Yunanistan Türk adalarını işgal etti mi?

Yunanistan Türk adalarını işgal etti mi?

Çavuşoğlu o soruya nasıl yanıt verdi??

(AS : Bizim kapsamlı katkılarımız ve sorularımız yazının altındadır..)

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege’de birbirleriyle bağlantılı bir dizi sorun bulunduğunu kaydetti.

CHP Antalya Milletvekili Niyazi Nefi Kara, Türkiye ile Yunanistan arasında gerilime neden olan adalar konusunu TBMM gündemine taşıdı. Kara, TBMM Başkanlığı’na verdiği önerge ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na

  • “Yunanistan’ın işgali altındaki Muğla’ya bağlı Keçi Adası’nın turistlere açıldığı doğru mudur?
  • Türk Karasularındaki bir adanın Yunan Hükümeti tarafından turistlerin ziyaretine açılmış olması hangi antlaşmaya dayanmaktadır?
  • Hükümetinizin bu işgal ve turizm politikası karşısında attığı atmayı düşündüğü adımlar nelerdir?
  • Yunan Hükümeti’ne herhangi bir nota verilmiş midir?” sorularını yöneltti.Kara ayrıca, Koçbaba ve Ardıççık adalarına Yunanistan tarağından güneş ve rüzgar enerji santrali kurulduğu iddialarının da doğru olup olmadığını öğrenmek istedi.

‘DENİZ SINIRI BULUNMAMASI DA SORUNLAR ARASINDA
YER ALMAKTA’

CHP’li Niyazi Nefi Kara’nın soru önergesini yanıtlayan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege’de birbirleriyle bağlantılı bir dizi sorun bulunduğunu vurgulayarak,

  • “Ege’de bazı adacık ve kayalıkların aidiyeti ve bununla bağlantılı olarak Türkiye ile Yunanistan arasında geçerli bir uluslararası anlaşmayla tespit edilmiş deniz sınırlarının bulunmaması da bu sorunlar arasında.” dedi.

‘ÜLKEMİZ DİYALOG YOLUYLA ÇÖZÜM GETİRİLMESİNİ
ARZU ETMEKTE’

Ege Adalarının aidiyetine ilişkin temel uluslararası belgelerin 1923 Lozan ve 1947 Paris Barış Antlaşmaları olduğunu kaydeden Bakan Çavuşoğlu, bu antlaşmaların adaların egemenliği ve silahsızlandırılmaları ile ilgili ayrıntılı hükümler ihtiva ettiğini kaydetti. “Bu itibarla sorun, Lozan ve Paris Antlaşmalarının ilgili maddelerinin yorumuyla alakalı hukuki bir meseledir.” diyen Çavuşoğlu, önerge yanıtında şu görüşleri dile getirdi:

“Bilindiği gibi, Ege meseleleri Yunanistan ile aramızda mevcut diyalog kanalları çerçevesinde tüm yönleriyle ele alınmaktadır. Ülkemiz bu sorunların tümüne uluslararası hukuk çerçevesinde hakkaniyete uygun ve ülkemizin temel hak ve menfaatleri gözetilerek diyalog yoluyla çözüm getirilmesini arzu etmektedir.

‘GÖRÜŞLERİMİZ HER DÜZEYDE AKTARILMAKTA NOTALAR DA İLETİLMEKTE’

Ege sorunlarının çözümü konusunda izlenen ve bu sorunların ortaya çıktığı ilk andan itibaren benimsenen bu politika herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Ülkemiz bu mesele dahil, tüm Ege sorunlarına ve bunların çözümüne ilişkin görüşleri, Bakanlığımızın 1996 yılından bu yana yaptığı muhtelif açıklamalarla kamuoyumuzda paylaşmış bu çerçevede Yunanistan’ın statüsü tartışmalı coğrafi formasyonlar üzerinden yaratması muhtemel fiili durumları kabul etmeyeceğimizi ve teşebbüs edilmesi halinde bunların hukuki açıdan bir sonuç doğurmayacağı duyurulmuştur. Bu açıklamalara ilaveten, konuya ilişkin görüşlerimiz her düzeyde Yunan makamlarına aktarılmakta ve ayrıca tutumuzu yazılı olarak kayda geçiren Notalar da Bakanlığımca iletilmektedir.” (AYDINLIK web sitesi, 15.8.2017)
=======================
Dostlar

DIŞİŞLERİ BAKANI ÇAVUŞOĞLU’NA SORUYORUZ…

Ege’de Yunanistan tarafından eylemli olarak (fiilen, de facto) işgal edilen adacık – kayalık sayısı değişik kaynaklarda 150’ye dek vardırılıyor (Em. Kurm. Alb. Ümit Yalım vd.). Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu çocuk kandırırcasına, baştan savma ve özensiz bir yanıtla ciddi soru önergesini adeta geçiştirmektedir. Bu davranış kamuoyuna ve soru önergesi sahibi CHP Antalya Milletvekili Niyazi Nefi Kara’ya saygı kusuru olduğu gibi, Anayasa’nın 98. maddesine  aykırıdır; siyasal etiğe de sığmaz.

Sayın Bakana tarih ve kamuoyu önünde biz de aşağıdaki soruları yöneltiyoruz :

  • Genelgeçer sözleri bırakıp, son birkaç yılda işgal edilen 18 adacık (+150 dolayında kayalık) ile ilgili somut ne yapıldı? Verilen notaları açıklar mısınız?
  • Çavuşoğlu ”..sorun hukuki.. ” derken Yunanistan eylemli biçimde (de facto) sorunu çözmüş olmadı mı?
  • Ayrıca Başbakan B. Yıldırım, Haziran 2017’de Yunanistan ziyaretinde bu konuya değindi mi, ne sonuç alındı, değinmedi ise nedeni ne?
  • Basın açıklamasında Yunanistan Başbakanı A. Çipras da Yıldırım da bu soruna hiç değinmedi, unutuldu mu? Gazetecilerden de soru gelmedi, rastlantı mı? 
  • Her 2 Başbakan kamuoyu önünde çok neşeli hatta şen şakrak idi. Niye??
  • Ege’de Türkiye’nin de aidiyeti belirsiz ada-adacık-kayalık.. genel anlamda coğrafi formasyonlardan nasılsa ”hukuki mesele” diyerek işgal ettiği, kullanıma açtığı, nüfus yerleştirdiği ya da silahlandırdığı toprak parçaları var mıdır?
  • Dış politikada ”karşılıklılık – mütekabiliyet” (reciprocality) denen bir kavram – kurum vardı anımsadığımıza göre; bu doğru mudur, gereği yapılmış mıdır??

Sayın Bakan, milletin vekilinin sorularını geçiştirmiş.. Ama biz ”vekil” değil ”asıl” olduğumuza göre, kendisi de bizim millet olarak Dışişlerimizi görmek üzere ”vekil” tayin ettiğimiz kişi-memur olduğuna göre; ”hak ettiğimiz yanıtları özenle, kapsamlı ve belgeli olarak sunmayı; Devlet, demokrasi, hukuk ve de özellikle kişisel yurttaşlık terbiyesi gereği üstüne görev bilecektir umarız??

Hem de şu yalın ama temel çelişkiye düşmeden     :

  • ”.. Ege Adalarının aidiyetine ilişkin temel uluslararası belgelerin 1923 Lozan ve 1947 Paris Barış Antlaşmaları olması.. bu antlaşmaların adaların egemenliği ve silahsızlandırılmaları ile ilgili ayrıntılı hükümler ihtiva ettiği ” dedikten sonra;
  • “Ege’de bazı adacık ve kayalıkların aidiyeti ve bununla bağlantılı olarak Türkiye ile Yunanistan arasında geçerli bir uluslararası anlaşmayla tespit edilmiş deniz sınırlarının bulunmaması…” demeyerek..

Sevgi ve saygı ile. 16 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

el Abyad düşerken Kürt koridoru genişliyor


el Abyad düşerken Kürt koridoru genişliyor

Vatan Partisi yönetici ve uzmanları her vesile ile Suriye ve Irak politikalarımızın Türkiye için bir intihar olduğunu yazdı, çizdi, konuştu…

portresi

 

Soner Polat
E. Amiral
AYDINLIK,
19.6.2015

 

Vatan Partisi yönetici ve uzmanları her vesile ile Suriye ve Irak politikalarımızın Türkiye için bir intihar olduğunu yazdı, çizdi, konuştu… Dileyen arşivleri inceleyebilir! Beşar Esad karşıtı ve Barzani lehindeki politikaların Irak ve Suriye’yi bölünme ve parçalanmaya sürükleyeceğini duyurdu. Bir şey daha söyledi: “Irak ve Suriye’yi bölen süreçler, dönüp dolaşır Türkiye’yi de böler!”

Şimdi hükümete yakın gazeteler hem de manşetten PKK’nın Suriye kolu olan PYD’nin,
ABD desteği ile Arap ve Türkmenlere de katliam yaparak, sınırımızın yanı başında
yeni bir devlet kurmak üzere olduğunu okuyucularına duyuruyorlar.

Cumhurbaşkanı
Erdoğan diyor ki;

“Tel Abyad bölgesinde Araplar ve Türkmenlerin hedef alındığı gibi bir hava var.
O bölgeden yaklaşık 15 bin Arap ve Türkmen Türkiye tarafına geçti.
Onların boşalttığı yerlere PKK ve PYD yerleştiriliyor. Bu pek hayra alamet değil! Hassasiyetlerimizi herkesin göz önünde bulundurması lazım!”

Hemen şunu söyleyelim. Herkes kendi işine bakar. Sadece güler geçerler! Eğer aklınız varsa
ve bileğinize güveniyorsanız, ya tek başınıza ya da yapacağınız ittifaklarla oyuna girersiniz,
onurlu bir şekilde ülkenizin çıkarlarını, gerekirse bedel ödeyerek savunursunuz.
Bakın, İran’ın Kudüs Kuvvetleri hem Irak’ta hem de Suriye’de cirit atıyor.

Şimdi de Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu’nu dinleyelim:

Türkiye’deki sığınmacı sayısı 2 milyona ulaştı. Omuzumuzdaki yük büyüyor.
Sığınmacılar için şimdiye kadar 6 milyar dolardan fazla harcadık.
Uluslararası toplumdan aldığımız para ise sadece 300 milyon dolar.”

Hani “semer vuran çok olur” derler ya! 300’ü bile iyi almışsınız!
Göç dalgasına gelince! Onu kimse durdurmayacak, bilakis teşvik edecek.
ABD uçakları yanlışlıkla (!) bombalar yağdıracak.

Bölge Arap ve Türkmenlerden temizlenecek ki;
Kürtler kaygısızca ve coşkuyla cirit atabilsin!

Devlet kurarken, nüfus, sayım, demografik yapı gibi formaliteler var ya!

Geçmişin kısa özetini yapalım                 :

CIA ve PENTAGON, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gibi etkisiz muhalif grupları kurarken
ve bunları silahlandırırken, bu silahların IŞİD gibi radikal dinci örgütlerin eline geçeceğini biliyordu. Bu girişim, IŞİD’i silahlandırma planının alt unsuruydu.
Bu hususlar şimdi basına sızan resmi belgelerde yer alıyor.

IŞİD, CIA ve İsrail’in bir oyuncağıydı. Onlar kurdu, destekledi ve kendi hedefleri için kullandı. Bu konular bugünlerde Batı’nın çok satılan gazetelerinde, kanıtları ile birlikte
yer alıyor.

– IŞİD, Irak’ta Kürt bölgesini, Kerkük’ü de içine alacak şekilde tarihi Sünni Arap ve
Türkmen topraklarına doğru genişletmek ve daralan alanda Sünni bir Arap devleti kurmak
ve böylece Irak’ı fiili olarak üçe bölmek için kullanıldı, kullanılacak!

IŞİD, Suriye’de bir Kürt devleti kurmak ve onu denizle buluşturmak için kullanılıyor.

Suriye’yi bölme planlarının etkili bir vasıtası oldu.

– ABD, Suriye’nin kuzeyinin Türkmen ve Araplardan temizlenmesi ve Kürtlerin önünün açılması için AKP hükümetlerinin ısrarla teklif ettiği, sığınmacılar için “güvenli bölge” tesisini ve bu alanın, “uçuşa yasak bölge” de ilan edilerek güçle korunmasını kabul etmedi.

Tel Abyad’ın PYD’nin eline geçmesi ile bölgedeki gelişmeler ülkemizin hayati çıkarlarını tehdit eden kritik bir boyut kazandı. Muhtemelen kısa dönemde ABD’nin hava ve örtülü
kara desteği ile PYD ve PKK Halep’e saldıracak. Bunun ise ülkemize yönelik bir milyon kişilik bir göç dalgasını tetiklemesi kaçınılmaz görülüyor.

– İç sorunları ile boğuştuğu için ve biraz da Türkiye’ye tepki olarak PYD’ye geniş bir
özerklik veren ve karşılığında Suriye’nin birlik ve bütünlüğü için destek arayan Beşar Esad,
şimdi daha büyük bir ayrılıkçı sorun ile karşı karşıya kalmıştır.

ÜLKEMİZDEKİ AKTÖRLERİN KONUMU:

– Geçmişte Kobani (Arap Pınarı) için özel tezkere isteyen Yeni CHP’in, seçim sürecinde
kendi oylarını bile HDP’ye (PKK) yönlendirdiği düşünülürse, genel politikası doğrultusunda, IŞİD’in insanlık düşmanı olduğu gibi söylemlerin arkasına gizlenerek, ABD ve PYD’in yanında yer alması yüksek bir olasılıktır.

HDP (PKK) bütünüyle emperyalist güçlerin hizmetinde olacaktır.

MHP’in, doğrudan ABD’yi karşısına almasa bile, Türkiye’nin milli çıkarları doğrultusunda PKK/PYD karşıtı bir tavır alacağı ve milli politikalara karşı çıkmayacağı düşünülmektedir.

– AKP içindeki Gül’e yakın, emperyalist merkezler ve Cemaat ile uyumlu kanadın
ABD politikaları ile çatışmayan bir çizgide olacağı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakın kanadın ise daha dengeli bir tutum içinde olacağı değerlendirilmektedir.
– Ülkedeki oligarşik çevreler ve gayrı millî sermaye ABD politikalarını destekleyecektir.

NE YAPILMALI ?

– Bu tür uluslararası krizlerde bir ülke hayati çıkarlarını korumak için iki konuda
asla taviz vermez:

“Kararlılık ve Süratli Reaksiyon”

Öncelikle,

“bir oldubitti ile yaratılan mevcut statükonun asla kabul edilmeyeceği”,

bu statükonun “de facto” bir duruma dönüşmesine izin verilmeyeceği,
devlet düzeyinde sert bir üslupla gündeme getirilmelidir.

– Derhal bölge ülkeleri ile ortak bir politika arayışı içine girilmeli,
Rusya ve Çin gibi Avrasya güçlerinin desteği aranmalıdır.

– Bölge Suriye devletinin sınırları içindedir. Girişilecek her türlü eylemde
uluslararası meşruiyet için Suriye yönetimi ile eşgüdüm içinde hareket edilmelidir.

ABD ve Batı’nın Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarını yok saydığı ve ülkemizi bölecek gelişmelerin odağında olduğu açık, kesin ve net bir şekilde görülmüştür.

Bu durum Cumhurbaşkanı düzeyinde, “Bu pek hayra alamet değil!” şeklinde özetlenmiştir.

– Her devletin birinci görevi, varlığını devam ettirmek, birlik ve bütünlüğünü korumaktır. Türkiye, tek başına kalsa bile, sınırlarımızdaki uğursuz gelişmeleri engelleyebilecek yeteneklere sahiptir. Türkiye, jeopolitik akıl ve stratejik vizyon ile mevcut yeteneklerini buluşturduğunda, sadece caydırıcı gücü ile bu belayı def edebilecek kudrettedir.

– Türkiye milli güç unsurlarını çok uluslu görevler, uluslararası sorumluluklar,
barışı koruma görevleri için değil,
kendi hayati çıkarlarını korumak maksadıyla kullanmasını öğrenmelidir.

====================================

Dostlar,

Türkiye 3 gündür bir cenaze töreni ile meşgul – dolu..
3 gündür Bayraklar yarıda, ulusal yas sürdürülüyor..

İyi güzel de çevrede başlatılan yangına ne ölçüde tepki verebiliyor?

Cumhurbaşkanı düzeyinde, “Bu pek hayra alamet değil!”

söyleminden ibaret ise, vah halimize..

Türkiye, yaşamsal çıkarlarını korumak için, E. Amiral Sayın Soner Polat’ın
bu çok önemli makalesinde dile getirdiği uyarıların gereğini yapmalı ve
kamuoyunu da sürekli olarak bilgilendirmelidir..

ABD, vura vura – maşaları PKK – PYD – ÖSO – IŞİD vb. ni tepe tepe kullanarak,
BOP’un = 2. İsrail’in kurulmasını sürdürüyor..
Coğrafyayı sahiplerinden temizliyor ve Türkiye’ye de sınırları açmak kalıyor.

Bundan daha sefil ve aciz bir dış politikası olmadı Türkiye’nin..
Zamanlama da çooook “müsait”! TBMM ortada yok, AKP iktidarı ve Bay RTE can telaşında.

Sevgi ve saygı ile.
18 Haziran 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

AYM; Askeri Casusluk davasında ‘hak ihlali var..’ ve Türkiye Gündemi..


AYM; Askeri Casusluk davasında ‘hak ihlali var..’ ve Türkiye Gündemi.. 

Anayasa Mahkemesi;
Askeri Casusluk davasında ‘hak ihlali vardır.’

AYM’den Askeri Casusluk davası kararı :

Anayasa Mahkemesi, İstanbul Casusluk Davası tertibiyle yargılanan askerlerin haklarının ihlal edildiğine hükmetti. Davaya bakan mahkemenin tahliye kararı vermesi bekleniyor..

Anayasa Mahkemesi; İstanbul Askeri Casusluk davasında ‘hak ihlali vardır’ dedi.
Avukatlar, tutuklu bulunan 5 kişinin tahliye edilmesi için dilekçe verdi,
38 subay hakkındaki yakalama kararının kaldırılmasını talep etti.(www.aydinlikgazete.com/turkiye/aymden-askeri-casusluk-davasi-karari-h60476.html, 9.1.15)

Anayasa Mahkemesi, Balyoz kararında olduğu gibi İstanbul Askeri Casusluk davasında da
“hak ihlali vardır.” yönünde karar verdi.

Avukatlar, dava kapsamında tutuklu bulunan 5 kişinin tahliye edilmesi için
yerel mahkemelere dilekçelerini sunarken 38 subay hakkındaki yakalama kararının kaldırılmasını talep etti.

İstanbul Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesi’ne infazın durdurulması ve
yeniden yargılama taleplerini içeren dilekçeler de gönderildi.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin yerel mahkemenin kararını onaması üzerine
İstanbul Askeri Casusluk davası sanıkları Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
1 yılı aşkın süre önce yapılan başvurularla ilgili karar dün oybirliğiyle çıktı.
Avukatlar, kararın oybirliği ile çıkmasının önemine vurgu yaptı.

ÖNCE ÖZGÜRLÜK, SONRA AKLANMA

Dava avukatlarından Mahir Işıkay, kararın ardından Aydınlık’a konuştu :

“Hak ihlali kararını geç de olsa oybirliğiyle alınmış olması gerek yerel mahkemenin gerekse
Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararlarının ne kadar isabetsiz olduğunu gösteriyor.” diyen Işıkay,

“Öncelikle cezaevinde olan 5 kişinin ve haklarında yakalama kararı olan 38 kişinin
öncelikle özgürlüğe kavuşması ve devamında yeniden yapılacak yargılama sonucu
bu alçakça iftiralardan aklanacaklarını değerlendiriyoruz.” ifadelerini kullandı.
Işıkay, “Öninde sonunda, kumpasların en iğrencinde gerçekler ortaya çıkacak ve
bu insanlar aklanacaklar.” dedi.

YAKALAMA KARARLARI KALDIRILSIN

Av. Hüseyin Ersöz, İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği dilekçede,

“Anayasa Mahkemesi’nin Adil Yargılanma Hakkı’nın ihlal edildiğine ilişkin kararı çerçevesinde yargılamanın yenilenmesine, müvekkillerin cezasının infazının durdurulmasına ve haklarındaki yakalama kararlarının kaldırılması için İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na müzekkere yazılmasına karar verilmesini..” talep etti.

=======================================

Dostlar,

Epey ama epey geç de olsa sevinçliyiz..
Bu uyduruk dava da Ergenekon – Balyoz kumpaslarının halkalarından biriydi.

Nerdeyse 120 haftadır SESSİZ ÇIĞLIK eylemleriyle adalet arıyoruz...

Bu gün (10 Ocak 205) saat 13:00’te Ankara Sakarya meydanında ve yurt içi – dışı 10+ merkezde eylemler sürecek..

Özellikle Ankara için inanılmaz özveri ile emek veren Ali – Ümit Gönüldaş çifti kardeşlerimiz Atina’da (Yunus Soner ile birlikte) gözaltındalar..
Dileriz eylem saati 13:00’e dek yetişirler.. (Şu sıralar havada olduklarını öğrendik..)

Anayasa Mahkemesi önünde nöbetlere katıldık, gecikmeyen adalet istedik,
sesimizi duyurmaya çabaladık. Olumlu sonuca bir katkısı olduysa,
kendimizi görevini yapmış yurttaş / insan varsayacağız..

Buruk da olsa, -belki gerekmese de- Anayasa Mahkemesine özellikle
kararın OYBİRLİĞİYLE verilmesi nedeniyle teşekkür ediyoruz
..

*****

AYM; Askeri Casusluk davasında ‘hak ihlali var..’ 
TPK’nin Yürüttüğü Tarihsel Savaşım… ve Türkiye Gündemi.. 

AKP yerinde başkaca bir hükümet olsa bunların 100’de biri olamazdı..
Hükümetin gözaltındaki yurttaşlarımızın derhal serbest bırakılması için
bir çabasını biz henüz duymadık..

Engellenen ve sınır dışı edilen 13 yurtseverin haklarına sahip çıkılmadığı ve
Yunan hükümetinin protesto edilmediği gibi..

AKP geç de olsa doğru yola girmeli ve yurttaşlarının haklarını korumalıdır.
Yunanistan’ın bu hukuk ve demokrasi dışı tutumu aslına TPK üyeleri yurtsever insanlarımızın kişiliğinde T.C. Devleti’ne dönüktür. Yunanitan’ın eli çok zayıftır :

Atina’da Parlamento önünde basın açıklaması yapmak isteyen TPK üyesi
öncü yurttaşlaraımız, Şengen vize sorunları (!) olabileceği gibi komik bir gerekçeyle engellenmişlerdir. Bu insanların büyük çoğunluğunun Yeşil Pasaportu vardır ve
herhangi bir vizeye gereksinimleri yoktur.

Türk Ulusu ve AKP’ye oy veren yurttaşlarımız, AKP hükümetinin ulusumuzun
onurunu zedeleyen bu vahim yanlışını değerlendireceklerdir.

Ayrıca 15 Nisan 2015’e 3 ay kaldı. Sözde Ermeni soykırımının 100. yılı..
Uluslararası psikolojik savaşa çok uygun bir araç ellerinde tepe tepe kullanıyorlar.

Türkiye, tarihsel gerçeklere aykırı olarak Batı emperyalizmince soykırımla suçlanır
ve mahkum edilirse AKP’liler kına mı yakacaklardır?
O zaman sormazlar mı, “Siz kimin hükümetisiniz??” diye

Önce mahkumiyet, sonra tazminat, sonra da toprak istemi ile
ülkemizin bölünmesi ve Sevr gereği Ermenistan’ın büyütülmesi mi??

Herkes aklını başına almalıdır.. Önce AKP hükümeti ve oydaşları.

Bu arada İP Genel Başkanı Doğu Perinçek‘in AİHM’nde 28 Ocak 2015 günü yapılacak
temyiz duruşmasına katılmasının mutlaka sağlanması gerekir.

Her şeyden önce SAVUNMA HAKKI KUTSALDIR ve SON SÖZ SAVUNMANINDIR..

Savunma son sözünü söylemeden karar verilebilir mi?

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu gerçekten içtenlikli ise,
Adalet Bakanlığı’na başvurmalı ve

  • Doğu Perinçek için Yargıtay’dan özel izin istenmelidir.

Böylesi bir istemin ceza muhakemeleri hukukuna aykırı bir tarafı yoktur, olağandır.
İnsanlar tutuklu – hükümlü iken bile cezaevinden gerektiğinde izinle dışarı çıkabilmektedir..
Adalet Bakanı da kendiliğinden harekete geçebilir, geçmelidir.
Gerektiğinde kefaletle de bu izin verilebilir.

Aynı başvuruyu Doğu Perinçek de Yargıtay’a ve ilgili 2 Bakanlığa yapmalıdır.

Hukuk düzeni çaresizlik rejimi değildir.
Son çözümlemede hukuk adaletin aracıdır;
temel işlevi budur,
dolayısıyla bu bağlamda üretmek zorunda olduğu çözümler meşrudur. 

(Sivas katliam hükümlülerinin cezaevinde iken çocukları oldu!
İmralı’daki katilin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası İnfaz Yasası kurallarına uygun mu?)

Bu arada AİHM de Doğu Perinçek’in duruşmada hazır bulundurulmasını istemelidir.
Bu amaçla Türk hükümetine ivedi müzekkere yazmalı ve bir içtihat yaratmalıdır.

****

Son olarak; bu hızlı gündem değişmeleri AKP’nin ne çok işine yarıyor değil mi??
İçerideki müthiş ekonomik güçlükler, yoksulluk, işsizlik, ağır kış koşulları ve de
TBMM Komisyonunda aklanan 4 eski bakan; kanayan kamuoyu vicdanı, katledilen adalet, hiç edilen muazzam paralar, rantlar; bunların beslediği medya – mafya – siyaset… uğursuzlukları.. Ama nereye dek??

AKP, IŞİD’e politik ve lojistik desteğinin hesabını da verecek.. kaçışı yok..
Paris olayları öylesine yüzeysel değil.. Uluslararası hesaplar Bay RTE’yi çok aşıyor..

Türkiye tüm bu kuşatmaları aşacak..
İnsan akının – bilincinin sonsuza dek tutsak alınabileceği varsayılabilir mi??

Sevgi ve saygı ile.
10.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Sivas Kongresi, Tıbbiyeli Hikmet ve 9 Eylül 1922


Sivas Kongresi ve Tıbbiyeli Hikmet ve 9 Eylül 1922

Dostlar,

Sayın Servet Camgöz’den çok değerli bir ileti aldık.. Aşağıda aktarıyoruz.
Ama öncesinde birkaç sözümüz var :

Tıbbiyeli Hikmet ile övünüyoruz ve o geleneği yaşatmaya çabalıyoruz..

Türkiye’nin “Tam bağımsızlık” dışında bir dış politika seçeneği yoktur.
Mustafa Kemal Paşa konuşmalarında gırtlağını yırtarcasına “İstiklal-i tamme!”
diye haykırmıştır.

1925-37 arasında 12 yıl kesintisiz Atatürk’ün Dışişleri Bakanlığını yapan bir başka tıbbiyeli Dr. Tevfik Rüştü Aras‘ın ünlü ve işleyen – başarılı olan ilkesini hiç akıldan çıkarmamak gerekir :

  • “Bizim dış politikamız basit ve doğrudur.
    Herkesle dostluk kurmak isteriz.
    Fakat hiç kimseyle ittifak kurmayız..”

Bu politika ilkesi günümüzde de geçerlidir. Uluslararası İlişkiler profesörü Davutoğlu, 2009-14 arasında Türk Dışişleri politikasında tam bir batağa sürüklemiştir ülkemizi.
“Stratejik Derinlik” kitabının karmaşık aktarma kuramları, ne yazık ki Ortadoğu cehenneminde “Stratejik Dehlizlere” dönüşmüş ve Türkiye yalnızlaştırılmıştır.
Başta NATO –  AB ve öbür çokuluslu yapılar tarafından tek yanlı olarak acımasızca ve onur kırıcı biçimde kullanılmaktadır. Obama, Ukrayna için Türkiye’den asker isterken, başımıza bela ettikleri PKK ve IŞİD gibi taşeron bölücü – kanlı örgütlerle
yüz yüze bırakmıştır.

Dış politikada başarılı olmak için, Doç. Dr. Hüner Tuncer‘in belgesel olarak kaleme aldığı “ATATÜRK’ün DIŞ POLİTİKASI” adlı yapıtın ivedilikle okunmasını dileriz..
Başta 62. hükümetin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından..

Sivas Kongresi’nin kahramanlarına selam olsun…

Bir de, unutulmasın; 30 Ağustos 1922 günün Başkumandanlık Meydan Savaşı’nın kazanılması ve Yunan mevzilerinin çökertilmesi ile savaş bitmemişti..

Başkumandan Mareşal Mustafa Kemal Paşa,
“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, İLERİ!” komutu vermişti ve Mehmetçik yalın ayak, seller gibi akarak Yunan birliklerini Ege’de, İzmir’de denize dökmüştü.. Afyon ovasından İzmir’e dek yaklaşık 330 km yolu büyük ölçüde yalın ayak katetmişti!..
Fahrettin Altay Paşa‘nın sınırlı süvari birlikleri dışında..

Bu muazzam süpürme operasyonu, 92 yıl önce bugünlerde sürmekteydi..

Bu kahramanların emekleri önünde, kan ve canları önünde yerlere dek eğiliyoruz..

Mustafa Kemal Paşa tüm savaşı 8 Eylül 1922’de tamamlamayı öngörmüş ama
1 günlük bir gecikme ile İzmir 9 Eylül’de düşman işgalinden kurtarılabilmiştir..

15 Mayıs 1919… 9 Eylül 1922.. 3 yıl 3 ay ve 25 gün sonra..

Mustafa Kemal Paşa‘nın 4 kim 1922’de TBMM’de yaptığı konuşmadan :

  • “Milletin yazgısını doğrudan doğruya üstlenerek yeis yerine ümit, perişanlık yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin, civanmert ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı,
    bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu coşkuyla dolu olarak pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve istiklâl fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum”
    (Büyük Zafer Hakkında 4 Ekim 1922’de TBMM’de yaptığı konuşma, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, 1997; 265).

Dikkat edilirse Atatürk elde edilen sonucu Meclise, kurmay heyetine, neferinden genelkurmay başkanına dek Türk Ordusuna ve her türlü özveriye katlanan Türk milletine mal etmektedir. Burada kişiliğine çıkarılan pay yalnızca görevini yapmış olmaktan duyulan mutluluktur. Karşıtıyla, yandaşıyla, cephede savaşanıyla, geri planda eleştireniyle Türk Milletini bir bütün olarak kendi ekibi olarak gören bir anlayış görüyoruz. Atatürk, yaptıklarını milletinin beklentilerini karşılamak olarak gören
bir millet adamıdır. Benliğini yok etmiştir..

Şimdi Tıbbiyeli Hikmet‘in aşağıdaki öyküsüne dönelim…

Sevgi ve saygıyla.
6.9.2014, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=====================================

Servet CAMGÖZ

Balıkesirliler Derneği / ANKARA
scamgoz@hotmail.com
Tibbiyeli_HikmetCumhuriyet tarihimizde önemli noktalardan olan Sivas Kongresinin toplanmasının 95. yılını kutluyoruz.

İşgalci devletler tarafından saldırıya uğramış, kukla padişah (AS: Vahdettin) tarafından ordusu dağıtılmış, paylaşılmaya çalışılan Anadolu’da, bağımsızlık düşüncesi ile 19 Mayıs 1919’da Samsun’da ulusal ateşi yakan
Ulu önder Mustafa Kemal,
23 Temmuz 1919’da düzenlenen Erzurum Kongresi‘nin ardından Sivas’ta daha geniş katılımlı bir kongre düzenlenmesini uygun görür. Katılımcılar arasında gençlerin de bulunmasını ister ve “Gençlerin de görüşlerini de alalım” diyerek gençlere de

çağrı yaptırır.

Askeri Tıp Okulunun öğrencileri de (o zaman yalnızca İstanbul’da Tıp Okulu bulunduğundan) Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa tarafından vatanın işgalini önlemek
için bir Kongrenin toplanacağını öğrenince, Sivas Kongresi’ne 3 temsilci göndermek için aralarında çalışmaya başlarlar.

Üçüncü sınıf öğrencisi Hikmet Bey ve Yusuf Bey (Balkan) delege seçilir ve
yeterli paraları olmadığı için aralarında para toplarlar. Ancak toplanabilen 9,5 lira yalnızca bir kişinin Sivas’a gidebilmesine yetecektir. Bunun üzerine Tıp Öğrencisi Hikmet Bey, aralarında aldıkları kararla Sivas Kongresine öğrencileri temsil etmesi için  seçilir.

4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi toplanır

Genel bir değerlendirme, ülkenin içinde bulunduğu durum ve neler yapılabileceği tartışılırken devletin başsız, ordusuz, silahsız oluşu kimilerinde olağan çekincler hatta belirsizlik oluşturmakta, işgal devletlerinin güçlü orduları ve silah güçleri karşılaştırıldığında bu karamsarlık artabilmekte, hatta “Manda” (AS: Mandater yönetim) denilen başka bir ülkenin egemenliğini kabul etme yolu bile seçenek olarak konuşulmaktadır.

İşte bu kongrede öğrenciler temsilcisi olarak katılan genç Tıbbiyeli öğrenci
Hikmet bey, ABD veya İngiltere’nin Manda veya himayesi konusu telaffuz edildiğinde
çok şaşırmış ve çok sert bir tepki göstermiştir. (Kimi kaynaklara göre İlk gün
ilk oturumlar sırasında, kimi kaynaklara göre 2. gün) Mustafa Kemal‘in de bulunduğu
bir toplantıda, yüksek sesle, tarihe geçecek aşağıdaki görüşleri ifade etmiştir :

  • “Beyler;
    Delegesi bulunduğum Türk gençliği beni buraya bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemeyiz.
    Eğer manda fikrini kabul edecek olanlar varsa bunları şiddetle reddeder
    ve kınarız. Eğer Manda fikrini kabul ederseniz sizleri hain ilan ederiz.” 

Heyecanla konuşmasını tamamlamış ve ardından Mustafa Kemal’e dönerek
aynı coşku ve kararlılıkla:

“Paşam siz de Manda fikrini kabul ederseniz, sizi de reddederiz. Mustafa Kemal’i 
vatan kurtarıcısı olarak değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz.” 

demiştir.

Kongreye katılanların bu kararlı itiraz karşısında şaşkın ve Mustafa Kemal’in tepkisini
merak ettiği ortamda Mustafa Kemal Paşa Tıbbiyeli gencin onurlu duruşunu
çok beğenir, mutlu olmuştur (kimi kaynaklarda alnından öperek) ve hemen
o ünlü yanıtı verir :

  • “ Evlat içiniz rahat olsun. Biz azınlıkta kalsak bile mandayı kabul etmeyeceğiz. Manda da yok, himaye de yok. Parolamız tektir ve değişmez : Ya istiklal ya ölüm!..” 
    der. (Kimi kaynaklarda) temsilcilere dönerek;

    “Beyler gördünüz mü? Muhtaç olunan kudret, gençliğin asil kanında zaten mevcut.” deyip, sonra Tıbbiyeli Hikmet‘i alnından öper ve
     
  • Gençler, vatanın bütün umut ve geleceği size, genç kuşakların anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.” der.

Kongrede söylenen bu sözler, daha sonra Ulu Önderin Büyük Söylev’inin sonunda
1927 Ekim’inde,

“… Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur. “
olarak tüm gençliğe yol gösterici olmuştur.

İşte O Hikmet bey, 1901 yılında Balıkesir’in Giresun (Kerasus), sonraki adıyla Savaştepe bucağında doğmuştur. Posta-Telgraf memurlarından Hakkı Bey’in oğludur. Hikmet Bey, İstanbul’da 1919’da İstanbul Askeri Tıp Okulu’nda okumaktadır.

Sivas Kongresi’nin delegesi Hikmet Bey, Askeri-sivil bütün öğrenciler, gençler adına Sivas Kongresine katılan Tıp Öğrencisi Hikmet Bey, ülkesini seven bir Türk gencinin nasıl olması gerektiğini göstermiş, sorumluluk bilinci konusunda örnek olmuştur.

O günün koşullarında kaynak ve dökümlerin çok zayıf olduğu o döneme ilişkin çok bilgi ve belge olmamakla birlikte, eldeki çeşitli kaynaklarda çok etkili bilgiler göze çarpmaktadır. Yıllar sonra Mustafa Kemal Paşa yakınındakilere ve Meclis İdarecilerine;

Bize Sivas Kongresi’nde çok güzel yol gösteren Tıbbiyeli genç vardı, O’nu bulun, Mebus yapalım, vatana hizmet eder..” der. Ancak yeterince yapılmayan araştırmalarda
(kimi kayıtlarda) “O Giresun’lu, Giresun vekillikleri dolu” denir. Oysa O, Giresun
(ya da Kiresun), Karadeniz’deki değil, Balıkesir’in ilçesi (o zaman bucağı) Giresun’dur. Konu daha sonra Mustafa Kemal‘e ulaşınca “2 tane Giresun olmaz, burası savaşın yapıldığı tepe, adı Savaştepe olsun..” der ve M. Kemal Atatürk’ün takdir
ve teklifleri ile 10 Ekim 1934’te TBMM’de adı “Savaştepe” olarak değiştirilir.

Bir başka kaynakta M. Kemal’in talimatı üzerine mebus yapılmak üzere araştırıldığı , ancak bulunamayınca “ölmüş” dendiği, Mustafa Kemal‘in çok üzüldüğü ancak
o sırada Anadolu’da askeri hastanede (kimi kayıtlarda Yalova’da) Albay rütbesi ile başhekimlik görevinde bulunduğu belirtilmektedir. (Mazhar Müfit KANSU).

Bir başka kaynakta değişik  dönemde Mustafa Kemal‘in milletvekilliği önerisi gönderdiği, bu öneri üzerine “Paşamın ellerinden öperim” deyip “Kendisine söyleyin, burada ülkeme daha yararlı oluyorum.” dediği yazılıdır. Bu yanıt kendisine aktarıldığı zaman Mustafa Kemal’in gururla ve keyifle gülümseyerek “Ben o değerli çocuktan böyle bir cevap bekliyordum.” dediği de aktarılmaktadır.

(Toktamış ATEŞ, Cumhuriyet 4 Eylül 1999) .

Mustafa Kemal’e bir toplantıda Söylev‘in sonundaki o ünlü sözüne göndermeyle
Koca ülkeyi gençlere nasıl emanet  ettiniz Paşam?” diye sorulur.

M. Kemal bu soruya çok güzel bir yanıt verir :

”Ben  Milli Mücadele’ye çıktığımda ordunun da halini gördüm, saltanatın da.

Bir de  bağımsızlık ışığı gözünden parlayan  Dr. Hikmet’i “  der.
Cumhuriyetin ilanından  sonra ” BORAN ” soyadını alır. Öğrenciliğinde ve Cumhuriyetin
ilanından  sonra tatillerde  Savaştepe’ye sık sık geldiği, kaldığı  bilinmektedir.

Mütevazi kişiliği ile ön plana çıkmayı istemediği, fedakarca çalıştığı, Atatürk’ü
çok sevdiği halde yurt gezilerinde yakın illere geleceğini öğrenince izine ayrıldığı,
yanına yaklaşmak  yerine görünmeden
uzaktan dinlemeyi, izlemeyi tercih ettiği bilinmektedir.
Erken denecek yaşta,  46 yaşında veremden ölür. Ölümüne neden olan Verem hastalığına
da  Tabip Yarbay olarak Sarıkamış’ta görevliyken soğuk ve kara rağmen özverili çalışması,
karda mahsur kalan  askerlere ulaşmaya çalışırken ciğerlerini üşütmesi nedeniyle
yakalandığı belirtilmektedir.
1945 yılında vefat eden Hikmet BORAN’ın mezarı Karacaahmet Şehitliğindedir.

Oğlu bu yıl kaybettiğimiz ünlü  sanatçı, sunucu Orhan BORAN , torunu da Beyin

ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op.Dr. Burak Orhan BORAN’dır.
Vatan ve bağımsızlık sevdalısı Hikmet Bey’in  Sivas Kongresi’ndeki bağımsızlık 
haykırışının günümüz ülke gençlerine örnek

olması ,  gençlerin  yaşadıkları ülke ve dünya gerçeklerinden kopuk, gelişmelere

ilgisiz  olmak yerine sorumluluk bilinci  ve vatan sevgisi ile yetişmeleri konusunda
fikir vermesi nedeniyle Savaştepe ‘de
artık bir Tıbbiyeli Hikmet anıtı  dikilmelidir.

Bu genç Tıbbiyeli ruhu hep örnek olmalı, yol göstermeli, her koşul ve durumda ,
kötü işgaller dahi olsa  Vatanın bağımsızlığı için mücadele edilmesi gerektiğini ,
bu ülkenin böyle kazanıldığını hatırlatmalıdır.

  1. yılında başta kurtarıcımız Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, Sivas Kongresine

katılıp, bağımsızlık kararı alanları ve Tıbbiyeli Hikmet’i şükran ve rahmetle anıyor,

saygılarımı sunuyorum.

Servet CAMGÖZ
Balıkesirliler Derneği / ANKARA
scamgoz@hotmail.com