‘Al gülüm – Ver gülüm’

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 17 Eylül 2021

 

Bunca yıldır (40 yılı aşkın) bu mesleğin içindeyim, meslek kuruluşlarının yıllık geleneksel ödüllerine ne yaptığım işlerle başvuruda bulunmuşluğum ne de başkaları tarafından önerilip ödüllendirilmişliğim vardır. Küçümsemek için söylemiyorum. İlgilendiğim bir konu değil. Bunun dışında, beni onurlandıran bazı sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşları, vakıflar gibi oluşumların “Kendiliklerinden Takdir” anlamına gelen ödüllerine layık görüldüm. Onurla aldım, baş köşemde saklarım. Daha geçenlerde ustalarımdan rahmetli Erbil Tuşalp adına, TAKSAV (Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakıf) tarafından bana verilen ödül gibi.

Zaten, son yıllarda, özellikle AKP iktidarında bu alanda, yani “Meslek kuruluşları”nın ödüllerinde, bir tür “kamplaşma” çağrıştıran “Bizimkilerden Bizimkilere Ödül” furyası dikkat çekiyor. Herkes kendi cenahından habercilere, TV – radyo – internet programcılarına, yazarlara bol kepçeden ödül veriyor.

Bir nevi “Söyle bana ödül alanı, söyleyeyim sana kimin verdiğini” manzarası ortaya çıkmakta.

Çarşamba günü de bunun “Presidential” (Riyaseticumhur) seviyede bir örneğine tanık olduk. “6. Anadolu Medya Ödülleri” dağıtılırken, Reisicumhur da oradaydı. Hatta yine bu platformu, bir siyasi mesaj vesilesi olarak da kullandı, haliyle.

Ödül alanlara bakınca, “Körler Sağırlar…” misali, “Muktedirler – yandaşlar, birbirini candaşlar…” diye bir atasözü bile üretebilirdiniz.

Yılın En Başarılı Tombalağı Ödülü mü istersiniz?

Yılın En Başarılı Tereyağlı Pamuk Mucidi Ödülü mü ararsınız?

Yılın Abdül’ü ödülü mü?

Ne ararsan vardı sahnede.

En güzeli de Cumhurbaşkanı’nın, kendi İletişim Başkanı’na, “Yılın En Vizyon Geliştiren İletişimcisi” Ödülü’nü takdim etmesi oldu. Niyeyse?

Devr-i AKP’de öyle şeyler gördük ki, bunu da yadırgamadık tabii.

Ama bir şeyi yadırgadık.

Ödülleri veren kurumu merak edip de “Kimmiş bu zevat?” diye, Anadolu Yayıncıları Derneği’nin (AYD) internet sitesine girip “Hakkımızda” yazılı sekmeyi “tık”layınca boş (vallahi bomboş sayfa) bir sayfa çıkması garipti.

Hani, insan “Riyaseticumhur seviyesinde ve himayesinde bir katılımla” ödül veren bir kurumu şöyle “Kerli ferli” ve temsil kabiliyeti bir hayli yüksek bir şey varsayıyor.

O yüzden üzüldük.

Yoksa, “Alana da verene de” karışmayız.

Allah alışverişinizi bol eylesin. Bereket versin.

‘Ben yaptım abi’ devri…

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli
10 Eylül 2021, Cumhuriyet

 

Yapacak hiçbir işleri kalmamış, tartışacak hiçbir mevzu, yarışacak hiçbir konu kalmamış gibi “Şahsım Kabinesi”nin Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, akıllara ziyan bir uygulama ile kamuoyunun dikkatini çekmeyi başardı:

“Bundan böyle, ulaştırma hizmetleri kimin zamanında yapıldıysa, istasyonlara onun istediği harf tabelası konulacak”

Aferiiiiin!..

Şimdi hep birlikte “Adil Arkadaşımızın partisi” tarafından yapılan istasyona U harfi tabelasını törenle asıyoruum.. Asstıııım!

Tabii, tabela asma töreninde canlı yayında, “Oğlum neden benden önce bastın o butona? Ne yapayım şimdi seni ben? Kırayım mı kafanı? Ha? Kırayım mı?..” öfke nöbetlerini duyar gibi oluyor insan.

Yahu, muhteremler. Bırakın komikliği.

Babanızın parası ile mi yaptınız o metroları, o istasyonları? Bizim paramızla yaptığınız hizmeti, “Benim hizmetim – Onun hizmeti” diye ayrıştırmak için çok mu düşündünüz?

Eğer gerçekten bir hizmet yapmak ve imzanızı atmak istiyorsanız İstanbul’a ve İstanbulluya, Hazine’ye bir talimat verin de şu canım kente ihtiyacı olan daha fazla otobüs ve metrobüs alın, sefere koyun ki İstanbullunun sefaleti azalsın.

Ekrem İmamoğlu’nun feryadını bir yana bırakın. Siz alıp çalıştırın. Üzerine de kendi logonuzu mu koyarsınız, kelle fotoğrafınızı mı yapıştırırsınız, orasına karışmayız. Yeter ki bir hayır yapın.

Bu şehrin insanı, sizden böyle hareketler bekliyor. U – M tartışması değil.

Aksi takdirde, hem kendinizi hem memleketi dünya âleme rezil edeceksiniz.

Benden söylemesi. Bunu “dışarıdan” bir duyan olsa vallahi ağzını bırakır da “U tabelası” ile güler. Yeminle.

‘Ali Bey kafası’

Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 08 Eylül 2021

Sabahları KRT TV’de, Yön Radyo ile de aynı anda yayımlanan MEDYAterapi isimli güncel bir haber programı yapıyorum. Rast geldiyseniz, hem haber hem de yorum içeren, yaklaşık iki saatlik program. Programın akışı içinde, gazeteleri ve köşe yazarlarından alıntılar okuduğumuz bölümler, bir de “TV ve sosyal medyadan seçmeler” köşesi var.

Genç ve başarılı editörüm Eren Çaylan’la birlikte, her sabah bu bölüm için “rutin haber trafiği içinde görülen” ya da “kıyıda köşede kalmış” ilginç ve kimi zaman eğlenceli – mizahi görüntülere de yer veriyoruz. O görüntü ve haberleri seçerken kimi zaman önümüze düşen bir haberin gerçek mi, kurgu mu, mizah mı, asparagas mı, birilerinin toplumla dalga geçmek üzere “bestelediği” bir malzeme mi veya “kurgu – montaj – fotoşop ürünü” mü olduğuna karar veremiyoruz. Eren, birkaç kaynaktan titiz şekilde araştırıp “Evet Abi. Doğruymuş, kullanalım bunu” dedikten sonra yayın akışına koyabiliyoruz.

AKP iktidarında, öyle bir dönemden geçiyoruz ki geçmişte olmadığı kadar çok sayıda “Yok artık! Bu kadarı da gerçek olamaz” dedirten şeyler oluyor. Ama maalesef, oluyor bunlar.

Mesela, geçen gün Sayın Cumhurbaşkanı’nın, şu minik yavrunun kafasına “tok tok tok” diye, parmak orta boğumunu “kapı tokmağı” gibi kullanarak hırsla, sanki cezalandırırcasına vurması olayı.

O gün, o temel atma ya da kurdele kesme törenini canlı yayında görmediğim için, yemin ediyorum bir tür kurgu sandım. İnternette, sosyal medyada yüzlerce kaynakta görünce ancak inandım bunun gerçekliğine.

Mesela, AKP’nin “renkli” isimlerinden, grup başkanvekili Sayın Özlem Zengin’in, bir grup gencin, internette yayımlandıktan sonra bir tür “aparma, aşırma, intihal” ürünü olduğu anlaşılan bestesini, Cumhurbaşkanı’na dinletip “aferin” alma çabası. Çalıntı bestenin üzerine yazılan sözlerin abukluğu. Cumhurbaşkanı’nın da telefonla “Sizleri en kalbi duygularla selamlıyorum” diye onları kutlaması…

İnsan kulaklarına, gözlerine inanamıyor. Yetişkin insanlar böyle durumlara nasıl düşebiliyorlar? Bunları nasıl yapabiliyorlar? Gerçekten kurgu mu diye tereddüt etmedim değil…

Mesela, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Sayın Adil Karaismailoğlu’nun, durup dururken çıkıp da “Bundan böyle metroların girişlerindeki tabelalarda M harfi değil U harfi olacak” deyivermesi. Nasıl yani? Niye yani? Niçin yani? Pardon yani? Nereden esti yani? Siz? Hayırdır yani!

Mesela, Sayın Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş’ın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir bürokratı olduğunu unutup Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın temel hükümlerine aykırı bir konuşmayı, olağanüstü bir pişkinlikle yapabilmesi.

Mesela şu sözleri edebilmesi:

“Hani ‘inanç sokakta olmasın, mahallede olmasın, insanın içinde olsun’ diye bir anlayış var ya. ‘İnanç işte insan ile Allah arasında olsun, evine yansımasın, ticaretine yansımasın, siyasetine yansımasın, adaletine, yargısına yansımasın.’ Görüyorsunuz ya ortalığı ayağa kaldırıyorlar. İnançtan ayıklansın oralar, adeta bu düşünce insanlığı bu noktaya getirmektedir.”

Bu nasıl bir kafadır? Bu nasıl bir “insanların aklı, zekâsı ve mantığı ile alay edebilme” cüretidir?

Eğer devlet ve ülke bu hale geldiyse, yani devleti ve ülkeyi yönetme, yönlendirme durumunda olan insanlar gerçekten bu denli “Gerçek ile sanal arası gidip gelen” eylem ve söylemlere imza atmaya başladılarsa, bu nasıl bir olağanüstü talihsizliktir milletimiz için?

Ali Bey’e bakar mısınız?

Diyor ki, “Ben laiklik maiklik tanımam. Bana kalkıp da dini inancı ve ibadeti adalete, siyasete, ticarete bulaştırmayın diyenle mücadele ederim.”

E, o zaman da şu cevabı hak ediyor, “Ali Bey Kafası”

Bu ülkenin temel harcını karanların kullandığı en önemli hammadde “Laikliktir” Ali Bey.

Laiklik olmadan demokrasi olmaz. Neredeyse doğduğunuz andan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini yıkmaya yeminli olduğu anlaşılan bir zihniyetin ürünü olarak, bundan rahatsız olabilirsiniz. Laiklik ve demokrasinin bu topraklarda arızalı, yamuk yumuk da olsa hayatlarını düşe kalka idame ettirmesine tepkili ve bir tür “hınç ve kin” içinde olabilirsiniz.

Ama bu kafanızın, bu mücadelenizin ve bu kavganızın başarılı olmayacağını size garanti edebilirim.

Vazgeçin bu sevdadan.

Ya da isterseniz, vazgeçmeyin de görün.

Bunu bir meydan okuma olarak alın.

Sizlere bu Cumhuriyetin temellerine, kolonlarına ve kirişlerine dinamit koyma ve patlatma şansını tanımayacağız.

Elbette ki yukarıda aktardığım sözleri bir vatandaş olarak söyleme, yani Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bizlere bıraktığı mirasa meydan okuma özgürlüğünü size tanıyoruz. Her ne kadar sizler, farklı düşüncelerin dillendirilmesine hatta akıldan bile geçirilmesine tahammülsüz bir zihniyetin temsilcileri olsanız da bu sizin en doğal hakkınızdır.

Ama “sade bir vatandaş” olarak hakkınızdır. Özel ortamınızda istediğiniz gibi küfredin Cumhuriyete ve anayasaya ve ATATÜRK ilke ve inkılaplarına.

Ama bunu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vergileri ile maaşını alan bir bürokrat olarak, resmi bir şahsiyet olarak yaparsanız, orada “Dur” derler adama.

Dur. Ve bir adım daha atma!.

Biz bu ülkeyi sokakta bulmadık.

Bu ülkeyi emperyalist çizmesinden arındırırken Anadolu toprağına akıtılan kanla kazanılmış bir ayrıcalıktır “Cumhuriyet Rejimi”.

Yıktırmaya niyetimiz yok.

Bunu öyle “erkler arasındaki ilişkileri yeniden düzenlediğiniz hileli dandik referandumlarla” filan da yapamayacağınızı bildiğinizden, tiz perdeden ötüyorsunuz ama.

Aklınızı başınıza devşirin.

O kadar da “uzun boylu” değil.

İlk sandıkta zaten “yüksek sesle” alacaksınız cevabı.

Hodri meydan!

‘Cüppeli hâkim’

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 3.9.21
Başlığa bakan, hemen şu tepkiyi vermiş olabilir:

“E, herhalde cüppeli olacak. Hâkim dediğin kişinin, kasap önlüğü ya da eşofman giyecek hali yok ya…”

Kastettiğim cüppe, o cüppe değil. Hani şu geçenlerde bir Amiral’in, üstelik de üniformasının üzerine giydiği ve tekke benzeri bir yerde namaz kılarken fotoğrafının çekildiği cüppeden söz ediyorum. “Din adamı ya da din görevlisi kisvesi” yani. Hani şu, Diyanet İşleri Başkanı’nın “resmi giysisi”nden.

Bir süre önce sessiz sedasız emekli edilen ama bu hareketinden dolayı bir yaptırıma uğramadığını anladığımız Amiral gibi, bir gün bir yerlerden, “Cüppe üstü cüppe” fotoğrafı çıkarsa şaşırır mıyız? Yani “Amiral üniforması üstü cüppe” misali, “Hâkim cüppesi üste cüppe” görürseniz, “Montajdır canım. Fotoşoptur. O kadar da olmaz” der misiniz?

Bunları neden yazdığımı anladınız sanırım. Bu köşenin içine aldığım fotoğrafta görüldüğü üzere, Adli Yıl açılış töreninde, bir yüksek yargı mensubunun, Sayın Yargıtay Başkanı’nın, yanında Cumhurbaşkanı ve Diyanet İşleri Başkanı ile birlikte ellerini açmış dua ederken fotoğrafı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli bir eşiktir. Artık “Bu kaçıncı çivi?” diyebilirsiniz ama laikliğin tabutuna bir çivi daha çakılmıştır. Bakın, alışıldığı üzere “Son çivi” tanımlamasını kullanmıyorum. Çünkü artık, “Son çivilerin” üzerine de “ilave çiviler” çakılmaya devam edilmekte.

Anayasasına göre, bırakınız üst düzey devlet görevlilerini, üst düzey komutanlarının, siyasetçilerin, bürokratların ve her tür kamu makamında oturanların, en basit, en sıradan, en alt düzeyde memurunun bile “laiklik” ilkesine uyması gereği bulunan bir devlette, en yüksek yargı mensubunun “bir dini ritüel içinde görünmekten” kaçınmadığı günleri de yaşıyoruz artık.

Adeta özel bir şirketin özel bir tesisini ya da fabrikasını ya da mahalle çeşmesinin açılışını yapar gibi “dua ile adli yıl açmak” ne demektir yahu?

Düşünsenize, herhangi bir vatandaş, ülkenin herhangi bir yerinde herhangi bir vesile ile “Anayasanın laiklik ilkesinin ihlali” savı ile bir dava açtığında, o dosyanın önüne geleceği kişi kim? Bu hâkimler değil mi? Hepimizden daha çok bu ilkenin üzerine titremesi gereken insanlar değil misiniz siz?

Bu düşüncesizliği nasıl yaparsınız?

Bu ülkenin yüksek yargı mensupları, Cumhurbaşkanı ile birlikte “çay hasadı” fotoğrafları verdiğinde de benzer bir saikle eleştirmiş ve “Yargı erkinin bağımsızlığı – ayrılığı” ilkesini hatırlatmış, “Yargı mensubu, hele ki yüksek yargı mensubu, yürütme yetkisini elinde bulunduranla birlikte bu tür fotoğraf karelerinde yer alamaz” demiştik. Bırakınız yürütme yetkisini elinde bulundurmayı, “hiç kimse ile omuz sürtme mesafesinde” görünmemesi gerektiğini hatırlatmıştık. Ama, her defasında bizleri daha da hayrete düşüren şeyler olmaya devam etti. Cumhurbaşkanı’ nın bir konuşmacıya öfkelenip “Kalkın gidiyoruz” diye emir vermesi üzerine, emri alıp, peşine takılıp salon terk eden “ağır cüppeli yüksek hâkimler” mi ararsınız? Şaibeli iş insanları ile üstelik davasına bakacağı insanlarla birlikte aynı sofralarda, doğum günü partilerinde “ismi karanlık insanlarla anılan otellerde” pahalı tatillerde zuhur eden hâkimler mi ararsın?

Bu son “dualı” adli yıl açılışı ve ellerini açmış sure okuyan yüksek yargı mensubu fotoğrafı, yepyeni bir boyuttur bu olaylar silsilesi içinde. Kimse, Sayın Yargıtay Başkanı ya da bir başka yargı mensubunun veya devletin herhangi bir bürokratının, “Dinsiz – ateist – deist” filan olmasını talep etmiyor. Bunlar kişisel tercihlerdir. Sadece, anayasanın ve laiklik ilkesinin bize (hepimize) “dikte” ettiği şeyi talep ediyoruz:

“İnancınız, sadece yüreğinizde ve beyninizde, sizinle inandığınız güç arasında bir mesele olarak kalmalıdır. İbadetinizi de kimseye göstermeden, kimseye bildirmeden özel ortamınızda yapınız.”

Çok mu zor? Yok eğer, biri sizi (bu olayda Cumhurbaşkanı’nın ayaküstü bir oldu-bittisi olduğu aşikâr) buna zorlarlarsa, ettiğiniz yemine ve korumak zorunda olduğunuz laik anayasal düzene sadık kalarak “bırakıp çıkmak” o kadar mı zor, hâkim bey?

Üzerinizdeki cüppenin ağırlığı emrediyor bunu.

Biz değil.

“Hırsız Çuvalı”

Zafer ARAPKİRLİZafer ARAPKİRLİ
01 Eylül 2021
https://www.krttv.com.tr/hirsiz-cuvali-makale,87.htm

Ama, bu tabiri bizzat iktidar “ailesi”nin içinden biri kullandığı için rahatça aktarabiliyorum buraya. Malûm, 17 – 25 Aralık süreci olarak adlandırılan süreçte suçlanan 4 bakandan biri olan Erdoğan Bayraktar, son yaptığı sürpriz açıklamada Reis, sayın cumhurbaşkanım beni hırsız çuvalının içine koydu ve attı (…) FETÖ bana, hırsız, yolsuz ya da rüşvetçi diyememiş. Kahpe FETÖ’nün savcısı bile benim soruşturma dosyama rüşvet ve yolsuzluk kelimelerini koyamadığı halde beni rüşvet ve yolsuzluk çuvalının içine koydular. Beni de aynı çuvala koyunca liderim, dört tane bakan ile beni de hırsız diye tasvir ediyorsun…” ifadesini kullandı.

Bunun tercümesi rahatlıkla, “Birileri hırsızlık yapmıştır. Ama ben onlardan değilim. Beni ayrı değerlendirmesi gerekir” şeklinde yapılabilir. Devamında da “Ben olsa olsa görevi kötüye kullanma suçu işlemişimdir” anlamına gelecek sözler kullanıyor.

Devlette mevki, makam işgal eden insanların hırsızlık yapması, görevi kötüye kullanmış olması sanki birbirinden çok farklı şeylermiş gibi. Devlet yetkisi kullanan insanların, “suç sayılan” eylemlerinin, bütün milleti ve devlet mekanizmasını olumsuz etkilemesi nedeniyle, sanki bir “özrü” olabilirmiş gibi…

Aklıma hemen, yıllar önce İstanbul’un “Suçla anılan” bir mahallesinde narkotik şube ekiplerinin yaptığı büyük operasyon sırasında, ev ev zanlı ararken, pencerelerden birinden seslenen bir vatandaşın (malum şive ile) şöyle seslenmesi geldi:

“Memur abi. Bizde ‘ap işi olmaz. Biz ‘ırsızız, ‘ırsız…”

Daha güzel nazıl anlatılırdı?

Erdoğan Bey de, “Ben hırsızlık yapmadım. Hırsızlarla beni aynı çuvala koymayın” diyerek, “Sadece görevi kötüye kullanmış olabilirim” şeklinde “Sıyırmaya” çalışıyor anlaşılan. Var mı öyle yağma? Zaten 17 – 25 süreci patladığında yaptığı (sonradan çark ettiği) açıklamada da “Ne yaptıysam Başbakan’ın (şimdiki Cumhurbaşkanı RTE’yi kastediyor) talimatı ile yaptım. İstifam isteniyorsa, onun da istifası gerekir” demişti.

Burada bile devlet adamlığına, “Bakanlık mevkii – makamı” işgal etmiş bir insan ağırlığına yakışmayan bir “uyanıklık” vardı aslında. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir bakanı, aslında bir “sıradan bürokratın – memurun” bile söylemeye hakkı olmayan bir savunma refleksine başvuruyordu.

Yasalar, “yasa dışı, hukuksuz, kurallara aykırı ve kamuyu zararı uğratacak” bir eylemin “emir olarak” verilmesi durumunda bu emre – talimata uyulmama hakkını veriyor insana. Uymasaydınız Erdoğan Bey… Baskı yaptılarsa da, istifa edip kamuoyuna durumu açıklasaydınız.

Yani, devleti hem (muhtemelen yüz milyarlarca lira zarara uğratacak) icraata imza atacaksınız, hem de “Ben hırsızlık yapmadım ki. Masumum” diyeceksiniz.

Milletin cebinden çalmakla, devletin kasasından çalmakla, görevi kötüye kullanarak devleti zarara uğratmak, kaynakların yanlış yere aktarılması arasında nasıl bir fark varsa?

Dolayısıyla, Erdoğan Bayraktar’ın bu savunması son derece ibretlik ve geçersiz bir savunma olarak boşlukta asılı kalmıştır. Şimdi Sayın Bayraktar’a düşen 2 önemli görev vardır.

  1. “Hırsız çuvalı” ifadesini bu kadar rahatlıkla kullanabildiğine göre, ortada bazı hırsızlar ve hırsızlıklar olduğunu biliyordur. O hırsızlıklarla ve hırsızlarla ilgili ne biliyorsa, gidip savcılara ve tabii ki kamuoyuna anlatmalıdır.
  1. Kendi ikrarı ile “görevi kötüye kullanma” suçunun da muhtevasını kuruş kuruş, belge belge yine savcılara ve kamuoyuna ayrıntılı biçimde beyan etmelidir. Demeç verip, mülakat verip köşeye çekilmek olmaz.

Bizim için 17 – 25 Aralık sürecinde bir yığın ses ve görüntü kaydı ile ortaya çıkan, (FETÖ tarafından çıkarılmış olsa da) pisliklerin hesabının sorulması ve muhatapları tarafından verilmesi, hâlâ önemli bir öncelik taşımaktadır. Bir suçun, bir ahlaksızlığın bir pisliğin (suçlularla zamanında işbirliği, ittifak, kankalık, yoldaşlık ilişkisi içinde olmuş olsa da) kim tarafından ifşa edildiği önemli değildir. Muteber olmayan biri, hatta bir sabıkalı, bir katil, gidip de karakola ya da savcılığa, bir suçu bir cinayeti ihbar etse, “Sırf o söyledi” diye peşine düşmeyecek miyiz?

Devletin görevi, o ihbarı yapanı da tutup “Sen nereden gördün? Nasıl biliyorsun?” diye ona da sormaktır. Belgeleri alıp incelemek ve eğer doğruysa gerçekse gereğini yapmaktır. Eğer o “çuval”ın içinde ihbar edene dair bir ipucu da varsa, onu da tutmaktır. Öyle ya, bir dönem işbirliği içinde olan iki “akraba” siyasi gruptan söz ediyoruz. Tabii bunu yapabilmek için de gerçekten tam bağımsız bir yargı aygıtı gereklidir. Bugün ise bunun bir imkanı görülmemektedir.

Yapılacak şey, Türkiye’nin bir an önce bu “Hırsız Çuvalı” muhabbeti yapılan ortamdan çıkarılması, bir erken seçimle iktidarın acilen değiştirilmesi, öncelikle yargının ve tabii medyanın, bürokrasinin, akademinin, topyekûn her şeyin bağımsız ve özgür olduğu bir hale evrilmesidir.

Yoksa, dünya âleme rezil olmamız anlamına gelen bu “Hırsız Çuvalı” söyleminin bu kadar rahat kullanılabildiği ve her ne hikmetse kimsenin de yüzünün kızarmadığı. Kızarmak bir yana, bu tabirle anılan bazı eşhasın Türkiye Cumhuriyeti’ni dışarıda “Büyükelçi” olarak temsil edebildiği bir “Ayıplı ortam” sürer gider.

“Büyükelçi” diyorum. Hani şu “Makam aracında Türkiye Cumhuriyeti’nin sembolü şanlı Ay Yıldızlı bayrağın dalgalandığı” insanlardan söz ediyorum.

Bayrağın şanının ve yüceliğinin yanında “çuval”ın pespayeliğini konuşuyoruz oysa…

Halimize bakar mısınız?