdığı 15 Temmuz darbe girişiminin amacı,
    zaten Ordu’yu çökertmekti.

Adamlar Muavenet gemimizi batırarak, askerimizin başına çuval geçirerek ve Ergenekon / Balyoz kumpaslarıyla adım adım buraya gelmişlerdi.
Şimdi KHK’lerle biz onlara yardım mı ediyoruz?

Vatan Şairi Mehmet Akif,

  • “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!” demişti.

    Biz de “Allah bu ülkeye bir daha Balkan Savaşı faciası yaşatmasın!” diyelim.

    =====================================

    Dostlar,

    Gecenin ilerleyen saatinde (02:30) değerli meslektaşımız (Samsun Tıp Fakültesi Farmakoloji öğretim üyesi) ve ADD’den dava arkadaşımız (ADD Samsun Şubesi kurucularından ve başkanlarından) Sayın Prof. Dr. Süleyman Çelik‘in bu nefis yazısını paylaşıyoruz.. Kendsini kutluyoruz bu emekli makale için. Yer yer ayraç içinde biz ek bilgiler koyduk hoşgörüsü / hoşgörünüz  ile..

    İşte Türkiye’nin / ATATÜRK Cumhuriyeti‘nin yetiştirdiği nitelikli aydınlardan, bilim insanlarından biri daha..

  • Türkiye; laik – demokratik – bilimsel – karma – sorgulayıcı – uygulayıcı – kamusal eğitim sistemini geliştirip yaşatmak zorunda.
  • Türkiye; Ordusunu, başta subay ve kurmayların üstün bilimsel niteliği olmak üzere
    her bakımdan çok güçlü tutmak zo – run – da – dır!– Başka türlü Bağımsız bir Türkiye’yi Ortadoğu cehenneminde yaşatmak olanak dışıdır!..AKP – RTE’nin çok acilen bu yakıcı gerçeği kavramaları ve yaşamı, eğitimi, devleti bir bütün olarak dincileştirmekten artık vazgeçmeleri zo- run- lu- dur!
  • 4+4+4 hemen kaldırılmalıdır, zorunlu din dersleri de (AİHM’nin bağlayıcı kararları)!
  • IHL’ler kapatılmalı, dinbilgisi eğitimi ve dinadamı yetiştirme yükseköğretime bırakılmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
25 Ağustos 2016, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Onur ÖYMEN : NATO Zirvesi ve Terörle Mücadele ve bizim çağrışımlarımız..


NATO Zirvesi ve Terörle Mücadele ve bizim çağrışımlarımız..

Dostlar,

E. Büyükelçi, Dışişleri Bakanlığı Eski Müsteşarı ve eski CHP Genel Başkan Yrd. Sn.
Onur ÖYMEN bu gün (içinde bulunulan gün anlatılıyorsa 2 ayrı sözcük olarak yazılıyor) Ulusal Kanal’da “NATO Zirvesi ve Terörle Mücadele” konusunu işledi ve programa erişim için erişkeyi (linki) aşağıdaki iletisi ile paylaştı.. 13:08 – 13:44 arası 35,5 dakikalık bir programda Haber Masası’na konuk oldu. IŞİD terör örgütü olgusu ve NATO bağlamında Türkiye’nin ateşe sürülerek kullanılması…

El Kaide içinde yıllardır var olan ve son zamanlarda yine Batı tarafından Irak ve Suriye hükümetlerine karşı operasyon amaçlı kışkırtılan bu maşa terör örgütü IŞİD,
adı geçen 2 ülkenin topraklarının %30’unu denetler duruma geldi! Petrol alanlarına yöneldi ve denetimden çıktı. İplerini elinde tutanların çıkarlarına zarar vermeye başladı..

Dolayısıyla artık derdest edilmesi gerekiyor..

Bunun için de Avustralya dahil  (!?) bir “koalisyon” ile, en önde ve başta Türkiye olmak üzere sorunun üzerine gidilecek.. Oysa Türkiye bu kanlı terör örgütüne hala
“IŞİD unsurları” demeyi sürdürmekte en tepedeki 2 yetkilisinin ağzından.

Üstelik aylardır, Musul Başkonsolosluğu’nun 49 çalışanı (ve aileleri) bu kanlı terör örgütünün elinde rehin (13 Haziran 2014’ten bu güne 90 gündür!)..
Başkonsolosluğu boşaltmamaları talimatını veren tarihimizin en başarısız Dışişleri Bakanı Davutoğlu, ödüllendirilerek Başbakan yapıldı! RTE de 12. CB oldu..
Soylu halkımız, muhalefetin de desteği ile, 10 Ağustos’ta, bu zavallı politikaları güdenlere, RTE’ye destek verdi ve Köşke çıkardı.

12 yıldır AKP yönetiminde “koskoca bölge ülkesi” (!) Türkiye, 3 aydır 49 rehinini bir terör örgütünün elinden kurtaramıyor!?.. Ve muhalefet Türkiye’yi ayağa kaldıramıyor..

Dün Irak ve Suriye’de Şii yönetimlerin (Maliki ve Esad) devrilmesi ve Sünni bir yönetimin kurulması için mezhepçilik yaparak besledikleri, her türlü desteği verdikleri eli kanlı terör örgütü döndü, sahiplerini ısırmaya başladı.

Bu denli ardışık ve ciddi yanlış, Türkiye gibi binlece yıllık devlet geleneği olan bir ülkenin dış politikasınca nasıl yapılabilir??

Silah vb. yüklü TIR’lar aranmasın diye RTE Başbakan iken gövdesini koymuştu..
Şimdi de IŞİD’in aylardır rehin tuttuğu, son durumlarını bilmediğimiz 49 yurttaşımız için yayın – haber yasağı var… AKP hükümetinin gücü salt buna yetiyor galiba??

Yazıklar olsun! Program bize bunları çağrıştırdı..

Ortadoğu cehennemini değerlendirebilmek için deneyimli – birikimli – usta ve yurtsever diplomat Sn. Öymen’in bu konuya ilişkin  önemli katkısını izlemek gerekiyor..

Teşekkürler Sn. Öymen..

Sevgi ve saygıyla.
10.9.2014, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

======================================

Bu gün (10 Eylül) Ulusal Kanal’da “NATO zirvesi ve terörle mücadele” konusunda yaptığım konuşmanın videosu aşağıdaki linktedir.

Attachments area
Preview YouTube video Haber Masası 10.09.2014 / Onur Öymen

Haber Masası 10.09.2014 / Onur Öymen

Sivas Kongresi, Tıbbiyeli Hikmet ve 9 Eylül 1922


Sivas Kongresi ve Tıbbiyeli Hikmet ve 9 Eylül 1922

Dostlar,

Sayın Servet Camgöz’den çok değerli bir ileti aldık.. Aşağıda aktarıyoruz.
Ama öncesinde birkaç sözümüz var :

Tıbbiyeli Hikmet ile övünüyoruz ve o geleneği yaşatmaya çabalıyoruz..

Türkiye’nin “Tam bağımsızlık” dışında bir dış politika seçeneği yoktur.
Mustafa Kemal Paşa konuşmalarında gırtlağını yırtarcasına “İstiklal-i tamme!”
diye haykırmıştır.

1925-37 arasında 12 yıl kesintisiz Atatürk’ün Dışişleri Bakanlığını yapan bir başka tıbbiyeli Dr. Tevfik Rüştü Aras‘ın ünlü ve işleyen – başarılı olan ilkesini hiç akıldan çıkarmamak gerekir :

  • “Bizim dış politikamız basit ve doğrudur.
    Herkesle dostluk kurmak isteriz.
    Fakat hiç kimseyle ittifak kurmayız..”

Bu politika ilkesi günümüzde de geçerlidir. Uluslararası İlişkiler profesörü Davutoğlu, 2009-14 arasında Türk Dışişleri politikasında tam bir batağa sürüklemiştir ülkemizi.
“Stratejik Derinlik” kitabının karmaşık aktarma kuramları, ne yazık ki Ortadoğu cehenneminde “Stratejik Dehlizlere” dönüşmüş ve Türkiye yalnızlaştırılmıştır.
Başta NATO –  AB ve öbür çokuluslu yapılar tarafından tek yanlı olarak acımasızca ve onur kırıcı biçimde kullanılmaktadır. Obama, Ukrayna için Türkiye’den asker isterken, başımıza bela ettikleri PKK ve IŞİD gibi taşeron bölücü – kanlı örgütlerle
yüz yüze bırakmıştır.

Dış politikada başarılı olmak için, Doç. Dr. Hüner Tuncer‘in belgesel olarak kaleme aldığı “ATATÜRK’ün DIŞ POLİTİKASI” adlı yapıtın ivedilikle okunmasını dileriz..
Başta 62. hükümetin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından..

Sivas Kongresi’nin kahramanlarına selam olsun…

Bir de, unutulmasın; 30 Ağustos 1922 günün Başkumandanlık Meydan Savaşı’nın kazanılması ve Yunan mevzilerinin çökertilmesi ile savaş bitmemişti..

Başkumandan Mareşal Mustafa Kemal Paşa,
“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, İLERİ!” komutu vermişti ve Mehmetçik yalın ayak, seller gibi akarak Yunan birliklerini Ege’de, İzmir’de denize dökmüştü.. Afyon ovasından İzmir’e dek yaklaşık 330 km yolu büyük ölçüde yalın ayak katetmişti!..
Fahrettin Altay Paşa‘nın sınırlı süvari birlikleri dışında..

Bu muazzam süpürme operasyonu, 92 yıl önce bugünlerde sürmekteydi..

Bu kahramanların emekleri önünde, kan ve canları önünde yerlere dek eğiliyoruz..

Mustafa Kemal Paşa tüm savaşı 8 Eylül 1922’de tamamlamayı öngörmüş ama
1 günlük bir gecikme ile İzmir 9 Eylül’de düşman işgalinden kurtarılabilmiştir..

15 Mayıs 1919… 9 Eylül 1922.. 3 yıl 3 ay ve 25 gün sonra..

Mustafa Kemal Paşa‘nın 4 kim 1922’de TBMM’de yaptığı konuşmadan :

  • “Milletin yazgısını doğrudan doğruya üstlenerek yeis yerine ümit, perişanlık yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin, civanmert ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı,
    bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu coşkuyla dolu olarak pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve istiklâl fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum”
    (Büyük Zafer Hakkında 4 Ekim 1922’de TBMM’de yaptığı konuşma, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, 1997; 265).

Dikkat edilirse Atatürk elde edilen sonucu Meclise, kurmay heyetine, neferinden genelkurmay başkanına dek Türk Ordusuna ve her türlü özveriye katlanan Türk milletine mal etmektedir. Burada kişiliğine çıkarılan pay yalnızca görevini yapmış olmaktan duyulan mutluluktur. Karşıtıyla, yandaşıyla, cephede savaşanıyla, geri planda eleştireniyle Türk Milletini bir bütün olarak kendi ekibi olarak gören bir anlayış görüyoruz. Atatürk, yaptıklarını milletinin beklentilerini karşılamak olarak gören
bir millet adamıdır. Benliğini yok etmiştir..

Şimdi Tıbbiyeli Hikmet‘in aşağıdaki öyküsüne dönelim…

Sevgi ve saygıyla.
6.9.2014, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=====================================

Servet CAMGÖZ

Balıkesirliler Derneği / ANKARA
scamgoz@hotmail.com
Tibbiyeli_HikmetCumhuriyet tarihimizde önemli noktalardan olan Sivas Kongresinin toplanmasının 95. yılını kutluyoruz.

İşgalci devletler tarafından saldırıya uğramış, kukla padişah (AS: Vahdettin) tarafından ordusu dağıtılmış, paylaşılmaya çalışılan Anadolu’da, bağımsızlık düşüncesi ile 19 Mayıs 1919’da Samsun’da ulusal ateşi yakan
Ulu önder Mustafa Kemal,
23 Temmuz 1919’da düzenlenen Erzurum Kongresi‘nin ardından Sivas’ta daha geniş katılımlı bir kongre düzenlenmesini uygun görür. Katılımcılar arasında gençlerin de bulunmasını ister ve “Gençlerin de görüşlerini de alalım” diyerek gençlere de

çağrı yaptırır.

Askeri Tıp Okulunun öğrencileri de (o zaman yalnızca İstanbul’da Tıp Okulu bulunduğundan) Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa tarafından vatanın işgalini önlemek
için bir Kongrenin toplanacağını öğrenince, Sivas Kongresi’ne 3 temsilci göndermek için aralarında çalışmaya başlarlar.

Üçüncü sınıf öğrencisi Hikmet Bey ve Yusuf Bey (Balkan) delege seçilir ve
yeterli paraları olmadığı için aralarında para toplarlar. Ancak toplanabilen 9,5 lira yalnızca bir kişinin Sivas’a gidebilmesine yetecektir. Bunun üzerine Tıp Öğrencisi Hikmet Bey, aralarında aldıkları kararla Sivas Kongresine öğrencileri temsil etmesi için  seçilir.

4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi toplanır

Genel bir değerlendirme, ülkenin içinde bulunduğu durum ve neler yapılabileceği tartışılırken devletin başsız, ordusuz, silahsız oluşu kimilerinde olağan çekincler hatta belirsizlik oluşturmakta, işgal devletlerinin güçlü orduları ve silah güçleri karşılaştırıldığında bu karamsarlık artabilmekte, hatta “Manda” (AS: Mandater yönetim) denilen başka bir ülkenin egemenliğini kabul etme yolu bile seçenek olarak konuşulmaktadır.

İşte bu kongrede öğrenciler temsilcisi olarak katılan genç Tıbbiyeli öğrenci
Hikmet bey, ABD veya İngiltere’nin Manda veya himayesi konusu telaffuz edildiğinde
çok şaşırmış ve çok sert bir tepki göstermiştir. (Kimi kaynaklara göre İlk gün
ilk oturumlar sırasında, kimi kaynaklara göre 2. gün) Mustafa Kemal‘in de bulunduğu
bir toplantıda, yüksek sesle, tarihe geçecek aşağıdaki görüşleri ifade etmiştir :

  • “Beyler;
    Delegesi bulunduğum Türk gençliği beni buraya bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemeyiz.
    Eğer manda fikrini kabul edecek olanlar varsa bunları şiddetle reddeder
    ve kınarız. Eğer Manda fikrini kabul ederseniz sizleri hain ilan ederiz.” 

Heyecanla konuşmasını tamamlamış ve ardından Mustafa Kemal’e dönerek
aynı coşku ve kararlılıkla:

“Paşam siz de Manda fikrini kabul ederseniz, sizi de reddederiz. Mustafa Kemal’i 
vatan kurtarıcısı olarak değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz.” 

demiştir.

Kongreye katılanların bu kararlı itiraz karşısında şaşkın ve Mustafa Kemal’in tepkisini
merak ettiği ortamda Mustafa Kemal Paşa Tıbbiyeli gencin onurlu duruşunu
çok beğenir, mutlu olmuştur (kimi kaynaklarda alnından öperek) ve hemen
o ünlü yanıtı verir :

  • “ Evlat içiniz rahat olsun. Biz azınlıkta kalsak bile mandayı kabul etmeyeceğiz. Manda da yok, himaye de yok. Parolamız tektir ve değişmez : Ya istiklal ya ölüm!..” 
    der. (Kimi kaynaklarda) temsilcilere dönerek;

    “Beyler gördünüz mü? Muhtaç olunan kudret, gençliğin asil kanında zaten mevcut.” deyip, sonra Tıbbiyeli Hikmet‘i alnından öper ve
     
  • Gençler, vatanın bütün umut ve geleceği size, genç kuşakların anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.” der.

Kongrede söylenen bu sözler, daha sonra Ulu Önderin Büyük Söylev’inin sonunda
1927 Ekim’inde,

“… Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur. “
olarak tüm gençliğe yol gösterici olmuştur.

İşte O Hikmet bey, 1901 yılında Balıkesir’in Giresun (Kerasus), sonraki adıyla Savaştepe bucağında doğmuştur. Posta-Telgraf memurlarından Hakkı Bey’in oğludur. Hikmet Bey, İstanbul’da 1919’da İstanbul Askeri Tıp Okulu’nda okumaktadır.

Sivas Kongresi’nin delegesi Hikmet Bey, Askeri-sivil bütün öğrenciler, gençler adına Sivas Kongresine katılan Tıp Öğrencisi Hikmet Bey, ülkesini seven bir Türk gencinin nasıl olması gerektiğini göstermiş, sorumluluk bilinci konusunda örnek olmuştur.

O günün koşullarında kaynak ve dökümlerin çok zayıf olduğu o döneme ilişkin çok bilgi ve belge olmamakla birlikte, eldeki çeşitli kaynaklarda çok etkili bilgiler göze çarpmaktadır. Yıllar sonra Mustafa Kemal Paşa yakınındakilere ve Meclis İdarecilerine;

Bize Sivas Kongresi’nde çok güzel yol gösteren Tıbbiyeli genç vardı, O’nu bulun, Mebus yapalım, vatana hizmet eder..” der. Ancak yeterince yapılmayan araştırmalarda
(kimi kayıtlarda) “O Giresun’lu, Giresun vekillikleri dolu” denir. Oysa O, Giresun
(ya da Kiresun), Karadeniz’deki değil, Balıkesir’in ilçesi (o zaman bucağı) Giresun’dur. Konu daha sonra Mustafa Kemal‘e ulaşınca “2 tane Giresun olmaz, burası savaşın yapıldığı tepe, adı Savaştepe olsun..” der ve M. Kemal Atatürk’ün takdir
ve teklifleri ile 10 Ekim 1934’te TBMM’de adı “Savaştepe” olarak değiştirilir.

Bir başka kaynakta M. Kemal’in talimatı üzerine mebus yapılmak üzere araştırıldığı , ancak bulunamayınca “ölmüş” dendiği, Mustafa Kemal‘in çok üzüldüğü ancak
o sırada Anadolu’da askeri hastanede (kimi kayıtlarda Yalova’da) Albay rütbesi ile başhekimlik görevinde bulunduğu belirtilmektedir. (Mazhar Müfit KANSU).

Bir başka kaynakta değişik  dönemde Mustafa Kemal‘in milletvekilliği önerisi gönderdiği, bu öneri üzerine “Paşamın ellerinden öperim” deyip “Kendisine söyleyin, burada ülkeme daha yararlı oluyorum.” dediği yazılıdır. Bu yanıt kendisine aktarıldığı zaman Mustafa Kemal’in gururla ve keyifle gülümseyerek “Ben o değerli çocuktan böyle bir cevap bekliyordum.” dediği de aktarılmaktadır.

(Toktamış ATEŞ, Cumhuriyet 4 Eylül 1999) .

Mustafa Kemal’e bir toplantıda Söylev‘in sonundaki o ünlü sözüne göndermeyle
Koca ülkeyi gençlere nasıl emanet  ettiniz Paşam?” diye sorulur.

M. Kemal bu soruya çok güzel bir yanıt verir :

”Ben  Milli Mücadele’ye çıktığımda ordunun da halini gördüm, saltanatın da.

Bir de  bağımsızlık ışığı gözünden parlayan  Dr. Hikmet’i “  der.
Cumhuriyetin ilanından  sonra ” BORAN ” soyadını alır. Öğrenciliğinde ve Cumhuriyetin
ilanından  sonra tatillerde  Savaştepe’ye sık sık geldiği, kaldığı  bilinmektedir.

Mütevazi kişiliği ile ön plana çıkmayı istemediği, fedakarca çalıştığı, Atatürk’ü
çok sevdiği halde yurt gezilerinde yakın illere geleceğini öğrenince izine ayrıldığı,
yanına yaklaşmak  yerine görünmeden
uzaktan dinlemeyi, izlemeyi tercih ettiği bilinmektedir.
Erken denecek yaşta,  46 yaşında veremden ölür. Ölümüne neden olan Verem hastalığına
da  Tabip Yarbay olarak Sarıkamış’ta görevliyken soğuk ve kara rağmen özverili çalışması,
karda mahsur kalan  askerlere ulaşmaya çalışırken ciğerlerini üşütmesi nedeniyle
yakalandığı belirtilmektedir.
1945 yılında vefat eden Hikmet BORAN’ın mezarı Karacaahmet Şehitliğindedir.

Oğlu bu yıl kaybettiğimiz ünlü  sanatçı, sunucu Orhan BORAN , torunu da Beyin

ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op.Dr. Burak Orhan BORAN’dır.
Vatan ve bağımsızlık sevdalısı Hikmet Bey’in  Sivas Kongresi’ndeki bağımsızlık 
haykırışının günümüz ülke gençlerine örnek

olması ,  gençlerin  yaşadıkları ülke ve dünya gerçeklerinden kopuk, gelişmelere

ilgisiz  olmak yerine sorumluluk bilinci  ve vatan sevgisi ile yetişmeleri konusunda
fikir vermesi nedeniyle Savaştepe ‘de
artık bir Tıbbiyeli Hikmet anıtı  dikilmelidir.

Bu genç Tıbbiyeli ruhu hep örnek olmalı, yol göstermeli, her koşul ve durumda ,
kötü işgaller dahi olsa  Vatanın bağımsızlığı için mücadele edilmesi gerektiğini ,
bu ülkenin böyle kazanıldığını hatırlatmalıdır.

  1. yılında başta kurtarıcımız Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, Sivas Kongresine

katılıp, bağımsızlık kararı alanları ve Tıbbiyeli Hikmet’i şükran ve rahmetle anıyor,

saygılarımı sunuyorum.

Servet CAMGÖZ
Balıkesirliler Derneği / ANKARA
scamgoz@hotmail.com