Yeni bir devrin tarihi başlıyordu…

Yeni bir devrin tarihi başlıyordu...

Yeni bir devrin tarihi başlıyordu…

Hulki CEVİZOĞLU

Hulki CEVİZOĞLU
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com.tr
Yeniçağ, 19 Mayıs 1919

İşgalcileri iknâ etmek için her yolu deneyen Vahidettin, Mustafa Kemal’in deyimi ile, “Yüzüncü derecedeki insanlarla” temastaydı. “Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin!” derken, artık padişahlığını kurtarmaktan vazgeçmiş, yaptıklarından pişman mı olmuştu?.. Aldatıldığını mı anlamıştı?.. Çünkü, Mustafa Kemal’in herkesin bildiği “resmî görevi”, Samsun ve çevresindeki azınlıkların ve özellikle Rumlar’ın, İtilâf Devletleri temsilcilerine yaptığı şikâyetleri incelemek ve onları rahat ettirmek için gerekli önlemleri almaktı. Yani, herkes Mustafa Kemal’e, “işgalcilere yardımcı olacak bir görev” verildiğini düşünüyordu. Müfettişlik görevinin özü buydu!.. Padişah, silahlı direnişe kesinlikle karşıydı..

Mustafa Kemal’in şaşkınlığı tedirginliğe dönüşmüştü. İki uç düşünce arasında bocalayan Mustafa Kemal, “bahislere girişmeyi tehlikeli buldu.” Daha sonraki gelişmeler Padişah’ın bu sözlerle neyi kastettiğini çok net biçimde gösterecekti. Mustafa Kemal, basit yanıtlar vererek, kararı sonraya bıraktı:

“Hakkımdaki teveccüh ve güvene arzı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.”

“Eminim.

“Merak buyurmayın efendimiz. Noktai nazarı şâhanenizi (yüksek görüşünüzü) anladım. İrade-i seniyeniz (ferman, padişah emri) olursa, hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım.

“Muvaffak ol!”

Padişah’ın huzurundan çıkan Mustafa Kemal, Vahidettin’in “noktai nazarı şâhanesinin” ne olduğunu çözmüştü. Daha sonra bir yakınına bunu şöyle anlatacaktı:

“Padişah demek istiyordu ki, hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek dayanağımız, İstanbul’a hâkim olanların siyâsetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkler’i takip edersem, Padişahın arzularını yerine getirmiş olacaktım.”

Adım adım işgal edilen Türkiye’nin hükümdârı, “devleti kurtarmak” olarak, “işgale direnmemeyi, işgalcilere hizmet etmeyi ve vatanı kurtarmak için silahlı direniş başlatacak Türkler’i engellemeyi” anlıyordu.

“Paşa, Paşa.. Devleti kurtarabilirsin” sözünün anlamı buydu.
Padişaha göre, Mustafa Kemal bunları yaparsa “muvaffak olacaktı!..”

Ulusal (Millî) direniş başlıyor.. 

Redd-i İlhak Milli Komitesi, İzmir’de organize ettiği büyük mitingin ardından, tüm yurtta halkı direnişe çağırıyordu. Tüm vilayet, sancak, kaza ve nahiyelere gönderilen telgraflar ile, bölgelerinde toplantılar düzenlenmesi, direniş ordusuna girmek için hazırlıklar yapılması istendi. Ulusal direniş başlıyordu. Hükümete, padişaha ve işgal notaları veren İngiliz Amiral Kaltrop’a protesto telgrafları yağıyordu. Anadolu halkı Mütareke hükümlerine, uluslararası  hukuka uymayan bu oldu-bitti işgale karşı, kanının son damlasına kadar savaşmaya ant içiyordu.

Zübeyde Hanım’a veda

Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne atanmayı başaran Mustafa Kemal Paşa, Akaretler’deki evinde annesine vedaya gitti. Annesinin elini öptü, kız kardeşi Makbule’nin hatırını sordu ve yer sofrasına bağdaş kurup oturdu. Ertesi gün Samsun’a hareket edeceğini annesine nasıl söyleyecekti?.. Bu heyecanla yediği yemekten zevk almıyor, annesini üzmemeyi düşünüyordu. Birdenbire söze başladı:

“Anne, ben yarın Anadolu’ya gidiyorum. Buraların hâli malûm değil. Selânik nasıl elden gittiyse, buralar da öyle olabilir. Ben, kurtarmaya çalışacağım. Ne elimden gelirse onu yapacağım. Fakat bu işte tehlike çoktur. Hesapta ölmek, gidip gelmemek vardır. Bana hakkını helâl et!.. Sen de bunları iyi dinle Makbuş (=Makbule). İşler fenaya dönerse, sakın buradan ayrılmayın. Bütün paranızı sarfedersiniz, paranız biterse halılarınızı, kıymetli eşyalarınızı satarsınız. Bir kere daha söylüyorum. Ne olursa olsun yola çıkmaya kalkmayacaksınız. Muvaffak olamazsam zaten sizi öldürürler, o zaman elbet, ben de ölmüş olurum.”

Bu sözler annesi ve kız kardeşi için “beklenmedik bir darbe” idi. Gerisini kız kardeşi Makbule (Atadan) anlatıyor:

“Onun sözlerini anne kız bir bardak zehir gibi yutmuştuk. Annem şiddetli bir kalp krizi ile sarsılmaya başlamıştı. Zavallı anacığıma nefes aldırmak için pencereleri açtık, kucağımızda onu sofaya çıkardık. Atatürk heyecan içinde söylediği sözlerin tesirini gidermek istermiş gibi annemi:

– Anne merak etme, bu kadar üzülme… Ben size en kötü ihtimali anlattım, muvaffak olmam ihtimali de kuvvetlidir. Tekrar buraya dönerim. Sizi yanıma aldırırım. Üzülme… diye teselli etmeye çalışıyordu.

Doktor Rasim Ferit (Talay) vaktinde yetişmemiş olsaydı, o akşam annem ölebilirdi. Sabaha kadar onunla uğraştık, şafak sökerken biraz rahatlar gibi oldu ve o zaman da ayrılık vakti geldi.”Sabahleyin, annesinin doktor denetiminde kendisine geldiğini gören Mustafa Kemal, tekrar anneciğinin elini öptü ve İngilizler’in denetimindeki Galata rıhtımına geldi;  kendisini bekleyen Bandırma Vapuru’na binerek kıyıdan açıkta beklemeye başladı.

Samsun’a giderken Bandırma

Vapuru aranan Mustafa Kemal: “Biz, ideali ve imanı götürüyoruz”

Paşaya eşlik edecek 18 kişilik “müfettişlik kadrosu” rıhtımdan sandallarla hareket ederek açıkta bekleyen vapura çıktı. Bandırma Vapuru Kız kulesi önüne geldiğinde İngilizler tarafından durduruldu ve bir binbaşı eşliğindeki işgalciler tarafından tepeden tırnağa arandı. Daha önce de, gemisinin Karadeniz’de batırılacağı istihbaratını alan Mustafa Kemal kuşkuya kapıldı. “Acaba bunlarla şehirdekiler arasında bir haberleşme mi vardı? Maksat kendisini tutuklamak ise, bütün bunlara gerek yoktu.” Sıkılıyordu. “Bir kararsızlık da olabilir” diye düşündü. Kaptana hızlanmasını söyledi. Kaptan (İsmail Hakkı Durusu) demir aldırmaya başladı. Vapur, düşman zırhlıları arasında ilerlemeye başlayınca Mustafa Kemal güvertede arkadaşlarına döndü ve

“Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silâh kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız madde! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silâh, ne cephane götürüyoruz; biz ideali ve imanı götürüyoruz!” dedi.

Bandırma Vapuru’ndaki genç subaylardan Kurmay Binbaşı Hüsrev’e (Gerede) göre ise Mustafa Kemal, “Budala herifler bizim silah-cephâne değil, kafa götürdüğümüzü bilmiyorlar mı?” dedi.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Samsun’a götürecek Bandırma’yı Karadeniz’de şiddetli bir fırtına bekliyordu.. 27 yıllık kaptan “Ne aksi, bu denizi pek iyi tanımam. Pusulamız da biraz bozuk” diyordu. Mustafa Kemal kaptan yerinde idi. Subaylar ve askerler dışarı çıktılar, gemi hareket etti. Millî direnişin lideri, geminin kaptanına tehlikeleri anlattı ve emir verdi:

“Düşman devletlerinin herhangi bir aracının zararlı girişimine uğramamak için sahile yakın bir rota tutunuz! Eğer kesin tehlike görürseniz gemiyi karaya, en yakın sahile oturtunuz!”

Ufukta düşman gemisi görüldüğü zaman, Bandırma gemisi karaya oturtulacak ve Mustafa Kemal ile arkadaşları Anadolu’ya çıkacaktı. Anadolu toprağına ayak bastılar mı, artık ebedî esenliğe kavuşmuş olacaklardı.

Gemide 3.Kolordu Komutanı Albay Refet (General Refet Bele) de vardı. Kafileye son dakikada katılmıştı. İstanbul’dan çıkış vizesi yoktu. Atlarını yükleme bahanesiyle Bandırma’ya girmişti. Gemide rütbe işaretlerini çıkarmış, atlarının yanına gizlenmişti. Gemi Boğaz’dan çıkıncaya kadar bu durumda kalacaktı.

19 Mayıs: Yeni Bir Ergenekon..

İstanbul’da Fatih Camii’nin önünde 80 bini aşkın insan İzmir’in işgalini protesto mitingi yaptığı saatlerde Mustafa Kemal Samsun’a çıktı. “Son yüzyıl Türkler’i için yeni bir Ergenekon’un kapısı açılıyor ve yeni bir devrin tarihi başlıyordu.”

Dokuzuncu Ordu Kıt’aları Müfettişi Paşa’nın görevi, hem askerî hem de mülkî idi. Görevleri arasında bölgede asayişin sağlanması ve dağınık silah ve cephanenin belirlenen depolarda emniyet altına alınması da vardı. General Kâzım Karabekir komutanlığındaki 15. Kolordu’ya bağlı 4 tümen ile 3. Kolordu’ya bağlı 2 tümen Mustafa Kemal’in emrine verildi.

İstanbul’daki mitingde Konuşmaların yapıldığı kürsüye, siyah zemin üzerine beyaz ay-yıldızlı bayrak asılmıştı. Delikanlılar kollarına siyah protesto kurdelaları bağlamış, genç kızlar ise üzerinde “İzmir kalbimizdir” yazılı siyah rozetler takmışlardı. Bugüne kadar alışılmadık biçimde ilk kez kadınlar da, erkeklerle birlikte aynı meydanda toplanmıştı. Miting sonunda padişaha sunulmak üzere bir çağrı metni kabul edildi. Halk, ülke üzerine çöken karanlık bulutun dağılmasını istiyor, ama bunu kimin gerçekleştireceğini henüz bilmiyordu. O yüzden şimdilik tek adres gibi gözüken padişaha çağrıda bulunuyordu. Ulus işgale karşı uyanmış ama henüz padişahın yaptıklarına karşı uyanmamıştı.

Bu karanlık bulutu dağıtacak kişi ise, çalışmalarına Samsun’da başlamıştı!..

YARIN: “Ya istiklâl ya ölüm!.”

GENELKURMAY BAŞKANI ORGENERAL HULUSİ AKAR’IN CUMHURİYET BAYRAMI MESAJI

SAYIN GENELKURMAY BAŞKANI ORGENERAL HULUSİ AKAR’IN CUMHURİYET BAYRAMI MESAJI (29 EKİM 2016)

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Bugün, asil Türk milletinin, 93 yıl önce, Ebedî Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde, “Ya istiklal ya ölüm!” parolasıyla başlattığı “Kurtuluş Savaşı”nın, destansı fedakârlık ve kahramanlıklar sergilenerek, emsali görülmemiş bir zaferle sonuçlandığı ve bu şanlı zafer neticesinde de milletin karakterine en uygun yönetim biçimi olan Cumhuriyet’e ulaştığımız günün yıl dönümüdür.

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!

Asil Türk milletinin kendine olan özgüvenini ve güçlü yarınlara ulaşma iradesini yansıtan Cumhuriyet; uygarlık yolunda ilerlemenin kaynağını teşkil etmiştir. Çatısı altında toplananları, her türlü tehditten koruyan Cumhuriyet, ulusal birlik ve beraberliğin en büyük güvencesi ve Aziz Türk milletini, muasır medeniyet seviyesine ulaştıracak adımların en önemlisi olmuştur.

Kendisine esaret gömleği biçenlere rağmen milletimizin dünya milletleri arasında hak ettiği saygın yeri alması, gerek iç gerek dış düşmanlarımız için tarihi bir ders olmuştur. Hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, önünde uzanan aydınlık yolda emin adımlarla ilerleyerek ve benimsediği evrensel ilkeleri muhafaza ederek, yüksek değerleri ve hedefleri doğrultusunda uygar dünyanın onurlu ve seçkin bir üyesi olmayı dün ve bugün olduğu gibi yarın da sürdürecektir.

Milletin hayatı, ülkenin istiklali ve vatanın bölünmezliği tehlikeye düştüğünde; TSK, milletimizin çelikleşmiş iradesinin bir göstergesi olmuş ve bütün halkımızla birlikte, ordu-millet gerçeğini tüm dünyaya göstermiştir. Ordumuz, her türlü dış etkiden uzak “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine ve yasalara sımsıkı sarılarak, hain emellerin karşına aşılmaz bir kale olup dikilmiştir. Bu dik duruşun en canlı örneği, 15 Temmuz’da görülmüştür. Milletine ihanet etmekle kalmayıp birtakım odaklara uşaklık etmeyi planlayan hainler; tarihte görülmemiş bir alçaklıkla tüm kutsallarımıza saldırmaya kalkışmışlar ancak TSK’nın kahir ekseriyeti ile milletimizin fedakâr ve onurlu duruşu karşısında hüsrana uğratılmışlardır.

Köklü tarihimizin her döneminde görüldüğü üzere, Samsun’da ateşlenen özgürlük meşalesinin, adım adım Cumhuriyet güneşine dönüşmesinde Millî Ordumuz vazifesini layıkıyla yerine getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve onun temel değerlerinin korunması ve yaşatılması uğrunda Ordumuzun her mensubu, birer cumhuriyet muhafızı olarak devletimizin ve sinesinden çıktığı milletimizin emrinde ve daima görevinin başında olmaya devam edecektir. Ülkenin huzur ve güvenliğini hedef alan her türlü terör ve tehditle ortak amaç uğrunda; sivil-asker demeden jandarma, polis ve korucularımızla omuz omuza; büyük bir uyum ve koordinasyon içinde mücadele ediyoruz.

Yurt içinde ve yurt dışında yürüttüğümüz Terörle Mücadele, Fırat Kalkanı Harekâtı ve diğer faaliyetlerimiz icra ve destek şeklinde, son terörist etkisiz hale getirilinceye kadar devam edecektir. Bu harekâtlar, bir tek masum insanın kılına dahi zarar vermeden ve hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan sürdürülmektedir. Ülkemizin güvenliği ve millî namusumuz olan sınırlarımızın korunması için uluslararası hukuktan aldığımız meşru müdafaa hakkımıza dayalı olarak, tehdit ve tehlike sınır ötesinde bertaraf edilmektedir.

Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle; milletimizin özgür, müreffeh ve onurlu bir toplum olarak birlik ve bütünlük içinde yaşayıp her alanda ilerlemesinin teminatı olan Cumhuriyeti, büyük zorluk ve fedakârlıklara katlanarak kuran ve bizlere emanet eden Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve İstiklal Savaşı’nın kahraman komutanlarını; özveri ve kararlılıkla sürdürmekte olduğumuz Terörle Mücadele Harekâtı’nda, 15 Temmuzda ve sınır ötesi faaliyetlerde şehitlik mertebesine ulaşan silah arkadaşlarımız, Jandarma mensuplarımız, polislerimiz ve korucularımız başta olmak üzere kanlarını, canlarını bayraklaşan vatan topraklarına feda eden bütün aziz şehitlerimizi rahmet ve saygıyla, kahraman gazilerimizi minnet ve şükranla anıyorum.

Aynı zamanda şehit ve gazilerimizin kıymetli aile bireylerinin, hayatta olan kahraman gazilerimizin, Silahlı Kuvvetlerimizin fedakâr mensuplarının ve değerli aile bireylerinin, emekli mensuplarımızın, köy korucularımızın ve yüce milletimizin Cumhuriyet Bayramı’nı en içten dileklerimle kutluyor; kendilerine sağlık, mutluluk, huzur ve başarı dolu günler diliyorum.

  Hulusi AKAR
  Orgeneral
  Genelkurmay Başkanı

Şu son Yönetmelik değişikliği ile Garnizon Komutanlarının resmi törenlerde devlet protokol listesinden çıkarılması sabırları zorlayan, adeta tahrik eden bir idari düzenlemedir. Derhal geri alınmalıdır. Dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinde resmi bayramlarda Ordu – Halk ve ülke yöneticileri 3’lüsü birliktelik ve güç görünümü verirler iç ve dış kamuoyuna.. AKP’nin bu korkusu, akıldışılığı, kompleksi… niyedir??

Kimler yönlendiriyor AKP iktidarını??

El insaf artık! Efendiler bu saçmalığa hemen son veriniz ve yarın, 29 Ekim 2016 günü Atatürk anıtlarına çelenk sunumu ve saygı duruşunda Garnizon komutanlarımız hak ettikleri yerde, Vali – Kaymakamın hemen sağında yerlerini alsınlar.. Halkın temsilcisi Belediye başkanı da öbür yanda.

Devlet, Yurttaş ve Ordu birlikteliği.. ne güzel.. Bundan yararlanalım ve koruyalım..

Tüm uygar – gelişmiş ülkelerde ulusal bayramlarda törenler bu 3’lü ile olur.. Google’de küçük bir görsel araştırması yeterli olacaktır. Bunu da AKP yetkililerine anımsatmak isteriz.

En büyük bayramımız bir kez daha kutlu ve mutlu olsun!

Büyük ATATÜRK‘e, kahraman dava ve silah arkadaşlarına, tüm şehit ve gazilerimize ödenemez borcumuzun ilk adımı, CUMHURİYETİMİZİ SONSUZA DEK YAŞATMAKTIR!

Başı dik ve onurlu olarak, tam bağımsız ve 1. sınıf bir demokrasi olarak, halkını erinç (huzur) ve gönence (refaha) eriştirerek, temel insan hak ve özgürlüklerini tam olarak yaşama geçiren, dünya bilim-sanat-kültürüne özgün katkılar veren, anti-emperyalist, mazlum bir örnek ülke ve halk olarak.

Her şeye ve tüm iç – dış engellere karşın biz Mustafa Kemal’in çocukları başaracağız!

En büyük bayramımız kutlu ve mutlu olsun! 
YAŞASIN ATATÜRK – TÜRKİYE CUMHURİYETİMİZ!

Sevgi ve saygı ile.
28 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Sivas Kongresi, Tıbbiyeli Hikmet ve 9 Eylül 1922


Sivas Kongresi ve Tıbbiyeli Hikmet ve 9 Eylül 1922

Dostlar,

Sayın Servet Camgöz’den çok değerli bir ileti aldık.. Aşağıda aktarıyoruz.
Ama öncesinde birkaç sözümüz var :

Tıbbiyeli Hikmet ile övünüyoruz ve o geleneği yaşatmaya çabalıyoruz..

Türkiye’nin “Tam bağımsızlık” dışında bir dış politika seçeneği yoktur.
Mustafa Kemal Paşa konuşmalarında gırtlağını yırtarcasına “İstiklal-i tamme!”
diye haykırmıştır.

1925-37 arasında 12 yıl kesintisiz Atatürk’ün Dışişleri Bakanlığını yapan bir başka tıbbiyeli Dr. Tevfik Rüştü Aras‘ın ünlü ve işleyen – başarılı olan ilkesini hiç akıldan çıkarmamak gerekir :

  • “Bizim dış politikamız basit ve doğrudur.
    Herkesle dostluk kurmak isteriz.
    Fakat hiç kimseyle ittifak kurmayız..”

Bu politika ilkesi günümüzde de geçerlidir. Uluslararası İlişkiler profesörü Davutoğlu, 2009-14 arasında Türk Dışişleri politikasında tam bir batağa sürüklemiştir ülkemizi.
“Stratejik Derinlik” kitabının karmaşık aktarma kuramları, ne yazık ki Ortadoğu cehenneminde “Stratejik Dehlizlere” dönüşmüş ve Türkiye yalnızlaştırılmıştır.
Başta NATO –  AB ve öbür çokuluslu yapılar tarafından tek yanlı olarak acımasızca ve onur kırıcı biçimde kullanılmaktadır. Obama, Ukrayna için Türkiye’den asker isterken, başımıza bela ettikleri PKK ve IŞİD gibi taşeron bölücü – kanlı örgütlerle
yüz yüze bırakmıştır.

Dış politikada başarılı olmak için, Doç. Dr. Hüner Tuncer‘in belgesel olarak kaleme aldığı “ATATÜRK’ün DIŞ POLİTİKASI” adlı yapıtın ivedilikle okunmasını dileriz..
Başta 62. hükümetin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından..

Sivas Kongresi’nin kahramanlarına selam olsun…

Bir de, unutulmasın; 30 Ağustos 1922 günün Başkumandanlık Meydan Savaşı’nın kazanılması ve Yunan mevzilerinin çökertilmesi ile savaş bitmemişti..

Başkumandan Mareşal Mustafa Kemal Paşa,
“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, İLERİ!” komutu vermişti ve Mehmetçik yalın ayak, seller gibi akarak Yunan birliklerini Ege’de, İzmir’de denize dökmüştü.. Afyon ovasından İzmir’e dek yaklaşık 330 km yolu büyük ölçüde yalın ayak katetmişti!..
Fahrettin Altay Paşa‘nın sınırlı süvari birlikleri dışında..

Bu muazzam süpürme operasyonu, 92 yıl önce bugünlerde sürmekteydi..

Bu kahramanların emekleri önünde, kan ve canları önünde yerlere dek eğiliyoruz..

Mustafa Kemal Paşa tüm savaşı 8 Eylül 1922’de tamamlamayı öngörmüş ama
1 günlük bir gecikme ile İzmir 9 Eylül’de düşman işgalinden kurtarılabilmiştir..

15 Mayıs 1919… 9 Eylül 1922.. 3 yıl 3 ay ve 25 gün sonra..

Mustafa Kemal Paşa‘nın 4 kim 1922’de TBMM’de yaptığı konuşmadan :

  • “Milletin yazgısını doğrudan doğruya üstlenerek yeis yerine ümit, perişanlık yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin, civanmert ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı,
    bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu coşkuyla dolu olarak pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve istiklâl fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum”
    (Büyük Zafer Hakkında 4 Ekim 1922’de TBMM’de yaptığı konuşma, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, 1997; 265).

Dikkat edilirse Atatürk elde edilen sonucu Meclise, kurmay heyetine, neferinden genelkurmay başkanına dek Türk Ordusuna ve her türlü özveriye katlanan Türk milletine mal etmektedir. Burada kişiliğine çıkarılan pay yalnızca görevini yapmış olmaktan duyulan mutluluktur. Karşıtıyla, yandaşıyla, cephede savaşanıyla, geri planda eleştireniyle Türk Milletini bir bütün olarak kendi ekibi olarak gören bir anlayış görüyoruz. Atatürk, yaptıklarını milletinin beklentilerini karşılamak olarak gören
bir millet adamıdır. Benliğini yok etmiştir..

Şimdi Tıbbiyeli Hikmet‘in aşağıdaki öyküsüne dönelim…

Sevgi ve saygıyla.
6.9.2014, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=====================================

Servet CAMGÖZ

Balıkesirliler Derneği / ANKARA
scamgoz@hotmail.com
Tibbiyeli_HikmetCumhuriyet tarihimizde önemli noktalardan olan Sivas Kongresinin toplanmasının 95. yılını kutluyoruz.

İşgalci devletler tarafından saldırıya uğramış, kukla padişah (AS: Vahdettin) tarafından ordusu dağıtılmış, paylaşılmaya çalışılan Anadolu’da, bağımsızlık düşüncesi ile 19 Mayıs 1919’da Samsun’da ulusal ateşi yakan
Ulu önder Mustafa Kemal,
23 Temmuz 1919’da düzenlenen Erzurum Kongresi‘nin ardından Sivas’ta daha geniş katılımlı bir kongre düzenlenmesini uygun görür. Katılımcılar arasında gençlerin de bulunmasını ister ve “Gençlerin de görüşlerini de alalım” diyerek gençlere de

çağrı yaptırır.

Askeri Tıp Okulunun öğrencileri de (o zaman yalnızca İstanbul’da Tıp Okulu bulunduğundan) Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa tarafından vatanın işgalini önlemek
için bir Kongrenin toplanacağını öğrenince, Sivas Kongresi’ne 3 temsilci göndermek için aralarında çalışmaya başlarlar.

Üçüncü sınıf öğrencisi Hikmet Bey ve Yusuf Bey (Balkan) delege seçilir ve
yeterli paraları olmadığı için aralarında para toplarlar. Ancak toplanabilen 9,5 lira yalnızca bir kişinin Sivas’a gidebilmesine yetecektir. Bunun üzerine Tıp Öğrencisi Hikmet Bey, aralarında aldıkları kararla Sivas Kongresine öğrencileri temsil etmesi için  seçilir.

4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi toplanır

Genel bir değerlendirme, ülkenin içinde bulunduğu durum ve neler yapılabileceği tartışılırken devletin başsız, ordusuz, silahsız oluşu kimilerinde olağan çekincler hatta belirsizlik oluşturmakta, işgal devletlerinin güçlü orduları ve silah güçleri karşılaştırıldığında bu karamsarlık artabilmekte, hatta “Manda” (AS: Mandater yönetim) denilen başka bir ülkenin egemenliğini kabul etme yolu bile seçenek olarak konuşulmaktadır.

İşte bu kongrede öğrenciler temsilcisi olarak katılan genç Tıbbiyeli öğrenci
Hikmet bey, ABD veya İngiltere’nin Manda veya himayesi konusu telaffuz edildiğinde
çok şaşırmış ve çok sert bir tepki göstermiştir. (Kimi kaynaklara göre İlk gün
ilk oturumlar sırasında, kimi kaynaklara göre 2. gün) Mustafa Kemal‘in de bulunduğu
bir toplantıda, yüksek sesle, tarihe geçecek aşağıdaki görüşleri ifade etmiştir :

  • “Beyler;
    Delegesi bulunduğum Türk gençliği beni buraya bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemeyiz.
    Eğer manda fikrini kabul edecek olanlar varsa bunları şiddetle reddeder
    ve kınarız. Eğer Manda fikrini kabul ederseniz sizleri hain ilan ederiz.” 

Heyecanla konuşmasını tamamlamış ve ardından Mustafa Kemal’e dönerek
aynı coşku ve kararlılıkla:

“Paşam siz de Manda fikrini kabul ederseniz, sizi de reddederiz. Mustafa Kemal’i 
vatan kurtarıcısı olarak değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz.” 

demiştir.

Kongreye katılanların bu kararlı itiraz karşısında şaşkın ve Mustafa Kemal’in tepkisini
merak ettiği ortamda Mustafa Kemal Paşa Tıbbiyeli gencin onurlu duruşunu
çok beğenir, mutlu olmuştur (kimi kaynaklarda alnından öperek) ve hemen
o ünlü yanıtı verir :

  • “ Evlat içiniz rahat olsun. Biz azınlıkta kalsak bile mandayı kabul etmeyeceğiz. Manda da yok, himaye de yok. Parolamız tektir ve değişmez : Ya istiklal ya ölüm!..” 
    der. (Kimi kaynaklarda) temsilcilere dönerek;

    “Beyler gördünüz mü? Muhtaç olunan kudret, gençliğin asil kanında zaten mevcut.” deyip, sonra Tıbbiyeli Hikmet‘i alnından öper ve
     
  • Gençler, vatanın bütün umut ve geleceği size, genç kuşakların anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.” der.

Kongrede söylenen bu sözler, daha sonra Ulu Önderin Büyük Söylev’inin sonunda
1927 Ekim’inde,

“… Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur. “
olarak tüm gençliğe yol gösterici olmuştur.

İşte O Hikmet bey, 1901 yılında Balıkesir’in Giresun (Kerasus), sonraki adıyla Savaştepe bucağında doğmuştur. Posta-Telgraf memurlarından Hakkı Bey’in oğludur. Hikmet Bey, İstanbul’da 1919’da İstanbul Askeri Tıp Okulu’nda okumaktadır.

Sivas Kongresi’nin delegesi Hikmet Bey, Askeri-sivil bütün öğrenciler, gençler adına Sivas Kongresine katılan Tıp Öğrencisi Hikmet Bey, ülkesini seven bir Türk gencinin nasıl olması gerektiğini göstermiş, sorumluluk bilinci konusunda örnek olmuştur.

O günün koşullarında kaynak ve dökümlerin çok zayıf olduğu o döneme ilişkin çok bilgi ve belge olmamakla birlikte, eldeki çeşitli kaynaklarda çok etkili bilgiler göze çarpmaktadır. Yıllar sonra Mustafa Kemal Paşa yakınındakilere ve Meclis İdarecilerine;

Bize Sivas Kongresi’nde çok güzel yol gösteren Tıbbiyeli genç vardı, O’nu bulun, Mebus yapalım, vatana hizmet eder..” der. Ancak yeterince yapılmayan araştırmalarda
(kimi kayıtlarda) “O Giresun’lu, Giresun vekillikleri dolu” denir. Oysa O, Giresun
(ya da Kiresun), Karadeniz’deki değil, Balıkesir’in ilçesi (o zaman bucağı) Giresun’dur. Konu daha sonra Mustafa Kemal‘e ulaşınca “2 tane Giresun olmaz, burası savaşın yapıldığı tepe, adı Savaştepe olsun..” der ve M. Kemal Atatürk’ün takdir
ve teklifleri ile 10 Ekim 1934’te TBMM’de adı “Savaştepe” olarak değiştirilir.

Bir başka kaynakta M. Kemal’in talimatı üzerine mebus yapılmak üzere araştırıldığı , ancak bulunamayınca “ölmüş” dendiği, Mustafa Kemal‘in çok üzüldüğü ancak
o sırada Anadolu’da askeri hastanede (kimi kayıtlarda Yalova’da) Albay rütbesi ile başhekimlik görevinde bulunduğu belirtilmektedir. (Mazhar Müfit KANSU).

Bir başka kaynakta değişik  dönemde Mustafa Kemal‘in milletvekilliği önerisi gönderdiği, bu öneri üzerine “Paşamın ellerinden öperim” deyip “Kendisine söyleyin, burada ülkeme daha yararlı oluyorum.” dediği yazılıdır. Bu yanıt kendisine aktarıldığı zaman Mustafa Kemal’in gururla ve keyifle gülümseyerek “Ben o değerli çocuktan böyle bir cevap bekliyordum.” dediği de aktarılmaktadır.

(Toktamış ATEŞ, Cumhuriyet 4 Eylül 1999) .

Mustafa Kemal’e bir toplantıda Söylev‘in sonundaki o ünlü sözüne göndermeyle
Koca ülkeyi gençlere nasıl emanet  ettiniz Paşam?” diye sorulur.

M. Kemal bu soruya çok güzel bir yanıt verir :

”Ben  Milli Mücadele’ye çıktığımda ordunun da halini gördüm, saltanatın da.

Bir de  bağımsızlık ışığı gözünden parlayan  Dr. Hikmet’i “  der.
Cumhuriyetin ilanından  sonra ” BORAN ” soyadını alır. Öğrenciliğinde ve Cumhuriyetin
ilanından  sonra tatillerde  Savaştepe’ye sık sık geldiği, kaldığı  bilinmektedir.

Mütevazi kişiliği ile ön plana çıkmayı istemediği, fedakarca çalıştığı, Atatürk’ü
çok sevdiği halde yurt gezilerinde yakın illere geleceğini öğrenince izine ayrıldığı,
yanına yaklaşmak  yerine görünmeden
uzaktan dinlemeyi, izlemeyi tercih ettiği bilinmektedir.
Erken denecek yaşta,  46 yaşında veremden ölür. Ölümüne neden olan Verem hastalığına
da  Tabip Yarbay olarak Sarıkamış’ta görevliyken soğuk ve kara rağmen özverili çalışması,
karda mahsur kalan  askerlere ulaşmaya çalışırken ciğerlerini üşütmesi nedeniyle
yakalandığı belirtilmektedir.
1945 yılında vefat eden Hikmet BORAN’ın mezarı Karacaahmet Şehitliğindedir.

Oğlu bu yıl kaybettiğimiz ünlü  sanatçı, sunucu Orhan BORAN , torunu da Beyin

ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op.Dr. Burak Orhan BORAN’dır.
Vatan ve bağımsızlık sevdalısı Hikmet Bey’in  Sivas Kongresi’ndeki bağımsızlık 
haykırışının günümüz ülke gençlerine örnek

olması ,  gençlerin  yaşadıkları ülke ve dünya gerçeklerinden kopuk, gelişmelere

ilgisiz  olmak yerine sorumluluk bilinci  ve vatan sevgisi ile yetişmeleri konusunda
fikir vermesi nedeniyle Savaştepe ‘de
artık bir Tıbbiyeli Hikmet anıtı  dikilmelidir.

Bu genç Tıbbiyeli ruhu hep örnek olmalı, yol göstermeli, her koşul ve durumda ,
kötü işgaller dahi olsa  Vatanın bağımsızlığı için mücadele edilmesi gerektiğini ,
bu ülkenin böyle kazanıldığını hatırlatmalıdır.

  1. yılında başta kurtarıcımız Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, Sivas Kongresine

katılıp, bağımsızlık kararı alanları ve Tıbbiyeli Hikmet’i şükran ve rahmetle anıyor,

saygılarımı sunuyorum.

Servet CAMGÖZ
Balıkesirliler Derneği / ANKARA
scamgoz@hotmail.com

 

 

Prof. Dr. Çağatay GÜLER : GENÇLER


Dostlar
,

Hacettepe Tıp Fakültesi’nden uzmanlık eğitimi (ihtisas) arkadaşımız sevgili
Çağatay Güler‘in, “GENÇLER” başlıklı yazısı 2 Nisan 2014’te Cumhuriyet‘te
2. sayfada yayımlanmıştı. O gün bu yazıyı Cumhuriyet’in web sayfasından
ücreti karşılığında indirerek sitemizde yayımlamıştık. Ancak pdf olarak..
Daha sonra sevgili Çağatay hoca bizim Anabilim Dalımıza ziyarete geldiğinde
yazısını rica ettik ve sağolsun e-ileti ekinde gönderdi. Bu yazıyı 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı‘mızın 95. yılında bir kez daha paylaşmayı
uygun buluyoruz..

Evet… 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı‘mız
bir kez daha, -çooook buruk da olsa- kutlu ve mutlu olsun!..

Cumhuriyetimizin her yaştan gençlerin gönlünde emin bulunduğuna biz de inanmaktayız.

GaziMustafa Kemal Paşa‘nın aydınlık Cumhuriyet anlayışının ilkeleri günümüzde de etkin olabilseydi, ülkemiz gençlerine en yüksek derecede değer veriyor olacaktık ve SOMA faciası gibi belki de yüzyılın kırımı yaşanmayacaktı.

Onlar ki; 1. BMM’de, Ankara – Ulus’ta küçücük bir binada kahramanlık destanları yazıyorlardı..

Bir yandan görülmemiş bir azim ve kararlılıkla 7 düvelin işgaliyle boğuşuyor,
sıcak savaşlarda emperyalist ordularıyla çoook kanlı bağımsızlık savaşları veriyorlardı; bir yandan da lanetli Osmanlı Saltanatının son halkası Padişah – 6. Vahdettin’in utanç verici ihanetleriyle.. Boyunlarında idam fermanıyla..

İşte bu kahramnalar, 1921’de, Zonguldak taş kömürü çalışanlarının (o zaman AMELE deniyordu) hak ve hukuku için 151 Sayılı AMELE BİRLİĞİ Yasası‘nı çıkarmışlardı!
Şanı batası Osmanlı, bu çok ağır koşullarda çalışan emekçiler için hiçbir mevzuat düzenlemesi yapmamış, yapamamıştı.. 1865’te hazırlanan Dilaver Paşa Nizamnamesi de yürürlüğe konamamış, kadük olmuştu..

Oysa Mustafa Kemal Paşa ve silah – dava arkadaşları 1. BMM’de kan ve barut; ihanet
ve yoksulluk içinde kıvranırken, ülkenin mazlum ve mağdur maden işçilerini bile
ihmal etmemiş ve o kıyamette, o ölüm – kalım savaşı ortamında
AMELE BİRLİĞİ YASASI çıkarmışlardı..

Aşk olsun onlara…

  • Yüzyılın faciası SOMA kurbanlarının kahredici utancını;
    sorumlularının yüzüne boş bir eldiven gibi çarpıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
19 Mayıs 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

GENÇLER

Prof. Dr. Çağatay GÜLER
Hacettepe Üniv. Tıp Fak.

Cagatay_Guler_portresi

 

Gençliğe sonuna dek sarsılmaz bir güven besleyen,
bu güvenini en açık ve kesin bir biçimde dile getiren
tek önder Atatürk’tür.

 

 

Daha 24 Mayıs 1918’de Ruşen Eşref ‘e imzalayıp verdiği fotoğrafa

  • “Her şeye rağmen muhakkak bir aydınlığa doğru yürümekteyiz.
    Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkında sonsuz sevgim değil; bu günün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir.”

    diye yazması bu güvenin ne kadar sağlam ve köklü olduğunu gösterir.

  • “Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor.
    Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkamda olmayacak.”
    diyen O’dur.
    O kadar güvenir ki gençliğe, daha 1919’da
  • “Biz her şeyi gençliğe bırakacağız… Geleceğin ümidi, ışıklı çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir.” demektedir.Bir başka konuşmasında bir gerekçesini açıklamıştı;
  • “Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor.
    Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkamda olmayacak.”

Manda fikrine şiddetle karşı çıkan Askeri Tıp Okulu Öğrencisinin
(AS : Sivas Kongresinde Tıbbiyeli Hikmet!)  

  • “Olacak iş değil ya, manda fikrini Mustafa Kemal kabul edecek olsa, tıbbiyeliler onu da reddedeceklerdir!”
    dediğinde heyecanlanan Mustafa Kemal coşkuyla haykırır:
  • “Evlat, müsterih ol, gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Azınlıkta kalsak da mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya İstiklal, ya Ölüm!...”

Sözlerini şöyle tamamlar:

  • “Vatanın bütün ümidi ve geleceği size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.”

Büyük zaferin 2. yıldönümünde savaş alanında (AS: 30 Ağustos 1924, Dumlupınar’da) yaptığı konuşmayı şöyle tamamlamıştı:

  • “Son sözlerimi özellikle memleketimizin gençliğine yöneltmek istiyorum: 
    Gençler! 
    Cesaretinizi arttıran ve sürdüren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz
    terbiye ve irfanla insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. 

    Ey yükselen yeni nesil… Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk.
    Onu yücelterek yaşatacak olan sizsiniz.”

Bu emanetin sahipleriyle ilgili olarak yapılması gerekenleri şöyle özetlemişti:

  • “Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik mevkiine konduğu vakit Türk milleti yükselecektir.”

Gerekeni yaptık mı?

Nietzche “Gençleri yozlaştırmanın en emin yolu, onları kendileri gibi düşünenlere kendilerinden farklı düşünenlerden daha fazla saygı gösterecek biçimde eğitmektir.” demişti ya! Bu sözleri neredeyse eğitim ilkesine dönüştürme çabalarını çok gördük. Nurullah Ataç, Günce’sinde ne yapılmak istendiğini gözler önüne serer:

“Gençlere yol gösterelim ki işleri kolaylaşsın, varacakları yere daha çabuk varsınlar… Öyle mi sanırsınız? Unutmayın ki yol göstereyim derken çoğu,
araştırma güçlerini yitirtiriz, onlara yardım edeceğiz diye alıklaştırırız.
Bunun içindir ki severim dik başlı gençleri, öğüt dinlememelerini,
kendi kendilerine aramalarını isterim.”
diye yazar.

Gençliği yozlaştırmak, çıkarcı sürüler haline getirmek isteyenler başaramamıştır, başaramayacaklardır.

Atatürk, Büyük Nutuk‘un sonunda “Gençliğe Hitabe”yi okumadan önce şu girişi yapmıştı:

  • “Bugün ulaşmış olduğumuz sonuç, yüzyıllardan beri çekilen milli felaketlerden alınan derslerin ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.”

Bugün de

“… Sizin gibi gençlere sahip oldukça, bu vatan ve milletin, şimdiye kadar elde etmeyi başardığı zaferlerin üstüne çok daha büyük zaferler koyabileceğine
şüphe etmiyorum.”
diye seslendiğini duyuyorum.

Sözünü ettiği zafer bilim, kültür ve uygarlık zaferidir.
(Cumhuriyet, 2.4.14)

Yengilerinin Yıldönümünde İsmet İnönü’yü Anmak


Dostlar
,

Bilindiği gibi, 6-11 Ocak / 23 Mart-1 Nisan süreci; 92 yıl önce 1921’de, İnönü’de kazanılan 1. ve 2. İnönü savaşlarının kazanıldığı bir süreçtir.

Ya istiklal ya ölüm!” parolasıyla başlatılan “Bağımsızlık (İstiklal) Savaşı”mızın en zorlu döneminde, birleşik düşmanın Ankara’ya yürümesini önleyerek,
yakın tarihimize iki görkemli yenginin (zaferin) kaydedilmesini sağlayan
ulusal kahraman sevgin (aziz) İsmet İnönü’nün anısına unutmamalıyız..

Sayın Doç. Dr. Necati Ulunay Ucuzsatar, eksik olmasın bu görevi yaptı ve 22.1.13 günü Cumhuriyet’in 2. sayfasında aşağıdaki önemli makaleyi yazdı.

Büyük Atatürk ve can yoldaşi sevgin (aziz) İsmet İnönü‘ye,
ulusal kurtuluş savaşımıza emek veren, kan ve can veren tüm yurtseverleri, şehitlerimizi ölçsüz bir şükran ve saygı ile anıyoruz.

İnönü ile

Sevgi ve saygı ile.
27.1.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=======================================

Yengilerinin Yıldönümünde İsmet İnönü’yü Anmak

Cumhuriyet, 22.1.13

  • Böyle umutsuz, korkunç ve kritik bir zamanda sayı ve silahça çok üstün bir düşmanla girişilen savaşta, soyadının Atatürk tarafından İnönü konulmasını sağlayan iki zaferiyle Albay İsmet, Mustafa Kemal Paşa’nın söylemiyle
    “vatanın makus talihini (ters alınyazısını) yenen” ilk Türk komutanı oldu.

Doç. Dr. Necati Ulunay Ucuzsatar

Bilindiği gibi, içinde bulunduğumuz 6-11 Ocak / 23 Mart-1 Nisan süreci; 1921 yılında, İnönü’de kazanılan Birinci ve İkinci İnönü savaşlarının kazanıldığı bir süreçtir. Bu yazıyı, “Ya istiklal ya ölüm!” parolasıyla başlatılan “Bağımsızlık (İstiklal) Savaşı”mızın en kritik zamanında, düşmanın Ankara’ya yürümesini önleyerek, yakın tarihimize iki görkemli yenginin (zaferin) kaydedilmesini sağlayan ulusal kahramanımız ve atamız merhum İsmet İnönü’nün anısına ithaf ediyorum.

Şevket Süreyya Aydemir, İsmet İnönü’yü Ulusal Savaşım’ın (Milli Mücadele’nin-1918-1923) “İkinci Adam”ı olarak ölümsüzleştirdi. Bernard Shaw, “Birinci adam güneşi, ikinci adam gölgeyi sever.” demişti. Shaw’ın bu söylemi Atatürk ve İnönü için değildi. Ancak, dünya tarihinin adı geçen iki büyük adamı, Türk ulusunun
en dehşetengiz ve acılı dönemlerinden olan Balkan (1911-1913), Birinci Dünya
(1914-1918) ve Türk Bağımsızlık (İstiklal, 1919-1922) savaşlarını birlikte yaşadılar.

İsmet Paşa, ulusumuzun can çekiştiği böyle bir dönemde yurdun kurtarılması ve
tam bağımsızlığı yolunda gerçekten her zaman Mustafa Kemal’in yanında ve O’nun desteğinde, bizlere bugün de örnek olacak bir sadakat ve bağlılıkla hizmette bulundu.

H. Edip Adıvar’ın “Türk’ün Ateşle İmtihanı” adlı yapıtında ortaya koyduğu gibi, özellikle 1. Dünya ve Bağımsızlık savaşları sırasında, vatanın içinde bulunduğu tablo karanlık bir tabloydu. O günler kara günlerdi. Çökmek üzere olan en son Türk imparatorluğunda yüz binlerce Türk çocuğu; amacı akıl ve mantığa, bilim ve tekniğe dayandırılmamış sınırsız bir serüven için Kafkasya’da, Galiçya’da, Balkanlar’da Romanya’da, Makedonya’da, Batı Trakya’da, İran’da, Libya’da, Mısır’da, Hicaz’da, Asir’de, Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de, Sarıkamış’ta ve Çanakkale’de çarpışarak kanını oluk oluk akıttı.

İnönü, 24 Eylül 1884’te, “Mustafa İsmet” adıyla yaşanan o acı ve kara günlerin başlamasından önce dünyaya geldi. 1877-1878 Türk-Rus (93) Savaşı’nda
Şıpka Geçidi’ni kahramanca savunan Hulusi Paşa’nın: “Büyüdüğün zaman ne olacaksın?” sorusuna “Asker” yanıtını verdi. Bu yanıtı, 32 yaka (apolet) numarasıyla Sivas Askeri Rüştiyesi’ne girince gerçekleşti. 1 Eylül 1903’te Topçu Harbiye Mektebi’nden Teğmen rütbesiyle mezun oldu. Yaşamı boyunca desteği ve gölgesinde kalacağı Atatürk’le, Pangaltı’ndaki Erkân-ı Harbiye’de (Harp Akademisi) tanıştı. Akademiyi 26 Eylül 1906’da kolağası (yüzbaşı) olarak bitirdi ve 2 Ekim 1906’da Edirne’de askerlik yaşamına atıldı. Orada 8. Sahra Topçu Alayı’nda bir bölük komutanı iken takdirlerini kazandığı Cevat Paşa tarafından ordu karargâhına alındı ve yüzbaşı rütbesiyle ordudaki paşalara ve yüksek rütbeli komutanlara, aylarca, tümen tabiyesi (taktiği), sevk-ul ceyş (strateji) ve topçuluk dersleri verdi.

Onaylamayıp Genelkurmay Başkanlığı’nı uyardığı halde, Balkan Savaşı’nın çıkacağı bir zamanda Yemen’e gönderildi. Beytuş-Şaban Muharebeleri başarısı sonrasında 26 Nisan 1912’de binbaşılığa yükseltildi.

1. Dünya Savaşı’nda, 14 Aralık 1915’te albaylığa terfi ettirildi ve Doğu’da 2. Ordu Komutanlığı’na atandı. Burada 1907 ve 1909 Selanik buluşmalarından sonra ilk kez 13-14 Mart 1916’da, Diyarbakır’da karşılaştığı Çanakkale zaferi kahramanı Mustafa Kemal Paşa’nın emrinde 2. Ordu Kurmay Başkanı oldu. Mustafa Kemal, Muş ve Bitlis’i Ruslardan kurtardıktan sonra 30 Aralık 1916’da Albay İsmet’i kendi ordusunun 4. Kolordu Komutanlığı’na atadı. İşte bu tarihten itibaren yakın tarihimizin iki büyük önderi birbirlerine derin bir sevgi ve saygıyla kalben bağlandılar ve düşüncede, yurdun kurtarılması için kararlılıkta ve sonrası devrimlerin gerçekleştirilmesinde bir ve beraber hareket ettiler.

Suriye ve Filistin’deki çarpışmalarından sonra Birinci Adam ve İkinci Adam, imparatorluğun çöküşünü ve acısını birlikte yaşadı. Osmanlı Devleti’nin teslim olup 30 Ekim 1918’de Mondros Silah Bırakışması’nı imzalamasından sonra, aralarındaki gizli paylaşım antlaşmalarını yürürlüğe koyan emperyal devletler, Atatürk’ün deyimiyle elde kalan en son “Türk atayurdu”nu istilaya giriştiler.

İngiltere, imparatorluğunun çıkarları için 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusunu
İzmir’e çıkardı. Doğudan Ermeniler, güneydoğudan Fransızlar ve Ermeni komitacıları ve batıdan Yunanlılar talan, yağma ve vahşetle saldırılara koyuldular.

Albay İsmet 1920 yılında İstanbul’dan kaçtı ve Ankara’da yeniden Mustafa Kemal Paşa ile buluştu. O Ankara’ya vardığı zaman, Trakya ile Kocaeli-Bursa-Uşak-Denizli-Muğla hattına kadar olan Batı Anadolu toprakları ve Güneydoğu illerimiz düşmanın işgali ve zulmü altındaydı. Doğuda Ermeniler, 1917 Bolşevik ihtilali nedeniyle çekilen Rus ordularının yerini almış katliam yapıyordu. Yurdun iç cephesi de padişah fermanı ve şeyhülislam fetvasıyla çıkarılan ayaklanmalarla çöküyordu. Ordu, silah, cephane ve para yoktu. Kazım Karabekir Paşa’nın Ermenileri yenmesi ve 4 Aralık 1920’de Gümrü Antlaşması’yla Doğu topraklarımızın kurtarılmasından sonra Batı cephesinde, henüz Kuvayı Milliye adı verilen halk güçlerinden düzenli bir ordu kurulmaya başlanması sırasında Demirci Mehmet Efe, Çerkez Ethem ve kardeşlerinin ayaklanmasını fırsat bilen İngilizler, Yunan ordusunu kuzeyden Bursa’dan ve güneyden Uşak’tan Eskişehir-Ankara yönünde saldırıya geçirdiler.

Böyle umutsuz, korkunç ve kritik bir zamanda sayı ve silahça çok üstün bir düşmanla girişilen savaşta, soyadının Atatürk tarafından İnönü konulmasını sağlayan iki zaferiyle Albay İsmet, Mustafa Kemal Paşa’nın söylemiyle “vatanın makus talihini (ters alınyazısını) yenen” ilk Türk komutanı oldu.

İnönü Zaferi’nin değerini Atatürk 

  • “…Yeni Türkiye Devleti’nin küçük, fakat ulusal ülkülü (milli mefkûreli) genç ordusu, en dar bir hesapla üç kat üstün düşmanı İnönü Meydan Muharebesi’nde yendi… İç hatların kullanılmasında savaş tarihine parlak bir örnek yazdı… İnönü yengisi (zaferi) Türk yurdunun, Türk bağımsızlığının ilk zafer müjdecisi olmuştur. Bu nedenle bu yengiyi kazanan Türk ordusunun tüm mensupları, dünya tarihinde unutulmaz şanlı bir menkıbe sahibi olarak sonsuza değin  yaşayacaklardır… Bu münasebetle Türk ordusu gazilerini saygı ve minnetle yad ederim. Ve şehitlerimizin aziz ruhlarına kutsamalarımı (takdisatımı) takdim eylerim.” 

söylemiyle vurguladı.