Örümcek Kafalılar Sizi

Örümcek Kafalılar Sizi

Bu yazının kökten dinciler ile ilgili olduğunu mu düşündünüz? Yoksa muhafazakarlar ile ilgili olduğunu mu? Veya yaşlı insanlarla? Hayır, bu yazı sizinle ilgili.

Bu yoruma ‘yok canım, benimle ne alakası var’ dediyseniz, tam isabet, sizinle ilgiLİ demektir. ‘Hadi, canım’ deyip sonra ‘acaba benimle ilgili olabilir mi?’ diye şüpheye düştü iseniz, siz daha iyi durumdasınız demektir.

Neden ‘örümcek kafalı’ terimi? Kullanılmayan, işlemeyen her varlık (ev, dolap, makine, mağara…) örümcek ağları ile kaplanır. Bir zihnin kullanılmadığının anlatmak için de bu benzetme kullanılagelmiştir: örümcek ağları ile kaplı bir zihin; hareket etmeyen, kullanılmayan, içinde çalışma olmayan…

Peki zihnin kullanılmaması ne getirir? Tabii ki sabit fikirleri. Çünkü hareketsiz, kullanılmayan bir zihin yeni düşünce üretmeyecektir. Yani ‘örümcek kafalı’ olmanın göstergesi sabit fikirdir. Hani şu, konuşursunuz, anlatırsınız, açıklarsınız ama bir arpa boyu yol alamazsınız ya… İşte onlar örümcek kafalıdır; kımıldamazlar.

Konuştuğunuz her insan sizde küçük veya büyük yeni fikirler oluşturmuyorsa, uzun bir tartışmanın sonunda fikriniz yerinden milim kıpırdamadı ise, en azından karşınızdaki kişinin düşüncelerini savunurken nasıl bir mantık kurduğunu anlayamadıysanız (onun düşüncelerini kabul etmek zorunda değilsiniz, nedenlerini anlamanız yeterlidir), o zaman siz de sabit fikirlisiniz ve kapalı tuttuğunuz zihninizi işletmiyorsunuz demektir.

Açık fikirli olmak, herkes ile hemfikir olmak, her konuşma sonrası fikirlerini değiştirmek değildir. Ama herkesin farklı olan tecrübelerinden kendi tecrübelerine ekleme yapabilmektir. Öğrenmek, yeni düşünce ve bilgileri incelemek, faydalı olanları kendi düşüncelerine eklemek, önceden sahip olamadığınız yeni bakış açılarını keşfetmek, yeni yaklaşımları anlamak, insanların düşünce ve inançlarının temelini anlamak, kendini geliştirmektir. Tıpkı, büyük insan Atatürk’ün, vatan savaşını kazandıktan, yeni Türkiye’nin kurucusu olduktan sonra, cumhuriyete liderlik ederken akşam sofralarında yaptığı gibi; yeni düşünceleri dinlemek, anlamak ve kendini geliştirmektir açık fikirli olmak. O zaman zihniniz örümcek ağları ile kaplanmaz.

Türk halkının, belki de dünya genelinin bir sorunu, işini eline alınca kendini öğrenmeye kapatmaktır. Yani, çoğu insan için eğitim – öğrenim iş edinmek, işini yapabilmek içindir. Örneğin bir kişi, öğretmen oldu, atandı mı, kendini öğrenmeye kapatır. Eğitim hayatı bitmiştir, diplomasını almıştır, artık öğreneceğini öğrenmiştir. Hani derler ya, ‘dervişin fikri neyse zikri o olur’ diye, sadece sözlerimiz değil, davranış ve tutumlarımız da kararlarımızdan etkilenir. Örneğin ‘ben artık oldum, öğreneceğimi öğrendim’ dediğiniz noktada, bu irade ile zihniniz kendini öğrenmeye kapatır. Sabit fikirli olur ve mezun olduğunuz bilgi seviyesinde kalırsınız. Oysa öğrenmek hayat boyu devam eder. Bu durumun bilincinde olup kendimizi öğrenmeye açık tutabilirsek gelişimimiz devam eder ve zamanı yakalayabiliriz. Teknolojik bilgiler, insan hayatları, kültürler, sosyal gelişmeler, ekonomi, tarım, enerji kaynakları, kullandığımız araçlar… her şey ama her şey değişirken biz değişmeyen zihinlerle, örümcek ağlarının içinde kalamayız. Kalıyor isek geri kalıyoruz demektir. O yüzden ‘örümcek kafalı’ ile ‘geri kafalı’ bazen eş anlamlı algılanır. (“Yerinde duran, geriye gidiyor demektir…” –Mustafa Kemal Atatürk)

Bir başka konu da insanlar ile konuşmalarınızda onları ne kadar dinlediğiniz ile ilgili. Kendini öğrenmeye ve yeniliklere kapatan zihniyet dinlemez. Onun bilgisi kesin bilgidir, o zaten ‘olmuş’tur, o her zaman en iyisini bilir, karşısındaki zaten yanlıştır, hatalıdır, kandırılmıştır veya çıkarcı, kötü niyetlidir. Ondan iyi kimse bilemez, her zaman her koşulda o doğrudur, haklıdır. Tanıdık geldi mi?

Bu insanlar dinlemezler. Dinlemedikleri için anlamazlar, öğrenmezler, gelişmezler. Kısacası nerede duruyorlar ise orada kalırlar. Onlarla konuşmaya çalışmak boşunadır, zaman kaybıdır. Siz anlatırsınız, onlar dinlemezler, düşünceleri de bir arpa boyu yol gitmez. Aşağıda birkaç söz paylaştım, konuya ilişkin. ‘Cahil’ yerine ‘sabit fikirli’yi ekleyin (ki bence yakın anlamlılar), durum açıklığa kavuşur:

“Cahil insan her sözünde kendini aklar, alim insan her sözünde kendini yoklar” – Anonim

“Aptala nasihat etmek, cahil ile tartışmak, ikiyüzlü ile dost olmak boşunadır” – Anonim

“Bir delil ile kırk alimi yendim, kırk delil ile bir cahili yenemedim” – Mevlana

Size kırk delil getirilmesine rağmen fikrinizi değiştirmiyor, sabit fikrinizde inat ediyorsanız, kusura bakmayın ‘örümcek kafalı’sınız demektir. Bir delil ile oturup düşünüyor iseniz kendinizi geliştiriyor, zihninizi kullanıyorsunuz demektir. Sonuçta o bir delil ile öğrenip gelişiyorsanız, düşüncelerinize yeni düşünceler katıyor iseniz, yanlış anlama veya bilgilerinizi düzeltiyor iseniz siz açık fikirlisiniz demektir.

Açık fikirlilik ikide bir düşüncelerini başkalarına göre değiştirmek değildir. Sağlam temel üzerine yeni katlar, bilgi ve tecrübeler eklemek demektir. Mesela, ‘Köy Enstitüleri’ fikri Atatürk’e ait değildir, onun dinleyip hak verdiği bir eğitimciye aittir. ‘Devletçilik’ Mahmut Esat Bozkurt’un düşüncesidir. Daha nice düşünceyi Mustafa Kemal çevresindeki insanları dinleyerek veya kitaplar okuyarak, onların tecrübelerini kendi tecrübelerine katarak edinmiştir. Açık fikirlilik budur işte.

‘Yok canım, ben gayet açık fikirliyim!’ diyorsanız, size bundan beş sene önceki siz ile şimdi ki siz arasında fark var mı diye sormam gerekir. Yok mu? O zaman sandığınız kadar açık fikirli değilsiniz. Veya bir sohbette hep siz mi haklı çıkıyorsunuz? Nasıl oluyor bu? Yoksa siz mi kendinizi hep haklı görüyorsunuz? Hiç mi bilgi eksiğiniz, yanlış anlamanız, hatalı sözünüz yok? Konuştuğunuz kişiler hep mi yanlış? Onların yaşları, tecrübeleri, akılları yok mu? Neden farklı bir düşünceyi bu kadar ısrarla savunuyorlar? Onlar kandırılmış mı? Cahil mi? Fanatik mi? Yoksa onların da kendi düşüncelerini savunacak anlamlı nedenleri olabilir mi? Sizin duymayı ret ettiğiniz nedenleri, açıklamaları, bilgileri olabilir mi? Onları savundukları düşünceye ulaştıran kendi mantıkları olabilir mi? Dinlediniz mi onları? Düşündünüz mü söyledikleri üzerine?

Evet ise, tebrik ederim, zihin tıkır tıkır işliyor.

Hayır ise, en azından bana kulak verin ve daha iyi olmak için gelişmeye kendinizi açın. Dinleyin, anlamaya çalışın, üzerinde düşünün. Yine de kendi düşünceniz en iyisi ise tabii ki değiştirmeyin düşüncenizi. Ama başkalarının sözlerinin içerisinde varsa haklı yanlar, o haklı, doğru, yeni düşünceleri alın, ilerletin kendinizi, öğrenin, gelişin.

Yoksa, “Düşünmeyen beyinler, düşüncesizlere esir olmaktan öteye gidemezler.”
(Mustafa Kemal Atatürk)

Covid-19’dan Eğitim İçin 14 Ders

Covid-19’dan Eğitim İçin 14 Ders

NAZIM MUTLU 
E. Öğretmen, Ulusal Eğitim Derneği Önceki, Gn. Bşk. 
Cumhuriyet, 04 Mayıs 2020

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

  • Gezegenimizin yedi buçuk milyar dolayındaki insanları olarak son 100 yıl içinde yaşanan irili ufaklı birçok salgına karşın, bugünkü büyüklükte olanına ilk kez tanıklık ediyoruz. Salgın hastalıklarda dünya tarihinin en büyük yıkımı, 1918’de başlayıp iki yıl içinde 500 milyon insana bulaşan ve 50-100 milyon dolayında insanın yaşamına mal olan “İspanyol gribi” ile yaşandığını anımsayarak son dört ay içinde yeryüzünü neredeyse bütünüyle kuşatan COVID-19’a karşı çetin bir kurtuluş savaşı veriyoruz.

PARA-KÂR ODAKLI SİSTEM

Savaş, salgın, deprem gibi birçok yıkım, acılarla birlikte insanlığa sayısız dersler bırakıyor. Şimdiki salgınla birlikte oluşan iklimde “bir musibetin bin nasihatten evla olduğu” gerçeğiyle bir kez daha yüz yüzeyiz. Başta sağlık alanı olmak üzere ekonomiden eğitime, kentleşmeden iletişime dek toplumsal ve bireysel yaşamı oluşturan her bir parçada oluşan bozuklukları, sayrılıkları daha yakından görmeye başladık. Özellikle yönetsel düzeneğin isterleri doğrultusunda biçimlenen karmaşık yaşamsal yapılardaki çürümenin ayrımına varıp, yalın bir bakışla sağlıklı seçenekler geliştirme zorunluğuyla karşı karşıyayız. Yaşadığımız süreç, para ve kâr hırsının insanlık için hangi tuzakları hazırladığını anlatıyor. Ülkemizin de içinde bulunduğu blokta son yarım yüzyıldır ama özellikle çeyrek yüzyıldır egemenlerce dayatılan para-kâr odaklı sosyo-ekonomik sistemle insanı, doğayı hiçe sayan tutumla varılacak yerin ne olduğu belirginleşmiştir. 

Aynı yolu sürdürmenin gelecekte yol açacağı yıkımları görmek için bilici (kâhin) olmak gerekmiyor.

“KILAVUZUMUZ BİLİM”

Ağır bedellerle süren bugünkü durumdan çıkarılacak sayısız derslerden yola çıkarak zaman yitirilmeden uygulamaya konması gereken eğitime ilişkin çözüm önerileri şöyle özetlenebilir:

1)    Okul çağında olduğu halde iş yaşamında yer almak zorunda bırakılan 700 bini aşkın çocukla 4+4+4 yasasıyla bugüne dek açık öğretime itilen 2 milyon öğrenci, örgün eğitim kapsamına alınmalıdır.

2)    Eğitimin içeriği bütünüyle bilimsel olmalıdır. Çünkü gerek toplumsal gerekse bireysel yaşamın “kılavuzunun bilim olduğunu” bugün yaşananlar bir kez daha somut olarak göstermiştir. Siyasal erki ele geçirmek ve elde tutmak için başvurulan bilimdışı yol ve yöntemlerin bireye de topluma da hiçbir yarar sağlamadığı ortadadır. Bu kapsamda;

–    Var olan ders izlencelerinin üçte birine yakınını oluşturan din-inanç eksenli dersler yerine yaşamsal önemdeki bilim-sanat-zanaat-spor eksenli dersler konulmalıdır.

–    Devlet okullarında 250 öğrenciye bir adet düşen, zaten oldukça yetersiz olması bir yana, son yıllarda bunların da kimisi makam odasına, kimisi mescide dönüştürülen laboratuvarlar çoğaltılmalı, kullanımı etkinleştirilmelidir.

KAMUCU EĞİTİM

3)    “Nitelikli-niteliksiz okul” ayrımına yol açan eşitliksiz, piyasacı, özelleştirmeci eğitim siyasası terk edilmeli; kamucu ve tüm kesimleri kapsayacak nitelikli eğitim siyasası yaşama geçirilmelidir.

4)    Ağırlıkları her bireyin ilgi ve yeteneğine göre değişen, ama şiirden müziğe, resimden öyküye, çizimden dramaya dek kişiliği besleyip güçlendiren birçok sanat dalı, eğitimin çekim gücüne dönüştürülmelidir. Yine ilgi alanına göre marangozluktan fidan dikmeye, yemek pişirmeden örgü örmeye dek birçok el becerisi edinerek yetişen birey, yaşamını üretimle varsıllaştırmanın yollarını bulacaktır. Dahası, bugünkü gibi olağanüstü koşullarda yaşamını sınırlı bir alanda sürdürmek zorunda kalacağı birkaç gün ya da ayı, ruhsal çöküntüye uğramadan geçirebilecektir.

5)    Sistemin odağına yerleşen sınavların her şeyi belirleyen gücü, yerini kişiyi bütünüyle yaşama hazırlama amacına bırakmalıdır. Medreselerden kalma ezberciliğin yerini düşünce geliştirme, aktarmacılığın yerini sorgulama, tartışma ve yaratıcılık almalıdır.

OKUMA SEVGİSİ

6)    Anaokulundan başlatılarak bütün eğitim aşamalarında uygulanacak etkili yöntemlerle her öğrenciye mutlaka okuma sevgisi, okuma alışkanlığı kazandırılmalıdır. Bu, yaşamsal gereksinmelerle ilgili bilinçlenmenin yanında, bugünlerdeki gibi olağanüstü koşullarda, ev içinde zorlanmadan zamanı değerlendirmenin en etkili aracıdır. Yanına eklenebilecek yazma sevgisi, yazma alışkanlığı ise kimseye “boş zaman” bırakmayacaktır.

7)    Okul türleri, toplumsal yaşamın gereksinimleri doğrultusunda yeniden düzenlenmelidir. Siyasal beklentiler doğrultusunda gerçek gereksinimin kat kat üstünde açılan okullar, teknik ve akademik okullara dönüştürülmelidir.

8)    Kademeler arası geçişte (ilk-orta-yüksek) biçimsel sınavlar değil, temelden başlayan ilgi-eğilim saptaması ve yönlendirmeler belirleyici olmalıdır.

9)    Öğretmen yetiştiren kurumlar, Köy Enstitüleri örneğinde olduğu gibi günümüzün gereksinimlerine uygun içerikle yapılandırılmalı; gerekli sayıda, çok yönlü ve işlevsel niteliği güçlü öğretmen yetiştirilmelidir.

10) Yıllardır atanmayı bekleyen, umudunu kesip başka iş arayışına düşen yarım milyonu bulan öğretmen adayının ataması yapılmalıdır.

11) Kadrolu, sözleşmeli, ücretli öğretmen gibi ayrımcı, meslek onurunu zedeleyen uygulamalara son verilmeli; öğretmenler özlük, sosyal ve ekonomik haklarıyla gelecek kaygısından kurtarılmalıdır.

12) Yönetsel görevlere gelmede başat ölçüt, işe uygunluk olmalı; bütün eğitim bileşenlerinin görevlendirme ve yönetim süreçlerinde söz ve karar sahibi olması sağlanmalıdır.

DEVRİMSEL DÖNÜŞÜM

13) Bütün eğitim kurumları yapı, derslik, altyapı ve donanım yönünden eksiksiz olmalıdır.

14) Her açıdan güçlü, karşılaşılacak sorunların üstesinden bilimle, toplumsal yardımlaşma ve dayanışmayla gelineceği bilinciyle, yurt ve insan sevgisiyle donanmış kuşaklar yetiştirmek amaçlanmalıdır.

COVID-19 salgınının hem dünyada hem ülkemizde, geçmiş yüzyıllarda yaşanan büyük çaplı salgınların yarattığı zihinsel sarsıntılara, devrimsel dönüşümlere benzer etkiler bırakacağı açıktır. Geleceğe daha güvenli bakmak için eğitimdeki önceliklerimizi bu çerçevede oluşturmak ve bir an önce yaşama geçirmek zorundayız.
================================
Dostlar,

Ulusal Eğitim Derneği’nin önceki genel başkanı, yurtsever ve birikimli eğitmci dostumuz Sn. Nazım Mutlu‘nun yetkin ve yerinde önerilerine bütünüyle katılıyoruz..

Gençliğimizi, 21. yy’ın acımasız yarışmacı koşullarına uygun yetiştirmek zorundayız.
Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacağız.
Onlara bilimin ve irfanın pozitif fikirlerini verme dışında seçeneğimiz yoktur..
(son 2 tümce Mustafa Kemal ATATÜRK‘ündür..)

Bu çarpıcı geçeklikle Türkiye ve tüm insanlık COVID-19 salgınıyla bir kez daha yüz yüzedir.. Umudumuz TIP BİLİMİNİN çözümlerine kilitlidir.

Bu gerçekleri gör(e)meyerek ülkemiz ulusal eğitim sistemini çökertip gericileştirenler aymazdır (gafil), sapkınlık (dalalet) içindedir.

Bilerek yapanlar ise tartışmasız ve apaçık HAİNDİRLER!

Her 2 durumda da savaşım sürdürülecek ve bu kesimler dışlanarak insanlık – uygarlık Aydınlanmasını sürdürecektir..

Sevgi ve saygı ile. 04 Mayıs 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 29 Nisan 2020

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 29 Nisan 2020

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

ÖZGÜRLÜK
Basın özgürlüğü sıralamasında Türkiye 180 ülke içinde 154. sırada.

AKP ve değneklerini kutluyoruz…

YARDIM
Diyanet yurt dışına bağış için çağrıda bulundu.
Kendi vatandaşımız ayran bulamıyor içmeye, Diyanet nereye?…

MİLLİ
Bizimkilerin Suriye Milli Ordusu dediği Suriye çetesi ÖSO çapulcuları Resulayn’da birbirine girdi.

Dostunu söyle…

AMBULANS
RTE, “Biz iktidara geldiğimizde doğru dürüst ambulans bile yoktu”

2002’de Cilalı Taş Devri başlamıştı…

DEVA
Babacan, 23 Nisan’ı Atatürk adını anmadan kutlayan bir mesaj yayımladı.

Millete deva olmayacağı baştan belli…

KÖYLÜ
MEB Selçuk’un Köy Enstitülerini överek anması AKP içinde rahatsızlık yarattı.

Enstitüleri kapatanların çocukları…

ŞEKER
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) üreticisi ABD merkezli Cargill’e (Özelleştirme sürecinde yüzlerce işçi çıkarmıştı) % 70 vergi indirimi uygulayacak, KDV ve gümrük vergisinden istisna tutacak. Bakanlık tarafından kurumlar vergisi indirimi de yapılarak şirketin 44 milyon 659 bin 79 liralık yatırımına da katkı sunulacak.

Oh ne ala, ne ala!
Sen “AKP emperyalizmle mücadele ediyor” de daha……

KAÇIŞ
Salgın gerekçesiyle Meclisteki 100. Yıl özel oturumuna katılmayan RTE, TV’de çocuklarla sosyal mesafe-maske gibi önlemleri es geçerek görüntü verdi.

Gerekçe mi, bahane mi?..

PARTİLİ
RTE, “Ulusa sesleniş” konuşmasında CHP’ye verip veriştirdi.

Partili değil, partinin cumhurbaşkanı…

ADD
ADD Genel Merkezi,  23 Nisan’da TBMM Başkanı’nın ilan ettiği İstiklal Marşı okuma saatinden farklı bir saat ilan etti.

Atatürkçüleri toplumdan koparma merkezi mi oluyor?…

GÖRÜNTÜ
MSB ve Kuvvet Komutanları 23 Nisan’da toplu halde kravatsız resmi görüntü verdi.

Uydum hazır olan imama!…

BİTTİ Mİ?
Barış
‘ların iddianamesi mahkemeye gitti. Avukatlar göremedi ama yandaş Sabah yayımladı.

FETÖ ve kumpas davalar bitti mi demiştiniz?…

SON
Gaziantep’in AKP’li BŞB Bşk. Fatma Şahin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın CHP’li belediyelerin yardım çalışmalarına “FETÖ ve PKK” benzetmesi yapmasına ilişkin, “Bunu kabul etmemiz mümkün değil. Böyle bir ifadeyi doğru bulmuyorum.” dedi.

Partiden gelen baskı üzerine, “Cumhurbaşkanı’nın belirlediği politikalara aykırı beyanda bulunmam söz konusu olamaz” dedi.

Yemedi… Kişilik?…

ENSAR
Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih Kurumu‘nun başına Afyon ENSAR Vakfı yöneticisi Ahmet Yaramış getirildi. Yaramış, kurtuluş mücadelesi karşıtı İskilipli Atıf’a övgüsü ile biliniyor.

Atanana değil atayana bak…

VERGİ
Başkentgaz’ın Ensar Vakfı’na aktardığı paranın, 3 yılda ödediği verginin üç katı olduğu açıklandı.

Kaçır/n/ma…

TERS
DİB Ali Erbaş, salgını eşcinsellik ve nikahsız yaşamaya bağladı.

Dünya Mersin’e, bizimki tersine…

SORUŞTUR
Ankara Barosu DİB Erbaş’ı “İnsanlığın bir kesimini aşağıladı” diye eleştirince Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da Baro’ya “Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağıladığı” gerekçesiyle re’sen soruşturma açtı.

Halkın diğer kesimi için kim soruşturacak?…

BAŞARI
AKP Kırıkkale Milletvekili Ramazan Can, günlük virüs tablosu yanına RTE’nin fotoğrafını koyarak “Bugün Erdoğan’ın puanları yine artıyor” yazdı. Salgınla mücadeleyi oy hesabına çevirdi.

Ya tabloda hastalanan, ölen insan sayılarındaki başarı kimin?…

OLMAZ
İsveç’te hastaneye alınmadı denerek özel ambulans uçağı ile getirtilen şahsın; milyoner iş adamı, AKP’li Bakan’ın hemşehrisi ve milletvekilinin yakını olduğu, koronavirüsten değil kalpten rahatsızlandığı anlaşıldı.

Biz de Türk vatandaşı olmakla gururlanmıştık.

Yok canım, bu sahtekarlığı da yapmazlar!…

ORUÇ
17 yaşındaki genci kalbinden vuran polis ifadesinde; yanlışlıkla yaptığını, yorgunluk ve Ramazanın sebep olduğunu söyledi.

DİB’lığı oruçlu polislerin yanlışlıkla adam öldürmesinin fazla günah olmadığı yönünde bir fetva verirse, cuk oturur…

DEMOKRASİ SAKIZI

DEMOKRASİ SAKIZI


(Not : Yazıdaki görüşler sayın yazarı bağlar. İsmet İnönü ve sosyal demokrasi hakkındaki görüşlere biz katılamıyoruz.. Atatürk Sosyal demokrasiye karşı idi.. Şu 3 kaynakta yeterli bilgi var.. http://ahmetsaltik.net/tag/ataturk-sosyal-demokrat-partiyi-kapatti/

İleri, Hasan, Türkiye’de Sosyal Demokrasi, 1908-1998,s.44-45
https://www.aydinlik.com.tr/ataturk-sosyal-demokrat-partiye-karsiydi  A. Saltık)

Güzide Filiz TUZCU

Makalemin “Demokrasi Sakızı” adlı başlığı okuyucuları şaşırtmış olabilir. Bu başlığı koymamın nedeni şudur: 1938’den günümüze Türkiye’de demokrasi sözcüğü, başta hükümet üyeleri, siyasiler ve partiler olmak üzere, genel olarak aydınların, akademisyenlerin, gazetecilerin, TV program yapımcısı ve sunucuların, oturum tartışmacıların dillerinde sakız olmaktan öteye ne yazık ki gidememiştir! TıpkıCumhuriyetçiliğin, Milliyetçiliğin, Devletçiliğin, Halkçılığın, Laikliğin, Devrimciliğin, Sosyalizmin, Türk Tarihi’nin, hatta Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslâm’ın” Türk Ulusuna doğru anlatılmadığı gibi, Demokrasi Kavramı da Türk Milletine, 82 yıldır ne yazık ki doğru anlatılmamış, tanıtılmamış ve Ulus bu konuda kasıtlı bilinçlendirilmemiştir!

       Onun içindir ki çeşitli kentlerimizde, çeşitli meslek ve eğitim düzeyindeki kesimler veya kişiler üzerinde günümüzde (21. Yüzyıl – Yıl: 2020) bir anket yapılsa ve ankette Demokrasiyi tanımlar mısınız? – Demokrasinin ölçütleri, yani olmazsa olmaz koşulları nelerdir? Demokrasi hangi koşullarda işlerlik kazanabilir diye sorular sorulsa, kanım şudur ki; bu sorulara doğru yanıt verebilecek insan oranı %10’u veya en iyi kestirimle %15’i geçemezdi! Özetle ifade edersek, genel olarak Türkler yaşamını ve geleceğini yakından ilgilendiren – yukarda sözünü ettiğimiz –  son derece önemli kavramlar ve bilgiler hakkında ne yazık ki tümüyle cahil bırakılmışlardır: Evet, altını çizerek ve önemle vurgulayarak ifade ediyorum ki; yaşamsal konularda Türk Ulusu kasten ve kurgulu olarak “cahil” bırakılmıştır! [1923 – 1938 arası dönemde Genç Cumhuriyetimizin ülke çapında eğitim ve aydınlanma seferberliği kapsamında başarıyla uygulanmaya konulan, son derece yararlı ve özgün tasarımları olan Köy Enstitülerinin, Halkevlerinin ve Halkodalarının 1938 sonrası uydurma bir gerekçeyle (sözde komünizm tehlikesiyle) kapatılışları, halkı cahil bırakma kastının en dikkat çeken – en belirgin kanıtıdır.)

       BM’nin UNESCO örgütü bile gelişmemiş ülkelere “ideal eğitim ve kalkınma modeli” olarak önerdiği Genç Cumhuriyetin bu değerli eğitim ve aydınlanma kurumlarının 1938 sonrasında da görevlerini yapmasına izin verilseydi, Türk Ulusu sözünü ettiğimiz bu yaşamsal kavramları doğru öğrenmiş olacak, genel anlamda eğitimli – bilinçli, düşünen, sorgulayan, kendine güvenen bireyler olacaklar ve demokrasinin olmazsa olmazı olan “ulusun yönetimi denetleme ve düşürme hakkını” yerine getirebilecekti.  Böylece ulusun başına yönetici olarak gelenler de ülkeye ve ulusa hizmetle yükümlü birer görevli olduklarını unutup, kendilerini “ulusun efendisi – kralı” gibi göremeyeceklerdi! Ya da bunlar, tümüyle iktidar – güç ve saltanat hırsıyla hareket ederek, yalnızca seçim dönemlerinde ulusu oy deposu olarak görüp, söz konusu bu yaşamsal kavramların arkasına sığınıp, halkı kandırmaları elbette olanaklı olmayacaktı. Ancak ne yazık ki böyle olamamıştır!

       İşte bu yüzden genel olarak Türk Ulusu, içtenlikle sevdiği, derin minnet duygularıyla bağlı olduğu ve izinde yürümekte kararlı olduğu Büyük Atatürk’ün izinden eylemli olarak gidememiştir: Onun Kutsal Cumhuriyet Emanetlerini (ki demokrasi için atılan sağlam temel de bu emanetlerin başında gelir) koruyamamış, hatta iman ettiği İslâm Din inancını bile Yüce Allah’ın Kuran’da buyurduğu biçimde yaşayamamıştır! Bunun içindir ki genel anlamda Türk Ulusu – aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi – 21. Yüzyılda da koyu bir cehaletin karanlığında yaşamayı sürdürmektedir! Böylece Ulus, “sahte şeyhlerin – tarikatların – din maskeli siyasilerin tuzağına düşmekte, doğruyu – yanlışı birbirinden ayırt edememekte, bilgisiz – bilinçsiz davranarak, ülkenin yazgısını belirleyen siyasal seçimlerde hata üstüne hata yapmakta, yönetici diye başına kimi – kimleri getirdiğini bilmemekte, sürekli yanlışlar yaparak, giderimi çok zor büyük yıkımlar ve zarar görmektedir”! Hatta Türk Ulusu böyle davranarak, geleceğini de tehlikeye atmaktadır. Sorunu “Tarih Biliminin” ışığında doğru görmek ve doğru saptamak gerekir ki, doğru çözüm bulunabilinsin. Yoksa tüm sözler, tartışmalar, makaleler, akademik çalışmalar ve tezler vs… hepsi de ancak havanda su dövmek olur!  Pek çoğunun olduğu gibi!

1923 – 38 Altın Dönemimiz dışında olmak üzere, Osmanlının son yüzyıllarında (özellikle taklitçi – çıkarcı – İngiliz güdümlü Batıcı – Tanzimat yanlısı zihniyetliler sayesinde) ve 1938 – 2020 arası 82 yıl Cumhuriyet devrinde, yani toplamda 300+ yıldır iktidara gelenler “Batılılaştıklarını – demokrasiyi getireceklerini – hatta Atatürk’ün izinde olduklarını vs…” iddia etmektedirler!  Bunların, batının kılavuzluğunda reformlar yapıyoruz – Batılı oluyoruz – çağdaşlaşıyoruz, kalkınıyoruz, modernleşiyoruz – uygar oluyoruz – Avrupalılaşıyoruz, çağ atlıyoruz, Avrupa Birliğine giriyoruz, demokrasi getiriyoruz vs…” gibi altyapısı ve içi tümüyle boş “siyasal söylevleriyle boşa geçen yüzyıllar söz konusudur! Sonuçta 82 yıldır “DEMOKRASİNİN” geldiği yoktur; yalnızca adı vardır, ağızlarda sakız gibi çiğnenmektedir, ancak kendisinden iz bile YOKTUR!

Bir bilim insanı sorumluluğu ile ifade etmemiz gerekir ki bu uzun yıllar (82 yıl), Türk Ulusunun aleyhine büyük zararlar getirmiş, hatta Türk Ulusunu zamanda oldukça geriye götürmüş yitik yıllardır… Bunun içindir ki dünyada kendi kendine yetebilen, yer-üstü ve petrol dahil yer-altı – her türlü zenginliklere, verimli topraklara – ideal iklim koşullarına ve büyük işgücü potansiyeline sahip önemli bir ülke olan Türkiye, bırakın demokratikleşmeyi, uluslararası ölçütlere göre geri kalmış bir ülke olma konumundan bile 82 yıldır kurtulamamıştır! (Uluslararası Hukuk terminolojisinde daha kibar olsun diye ve teselli amacıyla kullanılan “gelişmekte olan ülkeler” ifadesi, tam bir aldatmacadır!) Ayrıca Türkiye dışında öbür tüm “gelişmekte olan ülkelerin” ortak özelliği – bir zamanlar hepsinin de “sömürgeler” oldukları özelliklerini de özellikle vurgulamamız gerekir. Binlerce yıllık tarihinde büyük devletler – krallıklar – imparatorluklar kurmuş – dünya uygarlıklarının temelinde yer almış, bu bağlamda hiçbir dönemde sömürge olmamış Türk Devleti, eski sömürgelerle aynı ayara düşmüş, hatta kimilerinden geri bile kalmıştır!

Oysaki Türkiye’nin sahip olduklarının çeyreğine bile sahip olmayan Avrupa ülkeleri – örneğin Almanya, hatta Japonya bile! Üstelik Almanya her iki Dünya Savaşında da yenilmiş – yıkılmış – yerle bir olmuş, Japonya ise 2. Dünya Savaşında ağır yenilgiye uğramış ve iki atom bombası yemiş, yanmış yıkılmıştır! Yani her iki ülke de yerle bir edilmiş iki ülkedir: Bunlar bile demokrasiye kavuşmuş, 75 yılda kalkınmış, uluslarının eğitim ve gönenç düzeyini en üst düzeylere yükseltmiş, dünya pazarlarında ve Birleşmiş Milletler (BM) örgütünde söz sahibi olmuş, ileri derecede uygar ülkeler konumundadırlar! Üstelik bu ulusların (Almanların – Japonların) Türk Ulusu gibi binlerce yıllık – köklü geçmişleri, büyük uygarlıklar – devletler kurma gelenekleri, geniş ve verimli toprakları, yerüstü ve yeraltı varsıllıkları da yoktur. Eğer biraz düşünme zahmetinde bulunursak, bizlerin 82 yıldır halâ “gelişmemiş – hatta düpedüz geri kalmış bir ülke konumunda” olmamızın oldukça büyük bir utanç kaynağı olduğunu  anlardık!

Oysaki bizler milletçe, “Atatürk’ü ve demokrasiyi ağzına SAKIZ yapanlara” körü körüne inanıp, onların peşlerine gitmek yerine, “600+ yüzyıl Osmanlı devrinde başımıza neler geldi, biz neden kendi vatanımızda yüzyıllarca aşağılandık – ezildik? Nasıl bu denli yoksul ve cahil kaldık? Biz nerede yanlış yaptık? Destansı Kurtuluş Savaşımız yalnızca dış düşmanlara karşı mı yapıldı?  Atatürk kimdir – bizler için neleri başarmıştır? Gerçek Atatürkçüler kimlerdir – O’nun düşüncelerine ve ilkelerine kimler gerçekten sahip çıkmaktadır? Cumhuriyet – Demokrasi – Hukuk Devleti gerçekte nedir” diye sorgulasaydık ve gerçek demokrasiyi yaşama geçirmekte içtenlikli, istekli ve kararlı olanların ardından gitmiş olsaydık ve onları destekleseydik, kanımca bugün Büyük Atatürk’ün hedeflediği “demokrasiye ve en ileri uygarlık düzeyine” çoktan kavuşmuş olurduk.

O halde içten Atatürkçüler kimdi? Bu konuda bilmemiz gereken en önemli – en yaşamsal öge şudur : Her şeyden önce içtengerçek Atatürkçüler, Ölümsüz Önderleri Atatürk gibi, birer Türk Evlâdıydılar – yani Türk Ulusuna bağlıydılar. Türk Ulusunu uyutmak isteyen pek çok kripto aydın, bu son derece önemli konuyu kasıtla görmezlikten gelir! (Oysaki ayrımsız tüm Türk Devletleri – Krallıkları – İmparatorlukları, bu yaşamsal ögeye dikkat etmedikleri için yıkılmışlardır. En son örnekler de Anadolu Selçuk Devleti ve Osmanlı Devletidir. Bir başka deyişle Türk Kaleleri / Devletleri, dışarıdan gelen düşman saldırılarıyla – topla tüfekle değil, her zaman içten gelen kripto ihanetleriyle fethedilmiş ve yıkılmıştır.)

İçten Atatürkçüler, Büyük Atatürk’ün engin ulus ve vatan sevgisini içtenlikle paylaşan, Ona en yakın insanlardı; Onlar her hususta tam bağımsızlığımızın yaşamsal öneme sahip olduğuna inanmış, Türk Ulusunu ve Türklerin Vatanı Türkiye’yi kalkındırmak ve en ileri uygarlık düzeyine yükseltmek isteyen devlet adamlarıydı. Onlar, Büyük Atatürk’ün düşüncelerini, amaç ve hedeflerini oldukça iyi anlamış, bu hedefleri ciddiyetle benimsemiş, bu bağlamda “Büyük Atatürk’ün iç ve dış ulusal politikalarını” titizlikle izleyen, bu hedefleri gerçekleştirmek kararlığında olan devlet adamlarıydılar. Peki, 10 Kasım 1938 sonrasında bu gerçek Atatürkçülere ne oldu?

Büyük Atatürk’ün güvendiği, devletin iç ve dış işlerini onlara emanet ettiği bu İçten VatanseverTürk Siyasiler / Devlet Adamları, ne yazık ki 11 Kasım 1938’den başlayarak korkunç saldırılar ve engellemelerle karşılaşmışlardır! Dış güdümlü Tanzimatçı Osmanlı anlayışı yeniden hortlamıştır… Atatürk karşıtı, gerçekte Türk karşıtı olanlar, ancak ulusa karşı her zaman Atatürkçü ve Türk gibi görünmeye özen gösterenler, her yerde “Atatürk’e bağlılıklarını dile getirip, ulusun gözünü boyayan takiyyeciler” ne yazık ki T.C. Devleti’nin yönetimine gelmişlerdir. Aslında bu ögeler, en başından beri Cumhuriyet karıştı olan,  “padişah ve saltanat yanlısı, dış güdümcü – mandacı – yani Batı yanlısı” Tanzimatçılardır.  Atatürk karşıtı söz konusu bu ögeleri benimseyen ve destekleyen İ. İnönü, tümüyle Büyük Atatürk sayesinde sahip olduğu ün ve saygınlıkla 11 Kasım 1938 günü ivedilikle kendini “Cumhurbaşkanı” seçtirmiş ve hiç zaman yitirmeden Büyük Atatürk’ün koltuğuna kurulmuştur. Türkiye’nin iktidar gücünü ele geçiren bu kişinin ilk işi, yukarda ifade etiğimiz söz konusu içten Atatürkçüleri hükümetten – hatta TBMM’nden uzaklaştırmak olmuştur. İşte Türk Milleti ve vatanları Türkiye için korkunç kırılma noktası, yani tüm yıkımların başlangıç noktası da bu talihsiz olayla başlamış ve artarak günümüze dek gelmiştir. İşte Türkiye, 81 yıldır neden halâ ”geri kalmış ülke konumundadır”, sorusunun yanıtı da bu tarihsel gerçekle açığa kavuşmaktadır.

Büyük Atatürk Dolmabahçe Sarayında ölümle pençeleşirken, başta İ. İnönü olmak üzere, “iktidar – güç ve saltanat” derdine düşenler, korkunç bir vefasızlık örneği sergileyerek Atatürk’ü öylece Dolmabahçe’de bırakıp, Ankara’ya TBMM’ne koşmuşlar, makam ve güç elde etme hırs ve planlarını hemen uygulamaya koymuşlardır. 11 Kasım 1938 günü, çevresine topladığı yandaşlarına kendini alelacele Cumhurbaşkanı seçtiren, hatta bununla da yetinmeyerek, kendini CHP’nin değişmez “ebedi başkanı” da seçtiren İ. İnönü, Atatürk’ün güvendiği tüm içten Atatürkçüleri dışlayarak,1923’de Cumhuriyetin ilânına – Türk Ulusunun İradesine – Demokrasiye – Hukukun Üstünlüğüne karşı çıkan, koyu birer saltanat – halifelik ve padişah yandaşı olanları” TBMM’ye doldurmuştur!  Böylece Atatürk karşıtı yeni iktidarın “Atatürk İlkeleri ve Milli Devlet Politikalarını aşama aşama terk etmesi ve bir karşı devrim başlatması” oldukça kolay olmuştur. Oysaki İsmet İnönü ve yandaşlarından oluşan iktidar üyeleri TBMM’nde, Atatürk İlkelerine – Devrimlerine, Tam Bağımsız Milli Politikalarına ve Türk Ulusuna bağlı kalacaklarına ilişkin, Atatürk’ün yolunda kararlılıkla yürüyeceklerine ilişkin” sevgin (aziz) Türk Ulusuna tek tek söz verip, tek tek yeminler ettikleri halde !!

Türk atasözümüz ne güzel söylemiştir; “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz.” O halde “ben cumhuriyetçiyim, ben demokratım, ben milliyetçiyim, ben Atatürkçüyüm, ben Müslümanım vs…” demekle ya da bunları “parti programına – tüzüğüne yazmakla”  x kişi, ya da  x parti öyle olmuyor!!! Türk Tarihi, ne yazık ki bu ikiyüzlülüğün pek çok örneği ile doludur. Özellikle 2. Meşrutiyet Dönemi (1908-18). Akademik çevrelerde sözbirliği edilerek, “efendim ilk kez çok partili yaşama geçiş 1945 yılında İ. İnönü tarafından gerçekleşmiştir” masalı yinelenip durulur! Oysaki bu doğru değildir! Çok partili yaşam daha önce denenmiştir.

  1. Meşrutiyetle yeni bir rejime geçilmiş, 1876 Anayasası  1909’da yenilenmiş, yeni yasalar çıkarılmış, temsili sisteme dayanan Meclis oluşturulmuş, padişahın kimi yetkileri kısıtlanmış, ancak bu yeni rejim, yasalar ve kurumlar yerli yerine oturtulmadan – anlaşılması sağlanmadan birden getirilen özgürlük ortamı ve çok partili yaşama geçiş, ülkeye ancak karmaşa, hatta iç savaş (31 Mart irtica isyanı) getirmiştir; yani çok partili yaşam denenmiş, ancak sağlam altyapı temelleri oluşturulmadığı için başarılı olamamıştır. Türkiye’deki siyasal partilerle ilgili kapsamlı araştırmalar yapan değerli Hocamız Tarık Zafer Tunaya 2. Meşrutiyet dönemi için “Tarihimizde en çok sayıda siyasal partinin, cemiyet ve derneğin kurulduğu dönem, 2. Meşrutiyet dönemi olmuştur…” diyerek, bu konuya dikkat çekmiştir. (Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler 1859 – 1952, Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul, 1952, s. 75)

Aklını işleten  – vatanını içtenlikle seven her vatandaş, “sürekli demokrasiden – insan haklarından vs…” söz açan – bu konuda iddiada bulunan siyasileri – siyasal partileri – parti başkanlarını mutlaka sınava tabi tutmalıdır: Şöyle ki; bunların söylevleri ile eylem ve uygulamaları birbirini tutuyor mu? Bunlar verdikleri sözleri yerine getiriyorlar mı? Bu hususlar denetlenmeli ve bu kişilerin ülkeleri için ne gibi yararlı hizmetlerde bulundukları – neleri başardıkları analiz edilmelidir. Kısacası siyasileri mihenk taşına vurmak, gerçek kimliklerini, düşüncelerini, niyet ve eylemlerini ortaya çıkarmak gerekmektedir.

O HALDE ŞİMDİ SIRA “GERÇEKTEN DEMOKRASİ” NEDİR? SORUSUNU SORMAYA GELMİŞTİR:

İlk olarak Birinci Akademik Anabilim Dalımın “Siyasal Bilimler” olduğunu ifade etmekle başlamak istiyorum. Demokrasinin en açık – en anlaşılır ve en doğru tanımını ünlü Fransız Siyasal Bilimler Uzmanı (hatta bu konuda dünyada hatırı sayılır bir uzman sayılan) Hocamız Maurice Duverger’in yaptığını vurgulamam gerekir. Dünya bilim çevrelerinde değerli Hocamız Sayın Halil İnalcık, nasıl ki Osmanlı Tarihinde bir yetke (otorite) sayılıyorsa; benzer biçimde Siyasal Bilimlerde de Maurice Duverger bir dünya otoritesi sayılmaktadır. Dikkatinizi çekmek isterim ki; Türkiye’de genel olarak akademik çevreler, Büyük Atatürk’ün kararlı demokrasi misyonuna işaret eden bu önemli bilim adamından pek söz etmek istemezler! Hatta O’nun adından rahatsız bile olurlar; çünkü bunlar Atatürk için “O bir diktatördü” diyerek, Atatürk hakkında olumsuz – yanlış algı yaratma peşindedirler! Çünkü bunlar  bilimi temel alarak, tarihsel gerçeklerin doğrultusunda değil, belli bir siyasal güdümün doğrultusunda çalışmaktadırlar! (Yani bu sözde akademisyenler, gözümü kaparım, buyruklara uyarım, koltuğumu korurum, aylığımı alır, keyfime bakarım hesabındadır.) Ben pek çok kez buna doğrudan tanık oldum! İşte tam da bu nedenle bunlar, “Türkiye’de demokrasinin temelleri Mustafa Kemal Atatürk eliyle atılmıştır” saptamasında bulunan değerli BİLİM İNSANI Maurice Duverger’den oldukça rahatsız olurlar! (Maurice Duverger, The Idea of Politics: The Uses of Power in Society, Henry Regnery Company Press, Chicago, 1970, s. 124.)

M. Duverger diyor ki; “Demokrasi, 2 temel ögeden oluşmaktadır; 1) Siyasal Demokrasi, 2) Sosyal Demokrasi. Gerçek Demokrasinin oluşabilmesi ve yaşama uygulanabilmesi için – çok zor da olsa – bu iki parçanın bir araya gelmesi gerekmektedir. Şunu da ifade etmek gerekir ki dünyada böyle iki öğeyi de birleştirmiş “mükemmel demokrasiye” sahip hiçbir ülke yoktur! O halde mükemmel demokrasi ancak bir ütopyadır – yani hayâldir. Ancak Mükemmel Demokrasiye en yakın demokratik sistemin uygulandığı, demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarıyla yaşama geçirildiği ülkeler vardır.

1.) Siyasal Demokrasi nedir? Siyasal Demokrasi, ülke yönetimine gelecek olanların “özgür ve dürüst seçimlerle” iş başına gelmeleri esasına dayanır. Bunun gerçekleşebilmesi için tüm zorunlu koşulların titizlikle yerine getirilmesi gerekir. Bu zorunlu koşullar nedir? Her vatandaşın kendi özgür iradesiyle – düşüncesiyle, tanıdığı – inandığı ve güvendiği kişiye veya partiye oy vermesidir; bunun gerçekleşebilmesi içinde her bireyin belli bir eğitim düzeyine sahip olması, ayrıca siyasal ve ekonomik olarak da özgür olması koşuldur. (Hemen Türkiye’den örnek verelim; Türkiye’de “siyasal demokrasi” ne yazık ki nerdeyse yok hükmündedir. Çünkü vatandaşların günümüzde yaklaşık % 50’den çoğu, 1940’lı yıllardan – 1990’lı yıllara dek yaklaşık % 70’i eğitim ve ekonomik özgürlük açısından “siyasal demokrasi için gerekli olan eğitim, ulusal vatandaşlık bilinci ve ekonomik bağımsızlık düzeyinde” değildir. Pek çok vatandaş, özellikle köylerde – kasabalarda –  kırsal kesimlerde köy ağalarına, muhtarlara, şeyhlere, imamlara vs… bağlıdırlar. Kentlerde de patronlara, siyasal partilere, parti başkanlarına, şeyhlere, tarikatlara bağlıdırlar. Yani bunların siyasal seçimlerde “bağımsız – özgür iradeleri” yoktur.)

2.) Sosyal Demokrasi nedir? Sosyal Demokrasi, özgürlüğün temini, belli sınıfların ayrıcalığı, üstünlüğü veya egemenliği yerine, TÜM VATANDAŞLAR ARASINDA EŞİTLİĞİ GERÇEKLEŞTİRMEYİ AMAÇLAR.  Çünkü “özgürlük ve bağımsızlık” ancak ve ancak eşit bireyler arasında olanaklıdır. Köyde ağaya, şehirde belirli siyasal oluşumlara, derneklere, partilere, vakıflara ya da tarikatlara “işini, konumunu, geçimini, çocuğunun yurdunu – eğitimini vs…” borçlu olan biri, elbette özgür ve bağımsız değildir!  Türkiye’de bunun sayısız örnekleri vardır… Pek çok kişi siyasal bir güce, partiye, vakfa, tarikata, varlıklı patronlara yakın olarak, onların siyasal görüşlerini ve çıkarlarını destekleyerek, aslında tutsak yaşamaktadır!

Geçimini sağlayamayan, ekonomik sorunları yüzünden borçlanan, yeterli beslenemeyen, akıl ve ruhsal sağlığı için gerekli olan hiçbir etkinliğe katılamayan, sinema – tiyatro – ayda bir kez de olsa bir lokantaya gitmek gibi, yılda 1 kez – 1 hafta da olsa dinlenceye (tatile) gitmek vs… gibi eğlence ve dinlenceyi, ekonomik sorunları yüzünden gerçekleştiremeyen birisi için “özgürlüğün” hiçbir anlamı yoktur! O halde Sosyal Demokraside bireyin özgürlüğü yerine, onun eğitimi / bilimi, siyasal, ekonomik, adli ve sosyal eşitliği çok daha önemlidir. Yani SOSYAL DEMOKRASİDE birey, kendi özgür aklıyla – düşüncesiyle, duygularıyla, inançlarıyla ve temel yaşamsal gereksinimleriyle “İNSAN” yerine konmaktadır. Bu bağlamda Sosyal Demokrasi, bir hademe, bir garson, bir öğretmen, bir mühendis, bir doktor, bir çöpçü, bir bakkal, bir ev hanımı, hatta bir milletvekili, bir başbakan ya da cumhurbaşkanı arasında tam bir EŞİTLİK öngörmektedir.   

Böylece Sosyal Demokrasinin var olduğu bir ülkede her kişi, kendi meslek kulvarında – yaşam alanında, toplumda ve bürokraside eşit değer ve saygınlık görecektir; bir başka deyişle herkes eşit haklara sahip olacaktır; devletin ve hukukun önünde her vatandaş eşit sayılarak, özgür, onurlu ve saygın bir yaşam hakkına sahip olacaktır. Hiç kimse, ama hiç kimse, makamı – mesleği – siyasal ve ekonomik gücü karşılığında ayrıcalıklı işlem görmeyecektir. Büyük Atatürk’ün düşünceleri ve söylevleri incelendiğinde görülecektir ki, O’nun Türk Ulusu için öngördüğü en insancıl siyasal sistem tam da budur; yani SOSYAL DEMOKRASİDİR.

     Bir kez daha altını çiziyorum; Sosyal Demokraside en önemli hedef, eşitliğin kurulmasıdır yani bolluk içinde – gönenç içinde yaşayan, ayrıcalıklı, güçlü, varsıl kişilerin, bu olanaklara sahip olamayanları ezmesini ve sömürmesini önlemektir. Sosyal Demokrasi insanın insanı sömürmesini – yalnızca güçlülerin – varsılların sözünün geçtiği, yoksul ve güçsüz vatandaşların ise sesini duyuramadığı, adalete ulaşamadığı bir yaşamı kabul etmez.

     Sosyal Demokrasinin çeşitli nispetlerde söz konusu olduğu ülkelerden kimi örnekler şöyledir: İngiltere, Fransa, Kanada, Avusturya, İsviçre, Almanya, ABD vs… Söz konusu bu ülkelere dikkat edilirse  “eğitim ve gönenç düzeyinin yüksek olması – yasaların önünde tüm bireylerin eşit haklara sahip olmaları” elbette rastlantı değildir. O halde demokrasinin bir ülkede var olabilmesi, işlerlik kazanabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için ulusun eğitim ve gönenç düzeyinin mutlaka ama mutlaka yüksek olması gerekmektedir. Sosyal Demokrasinin ön koşulu budur; bu söz konusu olmadan Sosyal Demokrasi olamaz. (Onun içindir ki Büyük Atatürk’ün en öncelikli hedefi de buydu; Türk Ulusunun eğitim ve refah seviyesini yükseltmekti…) Çünkü arzu edilen Gerçek Demokrasiye yaşamda işlerlik ve süreklilik kazandıracak olan ve onu sürekli koruyacak olan temel  öge, “eğitimli – bilgili –  bilinçli, ulusal ahlâk sahibi, gönenç düzeyi yüksek kişilerden oluşan güçlü bir ulusun” varlığıdır.

Söz konusu böyle milletlere sahip olan ülkelerde “Anayasa – Yasalar ve Demokrasinin Olmazsa Olmaz Ölçüteri”,  aynı güneşin düzenli doğuşu ve batışı gibi – tümüyledoğal – bir işlerlik kazanmıştır: Onun içindir ki bu ülkelerde hiç kimse, yani hiçbir siyasal önder, hiçbir parti, veya iktidar / hükümet, hatta kral bile olsa kendi keyfine göre hareket edemez, Anayasayı veya Yasaları değiştiremez, Bağımsız Yargıyı Sorgulayamaz, başta akademisyenler ve basın üyeleri olmak üzere, hiçbir vatandaşının ifade özgürlüğünü kısıtlayamaz; Demokrasinin Kalesi –  Bilim Yuvaları Olmaları Gereken Üniversitelere karışamaz. Özetle demokratik ülkelerde bir “saat gibi işleyen demokratik sistemin işlemesini” hiçbir siyasal iktidar, önder, parti vs… aksatamaz – engelleyemez.

İşte Demokratik Sistemin tüm kurumlarıyla yerli yerine oturduğu – kökleştiği ve sürekli işlerlik kazandığı bir ülkede olmazsa olmaz GÖSTERGELER: (ki Büyük Atatürk’ün hedefi de böyle bir Demokratik Sistemi Türkiye’de kökleştirmekti…)

  1. Anayasasının – Hukukun – Yasaların Üstünlüğü temel esas alınmaktadır: Yargı tam bağımsızlığa sahiptir. Bu da şu demektir, hiç kimse, ama hiç kimse, bu başbakan da olsa, bakan da olsa, ünlü bir parti başkanı da olsa, ülkenin kralı – kraliçesi de olsa, yasalardan üstün olamaz! Onlar da tümüyle Anayasa ve Yasalara bağlıdır. Her kim olursa olsun, üstün olan kişiler değil, yalnızca ve yalnızca yasalardır. 
  2. Ülkedeki herkes arasında eşitlik vardır; yani piramit örneği en üst – tepe basamaktan – hükümet üyelerinden – en altlara, tabana dek tüm resmi devlet görevlileri ve tüm vatandaşlar arasında, haklar (AS: ve özgürlükler) açısından tam bir eşitlik vardır; (A.D. Lindsay, The Modern Democratic State, Oxford University Press, London, 1969, s. 11.) Bu da şu demektir, hiç kimse, “Ben parti başkanıyım, ben genel müdürüm, ben başbakanım, ben holding sahibiyim, ben milletvekiliyim, bakanım vs…” diyerek devletten farklı işlem – ayrıcalık bekleyemez, asla ayrıcalık isteyemez. Her vatandaş, bu başbakan da olsa, suç işlediği zaman yargıya / yasalara hesap vermek zorundadır. Yasaların önünde sıradan bir vatandaş, örneğin bir garson, bir çiftçi, bir inşaat ustası, bir ev hanımı, bir öğretmen vs…” ne ise, bir milletvekili, bir bakan veya bir başbakan da odur. 
  3. Ülkede, özellikle üniversitelerde – bilim alanında, düşünce ve ifade açıklamada tam bir bağımsızlık ve özgürlük vardır: Bir başka deyişle bir ulusu – ülkeyi bilimin ışığında – en yararlı biçimde yönlendirecek olan “en üst düzeyde BİLİM yuvaları” üniversitelerdir; onun için bilim ve bilim insanı tümüyle özgür olmalıdır; böylece bir bilim insanı kısıtlanamaz, baskı altına alınmaz, siyasete alet edilemez, bilim yapıtları olan çalışmaları – tezleri sansürlenemez – engellenemez!

Bakalım Büyük Atatürk bu konuda ne demiştir: “Benden sonra beni benimsemek isteyenler, aklın ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, benim tinsel (manevi) mirasçılarım olurlar. Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir. Öğretmenler, ordularımızın kazandığı utku, sizin ve sizin bilim ordularımızın utkusu için yalnız zemin hazırladı; gerçek utkuyu sizler kazanacaksınız, sürdüreceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız. Ben ve arkadaşlarım, sarsılmaz imanla SİZİ İZLEYECEĞİZ VE SİZİN KARŞILAŞACAĞINIZ ENGELLERİ KIRACAĞIZ – ORTADAN KALDIRACAĞIZ.” (Kaynak: Atatürkçülük: Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, Eğitim ile ilgili bölüm, s. 291 – 305.)

Büyük Atatürk kendi ulusuna, komşu ve öbür uluslara verdiği tüm  sözleri  tutmuştur; Onun için dünyada O, doğruluğun, insanlığın, eşitliğin, barışın, ulusal ve uluslararası hak ve hukukun örneği durumuna gelmiştir. Dünyada tüm yabancı devlet ve bilim adamları Büyük Atatürk’ü oldukça iyi tanımakta, O’na büyük saygı ve hayranlık duymaktadır. Hatta Büyük Atatürk dünyada nerdeyse tüm uluslarca o denli iyi tanınmaktadır ki, o denli çok sayılmaktadır ki, O’nun adı Türk ve Türkiye ile özdeşleşmiştir.

Ancak ne yazık ki kendi kurduğu T.C. Devletinde kimi kendini bilmez sözde aydın – sözde ileri gelenler (yani cahiller, dinciler ve hainler ordusu) O’nu yabancılar ölçüsünde bile tanımamaktadır! Örneğin İslâm Bilgini yabancı bir akademisyen bakın Büyük Atatürk ile ilgili ne diyor (özetle); “İslâm ülkeleri arasında yalnızca ve yalnızca Türkiye, Büyük Atatürk sayesinde (“Great Atatürk” ifadesini kullanmıştır) modernleşme doğrultusunda köklü reformlarla, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmış – yani laikliği kurarak, çağdaş ve uygar bir devlet ve toplum yapısına kavuşmuştur; böylece Türk Ulusu da ortaçağ karanlığından kurtulmuştur.” (Kenneth Cragg, The House of İslam, Dickenson Publishing Company Inc., Belmont California, 1975, s. 120.) Büyük Atatürk ile ilgili bu ve buna benzer yabancıların tarihsel gerçekleri ortaya koymuş olduğu daha pek çok yazıları, kitapları, övgüleri vs… vardır, bunlar ansiklopedileri dolduracak ölçüde çoktur…

Görüldüğü üzere Büyük Atatürk’ün hem destansı Kurtuluş Savaşımızda başardıkları, hem de T.C. Devleti’nin Kuruluşu ve 15 yıl gibi son derece kısa bir zaman diliminde ülkenin kalkındırılması konusunda başardıkları, üstelik korkunç yokluklar, yoksulluklar içinde, hatta iç ve dış karşıtların saldırıları altında O Büyük İnsanın başardıkları tek sözcükle tansık (mucize) olarak nitelendirilmektedir. Bu da şu demektir; Türkiye 1938 sonrasında da O’nun çizdiği aydınlık, uygarlık yolunda ilerlemiş olsaydı, bugün Türkiye’miz dünyanın en gelişmiş – en ileri uygarlık düzeyine ulaşmış, hukukun üstün olduğu – gerçek DEMOKRASİYE kavuşmuş bir ülke olacaktı. Bu, aklı ve bilgisi olan herkesçe doğrulanacak gerçek bir öngörüdür.

Onun içindir ki; dünyada Atatürk’ün adı aklın, bilimin, yürekliliğin, azmin, asaletin, adaletin ve dünya barışının simgesi olmuştur. O’nun adı, insanın insanı ezmediği – sömürmediği – canına – malına – toprağına göz dikmediği,  insanca ve kardeşçe yaşadığı güzel bir dünya ile özdeşleşmiştir. Onun için Büyük Atatürk vatanımızda ve dünyada her gün artan bir saygı, sevgi ve minnetle anılmaya devam etmektedir…

Atatürk’ün en hayranlık uyandıran niteliklerinden biri de efsanelere – destanlara konu olacak ölçüde büyük ve tansıksal (mucizevi) işler başardığı halde, son derece alçakgönüllü bir İNSAN olmasaydı. O Büyük Kahraman, kendilerinden başkalarına hak – hukuk ve insanca yaşam hakkı tanımayan, dünyanın en güçlü – en saldırgan – en yağmacı birleşik emperyalist güçlerini dize getirmişti, onlara hadlerini bildirmişti; milletini ve vatanını onların kanlı ve demir pençelerinden çekip almıştı; böylece bir insanın dünyada erişebileceği en şerefli – en yüksek mertebeye ulaşmıştı. Büyük Atatürk, isteseydi “halife – kral – hükümdar – hakan vs…” olabilecek iken, görkemli saraylarda – binlerce hizmetliler arasında gösterişli saltanat sürebilecekken, O bunların hiçbirini istememiş, hepsini elinin tersiyle itmiştir; onların yerine oldukça alçakgönüllü bir yaşam biçimini seçmiş, ulusuna  “doğru yolu – yani bilimin yolunu göstererek, onları eğitmek, kalkındırmak ve en saygın – en ileri uygarlık düzeyine ulaştırmak” için ölene dek çalışmıştır.

Bu yüzden Türk çocukları ve gençlerinin de, ATA’SINI örnek alarak, Onun gibi Yüksek Türk Ahlâkıyla ve Ulusal Eğitim ile yetiştirilmeleri gerekmektedir. Bizim O’na ödenemez borçlarımız vardır; vatanımız gibi, şerefimiz gibi, namusumuz gibi, canımız gibi, onurumuz ve özgürlüğümüz gibi… “DEMOKRASİNİN” gerçekte ne anlama geldiğini ulusa açıklamak gibi… Doğaldır ki demokrasiyi açıklamak başta öğretmenler olmak üzere, hepimizin görevidir.

      Bu yüzden O, Türk Öğretmenlerine “Sizler, bizim rehberimiz olacaksınız, biz, sizlerin arkanızdan yürüyeceğiz ve önünüze çıkan tüm engelleri yok edeceğiz…deme alçakgönüllülüğünü ve büyüklüğünü göstermiştir. Bu son derece anlamlı sözlerin üstüne herhalde başka söz söylenemez.

Saygılarımla, 27 Ocak 2020.

EĞİTİMİMİZİN HALİ PÜRMELALİ

EĞİTİMİMİZİN HALİ PÜRMELALİ

Dr. Öğretim Üyesi Sakin Öner

Son günlerde yayınlanan uluslararası araştırma sonuçlarında maalesef Türk Üniversitelerinin, Afrika ülkeleri üniversitelerinin gerisine düştüğü görülmüştür. Üniversitelerimizin durumu böyledir de, liselerimizin durumu çok mu iyidir? OECD’nin yaptığı ortaöğretim düzeyindeki (12-15 yaş) düzey belirleme sınavında, çocuklarımız, maalesef sınava katılan ülkelerin son sıralarında yer almaktadırlar. Liselerimiz ve Üniversitelerimizin bu ağlanacak ve utanılacak durumunun nedeni,  ilk ve orta öğretim kurumlarında eğitim ve öğretim düzeyinin çok düşük olmasındandır.

  • Bir ülkenin eğitim düzeyi, o ülkenin öğretmen düzeyi kadardır.

Türkiye’de öğretmen eğitimi, 1848’de Darülmuallimin ve Darülmuallimat ile başlamıştır. Ama 1952’de (AS: 1954’te) Köy Enstitüleri, 12 Eylül 1980’den sonra Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları ve 2014’te Öğretmen Liseleri kapatıldı. Bu okulların çoğu yatılıydı. Pedagojik formasyona büyük önem verilirdi. Öğretmen adayları son sınıfta okullarda öğretmenlerinin gözetiminde en az üç ay uygulamalı staj yapılıyordu. Eğitim, gece de deneyimli öğretmenlerin mesleksel anı ve uygulamalarıyla süslenmiş seminerlerle sürerdi. Meslek ruhu, meslektaşlık ruhu böyle oluşuyordu.

  • Bugün ülkemizde öğretmen yetiştiren eğitim kurumu kalmamıştır!

Öğretmenler, Eğitim Fakülteleri ile Fen ve Edebiyat Fakülteleri tarafından yetiştirilmektedir. Bugün üniversiteler, başarısızlıklarının faturasını, liselere çıkarmakta ve liselerin akademik düzeyinin çok düşük olduğunu ileri sürmektedirler. Liseler de buna karşı, okullarındaki öğretmenlerin üniversitelerce yetiştirildiğini öne sürerek faturayı onlara çıkarmaktadırlar.

  • Bir ülkenin eğitim düzeyi, öğretmen kadrosunun düzeyi kadardır.

Nitelikli öğretmen yetiştiremediğimiz sürece üniversitelerimizin akademik düzeyi yükselmeyecektir. Onun için birbirimizi suçlayarak bir yere ulaşamayız.

  • Yapılacak tek şey, Milli Eğitim Bakanlığının bir an önce kolları sıvayıp, öğretmen yetiştirme stratejisini belirleyip işe başlamasıdır.

Bunu yapmak için Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Bu ülkenin 170 yıllık bir öğretmen yetiştirme tarihi ve oluşturduğu öğretmen okulu modelleri var. Onları revize edip (AS: gözden geçirip) yeniden yaşama geçirmeliyiz.
==============================
Dostlar,

Yukarıdaki yazıyı bize yollayan sitemiz okuru Sn. Ayhan Baha Tuğsuz’a teşekkür ederiz :
*****
Merhabalar,

Vefa Lisesi eski Müdürü ve değerli bir eğitimci olan sevgili arkadaşım Sayın Sakin Öner in çok önemli bir yazısını dikkatinize sunmak isterim. Kanaatimce konunun tartışılması ve topluma doğru bir şekilde yansıtılabilmesi özellikle öğretmen camiası ve onu temsil eden dernek ve sendikalar aracılığı ile yapılmalıdır ! Maalesef o cenahta hiç hareket yok ve sanki bilerek yapılıyormuş gibi bir kanaatim var ! Umarım ilgili taraflar en kısa zamanda ele alıp, çözüm arayışlarını hızlandırırlar ! Esenlik ve başarı dileklerimle,

Saygılarımla,
Ayhan Baha Tuğsuz
******

Sevgi ve saygı ile. 16 Eylül 2019, Datça

Dr. Ahmet SALTIK​ MD, MSc, BSc​
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı​ -​ Ankara Üniv. Tıp Fak.
​Mülkiyeliler Birliği Üyesi​​ – Sağık Hukuku Bilim Uzmanı​
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com