Etiket arşivi: Zafer Arapkirli

Jelibon zaferler…

authorZAFER ARAPKİRLİ

Milletçe en vazgeçemediğimiz alışkanlıklarımızdan, biridir “çabuk gaza gelmek”. Tam da bu yüzdendir ki, siyasetçilerin hamasi tavırları ve nutuklarında bu özellik ustaca istismar ve bir çırpıda günlük politik ranta tahvil ediliverir.

“Şahsım Rejimi”nin başı da, Cumhuriyet tarihinin belki de bunu en iyi bilen ve (hakkını teslim etmem lazım) en iyi becereni (!) olduğu için, sık sık bu tür “rant devşirmelere” zemin hazırlayacak çıkışları ile ünlüdür.

“One minute!” diye bağırınca herkes tırsıp her istediğimizi kabul edecek zanneder çünkü.
***
Sonradan, kim bilir kaç yüz kez, yola çıkış noktasından 180 derece çark etmesine, daha doğrusu çark etmek zorunda kalmasına rağmen o “kolay ve ucuz rant”tan bir türlü vazgeçemediği için de, hiç ders almadan, aynı alışkanlığını sürdürüyor.

Artık, gayet iyi tanıdığımız için ve meselelere “yandaş – besleme gözlüklerle” bakmadığımız, üstüne üstlük dış politikayı naçizane on yıllardır yakından izlediğimiz için, Madrid Zirvesi’nin haftalar öncesinde defalarca söyledik.

“Son derece haklı olduğumuz ve makul gerekçelerle, akıllıca bir pazarlık kozu olarak da kullanabileceğimiz, sonuçta da bir şeyler elde edebileceğimiz bir konuda, yine ve yeniden aynı hamaset ve yüksek volümlü siyasi propaganda aymazlığına başvurduğumuz için, yine mahcup olacağımız bir sonuca doğru sürükleniyoruz. Görürsünüz son anda çark edip kolayca ikna edecekler (masada ütüleceğiz) dedik.

Kâhin filan değiliz. Olayları soğukkanlı ve objektif analiz edebiliyoruz da, ondan.

Madrid’e giderken, olayı “Şu listeyi masaya koyuyorum. Bu teröristleri iade etmezseniz İsveç ve Finlandiya’nın önündeki barikatı kaldırmam” diye sunarak pazarlık edemezsiniz. Üstelik de bunun olmayacağını bile bile. Elin oğlu, elin ülkesi, senin gibi “Açarım bir telefon istediğim mahkemeden istediğim mahkûmiyet veya sınırdışı-iade kararını çıkartırım rejimi” ile yönetilmiyor ki.
***
Zirve sonrasında hem Stockholm hem de Helsinki yöneticilerinin yaptıkları açıklamalara bakarsanız buru görürsünüz. Özetle (mealen) “Evet, ilke olarak mutabıkız. Evet, memorandum imzaladık ama. Bizim parlamentomuz ve bağımsız yargımız var. Onlar ne derse o olur. Bize bu konuda kimse talimat verir gibi konuşmasın.” anlamına gelecek lâflar ettiler.

Bu süreçte dönen yoğun pazarlıkların bir parçası olan “ABD’nin Türkiye’ye F-16 satışı” konusunda da, Joe Biden (mealen) benzer bir şey söylüyor:

“Evet. Bu satış için gereken tüm çabayı göstereceğim ama… Bizdeki başkanlık sistemi, Türk usulü Reislik sistemi değil. Sonunda Senato’nun dediği olur” diye de ekliyor.

Yani? Yanisi şu: Memoranduma imza atan 3 ülkeden 2’si, kendi ülkelerinin istediğini “çatır çatır almış olma” sevinci ile ülkelerine dönerken, biz “10 maddelik vaat ve temenniler dizini”nden başka bir şey alamamış olduk. Ve dikkatinizi çekerim; Süreçte “moderatör” rolü oynamasına rağmen, o memorandumda imzası olmayan NATO Genel Sekreteri ile ABD Başkanı hiçbir sorumluluk üstlenmiş de olmuyorlar.
***
Sonuca baktığımızda, Ankara’da yüksek perdeden efelenen “Şahsım”, Madrid’de birkaç saat içinde, “Bir Biden selfie’si, bir Boris Johnson şakalaşması, bir Niinistö tokalaşması” dışında hiçbir somut kazanım elde etmeden “Soft bir zafer kazanmış sözde muzaffer komutan” edası ile evine dönmüş oluyor.

Güncel bir simge ile tarif edersek, bir nevi “Jelibon Zafer” yani.

Kolayca dişe gelip parçalanmayan… Sevimli… Tatlı… Ama neticede ağızda birkaç dakikada eriyip bitiveren günlük bir “Sanal Zafer”… Aynı, 1980 Darbe rejiminin “Alicenaplık edip Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşünü kabullendik” diye içeriye sunduğu yenilgi benzeri.

Aynı, Serbest dolaşım ve gümrük birliği vaadi ile kandırılan ama sonuçta “Onlar ortak biz pazar” formülüne razı edilen son 30 yılın iktidarlarının kandırıldığı gibi.

Aynı, 2004 Kıbrıs referandumunda “Siz Türklere Annan Planı’nı onaylatın. Her şey istediğiniz gibi olacak” diye kumpasa getirilen Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC gibi, sonuçta “Rum Kesimi’nin AB’ye jet hızı ile tam üye olmasını” şaşkın şaşkın izleyen zamanın (bugünün) iktidarı gibi. Aynı, “Vize serbestisi” yalanı ile uyutulup, milyonlarca sığınmacının yükünü sırtına aldığımız o “gaflet süreci” gibi.

Daha sayalım mı? Yerimiz yetmez. Ama bu tür “Dik durduk, masaya yumruğu vurduk. Aldık geldik” mealinde yalanlarla kamuoyunu kandırma örneklerinden gına geldi artık.
***
Ekonomisinin 70 değil 7 cent’e bile muhtaç ve buhran boyutlarında bir felaketle karşı karşıya olduğu, demokrasinizin “siyasi itibar” anlamında küme üzerine küme düştüğü, adaletin a’sının bile ortalarda dolaşmaya utandığı bir ülke olursanız masalarda böyle kolayca “ütülürsünüz” işte. Bundan bir zevk aldığımız filan yok. Sizden daha çok kahroluyoruz.

Bakın, yarın o (yukarıda zikrettiğimiz) Kıbrıslı Rumlar da NATO’ya başvursa, bu tablo karşısında aynı “Jelibon” dış politika ile diklenir, aynı şekilde “ikna” olur, dönüverirsiniz. Ehil insanları “monşer” diye aşağılayıp, Marwa Hanım’ın kızından gayrı resmi tercüman üreten sistemle, hiçbir ciddi sorunu çözemeyeceğinizi anlayın artık.

Sansürünü de al ve git…

authorZAFER ARAPKİRLİ

En son örneğini, orman yangınları felaketinde gördük.

Geçen yıl da yaşadık, bu yıl da adeta “dakika bir, gol bir” niteliğinde, yaşamaya başladık.

Devleti elinde bulunduran irade diyor ki: “Yangınlar konusunda sadece resmi ağızlardan gelen açıklamalara yer vereceksiniz. Bizim dışımızda kim bu konuda açıklama yapar, bilgi yayar veya yetersizlikleri filan eleştirirse, bunu ‘dezenformasyon’ olarak damgalar ve tepesine ineriz.”

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, akıllara ziyan bir video yayınladı, 2 gün önce. Geçen bir yılda bu konuda yapılan çalışmaları anlatıyor. Videoyu izliyorsun; ağaçlar var, ormanlar var, insanlar var, ağaçlara su sıkan (tatbikat sırasında) itfaiyeciler var, sevimli pozlar veren kadın itfaiyeciler var, mutlu köylüler var. Tek bir şey eksik bu “Orman Yangınları” konulu propaganda videosunda: “Ateş… Alev…”

Soğuk bir espri gibi… Tek bir kıvılcım bile yok.
Yahu, bari tatbikat sırasında bir küçücük çalılığın nasıl söndürüldüğünü göster de biraz inandırıcı olsun. O bile yok. Yani, “Yangınsız, yangınla mücadele filmi.” Bunu istiyorlar.

Yarın, (misal) bir deprem olsa, tek bir enkaz görüntüsü olmadan haber yapacaksın.
Bir yerde sel felaketi olsa ya da o konuda haber yapsak, tek bir damla su göstermeyeceksin.
Ne göstereceğiz?

Olay yerinde açıklama yapan ve bu iş için dikilmiş, göğüslerinde isim kokartı (Sayın Bakan  Bilmemkim) bulunan “özel üniforma” içindeki sayın Bakanları ya da propaganda memurlarının konuşma videolarını.

Enflasyonu, işsizliği, dış borcu, hayat pahalılığını, sefaleti, açlığı filan anlatmayacaksın.

Dış politikadaki Dolar Riyal karşılığı cinayet dosyası yakma, katil aklama” rezaletlerine değinmeyeceksin.

Hastaneler, sağlık sistemi ve okullarla eğitim sistemi güllük gülistanlık gösterilecek.

Kadın cinayetlerinden söz etmeyeceksin. Hukuk katliamlarına hiç değinmeyecek, eleştirmeyeceksin. Pınar Gültekin cinayeti ile İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme ayıbı arasındaki bağlantıya asla girmeyeceksin.

Bunu istiyorlar.
Rejim, sadece kendi sesine ve kendi trollerinin muhaliflere saldırılarına özgürlük(!) istiyor.

  • Özgür habercilik ve yorumlara bir kara örtü örtmenin peşinde.

Yeni Sansür Yasası’ndan söz ediyorum. Rejimin kendi kendine sonsuz bir “dezenformasyon yayma yetkisi” talep ettiği tartışmalı yasadan.

Daha önce hem bu topraklarda hem de dünyanın dört bir köşesinde baskıcı rejimlerin belki de binlerce kez denediği ama her defasında demokrasinin ve düşünce özgürlüğü mücadelesinin kalkanına çarpıp parçalanan “istibdat kafası”ndan söz ediyorum.

Beyhude çabalar bunlar.  Ne yazılı ne görsel-işitsel ne de dijital (sanal internet) ortamda, hür düşünceyi, haberi, bağımsız yorumu bastırmaya kimin gücü yetebilir.

  • Sonuçta sansürcüler bu ayıpları ile baş başa tarihin çöplüğünde layık oldukları yeri bulurlar.

Gazeteciliğin, haberin, yorumun ve istibdata karşı düşüncenin, adeta oksijen gibi, su gibi mutlaka her tür duvarda delik açıp geçeceğini ve galebe çalacağını hatırlatalım.
Vazgeçin bu ortaçağ kafası ürünü sansür çabalarından.
**
Yangın ve faşist kafa

Çok eskiden de seslendirilmişti bu şayia.
Özetle: 1980’lerin başlarında Anadolu topraklarında yaygın bir şekilde görülen orman yangınlarının, Türkiye düşmanı teröristler tarafından kasten çıkarıldığı, bunun arkasında da “Hain komşu Yunan”ın bulunduğu anlaşılır. Bunun üzerine, aralarında Abdullah Çatlı ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun da bulunduğu “milliyetçi”lerden yardım istenir. Akabinde, Yunanistan topraklarında “mukabil” yangınlar gerçekleşmeye başlayınca, “Yunan, mesajı alır” bizdeki yangınlar da bir anda “kesiliverir”.

Bunları aktaran yandaşın teki, “Bugün de yine ilginç biçimde buna benzer yangınlar yaşıyoruz topraklarımızda” diyerek adeta “Haydi tarihi tekerrür ettirelim” mealinde harekete çağırıyor birilerini.

Aklı başında herhangi bir insanın, “İki komşu ülke arasında her alanda yapmamız gerektiği gibi sıkı bir işbirliği ve komşuluk ilişkileri geliştirelim. Bunu, mesela yangın söndürme kapasitelerimizi de ortaklaşa geliştirerek ‘Ege Havzasında ortak bir Yangınla Mücadele Ordusu’ olarak da hayata geçirelim. Kimde olursa, karşılıklı yardıma koşsun” demesi gerekirken, “Faşist Kafa”nın uğraştığı konuya bakar mısın?

Hiç utanmadan, girdiği “topa” bakar mısın?
Her konuda olduğu gibi, bunların da “antidotu” belli.

  • Acil demokrasi!!

Faşizmden, acil olarak arınma, temizlenme.
Bu gezegenin tarihindeki en büyük pislik ve felaketten söz ediyorum.

Toplu ve ağır bir “kırım”

authorZAFER ARAPKİRLİ

Kendi yarattığı sorunlara her geçen gün yenileri eklendikçe, doğal ve sonradan yarattığı düşmanları da neredeyse her geçen dakika daha da arttıkça, daha fazla öfke diline başvuruyor.

Artık, küfürün bini bir para. Önüne gelene atar, gelmeyene gider.

Bugün bir siyasi parti liderini aşağılama, yarın bir sivil toplum liderine hakaret, öteki gün bir meslek grubuna, öbür gün toplumun bir kesimine ağza alınmayacak bir küfür, bir sonraki gün bir yabancı ülke liderini “çizdim senin üzerini” diye efelenme…

Zaten yapayalnız kalmış ve çevresindeki “en sadık birkaç kişiden oluşan çeperin” bile muhtemelen, artık tir tir titrediği ve korkudan yanına bile yaklaşamadığı bir durumdan söz ediyoruz.

Gerçeklerden o kadar kopuk bir çizgiye düşmüş durumda ki, sürekli yalan üzerine yalan uydurmanın, olmayanı var gibi göstermeye çalışmanın, enflasyon -hayat pahalılığı- geçim sıkıntısı gibi halkın “gırtlağına dayanan” günlük olguları bile inkâr etmenin, tarihleri ve olayları çarpıtmanın, tayyarelerin üzerine ne yazılacağı gibi abuk sabuk konularda ulu orta konuşmanın doruğa ulaştığı bir “onulmaz-onarılamaz” hâl aldığına tanık oluyoruz.

On yıllardır hukuksuzluğu ve adaletsizliği sürekli körüklemesini, insanları din, mezhep, ideoloji, cinsel yönelim üzerinden sürekli ötekileştirmesini, bunu da bir marifetmiş gibi savunmasını, zaten saymıyorum bile.

Tipik semptomlar tabii. Tarihte, benzerlerinde hep gördüğümüz ve tedavisi mümkün olmayan.

Ama bütün bunların da ötesinde, belki de toplum olarak maalesef “es geçiyor gibi göründüğümüz” çok daha kötü bir etkisi var yaptıklarının…

Geleceğini karartıyor, geleceğini fiilen ve fiziken, madden zehirliyor, geleceğini tahrip ediyor bu toplumun. Hem de onarılması çok güç bir biçimde.

Bunun öyle “geliriz, sistemi değiştiririz, güçlendirilmiş bilmem ne yaparız” çözümleri ile bile kolayca onarılması mümkün değil.

Değerli Halk Sağlığı uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık’ın vurguladığı bir gerçeğe dikkat çekmek istiyorum:

  • “Yoksulluk mirası ve yoksulluğa bağlı kötü beslenmenin getirdiği sağlıksız bir toplum. Sağlıksız yeni nesiller. Sağlıksız bir gelecek…”

Belki de günlük demeçler, kavgalar, kaçınılmaz olarak odaklandığımız sayılar, fiyatlar, geçim kavgası gibi olgulardan kafamızı kaldırıp tam odaklanamadığımız bir gerçek bu.

Açlığın 6 bin TL, yoksulluğun 19 bin TL sınırı ile ifade edildiği bir ortamda, Prof. Saltık, Daha ana rahminde iken karnı doymayan on milyonlarca bebeğin gelecekte oluşturacağı zayıf bünyeli ve belki de yetersiz beslenmeye bağlı IQ’su düşük bir toplum gerçeğine parmak basıyor.

  • “Büyük bir risk ve eşitsizliğin, büyük bir dezavantajın, hayatta kalma şansının düşüklüğü, yaşarlarsa yakalarını bırakmayacak sağlık sorunları, düşük nitelikli ve kırılgan yaşamlar..” diyor Prof. Ahmet Saltık.

Ve ekliyor: (Kötü beslenmeye bağlı olarak)

  • “Zaten 90’lardan 87’ye düşmüş ortalama IQ’ya sahip bir toplumun 21’inci yüzyılda
    her alanda ayakta kalabilmesi mümkün mü?”

Her şeyi bir yana bırakın, bu memlekete, bu kötülüğü ve bu ihaneti yapanlardan hesap sorulmaz mı? Asla affedilmeyecek bir suçtan söz ediyorum.

Dinen günahını, vebalini filan bilemem. O işlere kafam ermez.

“Ağır bir suç” diyorum. İnsanlık suçu.

  • Toplu bir katliamdan-kırımdan söz ediyorum.

Katliam daha nasıl olur?
***

COVID-19

Kendi kendilerine bir “sahte başarı öyküsü” yazabilmek için, her konuda olduğu gibi topluma yine utanmazca yalan söylemek adına Korona belasından kurtulduk diye kandırıyorlar insanları.

Kademeli olarak “Vaka ve ölüm sayılarını” düşürecek bir “TÜİK usulü propaganda” ile bütün korunma önlemlerini iptal edip, herkesin savunmasız kalmasını sağladılar. Oysaki, etrafınıza baktığınızda, her gün bir yakınınızın ve tanıdığınızın Covid-19 pozitif çıktığını duyuyorsunuz.

Bu satırların yazarı da, özellikle yaş ve kronik sağlık sorunları açısından risk grubunda olmasından kaynaklanır bir şekilde, belki de aşırı tedbirli davranmasına rağmen, mel’un virüs tarafından teslim alındı.

5 aşı olmama ve toplutaşımada ve kalabalıklarda (açık havada bile) maskeden asla vazgeçmememe rağmen yakalandım. KRT TV ve Yön Radyo’daki Medya Terapi programıma bir süre ara vermeme de neden oldu tabii.

Arayan soran merak eden ve dost elini uzatan herkese, okurlara, izleyicilere, özellikle de değerli Aile Hekimimiz fedakâr sağlık emekçisi, güzel insan Sayın Dr. Çiler Öncel’e, T.C. Sağlık Bakanlığı’ndan arayıp telefonla da olsa ilgi gösterip ilaç-vitamin öneren değerli hekimlerimize, kişisel dostluk kapasitesi ile ilgilerini esirgemeyen değerli hocalarımıza teşekkürü bir borç bilirim.

Aman!
Geçti sanmayın.
Virüs, ortalıkta elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor.
Sevgili okurlar. Ne maskeden ne mesafeden ne de hijyenden vazgeçin. Kendinizi iyi koruyun.
Sağlıkla kalın.

Sömürü, saygısızlık, sopa

Ekonomik buhranı, adeta bu konuda bir yemin etmişcesine daha da koyulaştıran ve kontrolü tamamen elinden kaçırmış görünen rejim, öylesine “ne yaptığını bilmez” bir ruh hali içine düştü ki, ekonominin dümenindeki “pırıltılı – ışıltılı” şahıs, “Tercihimizi bir avuç azınlıktan yana, ezilen-sömürülen-yoksullaştırılan çoğunluğun aleyhine kullandık” diyecek kadar terbiyesizleşebiliyor.

Kapitalist sistemin nasıl çalıştığı ve devletin baskıcı gücünü kullanarak, hakim sınıflar üzerinden sömürüyü nasıl hayata geçirdiklerini adeta “paşa paşa” itiraf anlamına gelen bu sözler, çaresizliğin en sade biçimde itirafıydı. Bir yandan da asla “utanmadıklarının” somut bir tezahürüydü, tabii.

Geniş halk kitlelerini yoksullaştırıp, bir lokma ekmeğe muhtaç edip, ulusal para birimini “pula” çevirip, belki de kendileri gittikten sonra bile ekonomiyi uzun süre rayına sokulamayacak hale getirdikleri yetmiyormuş gibi, bir yandan da halka tepeden bakmayı “hakaret ve küfür” boyutuna taşımaktan da çekinmiyorlar. Hani o İngilizce’nin bu durumlara cuk diye oturan “Adding insult to injury” (yaraladığı birine, bir de hakaret etmek) deyimi vardır ya… İşte, tam da onu yapıyorlar.

Bu ülke insanlarının vergileri ile maaş alan, üstelik “namus ve şeref üzerine hizmet yemini” etmiş bir şahıs, üstelik sık sık “Ben sizin efendiniz değil, hizmetkârınızım” diyen bir şahıs, kendisini ve icraatını beğenmediği için protesto etmiş milyonlarca kadına ve erkeğe “Çürükler!.. Sürtükler!..” diye bağırabiliyor. Tekrarlamaktan utanmadıkları yalanlara (Kabataş yalanı, camide içki yalanı, teröristler yakıp yıktı yalanı) bir yenisini daha ekleyerek, “Camilerimizi yaktılar” yalanına başvurmaktan da çekinmiyor. Hattâ, hemen akabinde yandaşları, “Gezi’de ağaçları da yaktılar” yalanı ile şakşakçılık ve yardakçılık ederek “tüy” dikiyor.

Hak arayan herkese, anayasal hakkını kullanarak itirazını dile getirmeye çalışan herkese, faşist rejimlerin tipik refleksi olarak şiddet kullanmaktan, her gördükleri yerde “devletin sopasını” kullanmaktan da asla çekinmiyorlar. Anayasa’nın 34’üncü maddesi ve 2911 sayılı yasadan kaynaklanan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı “her görüldüğü yerde kafası ezilmeli” mantığı ile engelleniyor.

Sadece geçen 3 gündür;

İstanbul Okmeydanı Fetihtepe’de kentsel dönüşüm gerekçesi ile evlerinden atılıp elektriği – suyu – gazı kesilen yoksullar,

İstanbul Çekmeköy’de zaten 3-5 metrekare bırakılmış yeşil parklarına sahip çıkmak isteyen mahalle halkı,

Arkadaşlarının işten atılmasını protesto eden Enerji-Sa emekçileri,

TÜİK’in önüne giderek “halkın kandırılmasına alet olmayın” diye seslenmek isteyen Birleşik Kamu-İş sendikası mensupları,

Diyarbakır’da gazetecilere toplu gözaltını kınayan basın emekçileri copla, gazla, gözyaşartıcı bomba ile, dayakla, küfür ve hakaretle karşılık buluyor.

Bütün bu demokrasi ayıplarını, insanlık cinayetlerini görüntüleyip kamuoyuna aktarmak isteyen basın emekçileri itilip kakılıyor, tekme tokat yerlerde sürükleniyor. Medyanın haber alma ve kamuoyuna verme hakkı ihlal ediliyor.

Hani, bizim nesil yurtsever ve sosyalistlerinin 1970’lerde sıkça kullandığı bir slogan vardı:

  • “Zam, Zulüm, İşkence, İşte Faşizm!..”

Bugünlerde, adeta bunun 2022 versiyonu üretiliyor:

  • “Sömürü, Saygısızlık, Sopa, İşte Faşizm!..”

Ağzını açana, hak arayana, itiraz edene, zulme karşı çıkana, devlet tüm gücü ile “kafa ezme” harekatına başvuruyor. Basın kuruluşlarına BİK (Basın İlan Kurumu) ambargosu, RTÜK (Radyo Televizyon Üst Kurulu) sansürü ve cezaları, sosyal medyaya getirilmek istenen yasaklar, mesela TELE1’e borç bahanesi ile lisans iptali tehdidi de bunların “mütemmim cüzü” olarak devrede.

Bunların hepsini alt alta toplayınca, “gidici zihniyeti”nin iyice sırıttığına tanık olmaktayız.

Tarihi azıcık okuyup araştırsalar, bunların nafile çabalar olduğunu görecekler de…

Buna tenezzül edecek halleri bile yok artık.

Nafile!

Yenilecek ve gideceksiniz.

O yüzden sandığı geciktiriyor, sandığı halktan kaçırıyorsunuz.

O sandık, er ya da geç gelecek.

Mukadder sonunuzdan kaçış olmadığını, o gün anlayacaksınız.
***
Ertuğrul Karakaya (1955-1977)

Çarşamba günü, bir yiğit yoldaşımızı, kısacık ömrünü faşizme karşı mücadeleye adayıp toprağa düşen bir devrimciyi andık. Darüşşafaka yıllarından sevgili arkadaşım, ODTÜ’de 1977 “Rektör Hasan Tan’a karşı direnişin” bayraktarı Ertuğrul Karakaya kardeşimiz, aynı bugünleri yansıtan koşullarda mücadele sırasında hayatını kaybetti.

Ufacık cüssenin içinde kocaman ve devrime adanmış bir yürek çarpıyordu.

Onu sırtından vuran devlet gücü, ambulansın gelişini bile engellemeye, cenazesine bile engel olmaya kalkmıştı. Ertuğrul’a ve anti faşist mücadele ile devrim yolunda gözünü kırpmayan tüm yoldaşlarımıza selam olsun.

Faşizmin alametifarikası

Tarih boyunca, bizleri hiç yanıltmadılar.

Hep insanlığın, hep iyinin, güzelin, temizin, onurlunun, haysiyetlinin, direnenin, cesurun ve tabii hep haklının ve mağdurun karşısında saf tuttular.

Hep ahlâksızdılar.

Halka, emekçiye, alın teri ile çalışana ve hakkını arayana karşı durdular, hep tepeden baktılar.

Ve hep hakaret ettiler.

Normalde de kibirli, küstah ve ahlâksız olduklarından, zora düştüklerinde bunu daha da üst ve daha çirkin boyutlara taşıyarak küfre başvurmaktan çekinmediler.

Kafalar hep çirkinliğe ve edepsizliğe programlı olduğundan olsa gerek, cinsel içerikli küfürler bunların favorisiydi hep. Hemen “bel altına vurmaya” eğilimli olduklarını her defasında kanıtladılar.

Özellikle kadınları hedef almak, en vazgeçemedikleri bir şeydi.

Anneler, bacılar, hatta kız çocukları, eşikteki beşikteki bunlar için farketmedi hiç.

Alayına sallamaktan“, asla geri durmadılar.

Faşizm bir ideoloji olarak, faşist yöneticiler de tarihi doğal pratikleri gereği hep halkın karşısında yenilgiye uğradıklarından, zaten yenilgiye mahkûmiyetin ve yenilmişliğin öfkesi ile daha da saldırgan ve daha da ağzı bozuk olma eğilimindeydi.

Ezberledik artık.

Bugün de dünyanın dört bir yanında aynı şeyin, kim bilir kaçıncı kez bir tekrarına tanık oluyoruz.

Baskı, zulüm, kan, adaletsizlik ve her türlü hile ile iktidarları ele geçirenler, tüm ülkelerde halkların yaşamını cehenneme çevirmekten geri kalmadıkları gibi, bugün de hem küresel çapta hem de tek tek ülkelerde “gidiş hazırlıkları“nın bir parçası olarak daha da zalim davranarak şaşırtmıyorlar bizi.

Kendilerine itiraz eden herkesin üzerinde, “hakim oldukları yargı aygıtının sopasını” sallıyorlar mütemadiyen.

En ufak bir itirazı, en ufak bir eleştiriyi, sitemi hattâ yan gözle bakma girişimini, en ağır şekilde cezalandırmak için bu aygıtı harekete geçiriyorlar.

Özellikle yaygın medyayı kullanarak gerçeğin gizlenmesi, yalanların ekranlara ve sayfalara boca edilmesi, vazgeçilmez bir uygulama olarak, her dakika hayata geçiriliyor.

Kamunun fonlarını kullanarak ve ayıplı yöntemlerle çöktükleri TV ve radyo kanallarından saçtıkları yalan zehri yetmiyormuş gibi, bu yalanlara angaje olmayanlara da resmi denetim aygıtları ile, sık sık “Gözünün üzerinde kaşın var cezaları” yağdırıyorlar.

Programlara, hatta tek tek sunuculara bile yasak getirmenin, bugüne kadar akıllara bile gelmeyen yeni ve “daha da ayıplı” yöntemlerini geliştirmekle meşguller.

Sosyal medyada, gözünü kırpana, ağzını açana dava açarak, insanları adeta bu ortamlardan “kovalamaya” çalıştıkları yetmiyormuş gibi, yeni ve daha baskıcı bir yasal rejim getirerek, nefes bile aldırmamanın hazırlığını yapıyorlar.

Bütün bunların tek bir nedeni var tabii.

Çünkü artık deniz de bitti, göl de, gölet de…

Su birikintisi bile kalmadı, faşizmin kürek çekebileceği.

Her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırdılar.

Eğer sıkıntı ve endişeden dolayı azıcık da olsa gözüne uyku girebilen kaldıysa, onlara da peş peşe gelen zamlar ve hayat pahalılık nedeniyle, uykuyu zehir ettiler.

Çocuklar, anne – babalarından “Alamayız kızım/oğlum. Paramız yok” lafını işitmekten bıktı.

Açlık ve yoksulluk sınırları ile ilgili veriler adeta benzin istasyonundaki pompanın dijital sayacının dönüş hızında “fıldır fıldır dönerek, yürekleri dağlamayı” sürdürüyor.

Bütün bu başarısızlıkları unutturmak için, yine o yoksulluğa mahkûm ettikleri ailelerin, o sıvasız evlerin, o çamurlu sokakların, o yatağa her gece yarı – aç girilen hanelerin evlatlarını, sınır ötesinde ölüme göndermenin hazırlıklarına girişiyorlar.

Diyalogla, müzakere ile, komşuluk hukukuna uygun bir anlayışla çözülebilecek sorunları, tankla, topla tüfekle, füzeyle, yani “aynı içeride de yaptıkları gibi” gibi cebir ve şiddet kullanarak çözmeye çalışıyorlar.

Buna paralel olarak, yeni kanlı maceraların yaratacağı şoven ve milliyetçi dalgayı köpürtmek – kabartmak için tamtamları çalmaya başladılar bile.

Savaşa karşı çıkanları “Hain ve işbirlikçi” ilan etmelerine, “Düşmanın sözcüsü” damgasını vurmalarına ramak kaldı. Kim bilir kaçıncı kez, yine, yeniden.

Ama sonları kaçınılmaz. Halkların hissiyatı da, cevabı da belli.

Başlarına gelecek olan da.

Sandık, kimi zaman şaşsa da, sonunda “kendi kendini düzelten bir terazi” olarak bu nobranlığı, bu zulmü ve bu kibri tartıp, yenecek.

  • Tüm demokrasi güçlerinin kol kola girip
  • bu yenilgiyi, bu insanlık dışı ideolojiye ve temsilcilerine tattırmalarına az kaldı.