Patlak fren…

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli

Patlak fren…

25 Eylül 2020 Cumhuriyet
12 Eylül sonrası, her şeye yeniden “ayar verildiği” ve iğneden ipliğe her şeyin faşist cuntacılar tarafından değiştirilmeye başlandığı günlerdi. Bu ülkenin daha o günlerden beri en büyük yaralarından biri olan ve acılarını sıkıntılarını hâlâ yaşamakta olduğumuz “YÖK düzeni”nin temelleri atılmaya başlanmıştı. Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın odağında bulunduğu bu “tasarım ekibi”nin üniversite sistemini allak bullak ettiği ve hallaç pamuğu gibi attığı dönemden söz ediyorum.

O üniversiteyi oraya, bunu buraya, ötekini şuraya bağladıkları, sadece bilimsel özerkliği ve akademiyi lime lime ettikleri yetmiyormuş gibi abuk sabuk birleştirmeler ve ayırmalar yapıyorlardı. O günlerde ülkenin ve hatta dünyanın en çok satan (Rahmetli Oğuz Aral’ın) Gırgır dergisinde (sanıyorum Latif Demirci’nin) bir karikatürünü hiç unutmam.

Prof. Doğramacı, kürsüde “Şu okulu şuraya, bu okulu buraya bağlıyoruz” diye konuşurken, biri gelip soruyor:

“Hocam Elektrik Fakültesi’ni ne yapalım?”

“Onu da fişe takın” diye yanıt veriyor.

Bugünkü duruma bakıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısı ile hem teknik hem de içerik olarak oynamadıkları bir tane kurum, bir tane organ, bir tane kuruluş ve mektep kaldı mı?

Tanımlar ve görevler öylesine karmakarışık hale geldi ki her sabah yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararları ile durum iyice içinden çıkılmaz hale geliyor.

Kimin ne ile ilgilendiği ve neyin çözümünün kimden bekleneceği de tam bir kaosa dönüşmüş halde.

Başında “Çokomelli Damat”ın bulunduğu kasa (siz Hazine diyebilirsiniz) zaten tamtakır olduğu için, artık nereye neyin harcandığı da sorgulanamadığından, tam bir “mevlam kayıra” iklimi oluştu.

En önemli harcama kalemleri olması gereken sağlık ve eğitim için nereden para bulunacağı merak konusu. O yüzden mesela, bu karmaşaya dikkat çekmek üzere Cem Yılmaz, “Aşıyı da Acun ya da Nusret bulur herhalde” diye okkalı bir espri patlatıverdi geçen gece Global’de Candaş Tolga Işık’ın programında.

Tableti belediyeler ya da hayır kurumları ve hatta Cumhurbaşkanı’nın “SİHA’cı damadı” dağıtıyor. Hale bakar mısınız?

FATİH tabletleri ne oldu? “İstanbul’u fethe gittiler. Telefonları da çekmiyor sanırım. Ulaşamıyoruz” esprisi yapsam, olupbitenlerden daha abuk bir espri mi olur? Bence olmaz.

Özetle: Patlamış frenle, delik deşik lastiklerle nereye kadar?

İşin şakası bir yana, devletin geldiği hale gülmekle ağlamak arasında gidip geliyorsak, durum vahim demektir. Hayırlar ola..

Şeytan ayetleri

Futbol dünyasında zaten hiçbir zaman durulmamış sular, bir anda bir tsunamiye dönüştü ve eski milli futbolcu ve deneyimli futbol yorumcusu Rıdvan Dilmen’in zehir zemberek “solo” tiradı ile yeni bir boyut kazandı. İçinde bolca “siyaset-ticaret-hamaset” bulunan ve aslında çok fazla bilinmeyen konulardan ibaret olmayan bu ifşaata, ilk anda suçlananlar “mahkemede hesaplaşırız” yollu yanıtlar verseler de kimse fazla uzatmak yanlısı görünmüyor.

Nedeni de gayet basit.

Rıdvan Dilmen bu çıkışı yaparken, (kullandığı cümlelerden de ve konu başlıklarından da anlaşılacağı üzere) arkasına “Sayın Cumhurbaşkanımız”ı alarak ve muarızlarını “Ulan FETÖ’cü alçaklar-hainlerçapsızlar” (sözler ona ait) etiketi ile damgalarken çok akıllı bir strateji izledi. Yani. Bir bakıma şunu diyor, şu hesabı yapıyordu:

“Sıkıysa bu iddialara cevap verin bakalım. Karşımda saf tutarsanız, ya Sayın Cumhurbaşkanımıza karşı tavır alıyorsunuz, ya da (aynı zamanda) FETÖ’cülüğünüz tescillenir” demeye getirdi.

Zaten, Türkiye böyle bir yer. Bugüne kadar “Konuşursam, kimse sokağa çıkamaz. Konuşacağım ve her şeyi açıklayacağım. Herkesin ipliğini tek tek pazara çıkaracağım…” tehdidini savuranların hemen hiçbiri bu dediğini yapmaz, yapamaz. İki gün sonra ağızlarına “görünmeyen bir el” tarafından fermuar çekiliverir ya da tırsarlar, korkarlar.

Rıdvan kardeşimiz, bu anlamda bu yola başvuranların en “delikanlısı” çıktı. Dediğini yapıp “takır takır” konuştu. Ama…

“Ama”sı şu:

Eğer, anlattıkları muktediri rahatsız edebilecek ve deyim yerindeyse “tersten çakmak” anlamına gelecek şeyler olsaydı, iktidarı rahatsız edecek, FETÖ’ye yüklenen değil de o alçaklar güruhunun işine gelebilecek şeyler olsaydı, bu kadar cesur davranabilir miydi? Çalıştığı medya kuruluşu (Doğuş-NTV) buna izin verir miydi? Cevabını siz verin.

Toplu şiraze kayması

Zafer Arapkirli
Zafer ArapkirliCumhuriyet, 18.09.2020

Toplu şiraze kayması

Dilimizdeki en güzel sözcüklerden biridir “Şiraze”. Söylerken bile ağza çok yakışır. “Top Ten” listebaşı şarkı sözü gibi, “best seller” edebi bir kitap adı gibidir. Türkçe Sözlük’te tam karşılığı şu:

“Ciltçilikte, kitap yapraklarını diplerinin ucundan birbirine bağlayan ve onları düzgün tutmaya yarayan ince bez şerit.”

Ama tek başına kullanmayız hiç. “Şirazesi kaymak” deyimi ile hatırlarız hep bu sözcüğü: “Dengesini yitirmek. Kontrolünü kaybetmek. Psikolojik tutarsızlık.”

Bu anlam ve içeriği ile toplumsal manzarayı umumiye’mizi çok iyi anlatmıyor mu?

Aslında, Refikimiz Sözcü’nün yazarı sevgili meslektaşım Yılmaz Özdil kadar yerim olsa, bir gazete tam sayfası kadar alanda örneklerle açabilirim de… Sadece birkaç örnekle değineceğim.

Sayın H.D.Ö.D.İ (Her Devrin Önemli Devlet İnsanı) Cemil Çiçek’in, hafta başında İsmail Saymaz’a verdiği röportajda sarf ettiği cümlelere bakınca insanın beyni yanıyor. Diyor ki:

(…) tekke ve zaviyeler kapatıldı diyoruz ama bu oluşumlar varlığını sürdürüyor. Aykırı bir şey diyeyim: Bu yapılara yardım yapıyorsak şeffaf olacak. İcap ediyorsa vergiden düşsün. Ama kaynak nereden geliyor, nereye harcanıyor, bunun temin edilmesi lazım (…) “Hem siyasetin kayıt dışı unsurları haline geliyorlar hem kayıt dışı dini oluşum meydana geliyor. Ekonomide, siyasette ve dinde kayıt dışılık var. Denetime ihtiyaç var (…)

Bu mülakatın çıkış noktası, bir tarikat şeyhinin küçük bir kızı taciz etmesi üzerinden başlayan, “Bu tarikat ve cemaatleri ne yapacağız?” tartışması.

Bu tartışma yapılırken, sağcıların sürekli tekrarladıkları bir türkünün sözleri şöyle (mealen) özetlenebilir:

“Bunlar toplumsal yaşamın. Bu toprakların. Bu toplumun bir parçası. Tümden ortadan kaldırılamaz. Ama denetlenmeli. İyisi-kötüsünü birbirinden ayrıştırmalı. Devlet denetimi ve gözetiminde faaliyetleri devam etmeli.” Adeta “Bunlara ihtiyaç var” demeye getiriyorlar.

Geçen hafta da yazmıştım, birtakım reyting peşinde meslek erbabı da bunları “kakara-kikiri” tarzı TV röportajlarında ağırladıkları “Tontiş-tatlı-esprili-zararsız-insancıl-gerçek(!)” cüppeliler, sarıklılar, poturlular, takkeliler tercih edilecek. Ama taciz-tecavüz-badeleme vs. iğrençlikleri ile deşifre olmuşlar “tukaka” edilip temizlenerek sözüm ona “adalet ve asayiş” temin edilecek o cephede.. Öyle mi?

Çare son derece açık ve net biçimde ortada duruyor hanımlar, beyler.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün rehberliği ve önderliği ile çıkarılmış yasalar var ortada. Bunların içerik ve biçim olarak toplumsal yaşama verdikleri zarar da…

Yasaları uygulayacaksınız olacak bitecek. Din-inanç alanındaki düzenlemelerin yasal çerçevesi ne ise (Diyanet, camiler, imam hatip eğitimi vs.) o çerçevede hayata geçirilecek. Gerisi de sadece ve sadece insanların birey ve aile olarak kendi iç vicdani uhrevi hayatlarının mevzusu olacak. Bunun dışında tekke-zaviye, tarikat, cemaat, medrese vs. örgütlenmeler “zararlı faaliyet” kabul edilecek. Bu kadar basit ve net.

Aksi? On yıllardır söylemekten dilimizde tüy biten ve asla bıkmadan tekrarlayacağımız şekilde, FETÖ’ler, METÖ’ler ÇETÖ’ler, TETÖ’ler türeyecek ve devleti ele geçirerek, bugüne kadar başımıza açtıkları belaları açmayı sürdürecekler. Tercih bizim.

Utanılacak yalnızlık

Dış politikadaki felaket ve rezalet tablosunu hatırlatmaya gerek yok. Bir zamanlar “duvara toslayanların” uydurdukları tabir vardı ya: “Değerli yalnızlık…” Adeta o filmin tekrarını oynatıyorlar. Suriye’den Libya’ya, Ege’den Doğu Akdeniz’e, Ortadoğu’dan Avrupa’ya, her alanda buz gibi bir iklimde tir tir titrer bir biçimde yalnızlığa mahkûm edilmiş bir politikanın esiri olmuş sürükleniyoruz. Ve işin en dayanılmaz tarafı da, bu politikanın daha “üç vakit önceki” mimarları, bugün ortaya çıkmış herkesten çok eleştirme cüretini ve utanmazlığını sergilemekteler. İnsan diyecek söz bulamıyor. Bari sus, Muhterem. Bari sus!

En azından kapsamlı bir özeleştiri yaptıktan sonra konuşmaya başla ki senin yerine biz utanmayalım. Hiç mi yüzü kızarmaz sizin gibilerin?

ATATÜRK tartışması

Milyonlarca satırlık, yüzlerce sayfalık yazıldı, çizildi konuşuldu bu konuda.

CHP İstanbul İl Başkanı Sayın Canan Kaftancıoğlu’nun sözleri üzerine başlayan tartışmadan söz ediyorum. Hayatları boyunca Yüce Önder ATATÜRK’e söven, devrimlerini hedef alan, mirasını yerle bir etmeye yeminli çevrelerin bu konunun “üzerine atlamasını” iğrenerek izlememi bir yana koyuyorum.

Canan Hanım’ın bugüne kadar genel olarak alkışladığım, desteklediğim ve bundan sonra da aynı şeyi yapmaya devam edeceğim duruşuna ve gururla taşıdığı cesur siyasi kimliğine saygımdan dolayı ben de üzüntülerimi belirten bir tweet attım bu konuda. Özetle “Madem ATATÜRK ismini kullanmakta bir beis görmediğinizi söyleyecektiniz, malum toplantıda bunu neden oracıkta söyleyerek işin içinden çıkıvermediniz de kendinizi bu duruma soktunuz?..” dedim.

Tekrarlıyorum. Yüce Önderimizin “Hangi isimle anıldığı” meselesi, herkesin, her duruma göre kişisel tercihidir. Kimse asla karışamaz, dikte edemez ve bunun tezviratını yapmamalıdır.

Ama bir tercihin arkasında durarak savunuyorsanız, üzerinize gelindiğinde “farklı zamanlarda farklı tercihler kullanabileceğinizi” söyleyerek sizi seven ve destekleyenlerin sizin adınıza üzülmesine neden olmak niye?

KRT ve HALK TV Programlarımız : 7 Eylül 2020

Dostlar;

Bu gün, 7 Eylül Pazartesi,
19:30 sonrasında KRT’de Sn. Zafer ARAPKİRLİ ile / olduk..

20:30’da ise HALK TV’de olacağım.. / OLDUK..
(30.-50. dakika arası)

https://youtu.be/lW8L3JNJuaM

Salgın yine konumuz.. /

Bilgi ve ilginize sunarım :

Saygı ile.08.09.2020

Dr. Ahmet SALTIK

Devlet nasıl yönetilmez…

Devlet nasıl yönetilmez…

Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 04 Eylül 2020

  • Buna benzer bir başlığı, 27 Mart 2020 tarihli köşe yazısına atmıştım. “Kriz Nasıl Yönetilemez 101” başlıklı o yazıda şunları demişim:

Kriz, felaket, bunalım durumlarının (ironik biçimde) üç de çok önemli yararı vardır.

Bunlardan biri, “Ne kadar hazırlıklı olduğumuzu” görmemize yaramasıdır.

İkincisi, buna bağlı olarak “ileride benzer bir durumla karşılaştığımızda alınabilecek önlemlere” dair bir ders ve bir rehber niteliği taşımasıdır.

Üçüncüsü de “Krizi yönetme ve bizi dalgalı denizlerden, fırtınalı havadan sağ salim çıkarma konumunda olan kişi ya da kurumların yetkinliği” ile ilgili tabloyu bütün çıplaklığı ile ortaya sermesidir.

Ama artık, bu (ironik) yararları düşünmenin ve hesap etmenin çok ötesine geçmiş bulunuyoruz. Zararların içine “boğazımıza kadar” batmış olmanın rahatsızlığı, sıkıntısı, öfkesi ve hatta isyanı içindeyiz.

Koronavirüs pandemisi ile mücadeleyi nasıl ellerine yüzlerine bulaştırdıklarına bir bakın, geri kalan tüm sorunlara ışık tutar aslında. Dün, bu yazıyı yazdığım saatlerde devletin İstanbul Valisi halka yalvarıyordu:

“Allah rızası için dışarı çıkmayın” diye.

Rezalete, sefalete, münasebetsizliğe bakar mısınız?

2 ya da 2 yüz kişi anayasal haklarını kullanarak bir araya toplandığında üzerlerine “Bütün gücü ve şiddeti ile yürümeyi” bilen, bir meczubun şikâyeti üzerine, üstelik yasalara ve tüm evrensel ilkelere aykırı olarak mahkeme kararı bile olmadan sadece RTÜK’teki 3-5 yandaşın el kaldırıp indirmesiyle bir muhalif TV kanalının ekranını karartabilen, bir gencecik avukatı göz göre göre bir hastane hücresinde ölüme zorlayan, bir çırpıda trilyonluk ihaleleri ona değil, buna yönlendirmeye pekâlâ gücü yeten, KDV’den ÖTV’ye her türlü vergiyi bir çırpıda cüzdanlarımıza elini uzatarak alıveren “devletin gücü”, burada devreye giremiyor. Girmiyor.

Zaten, o devlet ki on milyonlarca insanın çalışma hayatından uzak durabilmesi için, evlerinden çıkmadan da olsa karınlarını doyurabilmesini sağlayacak gerekli önlemleri alamıyor. Zaten, hangi yüzle “evinizden çıkmayın…” diyecek ki?

Sahte ve yalan dolu veri tablolarını “gerçeklerle taban tabana çelişen” bilgileri millete “yutturmaya çalışmaktan” bile yoruldular ki malum Turkuvaz Yalanlar Tablosunu bile yayımlamıyorlar artık. Sağlık çalışanları artık her gün neredeyse çift haneli sayılarla kırılırken, “düzenli ve cömert test uygulamasını” Saray’ın personeli, TBMM ve bakanlıklar personeli ve “Reis’in etkinliklerine katılacak zatı muhteremler, muhteremeler ve aileleri” ile sınırlı tutmak vicdansızlığına başvururken de utanmıyorlar.

Paramızın değerinin rekor seviyelere düşmesi, işsizlik ve enflasyonun ve tüm ekonomik göstergelerin “felaket” seviyelerinde seyretmesini becerebilmek(!) için ancak bugünkü iktidar sahipleri kadar uğraşılabilirdi.

Bütün bunlar da yetmiyormuş gibi, ülkenin başını açık denizlerde bin bir türlü belaya sokmak ve maazallah bizi bir sıcak çatışmanın içine sokabilmek için barışın değil, savaşın yollarını arıyor olmaları da işin cabası. Sanki yıllardır minik çıkarlar uğruna hem ABD’ye hem de AB’ye yaranabilmek için şımarık ve en azından bizimkiler kadar pişkin ve basiretsiz komşulara taviz üstüne taviz veren, Ege adalarının bir bir işgaline göz yuman, Yunanistan’a ve onların arkasındaki emperyalist güçlere galebe çalmanın yıldönümlerinde (en büyüğü de 30 Ağustos’ta) Tarihi Zafer’in kutlanmasına yasak getiren, “Keşke Yunan galip gelseydi” diyen alçak bir hainin sırtını sıvazlayan kendileri değilmiş gibi, bugün “Bayrak sallayıp” milliyetçi kesilen de aynı zevat değil mi?

Bunlar da yetmezmiş gibi, bir yandan İstanbul Sözleşmesi’nden çark ederek adeta “kadına baskı, zulüm, dayak, taciz, tecavüz, cinayet serbest kalsın” diye çabalamak da bunların eseri.

Üstüne üstlük, bir de iti kopuğu, tecavüzcüyü, uyuşturucu satıcısını, işkenceciyi, mafya bozuntularını serbest bıraktıktan sonra, bugün “idam geri gelsin” diye “kimleri hedeflediği” belli olan çığırtkanlıklara girişmek de üzerine tam “tüy dikmek” değil mi?

Aklımızı başımıza devşirmenin tam da bugün zamanı değilse, o gün ne zaman gelecektir?

Ey, bu ülkenin olup bitenden rahatsız, zarar gören, ezilen, horlanan, itilen kakılan güçleri.

Üzerimizdeki ölü toprağı ne zaman silkelenecek?

Cumhuriyet Halk Partisi hâlâ, “Abdullah mı, Abdülmuttalip mi, Abdülrezzak mı?” muhabbetinden sıyrılıp bu iktidarı bir an önce gönderecek çareyi ne zaman kitlelere sunacak?

Daha ne kadar katlanacağız bu beceriksizliğe ve şedit yönetime?

Hepimizin (kurumsal ve tek tek) “ekranının karartılmasına” kadar mı bekleyeceğiz?

Zafer… Ve sancı

Zafer… Ve sancı

Zafer Arapkirli
28 Ağustos 2020, Cumhuriyet

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Biliyorum, bu sözcük seni rahatsız ediyor.

Yok. Naçiz şahsımı kastetmiyorum. Doğumum hasbelkader bu kutlu güne denk geldiğinden, rahmetli anam babam bu güzel ismi uygun ve layık görmüşler bana. Onurla taşıyacağım sonsuzluğa dek. Çünkü, başlarını öne eğdirmedim çok şükür. Onların da geçen yüzyılın başlarında cepheden cepheye koşuşturup, yedi düvelin ordularına karşı göğsünü kahramanca siper eden, İngilize yıllarca esir düşüp serbest kaldıktan sonra da çarpışmaya devam eden rahmetli dedem Beşiktaşlı Veli Çavuş’un mübarek hatırasına hürmetle.

Bu toprakları kanları ile sulama pahasına düşmana teslim etmeyen Veli Çavuş gibi yüz binlerce vatan evladının en önünde savaşan Muzaffer Başkumandan Mustafa Kemal ve askerlerinin “Zafer”inden söz ediyorum.

Başta Yunan olmak üzere pek çok ulusun kumandanlarını, nazırlarını, devlet reislerini saygı ile önünde eğilten kumandanın “Zafer”inden.

Anlayamadığım şey, seni neden rahatsız ediyor bu “Zafer”?

Bırak, Trikopis’in torunları karalar bağlasın bu gün.

Misal: Onlar eğer uydu kanallarını karıştırırken ya da internette dolaşırken, önlerine “? ??????? ????????? ?? µ????????? ???? ???” (Türkiye bu gün en büyük “Zafer”ini kutluyor) gibi bir cümle çıktığında canları sıkılsın.

Sana ne oluyor?

Sen niye yasaklıyorsun?

Sen niye rahatsızsın?

Bırak millet assın bayraklarını, çıksın meydanlara, “Bu gün vatanımızı düşman çizmesinden arındırdığımız en mutlu günümüz!..” diye haykırsın. Antiemperyalist duygularla yedi düvele, “Bir daha asla denemeye kalkmayın” diyebilsin.

Senin sıkıntın nedir?

Sağa sola efelenmek, her önüne gelenle, her bir komşumuzla maraza çıkarıp da İngilizlerin deyimi ile “kendini bayrağa sarıp sarmalamak” (wrap yourself in flag) marifet değil. O bayrağın bu semalarda özgürce dalgalanmasının başlıca sebebi olan o “Mübarek Kurtarıcılar”a saygı ile olur vatanseverlik. Emperyalist güçlerin Yunanı Türk’e, Arap’ı Yahudi’ye, Sırp’ı Boşnak’a kırdırmak için tasarladığı düzeneklerin birinin daha yaşandığı Akdeniz’de kavga arayarak değil, barış arayarak bu işlerin içinden çıkabilecekken, niye tam tam çalıyorsun?

Gel, İzmir Marşımızı çalalım söyleyelim birlikte.

Gel, “Büyük Zafer”i kutlayalım.

Çekinme. Gel, bak burası daha onurlu bir yer.

Mustafa Kemal’in arkasında saf tuttuk biz.

“Geldikleri gibi gidecekler” dedikten sonra daha 4 yıl geçmeden o düşmanı önüne katıp “Geldikleri gibi kovalayan” yüce önder ATATÜRK’ün arkasında.

Biz, Veli Çavuş’ların, Kara Fatma’ların, Seyit Onbaşı’ların, Yörük Ali’lerin, Şahin Bey’lerin torunları, tarifsiz bir onurla kutlayacağız “Büyük Zafer”i.

Vahdettin artıklarına inat. Damat Ferit muhiplerine inat.

HMS Malaya Zırhlısında Vahdettin’i karşılayan İngiliz Amiral Sir De Brock’un ve Yunan General Nikolaus Trikopis’in torunlarına inat.

Biz 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI KUTLU OLSUN diye avazımız çıktığı kadar bağıracağız.

Senin ağırına gitse de.
****

Toplu intihar

“Düğünüme dokunma. Asker uğurlamama dokunma, AVM alışverişime dokunma. Lokantama, kafeme dokunma. Sınavıma dokunma. Tatilime dokunma. Toplu cuma namazıma dokunma. Seyahatime dokunma. İnşaatıma dokunma…”

İyi de canım kardeşim. Bak, sadece doktorların ve hemşirelerin çevrelerinden aktardıkları sayıları alt alta toplasak, birilerinin “Yalan Turkuvaz Tablosu”ndan birkaç kat fazla sayıya ulaşıyoruz. Bu gidişle, tez vakitte korkarım gasilhanede dokunacaklar sana.

Bak, cenaze cemaatine de sınırlama var. En yakınlarının bile hepsi gelemeyecek musalla taşına. Haberin olsun. Biraz sorumlu ol.

Uyma sen, bu “her yeri ve her şeyi ardına kadar açıp” sonra da millete “tedbiri elden bırakmayın” diyen sorumsuzlara. Onların derdi, dizginleri artık ellerine, kollarına, her taraflarına dolanmış ekonomiyi” ayakta tutabilmek ve üç beş dinci oyu elden kaçırmamak. Uyma onlara.
========================================
Dostlar,

Cumhuriyet Gazetemizin seçkin yazarlarından, her Cuma haftalık yazılarını iple çektiğimiz Sayın Zafer ARAPKİRLİ‘nin bu nefis yazısını da site okurlarımızla paylaşmak istiyoruz.

Kendisini kutluyoruz… Son derece önemli ve güncel 2 temayı ustalıkla işlemiş..

Türkiye Cumhuriyeti’nin 26. Genelkurmay Başkanı E. Org. Sayın İlker Başbuğ‘un twitter iletisi de çok öğretici :

  • “Türk Ordusu İzmir’i kurtarınca,Yunan Kralı ve Sultan Vahdeddin ülkelerinden kaçtı, İngiltere Başbakanı ise makamını terk etti. Bunların önemini anlamamak için insanın kör olması gerekir, eğer kafasında Atatürk’ün gerçekleştirdiği Cumhuriyet ile sorunu yoksa.” 

Bir de, Cumhuriyet tarihimizin ilk elden yakın tanığı Falih Rıfkı Atay‘ın şu belirlemelerinin altını çizmek istiyoruz :

  • ‘Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.’

Uluslararası ölçekte, Dünya tarihinde yeri olan bu görkemli başarının coşkusunu Ulusumuzla yaşamayan, yaşayamayan, dahası insanımıza bu haklı gururu yaşatmak istemeyen, ikiyüzlü engeller koyanlara gerçekten acıyoruz…

Zavallılar…

Korona salgınına kurban edilen / feda edilen masum yurdum insanlarına da acıdığımız gibi.

Sevgi ve saygı ile. 29 Ağustos 2020, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com