Devletçilik niçin önemli ve gerekli? 

Devletçilik niçin önemli ve gerekli? 

Yıldırım Koç

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Kemalist Devrim‘in en önemli dayanaklarından biri, 1937 yılında Anayasaya da eklenen devletçiliktir. Ne yazık ki, Cumhuriyet Halk Partisi ve CHP geleneğinden gelen birçok kişi, Kemalizm’in bu temel ilkesinden koptu ve yıllardır emperyalistlerin ülkemize dayattığı özelleştirmeleri savunuyor. Devletçilik yalnızca devletin kimi fabrikalara, demiryollarına, limanlara, elektrik santrallarına sahip olması değildir. Kemalist Devrim’in üç temel amacı;

– bir milli devletin kurulması,
– Osmanlı’dan devralınan halktan Türk milletinin yaratılması ve
– insanların kulluktan kurtarılarak özgür yurttaşlar haline getirilmesidir.

Tarihteki demokratik devrimlerin çoğunda bu üç temel amaç vardır. Devletçilik, bu üç amaç açısından da yaşamsal önemdedir.

MİLLİ DEVLET İÇİN DEVLETÇİLİK

Emperyalizme karşı mücadele ancak güçlü devletlerle başarıya ulaşabilir. Amaç, halkın desteğini alabilecek biçimde faaliyet gösteren güçlü bir devletin yaratılmasıdır. Emperyalizmin genel politikası, ülkeleri küçücük ve zayıf devletçiklere bölmek ve böylece onlar üzerindeki baskı ve sömürüsünü sürdürebilmektir. Devlet düşmanlığı anarşistlerin genel özelliğidir.

Bir devletin güçlü olabilmesinin önkoşullarından biri güçlü bir ekonomiye sahip olmasıdır. Devletçiliğin bir ögesi, Planlamadır. Devlet, ekonomiyi demokratik bir biçimde ve ülkenin ve halkın çıkarları doğrultusunda planlayacaktır.

  • Planlı ekonomi olmadan güçlü bir devlet ve ülke yaratamazsınız.

Güçlü devletin diğer bir önkoşulu, ekonominin belirli sektörlerinin devletin denetimi altında olmasıdır. Ülkenin stratejik kaynakları devletin denetiminde olmalıdır. Özellikle enerji gibi önemli bir sektörde devletin egemenliği, siyasal bağımsızlık açısından zorunludur. Halkın temel gereksinimlerinin devlet tarafından sübvansiyonlu olarak sağlanması da temel amaçlardan biri olmalıdır.

  • Devletin elinde ekonomiye güçlü müdahale araçlarının bulunmaması durumunda, emperyalist güçlerin ekonomi alanındaki saldırıları bir ülkeyi göçertebilir.Ayrıca, özel sektörün de devlet tarafından yönlendirilmesi esastır.

TÜRK MİLLETİ İÇİN DEVLETÇİLİK

Devletçilik yalnızca fabrikaların veya demiryollarının mülkiyetiyle sınırlı olarak anlaşılmamalıdır.

  • Sağlıkta devletçilik, halkı birbirine bağlayan en önemli bağdır.
    Devlet tarafından merkezi bir yapı içinde sunulan nitelikli ve parasız sağlık hizmeti, ülkemizin farklı bölgelerindeki insanların kaynaştırılması açısından en önemli araçtır.
  • Sağlık hizmetleri merkezi devletin denetiminin dışına çıkarsa, bölücülüğün en kolay yayılacağı bir ortam doğar.

Eğitimin devlet eliyle parasız olarak sağlanması, farklı köken ve inançlardan insanlardan bir millet oluşturmanın en önemli aracıdır.

Devlet fabrikaları ve öbür işletmeleri, farklı köken ve inançtan insanların ekmek ve hak mücadelesinde omuz omuza gelmelerini sağlar.

KULLUKTAN KURTULUŞ İÇİN DEVLETÇİLİK

Çağdışı toplumsal güçler ve emperyalizm, insanları tarikat şeyhlerinin, aşiret reislerinin, toprak ağalarının kulu yapmaya çalışmaktadır. Kadınları eve hapsederek erkeklerin kulu yapmaya yönelik girişimler de bu niteliktedir.

Devletçi anlayışla verilen eğitim, insanların çağdaş bilimlerle tanışmasını sağlar. Kamu kurum ve kuruluşları, özellikle kadınların istihdamına katkıda bulunarak, insanları çağdışı baskılardan kurtarır.

Devletçiliğe saldıranlar ve özelleştirmeyi savunanlar, burada kısaca özetlenen nedenlere bağlı olarak, gerçekte Kemalist Devrim’e saldırmaktadır.
==============================================
Dostlar,

SERMAYENİN SOPALI TAHSİLDARI YAPILAN DEVLET :
NEREYE DEK?

Sayın Yıldırım Koç arkadaşımızın bilgi birikimi ve yazı ustalığı tartışma dışıdır. Bu yazı da çok değerlidir. Mustafa Kemal Paşa özel sektöre ve sermayeye tümüyle karşıt değildi. Ancak kamu yararını kesin olarak üstün tutar ve bu ikilinin (özel sektör ve sermaye) halkın gönencine (refahına) katkıda bulunmasını kesin ön koşul, hatta araç sayardı. Ulusal Bağımsızlığımıza en küçük sakınca oluşturmaması için üstüne titrerdi. Bu yüzden HALKÇILIK ilkesini geliştirmiş, 6 Ok‘tan biri olarak Kemalist İdeolojinin temel direklerinden saymıştı.

Günümüzde özelleştirmenin sürüklendiği yer, siyasal iktidarların yerel – yabancı sermaye ile iğrenç bir işbirliğidir. Maşa iktidarlar mazlum milletlerin başına getirilmekte ve mide bulandıran post-modern yöntemlerle (sömürünün Küreselleştirilmesi!) iktidarlar, kendi halkının kaynaklarını, alın terini taşeronu oldukları sermaye çevrelerine rant olarak aktarmaktadırlar. Tabii bu arada “komisyon” larını da cebe indirmektedirler.

Bir anlamda Anarşist liberallerin dilekleri gerçekleşmiş, Devlet işlevsizleştirilmiş, yok hükmüne indirgenmiştir. Dahası, yerel – küresel sermaye ittifaklarının sefil maşasına dönüştürülerek halkının sırtında sopalı tahsildarlığa mahkum edilmiştir.

21. yy’ın şafağında İnsanlık, hala olgunlaşmış (matür) olmaktan çok uzaktır ve Küresel ağaları akılları (Rasyonalite) değil, Adam Smith’in hastalığı (en çok kâr) yönlendirmektedir. Ancak bu denli derin eşitsizliğin ve ölçüsüz sömürünün sürdürülebilirliği kalmamıştır. Sular ısınmaktadır. Yepyeni bir devrim ufuktadır.

  • Kapitalizm maksimum kârdan “makul kâr”a geçecek, terbiye olacak/edilecek, evcilleşecek, ahlaksızlığına son verilecektir! Bu öngörü deterministiktir (kaçınılmazdır)..

Ufku yak(ın)laştıracak olan, insanların deneme – yanılma ile çooook yavaş öğrenmek yerine bilimsel öngörü ile geleceği yordama yeteneğini geliştirmesidir. Bu da bir yandan somut olguları yaşayıp deneyimleyerek bir yandan da nitelikli – sorgulayan akılcı eğitimle gerçekleşebilecektir. Kapitalizm için bu tehlikenin panzehiri (antidotu) dinci eğitimle uyuşturma, kitleleri afyonlamadır.

  • Karl Marks haksız mıdır kapitalizmin dini halkların afyonu olarak kullandığını vurgularken?! Yüzsüz sermaye ve sözcüleri bu söylemi utanmazca çarpıtarak Marks’ın “dine afyon dediği” çamuruna yönelmişlerdir. Marks’ın uyarısının gerçek anlamını kavrayamayacak zeka fukarası olmadıklarına göre geriye ne kalıyor?!

Emperyalistleşen – Küreselleşen kapitalizmin 2. kalleş silahı yoksullaşTIRmadır.. AÇ BIRAKMA pahasına üstelik! 2016 içinde 38 milyon AÇ İNSAN daha havuzdakilere eklenmiş ve toplam aç insan sayısı 800 milyonu geçmiştir. Dünyanın tüm aç insanlarını bir ülkede toplamak olanaklı olsaydı, Çin ve Hindistan’dan sonra dünyanın en kalabalık 3. ülkesi AÇLAR ÜLKESİ olacaktı!

İnsanın insanlaşma süreci yavaş da olsa, inişli – çıkışlı da olsa sürüyor, sürecek. Aç da kalsa, aç da bırakılsa.. Hatta “keskin” çelişkiler “uyanmasını” hızlandırabilecektir bile!

Ne mutlu, bu İNSANLAŞMA sürecine bir tuğla koyabilenlere..

Sevgi ve saygı ile. 20 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Suudi’de olanlar 3. dönem sancısı

Suudi’de olanlar 3. dönem sancısı

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

SUUDİ Arabistan’daki ayak sesleri aslında Kral Selman bin Abdülaziz’in veliahdını belirlemesiyle başladı.

Alışılagelen yöntemle yeğeni Muhammed bin Nayif’i tahtın yeni vârisi ilan etmesi beklenen Kral, oğlu Muhammed bin Selman’ı veliaht olarak açıkladı.

Böylece iki nesildir süregelen “kardeşten kardeşe tahtın el değiştirdiği”yöntem son buldu, “babadan oğula” sistemine geçildi.

Haziranda yeni veliaht açıklanandan bu yana da Suudi Arabistan’da değişime tanıklık ediliyor.

Önce kadın haklarında önemli bir adım atıldı, otomobil kullanmalarına izin verildi.

Ardından da ülkenin “2030 vizyonu” adı altında yeni yol haritası çizildi; istikrarsız bir yön çizen petrole dayalı ekonomi yerine, yenilenebilir enerjiye dönmeye karar verildi.

Veliaht Prens Bin Selman da geçen ay yenilenebilir enerjiye dayalı NEOM adını verdiği 500 milyar dolarlık dev enerji projesini açıkladı.

Bunu yaparken sosyal hayat ve teröre ilişkin de önemli mesajlar sıraladı.

TERÖRDEN TEHLİKELİ

Asıl vurgu yaptığı alan ise “Teröristten çok daha tehlikeli” diye nitelediği “yolsuzluk ve devlet kaynaklarını çalanlara” karşı mücadeleyi başlattığını duyurmasıydı.

Hafta sonu da beklenen oldu… Suudi Arabistan üzerine çalışmalarıyla tanınan Dr. Esra Tüylüoğlu, “yaşananların saray darbesi olarak okunmaması” gerektiğini söyledi.

“Havadan para kazanmak için kraldan çok kralcılık yapanların devrinin kapanmasının yarattığı gelişme” dedi.

Suudi Arabistan’da olanları ise “Kurucu Kral Abdülaziz’in ardından oğullar tahta gelmişti, şimdi üçüncü nesil torunlara devrediyorlar; bunlar da 3. nesil torun dönemi sancısı” deyip ekledi:

“Ülkede kurucu Kral soyundan gelip kendisini kraldan daha kralcı hisseden 7 bin kişi var. Veliaht Prens bu kadar çok yetkili istemiyor. 100 bin dolarlık çantayı koluna takıp gezen prensesler de istemiyor.”

Sebepsiz zenginleşenlerin uyarıldığını, ancak kaynağı belirsiz, ülke varlıklarıyla zenginleşen kişilerin buna aldırmadığını da anımsattı.

Bugün bu kişilerin yolsuzluk ve rüşvet kapsamında tutuklandıklarını belirtti.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın halkından, bölge ülkelerinden ve Batı’dan ciddi destek bulduğunu da söyledi.

TERÖR KONSEPTİ

Bin Selman’ın bir süre önce dile getirdiği “ılımlı İslam ve terörle mücadelede yeni konsept” söylemlerini de anımsattım.

Dr. Tüylüoğlu, “Ilımlıdan kastı sıhhi anlamındaydı; yani Peygamber dönemindeki gibi Yahudi komşusuna da yemek veren İslam’dan söz ediyor” açıklaması getirdi.

Dine dayalı aşırı terör örgütlerini finanse edenlere de ülkede izin vermeyeceğini belirtti.

Tutuklu 11 prens ve şu an görevde 4 bakan ile 38 eski bakan, komutanlar, işadamları tutuklamalarının da rüşvet, yolsuzluktan kaynaklı olduğunun altını bir daha çizdi.

Yakın geçmişte Suudi Arabistan’ın önemli isimlerinden biriyle Ankara’da “yazılmamak” üzere yaptığımız sohbette de benzer cümleleri işitmiştim.

“Suudi Arabistan’ın teröre destek verdiğini bundan böyle kimse söyleyemeyecek, yeni döneme geçtik” demişti.

Anlaşılan o ki Suudi Arabistan’daki değişim Arap Baharı sonrası bölgede yeni bir dönemin kapısını da aralayacak.
===========================================
Dostlar,

Suudi Arabistan çağdışı bir krallıktır..
Suud ailesi bir karabulut gibi bu ülke halkının boynuna binmiştir..
Metrelerce yükseklikteki saray duvarlarının gerisinde her türlü “pislik” olağandır..
Fuhuştan uyuşturucuya, alkolden ölçüsüz zevk-ü sefaya dek..
Bu surların dışında ise halka zulüm ve şeriat baskısı vardır..
Zorla namaz kıldırmak, oruç tutturmak, kadını çarşafa sokup yaşamdan dışlamak..

  • Ve İslam’ın vahşi – ilkel – akıl ve Kuran dışı vehhabi yorumu..

Bölgede emperyalizmin acımasız ve çok güçlü silahlı bekçisi..
Ülkenin petrolünü ABD’ye peş keş çeken çokuluslu – ABD güdümlü ARAMCO şirketi..
Saymakla bitmez..
Dileriz, 21. yy. dünyasına,, uygarlığına yakışmayan bu çağdışı rejim artık tasfiye edilsin..
Tarihin diyalektiği işte böyle birşey…
Koşulları oluştuğunda devrim – karşıdevrim ikilisi kaçınılmaz biçimde bir yeni bireşime (senteze )varıyor..

Mustafa Kemal Paşa da bu kadim gerçekliği vurucu biçimde dile getirmemiş miydi??
“Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki ona kayıtsız kalanları yakar mahveder.”

Sevgi ve saygı ile. 08 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

AÜTF D5 Dersi : KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı

AÜTF D5 Dersi :
KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı

Sevgili AÜTF Dönem V Öğrencilerimiz,

Sizlere 2 ders saati sunduğumuz “KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı” dersimizin
güncellenmiş yansılarını pdf olarak aşağıda paylaşıyoruz..

Bu konu, salt teknik düzeyde tıbbi bağlamda ve daraltılmış olarak Halk(ın) Sağlığı – KüreselleşTİRme bağlamını kavramak açısından değil fakat genel ölçekte söz konusu KüreselleşTİRme süreçlerinin “ne mene bir şey” olduğunu kavramak bakımından da önemlidir. Çok yalın ve çarpıcı olarak, kısadan vurgulamak gerekirse, denklem çok nettir ve matematiksel kesinliktedir : KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm = ABD hegemenonyası… Dolayısıyla 21. yüzyılı kavrayabilmenin anahtarı söz konusu çarpıcı denklemin adamakıllı kavranmasına bağlıdır.. Salt iyi bir hekim olmak için değil;

– bir yurtsever, bir dünyalı ve
– giderek BEYİN İĞFALİNE uğrayarak zavallılaştırılmış – teslim alınmış, 
– “insansı” bir bir Dünyalı.. olma yıkımından korunma için sizlere bir reçete olacaktır bu notlar.. 20 yılı aşkın bir süredir lisans ve lisansüstü düzeyde veregeldiğimiz bu dersin yansılarının bu göz ve bilinçle değerlendirilmesinde büyük yarar olduğunu düşünüyoruz..

Sağlık hizmetleri her toplum için yaşamsal ve vazgeçilmezdir. Bu hizmetler de öbür kamu hizmetleri gibi yerel – uluslararası sermayenin eline geçmektedir. Küreselleşme sürecinde asıl olan ülke halkının sağlığı değil, bu alanda da kapitalizmin tunç yasası gereği en üst düzeyde kârdır (kâr maksimizasyonu!) Ülkemiz, dış güdümlü sağlık politikalarıyla sağlık hizmetlerini özelleştirmeye zorlanmaktadır.

Genel sağlık sigortası;
PRİM = EK VERGİYE dayalı ahlaksız bir soygun düzenidir!
GSS sizin sağlığınızın değil sermayenin kârının sigortasıdır!
ŞEHİR HASTANELERİ soygun – talan düzeninin aracıdır!

Türkiye’miz bu süreçte giderek daha çok sağlık harcaması yapmakta ancak o ölçüde sağlıklı bir toplum olamamaktadır. AKP’nin Haziran 2003’te başlattığı Sağlıkta Dönüşüm tuzağı – masalı ile yüzlerce milyar $ ulusal servetimiz yerli – yabancı sermayenin kasasına aktarılmıştır. Bu açık ve iğrenç bir post-modern sömürüdür ve kabul edilmesi de sürdürülmesi de olanaksızdır. Kuşku yok, tıp dışından okuyuculara da rahatlıkla hitap edebilecek bir içerik kurgulanmıştır.

Ülkemizin, geçtiğimiz yüzyılın başında emperyalizmin pençesinden Büyük ATATÜRK sayesinde çok ağır bedellerle kurtuluşumuzun üzerinden yüz yıl bile geçmeden ve tek kurşun bile atmadan yeniden emperyalizmin, Mustafa Kemal Paşa‘nın nitelemesiyle

  • Bizi yutmak isteyen kapitalizm ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizmle mücadele etmeyi MESLEK edinmiş insanlarız….”

Bu 2 kadim düşmanın pençesine bir kez (son kez!) daha düşülmemesi temel dileğimizdir.
Bunun sonu YENİ SEVR‘dir! 210 yansıyı (8,2 MB) görmek için lütfen tıklar mısınız??

KuresellesTIRme_ve_Halk(in)_Sagligi

Sevgi ve saygı ile. 24 Eylül 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Not : Daha önce AÜTF Dönem VI’da 4 saat süreli verilen daha kapsamlı 2 dosyanın erişimi :
KuresellesTIRme_ve_Halk(in)_Sagligi-1
KuresellesTIRme_ve_Halk(in)_Sagligi-2

KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı / Globalisation & Public Health


Yine AÜTF D3’te 1 yarıyıl boyunca 30 saat süreli verilen
SEÇMELİ KÜRESELLEŞME VE HALK SAĞLIĞI dersimizin yansıları ise 3 dosya olarak aşağıdaki erişkelerden çağrılabilir :

1_KuresellesTIRme_ve_Halk(in)_Sagligi
2_KuresellesTIRme_ve_Halk(in)_Sagligi
3_KuresellesTIRme_ve_Halk(in)_Sagligi
http://ahmetsaltik.net/2014/03/19/secmeli-kuresellesme-ve-saglik-dersi-yansilari-autf-donem-3-2013-14/

Sinan Meydan : Büyük Taarruz

‘Ne Muazzam Zaferdi O!’ Büyük Taarruz

Sinan MEYDAN
SÖZCÜ, 28 Ağustos 2017

 “Allah’ım ne muazzam zaferdi o, ortalık hercümerç oldu; beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Ve biz mest olduk… Artık benim ne düşünecek, ne yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı. Bizim dilimiz tutulmuştu, ordu bizzat yazıyordu…” (M. Akif, Haziran 1936)

10-25 Temmuz 1921 arasında, 15 gün süren Kütahya-Eskişehir Savaşları’nda yenilip Sakarya’nın doğusuna çekildik. Düşman, Ankara yakınlarına gelmişti. Bu nedenle Meclis’in Kayseri’ye taşınması için hazırlıklar yapılıyordu. İşte o zor günlerde, 5 Ağustos 1921’de, Mustafa Kemal Paşa, 3 ay süreyle olağanüstü yetkilerle başkomutanlığa getirildi.
23 Ağustos-13 Eylül 1921 arasında, tam 22 gün 22 gece süren Sakarya Savaşı kazanıldı.
TBMM, 19 Eylül 1921’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa‘ya “gazi” ve “mareşal”unvanı verdi.
Sakarya Zaferi’nin önemli diplomatik sonuçları oldu: Kafkas Cumhuriyetleriyle Kars Antlaşması, Fransa’yla Ankara Antlaşması, İngiltere’yle esir değişimi antlaşması ve Ukrayna’yla dostluk antlaşması imzalandı. İtilaf devletleri TBMM’ye barış teklifinde bulundu.

TAARRUZ HAZIRLIKLARI

Sakarya Savaşı’ndan sonra kış bastırmadan taarruza geçilmesi düşünüldü. Bu amaçla “Sad Harekâtı” adlı bir plan hazırlandı. Ancak taarruz, önce bahara sonra yaza ertelendi. Mustafa Kemal Paşa, “Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle yapılacak saldırı, hiç saldırı yapmamaktan çok daha kötüdür” diyordu.
14/15 Eylül 1921’de seferberlik ilan edildi. Yeni kurulan 16. Tümen ile Kocaeli’ndeki 17. Tümen Batı Cephesi emrine verildi. Doğu ve Güney cephelerindeki bazı birlikler de Batı’ya kaydırıldı. Böylece Batı Cephesi‘nde ilk kez 200.000’e yakın bir güç toplandı. Ancak bir yabancının ifadesiyle
“Türk Ordusu çıplak denilecek derecede kötü giydirilmişti.” Karşıdaki 200.000’i aşkın Yunan askeri ise çok iyi durumdaydı.

İstanbul‘dan kaçırılan, Rusya’dan, İtalya‘dan ve Fransa‘dan alınan silahlarla, artırılan ve yeni konulan vergilerle ve Hindistan Müslümanlarının verdiği parayla ordunun silah, cephane, araç, gereç, yiyecek, giyecek ihtiyacı karşılandı. İmalatı Harbiye‘de geceli gündüzlü çalışma sonunda, pencere demirlerinden, demiryolu raylarından süngüler, kamalar, yapıldı. Top mermileri yontularak eldeki toplara uydurulmaya çalışıldı. Silah ve cephane, az sayıdaki
kamyonla ve genellikle kağnılarla cepheye taşındı. Yeni uçaklar alındı, kırık dökük uçaklar onarılıp uçacak hale getirildi.

Batı Cephesi Komutanlığı iki ordu halinde teşkilatlandırıldı: Nurettin Paşa‘nın komutasındaki
I. Ordu
 Akarçay’ın batısına, Yakup Şevki Paşa‘nın komutasındaki 2. Ordu Akarçay’ın kuzeyine yerleştirildi. Kocaeli Grubu Gevye Boğazı’ndan Gemlik’e kadar olan sahada, Bilecik ve Bursa’daki düşmana karşı mevzi aldı.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 16 Haziran 1922’de Büyük Taarruz‘a karar verdi. Bu kararını Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak), Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) ve Milli Savunma Bakanı Kazım (Özalp) paşalarla paylaştı. Taarruz planı, büyük bölümü
Afyonkarahisar’da bulunan Yunan Ordusu’nun sağ kanadına saldırıp güneyden kuzeye doğru ilerleyerek düşmanın İzmir’le bağlantısını kesmek biçimindeydi. Taarruz, bir baskın şeklinde yapılacaktı.

5 Eylül 1922 Tevhid-i Efkar gazetesi, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal fotoğrafının üstünde “Ordular ilk hedefiniz, Akdeniz’dir, ileri” emri, fotoğrafın altında ise “Düşman Anadolu’nun harimi ismetinde boğulacaktır” yazıyor.

AKŞEHİR TOPLANTISI

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, orduyu son defa teftiş etmek istiyordu. Konya’ya gelip kendisiyle görüşmek isteyen İngiliz generali Townshend‘i görmek bahanesiyle 23 Temmuz‘da Ankara’dan ayrıldı. 25 Temmuz gecesi Konya’da Townshend’le görüştü. 27 Temmuz‘da Batı Cephesi karargâhının bulunduğu Akşehir‘e geçti. Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet paşalar 26/27 Temmuz 1922 gecesi Akşehir’de bir toplantı yaparak 15 Ağustos’a kadar taarruz hazırlıklarının tamamlanmasına karar verdiler. Ertesi gün, 28 Temmuz’da Akşehir’de ordu takımları arasında düzenlenen futbol maçını seyretme bahanesiyle başka komutanlar da Akşehir‘e davet edildi. 28/29 Temmuz gecesi Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz’un ayrıntıları konusunda komutanlarla görüş alışverişinde bulundu. Bu toplantıda
Nurettin Paşa hariç diğer komutanlar, özellikle Yakup Şevki Paşa, planı uygun bulmadı. Falih Rıfkı Atay‘ın ifadesiyle Mustafa Kemal Paşa, “tarihe karşı bütün sorumluluğu ben kendi üzerime alıyorum” diyerek toplantıyı bitirdi. (Ayrıntılar için bkz. Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, C. 4, s. 153, 154.) Mustafa Kemal Paşa,
1 Ağustos’ta Akşehir‘e gelen Milli Savunma Bakanı Kazım (Özalp) Paşa ile de gerekli görüşmeyi yaptıktan sonra Ankara’ya dönüp 4 Ağustos‘ta taarruz kararını hükümete bildirdi.
6 Ağustos’ta İsmet Paşa, gizli olarak ordulara taarruza hazırlık emri verdi.
Savaş hazırlıkları tamamlanmasına karşın Mustafa Kemal Paşa son bir barış girişiminde
bulunmak istedi. 5 Temmuz 1922’de İçişleri Bakanı Fethi (Okyar)‘ı Avrupa‘ya gönderdi. Bir ay kadar Avrupa’da temaslarda bulunan Fethi Bey, Londra‘da ve Paris‘te çok soğuk karşılandı. Ağustos ortalarında hükümete verdiği raporda “Milli amaçlarımıza ulaşılması ancak askeri faaliyetlerle gerçekleşecektir, başka incelemeye ve yoruma gerek yoktur.” dedi.

GİZLENEN TAARRUZ VE ÇALIKUŞU

Mustafa Kemal Paşa, 17/18 Ağustos gecesi çok gizlice Ankara’dan ayrılarak otomobille Tuzçölü üzerinden Konya’ya gitti. Ankara’dan ayrıldığını birkaç kişiden başka hiç kimse bilmiyordu. 21 Ağustos 1922 tarihli gazetelerde Mustafa Kemal Paşa’nın Çankaya’da bir “çay partisi” düzenlediği şeklinde bir haber çıktı. Oysaki Mustafa Kemal Paşa, 20 Ağustos’ta
Akşehir‘de Batı Cephesi karargâhında idi. Konya’ya gelir gelmez postaneyi kontrol edip orada olduğunun duyulmamasını sağladı.

20/21 Ağustos gecesi, Batı Cephesi Karargâhı’nda Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak), Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü), 1. Ordu Komutanı Nurettin ve 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki (Subaşı)paşalarla bir toplantı yapan Gazi Paşa, taarruz hakkında harita üzerinde bilgi verip 26 Ağustos sabahı taarruz edilmesini emretti.
Başkomutanlık karargâhında görevli Mahmut (Soydan)‘ın anılarına göre Mustafa Kemal Paşa, 21 ve 22 Ağustos’ta iki gün Çalıkuşu romanını okudu ve çok beğendi.
24 Ağustos’ta Başkomutanlık, Genelkurmay ve Batı Cephesi, I. Ordu’nun bulunduğu Afyon’un güneyindeki Şuhut kasabasına, 25 Ağustos’ta ise Kocatepe’nin güney batısındaki Çadırlı Ordugâh‘a nakledildi.
25 Ağustos’tan itibaren Anadolu’nun dış dünyayla bütün bağlantısı kesildi. Anadolu bir ölüm sessizliğine büründü.
25 Ağustos gecesi Türk birlikleri, bazı yerlerde düşmana 400 metreye kadar yaklaşmış, verilecek taarruz emrini bekliyordu.

KOCATEPE

26 Ağustos 1922, cumartesi… Başkomutan Mustafa Kemal Paşa sabah saat 04.00 dolayında uyandı. Emir erini uyandırıp kahve istedi. Yaver Muzaffer (Kılıç) uyanıp giyinmeye başladığı sırada Mustafa Kemal Paşa’nın çadırının önünde “Allah’ım! Sen Türk Milleti’ni ve ordusunu muzaffer eyle!” dediğini duydu. Kahvesini içti. Gün doğmasına bir saat kala, atıyla Kocatepe’nin zirvesine doğru ilerledi. Birkaç er fenerle yolu aydınlatıyordu. Mustafa Kemal konuşmuyor, sadece ufka bakıyordu. Fevzi Paşa, İsmet Paşa ve Nurettin Paşa da Kocatepe’deydi.
Türk topçusu, saat 04.30’da ateşe başladı. Ateş 05.30’a kadar sürdü. Bu sırada avcı hatları
karanlıkta ilerleyip Yunan mevzilerine yanaştı. Saat 06.30’da Tınaztepe alındı. Saat 07.00’da
Toklutepe ve Kaleciksivrisi alındı. Saat 09.00’da Belentepe zapt edildi. 12.000 süvari (Fahrettin Altay’ın 5. Süvari Kolordusu) Sincanlı ovasına akıp Dumlupınar’ın doğusuna ilerledi. İzmir- Afyon demiryolu tahrip edildi.

27 Ağustos Pazar sabahı saat 04.00’te Kurtkaya tepesi, saat 08.00 civarında
Erkmentepe düştü, gözler Çiğiltepe‘ye çevrildi. 57. Tümen Komutanı Albay Reşat Bey, zamanında Çiğiltepe’yi alamayınca Mustafa Kemal Paşa telefonla “Niçin hedefinize varamadınız?” diye sordu. Albay Reşat Bey, yarım saat sonra hedefe ulaşacağını belirtti.
Mustafa Kemal Paşa yarım saat sonra Albay Reşat Bey’i aradığında, kendisine şu notu okudular: “Yarım saatte size o mevzileri almak için söz verdiğim halde sözümü tutamamış olduğumdan dolayı yaşayamam.” Albay Reşat Bey intihar etmişti. Çiğiltepe o gün saat 17.30 civarlarında alınacaktı. 20.30’da Afyon ele geçirildi.
28 Ağustos’ta Yunan Ordusu’nun asıl cephesi yarıldı. Güneyden ve doğudan ilerleyen Türk kuvvetleri Yunan Ordusu’nu ayırıp kuşattı.
29 Ağustos’ta da taarruz başarılı bir şekilde gelişti. Düşmanın kuzey kanadı, Eskişehir cephesi bozuldu, güneydeki kuşatma da devam etti. O akşam düşmanın iki kolordusu Türk Ordusu’nca çevrildi.

DUMLUPINAR

Türk Ordusu düşmana kesin darbeyi 30 Ağustos‘ta vurdu. 30 Ağustos günü düşmanın beş tümeni (40-50 bin kişi) Türk Ordusu’nca kuşatılmış, çıkış yolları kapatılmıştı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 30 Ağustos’ta saat 14.00’te başlayan savaşı Çalköy yakınındaki 11. Tümen Karargâhı olan Zafertepeden (Dumlupınar tepesi) bizzat yönetti. Düşmanın bir bölümü imha edildi, bir bölümü teslim oldu, kurtulanlar ise İzmir’e doğru kaçmaya başladı.
Mustafa Kemal Paşa‘nın, bir gün sonra, 31 Ağustos’ta savaş alanında gördüğü manzara şuydu:

“Karşıdaki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bırakılmış toplarla, otomobillerle, sayısız donanım ve gereçlerle, bu kalıntıların arasında yığınlar teşkil eden ölülerle, toplatıp karargâhımıza sevk edilen sürü sürü esir kafileleriyle hakikaten bir kıyamet gününü hatırlatıyordu…” (Türk İstiklal Harbi, C. 2, 6. Kısım, s. 275).

30 Ağustos 1922’deki bu savaşı, Aslıhanlar-Çal-İşören bölgesinde ve Çalköy’ün doğusunda
bizzat 1. hatta 11. Tümen yanında bulunan Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa
 yönettiği için, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa bu savaşa “Başkumandan Muharebesi” adını verdi.
Mustafa Kemal Paşa, 4 Ekim 1922’de TBMM’de Büyük Taarruz’u anlattığı uzun konuşmasında, bir yıl kadar önce başkomutan olurken söz verdiği gibi “Yunan Ordusunun harimi ismetimizde tamamen boğulduğunu” söyledi. “Bu savaşın sonucu Yunanların ve Rumların kalbini sındırmıştır. Bu nedenle bu savaşa Rum Sındığı Meydan Savaşı demek çok uygun olur” dedi. 1363 Sırpsındığı Savaşı Türklerin Rumeli‘de tutunmasını sağlamıştı,
1922 Büyük Taarruz ise Türklerin Anadolu’da tutunmalarını sağladı.

Büyük Taarruz bir “mevzi” savaşı değil“imha” savaşıdır, “topyekûn” bir savaştır. Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz’la, yenilmiş, dağıtılmış, silahları elinden alınmış, subayları esir edilmiş bir orduyu yeninden kurarak “bir husumet dünyasına” karşı zafer kazandı. Büyük Taarruz’u tarihte eşsiz kılan da budur.

İLK HEDEF AKDENİZ

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bozguna uğrayıp İzmir’e doğru kaçan Yunan ordularının
tekrar toparlanmalarına fırsat vermemek için 1 Eylül 1922’de Türk Orduları’na şu emri verdi:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları… Afyonkarahisar-Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesi’nde zalim ve mağrur bir ordunun esas unsurlarını inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ederek büyük ve necip (soylu) milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. (…) Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”

Türk Orduları, 9 Eylül’de İzmir’e girdi, 18 Eylül’de Anadolu’da Yunan askeri kalmadı. Türk Ordusu 15 günde savaşa savaşa 400-500 km yol kat etti. Orgeneral Ali Fuat Erden buna
“Motorsuz Yıldırım Harbi” demiştir.
Burada, yeri gelmişken, “Atatürk, ordulara Ege Denizi’ni işaret ettiği halde neden Akdeniz dedi?” sorusuna da yanıt verelim. Birincisi, Osmanlı coğrafya kitaplarında Anadolu’yu kuşatan deniz; İstanbul Boğazı’na kadar Akdeniz veya Adalar Denizi, İstanbul Boğazı’ndan sonra Karadeniz olarak adlandırılıyordu. Ege adı ise Yunan mitolojisine dayanıyordu. Ege Denizi kavramı bizde 1941’deki I. Coğrafya Kongresi’nden itibaren kullanılmaya başlandı. İkincisi, Sevr Antlaşması‘yla Türklerin Akdeniz’le bağı kesilmiş, Türkiye bir kara devleti olarak Anadolu’nun ortasına sıkıştırılmıştı. Mustafa Kemal Paşa, “Akdeniz” hedefiyle bu çemberi kırıp Türkleri yeniden Akdeniz’e indirmek istedi. Yani “Akdeniz” hedefinin hem coğrafi hem siyasi bir anlamı vardı.
1 Eylül 1922 itibarıyla, bırakın 12 Ada’yı ve Ege Adaları‘nı, Akdeniz (Ege) de elimizde değildi; kara ve deniz düşman işgalindeydi. Atatürk, Büyük Zafer’i kazanarak sadece Anadolu‘yu, İstanbul‘u ve Trakya‘yı yeniden vatan yapmadı, aynı zamanda Türkleri de yeniden Akdeniz‘e indirdi.

ŞAYAK KALPAKLI ADAM

Haziran 1936’da Mehmet Akif (Ersoy)‘la son bir röportaj yapıldı. Röportajı yapan gazeteci yazar Kandemir, “Ya, Büyük Zafer üstadım? O anda ne duydunuz?” diye sordu. Akif‘in bu soruya verdiği yanıtı Kandemir’den aynen aktarıyorum:

“Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeniden canlanmış gibi, nereden geldiğini bilmez bir ışıkla gözlerinin içi gülerek, ‘Ah’diyor. Ve bir lahza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna… Dalıyor. Ve sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum:

  • ‘Allah’ım ne muazzam zaferdi o, ortalık hercümerç oldu, beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu.’ Tekrar gözlerini yumuyor. ‘Ve biz mest olduk’. ‘O zaman bir şey yazmadınız mı?”. ‘Artık benim ne düşünecek, ne yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı. Bizim dilimiz tutulmuştu. Ordu bizzat yazıyordu…”(Kandemir, “Ölüm Yıldönümü Münasebetiyle Mehmet Akif’le Son Konuşma”, Yakın Tarihimiz, C. 4, s. 129, 130).

    Mehmet Akif
    ‘in yazmadığını Nazım Hikmet yazacak; adını da “Kuvayi Milliye Destanı” koyacaktı. Orada, “Şayak kalpaklı adam sarşın bir kurttan söz ediyordu:

    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı
    Yürüdü uçurumun kenarına kadar eğildi durdu
    Bıraksalar, ince uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı…”

    Büyük Zafer hakkında Falih Rıfkı (Atay)‘ın düşünceleri de şöyleydi:
  • “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.” (Atay, Çankaya, s. 363).Büyük Zafer tüm mazlum milletleri olduğu gibi dünya Müslümanlarını da coşturdu.
    Afganistan Elçisi Ahmet Han, “Ey süngüleri nur saçan akıllı, yiğit İslam ordusu” diye başlayan mektubunda “Esirlik zincirlerini parçalayan” Büyük Zafer’in, “Yalnız Anadolu’ya değil, Asya’nın, Afrika’nın en uzak köşelerine, en ıssız yerlerindeki kulübelerine kadar 350 milyonluk koca bir İslam dünyasına nurlu sevinçler, neşeler saçtığını” belirtiyordu. (İslam dünyasının Büyük Zafer’i kutlama telgrafları için bkz. Bilal Şimşir, Doğu’nun Kahramanı Atatürk, Ankara, 1998).
  • 26 Ağustos 1071’de Malazgirt Savaşı‘yla Anadolu’yu yurt yaptık, 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz‘la Anadolu’nun yurt kalmasını sağladık. Her iki zaferimiz de kutlu olsun…
    ========================================
    Dostlar,Tarihçi Sayın Sinan Meydan‘a çoooook teşekkür borçluyuz bu çok öğretici yazısı için..
    Gerçekçi tarih yazımı insanlığın temel gereksinimlerinden biridir. Yaşananları çarpıtarak değil anlamaya çalışarak, günümüze bağlayarak ve geleceği yordamak için etkili yaşantı deneyimleri olarak değerlendirmek akılcı ve insanlığın yararına olacaktır.

    Büyük ATATÜRK‘ün uyardığı üzere; tarihi yazanın, yapana sadık kalması gereklidir

    Sevgi ve saygı ile. 29 Ağustos 2017, Pertek – Tunceli

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Necati DOĞRU : Tekirdağ suspus!

Tekirdağ suspus!

Necati DOĞRU
SÖZCÜ, 17 Ağustos 2017

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Kamyon sahipleri, nakliyeciler, liman emekçileri, esnaflar, muhtarlar, sanayiciler, tüccarlar, belediye başkanı, vali, kaymakamlar, belediye meclis üyeleri, işçi sendikaları, memur örgütleri, sivil toplum kurumları, sanayi ve ticaret odası başkanları, organize sanayi bölgesinde imalatçılar, şehirde yaşayan avukatlar, mühendisler, mimarlar, öğretmenler, imamlar, cami cemaati, akşamcılar, çevrede bağ sahibi üzüm üreticileri, Tekirdağ’ın önde gelenleri hepsi suspus, sessiz.
Önce parçalandı.
Parça parça içi boşaltıldı.
Sonunda Tekirdağ Valisi’ne “Tekirdağ İçki Fabrikamız 14 Ağustos 2017 tarihinde tüm faaliyetleri sonlandırılmak suretiyle kapatılacaktır” yazısı geldi.
Bu fabrika efsaneydi.
Yapıncak, Semillon, Gamay, Cinsault üzüm çeşitleri bu  bölgede yetiştiği için fabrika 1943 yılında “Tekirdağ Rakı Fabrikası” TEKEL idaresince devlet eliyle kurulmuştu.
TEKİRDAĞ  kapandı.
TEKİRDAĞ, suspus!
* * *
Diego şirketinin adı Türkiye’nin gazete arşivlerine “İthalat vurguncusu- Vergi kaçakçısı” iddialarıyla girmişti. Bu iddiaları belgeleriyle dile getiren gazete haberlerinde yabancı içki şirketlerinin, Türkiye’de gümrüğü ayarlayarak (kuşkusuz rüşvetle) ülkeye ithal yoluyla soktukları viski, şarap, cin, votka gibi içkilerin fatura değerini düşük gösterip vergi kaçırdıkları anlatılıyordu. Gümrükleri denetleyen dürüst, temiz süt emmiş müfettişler, belgelemişler ve Diego şirketinin “300 milyon doları geçen” miktarda vergi kaçakçılığı yaptığını ortaya koymuşlardı. O dönemde İngiliz Başbakanı Tony Blair, Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a bir mektup yazıp, “Diego’nun gümrük vergi cezasının affı için yardımınızı bekliyorum” demişti. Blair, bir geceliğine sessizce Ankara’ya gelip dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile de görüşmüştü. Sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “6111 sayılı torba kanunun içine gümrük vergisi cezalarının yeniden yapılandırılması” diye bir madde gece vakti girmişti. Dönemin CHP Milletvekillerinden Selçuk Ayhan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘a “6111 sayılı torba kanunu ile Diego’nun MEY’i (TEKEL’in 17 fabrikasını ilk alan yerli dörtlünün kurduğu şirket) almasında ödemediği vergi, resim ve harçların pazarlığı mı yapıldı” diye bir soru önergesi vermişti.
İşte Diego!
* * *
TEKİRDAĞ Rakı Fabrikası, diğer 16 fabrika ile birlikte “tam bir yeni emperyalist soygun örneği” olarak TEKEL’in yani devletin mülkiyetinden alınıp İngiliz içki şirketi Diego’nun eline geçirilmişti. 17 fabrika, 100 milyon dolarlık hazır stokları, 30 milyon dolar değerinde satışa hazır şişelenmiş- etiketlenmiş içki kolileri, kıdem tazminatı yükü sıfırlanmış işçileriyle sadece 292 milyon dolara Limak-Özaltın-Çarmıklı-TÜTSAB adlı “DÖRTLÜ” ye satıldı. Bu 4 yeni yerli şirketin içinde TÜTSAB, sonradan bir dönem CHP milletvekili seçilen Mehmet Ali Susam adlı biri tarafından kurulmuştu. Tam o sırada emekliliğini isteyip TEKEL Pazarlama ve Dağıtım Genel Müdürlüğü görevinden ayrılan Gürkan Suner de işte bu TÜTSAB’a genel müdür olmuştu. TÜTSAB ile diğer 3 müteahhitlik şirketi MEY adlı yeni bir şirket kurdular ve MEY’in genel müdürlüğüne de yine TEKEL Alkollü İçkiler Müessese Müdürü iken aniden emekli olan Esen Atay’ı transfer ettiler. DÖRTLÜ, 292 milyon dolara aldıkları TEKEL’in 17 fabrikasını, bir çivi bile eklemeden, 820 milyon dolara Amerikan şirketi Texas Pacific’e sattılar. O da 17 fabrikayı 2,5 milyar dolara Diego’ya aktardı.
Diego da 7 yıl çalıştırdı
Şimdi kârlı değil dedi.
TEKİRDAĞ Rakı’yı kapattı ve şehrin merkezinde kalmış 102.5 dönümlük değerli arazisi üzerinde rezidans ile lüks konutlar yapılması planına geçildi. Tekirdağ Rakı’nın devletin elinden özelleştirme adıyla alınması, yabancıya aktarılması, kapanması, arazisine rezidans dikme planı yeni emperyalistler ile yeni yerli işbirlikçilerinin parlak bir başarı hikayesi (!) oldu.
TEKİRDAĞ suspus!
=================================
Dostlar,

Türkiye İçin İçin Kaynıyor – Yanıyor!

Sayın Doğru’nun KOMİSYONCUbaşlıklı yazısı da çooook başarılı.. (SÖZCÜ, 16 Ağustos 2017, biz e 20.08.2017 günü sitemizde yayınladık;
http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/necati-dogru/komisyoncu-1975097/)

  • Türkiye, Osmanlı’nın son dönemlerinde bile bunca vahşi ve gözü doymaz bir ”iştah” (!) ile talan edilmemişti.

Osmanlı Padişahı 1. Abdülmecit, altı milyon altın borç alarak Boğazı doldurarak Dolmabahçe sarayını yaptırmıştı (1853-56 arası). 1856’da da Osmanlı Devleti Batı dayatması ‘‘Islahat Fermanı’‘nı kabul etmek zorunda bırakılmıştı. Borçla saraylar yaptıran bir devletten ne beklenebilir ki? 1839’da Batı’nın ‘‘Tanzimat Fermanı’‘ ile ”Tanzim” ettiği (düzenlediği) Osmanlı devleti, 17 yıl sonra bu kez ”Islahat Fermanı” ile ‘ıslah’ ediliyordu (terbiye, düzeltme). Ders aldı mı Osmanlı?? Ne gezer! Borçlanmaya devam.. 1876 1. Meşrutiyeti 2. Abdülhamit’in 2 yıl sonra Osmanlı-Rus savaşını bahane ederek askıya almasından (1878) 3 yıl sonra ise Osmanlı İFLASINI İLAN EDECEK 1881’de ”Hasta Adam”ın tüm maliyesine İngiltere – Fransa – İtalya el koyacak ve ‘Düyun-u Umumiye’ rejimi başlayacaktı. Meclis-i Mebusan tatilde idi ve Osmanlı Devleti ne denli borçlu olduğunu bilmiyordu, kayıt tutulmamıştı! Bu hesabı İngiliz-Fransız-İtalyan maliye komiserleri çıkardılar. O komiserler ki, tüm vergileri topluyor, önce borç taksitlerini alıyor, Osmanlı’ya ölmeyecek denli bırakılıyordu. Bütçeyi onlar yapıyordu.. kitleler hızla yoksullaştırılıyordu ama Emperyalizm, işbirlikçisi Padişahları Sarayda tutuyordu.. 

Günümüzde bir ”Faiz Dışı Fazla” masalı var.. Halk hatta çoğu okumuş bile anlamasın diye.. Bütçeden önce devlet borçlarının faizi ayrılıyor..  2017 bütçe gideri 645, gelirler 587, Faiz 57.5, Sağlık Bakanlığı 32, Diyanet 6.9, Savunma ve güvenlik 70 milyar TL.. Bütçenin yaklaşık 1/10’u faize gidiyor. Bu düşüldükten sonra da kalan bütçeden kısıp borç ana parası ödemek gerek; bunun da adı ‘Faiz Dışı Fazla” oluyor. Ulusal gelirin %5’inin altına inmemesini istiyor IMF! Bu da Bütçenin %20’si, 1/5’i demek.. Bir de israfları… buraya yazamadığımız kalemleri (suç olur!) eklersek, geriye kamu hizmetlerine para kalmıyor. İstenen de bu.. Devlet her şeyi özelleştirsin = leş fiyatına yerli – yabancı sermayeye komisyonlarla peş keş çeksin; ağır ve adaletsiz vergileri halkın sırtında sopalı tahsildar gibi toplasın ama kamu hizmeti de vermesin! Bu hizmetler yandaş şirketlere – vakıflara bırakılsın ve halk tüm kamu hizmetlerini ayrıca bedel ödeyerek satın alsın!

Oysa Mustafa Kemal Paşa, ülkenin Mondros Silah Bırakışması (Mütarekesi) ile idam sehpasına çıkarılmasından sonra (30 Ekim 1918), ardından SEVR ile idamından sonra (10 Ağustos 1920) tüm Kurtuluş Savaşını 23 Nisan 1920’de açtığı Büyük Millet Meclisi ile yürütmüştü.. 2. Abdülhamit despotizminin – istibdadının tam tersine! Bu Halk Meclisi Osmanlı’yı bitiren Sevr Anlaşmasını geçersiz saymış, imzalayanları (son Padişah Vahdettin!) da vatan haini ilan etmişti!
******
Niyetimiz Osmanlı tarihi yazmak elbette değil.. Ama son yılların Türkiye’sinin giderek Hasta Adam Osmanlı Devleti’nin son çökme – çökertilme / parçalanma yıllarına ne yazık ki ne çok benzediğini sergilemek için yazdık..

Bir ülkenin 15 yılda toplam (iç + dış) borçlarının en az 3 katına çıkması durumunda (AKP iktidar olduğunda Kasım 2002’de Türkiye’nin toplam borcu 221 milyar $ idi; günümüzde 3 katından daha çok!) o ülke ve yönetimi için ne düşünülebilir, geçelim orta – uzun erimi, yakın gelecek için ne öngörülebilir??

İşte Türkiye, tüm zamanların en kötü yönetimiyle, başta özelleştirme talanıyla…..

Osmanlı’nın sonuna doğru sürükleniyor..

Yalnız Tekirdağ değil, Türkiye suspus!

OHAL altında inletiliyor ülke; ağzını açan kodeste! Hapishanelerde 200 binin çok üstünde insan var.. 1/4’ü, 50 binden çoğu son 1 yılda FETÖ gerekçesiyle içeri tıkıldı.. (38 bin hükümlü İnfaz Yasası değişikliğiyle örtük – kesimsel af ile çıkartılarak yer açıldı önce..) Osmanlı’nın son dönem hatalarını yineleyerek farklı bir sonuç elde edebilir misiniz; yoksa benzer sonuçlara mı erişirsiniz??

Türkiye ve AKP = R TE, köktenci bir rota değişikliği çoook geç kalmakta. Oysa Devletin sağkalımı için beka refleksi ile ülke için için kaynamakta – yanmakta. Bunu da mı görmüyorsunuz eyy gafiller – sapkınlar ve hainler!?

Ne Tekirdağ ne Türkiye sus pus gerçekte.. İçin için kaynıyor ülke..
Biz kendi adımıza Tekirdağ’dan bir sada yükseltiyor hatta çığlık atıyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 21 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com