3 Mart Devrim Yasalarının Hedefi: Cumhuriyeti Koruyacak Kuşaklar Yetiştirmek !!!!

3 Mart Devrim Yasalarının Hedefi: Cumhuriyeti Koruyacak Kuşaklar Yetiştirmek !!!!

Lütfü Kırayoğlu
3 Mart 2020

3 Mart 1924 tarihli Devrim Yasalarının 96. yılını kutluyoruz. 1 Kasım 1922 tarihinde Osmanlı saltanatının kaldırılmasıyla yapılan ilk devrimin üzerinden 16 ay, Cumhuriyetin ilanından yalnızca 4 ay geçtikten sonra yapılan bu büyük devrim atılımı, aynı zamanda günümüzde karşı devrimin de ilk saldırı hedefi oldu.

Yürürlükteki Anayasanın 174. maddesi ile koruma altına alınan 3 Mart tarihli 3 Devrim yasası şunlardır:

• Şer’iye ve Evkaf Vekaletlerinin (din ve vakıf işleri ile ilgili bakanlık) kaldırılarak, Diyanet İşleri Başkanlığının kurulmasını sağlayan 429 sayılı Yasa.

• 430 sayılı “Tevhidi Tedrisat (Öğretimde Birlik) Yasası.

Halifelik kurumunun kaldırılmasını sağlayan 431 sayılı Yasa.

Bu yasaların laiklik ilkesi yolunda ilk önemli adımlar olması yanında, gelecek kuşakları etkileme açısından en önemlisi 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Yasasıdır. Bu yasa günümüz diline, öğretimde birlik ya da öğretim birliği olarak çevrilse de “birlik” sözcüğünün farklı anlaşılması nedeniyle yasanın gerçek hedefini ve ruhunu ifadede eksik kalmaktadır. Arapça kökenli “tevhid” sözcüğü “vahid” (tek-teklik) kökünden türemiştir. Tek tanrılı dinlerdeki tanrının tekliğini ifade ettiği için İslamiyet’te Kelime-i Tevhid, temel kavramdır. Mustafa Kemal ve devrimci arkadaşları bu sözcüğü bilinçli şekilde kullanmıştır.

Atatürk, eğitim konusuna Ulusal Kurtuluş Savaşının ateşi içinde bile büyük önem vermiş, her fırsatta öğretmenlerle toplantılar düzenlemiş, bu toplantılarda gelecek kuşakların yapılacak Devrimlere nasıl sahip çıkıp ilerleteceklerinin stratejisi belirlenmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, çizmelerinde zaferin tozu ile geldiği Bursa’da, 27 Ekim 1922’de Şark sinemasında öğretmenlere eğitimin hedefini şöyle özetlemektedir:

  • “Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun, onlara temel olarak şunları öğreteceğiz:

1. Ulusuna
2. Türkiye Devletine
3. Türkiye Büyük Millet Meclisine düşman olanlarla mücadele nedenleri ve araçlarıyla donanmamış uluslar için, var olma hakkı yoktur.”

Mustafa Kemal Atatürk, bu hedefleri 15-21 Temmuz 1921’de ve 16 Aralık 1921’de toplanan Maarif Kongrelerinde olgunlaştırmış, 1 Mart 1922’de Meclisin açış konuşmasında ayrıntılarını açıklamış, zaferden hemen sonra 27 Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlere anlatmış, 17 Şubat 1923 günü İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi katılımcıları ile de paylaşmıştır. Ve nihayet 1 Mart 1924 günü Meclis açılış konuşmasında ayrıntılarını bir kez daha açıkladıktan sonra 3 Mart 1924 günü bu büyük devrimi gerçekleştirmiştir.

Tevhidi Tedrisat Yasasının çıkarılmasından önce ülkede birbiri ile hiç ilgisi olmayan 3 ana eğitim sistemi dışında hiç bilinmeyen, denetlenmeyen ve adına “eğitim” denen sistemler ile çocuklar “geleceğe” hazırlanıyordu. Yüzyıllar öncesinden gelen medrese sistemi yanında tümüyle yabancıların denetiminde olan misyoner okulları ile 1. Meşrutiyet ile birlikte başlayan modern eğitim sistemi rekabet edemiyordu.

O günlerde Osmanlı’dan devralınan eğitimin genel durumu içler acısıdır. Cumhuriyetten hemen önce ülkede ilkokuldan üniversiteye dek öğrenci sayısı nüfusun yalnızca % 3’üdür. Toplam nüfusun yalnızca % 6’sı okur-yazardır. Darülfünun’da 185’i kız 2088 öğrenci, bütün ülkede 230’u kız toplam 1241 lise öğrencisi, 543’ü kız, 5905 ortaokul öğrencisi, 783’ü kız 2526 öğretmen okulu öğrencisi, 62954’ü kız, 273107’si erkek toplam 336061 ilkokul öğrencisi vardır. Okulların çoğu misyoner okullarıdır. Tanzimat sonrası misyoner okullarının sayısı artmış, 1914’te yalnızca Amerikan okullarının sayısı 435’tir. Azınlıklar için açıldığı söylenen misyoner okullarında Türk öğrenci oranı 1920’de tüm okullarda okuyan öğrencilerin % 75’idir.

İşte bu hedefsiz, ulusal birliğe hizmet etmeyen ve Ortaçağ sistemlerini de barındıran eğitim sistemini kırıp atmanın biricik yolu vardır: Ülkesini, ulusunu ve cumhuriyetini seven, çağdaş uygarlık düzeyinin ötesine geçmeyi hedefleyen, pozitif bilgi ile donanmış genç bir kuşak yaratmak. Bu hedefe ulaşmadan genç cumhuriyeti ayakta tutmanın olanağı yoktur.

İşte bu nedenle, bin yıllar öncesinin karanlık  kafalı tek tip insanını hedefleyenler de, misyoner okullarında gençleri emperyalist kültürile tek tip yetiştirmek isteyenler de Mustafa Kemal Atatürk’ün Tevhidi Tedrisat yasasına “tek tip insan yetiştirmek istiyorlar” söylemleri ile saldırmışlar ve ne yazık ki başarılı da olmuşlardır. Günümüzde öğrenci sayıları yukarıdaki gibi olmasa da “öğrenim” kurumlarındaki denetimsizlik ve çeşitlilik 100 yıl öncesi ile aynıdır.

Bir yanda bu saldırıya direnmeye çalışan Cumhuriyetin eğitim kurumları, bir yanda ancak varsıl ailelerin çocuklarını gönderebildikleri ve içlerinde ulusal birliği zedeleyici kimi okulların da bulunduğu yerli ya da yabancı misyoner eğitim kurumları, öbür yanda da Ortaçağ karanlığına gömülmüş, çocukların tecavüze ve cinsel istismara uğradığı, beyinlerinin iğdiş edildiği denetim dışı karanlık odaklar…

Bu karanlık tabloyu dağıtmanın yolu, Cumhuriyet devriminin en temel yasası olan Tevhidi Tedrisat yasasını doğru kavrayarak yeniden yaşama geçirmek, Cumhuriyete sahip çıkacak ve onu sonsuza dek yaşatacak Atatürk devrimcisi gençler yetiştirmektir.

Türkiye Cumhuriyetinin varlığını sürdürebilmesinin başka yolu yoktur.

İki Nobel’li üniversite nasıl bölünür?

İki Nobel’li üniversite nasıl bölünür?

Prof. Dr. Temel Yılmaz

Prof. Dr. Temel Yılmaz
m.temelyilmaz@yahoo.com.tr
http://www.haberturk.com/yazarlar/prof-dr-temel-yilmaz/1939806-iki-nobelli-universite-nasil-bolunur,
28.04.2018

BUGÜNLERDE ülkenin yeteri kadar yoğun bir gündemi varken, buna bir de üniversitelerin bölünme konusu eklendi. Yeni yasa tasarısıyla İstanbul Üniversitesi’yle birlikte birçok büyük üniversitenin ikiye bölünme kararı alındı.

Tartışmalar en çok İstanbul Üniversitesi’nin bölünme kararında yaşandı. Bu kararla, İstanbul Tıp Fakültesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi birbirinden ayrılıyordu. Karara önce İstanbul Tıp Fakültesi hocaları, sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi hocaları itiraz etti. Her fakülte kendisini kurtarmaya çalıştı.

Akademik hayatımın 20 yılını Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde, 20 yılını da İstanbul Tıp Fakültesi’nde geçirmiş bir İstanbul Tıp Fakültesi mensubu öğretim üyesi olarak İstanbul Üniversitesi’ni bir bütün olarak savunuyorum.

ÜNİVERSİTENİN KÖKLERİ FATİH’E DAYANIYOR

İstanbul Üniversitesi’nin kökleri Darülfünun’a, Darülfünun’un kökleri o zaman yüksek eğitimin yapıldığı tek kurum olan medrese ve Fatih dönemine dayanır. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethettikten sonra 1 Haziran 1453’te medrese açılması için emir veriyor. Önce Ayasofya’nın papaz eğitiminin yapıldığı bölüm, Zeyrek’teki Pantokrator Manastırı medreseye çevriliyor.

Daha sonra Fatih Camii’nin iki tarafına birer dershaneli, dördü kuzey, dördü güney tarafından Sekizli Medrese ya da Sahn-ı Seman adı verilen devrin en büyük medresesini yaptırıyor. Medrese 1470 yılında bitiyor. Ayasofya ve Zeyrek’teki medreseyi, hocalarıyla birlikte buraya taşıyor.

Daha sonra güney medresesinin yanına bir hastane (darüşşifa) yapılıyor ve tıp eğitimine başlanıyor. Fatih Darüşşifası’nda 350 yıl eğitim devam ediyor. Darüşşifa da İstanbul Tıp Fakültesi’nin ilk tıp okulu ve hastanesi olarak kabul edilir. Sonuçta İstanbul Üniversitesi’nin temellerinin 1453’e, İstanbul Tıp Fakültesi’nin temellerinin de 1470 yılına dayandığı kabul edilir. İstanbul Tıp Fakültesi Profesörler Kurulu, 30 Aralık 1970 tarihli oturumunda fakültenin kuruluşunun 500. yılı olarak kabul edilmesi ve kutlanması kararını alıyor.

Daha sonra 1846 yılında yayınlanan resmi bildiride her alanda ilim ve fen bilimlerini okutulacağı (İkmâl-i Kemâlât-ı İnsaniye) bir yüksek öğrenim okulu, Darülfünun kuruluyor. Darülfünunlar birkaç kez açılıp kapatılıyor. Darülfünun’un asıl kalıcı dönemi 1900 yılında başlıyor.

GENÇ TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN İLK ÜNİVERSİTESİ

1924 yılında genç Türkiye Cumhuriyeti, Darülfünun’un yapısını koruyor. Katma bütçe, ayrıca idari ve mali özerklik veriyor. 1924 tarihi üniversitelerin ilk özerk olduğu tarihtir. Atatürk birkaç kez ziyaret ediyor. Cumhuriyet’in onuncu yılında Darülfünun kapatılıp yerine 1 Ağustos 1933 yılında İstanbul Üniversitesi kuruluyor. İstanbul Üniversitesi, Cumhuriyet’in ilk ve tek üniversitesi unvanını alıyor.

Sonraki yıllarda İstanbul Üniversitesi, Almanya’dan ayrılan dünyanın ünlü bilim adamlarına kapılarını açıyor, onlara kürsü veriyor. İstanbul Üniversitesi’nin bilim alanında uluslararası en parlak yılları o dönemlerdir. Bu otorite ve saygın bilim insanlarının eğitiminden geçen genç bilim insanları, modern ve dünyanın en büyük üniversitelerinden biri kabul edilecek bir üniversitenin temellerini atar.

İstanbul Üniversitesi bugün dünyanın köklü üniversitelerinden biri. Tarihi eğer o dönemin yükseköğretim kurulu kabul edilen medreseler ölçüt alınırsa 500 yıl, Darülfünun ölçüt alınırsa 200 yılı aşkın bir süre. Hemen tüm dönemlerde dünyanın ilk 500’ü içinde olan bir üniversite.

KÖKLÜ ÜNİVERSİTE NE DEMEK?

Genç bir uzmanken bir süre Brüksel’de Free Üniversity’de (ULB) çalıştım. O dönem Prof. W.J. Malaisse’nin laboratuvarı, özellikle diyabette insülin salgılayan hücre metabolizmalarının en büyük araştırma laboratuvarlarından biriydi. Yaptığım bir araştırmanın zamana bağlı laboratuvar deneyi için koşuşturup durduğum bir gün, dolaplardan birinden aldığım kimyasal madde şişesini o arada laboratuvar masasının üzerinde unutmuşum. Çalışırken laboratuvar şefi yaşlıca bayan doktor yanıma geldi, “Mr. Yılmaz, bu şişe 90 yıldan bu yana şu dolabın üçüncü rafından sağdan ikinci sırasında durur” deyip yanımdan ayrıldı. Bu uyarı beni çok düşündürdü. Köklü üniversite olmak böyle bir kavram. Köklü üniversiteler yerleşik, kurumlaşmış, kuralları ve sistemi konulmuş üniversitelerdir.

Köklü üniversitelerin en yenisinin tarihi 100 yılın üzerinde, marka değerleri çok yüksektir. Harvard’lı, Oxford’lu, Cambridge’li unvanının arkasında en az 100 yıllık kültür birikimi vardır. Bu üniversiteler dünyanın en saygın kurumlarıdır ve çok önemli bir gerekçe olmadan hiç kimse kuralları değiştirmez, sistemle oynamaz.

KONSENSÜS OLUŞMALI

İstanbul Üniversitesi de dünyanın marka, en köklü üniversitelerinden biri. Bilim alanında ülkemizin dünyadaki gurur kaynağı. İki mezunu Nobel almış. Dünyanın en prestijli üniversiteleriyle Nobel liginde ülkemizi temsil eden tek üniversite. Böyle köklü bir üniversiteyi iki parçaya bölmek, sistemlerini, fakültelerini değiştirmek kolay bir karar değil, yaptım olduyla olacak iş değil. Uzun süre çalışılması, tartışılması, üniversitenin akademik kadrolarından görüş alınması ve üzerinde konsensüs oluşması gereken bir olay bu.

İstanbul üniversitelerinin kadrolarının şiştiği, öğrenci sayısının sürekli artırıldığı, yönetimin güçleştiği doğru. Aslında üniversitenin bu duruma gelmesinde yanlış siyasi politikalar, özerkliğin zayıflaması, yönetim zafiyetinin etkisi var, ama asıl konu bu değil.

Sonuçta nedeni ne olursa olsun, sayısı çok artmış akademik personel ve öğrenci sayısını uluslararası standartlara çekmek gerekir ama bunun yöntemi fakülte fakülte bölmek olmamalı. Yapılan mevcut uygulamada üniversite bölünmüyor, fakülte dağıtılıyor. Bir yana bazı fakültelerin olduğu, öbür yanda bazı fakültelerin olmadığı bir yapı ortaya çıkıyor. Ama bu yöntem, öğrenci ve kadro yükünü azaltmıyor. Diyelim ki 10 bin öğrencisi, bin akademik personeli olan bir fakülte, yine 10 bin öğrencisi ve bin akademik personeliyle aynı şekilde kalıyor, sadece üniversitenin adı değişiyor. Öğrenci fazlalığı ve akademik yük değişmiyor.
*********
ÜÇ ÖNEMLİ ÖNERİ

1) 40 yılı aşkın bir süre üniversite yaşamı bulunan öğretim üyesi olarak benim görüşüm, bölünmede bir tarafa bazı fakülteleri aktarmak değil, aynı yapıyı içeren eşdeğer ikinci bir üniversite (İstanbul Üniversitesi 1-2) kurulması, öğrenci ve öğretim üyelerinin eşit dağıtılması olacak. Sorbonne Üniversitesi de böyle yaptı. İncinmeden, bilimsel düzeyi düşürmeden öğrenci ve akademik personeli uluslararası standartlara çekmenin tek yolu bu. Mevcut durumda olduğu gibi bir tarafında Hukuk, İktisat, İşletme fakültelerinin olduğu, diğer bölümünde Mühendislik, Orman ve Veterinerlik fakültelerinin bulunduğu bir bölünme, bölünme değil parçalanmadır.

2) Bu uygulamanın diğer riski de fakülte ayrılıkları nedeniyle bilimsel gücün bölünmesi ve yeni her iki üniversitenin de artık ilk 500’e girmesinin çok zor olması. Bu durum dünyada insanlar üst sıraya çıkmak için uğraşırken geriye gidiyoruz anlamına geliyor, buna çok dikkat etmeli.

3) Kişisel olarak, tam seçim öncesi yalnızca İstanbul Üniversitesi’nin değil, birçok üniversitenin içinde olduğu çok tartışmalı bir konuyu gündeme getirmeyi zamansız ve aceleci buluyorum. Önerim tasarının geri çekilip üniversitelerde akademik kurullarda değerlendirilmesi, tartışılması, ortak değerlendirilmesi ve sonra karar verilmesi. En sağlıklı yöntem bu.
==========================
Dostlar,

Sevgili arkadaşımız ve meslektaşımız Prof. Temel Yılmaz’ın konuya yaklaşımı, önerileri ne denli ağırbaşlı ve olgun, sakin… değil mi??

Öneri gündemden çekilmeli ve seçim sonrasında kapsamlı değerlendirilmelidir..
Erdoğan bir kez daha “kandırıldım” dememeli.. Yeter artık, ülkeye yazık..

Sevgi ve saygı ile. 03 Mayıs 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD     Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

YILMAZ ÖZDİL : Cumhuriyet mucizedir!

Cumhuriyet mucizedir!

portresi_kisa_kollu

YILMAZ ÖZDİL
29 Ekim 2016

 

29 Ekim 1923 sabahı…

Nüfus 13 milyondu, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu, postane yoktu, dükkan yoktu. 30 bin köyde, yani her dört köyün üçünde cami yoktu.

Traktör sayısı sıfırdı, biçerdöver sayısı sıfırdı, karasaban vardı.

Ayçiçeği üretimi yoktu, şeker üretimi yoktu, ekmeklik un bile ithaldi, pirinç ithaldi, bütün memlekette sadece beş bin hektar alan sulanabiliyordu. Beş bin köyde sığır vebası vardı.

Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu, bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtmaydı, üç milyon kişi trahomluydu, eminim gençlerimiz şu anda internete girip “trahom nedir?” diye arıyordur, çünkü artık hayatımızdan çıktı, o zamanlar üç milyon kişi trahomluydu, verem, tifüs, tifo salgını vardı. Bit’le başa çıkılamıyordu.

Bebek ölüm oranı yüzde 40‘ın üstündeydi, dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu. Anne ölüm oranı yüzde 18‘di, her beş anneden biri ölüyordu. Ortalama ömür 40‘tı, 41‘inci yaşını gören şanslıydı. Memlekette sadece 337 doktor vardı.

Sadece 60 eczacı vardı, yalnızca 8’ii Türk’tü. Diş hekimi sayısı sıfırdı.
Sadece dört hemşire vardı. 40 bin köy, sadece 136 ebe vardı.
*
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi, komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerindeydi, ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler yabancıya aitti, demiryollarının bir metresi bile bize ait değildi.

Toplam sermayenin sadece yüzde 15‘i Türk’tü.

Osmanlı’dan ayakta kala kala dört fabrika kalmıştı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri…”Sanayi” denilen işletmelerin % 96‘sında motor yoktu. 10 işçiden fazla işçi çalıştıran, sadece 280 işyeri vardı, bunların da 250‘si yabancılarındı.

Kişi başına milli gelir 45 dolardı.

Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı, güya vardı demek daha doğru olur, çünkü, elektrik üretimi sadece 50 kilovat saattı, yanlış okumadınız, sadece 50 kilovatsaattı. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yoktu, otomobil sayısı 1490‘dı, sadece dört şehirde özel otomobil vardı.
*
Zaten perişanız, üstüne, mübadeleyle 400 bin insan geldi. Ceplerinde para yok, iş yok, başlarını sokacak ev yoktu, sığınabilecekleri akraba yoktu, çoğunluğu hastaydı. Gelen her iki çocuktan biri, yollarda, at arabalarının sırtında, ilk iki ay içinde hayatını kaybetti. Kendi ailemden biliyorum, çaresizlikten mağarada kalanlar oldu, mağarada!
*
Kadın, insan değildi. Eşit eğitim hakkı yoktu, meslek edinme hakkı yoktu, boşanma hakkı yoktu, velayet hakkı yoktu, kendisine miras kalan mallar üzerinde bile tasarruf hakkı yoktu, seçme hakkı yoktu, seçilme hakkı yoktu, doğum izni yoktu, çalışma hayatında eşit hakkı yoktu, eşit işe eşit ücret hakkı yoktu, kürtaj hakkı yoktu, gebeliği önleme hakkı yoktu, kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu.
*
Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler, padişahların hediye olarak, trenlerle Avrupa’ya kaçırılmıştı.
Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi zevalli saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu. Kimisi güneşin tümden battığı ezani saat’i esas alıyordu.”Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan ayrı ses çıkıyordu.
*
Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin şubat‘ı kimisinin aralık‘ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama, farklı aylarda yaşıyordu!
*
Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz ortaçağ’dı.
*
600 yıl boyunca Türkçe’nin ırzına geçilmiş, Arapça-Farsça harmanlamasına Osmanlıca denilmişti. Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapça’yla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.

*”Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik” filan deniyor…

Halbuki, İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 (AS: 1728-1923; 195 yıl olacak..) sene boyunca basılan kitap sayısı, alt tarafı 417 adetti.
Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteferrika da devşirmeydi.
*
Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı. Voltaire bir kitabında maalesef “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılandan azdır.” demişti! Gazete sadece İstanbul ve İzmir’de vardı.
*
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okur-yazar erkeklerin ezici çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuğumuzdan üçü okula gitmiyordu. Toplam 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Başkent Ankara’da mesela, sadece iki lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu. Bütün memlekette tek üniversite vardı, Darülfünun, medreseden halliceydi. Memleket bilimden çoook uzaktı. Medreselerde Türkçe yasaktı, bağnazlık yuvasıydı, din diye hurafe öğretiyorlardı.
*
30 Ekim 1923 sabahı…
Mustafa Kemal, kendi el yazısıyla İsmet İnönü‘ye mektup yazdı.
Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanı, Cumhuriyet’in ilk gününde, Cumhuriyet’in ilk başbakanına şöyle diyordu:

Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı, yoksul
ve esir ülkelere örnek olacağız, kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu, özgür bir toplum oluşturmak, çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız,
bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim, Allah yardımcımız olsun.”

*
Cumhuriyet devrimi, mucizedir.
*
Ve, 29 Ekim 2016 sabahı…

Utanmadan dil uzatan, ya vatan hainidir, ya da vatan hainidir.
=========================

Tek sözcükle “BRAVO” Yılmaz Özdil!

En büyük bayramımız kutlu ve mutlu olsun!
YAŞASIN ATATÜRK – TÜRKİYE CUMHURİYETİMİZ!

Sevgi ve saygı ile.
29 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

TSK ÇÖKERTİLİRKEN.. Medresenin Mektepten Rövanşı mı?

TSK ÇÖKERTİLİRKEN..
Medresenin Mektepten Rövanşı mı?

portresi
Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

 

III. Mustafa cahil bir padişahtır. Ülkeyi, bugün “astrolog” denilen müneccimlere danışarak yönetmeye çalışmaktadır. Zamanın en güçlü devleti Prusya’nın savaşları kazanmasını, çok bilgili müneccimlere sahip olmasına bağlar. Bir elçi göndererek Prusya Kralı II. Frederick’ten üç müneccim ister. Kral elçiye tebessüm ederek bakar ve “benim üç münecimim var:

1. Güçlü bir ordu,
2. Güçlü bir ekonomi ve dolu bir hazine
3. 
Tarih okuyarak günü anlayıp geleceği öngörmek! der.

Sultan, Prusya Kralı’nın ne demek istediğin anlamaz ve “kefere yardım etmek istememiş!” diye düşünür. Bir vesileyle, Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi olan amcasını ziyaret için İstanbul’a gelmiş bulunan, Baron de Tott ile tanışır. Baron de Tott’un kurmay subay olduğunu öğrenince ondan yararlanmak ister. “Osmanlı ordusunu inceleyerek kendisine bir rapor vermesini” rica eder. İnceleme yapan Baron, “kullanılan silahların eski teknoloji ürünleri olduklarını” bildirir. “Ama daha önemlisi subaylarınız çok bilgisiz. Öncelikle onların eğitilmesi için bir okula gereksinim var” der. Sultan, “ medreselerimiz var. Subayları orada eğitiriz..” der.

Bunun üzerine medreseleri inceleyen Baron, buraların cehalet yuvaları olduklarını görür ve durumu padişaha arz eder. Padişah kabul etmez, “Gel birlikte gidelim. Orada, her şeyi bilen çok büyük alimlerimiz va..r” der. Birlikte bir medreseye giderler. Sultan, toplanmış olan müderrisleri göstererek Baron’dan “istediğine, istediğini sormasını” rica eder. Baron ortaya, “bir üçgenin iç açılarının toplamını” sorar. Herkes başını öne eğer, kimse Padişah ile göz göze gelmek istememektedir. Sonunda Medrese Emini bir yanıt vermek zorunda olduğunu anlar ve “üçgenine göre değişir, Sultanım” der. Baron’un “bunu Avrupa’da ilkokul öğrencilerinin bildiğini” söylemesi üzerine Padişah yeni bir okul açılmasını kabul eder.

Bu arada Çeşme Deniz Savaşı olur ve cahil subayların kumandasındaki Osmanlı Donanmasının, bir gemi dışında, tümü Ruslar tarafından yakılır. Bu faciadan gemisini kaçırarak kurtaran Cezayirli Gazi Hasan Paşanın, “Baltık Denizi’nden yola çıkmış olan Rus Donanması ile savaşmak için, Çeşme’de demirli olan gemilerin limandan çıkarılarak uygun bir yerde savaş durumuna geçilmesi” önerisi Kaptan-ı Derya tarafından kabul edilmemiştir. Çünkü O, “Baltık Denizi ile Akdeniz’in bağlantısı olmadığını, bu nedenle Rus Donanması’nın Çeşme’ye gelemeyeceğini” düşünmektedir.

Bu facia üzerine, öncelikle bahriyeli subayların eğitilmesine karar verilir ve Baron de Tott, Cezayirli Gazi Hasan Paşa ile birlikte bir okul kurmakla görevlendirilir. Böylece Osmanlı’da çağdışı medreseler dışında, çağdaş bir eğitim verilen ilk öğretim kurumu olan ve daha sonra Deniz Harp Okulu adını alacak Mühendishane-i Bahri Hümayun, 1773’te açılır. Mühendis eğitiminin başlangıcı olduğu için bu tarih, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin de kuruluş tarihi kabul edilmektedir.

Bunun ardından, daha sonra Kara Harp Okulu adını alacak olan Mühendishane-i Berri Hümayun açılır. Bu okullara öğrenci yetiştirmek üzere askeri ortaokul (rüştiye) ve liseler (idadi) açılır. Askerlerin tedavi ve bakımını yapacak bilgili hekimler yetiştirmek üzere Askeri Tıbbiye Mektebi (Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane) açılır (AS: 2.Mahmut, 1827). Daha sonra kurmay subaylar yetiştirmek üzere harp akademileri açılır. Okullar için Avrupa’dan öğretmenler getirtilir. Eğitim için Avrupa’ya öğrenci gönderilir. Bu şekilde modern bilimleri öğrenmiş, bilimsel bilgiye sahip subaylar yetiştirilmiştir. Balkan Savaşı’ndan sonra, eskinin kalıntısı alaylı subayların tümü atılarak ordu tümden modernize edilmiştir. Bunun sonucunda, emperyalistlerin cenaze namazına hazırlandıkları Türk Ulusu Çanakkale’de dirilmiş, Kurtuluş Savaşıyla da ayağa kalkmıştır.

Bilimsel öğretim verilen ilk eğitim kurumları askeri okullar olduğu için, Osmanlı’da yeniliklerin öncülüğünü askerler yapmışlardır. Askeri okullardan sonra sivil rüştiye ve idadiler ile hukuk (AS: 1880), mülkiye (AS : 1859) ve tıp mektebi (AS: 1827) gibi sivil yükseköğretim okulları da açılmıştır. Bir üniversite açmak için II. Mahmut sonra gelen padişahlar 6 kararname çıkarmışlar fakat Ulema, gücünü kullanarak engel olmuştur. Ancak 1900’de, II. Abdülhamit Osmanlı’nın ilk ve tek üniversitesi Darülfünun’u açabilmiştir.

Buna karşılık, üçgenin iç açıları toplamını bilmeyen müderrislerin hocalık yaptıkları medreselerde, ilim adı altında safsatalar öğretilmeye devam edilmiş; mensupları askerlik yapmadıkları için aynı zamanda asker kaçaklarının sığınağı olan, bu cehalet yuvaları gericiliğin odağı olmuşlardır. Ulema ya da İlmiye Sınıfı denilen medrese hocaları toplumda o kadar güçlüdürler ki; III. Mustafa’dan sonraki tüm padişahlar (II. Abdülhamit dahil), hem devleti hem de milleti sömüren medreseleri kapatmak istemiş ama güçleri yetmemiştir. Bu biçimde Osmanlı’da iki farklı eğitim sistemi ortaya çıkmıştır. Bu çağdışı eğitim kurumlarını kapatabilmek için büyük bir devrimciye gereksinim vardı. Bunu da Atatürk başarmış ve böylece eğitim (AS: Öğretim olacak) birliği (Tevhid-i Tedrisat) sağlanmıştır.

*****

Hükümet (AS : AKP) çıkardığı KHK’lerle kökleri 18. yüzyıla giden askeri okulları kapatmış ve TSK’yı zayıflatacak düzenlemeler yapmıştır. Bu arada ilköğretimden üniversitelere dek eğitim kurumları medreseleşmeye doğru giderken, kimi dinci vakıflar doğrudan medrese eğitimine başlamışlar ve bu yeni medreselerin öğrencileri, özel üniformalarıyla sokaklarda boy gösterir olmuşlardır. Bunlar 18. yüzyıl öncesine dönüş belirtileridir. Biz yöneticilerimize Prusya Kralı II. Frederick’in 3 münecimini anımsatalım!

1- Ekonomi zaten zayıf; Hazine borçla dolu.
2- Tarihsel bilgi birikimi yok. Tarihe saygılı olanlar tarihsel kurumlara gözleri gibi bakarlar. Emperyalistlerin sufle ettiği yalan bilgileri derin tarih diye sunan, hatta paranoid şizofrenik (masallar uydurup buna kendisi de inanan deli) raporlular tarihçi kabul ediliyor. Bu nedenle tarihten ders alamıyor, günümüzü anlayamıyor ve geleceği öngöremiyoruz. Gözümüzün önünde, Irak ve Suriye’de yaşananları bile anlayamıyor, sığınmacı olarak yurdumuza yayılmış faciaları göremiyoruz. Bu faciaların doğurduğu canlı bombalar bile aklımızı başımıza getiremiyor!
3
– Bunun üstüne bir de Ordu’yu zayıflatıp kışlaya siyaset sokulursasonumuz Irak ve Suriye gibi olur.

  • Senaryosunu emperyalistlerin yazdığı 15 Temmuz darbe girişiminin amacı,
    zaten Ordu’yu çökertmekti.

Adamlar Muavenet gemimizi batırarak, askerimizin başına çuval geçirerek ve Ergenekon / Balyoz kumpaslarıyla adım adım buraya gelmişlerdi.
Şimdi KHK’lerle biz onlara yardım mı ediyoruz?

Vatan Şairi Mehmet Akif,

  • “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!” demişti.

    Biz de “Allah bu ülkeye bir daha Balkan Savaşı faciası yaşatmasın!” diyelim.

    =====================================

    Dostlar,

    Gecenin ilerleyen saatinde (02:30) değerli meslektaşımız (Samsun Tıp Fakültesi Farmakoloji öğretim üyesi) ve ADD’den dava arkadaşımız (ADD Samsun Şubesi kurucularından ve başkanlarından) Sayın Prof. Dr. Süleyman Çelik‘in bu nefis yazısını paylaşıyoruz.. Kendsini kutluyoruz bu emekli makale için. Yer yer ayraç içinde biz ek bilgiler koyduk hoşgörüsü / hoşgörünüz  ile..

    İşte Türkiye’nin / ATATÜRK Cumhuriyeti‘nin yetiştirdiği nitelikli aydınlardan, bilim insanlarından biri daha..

  • Türkiye; laik – demokratik – bilimsel – karma – sorgulayıcı – uygulayıcı – kamusal eğitim sistemini geliştirip yaşatmak zorunda.
  • Türkiye; Ordusunu, başta subay ve kurmayların üstün bilimsel niteliği olmak üzere
    her bakımdan çok güçlü tutmak zo – run – da – dır!– Başka türlü Bağımsız bir Türkiye’yi Ortadoğu cehenneminde yaşatmak olanak dışıdır!..AKP – RTE’nin çok acilen bu yakıcı gerçeği kavramaları ve yaşamı, eğitimi, devleti bir bütün olarak dincileştirmekten artık vazgeçmeleri zo- run- lu- dur!
  • 4+4+4 hemen kaldırılmalıdır, zorunlu din dersleri de (AİHM’nin bağlayıcı kararları)!
  • IHL’ler kapatılmalı, dinbilgisi eğitimi ve dinadamı yetiştirme yükseköğretime bırakılmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
25 Ağustos 2016, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

UĞURSUZ ÜNİVERSİTE

UĞURSUZ ÜNİVERSİTE  (*)

portresi

 

Suay Karaman

 

 

Değerli katılımcılar,

Adalet ve Demokrasi Haftası olarak adlandırılan 24-31 Ocak arasında başta Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy olmak üzere yitirdiğimiz tüm yurtsever aydınlarımızı anmaktayız. Yitirdiğimiz tüm değerlerin ışıklar içinde yatarak, bizleri aydınlattığı inancıyla hepinizi dostlukla selamlayarak sözlerime başlıyorum.

Cumhuriyet yönetimi, eski tüzükle yönetilen Darülfünun’u Cumhuriyet Devrimlerine uygun bir şekle getirerek, 1 Nisan 1924’te 493 sayılı yasayla İstanbul Darülfünunu’nu kurmuştur. Genç Cumhuriyet yöneticileri, Darülfünun’dan çok şey beklemişler ancak beklediklerini bulamamışlardır. İstanbul Darülfünunu, genç cumhuriyet aydınlanmacılarının beklediği iyileşmeye, gelişmeye ve ilerlemeye ulaşamadığı gibi, yapılan pek çok devrime ya sessiz kalmış ya da karşı çıkmıştır. İşte uğursuz üniversite böylece ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bu yüzden eğitim alanında köklü değişiklikler yapılarak, 1 Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. 1933 Üniversite Devrimi ile yeniden kurulan üniversite, özerk bir yapıya kavuşmamasına karşın belirli dönemlerde atılımlar yaparak, bilimsel niteliğini ve devrimci çizgisini yükseltmiştir.

18 Haziran 1946’da 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu çıkarılarak, üniversiteler hem bilimsel, hem de yönetsel özerkliğe kavuşmuş ve yönetimde katılımcılık ilkesi getirilmiştir. 27 Mayıs 1960 Devriminden sonra 28 Ekim 1960’ta çıkarılan 115 sayılı yasa ile 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu’nun bazı maddeleri özerkliği genişletici şekilde değiştirilerek, katılımcı yönetimi ve demokratikleşmeyi artırıcı nitelikler sağlanmıştır. Üniversitelerin özerk oluşları da, ilk kez 1961 Anayasası’nın 120. maddesinde açık ve net biçimde yazılarak güvence altına alınmıştır. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından 7 Temmuz 1973’te, hem antidemokratik, hem demokratik hükümler içeren 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu çıkarılmıştır. Antidemokratik hükümler Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilince, önceki yasalara göre en özgürlükçü yasa konumuna gelmiştir.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra 6 Kasım 1981 tarihli 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu (YÖK) çıkarılmıştır. Bu yasa, Ocak 1981’de Şili’deki faşist cuntanın çıkardığı yasanın kötü bir kopyasıdır. Bu yasayla çağdaş, demokrat ve özerk üniversite yok edilmiştir. Üniversitelerimiz 35 yıldır bu yasayla yönetilerek, uğursuz üniversiteye kalıcı geçiş sağlanmıştır. Bu YÖK dönemini uğursuz üniversite olarak anmak yanlış sayılmaz. YÖK yasasıyla birlikte üniversitelerde toplu tasfiyeler başlamış, akademisyenler susturulmuş, öğrencilere disiplin cezaları verilmiştir. Özerklik tümden ortadan kaldırılmış, yöneticiler atamayla gelmiştir. Üniversite harçları artırılmış ve eğitimin özelleştirilmesinin yolu açılmıştır. Şimdi bu uğursuzlukların bazılarını yakından görelim.

YÖK’ün kurucusu ve 1981-92 arasında on bir yıl YÖK Başkanı olarak görev yapan Prof. Dr. İhsan Doğramacı döneminde üniversiteler açık açık doğranmıştır ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası gerekçe gösterilerek yüzlerce ilerici akademisyenin görevine son verilmiştir. İhsan Doğramacı, üniversitelerden özgür düşünceyi kovmak için pek çok şey yapmış, bilimden ve aydınlanmadan yana olan her şeye savaş açmıştır. İstediği kişilerin, sahte jüri kurarak doçent olmasını bile sağlamıştır. Bir devlet kurumunun başındaki kişi olarak, Bilkent Üniversitesi adıyla ilk özel üniversiteyi kurmuştur. Böylelikle eğitimin piyasalaşması adına önemli bir adım atılmıştır.

Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın ilk basımı 1952’de 14. ve son basımı 2000 yılında yapılan “Annenin Kitabı” başlıklı bir çocuk bakım kitabı bulunmaktadır.  Bu kitabında ABD’li bilim insanı Dr. Benjamin Spock’un (1902-98) ilk baskısı 1946’da yapılan “Çocuk Bakımı ve Eğitimi” (Baby and Child Care) adlı dünyaca ünlü kitabından, kaynak göstermeden alıntılar (aşırma/intihal) yaptığı, ilk kez 29 Kasım 1981 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Uğur Mumcu tarafından yazılmıştı. Bu olayın hukuksal süreci 10 Mayıs 2006 tarihinde Doğramacı lehine sonuçlanmıştır ancak vicdanlarda Doğramacı aklanmamıştır. Bu işin peşini bırakmayan Prof. Dr. Hasan Yazıcı, 15 Nisan 2014’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açtığı davayı kazandı ve İhsan Doğramacı’nın aşırma (intihal) yaptığına karar verildi. İşte böyle bir kişinin üniversitelerin başına geçmesi, uğursuzluk olarak değerlendirilmelidir. Bu olaydan cesaret alarak, günümüzde de birçok akademisyen aşırma yapmaktadır ve uğursuz üniversitede artık aşırma olağan sayılmaktadır.

Gericiliğe ve tarikatlara bırakılan üniversitelerde imamların da içinde olduğu bazı gruplar, etkinliklere katılmaya başlamıştır. 1994’te Erciyes Üniversitesi’nin açılışını Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz yapmış ve şunları söylemişti: “İlim ve akıl, dini teyit eder. İlmi öğrenin, yayın; gizleyip günaha girmeyin.” Gelinen bu nokta bilimi ve üniversiteyi derinden yaralamış ve küçük düşürmüştü. Ancak tepki veren olmaması, uğursuz üniversitenin hızla yayılmasını sağlamıştır.

Şimdi sizinle ilginç bir örnek paylaşacağım. 2006 yılında TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Prof. Dr. unvanıyla işe başlayan, Çin Halk Cumhuriyeti, Sincan Uygur özerk bölgesinden gelen Alimcan Ziyai adlı bir kişi aynı zamanda üniversitede rektör danışmanı oldu. Bu unvanlarıyla birçok yerde konferanslar veren bu kişinin, Urumçi Üniversitesi ile yapılan yazışmalar sonucunda, lisans eğitiminin bile olmadığı ortaya çıktı. Bu yüzden TOBB ETÜ Rektörlüğü tarafından 2008 yılında görevine son verildi. Bu kişi daha sonra Nisan 2009’da Gazi Üniversitesi, Yabancı Diller Yüksekokuluna, Eski Çince Eğitimi için Yrd. Doç. kadrosuyla alınmak istendi. Ancak jüride bulunan Çin’in Sincan Uygur özerk bölgesinde doğmuş ve Xinjiang Üniversitesi Tarih Fakültesinden mezun olan Doç. Dr. Varis Çakan, Urumçi Üniversitesi ile yazışarak, Alimcan Ziyai’nin makale ve evraklarının sahte olduğunu ve diploması olmadığını belgeleyerek, geçer not vermedi. Bunun üzerine Doç. Dr. Varis Çakan jüriden çıkartılarak, yerine Konya Selçuk Üniversitesi Türk Dili Bölümünden Yrd. Doç. Dr. başka bir akademisyen atandı. Böylece Alimcan Ziyai, Mart 2010’da Gazi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu Çince bölümünde Yrd. Doç. Dr. olarak göreve başlatıldı, hem de hiçbir belgesi olmadan! Üstelik 2547 sayılı YÖK yasasına göre, profesör olarak atanan bir kişi, başka bir üniversiteye yardımcı doçent olarak atanamazken…

Günümüzde uzmanlık alanının dışında ders veren, bilgisiz ve yetersiz birçok akademisyenlerin olduğu uğursuz üniversitelerde, sahte diplomaların ve unvanların uçuştuğu, merkezi sınavlarda sahteciliklerin yapıldığı, bilimin nasıl film haline getirildiği, tüm değerlerin para ile ölçüldüğü bir ortamda öğrencilerin bilgi ve kültür düzeylerinin en alt düzeylerde yetiştirildiği tüm açıklığıyla görülmektedir. Aile şirketi gibi olan üniversiteler de vardır; ailenin tüm bireyleri aynı üniversitede akademisyen olarak ya da idari kadrolarda görev yapmaktadırlar.

Sabancı Üniversitesi’nde Prof. Dr. Cemil Koçak, velilere verdiği konferansta “Aslında onbaşı bile olamaz” dediği büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk için şunları söylemişti: “Yarbay Mustafa’nın Çanakkale zaferiyle uzak yakın bir ilişkisi yoktur. Zafer; Alman generali Liman von Sanders’e aittir. İstanbul hükümeti ve Alman generali, Yarbay Mustafa’yı 5-10 kişiyi bile yönetmekten aciz bularak gözden uzak kalsın diye Gelibolu’ya göndermiş. Yarbay Mustafa döneminin en yeteneksiz askeriydi. Tesadüfler ve şansı yaver gitmeseydi, emekli olacak, kahve köşelerinde sürünüp gidecekti.” Ülkesinin yakın tarihini bilmeden tarih konferansı vermeye kalkan böyle bir profesör ile bu akademik unvanları böylelerine verenler, uğursuz üniversitenin görüntüsüdür.

Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fikret Adanır, Hamburg’daki bir panelde sözde Ermeni soykırımını kabul ettirmek için tarihimizi ve arşivlerimizi kirleterek, Türkiye’ye, Osmanlı’ya ve Türkler’e iftira kusarak; “Türkler soykırımı yapmasalardı ulus olamazlardı..” gibi gerçek dışı söylemlerde bulunmuştu.

Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bertil Emrah Öder, “Yeni Anayasa’dan Türklük kalkmalı. Anayasa’nın temeli din olmalı” demişti. CHP parti meclisinin eski üyesi ve Anayasa Hazırlık Komisyonu çalışma grubunda olan Bertil Emrah Öder, laiklik kavramının tartışmaya açılmasıyla özgürlükler alanının genişleyeceğini ileri sürmüştü.

Koç Üniversitesi’nin düzenlediği “Öz yönetim nedir?” konulu panelde konuşan HDP milletvekili Sabahat Tuncel, PKK teröristlerinin kazdıkları hendekleri savunarak, bu hendekleri neden kazdıklarını ve bu bölgelerde öz yönetimin nasıl geliştirildiğine ilişkin fikirlerini aktardı.

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nazan Üstündağ, İnsan Hakları Haftası dolayısıyla düzenlenen paneldeki konuşmasında; “Hendekler yeni mücadele mekanizmalarıdır. Özyönetim öz savunmayla gelir” ifadesini kullanarak, teröristlerin kazdığı hendeklere övgüler yağdırdı. Bu gibi panellerin olduğu uğursuz üniversitelerden ve diğer uğursuz üniversitelerden bazı uğursuz akademisyenler de, yayınladıkları bildirilerle, PKK terör örgütüne desteklerini sunmuşlardır.

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı’nın, Tayyip Erdoğan’ın elini öpmek için yerlere kadar eğilmesi, üniversitelerin ortaçağ karanlığındaki medreselere doğru kayarak, uğursuzlaştığını göstermesi açısından önemlidir. Muş, Alpaslan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nihat İnanç; “Düşünebiliyor musunuz, amfide film gösterimleri, tiyatrolar, konserler düzenliyorlar..” diyerek ODTÜ yönetimini hedef alan söylemleri de uğursuz üniversite içinde değerlendirilmelidir.

Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hüseyin Sarıoğlu’nun, çocuk pornosu arşivlediği ortaya çıkarılmıştı ve bu akademisyenin yabancı dergilerde tek bir yayını olmadan Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) üyeliğine atandığı belirlenmişti. Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Orhan Çeker’in söylemleri insanın kanını donduracak niteliktedir: “Kadın yüzünü de kapamalı, Kadının evden çıkması caiz değil, Saç boyama caiz değil, Parfümlüye cennet haram, Dekolte giyinen, tahrik eden kadının tecavüze uğraması sürpriz değil.”

Şimdi Diyanet İşleri Başkanı ki kendisi de akademisyendir, uğursuz üniversitelerde bir moda başlattı: her üniversiteye cami yapımı kampanyası. Bilim yuvalarına, ibadet yerleri yapılması için düğmeye basıldı ve uğursuz üniversiteler cami yapma yarışına başladılar. Hatta Ege Üniversitesi kampüsünde cami yapılabilmesi için imar planında değişiklik bile yapıldı.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in; “Sekülerizm dinlerden kaynaklanan şiddeti de geride bırakarak dünyayı topyekün bir savaşın içine soktu.” söylemi, aklı örümcek ağıyla sarılmış bir ilahiyat profesörü için normal görülebilir. Aydınlanma Devriminden payını alamayanların bulunduğu uğursuz üniversite, ülkemizi hızla ortaçağ karanlığına sürüklemektedir.

Son günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’ndan insanlıkla, vicdanla, ahlakla bağdaşmayacak açıklamalar gelmektedir. Laik ülkede fetva adı ile topluma yutturulmak istenen bu saçmalıklardan bazıları şunlardır:

  • Nişanlılar el ele tutuşamaz,
  • Müslüman bir kişi Alevi bir kızla evlenemez,
  • Babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir.Ülkemizde 196 kamu ve özel üniversite bulunmaktadır ve içlerinde 86 ilahiyat fakültesi vardır. Bu fakültelerde üç binin üzerinde akademisyen çalışmaktadır. Ama hepsi uğursuz üniversite üyesi olduğu için, bu saçmalıklara seslerini çıkartamamaktadırlar.

Uğur Mumcu’nun 27 Haziran 1975’te Kanıksamak” adlı yazısında “Demokratik bir toplum için en büyük tehlike, yolsuzluklara, karanlık cinayetlere ve haksızlıklara karşı kamuoyunun duyarlığını yitirmesidir. Yaşadığımız olaylar demokrasimiz için bir utanç sayfasının kanlı satırlarıdır. Unutmayalım ki bazı insanlar cinayetlere, haksızlıklara ve yolsuzluklara susarak da katılmış olurlar.” sözlerini anlayamayan uğursuz üniversite ve akademisyenleri ile sorunları aşmak olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi kararlarına göre siyasal İslam’ın simgesi olan türban ile bugün yükseköğretimde derslere girmek yasaktır. Bu konuda Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da, siyasal İslam’ın simgesi olan türbana geçit vermemektedir. Ancak Ege Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Rennan Pekünlü, türbanlı öğrencileri sınıfa almadığı gerekçesiyle açılan davada, iki yıl bir ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Öbür benzer davaları da sürmektedir. Uğursuz üniversite budur işte.

YÖK’ün ağır baskısı sonucunda, üniversite personeli suskun duruma getirilmiştir. Ülkemizde hukuk yok edilirken, hukuk fakültelerinden ses çıkmamaktadır. Sanat katledilirken, güzel sanatlar fakültelerinden ve konservatuvarlardan ses duyulmamaktadır. Buna benzer daha birçok örnek sıralanabilir. Her şeyin para karşılığı olduğu bu uğursuz üniversitelerle, ülkemizin aydınlığa kavuşacağına inananlar, en basit deyimle saftırlar.

Üniversite, gençlere yalnızca bilgi veren yer değil, yaşamda doğru davranış yolunu bulmaya çalıştıran, bunun için de düşünme alışkanlığı veren yerdir. Uğursuz üniversiteler, Uğur Mumcu’nun fikirlerini özümseyen yurtsever akademisyenlerle aydınlanacak, uğurlanacaktır. Bundan hiç kuşkunuz olmamalıdır, Atatürk’ün ilke ve devrimleri yolumuzu aydınlatacaktır. Uğurlu, aydınlık ve çağdaş üniversitelerde buluşmak üzere hepinize saygılarımı sunuyorum.

İlk Kurşun Gazetesi, 1 Şubat 2016.
(*) 23. Adalet ve Demokrasi Haftası çerçevesinde 28 Ocak 2016’da TÜMÖD’ün düzenlediği “Uğur’suz Üniversite ve Gençlik” adlı etkinlik konuşması.

======================================

Dostlar,

23. Adalet ve Demokrasi Haftasını dün kapatmıştık.. Ancak çok değerli dostumuz, düşün ve eylem insanı, 27 Mayıs Devrimcilerinden Suphi Karaman‘ın oğlu Gazi Üniversitesi Öğr. Gör. sevgili Suay Karaman‘ın yukarıdaki yazısını paylaşmadan edemezdik. Bize bu gün ulaştı ve bu çok önemli derlemeyi mutlaka site okurlarımıza sunma gereği duyduk. Bu yazı, tarihçileri açısından önemli bir not düşeüme işlevi de taşıyor. Bizim de üyesi olduğumuz TÜMÖD’ün Genel Yazmanı olan Sayın Suay Karaman’a salt yüreklilikle konuşmakla kalmayıp bir de konuşma içeriğini yazılı metne dönüştürdüğü ve yayımlayarak paylaştığı için teşekkür etmeliyiz ve ediyoruz..

Biz de bu sürece yakından tanıklık ettik. 1971’de 4936 sayılı Üniversiteler yasasına göre tıp öğrencisi olduk. 1973’te 1750 sayılı Üniversiteler yasası sürecinde tıp eğitimimizi tamamladık ve asistanlığımızda Ankara’da TÜMAS üyesi olduk.. 12 Eylülcüler 2547 sayılı YÖK düzenini getirdikten sonra (6 Kasım 1981) 1988’de İdari Yargı kararıyla Üniversite’ye atanarak öğretim üyesi olduk.. Sistemle boğuşa boğuşa ilerledik.. Doçentliğimiz de yargı kararıyla alınabildi.. Bu 2 süreci değişik zamanlarda sitemizde yazdık. Doğramacı biz Hacettepe’de öğrenci ve asistan iken rektör idi.. Öğretim üyeliğine başladıktan sonra  da yıllarca YÖK başkanı olarak gene “patronumuz” (!) idi.. Tanık olduğumuz öyle çok olay var ki.. Zaman zaman bu sitede yansıttık. Emekliliğimiz yaklaştı (Kasım 2020) ama özerk – özgür bir üniversitede keyifle çalışamadık. Özgürlük alanımızı, dğerlerimizi bizler yaratmaya, genişletmeye çabaladık hep..

Yitiren ülke ve kuşaklar olmuştur ve giderimi (telafisi) neredeyse olanaksızdır.
Ancak AYDINLANMA kazanacaktır yine de.. Bizler, Mustafa Kemal’in çocukları olarak;

15 Temmuz 1921, Sakarya Savaşı sürerken Ankara’da Maarif Kongresi toplayan Mustafa Kemal Paşa’nın şu yönergesi (direktifi) rehberimiz oldu, olmayı sürdürecek :

  • “Ulusal bir eğitim programından söz ederken, eski devrin bütün hurafelerinden sıyrılmış, Batı’dan ve Doğu’dan gelen yabancı etkilerden uzak ve ulusal yapımızla uyumlu bir kültür kastediyorum.”

    Büyük ATATÜRK‘ün 1 Kasım 1937 TBMM konuşmasındaki sözleri de :

  • “..Büyük Davamız, en uygar ve en kalkınmış Millet olarak varlığımızı yükseltmektir.
    Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde köklü, bir inkilap yapmış olan Büyük Türk Milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek zaruriyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu nedenle, okuyup yazmak bilmeyen tek vatandaş bırakmamak; memleketinin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanı yetiştirmek; memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak; işte bu önemli ilkeleri en kısa zamanda sağlamak, Kültür Bakanlığının üzerine aldığı ağır zorunluluklardır.

    İşaret ettiğim ilkeleri, Türk Gençliğinin beyin yapısında ve Türk Milletinin bilincinde daima canlı bir halde tutmak, üniversitelerimize ve yüksekokullarımıza düşen başlıca görevdir..”

Sevgi ve saygı ile.
1 Şubat 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com