ULUSAL EGEMENLİK NE DEMEK??


ULUSAL EGEMENLİK NE DEMEK??

Dostlar,

Yukarıdaki başlığı taşıyan kapsamlı bir power point sunumumuzu bir kez daha paylaşmak istiyoruz.
Yüce Meclis’in, “Rejimin Kâbesi“nin  açılışının 97. yılı kutlu olsun.

Başta Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere tüm yurtsever yiğitlere sonsuz selam olsun..

Kutsal emanetlerini yaşatacağız..

  • Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacak, yaşatılacaktır.

Gazi Paşa‘nın öngörüsü ve kesin buyruğu (standing order) bu yöndedir.

  • Dinci – gerici – bölücü AKP parantezi de elbete kapatılacak;

Türkiye Cumhuriyeti ANADOLU AYDINLANMASI – Rönesansı yürüyüşünü
kararlılıkla sürdürecektir. Anayasa değişikliği hedefleyen ve Türkiye’yi “Anayasal” değil fakat “biçimsel anayasalı” bir devlete indirgeyecek 16 Nisan Halkoylamasında “evet” oyları adına yapılan muazzam hile, yapan ve yaptıranlar adına utanç vericidir. YSK da bu çirkin oyuna
alet olarak Ulus Egemenliğinin gasp edilerek “tek adama” devrine, despotizme katılmıştır. Yanlış hesap Bağdat’tan dönecektir, döndürülecektir. Ama Danıştay’dan, ama Anayasa Mahkemesi’nden ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden.. Olmadı, Ulusumuz meşru direnme hakkını kullanarak kan ve can ile edindiği egemenliğini kimselere devretmeyecektir.

Kemalist Devrim ve programı “6 Ok” evrenseldir ve tüm mazlum ülkeler – halklar için kanıtlanmış bir anti – emperyalist kurtuluş reçetesidir. Türkiye öncü ve örnek olacaktır.

O, Yüce ATATÜRK“Egemenlik bağsız koşulsuz HALKINDIR…” demişti..
“Egemenlik bağsız koşulsuz uluslararası sermayenindir. “dememişti..
KüreselleşTİRmeci = Yeni emperyalistlere, AB / ABD mandacılarına anımsatmak isteriz.

Kapsamlı yansıları izlemek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Ulusal_Egemenlik_23.4.13

Sevgi ve saygı ile. 23 Nisan 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI

23 NİSAN
ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI

-TBMM, ulusun meclisidir…
O, ancak ulusun hizmetkârıdır…

Prof. Dr. Kemal Arı

23 Nisan 1920…
Hay babam, hay!
Gelin o güne, o günün ayrıntılarına odaklanalım…
Tarihçi aynasını, tarihin bu kesiti üzerine tutalım ve alıp önümüze o muhteşem günü, onun anlamını sorgulayalım…
Var mısınız? Evet, başlıyoruz…
23 Nisan, Cuma gününe denk geliyordu. O gün özellikle seçilmişti. Çünkü İslam Dinine göre kutsal yönü olan bir gündü ve İslam Ahali, meşveret için camiye giderdi. Hep birlikte, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Hacı Bayram Camisinde namaz kılındı. Sonra camiden çıkılınca, yürüyerek Meclisin açılacağı tarihi yapıya geldiler. Eller açıldı, dualar edildi; kurbanlar kesildi… Türkler, Ankara’nın bozkırında gerçek bir bayram yaşıyorlardı. Ulusal coşku, en üst düzeydeydi.
Kıt olanaklar içinde her yer bayraklarla süslenmişti. Güzel bir ilkbahar günüydü. Güneş, ufuktan gözlerini Meclisin açılması için yığılmış olan kalabalıkların üzerine gözlerini dikmiş; gülümseyerek bakıyor; ılık sıcaklığını tenlerin içine, yüreklere kadar salıyordu. Bu sıcaklık, karanlıkları dağıtacak ışıl ışıl günlerin geleceğini muştuluyor gibiydi.
Belleklere gelince, neleri anımsamıyordu ki! Her şey geçmişin gri, boz renkli dumanları arkasında, bütün acı yanlarıyla sırıtıp duruyordu. İşgaller; tecavüzler; çiğnenen ulusal onur; derken İstanbul Hükümeti’nin acizliği; bu acizlik yetmiyormuş gibi, ulusal tepkileri köreltme çabaları… Ne demekti ki bu şimdi?
Örneğin Heyet-i Nasihalar ne anlama geliyordu? Bu kurulların kuruluş nedenlerini kendince sıralayan arkadaki anlamı neydi?
Olup biten kötülüklere ve kimi zaman insanın kanını donduran yaşanmış acılara bakarak, şunu mu söylüyordu Heyet-i Nasihalar aracılığıyla Osmanlı Devleti’nin neredeyse bugün tanrısal bir değer verilmeye çalışan acz içindeki yöneticileri:
“Ey Ahali… Artık kırıla kırıla ne kadar kaldınız bilmiyoruz ama biz bu olup bitenlere bir çözüm bulamıyoruz. Sizleri bu kötülüklerden kurtarmak için, size karşı sorumluluklarımızı yapamıyoruz… Siz de tepkiler ortaya koymayın! Silahlara sarılmayın! Bırakın tecavüzler olsun! Kirli ayakların altında ülke çiğnensin! En kutsak değerler ayaklar altına alınsın!”
Gerçekte olup bitenler karşısında bunlar söylenmiyordu belki; ama görüntünün arkasındaki gerçekler, bunlardan başka şeyler değildi. Hele kimi sözler vardı ki, bunlar, bu söylenen sözlerden de acıydı. Örneğin kimi resmi duyurularda düşman askeri için, onların Müslümanların dostları ve padişahın konukları olduğu söyleniyordu.
Dostlarımız ve padişahımızın konukları, konuk olarak ülkemize gelmiş ve o nedenle mi analarımızın, bacılarımızın ırzına saldırıyor, ülkenin kaynakları kurutuluyor, direnişi kırılıyor ve onun için mi atalarımızın mezarları, Türk kanı bulanmış çizmelerle çiğneniyordu?
Ve bu dostlar, adım adım Sevr’i bir idam fermanı gibi hazırlamaya uğraştıkları günlerde, sanki şunları söylüyorlardı:
“Biz sizi hukuka göre yargıladık… Hukukun yerine gelebilmesi için Türklerin yok edilmesi gerekiyor. Uzat boynunu kemende ey koca Türk! Ölüm senin için artık hak!”
Allah, Allah; hale bak! Evet, bundan başka hiçbir anlam taşımıyordu gerçekten de olan biten şeylere bakıldığında… Emperyalizmin hukuku buydu işte…
Uzat başını, uzat; hukuku temsil ettiğini söyleyen güçler, yok etsin Türk’ü ve böylece adalet yerini bulsun ha? Sen yok ol ki o senden kalan coğrafyaya hâkim olsun; tıksırıncaya, patlayıncaya kadar sömürsün… Onun derdi zaten baştan beri soymak, el koymak ve sömürmekti. Bu nedenle direnen boyunlara tırpanı çalacaktı elbet… Buna yemini vardı. Yoksa sen yok oluyormuşsun, tarihten siliniyormuşsun; bunların hiçbir anlamı yoktu batının algı dünyasında… Yok etmek, onun doğasında vardı. Bunu ya kendi yapar, ya taşeronlarına yaptırırdı. Daha olmadı seni yine senden olanla karşı karşıya getirir, sonra birbirinizi size kırdırtır; ardından karşına geçer, sen suçlusun, sen ezildin, sen de ezdin der; o başkalarını kırdırırken, kendisi nereden ne elde edeceğinin hesabını yapardı… Güya masum olanın yanında görünür, bu kez sanki hiç kışkırtan kendisi değilmiş gibi sahte gözyaşları dökerdi. Akıl almaz baskılar, onur kırıcı durumlar ve işlerdi bunlar… O günlerde, Anadolu’da Temsilciler Kurulu’nun dayatmasıyla, kapatılmış olan Meclis-i Mebusan, yani Osmanlı mebuslar meclisi açılmıştı. Mustafa Kemal Paşa, bu Meclisin açılmasını şiddetle istemesine karşın; “Hayır!” diyordu; “İngilizlerin gölgesinde açılacak bir meclisten bir yarar elde edilemez. Kaçınılmaz olarak meclis Anadolu’da açılmalıdır… Öyle ki bu meclis açıldığında ben de ulusal işleri izleyebilmek ve onlara yön verebilmek için bu meclise başkan olmalıyım!”
İdealist ve yurtseverdi Atatürk. Yurdu için, her şeyi göze alabilen bir karar adamıydı.
Dolayısıyla yetkiyi hiçbir makamdan, kuruldan ya da kişilerden almıyor; tek “istinatgahı” (AS: dayanağı), ulusun temiz bağrı ve kendi ulusal vicdanı…
Ancak onun önerisi yerine getirilmedi. Kendisi de İstanbul’a gitmedi. Meclis İstanbul’da açıldı. 28 Şubat 1920 günü ulusal andı (Misak-ı Milli) Anadolu’dan tek tek Mustafa Kemal Paşa’nın seçerek gönderdiği özel bir kurulun çabalarıyla Meclis kabul etmiş ve orada ulusal amacı açıklamıştı. Bu and, tek tek Türk Ulusu’nun yurt topraklarının sınırlarını belirliyor; ardından da tam bağımsızlık vurgusu yapıyordu…
Ancak İngilizler bundan olağanüstü rahatsız oldular. Ve bir anda Meclisi basarak, tek tek milletvekillerini tutukladılar. Silahlı müfrezeler, Meclis koridorlarından geçerek, toplantı halinde bulunan milletvekilleriyle karşı karşıya geldiler. Önce bir arbede oldu. “Direniş” bağırmaları, haykırışlar arasında, İngiliz askerleri, kimi milletvekillerini süngü zoruyla, kimi zaman da yakalarından tutup, koyun gibi sürükleyerek, kuytu yerlere tıkıvermişlerdi. Yerlerde sürüklenen, yalnız milletvekilleri değildi ki!
Türklerin onuru da yerlerde sürüklenmişti.
Manastırlı Hamdi Bey adlı yurtsever bir telgrafçı, bu gelişmeleri Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla bildiriyor, bu görevini alnına sıkılıveren düşman mermilerinin hedefi olana kadar fedakârca yerine getiriyordu…

Ne yapılabilirdi ki?

Mustafa Kemal Paşa, bu olaya karşı büyük bir öfke duyarak, derhal karşılık verdi. Lloyd George’un yeğeni olan Albay Rawlinson Erzurum’daydı… Paşa, Erzurum’da bulunan Kazım Karabekir Paşa’ya ünlü buyruğunu verdi: Malta’ya sürülen ulusun vekilleri özgürlüklerine kavuşuncaya dek, Rawlinson ve müfrezesi tutuklanmalıydı. Karabekir Paşa hiçbir duraksama göstermedi. Ardından da Eskişehir ve Afyonkarahisar’da bulunan yabancı birliklere karşı Türk birlikleri harekete geçirerek, bunları tutukladılar.. Bu emri de Mustafa Kemal Paşa vermişti. Dişe diş, politikası uygulanıyordu.
Bununla yetinilmedi; İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’daki paralarına el konuldu.
Ardından da işgal güçlerinin, Anadolu’ya ilerleyebileceği düşünülerek, onların olası ilerlemelerini yavaşlatmak için, yer yer demiryolları imha edildi.
İstanbul’un sesi soluğu kesilmişti. Cansız mecalsiz, bir yana atılmış gibiydi ülkenin yazgısını elinde bulunduran yüce kurullar…
Ancak Ankara ulusun gerçek temsilcisi olarak, duyarlılığını göstermeye kararlıydı. Mustafa Kemal Paşa, bir bildiri yayınlayarak, İstanbul’un haksızca işgalini kınadı. Ankara bütün dünyaya işgalin haksız olduğunu, kesinlikle kabul edilmeyeceğini ve geçersiz olduğunu haykırdı.
Bu tarihin akışına karşı sanki karanlıkların ortasına atılmış bir haykırış, bir direniş çığlığıydı. Yurtları işgal altında iken direniş göstermeyenler, onursuz bir yaşamı, zilleti, yüz kızartacak duyguları kendi vicdanlarına karşı nasıl anlatabilirlerdi ki?
İstanbul’un işgalinin üzerinden üç gün geçmişti. 19 Mart günü, Mustafa Kemal Paşa Heyet-i Temsiliye imzasıyla bütün vilayetlere bir genelge göndererek, Ankara’da olağanüstü yetkileri olan bir ulusal meclisin toplanacağını bildirdi. Bu meclis,
Meclis-i Mebusan’ın işgal nedeniyle yasama ve yürütme görevini yapamaz duruma düşürülmesinden dolayı zorunlu olarak toplanacaktı. Ulusun iradesini yansıtan meclis, yabancı güçlerce dağıtılmıştı. Buna boyun eğmek ve bunu kabullenmek, yurda karşı işlenmiş bir ihanetti. Açılacak meclise başkentin korunması, ulusun bağımsızlığı ve devletin kurtarılması için gerekli önlemleri düşünüp uygulamak üzere, ulusça olağanüstü yetkiler verilecekti. Bunun için seçimlerin yapılması ve güvenilir kişilerin Ankara’ya gönderilmesi gerekliydi.
Mustafa Kemal Paşa, açılacak meclisi bir “Meclis-i Müessesan”, yani kurucular meclisi olarak görüyordu. Niçin? Çünkü kurucu meclisler yeni bir sistemi kurarlardı.
O da artık saltanat rejimine karşı, kurucu meclisin ulusun iradesini yansıtacak bir siyasal sistem kuracağını düşünüyordu. Yeni meclis, bu niteliğiyle yeni bir yönetim biçimi getirmek için kurgulamış ve tasarlamıştı. Ancak bunu açıklamak ilk başta sıkıntı doğurabilirdi. Bu nedenle şimdilik bu sözcük kullanılmıyordu. Bu meclisin işlevini tamamlayabilmesi için, yurdun seçilmiş bireyleri Ankara’ya gelmeliydiler…
Artık ülkenin birçok yerinde ulusal güçlerin denetiminde seçimler yapılıyordu.
Bu arada Sultan ve Halife, Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşları hakkında kararını çoktan vermişti bile… Onlara göre Mustafa Kemal Paşa bir haindi. Sultan ve Halifeye karşı başkaldırmıştı. Ulusun yanında olmak, sultan ve halifeye karşı başkaldırmaktı, ha?
Bu nedenle; “Beyan buyurula” diye başlayan fetvalar ve fermanlar hazırlandı.
Türkiye böylece bir iç savaşın içine yuvarlanıvermişti. Dini açıdan kutsal olan ne varsa, orta yere dökülmüş, yanlış algılamaların ve tutumların kirli ellerinde didiklenip duruyordu. Dini yücelttiğini, din adına bu eylemlere ve tutumlara giriştiklerini düşünenler, yurt savunması gibi belki dinsel yükümlülüklerin en başında yer alması gereken bir konunun ne kadar dışında kaldıklarının ayırtında bile değillerdi.
Milletvekilleri Ankara’ya doğru, tozlu topraklı yollara dökülmüşlerdi. Yollara dökülenlerin yanı sıra, yola çıkamamış olanlar da vardı:
Kargaşa ve kalkışma eylemleri, kimi kişilerin adları belirlense de onların Ankara’ya doğru yollara dökülüşüne olanak vermemişti.
Milletvekili olacak kişiler yolculuk için hazırlıklarını yaparlarken, Ankara’da da hummalı bir çalışma başlamıştı. Meclis nerede açılacak, hangi bina ilk meclis binası olarak ayrılacak; bunun hazırlıkları yapılıyordu. Gelen önerilere göre kimi binalar gözden geçirildi. Önerilenlerin kimisi küçük, kimisi kentten uzaktaydı. Bu aşamada, meclis için en uygun binanın, İttihat ve Terakki Cemiyeti için hazırlanmış kulüp binası olduğu görülüyordu. Bina gözden geçirildi; eksikleri belirlendi; ardından da ivedi olarak onarımına başlandı. Ulucanlar‘da yapımı süren bir ilkokulun çatısındaki kiremitler alınarak, getirilip meclisin toplanacağı binanın çatısına sıralandı. Bunlar yetmedi; halktan kimi kişiler, kendi çatılarından söktükleri kiremitlerle binanın çatısının eksiklerini tamamladılar. Toplantı salonunda ise oturacak yer yoktu. Bunlar da bir ilkokuldan getirildi. Salonun aydınlatılması için gerekli ışık yoktu; bu nedenle bir kahvehaneden büyük bir asma lamba getirilip, salonun ortasına asıldı.
Ve o gün… 23 Nisan 1920
Hay babam, hay…
Ulus, kendi elleriyle, o günkü dar koşullarda, kendi meclisini kurmuştu.
Türkiye büyük çırpınışların, kaygıların olduğu ortamda; en büyük ulusal kurumunu kendi elleriyle yaratmıştı… O meclis, ulusun yazgısına el koyacaktı.
En yüce güç, ulusun gücü ve onu temsil eden en önemli kurum da Büyük Millet Meclisi’ydi. O günlerden bugünlere ne kaldı?
Ülkemizde olup bitene bakıldığı zaman, kimi zaman düş kırıklıkları yaşamak olanaklı değil… Böyle olmamalıydı diyeceğiniz yığınla şeyler var…
Bir yönden de çok şey anlamını hala koruyor. Bize düşen ne?
Anlamını yitiren şeyleri yeniden anlamlı kılalım, kalan ne varsa, onları da daha nitelikli ve işlevsel yönden güçlendirelim… Tarihi özümüze ve anlamımıza yönelelim.
23 Nisan geliyor: Coşkusu daha bugünlerden sarsın bizi, yüreklerimizi…
Unutmayın; Meclis’i bizler, bizim gibi düşünenler, yurtseverler yarattılar.
Meclis yurtseverlerindir; ulusa ihanet etme eğilimi içine girip, ülkenin birlik ve bütünlüğüne kast edenler değil… Yıpranan imgeyi ve işlevi yeniden diriltelim.
İmgeye ve yapılan işlere, tarihsel derinliği olan yeni anlamlar verelim…
Meclis, ulusun meclisidir. Kimi para babalarının ya da çıkar duygusuyla ulusal istenci önemsemeyenlerin tekelinde olamaz o yüce kurul..
Ulusun gerçek iradesini içinde taşıyan kutsal bir kurum olarak hep ayakta kalmalı ve bu yönüyle ulusun kaderinde, ulusun çıkarlarıyla bütünleşmiş bir politik duruşu inatla kendi içinde taşımalıdır. Bu nedenle şimdiden, bütün yüce Türk Ulusu’nun 23 Nisan Ulusal Egemenlik bayramını kutluyor, yurduma sıcak bahar havalarıyla birlikte nice esenlikler ve güzellikler gelmesini gönülden diliyorum… (13.04.2014)

AÜTF D5 Dersi : KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı

AÜTF D5 Dersi :
KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı

Sevgili AÜTF Dönem V Öğrencilerimiz,

Sizlere 2 ders saati sunduğumuz “KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı” dersimizin
güncellenmiş yansılarını pdf olarak aşağıda paylaşıyoruz..

Bu konu, salt teknik düzeyde tıbbi bağlamda ve daraltılmış olarak Halk(ın) Sağlığı – KüreselleşTİRme bağlamını kavramak açısından değil fakat genel ölçekte söz konusu KüreselleşTİRme süreçlerinin “ne mene bir şey” olduğunu kavramak bakımından da önemlidir. Çok yalın ve çarpıcı olarak, kısadan vurgulamak gerekirse, denklem çok nettir ve matematiksel kesinliktedir : KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm = ABD hegemenonyası… Dolayısıyla 21. yüzyılı kavrayabilmenin anahtarı söz konusu çarpıcı denklemin adamakıllı kavranmasına bağlıdır.. Salt iyi bir hekim olmak için değil;

– bir yurtsever, bir dünyalı ve
– giderek BEYİN İĞFALİNE uğrayarak zavallılaştırılmış – teslim alınmış, 
– “insansı” bir bir Dünyalı.. olma yıkımından korunma için sizlere bir reçete olacaktır bu notlar.. Neredeyse 20 yılı aşkın bir süredir lisans ve lisansüstü düzeyde veregeldiğimiz bu dersin yansılarının bu göz ve bilinçle değerlendirilmesinde büyük yarar olduğunu düşünüyoruz..

Sağlık hizmetleri her toplum için yaşamsal ve vazgeçilmezdir. Bu hizmetler de öbür kamu hizmetleri gibi yerel – uluslararası sermayenin eline geçmektedir. Küreselleşme sürecinde asıl olan ülke halkının sağlığı değil, bu alanda da kapitalizmin tunç yasası gereği en üst düzeyde kârdır (kâr maksimizasyonu!) Ülkemiz, dış güdümlü sağlık politikalarıyla sağlık hizmetlerini özelleştirmeye zorlanmaktadır.

Genel sağlık sigortası;
PRİM = EK VERGİYE dayalı ahlaksız bir soygun düzenidir!
GSS sizin sağlığınızın değil sermayenin kârının sigortasıdır!
ŞEHİR HASTANELERİ soygun – talan düzeninin aracıdır!

Türkiye’miz bu süreçte giderek daha çok sağlık harcaması yapmakta ancak o ölçüde sağlıklı bir toplum olamamaktadır. AKP’nin Haziran 2003’te başlattığı Sağlıkta Dönüşüm tuzağı – masalı ile yüzlerce milyar $ ulusal servetimiz yerli – yabancı sermayenin kasasına aktarılmıştır. Bu açık ve iğrenç bir post-modern sömürüdür ve kabul edilmesi de sürdürülmesi de olanaksızdır. Kuşku yok, tıp dışından okuyuculara da rahatlıkla hitap edebilecek bir içerik kurgulanmıştır.

Ülkemizin, geçtiğimiz yüzyılın başında emperyalizmin pençesinden Büyük ATATÜRK sayesinde çok ağır bedellerle kurtuluşumuzun üzerinden yüz yıl bile geçmeden ve tek kurşun bile atmadan yeniden emperyalizmin, Mustafa Kemal Paşa‘nın nitelemesiyle

  • Bizi yutmak isteyen kapitalizm ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizmle mücadele etmeyi MESLEK edinmiş insanlarız….”

Bu 2 kadim düşmanın pençesine bir kez (son kez!) daha düşülmemesi temel dileğimizdir.
Bunun sonu YENİ SEVR‘dir! 205 yansıyı (8,1 MB) görmek için lütfen tıklar mısınız??

KuresellesTIRme_ve_Halk(in)_Sagligi

Sevgi ve saygı ile. 20 Mart 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Not : Daha önce AÜTF Dönem VI’da 4 saat süreli verilen daha kapsamlı 2 dosyanın erişimi :
KuresellesTIRme_ve_Halk(in)_Sagligi-1
KuresellesTIRme_ve_Halk(in)_Sagligi-2

KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı / Globalisation & Public Health


Yine AÜTF D3’te 1 yarıyıl boyunca 30 saat süreli verilen
SEÇMELİ KÜRESELLEŞME VE HALK SAĞLIĞI dersimizin yansıları ise 3 dosya olarak aşağıdaki erişkelerden çağrılabilir :

1_KuresellesTIRme_ve_Halk(in)_Sagligi
2_KuresellesTIRme_ve_Halk(in)_Sagligi
3_KuresellesTIRme_ve_Halk(in)_Sagligi
http://ahmetsaltik.net/2014/03/19/secmeli-kuresellesme-ve-saglik-dersi-yansilari-autf-donem-3-2013-14/

Yarbay Mehmet Alkan: Albaylık beklerken tek kelimeyle ihraç edildim

Yarbay Mehmet Alkan: Albaylık beklerken tek kelimeyle ihraç edildim

Yarbay Mehmet Alkan: “Albaylık beklerken tek kelimeyle ihraç edildim”

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Yarbay Mehmet Alkan, şehit olan kardeşinin cenazesindeki isyanıyla Türkiye’nin gündemine oturmuştu ve KHK ile TSK’dan ihraç edilmişti. Aylar sonra konuşan
eski Yarbay Alkan, ‘Albay olacakken ihraç edildim’ dedi. (AYDINLIK, 27.02.2017)

Yarbay Mehmet Alkan, şehit olan kardeşinin cenazesindeki isyanıyla Türkiye’nin gündemine oturmuştu. Mehmet Alkan, RS FM’de Yavuz Oğhan’ın “Bi De Bunu Dinle” programına konuk oldu ve değişen hayatı ile verdiği hukuk mücadelesini anlattı. Yarbay Mehmet Alkan, ihracına neden olan o cenaze gününü şu sözlerle anlattı:

“Biz 9 kardeşiz, ben erkeklerin en büyüğüyüm. Ali, en küçüğümüzdü. Göreve gitmeden önce son 2 yıl yanımda kaldı. Aynı evi paylaştık, aynı işyerinde çalıştık. Şehit olduğu yer de benim bizzat görev yaptığım yerdi. Ben cenazeye Yarbay Mehmet Alkan olarak değil şehit ağabeyi olarak katıldım ve konuştum. Kardeşimin cenazesinde o an aklımızdan geçen ne varsa dile getirdiğimiz bir husustu. Söylediklerim benim sözüm değildi aslında, milletin aklından geçen, herkesin kendi arasında konuştuğu, dile getirdiği bir husustu. Ben sadece yüksek sesle
dile getirdim.”

‘ŞEHİTLİK HEP GARİBANLAR İÇİN’

Yarbay Mehmet Alkan: ‘Şehitlik hep garibanlar için’ Cenazedeki tepkisi nedeniyle uyarı alan Yarbay Alkan, TSK’deki görevine devam etse de yaşadıkları yıpratmış, psikolojik tedavi yardımı almış. Alkan görevden alınmasının kardeşi yaşamını yitirdikten sonra katıldığı bir toplantıdaki ifadeleri nedeniyle olduğunu söylüyor:

“Ali’nin olay gecesi yanında mevzide olan, hayatlarını kurtardığı, vesile olduğu 9 askeri, terhis olduktan sonra benim yanıma geldi. Evlerine, memleketlerine gitmeden benim evime geldiler. Sonra da Osmaniye’ye komutanlarının mezarına gittiler. Ben de Osmaniye’ye bir hafta sonra kardeşlerimle beraber gittim. Mezarlık ziyaretinden sonra Şehit Yakınları ve Gaziler Derneği‘nde yakınlarıyla bir sohbet toplantımız oldu. Toplantıdaki konuşmam da söylediklerimi bugün yine söylerim.

  • Bu ülkede 32 yıldır şehit veriliyor ama bir türlü çözülmüyor.
  • Çünkü ülkeyi yanlış yönetenler, yanlış kararlar alanlar bunun bedelini ödemiyor.
  • Bedeli sadece polis, asker, korucu, öğretmenler yani garibanlar ödüyor.
    Şehitliği yükseltiyorlar hep. Şehitliği yükselten arkadaşların kendileri ya da yakınları şehit olmadığı sürece şehitlik süper bir şey. Çünkü onlar için öyle bir ihtimal yok.
    Bu ancak garibanlar için olabilecek bir şey.Konuşmalarımız basına yansıyınca bu kez hem adli hem de idari soruşturma açıldı. TSK’dan ihraç talebiyle geçtiğimiz haziran ayında Yüksek Disiplin Kurulu toplantısı oldu. Başta Ankara Barosu başkanı olmak üzere yaklaşık 40 avukat savunmak için hazır bulundu. Ama kurul bir karar vermedi.”

‘ALBAY OLACAKKEN İHRAÇ ETTİLER’

Yarbay Alkan asıl savunmasını yapmak için hazırlanıp, albay olmak için gün sayarken, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL KHK’sıyla 48 bin kişiyle birlikte ihraç edildi:

“1 Eylül’de hiç beklemediğimiz bir şekilde bir kararnameyle 48 bin kişilik listeye bir satır olarak beni de koyduklarını gördüm. İnanamadım, benim 30 Ağustos’ta Albay olmam gerekiyor. Beni atıyorsan bile albay olarak atman gerekiyor. İhraç edilmemle ilgili bildiğimiz ya da söylenen hiçbir gerekçe yok. Hakkımda işlem yapanlarla ilgili dava açtım. Çünkü

  • Beni FETÖ ile aynı işleme tabi tutmak alçaklıktır.
    Hakkımda herhangi bir adli soruşturma yoktur olamaz da.
  • Hakkımda işlem yapanlar ve yaptıranlar, kendi FETÖ’cülüklerinin yüzde biri kadar FETÖ’cü olduğumu ispat etsinler, her şeyden vazgeçeceğim.
  • Yetkililer FETÖ hakkında birilerine işlem yapacaksa ilk önce kendi haklarında yapmalı.”
    ===================================
    Dostlar,

Bu haberi okuyunca John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri” adlı yapıtı usumuza geldi.
İlahlar, Türkiye nam coğrafyada gazaba gelmişler ve OHAL KHK’sı kılıcıyla onbinleri doğramaktalar. Kuru ya da yaş, masum ya da suçlu, at izi ya da iti izi.. karmakarışık. Üstelik yapılan vahim ve fahiş hataların giderimi (telafisi) de çoğu kez olanaksız. Çelik çembere alınan insanlara hiçbir umut bırakılmaksızın özekıyıma (intihara) sürükleniyor.

  • Genç akademisyen Dr. Mehmet Fatih Traş geçen hafta Adana’da intihar etti!
    İşten çıkarılmış, hocalarının dışarıdan 2 ders verme desteği de engellenmişti.
    Umudun tükendiği yerde “intiharı” seçmek zorunda bırakılmıştı.
    Genç akademisyen Dr. Mehmet Fatih Traşın gerçek katilleri kimlerdir?
    Yazarsak suç olur mu? Yazmazsak suç işlememiş sayılır mıyız?Ülkemizin gündeminde bu süreç “sivil ölüm” olarak adlandırılıyor. Sözde “idam” AKP tarafından AB baskısıyla anayasadan (+ ceza yasasından) çıkarılmış durumda. Biz bu vahşete “post-modern idam” diyoruz..  İntihar etmeseler bile kurbanlar ve yakınları ağır depresyon vb. ciddi ruhsal bozukluklara, yoksulluğa, yoksunluğa, itilmişliğe, ötekileştirilmeye, yalnızlaşmaya itiliyor. Bunca ağır ceza kişisel olarak da kalmıyor böylece. Damgalanan insanların emekli olma, unvanlarını kullanma, mesleklerini sürdürme olanağı da verilmiyor. Malvarlıklarına el konduğu da..
    Tam bir damgalanma!
    Böylelikle dolaylı olarak kalıcı biçimde tasfiye edilmiş oluyorlar.
    Hukukun evrensel ilkelerinin, insan haklarının, anayasa ve ceza hukukunun
    en temel ilkeleri ayaklar altında..ABD, 1963-73 arasında Vietnam’da 10 yıl savaşmış ve ordusu çok büyük yitikler vermişti. 60 bin ABD askeri ölmüş ya da yitmiş, onbinlerce ABD askeri bedensel
    ve ruhsal olarak ağır zedelenmeler (travmalar) yaşamıştı. Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) [Post traumatic Stress Disorder – PTSD] başta olmak üzere pek çok ruhsal sorun onbinlerce ABD askerini ciddi olarak hastalandırmıştı. Bu insanlar sosyal yaşamdan kopmuş, yuva kuramamış, iş edinememiş, kariyer yapamamış…. psikiyatrik sağaltıma, psikolojik desteğe, ilaçlara bağımlı duruma düşmüşlerdi. Ağır ve kalıcı yeti yitimine uğramış engelli kalmışlardı. Ezici çoğunluğu ise alt sosyoekonomik sınıflardan gelen Zenci, Hispanik, Indian (Kızılderili) yoksul ve
    iş bulamadığı için ABD ordusuna girmiş, bir bölümü de lejyoner (paralı asker) idi..

ABD neredeyse yarım yüzyıldır bu ağır toplumsal sorun ile deyim yerinde ise boğuşmakta.. “Veterans Administration” (Gaziler İdaresi) bu amaçla özel olarak kuruldu ve ABD bu uğurda yüzlerce milyar dolar (belki de birkaç trilyon dolar!) harcama yapmak zorunda kaldı..

Ne yazık ki, benzer bir acı tablo ülkemizi bekliyor, hatta yaşanıyor. 12 Mart 1971,
12 Eylül 1980 mağdurlarını 15 Temmuz 2016 sonrası OHAL KHK kurbanları izledi. üstelik bu kez “tasfiye edilenler” yüz bini çoktan geçti..

Nazilerin bile akıl edemediği biçimde pasaportlarına da el kondu!
Führer’in faşist Almanyasında bilim insanları pasaportları ile Mustafa Kemal Paşa‘nın Türkiye’sine sığınmışlardı (1933 sonrası ve 140’ı aşkın parlak bilim insanı!)

Benzer tablolar insanlığa karşı suçtur, zamanaşımı yoktur.
Birkaç kez ağırlaştırılmış yaşamboyu (müebbet) hapis cezasına çarptırılan insanlar bile 40 yıl yattıktan sonra çıkabilecekleri umudu ile yaşama tutunmaktadırlar.
Türkiye elbette FETÖ ve militanlarını hukuka uygun biçimde cezalandırmalıdır. 1984’ten bu yana 32-33 yılda can yitiklerimiz 40 bine yakın. ABD’nin Vietnam yitiklerine yaklaşıyor.

Türkiye İNSANCIL HUKUKU asla elden bırakmamalıdır.
Hele hele AKP içinde FETÖ’cü milletvekili, bakan, parti yöneticisi… kadrolarına hiç dokunmayıp yüzbiini aşkın insanın üstüne Tanrıların gazabı düzeyinde gitmek olağanüstü yanlıştır.

Türkiye ABD kadar ağır bir “Veterans sendromuna” sürükleniyor; aman dikkat!

  • Kılı kırk yarmak, itirazları hızla ve duyarlıkla değerlendirerek yanlış işlemler geri almak zorunludur.
  • OHAL asla kötüye kullanılmamalı, Anayasa – yasalar- hukuk -uluslararası andlaşmalara mutlak saygı gösterilmelidir.
  • OHAL koşulları hızla giderilmeli ve olağan rejime dönülmelidir.
  • OHAL KHK’ları Anayasa – yasalar- hukuk -uluslararası andlaşmalara mutlaka bağlı kalmalı, ölçülü – orantılı olmalı, OHALilan gerekçesiyle sınırlı olmalıdır.
  • Cezalar kişisel, ölçülü, geri döndürülebilir, insan onuruna saygılı olmalı ve
    kesinleşmiş bağımsız mahkeme kararlarına dayanmalıdır.

TSK’dan uzaklaştırılan Yarb. Mehmet Alkan‘ın feryadının yanlış, haksız.. olduğunu
kim söyleyebilir?? Çığlıklar herkesin, özellikle iktidarın vicdanınadır :

  • ‘ŞEHİTLİK HEP GARİBANLAR İÇİN’ midir?

Bu vahim yanlışları yapanlar, en azından çok ağır vicdan azabına mahkumdurlar.

  • “Yetkililer FETÖ hakkında birilerine işlem yapacaksa,
    ilk önce kendi haklarında yapmalı.”

ADALET salt ülkenin  temeli olmayıp, tüm erdemleri (fazilet) içeren en üst erdem
ya da erdemlerin erdemidir.. Onsuz yaşam düşünemiyoruz, olmamalıdır..

Sevgi ve saygı ile. 28 Şubat 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

24 Ocak… Çoook Olumsuz Bir Gün…

24 Ocak…  Çoook Olumsuz Bir Gün…

Dostlar,

Tarihimizde 24 Ocak birçok olumsuzluğun yaşandığı bir gün.

24 Ocak 1980 Kararları bu gün 37. yılını tamamladı.
Dönemin Başbakanı S. Demirel‘in “Devlet 70 Cent’e muhtaç” sözleri kulaklarda hala yankılanıyor. 4 yıl önce bu gün, bu Kararlar ile ilgili bizim çıkardığımız bir kitap özetine sitemizde yer vermiştik. 4 A4 sayfası oylumlu bu metnin bir kez daha okunmasında çok yarar görmekteyiz.

http://ahmetsaltik.net/2013/01/28/24-ocak-1980-kararlari/

Bu Kararların olağan bir rejimde yürütülmelerinin olanaksızlığı çok geçmeden anlaşılmış ve 12 Eylül 1980’de ansızın Sıkıyönetim gelivermişti! Sıkıyönetim “kardeş kanı dökülmesine” 1 gecede son verdiği gibi (!), CHP dahil tüm siyasal partileri, sendikaları, kimi dernekleri. kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarını (Türk Tabipleri Birliği vd.).. kapatmıştı.

Kararların tüm ekonomik faturası gene emekçi halka çıkarılmaktaydı :

– Kamu harcamaları kısılıyor,
– Sosyal devlet geriye çekiliyor,
– Vergi tabanı genişletilerek oranlar yükseltiliyor,
– Yeni vergi türleri ekleniyor (KDV 1985’te kondu!),
– KİT ürünlerine okkalı zamlar yapılıyor ve şirket gibi yönetilmelerine geçiliyor,
– Özelleştirme (=talan!) hız kazanıyor ve
– Dış ticaret kısıtları tümüyle kaldırılarak tam liberasyon ile
ithal ikamesi rejimi terk ediliyordu..

Ne hazindir ki, 45. ABD Başkanı D. Trump, dış ticarette özellikle olmak üzere ekonomide bütünüyle korumacı politikalara geçiyor ve Küresel emperyalizmin de-regülasyon – mutlak serbest ticaret vb. putlarını kırmaya başlıyor 20 Ocak 2017’de Oval Office’i henüz devralmadan (20.01.2017) önce..

Küresel emperyalizmin maşası IMF, ancak bu koşullarda (24 Ocak kararları dayatması!) “can yeleği” atıyordu Türkiye’ye. Ardından da bir dizi “yapısal reformlar” (!) yapılacak ve alınan önlemler kalıcılaştırılacak, ekonominin – devletin DNA’sı değiştirilecekti (SAP-structural adjustment programs) .. Bunlar çok büyük ölçüde Askeri yönetimin gözetimi altında “çifte müsteşar” (DPT ve Başbakanlık) elektrik mühendisi Turgut Özal tarafından kotarıldı ve piyasa ekonomisine – dış ticarette gümrük korumasının hemen hemen hiç kalmadığı
bir düzene geçildi.. Çiçeği burnunda 45. ABD başkanı D. Trump, Meksika’daki Ford fabrikasını tehdit ederek ”ya sök fabrikanı ABD’ye getir ya da %45 dışalım (ithalat) vergisi koyacağım!”  buyurdu.. Fabrika tıpış tıpış emre uyuyor..

Borç ve de emir alındı aynı anda..

1982 Anayasası da bu bağlamda içeriklendirildi. Örn. sağlık hizmetleriyle ilgili
56. maddede Devletin sağlık hizmetlerini “denetleme ve düzenleme” üzerinden yürüteceği belirtildi.. Sosyalleştirilmiş sağlık sistemine son verme olanağı sağlandı ve bu AKP eliyle yapıldı! Özelleştirme ve taşeron devlete kapı aralandı ve son 35 yılda sonuna dek açıldı. Özellikle AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm programıyla.. On milyarlarca Dolar servetimiz yerli – yabancı – yandaş sağlık sektörü patronlarına aktarıldı; ”Tayyip beyin rüyası” Şehir Hastaneleri ile bu rant aktarımı daha da büyütülüp hızlandırılarak sürdürülecek.. Üstlenilen işlev bu!

35 yıl sonra geldiğimiz yer, küresel ekonomiye neredeyse tümüyle eklemlenmiş
yarı-sömürge sınırlarını aşmış bir Türkiye’dir. Sorunlar süregenleşmiş (kronikleşmiş), kalıcılaşmış, ekonomi bir şeytan üçgeninin içinde tutsak edilmiştir :

Ekonominin_Seytan_Ucgeni

 

– Bütçe açığı
– Dış ticaret açığı
– Cari açık…

 

 

AKP, 2002 sonunda devraldığı toplam 221 milyar $ borcu 3+ katına (600+ milyar $!) çıkarmıştır. 1,60 TL’de devraldığı Doları 3,80 TL’ye getirmiştir!
Gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksullaşTIRma tüm vahşetiyle sürdürülüyor. Üstüne bir de dinci baskı rejimi ve bölünme tehlikesi.. AKP hükümeti sözcüsü Numan Kurtulmuş açık açık halkı tehdit ederek, Başkanlık halk oylamasında onanırsa terörün azalacağını söyleyebiliyor. Haziran 2015 genel seçimi sonrası aynı söylem RTE’den gelmişti ve ”verin 400 vekili terör bitsin” buyurmuştu, Kasım 2015’te genel seçim yinelenene dek 4 ay ülkeye ”kan ve can” diyeti ödetilmişti. Filmin benzeri yinelenecek önümüzdeki 2 ay boyunca ve uzun boylu yakışıklı profesör, hükümet sözcüsü Kurtulmuş üvertür ile görevli anlaşılan?? İlgilisinden daha yüksek perdeden uyarılar yolda ?!

“Yeni anayasa” dayatması ise, Türkiye’nin küresel sermaye birikimi sürecinde uysal bir ülke olarak rolünü sürdürebilmesi için Anayasa’da yer alan son birkaç “engelciğin” kaldırılması hedeflidir özünde.. Sosyal devlet, hukuk devleti, yurttaşların ekonomik ve sosyal hak ve özgürlükleri – devletin görevleri… falan.. Ne demekmiş bunlar?

Ayrıca Başkanlık! Federatif hatta olursa daha iyisi bölünmüş bir Türkiye..
Bağımsız Cumhuriyet direnci kırılmış, Misak-ı Milli onuru zedelenmiş, ekonomik – siyasal bakımdan tama yakın sömürge kılınmış, “Sevr benzeri” (Quacy Sevres!) koşullar dayatılarak uygulanmış ve teslim alınmış bir Türkiye..

37 yıl sonra, “24 Ocak 1980 Kararları sistematiği” nin orta erimde ülkemizi taşıdığı yer böyledir. Tarihsel miyopların, burnunun ucun göremeyen ve 3 sayfa yakın tarih okumamış ülke yöneticileriyle politikacıların dikkatine sunsak ne olur, sunmasak ne olur?
*****
Bu yazdıklarımız daha çok gençleredir..
Büyük ATATÜRK‘ün Cumhuriyetini emanet ettiği Gençlerimiz…
Bütün umudumuz onlardadır. Mustafa Kemal Paşa da öyle demekteydi :

– Bütün ümidim gençliktedir..

Sürdürülemez ve insanlık onuruna aykırı bu gidişi gençler durduracaktır.
Daha yaşanası, insanlık onuruna dayalı bir düzeni onlar mutlaka kuracaklardır.
Biz kıdemli kuşaklar, onların yaratıcılığına ve devingenliğine (dinamizmine) ket vurmadan birikimlerimizi – deneyimlerimizi onlara hep sunacağız, omuz omuza olacağız evlatlarımızla.. Ama 18 yaşını yeni bitirmiş çocuğu göstermelik TBMM üyesi yapma popülizmine, yozluğuna kapılmadan.. Önce onlara sıkı bir eğitimle iş ve gelecek sağlayarak.. 25 yaş sonrası da dilerlerse siyaset yolu zaten açık.

İnsanlık onuru mutlaka kazanacak.. Kapitalizm – emperyalizm de yeryüzünden
yok edilecek.. Bu hedef, Gazi Mustafa Kemal Paşa‘nın da öngörüsü idi..
*****
Bu gün, 24 Ocak 2017 günü..
Uğur Mumcu‘yu 24 Ocak 1993’ten bu yana bir kez daha acıyla andık..

– Bu gün, Diyarbakır Emniyet müdürü A. Gaffar Okkan ve 5 polisin şehit edilişini 16. kez daha andık (24 Ocak 2001).. Devletin emniyet müdürünü arabasıyla ve 5 korumasıyla havaya uçuracak gücü “birilerinin” Diyarbakır’da nasıl elde edebileceğini sorgulamayı sürdürdük.. Ama Devlet sor(a)madı!

Her 2 cinayetin (ve daha yüzlercesinin!) gerçek işletenlerinin “hala” yakalanamayışına sardonik (acılı) gülüşlerle tepki (!) verdik.. Devletimizden umudumuzu kesmek istemiyoruz inat ve dirençle.. Bir gün mutlaka..
Ama ne zaman??

– Bu gün laik sermayenin, Atatürk Türkiye’sinin yarattığı ulusal burjuvazinin
Atatürk’e saygılı eliti Mustafa Vehbi Koç‘u toprağa verdik..

(Mustafa Koç, Küba’nın başkenti Havana’da Atatürk yontusu yanında)

– Bu gün Kamer Genç nam bir yiğit – Atatürkçü – ulusalcı Tunceli milletvekili hemşehrimizi uğurladık.. Vasiyeti gereği Türk bayrağına sardık ve Tunceli toprağına uğurladık..

– Bu gün, Cumhuriyet kuşağı ve onun ürünü – onuru devrimci dilbilimci, yazar, düşünür.. Atatürk aşığı Prof. Tahsin Yücel‘i sonsuzluğa uğurladık..

Lütfen bakınız : TAHSİN YÜCEL’İ YİTİRDİK.. Mustafa Koç ve Kamer Genç’i de!(http://ahmetsaltik.net/2016/01/23/tahsin-yuceli-yitirdik-mustafa-koc-ve-kamer-genci-de/)
*****
“24 Ocaklar olmasın!” diye haykırmak geliyor içimizden…
Merhum bilge Oktay Akbal’ın “Hiroşimalar Olmasın” özlemi ve isyanı gibi..

Dayan yüreğim dayan..
İlk taktik hedef, TBMM’yi işlevsiz kılıp halk egemenliğini tek adama =
post-modern sultana devreden anayasa değişikliğini halkoylamasında reddetmek.. Nisan 2017 içinde.. Bir kez daha başaracağız.

Sevgi ve saygı ile.
24 Ocak 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com