Bu ‘kırım’ın sorumlusu sistemdir

Bu ‘kırım’ın sorumlusu sistemdir

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 27 Kasım 2020
Koronavirüs pandemisinin ilk günlerinde (20 Mart Cuma) yine bu köşede yazdığım bir yazıya, “İlacı biliyorum” başlığını atmış ve şunları demiştim:

(…) Çare yani ilaç, dünyaya ve olaylara bakış açımızı değiştirmek.

İnsanoğlunun hep birlikte yarattığı tüm değerleri, hem ulusal hem de uluslararası boyutta öncelikle “insanoğlunun sağlık ve huzur içinde yaşayabilmesi” için kullanmayı esas alan bir sistem yaratmak. Çoğunluğun ürettiği değeri, azınlığın refahı için kullanmayı değil, yine çoğunluğun iyi yaşaması için kullanmayı hedefleyen bir sistem. Adil paylaşımı ve en önemlisi de önceliklerin doğru belirlendiği bir anlayışı hedefleyen bir sistem (…)

Yani, açıkçası hastalığın yol açtığı hasarı, ki bu hasar insan canı şeklinde bir bedel ödemektir, o günlerde belki tahmin bile edemezken, bugün gelinen noktada, Türkiye’de de on binlerce insanın hayatına da mal olan küresel bir “kırım” boyutuna ulaştığı görülmektedir.

Sözünü ettiğim yazımda pandemi dönemi de dahil olmak üzere, tek tek ülkelerde de dünya çapında da “sağlık hizmeti” denen şeyin nasıl anlaşılması gerektiğini, yani “ilacı” da şöyle izah etmişim:

(…) Sağlık, bu gezegende yaşayan istisnasız herkesin, maddi ve sosyal konumu ne olursa olsun vazgeçemeyeceği bir ihtiyaç olduğuna göre, “para ile satılamaz, satılması akıldan bile geçirilemez, hatta suç sayılması gereken” kesinlikle bedava ve mümkün olduğunca mükemmel bir hizmet olarak sunulmalıdır.

– Sağlık hizmetinin kalitesi, tek tek bütün insanlar için eşit ve en üst seviyede olmalıdır. Çünkü “insanı yaşatmak ve iyi durumda yaşatmak” devletlerin (tartışmasız) birinci ödevi olmalıdır. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” gibi abuk sabuk sloganlar da çöpe atılmalı, insan hayatının yanında devletin yaşayıp yaşamaması (hayatı) 888’inci sırada bile düşünülmemelidir (…)

Buna rağmen özelde Sağlık Bakanlığı’nın genelde de Türkiye’yi yöneten siyasi kadroların, bırakınız bu ilkelere uygun davranmayı, tamamen ekonomik kaygıları gözeten, özel hastane sahiplerini kollayan, gerçekleri kamuoyundan gizleyerek pandemiyi “hafif atlatıyormuşuz” izlenimi veren, gereken önlemleri almayarak da insanların rehavete kapılmasına yol açan, dolayısıyla da toplu ölümlere sebebiyet veren yani açıkça yalana dayalı bir siyaset izlediğini dehşete kapılarak izledik. Hâlâ da izlemekteyiz.

Özel sağlık kurumlarının ellerinde bulunan ve ülke kapasitesinin %40’ına denk düşen yoğun bakım yatak sayısına dokunmayarak, bu kurumların “ballı kazançlarına” devam etmelerini, yani korona ile mücadele kapsamına almaya bir türlü cesaret edememeleri, iktidarın kafasının nasıl çalıştığına çarpıcı bir örnektir. Kapitalist sistemin adeta “kimlik beyanı” niteliğindeki bu uygulamanın adı Göz Göre Göre Cinayettir.

Binlerce, on binlerce insanın hastane koridorlarında,
acil servislerinde, sedyelerde ve hatta evlerinde hastalıktan inim inim inlerken, kamu kurumlarındaki yoğun bakım yataklarında “kendisinden önce gelenin bir an önce iyileşmesi ya da ölmesi için dua ederek” beklemesinin vebalini
nasıl taşıyacaksınız?

Bilime değil siyasete, bilim insanlarına değil de sağlık sektörünün hastane patronlarına yani para babalarına öncelik veren olmanın suçunun ağırlığı altından nasıl kalkacaksınız?

Bu toplu “kırım”ın hesabını hangi mahkemede ve hangi platformda vereceksiniz?

Bir yandan da “aman ekonominin çarkları yavaşlamasın, durmasın” saiki ile, on milyonlarca emekçinin gelirlerini garanti edemediğiniz için sayıları-verileri halktan aylardır gizleyerek neden olduğunuz rehavet sonucu, fazladan kim bilir kaç kişinin hastalanmasına ve neticede ölümüne yol açmanın günahı ne ile ölçülebilir?

Şimdi de kalkmış, sanki aylardır bu tablonun faili kendiniz değilmiş gibi, bir gecede “hop” diye “Sayılar aslında şöyle değil de böyle” diye çark etmenin, neyi çözeceğine inanıyorsunuz?

Hep söylerim ya.. Vahşi kapitalizm diye bir şey yoktur. Kapitalizmin kendisi bizatihi “vahşi”dir. Vahşetin vücut bulmuş kanlı-canlı halidir. Ülkemizde deprem dahil, çevre sorunları dahil, her türlü ekonomik arızalar dahil, dış politikadaki başarısızlıklar dahil tüm sıkıntıların ve bu yüzden ödenen tüm ağır bedellerin sorumlusu da budur.

  • Sistem değişmedikçe, rejim değişmedikçe, halkın en başta sağlığını, güvenliğini, esenliğini ve tüm temel haklarını öncelikli düşünen insanlar yani “halkın gerçek temsilcileri” direksiyonda oturana kadar da maalesef böyle devam edecektir.

Halk bunu kavradığı ve örgütlenerek bu düzeni değiştirme gücünü elde ettiği gün, zaten korona da başka musibetler de kısa sürede yenilmeye mahkûmdur.

Bir sonraki seçimde bunları hatırlayıp en başta da artık neredeyse “her binadan bir cenaze çıkmaya başlayan” bugünleri hatırlayıp oy kullandığı takdirde, bu musibetleri geride bırakacağız. Emin olun.

Bana dava arkadaşını söyle…

Bana dava arkadaşını söyle…

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 20 Kasım 2020
Siyaset gündeminin dönüp dolaşıp geldiği seviye(!) bu mu olacaktı?

“Bakla kazığı”

Diyebilirsiniz ki “Ohoo.. Bu gözler bugüne kadar neler gördü. Bu kulaklar neler duydu.”

Haklısınız. Ama zaten kullanılan ifadelerden ve bu ifadelerin kimden geldiğinden daha vahim olanı, siyasetin yani meşru siyasetin temsilcileri arasında bulunan birilerinin, bu sözlere ve seviyeye(!) arka çıkması, onaylamasıdır.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, bu sözlerin sahibi mafya liderine kol kanat geren, mahut “Dava arkadaşımdır” sözleri, bütün bu olupbitenlerin “zirve” noktası ve başlıca dert edinmemiz gereken unsurdur. Uzun yıllardır siyasetin içinde bulunan birinin, üstelik de halen iktidarın bir “unsuru” yani koalisyon ortağı konumundaki bir orta yaşlı siyasetçinin, “şiddete prim verir” tarzdaki bu “dava arkadaşı” sahiplenişi, siyasetin geldiği (getirildiği) noktanın tam ve hazin bir fotoğrafıdır.

Olup biteni izlerken, geçen yıllarda Avrupa ülkelerinden birinde (sanırım Fransa’ydı) İslami cihatçı terör eylemleri konusunda yapılmış ilginç bir sosyal deneyi anımsadım.

Deneyi yapan kişi, elindeki (kapağı gizlenmiş) kutsal kitaptan metinler okuyarak, sokakta gelişigüzel seçilmiş insanlara soruyordu, “Sizce bu sözler hangi kitaptan?” diye. Kutsal kitaptan okuduğu bölümler, özellikle seçilmiş ve “Şiddeti kutsayan, mazur ve haklı gösteren, başka dinden olanların ya da inançsız insanların katledilmesini, kafalarının kesilmesini, ortadan kaldırılmasını vb.” savunan satırlardı.

Mikrofonun uzatıldığı istisnasız herkes, bu satırları “Kuranıkerim”den alıntılanmış zannetti. Yerleşik varsayımlar ve “cihatçı terör”ün, genellikle hep İslamcı-şeriatçı teşkilatlardan gelmiş olmasının yarattığı önyargıya dayanıyordu bu tepkiler. Oysaki alıntı yapılan kitap, Hıristiyan dininin kutsal kitabı İncil’di.

Düşündüm de… Alaattin Çakıcı adlı mafya liderinin el yazısı ile yayımladığı mektupta kullandığı hakaretamiz ifadeleri ve tehditleri, bir kâğıda daktilo ile yazsak, imzasını gizlesek, her kesimden siyasi görüş sahiplerine (bu arada MHP’lilere) sorsak, “Sizin sayın genel bakanınıza hitaben yazmışlar bunu. Ne diyorsunuz?” desek? Cevabı ve belki de o kâğıdı alıp (Allah muhafaza) “ne yapacaklarını”, düşünmek bile istemiyorum. En hafifinden, “Kim yazmış lan bunu? Adresini, adını, telefonunu ver bize” diyeceklerinden emin olabilirsiniz.

Bakla kazığının (pardon zurnanın) “hart” dediği yer de burası işte!.

Bu tür siyaset dışı, akıldışı, edep dışı ve şiddeti savunan, meşrulaştıran çıkışları bugün “sizinki” (dava arkadaşı) yaptı diye sahip çıkarsanız, yarın başkasından size yöneldiğinde itiraz etmek, kınamak, hakkında işlem yapılmasını istemek ve belki de somut tavır almak hakkını yitirirsiniz.

Üstelik, bir başka “hakkınızdan” da feragat etmiş olursunuz…

Hani hep, Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) mensup siyasetçilere karşı sarf ettiğiniz bir söz var ya: “Terör örgütü ile aranıza neden mesafe koymuyorsunuz?” İşte bu soruyu, bir daha ne HDP’ye ne de başkasına sorabilirsiniz. Herkes sorabilir. Ama siz soramazsınız.

Bir meşru siyasetçinin ettiği sözler üzerine, onu doğru dürüst eleştirmek yerine, adam gibi fikir beyan etmek yerine “Seni bilmem ne kazığına oturturum” mealinde tepki gösterene sahip çıkmanın böyle bir bedeli olur. Yarın öbür gün, bir başkası sizi “şiddet uygulamakla” tehdit ettiğinde, aynı hakaret sıfatlarını kullandığında, söyleyecek lafınız kalmaz.

Ha, tabii ki “sıkıysa denesinler bakalım” diye efelenmek, racon kesmek hakkınız. Buyrunuz. Sizi rahatlatacaksa..

“Araya mesafe koymak”… Anahtar deyim bu işte.

Hani meşhur “sağlık” sloganımız var ya:

Maske – Mesafe – Temizlik

Maskesiz siyaset.

Meşruiyet dışı unsurlarla mesafeyi koruyarak siyaset.

Temiz siyaset.

Var mısınız?

Kendinize yapılmasını istemediğinizi, başkasına yapıldığı zaman da hemen, anında, koşulsuz, dipnotsuz, rezervsiz kınayacaksınız.

Ve “hemen” kınayacaksınız.

Birilerinin (kendilerini bilirler onlar) yaptığı gibi “Lan dur bi bakalım. İlk çıkışı biz yapmayalım. Nemelazım abi. Başımıza bişi gelmesin de… Bunlar tekin adamlar diil abi.. Sakata gelmiyelim abi..” de demeyeceksiniz.

KRT Programımız – 13 Kasım 2020

KRT Programımız – 13 Kasım 2020

Dostlar,

KRT TV’de akşam haberlerini yılların birikimiyle ustalıkla sunan Sn. Zafer ARAPKİRLİ, bu akşam bizi saat 19:40 dolayında programına konuk aldı. Büyük bir incelikle öncelikle emekli olmamızı kutladı, iyi dileklerini sundu, iltifat etti.. Ardından da COVID-19 salgının eriştiği ürkütücü aşamada sorularını yöneltti.. Sağlık Bakanının yakında maskeden kurtulacağımız muştusunu (!) sorguladı. Biz de “maskeyi atar, muskayı takarız, onu da DİB okur – üfler, hazır eder” dedik.

İkinci olarak AŞI konusu gündemde.. kamuoyu haklı olarak merak ediyor, umuyor..
Epey yol alındı ancak henüz elde güvenilir – etkin bir aşı yok.. Sn. Arapkirli’ye DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) web sitesinde en güncel verilerle yanıt verdik..

– “Not yet!”..
Şaka ile, Sn. Arapkirli’ye, “Lütfen siz çevirir misiniz Türkçemize?” dedik..
Yanıtı, “henüz değil” oldu..
Ardından beklenen COVID aşıları ile ilgili uluslararası süreci kısaca ve hızla özetledik..
Daha epey zaman gerekli.
Çok iyimser 2020 sonlarında, daha iyimser erken 2021 ilkyaz veya 2021 ortaları için umut var.
Ayrıca yine DSÖ web sitesinden en güncel verilerle ciddi lojistik altyapı gerekliliğine değindik. Beklenen aşının -80 santigrat derecede taşınıp saklanması gereğini belirttik.
8 milyara yakın dünya nüfusunun 1/4’ünü aşılamayı düşünsek, bu yaklaşık 2 milyar gibi dev bir rakam.. Bunca doz aşıyı üretmek için de zaman gerek. 2 doz yapılması bekleniyor, 2-4 hafta arayla yinelenmesi gerekecek. Bunlar ciddi, zaman, emek, donanım ve gider gerektiren yönler.

Türkiye’ye kaç doz ve ne zaman düşecek??

Grip aşısı için bile zamanında yeterli bağlantı yapmayan / yapamayan iktidar, büyük olasılıkla daha pahalı ve sınırlı aşıdan ülkemize kaç doz sağlayabilecek??
ABD hükümeti, kedi firması MODERNA’dan aylar önce 100 milyon doz ön siparişle 1,5 milyar Dolar peşin ödeme ile bağlantısını yaptı. 1 doz şimdilik 15 Dolar, 2 doz 30.. Türkiye nüfusunun yarısına 2 doz yapılacak olsa 90 milyon doz gerek.. 90 milyon X 15 Dolar = 1,35 milyar Dolar!

AKP iktidarı, 18 yıldır talan ettiği ekonomide bu parayı nereden bulacak??
Ya çok az getirecek, ya karaborsası oluşacak ya kaçak girecek yurda.. sonuçta varsıllar erişecek, yoksullar gene ölecek..
Dolayısıyla ve özetle, yaklaşık 1 yıl daha sıkıntılıyız.
Bir yandan iktidar akla – bilime dayalı, İNSANIN YAŞAM HAKKINI ÖNCELEYEN önlemler alacak, bir yandan da MASKE – KORUNMA UZAKLIĞI – TEMİZLİK kurallarına daha sıkı uymayı sürdüreceğiz.

16 dakikalık konuşmamızın erişkesi (linki) aşağıda. Yaralı olmasını dileriz.. İzlensin, paylaşılsın ve AKP iktidarı üzerinde demokratik kamuoyu baskısı kurularak gerçekçi politikalara yönelinsin salgın yönetiminde.

Sevgi ve saygı ile. 13 Kasım 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

‘Acı reçete’

‘Acı reçete’

Zafer Arapkirli

Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 13 Kasım 2020

Başlıktaki ifadeyi her duyduğunda, başına (ya da başka bir tarafına) neler geleceğini gayet iyi bilen “bir ırkın ahfadı” olarak, Sayın Cumhurbaşkanı’nın çarşamba günkü konuşmasını dinlerken “mesaj alındı” diye geçirdim içimden.

Rahmetli besteci Kayahan’ın (Açar) ünlü bestesi geldi aklıma:

“Eyvah!. Bana yine esmer günler düştü…”

Bunu mırıldanıp bitirirken, yine aynı minvalde rahmetli Erdoğan Berker’in hicaz şarkısına geçtim: “Sana bahar gül bülbül, bana hep hasret düştü…”

Kimse kimseyi kandırmasın. Bu filmi daha önce o kadar çok izledik ki. Milletin vergileri başta olmak üzere, ülkenin zaten kısıtlı olan kaynaklarını har vurup harman savurmanın, hovarda tüccar gibi harcamanın, kısacası gemiyi kayalara vurup enkaza dönüştürmenin ardından, “birileri” sınırlı sayıda can yeleğini giyip yine sınırlı sayıda filikalara binip “selamete” çıkarken, bize yine “dalgalarla boğuşmak” düşecek.

Pazar günü “Insta-istifa” ile adeta sofradaki yığınla kirli tabak-çanağı bırakıp masadan tüyen ve geride kalanlara ağır bir fatura bırakan, yıllardır “Fevkalade Korumaya Mazhar Milli Damat” statüsü ile ekonomideki ağır felaketin sorumlusu Berat Albayrak ile hamisi ve “Asıl sorumlusu benim” diye açık açık suçu üstlenen Sayın Kayınpederi, ziyadesiyle sefil bir enkaz bırakmıştır.

Bunun giderilmesi ne kadar mümkündür? Ekonomist olmadığım için bilemem. Ama işin ehline sorup öğrendiğim kadarı ile hem Hazine’nin “tamtakır” haline çare bulmanın hem de piyasalara yeniden “can” verebilmenin belirli şartları var. O da, faiz – kur – enflasyon üçgeninde acil ve bugüne kadar görülmemiş ölçüde radikal adımlar atmak.

Damat’ın gidişi ardından, (hatta mektubunu Instagram’a fırlatmasını beklemeden) yeni Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal’ın, sıcağı sıcağına bulunduğu bazı temaslar bunun ilk işaretleri gibi görünüyor. Önce, pazar günü bankacılarla bir araya gelip “SWAP sınırlarının bir miktar gevşetilmesi de dahil” bir dizi önlem üzerinde mutabık kalınıyor. Ardından çarşamba günü yabancı yatırımcıların şemsiye meslek örgütü YASED (AS: Yabancı Sermaye Derneği) ile bir toplantı yapılarak adeta “imdat” çağrısı tekrarlanıyor.

Bütün bunlar, dış piyasalara bir tür güven tazeleme imasında bulunmak ve vahim duruma düşmüş rezervleri “doğrultmak için” borçlanmanın yollarını aramak. Bunun “Türkçesi”ni, yine konuyu bilen ekonomist arkadaşlarıma sorduğumda açık ve net biçimde telaffuz ediyorlar:

“IMF’siz bir IMF programı.”

Hatta, daha da ötesi. Yıllardır “paçamızı (aklımdan geçenin daha edepli halini yazdım tabii) kurtarmakla” övündükleri IMF’den daha ağır koşullarla borçlanacağımız bir süreçten söz ediyorlar. Bu da Cumhurbaşkanı’nın çarşamba günü açıkça telaffuz ettiği “Acı Reçete”yi beraberinde getirecek. Yine “dümdüz ve kıvırmadan” tercüme edelim:

  • “Reçete” onlara, “Acı” bize düşecek.

“Biz”den kastım, bunca yılın ekonomik beceriksizliklerinin ve vardığımız noktadaki felaketin gerçek mağduru yoksul kitleler. Temel gereksinimlerimize daha az ödenek, eğitimde, sağlıkta, altyapıda yine gıdım gıdım harcama, yine devlet hastanelerinde korona karşısında yenilgi, yine okullarda öğrenciye, veliye avuç açan müdürlerin içine sokulacağı acıklı durum. Ama öte yandan, yine müflis tüccar ve sanayicinin her zaman yaptığı gibi, müsriflik kapılarının hiç kapanmaması. Eşi dostu kayırdıkları rant projelerine, üstelik yabancı para birimi üzerinden kaydırma, kayırma ve cömert ödemeler.

Kimin cebinden? Ahmet Bey Amca’nın, Ayşe Hanım Teyze’nin, basın emekçisi Arapkirli Zafer’in.

Ülkenin gerçek reçetesi olan 

  • “Demokratik standartların çıtasının yükseltilmesi, hukukun üstünlüğü ve adaletin tesis edilmesi, ülkenin yatırımlara uygun bir ekonomik ve siyasi iklime kavuşturulması” 

gibi konularda yine “çıt” çıkmayacak. Yine sesini çıkarana cop, yumruk, zindan. Yine kumpaslarla, gazeteciye-aydına-akademisyene-vatansevere demir yumruk. Pansuman tedbirlerle, Doların kurunda biraz kıpırdanış yaratılarak, uygun iklim sağlanarak olası bir erken seçim hazırlıkları.

Çünkü, bütün bu kara ve acı tablonun müsebbipleri kendileri de gayet iyi biliyorlar :

Enkaz, öyle birkaç ay içinde, hatta birkaç yıl içinde kolay kolay kaldırılamayacak kadar ağır.

Övünülecek değil, karşısında dövünülecek bir eser(!)

Birlik, beraberlik… Vesaire

Birlik, beraberlik… Vesaire

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli

“Milletçe, birlik ve beraberliğe, her zamankinden daha çok ihtiyacımız olan şu günlerde…”

Çok lezzetli (!) bir şerbettir.
Hani, tadından yenmez derler ya.. Bu da tadından içilmez.
Yerli ve milli meyvelerin usaresinden imal edilmiştir.
Bolca şeker, vitamin, mineral ve tabii ki hamaset ihtiva eder.

İçersiniz, daha ilk yudumda bir rahatlık bir rehavet ve sahte bir “mutluluk duygusu” sarar tüm vücudunuzu. Arka planda “marşlar, türküler, zeybekler, uzun havalar” ve bilumum gevşetici malzeme ile de takviyelidir. İyidir yani. Ama… Aması var. Yan etkileri ölümcüldür. Mecazi anlamda değil, “bildiğin” ölümden söz ediyorum.

Mesela kimi zaman, kim bilir hangi karanlık mahfillerde kimlerle yapılmış kirli anlaşma ve pazarlıkların ve iğrenç hesapların sonucu başımızı belaya soktuğumuz bir uluslararası sorunun içine balıklama sokulmamız nedeni ile gencecik aslan gibi vatan evlatlarının, bayrağa sarılı tabutlar içinde kargo uçaklarına yüklenip “bölük bölük” gelmesi esnasında içirirler size o şerbeti.

Mesela kimi zaman, küresel bir hastalığın pençesinde can çekişen insanların dertlerine derman olmak ya da korunmaları için önlem almak yerine, o şerbeti içirdiklerinde “sapır sapır” dökülen kitlelerdir, o “ölümcül” yan etkilerden etkilenen.

Mesela, on yıllar boyu “Önlem alın, bu tabutluklarda ölümü beklemeyelim. Yapıları sıkı denetleyin. Depremlerde 50’şer, 100’er, 500’er kurban etmeyin bizi” çığlıklarına kulaklarını tıkayan “yetkili vicdansızlar” kitlesinin, bu şerbeti midelerimize boca etmesi sonucu, her felaketten sonra bir yenisini beklemeye koyuluruz, tevekkül içinde. Her felaketten sonra sanki bir önceki hiç yaşanmamış gibi “imar affı” vs. ile inşaat maliyetinden kurtulup, vergiden masraftan kurtulup, o faturanın milyon katını canımızla ödememize sebep olurlar.

Mesela bir sonraki felaketi, yine meyve ya da kuruyemiş tabaklarımızı önümüze alıp, “günebakan çitleyerek” binlerce tonluk enkaz yığınları altından “Ayda Bebeklerin, Elif Bebeklerin” mucize kurtuluşlarını “ratingi bol diziler misali” izletirler bizlere. “Ayy.. Yavruuum. Ne de şekeeer. Ayy. Şu kahramanlar da ne kahraman dii mi?..” yılışıklığına boğarlar kitleleri.

Asıl sorunları çözmeye harcayacakları para, zaman ve enerjiyi bu “imalatı bedava şerbet”e harcamak kolaylarına gelir. Çünkü başka sorunları da unutturabilmenin “mucize ilacı” niteliğindedir bu ölümcül iksir. İçince unutuverirsin olupbiteni.

  • Unutuverirsin, bütün bunların başımıza Allah’ın cezası kapitalist rant ve sömürü düzeninden dolayı geldiğini.
  • Unutuverirsin bu felaketlerin ve TV ekranı önünde adeta bir ucuz “sitcom” gibi izletilen o görüntülerin arka planındaki faşist düzeni.

Fark etmezsin bile bu filmi izlediğin (izlettirildiğin) sırada bir gecede parlamentoya getirilen “daha ağır sömürü” anlamına gelecek Kıdem Tazminatı ve Mezarda Emeklilik yasalarının vicdansızlığını. Milli birlik ve beraberlik türkülerinin, kahramanlık öykülerinin uyuşturucu notalarında boğulur bütün adaletsizlikler ve hukuksuzluklar. Sustururlar zindanlardan yükselen çığlıkları.

Enkaz altından ölü ya da yaralı insanların kurtarırken sana alkışlattıkları kahraman madencilerin, 3 kuruşluk alacakları için yürümesine izin vermedikleri yetmezmiş gibi üzerlerine polis-jandarma copu, zehirli gaz ve tazyikli (AS: basınçlı) su ile gidilmesini izlettirmezler sana. Neden? Çünkü kameralar, deprem bölgesine “lütfedip” ziyarette bulunan devletlû lacivert takım elbiseli insanların nutuklarına çevrilidir o sırada.

Ve bir sonraki dramanın senaryosu “kader” logosu ile yazılmaktadır o sırada. Sel mi? Deprem mi? Patlama mı? Toprak kayması mı? Yangın mı? Tren kazası mı? Salgın mı? Savaş mı? “Ölüm mönüsü”nden kendin seçebilirsin, kendine uygun akıbeti. Demokrasinin katledildiği, hakların boğazlandığı, halkların “ölümcül şerbetlerle zehirlendiği” toprakların rutinidir bu.

ABD’nin seçimi bizim değil.

Salı gününden beri neredeyse bir “Küçük Türkiye” haline gelen Amerika Birleşik Devletleri’ nde tam bir “31 Mart 2019 İstanbul havası” yaşanmakta. Trump ve Biden taraftarları, kıran kırana bir yarış içinde oy sayımına odaklanmışken, seçimi kazanacağı anlaşılan Biden’a karşı, bizim çok yakından tanıdığımız şu “Bir şey olmamışsa bile mutlaka bir şey olmuştur” kepazeliği sergilenmekte. Her ne olmuşsa olmuştur. Sonuçta kazanan, öncelikle ABD halkı için “hayırlı” olsun. Ama asıl önemlisi, bu sonucun bizim için anlam ve önemini iyi hesap etmektir.

Garip ve hatta komik biçimde, üstelik de Türkiye’ye karşı işlediği onca melanetten ve cinayetten sonra adeta “devam et devam et..” dercesine bir tür “TrumpMani” ve öteki taraftan bir “BidenFobi” içine girmiş görünen iktidar yandaş ve yalakası besleme medyanın hali içler acısıdır. Sanki çok da fark edecekmiş gibi.

Onlara ve herkese, İstiklal Savaşı kahramanı ve Cumhuriyetimizin kurucu önder kadrolarının müstesna ismi rahmetli İsmet İnönü’nün şu tarihi sözlerini hatırlatmak isterim:

  • “Büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmek gibidir (işin aslı bu zaten – yatağa girmemek lazım). Uyurken bile gözünü açık tutacaksın.”

Çünkü, ayı bu. Belli olmaz. Isırabilir, pençe atabilir, gıdıklayabilir (!), en azından fena halde horlayabilir. Tabii dikkatli olmazsan, “ham yapar” adamı.

En iyisi, kendin güçlü (büyüklük şart değil) bir devlet olabilmek ve yatağa girmemektir.

Adı üstünde: Yatak… Allah muhafaza…