Güngör Mengi : Kafamızdaki ‘Neden’ soruları!

Kafamızdaki ‘Neden’ soruları!

Güngör Mengi
VATAN Gazetesi, 23.07.2017  
(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)
Türkiye’de her gün öyle beklenmedik olaylar, gelişmeler oluyor ki sanırım birçoğumuz artık bunları gördükçe ilk tepki olarak “Neden” sorusunu soruyoruz. Neden böyle bir karar verildi, neden şeffaflık yok, neden iç ve dış politika hep gerilim üzerinde yürüyor gibi…
Birkaç gün önce Washington’da düşünce kuruluşu “Partilerüstü Politika Merkezi”nde Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminden sonraki 1 yılın değerlendirildiği bir panel düzenlendi. Bu panelde konuşmacılar “Darbe girişimiyle ilgili hala çok sayıda soru işareti bulunduğunu, Türk hükümetinin darbe girişimine dair ciddi bir inceleme yürütmediğini, özellikle 15 Temmuz sonrası baskıların arttığını” vurguladılar.
İfade özgürlüğü
Mc Cain Enstitüsü’nden bir konuşmacı “Türkiye’de kaos ve korku ortamının arttığını” söyledikten sonra “Hiç kimse birbirine güvenmiyor.
* Cumhurbaşkanı veya hükümete en küçük eleştiri yöneltenler ‘casus, terörist ya da darbe planlayıcısı gibi yakıştırmalarla’ karşılaşıyor” dedi.

– Gazete(ci)lerin mesleklerini icra edemez hale geldiği,
– ifade özgürlüğü – hukukun üstünlüğü gibi ilkelerin kaybolduğu konuşuldu.
Batı ülkelerine kızdığımız konular var, örneğin Suriye ve Irak’ta ABD ve diğerlerinin PYD-PKK’ya verdikleri destekle bu terör örgütlerinin “Türkiye aleyhinde olacak şekilde güçlendirildiği” bu konulardan biridir. Ancak… Ülke içinde “demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, adalet” gibi konularla Ortadoğu politikası ayrı ele alınmalıdır.
Sorular cevaplanabilir
Örneğin; Türkiye’de önemli ölçüde bir “hukuk, adalet, demokrasi” sıkıntısı yaşandığını
ve bu sorun nedeniyle milyonlarca insanın “Adalet yürüyüşü” yaptığını unutmamalıyız.
Biz Batı’ya “15 Temmuz’da beklenen tepkiyi vermediniz” diye kızarken onların
* “15 Temmuz’la ilgili soru işaretleri çözülmedi” sorusunu da dikkate almalıyız.
Bu soru işaretlerini “Meclis’te tartışarak, muhalefetin sorularını cevaplayarak çözmek” gayet kolaydır ve olayın tarihe doğru aktarılması için şarttır.
AB ile ilişkilerimiz referandum öncesinde “toplantı izni” nedeniyle bozulmuş, Almanya’nın İncirlik’ten çekilmesiyle devam etmişti, şimdi de farklı konulardaki gerilimlerle sürüyor.
Diplomasi ile…
Büyükada’da insan hakları aktivistlerinin yaptığı toplantıda biri İsveçli, biri Alman iki kişinin de tutuklanması bizi “Türkiye- Almanya ilişkilerinin tamamen kopması” noktasına getirdi.
Almanya, turizm ve yatırımlardan başlayan ve Türk ekonomisine büyük zarar  verecek yaptırımlar açıkladı. Neyse ki dün Almanya ve Türkiye Dışişleri Bakanları “krizi medya yerine diplomasi ile yönetmek” üzerinde görüş birliğine vardılar.
Dış politikada fevri çıkışlar genellikle “Öfkeyle kalkan zararla oturur” sözünü doğrulayacak sonuçlar yaratır ki biz de bunu sıkça yapıyoruz.
Televizyon programlarında yapılan;
– “AB olmasa da olur”,
– “Biz kendi kanunlarımızı kendimiz yaparız” gibi yüzeysel yorumların gerçeklerle ilgisi yoktur.
==============================
Evet dostlar,

Kıdemli ve ılımı yazar Sn. Güngör Mengi’nin aklına takılan sorular ve kendisinin verdiği “makul” yanıtlar.. Çok sakin, çok olgun, yumuşak ve sorumlu bir dille..

Dileyelim AKP = RTE de benzer yumuşak, olgun, ayrıştırmayan – ötekileştirmeyen, asla fevri olmayan, öfkeyi bir hitabet sanatı görme ilkelliği ve zavallılığından…. uzak, ADALET- HUKUK temelli, insanı en ortaya koyan… bir sağduyulu çizgiye yaklaşır…

İlk iş MÜFREDAT’taki dinci – kinci – çağdışı – cihatcı değişikliği geri almak..
Sonra OHAL’i bir daha uzatmayacağını açıklamak ve bu son 3 ayda özellikle kendi içindeki FETÖ’cüleri tasfiye etmek… OHAL’in yaralarını hızla sarmak..
Maltepe meydanında milyonlarca yurttaşın oylayarak oybirliği ile benimsediği 10 temel isteme duyarlı olup adımlar atmak…
TBMM’yi çalıştırıp muhalefetle demokratik ilişkiler içinde olmak..
…………….
………………….
Gerçekte zor değil ve AKP’nin 15 yıl önceki köklerine dönmesi demek bu!
Neydi 3 temel YYY hedefi??

1. Yoksullukla savaş
2. Yolsuzlukla savaş
3. Yasaklarla savaş..

Her 3’ünde de tam ters kutuba sürüklendiğini ve bu Donkişotvari gidişin akıl içre olmadığı, sürdürülemeyeceği….
AKP = RTE tarafından artık görülmeli.. Zaman – iklim – sabur… tükenmek üzere.

Sevgi ve saygı ile. 25 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Ali Sirmen : “EVET” TERÖRÜ BİTİRMEZ

“EVET” TERÖRÜ BİTİRMEZ

ALİ SİRMEN

Cumhuriyet, 9.3.17
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Başbakan Binali Yıldırım 16 Nisan referandumunda “evet” çıkması halinde terörün biteceğini ileri sürüyor. Bakalım ne diyor Başbakan:
– Tünelin ucunda ışık göründü. Terör artık can çekişiyor. 16 Nisan’dan sonra,
söz veriyorum, bitecek.

Referandumda “evet” çıkmasıyla terörün bitmesi arasında bir bağlantı, mevcut iktidarın,
terör ile mücadelede azimli olmasına karşın, yasaların kendisine tanıdığı yetkilerin sınırlılığı dolayısıyla, elinin kolunun bağlı olması halinde kurulabilirdi ki, bugün böyle bir şey söz konusu değildir.
Herkesin, gerçek mahiyetinden, her geçen gün biraz daha fazla kuşkuya düştüğü,
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ve KHK uygulamalarıyla,
siyasi iktidar, zaten kendisine sıkı sıkıya bağlı olan, yasama ve yargıyı atlayarak, her istediğinin üzerine yürümesini sağlayacak yetkileri bulmuştur.
***
İşbaşında olan ve OHAL ile KHK uygulamalarıyla, şimdiye dek görülmemiş yetkiler kullanan iktidarın terör, daha doğrusu terörü bahane eden gerekçelerle yaptığı tasfiyeler, 12 Eylül döneminin 20 (yazıyla yirmi) katına varmış olduğuna göre, kimse iktidarın gücünün azlığından şikâyet etmekte haklı olamaz. Durum böyle olunca, ister istemez 16 Nisan’da evet çıkması halinde terörün duracağı iddiaları 12 Eylül döneminde Kenan Evren’in yarattığı kuşku dolu soru işaretlerini getirmektedir akla.

  • Kenan Evren ve yardakçıları 12 Eylül günü iktidara el koydukları zaman,
    terör bıçakla kesilmişçesine birden bitmişti.

Bu durumu Kenan Bey’in, 12 Eylül ile daha önce sahip olmadığı yetkilerle donatılmış olmasına bağlamak da mümkün değildi. 12 Eylül’den önce de Kenan Bey sıkıyönetim yoluyla, ihtiyaç duyduğunu söylediği bütün yetkilere sahip olduğuna göre, neyin değiştiği sorusu kendiliğinden ortaya çıkmaktaydı. Sakın değişen tek şey istediği yetkilere zaten sahip olan Kenan Bey’in, darbeden sonra, darbeden önce göstermediği olayları sona erdirmek iradesini göstermesi olmasındı? Bu sorunun bugün gündeme gelmesinde de pek yadırganacak bir yön olmasa gerek.
***
Son zamanlarda terör ile mücadele kapsamı içinde ele alınan FETÖ ile mücadele konusunda, gittikçe daha genişleyen bir kesimde, örgütün kimi kumpaslarının gerçekleştirilmesinde
başrol oynayan kişilerin korundukları konusunda bir kanaat oluştuğu gözlemlenmektedir.

CHP milletvekili ve eski Cumhuriyet Savcısı İlhan Cihaner ile vekili İstanbul Barosu
eski Başkanı Av. Turgut Kazan 3 Mart günü Ankara’da düzenledikleri basın toplantısında
Van, Erzincan ve Erzurum kumpaslarının kimi failleriyle ilgili olarak bu olguyu dile getirmişlerdir.

  • Turgut Kazan, Fethullah Gülen Cemaati’nin Türkiye’yi ele geçirme girişiminin ilk adımı olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi soruşturmasının cemaatin uydurduğu asılsız bir ihbar mektubu ile başladığını,
    bu olayın Enver Arpalı’nın intiharına yol açtığını, bu hususun FETÖ çatı iddianamesinde belirtildiğini, buna karşılık intihar olayında başrolü oynayan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın davada tanık sıfatıyla yer aldığını belirtmiş, yine iddianamede Gülen Cemaati’nin yaptığı belirtilen Erzincan ve Erzurum kumpas davalarındaki kilit isimler Ahmet Demir, Abdülvehap Güllü’nün 23 Şubat günü tahliye edildiklerini, EFE kod adlı Bayram Bozkurt’un duruşma günü dışında, ara celse yapılarak dinlenmesinin akabinde (AS: ardından) tahliye edilmesinin de koruma uygulaması olduğu için durumu dilekçeyle HSYK’ye yansıttıklarını açıklamıştır.
    Kazan’ın basın toplantısından sonra şu soru akla gelmektedir:
    Acaba Türkiye’de terörle mücadele kisvesi altında kimileri korunuyor mu?
    Bu soruyu soranlar bir, üç, beş değil, birçok kişi ve kurumdur.
    Bütün bu gerçeklerin ışığında, Başbakan’ın 16 Nisan’dan sonra, terör bitecek iddiaları inandırıcı gelmediği gibi, kuşku içeren birçok soruyu da gündeme getiriyor.
    ================================
    Dostlar,

Demokrasinin ve onun olmazsa olmaz ilk koşulu olan HUKUK DEVLETİ‘nin özü
açıklık ve saydamlıktır.
Durum Türkiye’de taaaaaaaaaaaaaaaaaam da tersidir!
20 Temmuz 2016’dan bu yana 8 ay dolmak üzeredir ve Türkiye OHAL rejimi altında AKP tarafından deyim yerinde ise “inletilerek” demir pençe ile yönetilmektedir. Öncesinde de
AKP iktidarı 14 yıldır tek başına güçlü hükümet idi ve diledikleri yasaları TBMM’den çoooooooooook kolay ve çooook hızlı geçirebildiler.. Hiçbir biçimde engellen(e)mediler..
“Gerektiğinde” (!) muhalefeti tekme tokat döverek dayatmalarını biçimsel olarak yasalaştırdılar.
Dolayısıyla hiçbir özürleri olamaz teröre son verememiş olmak için…
14 yıl sonrasında 8 aydır OHAL ve “terör” (!?) hala bit(iril)meyecek de 17 Nisan sabahı halkoylamasından “evet” çıkarsa nasıl bitecek, nasıl bitirilecek?? Okuyup üfleyecek misiniz?
Adama sormazlar mı, “kasten mi bitirmiyorsunuz terörü??!”
Hatta daha ağırını sormazlar mı : “Terörü siz mi kullanıyorsunuz OHAL vb. emelleriniz için?”
Öyle ya, Haziran 2015 genel seçimini AKP yitirince ülke kan gölüne dö(dürül)müş, Kasım 2015’te zorla yineletilen seçimle AKP iktidarı bırakmamıştı.. Nedendi, nasıldı o kan gölü?
Şimdilerde Erdoğan dahil, Başbakan ve Bakanlar değişik tonlarda ama apaçık, benzer söylemi kullanıyor ve halkı kan – ölüm – sabotaj – patlama – terör.. ile öğrenilmiş çaresizliğe iterek teslim almaya, halkoylamasında “evet” tercihi kullanmaya zorluyor..
“Hayır” kampanyaları suç, terör, bölücülük, PKK, FETÖ ile eşdeğer gösteriliyor kasten..
OHAL altında eşit propaganda olanağı yok, Vali – Kaymakam… tüm bürokratlar sahnede..

Almanya’ya “Nazi” göndermeleri yapıyor Erdoğan ve AKP iktidarı.. Diplomasi ayak altında.
Türkiye’de yaşananların geri kalır yanı var mı??
Demokrasi, kendisini yoketmek isteyene de fırsat sunacak ölçüde akılsız, mazohist midir??
Bir Bakan çıkıyor “güçlü TBMM” diyor. Başbakan ve Erdoğan “yetkiyi tek adamda topluyoruz” diyor. En temel 2 yetkisi gensoru ve bütçe yapma olanağı bile kaldırılan TBMM mi güçlü??
Tek adamın fesih tehdidi altındaki TBMM mi güçlü?
Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile varlık nedeni YASAMA yetkisi budanan TBMM mi güçlü?
……
“2 başlılık yok olacak” diyorlar.. Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan yeminine uyarak Anayasal çizgide dursa ve ülkeyi Başbakan yönetse idi bu 2 başlılık çıkar mıydı? 2 başlılığı bilerek ve isteyerek yarattılar, anayasayı çiğneyerek fiili durumu dayattılar ve şimdi de Anayasayı
hukuk dışı olan fiili duruma uydurmaktan söz ediyorlar.. Talimatlar dışarıdan, biliniyor artık.
……
Bunca sefaleti sanırız dünya siyasal tarihinde hiçbir ülke ve halk yaşamadı.. Türkiye ilk ve tek!
Türk Ulusu kadim ve engin sağduyuludur.. Tüm bu iğrenç oyunların ayırdındadır, utanmaktadır.
16 Nisan 2017’de hayır! yanıtını tokat gibi indirerek kendisine oynanan oyuna son verecektir!

Sevgi ve saygı ile. 09 Mart 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Not : ADD Genel Başkan yardımcısı iken Van Yüzüncü Yıl Rektörü Sayın Yücel Aşkın‘a 19.10.2005’te yazdığımız resmi yazı için lütfen tıklayınız :
Van Rektörü Yücel Aşkın’a, 19.10.05)

Genç bir hekimin ölümüne neden olan OHAL bir an önce kaldırılmalıdır!

Genç bir hekimin ölümüne neden olan OHAL bir an önce kaldırılmalıdır!

15 Temmuz darbe girişimini fırsata çeviren siyasi iktidar, OHAL ilanı ve sonrasında çıkardığı pek çok Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Parlamentoyu yok sayarak otoriter yönetim anlayışını toplumsal alanın tümüne dayatmaktadır.

Dr. Hasan Orhan Çetin, OHAL sürecinde ihraç edilerek ya da açığa alınarak görevinden uzaklaştırılan binlerce sağlık çalışanından, on binlerce kamu emekçisinden yalnızca biridir. Bu kişiler, yasa dışı bir örgüt ile somut bağlantılarını ortaya koyacak hukuksal kanıtlar olmaksızın, bir şekilde suçlu ilan edilmişler, işleri ve tüm özlük hakları ellerinden alınmıştır. Geldiğimiz bu aşamada, genç bir hekim yalnızca işinden değil yaşamından da olmuştur. OHAL uygulamaları, haksız ve hukuksuz olarak görevinden uzaklaştırılan Dr. Hasan Orhan Çetin’in yaşamını yitirmesinin doğrudan sorumlusudur.

Türk Tabipleri Birliği, OHAL’e karşı, tüm anti-demokratik uygulamalara olduğu gibi, başından beri açık ve net bir tutum sergilemiştir. Her türlü haksız ve hukuksuzluğun önünü açan, ülkemizdeki adalet duygusunu körelten, binlerce emekçiyi işsiz, okulları hocasız, hastaneleri doktorsuz bırakan ve artık can alır hale gelen OHAL bir an önce kaldırılmalı, haksız ve hukuksuz olarak görevinden uzaklaştırılan kamu emekçileri görevlerine iade edilmelidirler.

Yaşamının ve mesleğinin baharında aramızdan ayrılan genç meslektaşımız
Dr. Hasan Orhan Çetin’in ailesi, sevdikleri ve çalışma arkadaşları başta olmak üzere tıp camiasına baş sağlığı ve sabır dileriz. Sürecin takipçisi olacağımızı, OHAL’in bir an önce kaldırılması, haksız ve hukuksuz yere açığa alınanların, ihraç edilenlerin görevlerine dönmeleri ve adil yargılanma hakkı için verdiğimiz mücadeleyi güçlendireceğimizi kamuoyuna duyururuz. 19 Şubat 2017

Türk Tabipleri Birliği
Merkez Konseyi
=================================
Dostlar,


Meslek örgütümüzün açıklamasını aynen paylaşıyoruz..
Genç meslektaşımız Dr. Hasan Orhan Çetin‘in canına kıyması biz büyük acı veriyor..

Dileyelim ülkemizi böylesine kötü yönetenler ve çok acı, katlanılamaz olaylara
neden olanlar ibret alırlar, kötülükler ülkesine döndürülen Türkiye‘nin sürüklenişi
bir an önce durdurulur. Tersi durumda bu bataktan çıkmak giderek olanaksızlaşıyor..

Merhum Dr. Hasan Orhan Çetin‘in dosyası bir kez daha yansız bir uzmanlar kurulu eliyle incelenmeli ve hukuksuzluk yapanlar mutlaka yargılanmalıdır.
Merhumun saygınlığı, ölümünden sonra bile olsa geri verilmelidir.
Sorumlu kamu görevlileri, kamuoyu önünde merhum Dr. Hasan Orhan Çetin‘inin hatırasından ve ailesinden özür dilemelidir. Dr. Çetin’in özekıyımı (intiharı) nedeniyle ailesinin yoksun kalacağı beklenen gelir – refah – kazanımlar aileye ödenmelidir.
Bu ödemeler, adli – idari soruşturma sonunda sorumluluğu yasal olarak belirlenen kamu görevlilerinden geri alınmalıdır (bu kişilere Devlet rücu etmelidir).

OHAL bulanıklığında insanları açıkça hukuksuz biçimde SİVİL ÖLÜME mahkum eden gizli (kripto) ajanlar hızla bulunmalı ve ayıklanmalıdır. OHAL asla bir tasfiye
ya da intikam aracı olarak kullanılmamalıdır; bu sorumluluk AKP iktidarı için
başat ve asal niteliktedir. Kamudan İhraçlar hızla gözden geçirilmeli, haksızlıklar mutlaka ve hızla giderilmelidir.

Sevgi ve saygı ile. 23 Şubat 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Türker Ertürk : Sorunun kaynağı çözümün belirleyicisi olamaz

Sorunun kaynağı çözümün belirleyicisi olamaz

portresi_sadeTürker Ertürk 
Bugüne kadar hep yanılan, geçmişte darbecilere yardım ve yataklık yapan siyasilerin ülkemizi götüreceği yer; iç savaş ve cehennemdir!
Daha önce yazdık ve anlattık, 15 Temmuz Darbe Girişimi; emperyalizmin desteği ve yönlendirmesiyle, Siyasal İslamcı Gülen Cemaati tarafından yapılmış ve Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından engellenmiştir. Darbe Girişimine katılanların üniforma giymiş olması, bu yalın gerçeği değiştirmez.
Ayrıca; darbecileri darbe girişimi yapabilecek konuma getirenler de, Ergenekon-Balyoz tipi kumpas davalarının ve TSK’ya yönelik itibarsızlaştırma operasyonlarının içinde bulunmuş olan iktidar da Siyasal İslamcı dünya görüşüne sahiptir.
 
HER İKİSİ DE SİYASAL İSLAMCI
Bizim; her iki tarafla aynı ülkede yaşamak, aynı pasaportu taşımak ve aynı dili konuşmak dışında, ortak bir tarafımız yoktur.  Ama her iki tarafın, bir biriyle ortak yönü çoktur.
Her iki taraf da; egemenliğin kaynağını gökte arayan, nüfusunun ezici çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde demokrasinin olmazsa olmazı olan laikliğe yan bakan, Atatürk’e düşmanlık eden ve onun önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimlerine karşı olan, Siyasal İslamcı dünya görüşüne sahiptir.
 
DEMOKRASİ TRAMVAYI
En önemli farkları ise; Siyasal İslamcı hedeflerine yönelik yöntemleridir. Birincisi hedefine devletin ince kılcallarına sızarak, kurumlarını ele geçirerek darbe yöntemini benimsemişken, ikincisi “Demokrasi tramvayı”, dilimleme siyaseti ve “kaynayan kurbağa” yöntemini uygulamış ve uygulamaktadır. Yoktur aslında birbirlerinden farkları!
Gülen Cemaatinin yaptığı Darbe Girişimi ile Siyasal İslamcı dünya görüşü, geniş kitlelerde büyük zemin kaybetmişti. İşte bu nedenle; aynı zemine oturan İktidar, bu zemini onarma telaşı içine girerek saptırma ve iftira yöntemlerine başvurmaktadır.
NEFRET İÇERİKLİ SÖYLEMLER
Darbe Girişimini engelleyenin esas olarak Cumhuriyetin kurucu ideolojisine bağlı, Atatürkçü askerler olmasına rağmen; TSK darbenin kaynağı olarak gösterilmiş ve bizzat İktidar tarafından itibarsızlaştırma ve Kanun Hükmünde Kararnamelerle operasyonlara maruz kalmıştır.
Öte yandan; 14 yıldır İktidarın tasarrufları ile oluşan tüm musibetler, günahlar ve işlenen suçlar Cemaatin üzerine atılmaktadır. Gülen’in Müslüman olmadığı, Ermeni veya Yahudi olduğu yolunda etnik ve dinsel nefret içerikli suçlamalar, İslam’ı temsil etmediği yolunda yapılan açıklamalar, bu yönde yapılan çalışmalardan sadece bazılarıdır.
İSLAM’I KİM TEMSİL EDİYOR?
Siyasal İslam birleştirmez; böler ve parçalar. Siyasal İslamcı her yapı, gerçek İslam’ı kendisinin temsil ettiğini söyler, hatta diğerlerini “Din dışı” ilan eder. Bugün de yapılan, budur! Çağdaş dünya ise; Gerçek dini kimin temsil ettiği, kimin inanıp inanmadığı, kimin ne kadar Müslüman veya Hristiyan olup olmadığı konuları ile ilgilenmez. Çağdaş ve medeni dünya için din; inanç, itikat biraz da kültürdür. Bunun dışında dine anlam yüklemek ve dünyevi yaşamın referansı haline getirmek; kan, kin, gözyaşı ve Ortaçağ karanlığında debelenmek demektir.
Bugün yaşadığımız sorunların ve 15 Temmuz’da Darbe Girişimi ile karşılaşmamızın baş sorumlusu; 14 yıldır her istediğini yapan, hukuku, demokrasiyi, parlamenter sistemi, Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisini aşındıran ve ayaklar altına alan AKP İktidarlarıdır. Aldatıldık ve kandırıldık diyerek, sorumluluktan kurtulunamaz.
SS TABURLARI
Sorunun asli kaynağı, çözümün ana belirleyicisi olamaz.
Bugüne kadar hep yanılan, geçmişte darbecilere yardım ve yataklık yapan siyasilerin ülkemizi götüreceği yer; iç savaş ve cehennemdir! Türkiye; ne yazık ki halen bu rotada seyretmektedir. Bu ülkenin aydınlık yüzleri, nitelikli insanları, çağdaşları ve Atatürkçüleri korkusuzca ortaya çıkmalı ve rol almalıdır.
Geçtiğimiz günlerde, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığına E. Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’nin getirildiğini basından öğrendik. Sanırım, özellikle bu dönemde, bu göreve getirilebilecek en son isim bile olamaz. Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisiyle barışık olmayan bir şahsiyet. “Özerlik, eyalet sistemi” gibi görüşleri olduğu bilinen birisi. Hatta hakkında; Radikal İslami akımlarla ilişkilendirilen ve Suriye’deki vekalet savaşına savaşçı yetiştirdiği iddiaları var.
Ayrıca, emekli bir büyükelçimizden Cenevre kaynaklı bir bilgi aldım :

– Tanrıverdi, bir tarikatın gençlerini ve Suriye’den gelen Sünni mültecileri kullanarak; Nazi SS Taburları benzeri milis güçleri kuracak ve örgütleyecekmiş.

Buna; Gezi Olayları sonrası sokağın gücünün fark edilmesi ve 15 Temmuz Darbe Girişimi ile yaşanan tecrübelerin neden olduğu söyleniyor. Umarım bu haber yanlıştır!
(http://www.turkererturk.com.tr/sorunun-kaynagi-cozumun-belirleyicisi-olamaz/)
=================================
Dostlar,

Çok değerli emekli amiral Sn. Türker Ertürk’ün bu makalesi, özellikle son paragrafı açısından büyük önem taşıyor..

Gerçek ise dehşet vericidir ve ülkemizde Hitler – Nazi faşizmi benzeri bir gidişin alarmıdır.

Sorunun açıklığa kavuşturulması için TBMM’de görüşme yapılmalı, soru önergeleri verilmeli ve ilgililer kesinlikle böylesi bir insanlık ve hukuk dışı girişimden uzak durmaya çağrılmalı, zorlanmalıdır.
Hiç kimse iktidarın böylesi bir çağ dışı girişimine en küçük destek vermemelidir.
Başbakan ve öbür yetkililer kamuoyuna açıklama yapmalı,
herkes mutlak biçimde hukuk devleti sınırları içinde kalmalıdır.
Böylesi bir yapılanma yasalar karşısında çok ağır bir suçtur (TCK md. 309)

Her – kes yapıp edeceklerini ”adamakıllı düşünmeli”, asla hukuk dışına çıkmamalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
25 Ocak 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Akademisyenlerden soruşturmalara tepki

Akademisyenlerden soruşturmalara tepki..


(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Barış bildirisinin ilk imzacılarından olan Marmara Üniversitesi’ndeki 32 akademisyen, açılan soruşturma sonucunda ‘devlet memurluğundan çıkarılmaları’ istemi ile YÖK’e gönderilmelerine tepki gösterdi. Akademisyenler, hukuksuz bir soruşturmayla karşı karşıya olduklarını belirttiler.

[Haber görseli]

Eğitim Sen 6 no’lu Üniversiteler Şubesi, Marmara Üniversitesi Rektörlüğü’nün barış istemiyle imzaladıkları ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlıklı bildiriye imza atan 32 akademisyenin adlarını, açtığı soruşturma sonucunda “devlet memurluğundan çıkarılma” istemi ile YÖK’e göndermesi üzerine, Marmara Üniversitesi yönetiminin bu haksız tutumunu kınamak ve kamuoyunu bilgilendirmek amacı ile bir basın toplantısını düzenledi. Toplantıda ilk sözü alan Eğitim Sen İstanbul 6 nolu Üniversiteler Şubesi Başkanı Görkem Doğan, hiçbir hukuksal ve yasal dayanağı olmadığı halde imzacı akademisyenler hakkında disiplin soruşturması açıldığını ifade ederek, soruşturmanın hukuksuzluklarla dolu olduğunun altını çizdi. Doğan, “İmzacılara yönelik üniversitede başlatılan idari soruşturmada, imzacılara iletilen tebliğlerde bildirilen cımbızla çekilmiş, bütünlüğü bozulmuş ifadelerden başka bir suç isnadına yer verilmemiştir. Adil yargılanma hakkı ve hak arama özgürlüğü çerçevesinde Rektörlükten istenen soruşturma dosyasının içeriği imzacı akademisyenler ile paylaşılmamıştır. Üniversite, imzacı akademisyenlerin özlük haklarını da askıya almakta tereddüt etmemiştir.” diye konuştu.

Hukuksuz soruşturma

Doğan sözlerini şöyle sürdürdü: “Soruşturma komisyonunda ceza verilip verilmemesi gerektiği kanaatini etkileyecek olan, oy hakkına sahip komisyon üyelerinden biri rektör yardımcısı olarak görev yapmaktadır. Marmara Üniversitesi Disiplin Kurulu, ilgili Danıştay kararları uyarınca, hakkında ceza önerilen imzacı akademisyenlerin son savunmasını alması gerekirken bunu yapmamış; ayrıca ceza önerisinin görüşüldüğü kurul toplantısında sendika temsilcisi de mevcut bulunmamıştır. Sürece damgasını vuran tüm bu hukuka aykırılıkların yanı sıra, bir yandan da üyelerimiz bu baskılar altında sözlü telkinler ve üstü kapalı tehditlerle emekliliğe zorlanmışlardır.”

15 Temmuz’dan sonra soruşturma yeniden ele alındı

Doğan’dan sonra söz alan Prof. Dr. İbrahim Ö. Kaboğlu da kararın hukuki bir dayanağının olmadığını vurgulayarak, kendilerine açılan soruşturmanın 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından yeniden ele alındığına dikkat çekti. OHAL hukuksuzluğundan yararlanıldığını kaydeden Kaboğlu,

“Bizler 14 Mart günü savunmalarımızı verdik. Her ne kadar ortada hukuki bir durum olmasa da, biz hukukun üstünlüğüne inanarak savunmamızı verdik. Bu dosyanın yeniden açılmasında baş aktör, Prof. Dr. Ahmet Gökçen’dir. Gökçen’in birkaç özelliği var. Birincisi, Ceza Kanunu çalışmaları sırasında 2004’te hükümetin çağırdığı doçentler arasında yer alıyordu. Daha da önemlisi 2010 Anayasa değişikliğinden sonra yeniden oluşturulan HSYK’ya üye olarak atandı ve neredeyse şimdi bütün mevkiidaşları hapiste. Bu kişi 15 Temmuz’dan sonra bu dosyayı ele alıp, ilgisi olmadığı halde DGM kararına kadar gidip, terörle bağlantı kurdurtmaya çalışıyor” diye konuştu. Kaboğlu, YÖK’e gönderilen dosyada verilmek istenen idari cezanın belirtilmesiyle yetinilmeyip OHAL KHK’sı ile atılmaları gerektiği yönünde not alınmış olmasını skandal olarak değerlendirdi. 2010 referandumu sonrasında oluşturulan HSYK’ye üye olarak atanan Prof. Ahmet Gökçen’in soruşturma komisyonundaki gayretkeşliğini eleştiren Kaboğlu, Gökçen’in FETÖ operasyonları sonrası kendini iktidara ispat çabası içinde olduğunu belirtti.

Barışı istemek akademinin de görevi!

Kaboğlu’nun ardından söz alan Prof. Dr. Ayşe Durakbaşa,

  • “Barışı tesis etmek bizim görevimizdir.” dedi. Durakbaşa,
  • “Türkiye akıllara durgunluk verecek zihin ve ruh ortamından geçiyor.
    Barış istemek elbette ki akademinin de görevidir.” şeklinde konuştu.
  • Hekimler savaştan yana olamaz, ben de bir hekim olarak sorumluluğumu yerine getirdim” diyen Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Özdemir Aktan,
  • Barış bildirisi insan haklarına saygıya davet ediyor. Burada hekimlerin duruşu çok nettir.
    Bize yaşatılan traji-komik bir süreçtir. Bundan dolayı bir bedel ödenmesi gerekiyorsa
    biz de bunu mücadelenin bir parçası olarak değerlendiririz.” ifadelerini kullandı.

Emekliliğe zorlandılar

Prof. Dr. Büşra Ersanlı ise emekliliğine 1 yıl varken istenci dışında emekli olduğunu kaydetti. Ersanlı, “Hukukçuların böyle karar alması çok hazin. İfade özgürlüğüne ülkemizde hep baskı vardı. Ersanlı,

– ifade özgürlüğü,
– akademik özgürlükler ve
– üniversite özerkliği konusunun

hiçbir zaman anlaşılmadığını söyledi. Prof.Dr. Erol Katırcıoğlu, uygulamayı 12 Eylül ile kıyaslayarak çok daha vahim bir noktada olduğumuzu ifade etti.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/662842/Akademisyenlerden_sorusturmalara_tepki.html, Cumhuriyet, 20.01.2017
=======================================
Dostlar,

“Barış Bildirisi” imzalanıp açıklandıktan sonra bu sitede yazmış ve imzacı akademisyenlerin söz konusu Bildiride açıkladıkları görüşleri paylaşmamakla – paylaşmama hakkımızı saklı tutmakla birlikte, girişimin düşünce ve düşünceyi açıklama / ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirtmiştik. O yazımızı şöyle bağlamıştık :

Bu hak temel bir insan hak ve özgürlüğü olup, Anayasa, AİHS ve yasalarla güvence alınmıştır. Düşünce açıklamanın ne zaman suç sayılacağının koşulları da Ceza yasalarında belirlenmiştir. Dolayısıyla “Barış Bildirisi” imzacısı insanlarımızın suç işlediği kanısında değiliz.

Kendilerine haksızlık ve hukuk dışı işlem yapıldığını düşünmekteyiz ve buna hemen son verilmesi çağrısını yineliyoruz. Adli soruşturma ve kovuşturmanın tutuksuz yapılması asıldır.
İdari soruşturmada da kesin koşulları oluşmadıkça “açığa alma” tedbiri uygulanmamalıdır.
Bu süre 657 sayılı yasada en çok 3 ay olarak tanımlanmıştır, süreye uyulmalıdır.

Yine hukukun evrensel kabul gören en temel ilkelerinden olan SAVUNMA hakkı kutsal olup tam anlamıyla kullandırılmalıdır.

Yalnız görevden uzaklaştırmakla kalmayıp tüm kamu haklarından yoksun kılmak, emekli olma hakkını tanımamak… bu insanları ve bakmakla yükümlü oldukları ailelerini açlığa mahkum etmek demektir. Böylesi bir ceza yaptırımı açıkça hukuk aykırıdır :

1. Kişiler haklarında kesinleşmiş yargı kararı (hüküm) olmadıkça masumdurlar.
2. Suç ve Ceza kişiseldir.
3. İnsan onuru ile bağdaşmayan ceza verilemez.
4. Ceza yaptırımlarının eyleme göre ölçülü olması zorunludur.
5. Savunma hakkı kutsaldır.
6. İdarenin işlem ve eylemleri idari yargıda denetime tabi iken, yargı kararlarının da üst yargı basamaklarında temyizi açık olmalıdır; bu yolların tıkanması açıkça HUKUK DEVLETİ dışındadır.

OHAL KHK’ları ile böylesine işten atılan insanlarımız için SİVİL ÖLÜM kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Ne yazık ki yerindedir bu benzetme ve gerçekte Anayasadan çıkarılmış olan ÖLÜM (idam) cezası, bir başka biçimde SİVİL ÖLÜM biçiminde zamana yayılarak infaz edilmektedir.

Adalet, Türklerin çoook eski tarihlerden beri en temel erdem ve değerlerindendir.
O denli ki, onun (Adaletin!) Ülkenin temeli olduğu dillerden düşmemektedir.
Devletin 4 temel (asli) görevinden biridir. (Sağlık, Eğitim, İç – Dış Güvenlik)

İlgili – sorumlu herkesi aklıbaşında davranmaya ve işlem ve eylemlerinde
enine boyuna düşünmeye bir kez daha çağrı yapıyoruz.

En yüce insanlık erdemi, erdemlerin erdemi ADALETİ her durum ve koşulda koruyup gözetmek ve uygulamak zorundayız.
O bir gün herkese gerekebilecektir.
Gerçekte herkesin her an gereksindiği, asla vazgeçemeyeceği ekmek – hava – su gibidir..

Lütfen efendiler, lütfen teenni ve insaf…

Sevgi ve saygı ile.
20 Ocak 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com