Etiket arşivi: Cumhurbaşkanı İsmet İnönü

FETÖ’nün yerini tarikatlar dolduruyor

Alev CoşkunAlev Coşkun
Cumhuriyet, 18.7.21

 

15 Temmuz darbe girişiminin 5. yılını devirdik. Uluslararası bir casusluk hareketi olan FETÖ girişiminin niteliklerini bir kez daha belirtmeliyiz.

1. FETÖ hareketi, süper devletlerin güdümünde yıllarca planlanmış, uygulanmış ve gerçekleştirilmiş bir oluşumdur.
2. Hareket, sağ iktidarların (Demirel, Özal, Çiller ve Erdoğan) tarikatlara az ya da çok verdiği desteklerin sonucunda bu vahim duruma ulaşmıştır.
3. 15 Temmuz darbe girişiminin kuşkusuz bir siyasal ayağı vardır. Ancak, siyasal ayağın ortaya çıkmaması için AKP iktidarı tarafından özel gayret gösterilmiştir.
4. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kurulan araştırma komisyonu raporu Meclis Başkanlığı’na sunulduğu halde rapor, özel olarak yok edilmiştir. Şu anda kayıp olarak kabul edilmektedir.
5. Erdoğan, FETÖ hareketi için “aldandık”, “aldatıldık” diyerek beş yıldır “bir mazeret” ileriye sürmektedir.
6. FETÖ girişimi başarısız oldu ancak FETÖ’nün gizli örgüt elemanları çalışmalarını hâlâ sürdürüyor.
7. FETÖ hareketinden boşalan alana farklı tarikatlar yerleşiyor. Buna da göz yumulmaktadır. “Cüppeli amiral” bunun en açık örneğidir. En üst düzeyden korunduğu için “cüppeli amiral”e ve tarikatına hiçbir şey yapılamamaktadır.
8. FETÖ’den sonra tarikatlar faaliyetlerini artırdılar, Fatih Camii’nin içine koltuklar yerleştirip kürsüler koyarak merasim yapacak duruma geldiler.
9. Bu gidişle bir gün yine AKP siyasal iktidarı “yeniden yanıldık” diye dert yanabilir. Çünkü önlem alınmazsa “tarih tekerrür eder”.

SEÇİMLER VE DEVİR TESLİM

Demokrasi, belli aralıklarda yapılan dürüst ve adil seçimlerle iktidarın belirlenmesidir. Siyasal iktidar halkın verdiği oylarla ortaya çıkar. Ve seçimlerde kazanan partiye siyasal iktidar, barış içinde devir ve teslim edilir. Demokrasinin en belirgin tanımı da budur.

14 Mayıs 1950’de yapılan dürüst seçimleri DP kazandı. 27 yıllık tek parti CHP, siyasal iktidarı barış içinde DP’ye devretti. İşte bu nedenle Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bütün dünyada demokrasi kahramanı olarak kabul edildi.

Geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Memleketi bunlara teslim etmeyiz” dedi. Bu söz demokrasi karşıtıdır. Hukuka aykırıdır.

Millet sandıkta karar verdikten sonra bu kutsal karara kimse karşı çıkamaz.
Siyasal iktidar da kazanan partiye veya partilere devredilir.
Bunun tersi “Ben seçimleri tanımıyorum”, “Ben iktidarı devretmiyorum” demektir ki,
bunun anayasa hukukundaki adı “siyasal darbe”dir. Böylesi bir durum ülkeyi kaosa götürür.

Türkiye’yi kimin yöneteceğine halk karar verir. 

Yarın 23 Nisan!

Hikmet Altınkaynak

Geçen cumartesi Köy Enstitülerinin kuruluşunun 81. yıldönümü kutlandı. Gazetemizin “Olaylar  ve Görüşler” sayfasında da bu konuyu Mustafa Gazalcı, Erdal Atıcı, Hadi Olcay Taşlı, Hilmi Taşkın, aydınlatıcı yazılarıyla ele aldılar, okumuşsunuzdur. Ellerine, yüreklerine sağlık. (Kutlama bu gün de Cumhuriyet Kitap’ta var.)

Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı, yazar Erdal Atıcı’nın yazısı birinci sayfadan “79 yıllık fotoğrafın hikâyesi” başlığıyla öne çıkıyordu. Çünkü Enstitü tarihinde çok önemli bir belgeydi. Atıcı’nın aktardığı fotoğraf ve anlattığı hikâye de Köy Enstitülerinin önemini canlı tanıklarıyla, görsel olarak da gündeme taşıyordu. Çok sevdim.

Bu fotoğraf, 17 Nisan 1942’de Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde öğrenci Aşir Bölük tarafından çekilmiş. Fotoğrafta kutlama için Enstitüye gelen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ile okul müdürü Hürrem Arman var. Fotoğrafı çekenin kardeşi, 13 yaşındaki Meliha Bölük, konuklar için yazdığı şiiri defterinden okuyor. Her iki kardeş de yıllarca öğretmenlik yapmışlar, ikisi de 90’ı aşan yaşta, yaşıyorlar.

İşte bu fotoğrafın/hikâyenin ortaya koyduğu gerçek eğitime, kız öğrencilere, sanata, edebiyata, kültüre önem veren bir anlayışın öğrenciden cumhurbaşkanına kadar içtenlikli/yücegönüllü tablosuydu, Cumhuriyet yönetiminin başarısıydı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün mucizesiydi…

Hasan Âli Yücel

Cumhuriyet yönetiminin efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel şairdi, yazardı, dilciydi, eğitimciydi, felsefe öğretmeniydi. Alev Coşkun’un bir kitabına verdiği adla “Aydınlanmanın Devrimcisi”ydi.

Yücel, Köy Enstitülerini kuran Bakandı. Atatürk’ün yaptığı devrimlerin kökleşmesini, kurumsallaşmasını sağlamak için uğraştı. Eğitimde, üniversitede reformun, “Anadolu  Rönesansı” nın mimarıydı.

  • Dünya klasiklerini Türkçeye kazandırandı.
  • Türkiye O’nun çabalarıyla UNESCO’ya üye oldu.

Yarın kutlayacağımız 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için “23 Nisan” şiirini yazandı:

Yirmi üç Nisan…
Yurdu koruyan
Yarını kuran
Sen ol çocuğum!..

Eskiyi unut,
Yeni yolu tut.
Türklüğe umut
Sen ol çocuğum!..

Bizi Kurtaran
Öndere inan.
Sözünü tutan
Sen ol çocuğum!..

Küçücüksün bugün,
Yarın büyürsün.
Her işte üstün
Sen ol çocuğum!..

Çalışıp öğren;
Her şeyi bilen,
Yurduna güven
Sen ol çocuğum!”

TBMM’nin açılışı

  • TBMM, 23 Nisan 1920’de, 101 yıl önce Milli Mücadele sırasında açıldı ve babadan oğula geçen 700 yıllık Osmanlı hanedanlığı, tarih sahnesinden silindi.

Ardından 29 Ekim 1923’te “Cumhuriyet” ilan edildi ve TBMM ilk cumhurbaşkanı olarak Mustafa Kemal Atatürk’ü seçti. Böylece,

  • 23 Nisan hem ulusal egemenliğin tek kişiden millete geçmesinin hem de yıllardır savaş yüzünden kimsesiz kalan çocuklarımızın bayramı oldu.

Cumhuriyet, henüz ilan edilmeden Mustafa Kemal, 2 Kasım 1922’de Petit Parisien muhabirine “Yeni Türkiye’nin Eski Türkiye ile hiçbir alakası yoktur. Osmanlı hükümeti tarihe geçmiştir. Şimdi yeni bir Türkiye doğmuştur” demecini verdi. (Atatürk, Söylev ve Demeçler, c.3, s 50-51, TTK Yayınları, 1954)

Bir yıl sonra, 17 Şubat 1923’te de İzmir İktisat Kongresi’ni açarken Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopuşu şu sözlerle açıkladı:

  • “…Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da Osmanlı İmparatorluğu’nun, Osmanlı devletinin öldüğünü idrak ve ifade eden ve onun yerine yeni Türkiye Devleti’nin kaim olduğunu ilan eyleyen bir kanundur ve bu devletin hayatının bilakaydüşart hâkimiyetin milletin uhdesinde kalmasiyle mümkün olacağını ifade eden bir kanundur.” (Atatürk, Söylev ve Demeçleri C.2, s.106, 1952)

Ama hâlâ Osmanlı Devleti’nin öldüğüne inanmayan, dogmatik uykusunda uyuyanlar var!?

Bir de şimdi Söylev’i (Nutuk) yasaklama cüreti gösterenler çıktı! Tam bir kâbus!

İşte bu bayram, ulusal egemenliğin tek kişinin değil milletin olduğunu belgeleyen bir bayram.

İşte bu bayram, çocukların geleceğimiz demek olduğunu, onlara verilen değeri gösteren bir bayram.

Hangi ülkenin böylesine güzel, bir günde yaşadığı çifte bir bayramı var ki?

Bayramımız hepimize kutlu olsun!

Deniz Baykal’ın durumuna ilişkin açıklama: Bilinci açık 

Deniz Baykal’ın durumuna ilişkin açıklama: Bilinci açık 

Deniz Baykal'ın durumuna ilişkin açıklama: Bilinci açık17 Kasım 2017, DHA
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbiş, Deniz Baykal’ın sağlık durumuna ilişkin ‘Genel durumu iyi, bilinci açık. Gayet iyi iletişim kuruyor’ dedi.

Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş, 33 gündür İbn-i Sina Hastanesi‘nin yoğun bakım servisinde tedavi gören Deniz Baykal’ın sağlık durumuna yönelik açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. İbiş, Deniz Baykal’ın sağlık durumunun iyiye gittiğini belirterek, şunları söyledi:

  • Deniz beyin hastanemizde kaldığı süre 1 ayı aştı ve yine yoğun bakımda tedavisi sürüyor. Genel durumu iyi, bilinci açık. Gayet iyi iletişim kuruyor. Yazıyor ve kısa cümleler kuruyor. Bazı soruları anlamlandırabiliyor. Örneğin, ‘Neşet Ertaş kimdir?’ dediğimiz zaman onun ‘Bozkırın Tezenesi’ türküsünün ismini de söyleyebiliyor. Doğum tarihi olan 20 Temmuz tarihini sorduğumuz zaman Kıbrıs Barış Harekatı’nın olduğunu da söylüyor. El, kol, boyun hareketleri iyi durumda. Kısa süreli oturmalar başladı. Fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulamalarımız da başladı. Burada tabii ki meslektaşlarımız O’nun tedavisi için çaba gösteriyor. Kendilerine çok teşekkür ediyorum. Ama Deniz beye de çok teşekkür ediyorum çünkü bu sürece uyum sağlıyor. Ve bu sayede de tedavisi iyi yolda ilerliyor. Tedavisi başarı ile devam ediyor. Elbette ki bu tedavisi uzun süreli. Hastane de kalma süreci uzun süreli. O yüzden sabırlı olmamız ve süreci sabırla takip etmemiz gerekiyor.”

Deniz BaykalZİYARET YASAĞI
DEVAM EDİYOR

Ziyaret yasağının sürdüğünü anımsatan Prof. Dr. İbiş,

  • “Tabii sevenleri ziyaret etmek istiyor ama şu aşamada enfeksiyon riskine karşı ziyaret yasağımız devam edecek. 24 Kasım Cuma günü yine Deniz beyin durumuyla ilgili açıklama yapacağız.” dedi.

Prof. Dr. İbiş ayrıca, soru üzerine fizik tedavinin yoğunlaşarak devam edeceğini belirterek, “Çünkü uzun süren yatan hastalarda kasların tekrar gücüne kavuşması için ve oluşabilecek hasarların tedavisi için mutlaka fizik tedavi uygulamalarının yoğunlaşarak devam etmesi gerekiyor.”
=================================================
Dostlar,

İbni Sina Hastanemiz, bizim de öğretim üyesi olduğumuz Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin hastanelerinden biridir. Türkiye’nin teknik donanımı ve insangücü niteliği bakımından en önde gelen dev hastanelerindedir. Büyük tıbbi başarılara imza atmış, öncü ve parlak bir bilimsel sağlık kurumumuzdur. Sayın Deniz Baykal‘ın çok ciddi yaşamsal risk oluşturan akut beyin damar tıkanıklığı ve ardından ağır beyin kanaması nedeniyle ilk götürüldüğü oldukça iyi donanımlı bir özel hastaneden İbni Sina Hastanesine sevk edilmesi rastlantı değildir. Deniz beyin genel cerrahi profesörü olan oğlu Hacettepe Tıp Fakültesinde öğretim üyesidir.

İbni Sina’da tüm tıbbi girişimler uluslararası standartlarda yürütülmüştür. Başta Nöroloji ve Nöroşirürji uzmanı hocalarımız olmak üzere büyük özveri ile 7/24 çabalamaktadırlar. Sağlık hizmetleri ciddi bir takım çalışmasını zorunlu kılar. Sayın Baykal’a Emeği geçen tüm sağlık çalışanları içten ve engin teşekkürü hak etmektedirler.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 1945’te, 2. Dünya Paylaşım Savaşı cehennemi sonunda
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü‘nün istemi ve desteği ile açılmıştır. Ertesi yıl Cumhuriyet’in ilk Üniversitesi olan Ankara Üniversitesine temel oldu. Hacettepe Tıp Fakültesi başta olmak üzere çok sayda Tıp Fakültesinin açılmasını sağladı.. Bir Cumhuriyet kurumudur ve asla incitilmeden, engellenmeden…. önü açılmalıdır. Görüldüğü gibi gün olup herkese ivedi olarak elzem olmaktadır NİTELİKLİ SAĞLIK HİZMETLERİ..

Erdoğan ise, akut olmayan hastalığında, yine bir devlet kurumu olan ülkemizin ilk ve en köklü  Tıp Okulu olan ve Ankara Tıp Fakültesini de yaratan, bizim de mezunu olmakla (1977) övündüğümüz İstanbul Tıp Fakültesi’nden bir cerraha kendisini teslim etmişti özel hastane koşullarında.. (Biz, Cumhuriyetimizin fırsat eşitliği sayesinde Hacettepe’de tıp eğitimine başladık, İstanbul Tıp Fakültesinde tamamladık ve halen Ankara Tıp Fakültesinde çalışıyoruz.. Ülkemizin gözbebeği en önde gelen 3 tıp okulunda çalışabilme onurunu taşıyoruz..)

Ülkemizde tıp bilimlerinin, tıp eğitiminin ve üst düzey karmaşık – nitelikli sağlık hizmetlerinin amiral gemileri olan bu sayılı Tıp Fakültelerinin özellikle kollanması ve birer mükemmeliyet merkezi olarak varlıklarını sürdürmelerini sağlamak siyasal iktidarların temel görevleridir. İstanbul Tıp Fakültesi’nin 1999 depreminde hasar görerek kullanılamaz olan Çocuk Kliniğinin uzun yıllardır yenilenmemesi asla kabul edilemez. Utanç vericidir hatta vatan hainliğidir. Bu köklü kurumların çok değerli arsalarına göz koyarak kent dışında uzaklara taşınmaları akıl dışıdır. Özel hastaneler kent merkezlerinde iken bu kurumları uzaklara taşımak halkın erişebilirliğini engellemek anlamına gelir ve kabul edilemez.

Başta ülkemizin ilk tıp fakültesi olan İstanbul Tıp Fakültesi olmak üzere deniz gören Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin bina sorunlarının hızla çözüme kavuşturulması ülkemiz için stratejik bir öncelik olarak kabul edilmelidir.

Bir kez daha Sayın Baykal’a şifa dilerken,
özveri ve ehliyetle O’na bakan tüm yetkin sağlık emekçilerine şükranlarımızı sunuyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 17 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

BİR 17 NİSAN DAHA GELDİ

BİR 17 NİSAN DAHA GELDİ!

ZEKİ KENTEL

17 NİSAN KÖY ENSTİTÜLERİ…!
Köy Enstitüleri’ni kimin kapattığı, kimin kapatmaktan beter ettiğini…
ANADOLU’NUN DİNAMİĞİ ÜLKENİN KALKINMASINA NASIL KATILACAK…?
KÖYE RAĞMEN KÖY İÇİN, MİLLETE RAĞMEN MİLLET İÇİN NASIL OLUR…?
17 NİSAN KÖY ENSTİTÜLERİ...!

Değerli Dostlar,

1940’lı yılların başındayız… Alman orduları; Volga kıyılarında Stalingrad’ta, Bulgaristan’da, Yunanistan da Türkiye sınırlarında, Meriç kıyılarında. Türkiye; yurdun savunması ve bir Alman işgali yaşamamak için 20 yaş kesimi (1317 – 1336 / 1901 – 1920 doğumluları) insanını silâh altına almış. Kahraman ordu, Trakya’da insan boyu kar, diz boyu çamurda yüzbinlerin üzerinde Mehmetçiği ile çadırlı ordugâhta… Ordugâhın savaş hazırlıkları ve yer değişimleri Mehmetçik yaya, malzeme ve mühimmat öküz arabaları, talikalar ve katırlar ile büyük zorluklar içinde yapılıyor. Milli Mücadele’nin yaralarını saramamış yeni devlet, 2. Dünya Savaşı’na girmeden savaşa girmiş kadar zor koşullar içinde. Ekmek, aş yok… Hayvana sap yok, saman yok… Kışın soğuğundan, yazın sıcağından barınacak yer yok…! Cephane var mı, yok mu bilmem ama asker süngü hücumu ile saldırı ve savunma ağırlıklı talim ve terbiye görüyor…!

Haydarpaşa Asker Hastanesi tüm katları, koğuşları ve koridorları; iki katlı ranza, iki katlı kereste raflarda ot yataklarda; soğukların, yoklukların hastalıkların içinde (tifus, ciğer, uyuz, sıtma, zafiyet vb.) şifa bekleyen Mehmetçiklerle koyun koyuna dop dolu. Yeni gelen hastalara boş yatak yok. İlâç yok. Yerli aspirin taklitleri. Kaput bezinden sargılar. Şifayap olan da yok. Eli ayağı tutan memleketine 6 aylık hava değişimi ile gönderiliyor.

İşte bu yokluk ve yoksulluk içinde devlet, bu yokluk ve yoksulluğu kırmak için köye okul götürmek, köylüyü okutmak istiyor. Cumhuriyetle birlikte ülkenin gelişip zenginleşmesinin, kalkınmasının başlangıç noktasının köy olacağı kafalara DANK etmiş durumda. 17 Nisan 1940, Köy Okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirme, yöre kalkınmasında etkin bir görev üstlenmek üzere Türkiye koşullarına özgü eğitim kurumları yasası TBMM’de kabul ediliyor.

Zeki Kentel’in babası Trakya’da bu çadırlı orduğâhta iki yıl geçirdi ve çevresinin diz boyu çamur ve insan boyu karla kaplı o çadırda genç yaşta ömrünü tamamladı. Şehirde yaşama şansımız kalmamıştı. İlkokul diplomamı babama göstermek kısmet olmadı. Annem ile köye, eğitmen olan dayımızın yanına döndük… Dayının çocuklarıyla birlikte kendine zor yeten çorbasına şehirden iki kaşık daha katılmıştı. Babasız yetim kalışının ardından okumak için çırpınan, ailenin de okutmak için çırpındığı, tek suçu şehir ilkokulu mezunu olduğu için Zeki Kentel, KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ‘nün kapısından geri döndürüldü… Belki tüm yaşamı boyunca KEPİRTEPE özlemini, ülke kalkınmasının, köy kalkınmasının rüyalarını süsleyen coşkularının sıcaklığını ve bilincini hiç yitirmeden yaşayan ve yaşatan, ileri yaşında ülke sorunlarına aykırı ve sıradışı yaklaşım içinde bir Zeki Kentel, KÖY ENSTİTÜLERİ gerçeğine aykırı ve sıradışı bir yaklaşım ile karşınızda. Cumhuriyet Türkiyesi’nin ülke gerçeğine, kendi öz kaynaklarına dayalı olarak kurduğu bir eğitim sisteminin adıdır KÖY ENSTİTÜLERİ. Yabana muhtaç olmadan kendini yeniden üreten, kendini, kendi kendine üretken bilgi ve beceriyle donatan bir eğitim kurumunun adıdır KÖY ENSTİTÜLERİ.

O günlerin KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ’nün basit yün-aba giysileri içinde köy çocukları, Ankara HASANOĞLAN KÖY ENSTİTÜSÜ‘nün temelinde, kerpicinde, duvarında, çatısında emeği olan köy çocukları, ülkenin imarına ellerinin nasırlarını bıraktıkları, yeni nasırlar kazandıkları, ülkede büyük bir hızın, büyük bir değişimin kıvılcımları olmuşlardır. Her yıl 17 Nisanlarda panelde, söyleşide, köşe yazısında, ekranda KÖY ENSTİTÜLERİ üzerine konuşulanları dikkatle izlerim ama sadece izlerim. Bu izlediklerimden kendi dağarcığıma hemen hemen hiçbir şey girmez. Onlar bir kulağımdan girip diğerinden çıkan nostaljilerini, özlemlerini, masallarını anlatırlar. Bunları izlerken gözlerimin önünde hangi anıların, hangi acı gerçeklerin ve hangi özlemlerin dolaştığını sizlere ifade edecek bir gücüm yoktur. Yaşamını, geçimini, çocuklarının yetişmesini sanat okulunun verebildiği üretken bilgi ve elbecerisi ile sağlamış bir kişiden edebi benzetmeler elbette kimse beklemeyecektir.

30-40 senedir bu konuda KÖY ENSTİTÜLERİ hakkında sadece özlemleri dile getirenleri yadırgadığımı da, belki yazımın en sonunda söylenmesi uygun olacak bir sözü yeri geldiğinde yazımın başında da söylemekten çekinmeyeceğimi ve aykırı olacağımı belirtmeliyim. EVET, 1936’larda askerliğini onbaşı veya çavuş olarak yapan köy çocukları 6 ay süreli tarımsal uygulamalı kurslarda yetiştirilerek köylerinde eğitmen oldular. Bu deneyimlerin ardından, uygulamaların olumlu sonuçlar vermesi üzerine ülke eğitimine daha köklü çözüm getirmek amacıyla 17 Nisan 1940, Köy Okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirme, yöre kalkınmasında etkin bir görev üstlenmek üzere Türkiye koşullarına özgü eğitim kurumları yasası TBMM’de kabul edilmiştir. Köye okul girişi 1937 ve 1939 yıllarında Saffet Arıkan‘ın ve Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı ve İsmail Hakkı Tonguç‘un ilköğretim Müdürlüğü dönemlerinde etkin olarak ülke gündeminde kendine lâyık olduğu yeri almıştır. KÖY ENSTİTÜLERİ’ne 5 yıllık köy ilkokulunu bitirenlerle, köyün kendi, sadece okuma yazma bilen insanından 6 ayda eğitmen olarak yetiştirilenlerin okuttukları 3 yıllık köyokullarından çıkan 2 yıllık hazırlık sınıfı okuyan sadece ve sadece köy çocukları alınıyordu.

Sayıları 20’ye ulaşan KÖY ENSTİTÜLERİ’nde genel bilgi ve kültür derslerinin yanı sıra tarımsal ve teknik üretken bilgi ve beceriler kazandırmaya yönelik uygulamalı dersler ağırlıklı idiler. Böylece ENSTİTÜLERİ’N kendi altyapı sorunları da devlete yük olmadan kendi üretkenliği içinde çözülmüs oluyordu. Evet, idealler güzeldi. Fakat bu güzel ideallerın yanında sosyal güvenlik başta olmak üzere birçok eksiklikler vardı. Bu çocuklar kendilerini vatan ve millet için bir kurbanlık görmenin ezikliği içinde idiler. Yasada, zorunlu yirmi yıllık göreve karşılık olarak, değişmez yirmi lira aylık ile hiçbir zaman uygulamaya konulamayan, ekip biçebileceği kadar arazi, hayvan ve araç – gereç verileceği yazılı idi. Cumhuriyetin üzerine kurulduğu mantık içinde, içinden çıktıkları köyün geleneğinden, örflerinden koparılmışlardı. Sanki köydeki kalkınma köylüsüz olacaktı. Sanki köye rağmen köy için mantığı ile yetiştirilmişlerdi. Köyde bir şeyleri kırmak istiyorlardı. Kendilerine öğretilenlere göre belki haklıydılar ama alacakları yoktu. Kendi öz köyünde kendi öz köylüleri ile, kendi insanları ile çatışmalar yaşadılar. Köy ile, Anadolu ile bütünleşmeleri zayıf kalmıştı. Ayni dili konuşamıyorlardı.

Aslolan köyünden kopmadan köylü ile birlikte olmanın sırrı öğretilememişti. Köylünün, kendi çocuklarına sahip çıkması için gerekli ortamın sırrı, davranış biçimi henüz keşfedilmemiş ve öğretilmemişti. Millete mal edilemediler. Kendilerini içinden çıktıkları köye kabul ettirebilmelerinde karşılarına büyük zorluklar çıktı. Bunun için de daha yeşermeden, çevresini yeşertmeden Anadolu’nun dinamiğini ülkenin kalkınmasına katacak Anadolu kırsalının gençliğine karşı acımasız saldırılar yapıldı. Bu acımasız saldırılara karşı hiç kimsenin ama hiç kimsenin gıkı çıkmadı. Evet bir yanlışlık ve bir eksiklik vardı ama kimse buna kafa yormadı, kimse bu soruya yanıt vermek için kendisini üzmedi…. Anılan süreçte, ülkede sürüp giden komünist suçlamasından bu okullar en ağır şekilde nasiplerini aldılar. Kenan Öner-Hasan Ali Yücel davası bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Türk Milli Eğitimine büyük destek veren ve bu okulların kuruluşuna büyük katkısı olan İsmet Paşa bile Hasan Ali Yücel’i ve kendi eseri olan okulları savunmadı. Hasan Ali Yücel bu okullar yüzünden komünizmden suçlu bulundu ve ceza yedi.

Bulunduğum okula, amacı ülkeye kaliteli ve kalifiye işçi yetiştirmek olan bir okula, mezunu olmakla kıvanç duyduğum bir okula, bir spor karşılaşması için beyaz yün ceket-pantolon içinde gelen kız-erkek Anadolu pırlantaları karşılaşma süresince, onlar kadar çulu olmayan sınıf arkadaşlarım tarafından Moskof …., vb. hakaretlere maruz kaldılar. Köylülük bilinci ile karşı çıkışıma bir meydan dayağım eksik kalmıştı. Bugün kuruluş yıldönümlerinde ağıtlar yakan gazetelerin köşelerinin ve manşetlerinin 1950 öncesinde ve sonrasında Kenan Öner’den geri kalan yanları yoktu. Demokrat Parti‘den mebus olmak isteyen, hızlı Atatürkçü (açık olarak yazıyorum, Nadir NadiCumhuriyet, SESSIZ KALARAK) ve başkaları bu saf Anadolu çocuklarına ve okullarına en ağır suçlamaları yaptılar. Bu pırlantalar, askerlik görevini yapmak üzere geldikleri yedek subay okullarında komünist ön yargısı ile “Gözün üstünde kaşın var” kabilinden suçlamalarla kıtalara onbaşı – çavuş olarak çıkarıldılar. Ne yani ayak takımı başımıza bir de subay mı, amir mi olacaktı…!

1946’lı yıllarda İsmet Paşa’nın ülkeye bela ettiği demokrasi! ilkönce bu okulların başını yedi. Öyle ki, KÖY ENSTİTÜLERİ’ne karşı yapılan acımasız saldırılarda okulların kurucusu olan CHP hükümetleri bu okulların yıkımlarının öncüsü oldular. Köy Enstitüleri kapatılırken bu kurumlarla bütünleşmiş olan bir avuç insanın ve Anadolu çocuğunun içine düştükleri acılarından hiç kimsenin ama hiç kimsenin haberi olmadı. Şimdi bana kızacaklar olabilir. Ama işte gerçek bu. Ben KÖY ENSTİTÜLERİ üzerine en az 40 yıldır doğru veya yanlış konuşan, arada sırada da bir şeyler yazan kişi olarak, maalesef gerçek bu. Bana, İsmet İnönü başta olmak üzere, Halide Edip Adıvar, Nadir Nadi, Fethi Okyar, Makbule Atadan, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Şemsettin Günaltay, Celal Bayar ve başka birçok Milli Mücadele adamının (Gazi Mustafa Kemal‘in devrimlerinin en yakın arkadaşlarının) aynı çelişkiyi yaşamadıklarını kim söyleyebilir? Geride başka adam mı kaldı ki….?

BUNLARIN HANGİSİ KÖY ENSTİTÜLERİNİ SAVUNDU…? HİÇ KİMSE SAVUNMADI…!
BUGÜNKÜ KÖY ENSTİTÜLERİ SAVUNUCULARININ HEPSİ, O GÜNLERİ YAŞAMAYANLARIN HEPSİ SADECE BİR NOSTALJİYİ, BİR HAYALİ, BİR ÖZLEMİ, BİR HİKAYEYİ SAVUNUYORLAR…… EVET…. KÖY ENSTİTÜLERİ, Türkiye’nin çağdaşlığı yakalaması için gerekli Samurayları yetiştirecek kurumlar olmamaları için bir neden yoktu… Ama bildiğiniz gibi Japon mucizesi, kaynağını kendi dinamiklerinden, kendi geleneğinden, örfünden alıyordu. KÖY ENSTİTÜLERİ, KÖYLÜ VEYA ANADOLU HALKI İSTEDİ DİYE KURULMAMIŞTI. KAPATILMALARI DA YİNE KÖYLÜ VEYA ANADOLU HALKI İSTEDİ DİYE KAPATILMADI. BURADA ANADOLU GERÇEĞİNDEN SOYUT BAZILARI AĞALARDAN, KIRSALIN AĞALARINDAN SÖZ EDERLER. BURADA SÖZÜ EDİLECEK AĞA KIRSALIN KENDİSİNDEN HESAP SORACAĞI KORKUSUNU YAŞAYAN EGEMEN OLİGARŞİNİN AĞASIDIR. KİMLER KURDU İSE KAPILARINA KİLİT VURULMASI DA ONLAR ELİYLE OLDU! KÖY ENSTİTÜLERİNİN BAŞARISIZLIKLARI KÖYE RAĞMEN KÖY İÇİN YANLIŞLIĞINDAN KAYNAKLANMAKTADIR.

BİZ SEKSEN YILDIR BİR ÇUVALDIZ BOYU YOL ALAMADIYSAK, BUNUN EN BAŞTA GELEN NEDENİ MİLLETTEN SOYUT, ONUN DİNAMİĞİNDEN HABERSİZ KENDİ İÇİMİZDEN ÇIKARDIĞIMIZ, ÖZÜMÜZE YABANCI YETİŞTİRDİĞİMİZ EGEMEN OLİGARŞİDİR. Demokratlığı kimseye bırakmayanlar, KÖY ENSTİTÜLERİ’ne ağıt yakanlar durumu bir kez de Anadolu insanının bakış açısından yeniden değerlemelidir. KÖY ENSTİTÜLERİ’nin bunu gerçekleştirememelerinin nedeni, Anadolu’yu çağa dönüştürme yolunda, kurucuların hareket noktalarının maddi gerçekleri doğru olmakla birlikte; Anadolu’nun sahip olduğu dinamikten, bu dinamiğin çıktığı kültür, örf ve gelenekten soyut olmalarından kaynaklanmaktadır. Hasan Ali Yücel de CHP iktidardan düştükten sonra yayınladığı yazılarda bu somut gerçeğe uzak olduklarını vurgulamıştı. Anadolu’dan soyut bir radikal hareketin, zayıf da olsa varolan demokratik koşullarda başarılı olması mümkün değildir. Bugün dünyada komünizm öcüsü kalmadı ama yeni başka öcüler üretildi. Bugün de vatana büyük katkısı olacak Anadolu dinamiği ve gençler (aynı kırsalın çocukları) benzer dışlanma ile karşı karşıya bulunuyor.

Sonuç olarak bilmemiz gereken, eğer tarihten ibret alacaksak, KÖY ENSTİTÜLERİ komünist yuvasıdır diyenler kimlerdi…? O saf Anadolu çocuklarını Yd. Sb. okullarından gözünün üstünde kaşın vardır denilerek kıtalara er veya onbaşı olarak çıkaranlar kimlerdi…? Hasan Ali Yücel`i bu okullar nedeniyle komünizmden mahkum olmasına seyirci kalanlar kimlerdi? İnönü`nün Yargıtay Başkanı Halil Özyörük DP’den Mebus olmak için Menderes`in yanında idi ve Adalet Bakanı oldu. Atatürkçülüğü kimseye bırakmayan CUMHURİYET’in Nadir Nadi‘si Menderes`in koltuğunun altında MEBUS oldu. Köy Enstitüleri kapatılırken tek bir kişi evet tek bir kişi karşı çıkmadı. Bugün Köy Enstitüleri gerceğini çok az da olsa kıyısından, köşesinden özlemle AAHHH..AAAHHH….! edebiyatını yapanlar işte o suçluların torunlarıdır. O gün bu okulları suçlayanların çocukları, dedelerinin görevlerine devam ediyorlar. Yine bir başka okulda ama Anadolu`nun kendi kurduğu okullara giden çocuklara hiçbir yol göstermeksizin ve yardım etmeksizin Sen okumayacaksın! Senin okumaya hakkın yok! Sen cahil kalacaksın!” dayatmasını yapıyorlar.” Çünkü onlar köylü, onlar şopar, onlar zenci…!!!

ONLAR AŞAĞILIK KASTIN VE ORADA KALMASI GEREKEN ÇOCUKLARI….!
Üstelik Anadolu’dan köyden çıkıp da, kendi özümüze yabanci bir eğitimle yetiştikten sonra Ankara’da sistemle bütünleşince kendi köylüsüne aynı zenci muamelesini yine onlar yapıyor…! Sistem kendi özünü, kendi kökünü yadsıdığı sürece biz bu kör döğüşüne devam edeceğiz. Dün ülkede egemen oligarşinin iç düşman olarak gördüğü komünist yuvaları KÖY ENSTİTÜLERİ ile komünizm temizlendi. Nazım, Said-i Nursi, vb. içdüşmanlar zindanda çürütüldüler. Bugün yeni içdüşmanlaımız yetişti. Aynı egemen kadro İmam Hatipler ve başörtüsü ile kafayı öyle bulmuş ki, ülkenin kalkınması yolunda, Anadolu kırsalının dinamiğinin ülkenin kalkınmasına katma yolunda gündeminde tek bir önerisi yok… Biz sürekli düşman üretiriz. Dış düşmanımız kalmayınca içeride komünistler ve şeriatçılar sıra ile baş düşmanımız oldular. Dün şeriatçıların desteği ile komünistleri temizledik. Bugün de eski tüfeklerin desteği ile şeriatçıları temizleme savaşı veriyoruz. Ülkenin kalkınmasına sıra ne zaman gelecek….? Ülkenin kalkınmasının projelerini bilen var mııııı…?

Bu yanıtsız soruların karşısında Zeki Kentel de aykırı düşünmeye, eğer fırsat verilirse aykırı söylemeye ve aykırı yazmaya devam edeceğe benziyor.! Bilmem anlatabiliyor muyum ? KÖY ENSTİTÜLERİ, Türkiye Cumhuriyeti‘nin en büyük ve en parlak başarılarından biridir. Ne yazık ki, aynı zamanda da en büyük bozgunlarından biri olmuştur. Milleti adam yerine koymayan bu kafa, bu egemen oligarşi, devam ettiği sürece bu bozgunlar devam edecektir.

Saygılarımla, 14.4. 2016

======================================

Dostlar,

Sayın Zeki Kentel‘in yazısı yeterince uzun ve yeterince “hazin“..
Biz birşey eklemeyelim.. Sitemizde Köy Enstitüleri hakkında epey yazı – sunu var ayrıca..
İkisinin erişkesi aşağıda..

http://ahmetsaltik.net/2015/11/26/24-kasim-ogretmenler-gunu-kutlamasi-kurulusunun-75-yilinda-koy-enstituleri/

http://ahmetsaltik.net/2016/03/18/ulusal-egitim-dernegi-konferansi-koy-enstituleri-sistemi/

Bu örnek kurumları yaratan Mustafa Kemal ATATÜRK’e, İsmet İnönü’ye, Hasan Ali Yücel’e, Saffet Arıkan’a, adsız kahramanlara, sayıları 20 bine varan her biri birer bilge olan mezunlarına selam olsun, aşk olsun!

Koy_Enstituleri

1930 sonları – 1940’lar cehennemi boyunca sayıları 500’e varan Batı Klasiklerini, çok sınırlı dil bilenlere karşın Türkçe’ye kazandırarak basan, ücretsiz dağıtan, Köy Enstitüsü öğrencilerine , Halkevleri ve Halkodalarında halkımıza akıllıca teşviklerle okutan, tahta bavullarında yavan kuru ekmeğe kitabı katık yapan, insanımızın evrensel kültüre açılımını sağlayan… “Türk Irkçı – Milliyetçilerine” (!?!), başta Hasan Ali Yücel ve Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ olmak üzere “teessüf ediyoruz” (!?!)…Sevgi ve saygı ile.
17 Nisan 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Ulusal Eğitim Derneği Konferansı : KÖY ENSTİTÜLERİ SİSTEMİ

 

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 70 Yaşında

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
70 Yaşında!

70._Yil_afisi

Dostlar,

Ankara Üniversitesi Cumhuriyet’in kurduğu ilk üniversitedir.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi ise Cumhuriyet’in kurduğu 2. tıp fakültesidir.

Osmanlı’dan kalan çağdışı ve karşı devrimci Medrese, Cumhuriyet Devrimi’nin genç ve idealist Tıp Doktoru Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip tarafından Üniversite Reformu ile İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştü. 1933 Reformunun ardından 12 yıl sonra da
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve dönemin
Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel‘in çabasıyla açılmıştı..

Bu seçkin Cumhuriyet kurumu 70 yılını bitiriyor..
Devasa başarılara imza attı.. Binlerce hekim ve uzman yetiştirdi..
Sayısız hastaya şifa verdi..
Günümüzde, ülkemizin TIP BİLİMLERİNDE AMİRAL GEMİSİ birkaç seçkin biriminden biri.. Hemen her alanda öncü.. Birkaç hastanesi ile, 2000’in üstünde hastane yatağı ile Türkiye’nin en büyük hastanelerinden biri, 500’e yaklaşan akademisyen tıp hocası ile neredeyse bir Fakülte değil; TIP ÜNİVERSİTESİ ölçeğinde..

19 Ekim 2015 günü bu büyük mutluluk paylaşılacak…
Program duyurusu yukarıda..
Biz de 21 Mayıs 2004’ten bu yana, 11,5 yıldır bu seçkin ve saygın kurumun öğretim üyesiyiz.
Kıvanç içindeyiz..
Ülkemizin en iyi Tıp Fakültelerinde yetişme olanağı bulduk. 1971’de Hacettepe’de tıp eğitimine başlamıştık. 1977’de İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, yine bu 2 kurumda Halk Sağlığı dalınza uzmanlaşmıştık. Londra ve Texas Tıp Fakültelerinde de çalışma olanağımız olmuştu.. Nisan 1988 – Mayıs 2004 arasında ise en uzun (16+ yıl!) süre emek verdiğimiz Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni elbette hiç unutmuyoruz..

Ülkemizin – Cumhuriyetin eğitim kurumlarının bize verdiklerinin ürünüyüz bütünüyle.
Vefa borcumuz bitmez, bitmeyecek.. Kurumlarımızı bu aşamaya getirenlere şükranımız sonsuz.. Biz de nöbetimizi en yüksek sorumlulukla tutmaktayız.. Emeklilik Kasım 2020’de.. Daha 5 koca yıl var.. Yapacak da çooooook işimiz..

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi‘nin 70. yılı herkese kutlu ve mutlu olsun..

Program içeriği yukarıdaki afişte.. O gün saat15:00 – 16:00 arasında Prof. İlber Ortaylı‘nın da bir konferansı olacak..

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com