Etiket arşivi: Balyoz

28 ŞUBAT (1997) DAVASI’NDA HÜKÜM GİYMİŞ BULUNAN, HEPSİ DEDE OLMUŞ, “EMEKLİ PAŞALARIMIZA”, BU GÜNLER DE ELBET GEÇER, MUTLU YILLAR DİLİYORUM…

Prof. Dr. Tolga Yarman

  • 28 ŞUBAT (1997) DAVASI’NDA HÜKÜM GİYMİŞ BULUNAN, HEPSİ DEDE OLMUŞ, “EMEKLİ PAŞALARIMIZA”, BU GÜNLER DE ELBET GEÇER, MUTLU YILLAR DİLİYORUM…

Dosyamın PDF biçimi : 28 ŞUBAT 1997 HEPSİ DEDE OLMUŞ Emekli Paşalar – 6 Ocak 2022

1

Bu satırları, vicdanen yazmaktayım. 28 Şubat 1997 davasında hüküm giymiş bulunan, hepsi dede olmuş “emekli generaller” için çok beğendiğim bir yazıyı, Değerli E. Tümgeneral Ahmet Yavuz yazmış. Yazı başlığı şöyle:

Kumpaslar Devam Ediyor”, 23 Ekim 2021, Cumhuriyet*…

Ahmet Yavuz; Mahkeme’nin; Günün Başbakanı (ki, Rahmetli’nin milli çizgisine çok saygı duyardım), Prof. Necmettin Erbakan’ın, istifası sırasında, istifa eylemini tamamen kendi takdiriyle (esas itibariyle, önceden saptandığı şekliyle başbakanlığı, koalisyon ortağı öteki partinin genel başkanına devretmek üzere), gerçekleştirdiğini, üstüne basa basa ifade etmesinin, hiç dikkate alınmadığı, hususunu öne çekiyor. Bir başka yazıyı, Değerli E.
Tuğgeneral Haldun Solmaztürk, “28 Şubat Davası & Ortak Payda” başlığıyla, Gazete
Pencere’de, 19 Temmuz 2021’de kaleme almış.

† Haldun Paşa, tankların Sincan’da sahnelediği tatbikatın, çok önceden tasarlanmış bir tatbikat olduğunu ve fakat bu konudaki sarih bilgilerin ve belgelerin, keza tanıklıkların, mahkeme tarafından katiyen dikkate alınmadığını vurguluyor.
Az önce, 28 Şubat 1997 davasında hüküm giymiş bulunan, hepsi dede olmuş, “emekli
generaller”, derken, sondaki nitelemeyi “tırnak içinde” yazdım, çünkü, insanın içi çok acıyor,
hiçbiri hüküm dolayısıyla, artık “emekli general” değil, dede generallerin… Hepsinin apoletleri mahkeme kararı gereğince söküldü.

  • Bir Darbe Varsa, bunun Göbeğinde Cumhurbaşkanı’nın ta Kendisi var!..

Bir halt karıştırdı iseler, bin beter olsunlar!.. Ama şahsen hiç o kanaatte değilim… Bunu ifade
etmeyi, vicdan borcu telakki ediyorum… Nasıl etmem: Bir darbe varsa, göbeğinde, meşru
kere meşru Cumhurbaşkanı’nın ta kendisi var!.. 28 Şubat’ta (1997) Milli Güvenlik Kurulu’na
(MGK) başkanlık ettiği için var… Bu Kurul’un, saatler çeken toplantısı uzantısında aldığı
zehir zemberek kararlara‡ en başta O imza koyduğu için var… Ondan önce 26 Şubat’ta
(1997), İçişleri Bakanlığı’na yerel yönetimlerin bünyesinde köktendinci örgütlenmenin
araştırılması istemiyle yazdığı yazı§ dolayısıyla var… Aynı gün ve en başta, Başbakan
Erbakan’a “rejim konusunda endişelerini” anlattığı bir mektup gönderdiği için var… Darbe
yaptığı savlanan ve hükümleştirilen Paşalar’ın, bu hareketlerine sessiz kalmak bir tarafa,
Onlar’la, işte en başta MGK’da tam bir ittifak halinde olarak mesai birliği içinde olarak var…
Nihayet Başbakan Prof. Necmettin Erbakan, yerini koalisyon ortağı öteki partinin (DYP)
genel başkanına bırakmak üzere istifa ettiğinde, müstafi başbakan ve onun koalisyon ortağı
başbakan adayını, açıkta bırakarak, yeni başbakan olarak, komşu partinin (ANAP) genel
başkanını başbakan olarak atarken var…

* https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/kumpaslar-devam-ediyor-ahmet-yavuz-1878925
† https://www.gazetepencere.com/28-subat-davasi-ortak-payda/
‡ MGK bildirisinde özetle, “Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı yıkıcı ve bölücü grupların, laik ve anti-laik ayrımı ile demokratik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendiklerinin müşahede edildiği” belirtilerek
“Anayasa ve Cumhuriyet yasalarının uygulanmasından asla taviz verilmeyeceği, dile geliyor.
§ https://www.haberler.com/28-subat-ta-ne-oldu-28-subat-kararlari-nelerdi-13958717-haberi/

2

Bu davanın baş tanığı, demek ki, 1997’deki Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’dir. Dava
2013’de açılmıştır. Demirel 2015’te vefat etmiştir. Bu dava, başlangıçta, şeksiz şüphesiz bir
kumpas davasıdır ve gördüğüm, Rahmetli Demirel’in tanıklığına katiyen başvurulmamıştır.
Buna karşılık, davada üst düzey siyasi tanıklar dinlenmiştir. Bunların biri hariç (1997’de,
Cumhurbaşkanı tarafından başbakan olarak atanmayan koalisyon ortağı); hepsi, başta,
Erbakan’dan sonraki başbakan (Mesut Yılmaz), askerlerin çok lehine konuşmaktadırlar.**
Bu çerçevede, tanıklık yaparken, “Böyle bir davada tanık olmaktan hicap duydum, düzmece
belgelerle devlete hizmet eden komutanların rahatsız edilmesi devlet adına ayıptır”, diyen
Rahmetli Başbakan Mesut Yılmaz’ın (dilerim öyle değildir, ancak, işte), ifadesinin
kayıtlardan düşürüldüğünü okuyunca, içimin büsbütün acıdığını, saklamayacağım…
Nihayette apoletleri sökülen, dede emekli generalleri; Harp Akademileri’nde; öğretim üyesi
olarak, arabanın benzin parasına ancak yeten ek ders ücreti zemininde, ama benzersiz bir
şerefle, otuz yıl boyunca dersler vermiş olmama rağmen; orada, arızî karşılaşmalarımız
dışında hemen hiç tanımam… Çoğuyla karşılaştığımı dahi hatırlamıyorum. Ne önemi var:

  • Doğru” bildiklerimi söylemeye devam etmeliyim.

Kimdir Bu Dede, Emekli Generaller?
Kimdir bu dede emekli generaller? İşte kaldıkları cezaevleriyle beraber isimleri…
T.C. Adalet Bakanlığı 1 Sayılı F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü’nde
(Buca, Kırıklar, İzmir) Kalanlar:
Çetin Doğan
Çevik Bir
T.C. Adalet Bakanlığı Silivri Kapalı İnfaz Kurumunda (Silivri, İstanbul) Kalanlar:
Ahmet Çörekçi; 9. Kısım, Koğuş B2
İlhan Kılıç: 9. Kısım, Koğuş B2
Çetin Saner: 9. Kısım, Koğuş B1-01
Aydan Erol: 9. Kısım, Koğuş B1-01
Kenan Deniz: 9. Kısım, Koğuş B-01-03
İdris Koralp: 9. Kısım, Koğuş B-01-03
T.C. Adalet Bakanlığı 1 Sayılı F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumunda (Sincan/
Ankara) Kalanlar:
Fevzi Türkeri; Koğuş B2-6-66
Yıldırım Türker: Koğuş B2-6-66
Vural Avar: Koğuş B2-6-65
Hakkı Kılınç: Koğuş B2-6-67
Erol Özkasnak: Koğuş B2-6-67
** https://tr.wikipedia.org/wiki/28_%C5%9Eubat_davas%C4%B1

3

Suç Tasnii

2000’lerin başlarında “kumpas davaları”, Silivri’de görülmemiş bir hızda, ama sonradan
ortaya çıkarttığımız şekliyle salak saçma bir çizgide devam ediyor…
Balyoz”dan, Havelsan’ın Efsane Genel Müdürü Sevgili Kardeşim Faruk Yarman da
tutuklu… Faruğa, Balyoz’un tek sivili olduğu için, “Faruk Paşa” ☺) diyordum… Askerler
dimdik durdular, Sevgili Faruk da… Onun için biz iyiydik… Neticede, Silahlı Kuvvetlerimiz,
giderek milli savunma sanayiimiz, saldırı altındaydı… Bunu, taa başından itibaren görmüş ve
o çerçevede kendimizi toplamayı, şükür başarmıştık… Bu sebeple Silivri’ye ziyaretlerimiz,
bir yas, bir üzüntü, bir elem, bir telaş içinde olmaz, tam tersine mizahî bir sevinç içinde
olurdu… Ancak arada, çocuklar, çocuklarımız, tam anlamıyla helak oldular… Faruk 16 yıla
mahkum olduydu… Tutuklu, çakı gibi subayların yediği en az cezaydı bu!.. Müebbed hapse
mahkum olanlar vardı… “Kumpas” encamında, ifşa oldu… Tutuklular ve hükümlüler beraat
ettiler…

Bu gelişmeden canı yanan çok olacaktı… Kazı, yanmasın diye çevirmek gerekiyordu! Çünkü
ortada, dev bir suç vardı… Ve bu suç örgütlü cürüm halinde işlenmişti… Bu sebeple, son
başbakan günün birinde, masum ordu mensuplarına suç tasniini (suç uydurma fiilini) devam
ettirmek zorunda kalmış, o arada suçun şahsi olma zaruretime ilişkin düsturu bir yana itip:
– “Ergenekon” bal gibi vardı!, deyivermişti…
O evrede, kumpasın yanında durarak, masum kere masum çakı gibi askerlerimizin kanına
girerken “suç tasnii” (yani suç uydurma suçu, ki, bu suçun ceza yasasındaki karşılığı,
uydurulmaya yeltenilen suça karşılık getirilmiş ceza olmaktadır), suçunu işleyen, ister siyasi,
ister gazeteci zevat, “yanmaktan” kurtulmak üzere, evet işte “Ergenekon bal gibi vardı” diye,
ağız birliği ederek, akıllarınca toplu savunma yapmaya geçtiler… Oysa suç, işaret ettiğim
şekliyle, “şahsidir”… Soyut, “öznesiz” suç olmaz… “İsim vermeden”; suçtan böylesi sıyrılma
çabalaması; hem iddianın özneden yoksun olması, hem de ismi konmamış olmakla beraber,
alabildiğine geniş bir kitleye, giderek silahlı kuvvetlerimize, yeni bir “suç tasnii” kapsamına
gelmesi açısından, suç teşkil eder…
N’olmuş yani, Hocam, onlardan çok var etrafta!..
Kumpas’taki teknik zafiyeti yakalayıp ifşa etmemiz, Allah’a bin şükür, çok sürmemişti.
††
††
Bu mücadelenin “teknik kahramanlarını” hatırlamak onurlu bir görevdir:
Prof. Dr. Can Özturan (Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Cem Ersoy (Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Cem Say (Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Coşkun Sönmez (Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Emre Harmancı (İstanbul Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Fatih Alagöz (Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Fatoş Yarman Vural (Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Göktürk Üçoluk (Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Lale Akarun (Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. M. Bülent Örencik (İstanbul Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. M. Yahya Karslıgil (Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Sema F. Oktuğ (İstanbul Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Bülent Sankur (Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü)
Doç. Dr. Borahan Tümer (Marmara Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)

4

Öyle olunca, içeridekiler çıktılar. Cakalarından geçilmeyen ve onca uyarıya rağmen,
“kumpasın muhtevasına”, iki çerez etmez teknik bilgileriyle biat etme gafletindeki, cürüm
ortağı hakimlerden ve savcılardan başlayıp, kumpasa alet olanlar, içeriye girdiler… Allah
kurtarsın!..
Şu ki, biliyor musunuz, hala daha, TBMM’de, o sahte deliller nerede üretildi, kimler sahte
delil üretme ajanı olarak nere(ler)de çalıştı, bu konuda tek bir araştırma önergesi verilmiş
değildir… Valla “Yuh” olsun, konuştuklarında mangalda kül bırakmayanlara…
Silivri günlerimizde, fotokopi, çektirmek üzere, Kavacık’ta bir Kırtasiye Dükkanı’ndayım…
Kısacık yukarıda özetlediğim, serencamı, sorulara muhatap olunca, dilim döndüğünce
etrafımdakilere anlatıyorum… O sırada birisi, “N’olmuş yani, Hocam, onlardan çok var
etrafta”, deyiverdi… Yani “etraftaki”, tek niteleme bu, çok sayıdaki apoletliden beş yüz
tanesini, aileler acı içinde, insanlar hapiste, çocuklar pesperişan, bunlar hiç önemli değil, kelle
sayar gibi ve “Hepsi hepsi, şu kadarını içeri almışız”, mesele bundan ibaret olup, “Ne olmuş
yani?”, demeye getirdi…
Algı

Çok haksız gerçi, olsun, “algıdır” bu, ancak muhakkak üstünde durulmalıdır…
Kısacası şu ki, Silahlı Kuvvetler’in, ayrıcalıklarla donatılmış olarak tefrik edilen tepesinin,
halktan kopuk, halk nezdinde, ona yukarıdan bakan pozunun, kentlerin gövdelerinde, halkla
beraber değil, merkez orduevlerinde şatafat ve sarflarla kutlanan o güzelim millî
bayramlarımızda, peçete kağıtlarıyla örtülmüş apoletlilerin kadehleriyle, ertesi gün boyalı
basında boy boy yer alan, dekolte hanımefendi kıyafetlerinin resimleri (burada söylemiyorum,
Akademi’deki derslerimde söylerdim), halkla, Silahlı Kuvvetlerimiz’in arasına maateessüf
bıçak gibi girmişti, epeydir… Bunu bir tarafa koyuyor, yazıyı dağıtmamak üzere, kaldığım
yerden, devam ediyorum… Haa, unutmadan şunu önemle belirtmeliyim ki, 1990’lardaki
komuta kademesi, çoktandır, 1970’lerin, Okyanus aşırı odaktan kerteriz tutan komuta
kademesi olmaktan uzaklaşmaya başlamıştı… Kumpas davalarında başlarına her ne geldi ise,
bundan dolayı geldi…

Esas itibariyle, dışarıda çok sayıda olan emekli dede paşalarımızdan içeride olup apoletleri
sökülmüş olanların birikimlerini tanımamız, “Onlardan çok var” türünden iz’ansız bir hesaba
sıkışmayacaksak, zorunlu oluyor… Çocukluğum, ağır ceza duruşmalarında, büyülenmişlik
içinde geçtiği için bilirim, birinin eşkali iyi demek, ondan, maazallah, “kötülük sadir olmaz”
demek elbette değildir… Olsun, inanıyorum, emekli, dede generalleri müebbede mahkum
eden ağır ceza heyeti de, muhakkak onların eşkaline, bakmıştır.
Biz de bakalım… Herkese açık verilerden toparlayabildiğim verileri EK’te sunuyorum…
(Bilgilerini, elimin altındaki kaynaklardan hemen bulamadığım “emekli, dede generaller”
beni affetsinler, lütfen…)

5

Askerî Vesayet

Bir “askerî vesayet” lafıdır gidiyor… Türkiye’de askerî vesayet yok muydu hiç? Olmaz mı,
allaşkına? Vardı… Gırla… Ama temelde Pentagon (ABD Genel Kurmay Başkanlığı) vesayeti
vardı. Kumpas davaları sırasında (2010 civarı), “askerî vesayet” var mıydı? Hayır, kesinlikle
yoktu! Ya pekiyi ne vardı? Pentagon vesayeti… Bu vardı!.. O kadar böyle ki, Ergenekon ve
Balyoz davaları sırasında, bas bas bağırıyorduk: “Hitler’in imamları vardı, şimdi Pentagon’un
imamları var!”, diye… Günün savcısı kardeşler, haber salmışlardı,“Tolga Hoca’nın
söyleminden rahatsız oluyoruz”, diye… Yakın arkadaşlarım içeriye alınacağım diye
korkuyorlardı… Cevap vermiştim, savcı kardeşlere: “Bilim adamının söyleminden rahatsız
olunmaz, ne diyorsam, kalbî olarak ve vukufiyetle söylüyorum, kulak kabartsınlar”,
demiştim… Ev, iki yıl boyunca gece gündüz tarassut altındaydı… Valizim, hazırdı…
“Balyoz”u yargılayan mahkeme heyetinin başkanı; Yargıtay, verilen hükümlerin birçoğunu
bozunca, “Karar önümüze gelsin, ondan sonra bakarız”, türünden, kibrinden geçilmeyecek
laflar ettiydi… Televizyonlarda, meydanlarda, yine bas bas bağırıyorduk: Sen ne zaman
bilgisayar / bilişim mühendisi oldun da, delillerin düzmece olduğu yönündeki uyarıları re’sen
göz ardı ediyorsun?.. Kabahat sende değil, başta sana öyle bir yetkiyi veren yasama
müeyyidesinde, Allah gecinden versin, tabii de, temyiz karar metinleri senin önüne gelinceye
kadar, gözlerini dünyaya kapamayacağın ne malum?, diye…
N’oldu sonra, ifade ettiğimiz kaygılar, karanlıklardan süzüle süzüle gün yüzüne vurdular…
Hangi vesayet vardı o gün: “Askerî vesayet” mi? Hayır! Ya ne? Pentagon vesayeti…
Pentagon’un İmamları’nın vesayeti!.. Yaa!‡‡
Biz değil miydik, BOP (Büyük Orta Doğu Projesi) Eşbaşkanı?
Biz değil miydik, ABD askerlerinin İrak’tan burunları kanamadan evlerine dönmeleri için
dualar eden?

Şam’da Emeviyye Camii’nde, biz değil miydik, Cuma namazı kılma hayalleri kurarken,
bilmem kaç milyon Suriyeli’yi kucağımızda buluveren?
Biz değil miydik, “Ora”nın “Yeni Osmanlıcılık” masallarına, cup diye sarılıp, Sultan
Abdülmecit Han’nın doğum gününü kutlama törenlerini, şevkle tezgâhlayan?
Biz değil miyiz, daha dün, bilmem kaç yüz bin kaçak Afgan’a, sınır kapılarımızı açan?
Bizim askerî vesayet mi, tezgahladı, bütün şu olup biteni, allaşkına?
‡‡
Bir noktayı muhakkak belirtmeliyim: Doktoramı, ABD’nin bir numarası olarak tasnif edilen, Massachusetts Institute of Technology’nin (MIT), Atom Mühendisliği Bölümü’nde, TÜBİTAK bursu ile ve üstün başarıyla tamamladım… Dolayısıyla, ABD’de, hocalarımdan başlayarak, giderek arkadaşlarıma, giderek meslektaşlarıma varıncaya değin, “ebedî dostluklarım” vardır… MIT, benim için, bir bilim cennetidir… Amerikan Başkanları’ndan başlayarak, her Amerikalı gencin, dünyanın hemen her yerindeki gençlerin, okumak üzere hayalini kurduklarını bir üniversitede doktora yapmış olmak, baş bir kıvancımdır… Bu ne kadar böyleyse, bir süredir bölgemizde, hemen her yıl, bir milyon insanın kanını içerek yaşamaya, dolaylı dolaysız, palamar atmış, Amerikan savaş makinasının parçası olmayı, reddettiğimiz, bir o kadar vakıadır…

6

Doları, Nas’a yaslanıp, faize basarak, bizim askerî vesayet mi, 18 tl’ye çekti ve sonra bir
gecede milyar dolarları piyasaya boca edip, doları 10 tl dolayına düşürmesiyle beraber, tekrar
dolar alıp, dünya dolar milyarderleri Rockefellerler’e parmak ısırtırcasına, milyarlarca
dolarına, gün ağarırken, pratikçe bir o kadar daha milyar dolar katıp, yoksul halkımızı
şappadanak, merhamet duygusunun kırıntısını yaşamadan, yoksullaştıran… İnsanlarımızı tek
çizgili pijamaya sığacak hale geldiler, ya hu, yoksulluktan… Bizim askerî vesayet mi yaptı bunu?
Tanklar insanlarımızın güzelim inanç duyguları üstünden geçtiler diye (Allah, eğer olmuşsa
onun da müstahakkını versin, tamam), ama “ekonomik soygunun tank paletleri”
insanlarımızın “ekmek lokmalarını” liğme liğme etmişse, nerede bunun yargısı, kardeşim?
Muhalefet TBMM’de, konu araştırılsın diye, önerge veriyor… Araştırılmasın diyen, bizim
askerî vesayet midir, allaşkına?
Yoksa, bizim askerî vesayet, “Cambaza bak!” lafzının kendi mi oldu?
– Aaa, şuna bak, şuna, bizim askerî vesayet yine hortlamış!, diyenlerin, malı götürmesinin
gözlere çekiği perde mi, oluyor?.. Bu günler de elbet geçer, mutlu yıllar, hepinize!..
Valla, yüksek hakimlerimiz beni bağışlasınlar, bir, 28 Şubat 1997’den, müebbede mahkum
olmuş dede, emekli generallere bakıyorum… Bir, gece gündüz yaşadıklarımıza… Şu
sorageldiğim soruları sormadan edemiyorum… Fiilin üstünden çeyrek asır geçse de, hepsi
dede “emekli generaller”, hakikaten bir halt karıştırdı iseler, Allah daha da çok cezalarını
versin…
Ama, kimse alınganlık göstermesin, mevcut müktesebatımla, ben hükümden hiç tatmin
olmadım… Mahkeme heyeti, hiç farkına varmamış olabilir. Farkına varmamış olması doğaldır. Neticede dosya içeriğiyle sınırlı kalmak zorundadır. Ancak önüne arkasına bakınca, “Ergenekon bal gibi de vardı!”, demek ihtiyacında olanlar, dede emekli generallerin apoletlerinin sökülmesinden hani sınırsız derecede, rahatlama duymuş olmayacaklar mıdır?..
Onun için, apoletleri sökülmüş, dede, “emekli generallerimize” ve onlar için üzülenlere
seslenme sorumluluğundayım:

  • – Bu günler de elbet geçer, mutlu yıllar, hepinize!..

Hukukta “iade-i muhakeme” diye bir kurum vardır… Kestirmeden söyleyeyim: Koşullar tesis
olursa, muhakemenin yenilenmesi sağlanabilir… Benim işte, anlatageldim, teknik hissim o ki,
28 Şubat davası henüz nihayete ermiş bulunmamaktadır… Silahlı Kuvvetlerimiz’e, yıllar yılı,
ayrıca işte, öznesiz, şahıs işaret etmeksizin, götürü bir suç tasnii yaftalamasında bulunmayı
günlük mesai haline getirmiş olanlar, takkeyi önlerine koyup düşünmelidirler… Onlar için,
gördüğüm en iyisi, aldatılmış olmalıdırlar…

7

EK

Emekli, Dede Generaller” ile İlgili Herkese Açık Kaynaklardan Edinilebilecek Bilgiler

Çetin Doğan
(81 Yaşında) Işıklar Askeri Lisesinden mezuniyetini müteakip, 1960 yılında Kara Harp Okulu’nu tamamladı. 1961 yılında Topçu Okulu’nu bitirdi. 1987 yılında Tuğgeneral rütbesine terfi etti. Ardından; Genelkurmay Komuta Kontrol Daire Başkanlığı, 1. Zırhlı Tugay Komutanlığı, Genelkurmay Plan Harekât Daire Başkanlığı, 4. Kolordu Komutan Yardımcılığı, 1. Mekanize Tümen Komutanlığı, Genelkurmay Harekât Başkanlığı ve Jandarma Asayiş Komutanlığı
görevlerini icra etti. 1999 yılında orgeneral rütbesine terfi etti ve Ege Ordusu Komutanlığı’na
atandı. 2003 yılında 1. Ordu Komutanı iken emekli oldu.

Çevik Bir (82 Yaşında)
1954 yılında Kuleli Askerî Lisesini bitirdi. 1958 yılında Kara Harp Okulu’ndan istihkâm subayı olarak mezun oldu. Çeşitli istihkâm birliklerinde Takım ve Bölük Komutanlığı görevlerinde bulundu. 1970 yılında Kara Harp Akademisinden mezun oldu. 1971’de ise Silahlı Kuvvetler Akademisini tamamladı. 1973 yılında da NATO Savunma Koleji’ni bitirdi. Tümen ve Genelkurmay Karargahı’nda Harekât ile ilgili görevlerde bulundu. 1973-1976 yılları arasında Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhı’nda (SHAPE) Proje Subayı olarak görev yaptı. Kara Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Başkanlığında NATO Plan Subayı olarak çalıştı. Daha sonra Genelkurmay Başkanı Özel Kalem Müdürlüğü, Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Başyaverliği, Devlet Başkanı Başyaverliği ve Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı görevlerini yerine getirdi.[3] Bu süreçte uzun süre Kenan Evren ile yakın çalıştı. 1983’te tuğgeneral rütbesine terfi etti. Tuğgeneral rütbesiyle 1983-1985 döneminde NATO Avrupa Müttefik Komutanlık Karargahı’nda (SHAPE) Lojistik ve İnfrastrüktür Daire Başkanlığı ve 1985-1987 arasında da 4. Zırhlı Tugay Komutanlığı görevlerinde bulundu. 1987 yılında tümgeneral rütbesine, 1991’de korgeneral rütbesine terfi etti. Korgeneral rütbesinde 1991-1993 arasında Genelkurmay Harekât Başkanlığı, 1993-1994 yılları arasında da Somali Birleşmiş Milletler Barış Gücü Komutanlığı (UNOSOM II) ve Kara Kuvvetleri Denetleme ve Değerlendirme Başkanlığı görevlerinde bulundu. 16 Ağustos 1994 tarihinde Genelkurmay Harekât Başkanlığı’na atandı. 30 Ağustos 1995 tarihinde orgeneral rütbesine terfi etti. Orgeneral rütbesinde 1995-1998  arasında Genelkurmay II. Başkanlığı görevinde bulundu. 30 Ağustos 1998’de 1. Ordu Komutanı olarak atandı. 30 Ağustos 1999 tarihinde emekli oldu.

Ahmet Çörekçi (89 Yaşında)
1955 yılında Hava Harp Okulu’ndan mezun oldu. 1955-1957 arasında Kanada’da pilotaj ve av pilotluğu eğitimini tamamladı ve Merzifon 4. Ana Jet Üs Komutanlığı’na, 1960’ta 1. Ana Jet Üs Komutanlığı’na av pilotu olarak atandı. 1966’da girdiği Hava Harp Akademisi’nden 1968’de mezun oldu ve Hava Kuvvetleri Harekât Başkanlığı’na Hava Hareket Subayı olarak atandı. 1969 yılında 6. Ana Jet Üs Hareket Subaylığı, 1970 yılında aynı üste 162. Filo Komutanlığı yaptı. 1972-1974 yılları arasında Napoli’deki NATO Airsouth karargâhında Plan Şube Müdürlüğü görevinde bulundu. 1974 yılında 6. Ana Jet Üs Harekât Komutanlığı’na, 1976 yılında Hava Kuvvetleri Eğitim Daire Başkanlığı Uçuş Eğitim Şube

8

Müdürlüğü görevlerine atandı. 1978 yılında Tuğgeneral rütbesine terfi etti ve 4. Ana Jet Üs
Komutanlığı’na atandı. 1981 yılında Hava Kuvvetleri İkmal Daire Başkanlığı görevine atandı.
1982 yılında Tümgeneral rütbesine terfi etti. Bu rütbede Hava Harp Okulu Komutanlığı
görevini yürüttü. 1986 yılında Korgeneral rütbesine terfi etti. Bu rütbede 6. NATO ATAF
Komutanlığı, 1988 yılında 2. Taktik Hava Kuvveti Komutanlığı ve 1990 yılında Hava Eğitim
Komutanlığı görevlerine atandı. 1992 yılında Orgeneral rütbesine terfi etti ve Millî Güvenlik
Kurulu Genel Sekreterliği’ne atandı. 1993 yılında Genelkurmay II. Başkanlığı’na, 18 Ağustos
1995 tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na atandı. 30 Ağustos 1997 tarihinde emekli
oldu. TSK Üstün Hizmet Madalyası’na ve Pakistan Askerî İmtiyaz Nişanı’na sahiptir.
Emeklilikten sonra resim sanatıyla ilgilenmeye başladı, karma ve kişisel sergilerde bulundu.
28 Şubat sürecinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapmaktaydı.

İlhan Kılıç (85 Yaşında)

1955 yılında Işıklar Askerî Lisesi’nden mezun olup aynı yıl Hava Harp Okulu’na girdi. 1957
yılında Hava Harp Okulu ikinci sınıf öğrenimi için Kanada’ya gönderildi. 30 Ağustos 1957’de Asteğmen rütbesi ile mezun oldu. Ardından pilotaj eğitimini de Kanada’da tamamlayarak 1958 yılında yurda döndü ve Kasım 1958’de Bandırma 6. Ana Jet Üs Komutanlığı’na av pilotu olarak atandı. 1966 yılında girdiği Hava Harp Akademisi’nden 1968 yılında mezun oldu ve 2. Ana Jet Üs Komutanlığı’na Harekât Subayı olarak atandı. 1971 yılında aynı üs 121. Filo Komutanlığı görevine atandı. 1972 yılında Napoli Airsouth karargahında Malzeme Kısım Amirliği görevinde bulundu. 1974 yılında 2. Taktik Hava Kuvveti Komutanlığı Lojistik Başkanlığı ve Harekât Başkanlığı, 1977 yılında 8’inci Ana Jet Üs Harekât Komutanlığı, 1978 yılında Hava Eğitim Komutanlığı Eğitim Daire Başkanlığı görevlerine atandı. 1980 yılında Tuğgeneral rütbesine terfi ederek Hava Kuvvetleri Eğitim Daire Başkanlığı görevine getirildi. 1983-1985 yılları arasında da 2. Ana Jet Üs Komutanlığı
yaptı. 1985 yılında Tümgeneral rütbesine terfi ederek Hava Teknik Okullar Komutanlığı’na,
1986 yılında Hava Harp Akademisi Komutanlığı’na ve 1987 yılında Genelkurmay Anadolu
Daire Başkanlığı’na atandı. 1989 yılında Korgeneral rütbesine terfi ederek Hava Kuvvetleri
Tetkik Kurulu Başkanlığı, 1990 yılında Genelkurmay Genel Plan ve Prensipler Daire
Başkanlığı ve 1992 yılında Hava Eğitim Komutanlığı görevlerine atandı. 1995’te Orgeneral rütbesine terfi ederek Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’ne atandı. 28 Ağustos 1997 tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na atandı. 30 Ağustos 1999’da emekliye ayrıldı. Bulgaristan II. Madarski Connick Nişanı, ABD Askeri Liyakat Madalyası, TSK Üstün Hizmet Madalyası ve Pakistan Nişan-ı İmtiyaz Madalyası sahibidir.

Çetin Saner (82 Yaşında)

Kaynarcalı Edip Paşa’nın torunlarındandır. Kuleli Askerî Lisesini bitirdi. Kara Harp Okulu’ndan 1961 yılında tank subayı olarak mezun oldu. Harp Akademisi’ni 1973 yılında bitirdi. 1987 yılında tuğgeneral, 1991 yılında tümgeneral ve 1995 yılında ise korgeneral rütbesine terfi etti. Lüleburgaz’daki 65. Mekanize Piyade Tugayı komutanlığı ve NATO Doğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri kurmay başkanlığı görevlerini yürüttü. Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı ve 5. Kolordu Komutanlığı görevinin ardından 1999 yılında emekli oldu. 28 Şubat 1997 sürecinde valiler, brifing için Genelkurmay Başkanlığına çağrılmıştı. Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener’in “Brifinge katılacak valileri açığa alırız”, demesi üzerine Akşener hakkında “Söyleyin o hanıma. İleri geri konuşmasın, geldiğimizde İçişleri Bakanlığı önüne koyduğumuz bir yağlı kazığa kendisini oturturuz”, dedi. Bu sözü üzerine 16 yıl sonra Evet ayıp etmişim. Yakışmamıştır. Özür
diledim”, dedi.

9

Aydan Erol (82 Yaşında)

1954 yılında Deniz Lisesi’ne girmiş, 1959 yılında Deniz Harp Okulu’ndan Asteğmen olarak
mezun olduktan sonra Donanma’ya katılmıştır. Çeşitli harp gemilerinde Branş subaylığı,
Bölüm Amirliği, II. Komutanlık ve Komutanlık görevlerini deruhte etmiştir. 1970 yılında Deniz Harp Akademisi ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun olmuştur. Daha sonra sırasıyla Muhrip II. Komutanlığı ve Muhrip Komutanlığı görevlerinde bulunmuştur. 1977-1979 yılları arasında Washington Deniz Ataşeliği, 1979-1982 yılları arasında Dz.K.K.Hrk.Bşk.Hrk.Eğt.D.Bşk. Harekat Şube Müdürlüğü, Dz.K.K. Harekat Eğitim Daire Başkanlığı ve II. Muhrip Filotilla Komodorluğu görevlerini ifa etmiştir. 30 Ağustos 1984’te Tuğamiralliğe terfi etti. 1984-1987 yıllarında Dz.K.K.Hrk.Bşk. Plan ve Teşkilat Daire Başkanlığı, 1987-1988 yıllarında Çıkarma Filosu Komutanlığı görevlerinde bulunmuş olup, 30 Ağustos 1988’de Tümamiralliğe terfi etmiştir.
Tümamiral olarak, 1988-1990 yıllarında Sahil Güvenlik Komutanlığı, 1990-1991 yıllarında
Hücumbot Filosu Komutanlığı ve 1991-1992 yıllarında Harp Filosu Komutanlığı’nı deruhte
etmiş, 30 Ağustos 1992’de Koramiralliğe yükselmiştir. Koramiralliğe terfiinden sonra, 1992-
1993 yıllarında M.G.K. Genel Sekreter Yardımcılığı, 1993-1994 yıllarında Deniz Eğitim
Komutanlığı, 1994-1995 yılları arasında Güney Deniz Saha Komutanlığı, 1995-1997 yılları
arasında Dz.K.K.lığı Kurmay Başkanlığı görevlerinde bulunmuş olan (E) Koramiral Aydan
EROL, 1997-1998 tarihleri arasında Kuzey Deniz Saha Komutanlığı görevini deruhte
etmiştir.

İdris Koralp (74 Yaşında)

İlköğretim ve Ortaokul eğitimini doğup büyüdüğü şehir Bursa’da tamamlamış ardından Kuleli
Askeri Lisesi’nde eğitimini sürdürmüştür. 1968 senesinde Kara Harp Okulundan Topçu
Subayı, 1983’te ise Harp Akademileri’nden Kurmay Yüzbaşı olarak mezun olmuştur.
Bir sene Alman Silahlı Kuvvetler Dil Okulu ve Goethe Enstitüsünde Almanca eğitim alan
İdris Koralp, iki senede Bern Askeri Ateşeliği görevinde bulunmuştur. 1997’de Tuğgenerallik
rütbesini almıştır. 2002 yılında emekli olmuştur.

Fevzi Türkeri (81 Yaşında)

1962 yılında Kara Harp Okulu’ndan, 1963 yılında Piyade Okulu’ndan, 1975 yılında Kara Harp
Akademisi’nden mezun oldu. 1990 yılında tuğgeneral rütbesine terfi etti. Bu rütbe ile Dağ
Komando Okulu ve Eğitim Merkezi komutanlığı görevinde bulunan Türkeri, 1994 yılında
tümgeneral rütbesine terfi etti. Bu rütbe ile Özel Kuvvetler Komutanlığı ve Genelkurmay
İstihbarata Karşı Koyma ve Güvenlik Dairesi Başkanlığı görevlerini yürüttü. 1998 yılında
korgeneral rütbesine terfi etti, bu rütbe ile genelkurmay istihbarat başkanlığı ve jandarma
asayiş komutanlığı görevlerinde bulundu ve 2002 yılında orgeneral rütbesine terfi etti ve 2.
ordu komutanlığı görevine atandı. 30 Ağustos 2004 tarihi itibarıyla jandarma genel
komutanlığı görevine atandı. 30 Ağustos 2006 tarihinde emekli oldu.

Erol Özkasnak (75 Yaşında)
1991 yılında tuğgeneral, 1995 yılında tümgeneral rütbesine terfi etti. 2000 Yüksek Askerî
Şûra kararlarıyla kadrosuzluk sebebiyle emekliye sevk edildi.

Ne işimiz vardı?

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet
, 27.8.21
(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)
Afganistan meselesi ile ilgili çok şey yazılıp çizildi. Hem sığ hem de derin ve bilgi dolu pek çok analiz dinledim ve okudum. Konunun ve bölgenin uzmanı değilim, ama benim baktığım açıdan konu “Emperyalizmin ve yedeğindeki güçlerin, yine darmadağın ettiği bir bölgede, yine içinden çıkılamaz hale getirilmiş bir kaotik yeni durum” olarak görülüyor.

Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde NATO’nun orada “aldığından daha da fazla berbat ederek bıraktığı” bir kargaşa ortamı görüyorum. Dahası, “Çağdışı, insanlık dışı bir zihniyete sahip ve daha da kötüsü emperyalistlerin kendi üretimi bir terör teşkilatının” eline geçen bir ülke görüyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olarak da tek bir soru soruyorum:

  • “Orada, bu kaosun ve kanlı kapışmanın orta yerinde bizim ne işimiz var?”

Suriye meselesi gibi “Sınırdaş, bölgesel çıkarlarımız olan ve ülke güvenliğimizi ilgilendiren” bir uluslararası sorun da olmadığına göre, Türkiye’nin hem kendi evlatlarını yani Mehmetçiğimizi hem de milyonlarca dolara baliğ imkânlarımızı seferber etmesi için nasıl bir sebep var?

Bunun cevabı kocaman bir “boşluk”tur.

O yüzden de hükümetin, mevcut durumun da gerçekçi bir analizini yaparak Kâbil’i ve ülkenin neredeyse tamamını ele geçirmiş olan Taliban çapulcularından gelen tehditleri de ciddiye alarak askerimizi geri çekmesini doğru bir karar olarak değerlendiriyorum. Her ne kadar çarşamba gecesi “geri çekme kararı”ndan hemen sonraki bir başka açıklamada “Havalimanının korunması ve denetimi ile ilgili niyetlerimiz sürüyor” denilse de bunu İngilizlerin “face saving” dedikleri türden, yani “zevahiri kurtarma” yani “efelenerek çıkmak” niyetli bir söz olduğuna ihtimal vermek istiyorum. Gerçek amacın ABD’ye yine (anlamsız ve ezik bir) “selam çakmak” olduğunu bilsem de…

Bırakın, emperyalist güçler ABD, İngiltere ve NATO, kendi yarattıkları kaosu ve pisliği kendileri temizlesinler. Bizden binlerce kilometre ötedeki bir meseleye bizim askerlerimizin hayatlarını kurban etmenin bir âlemi yoktur.

O asker gelip, delik deşik olmuş sınırlarımızı beklesin. Onca kaynak ve para, ülkenin başka ihtiyaçları için kullanılsın. Bu kadar nettir sorun. Kimse macera aramasın. Kimse “emperyalistlerin dümen suyunda ve stepnesi konumunda küresel bekçilik, jandarmalık” hayalleri peşinde de koşmasın.

28 ŞUBATÇI KOMUTANLAR

Zamanın komutanlarından birinin, bence düşüncesizlik ederek “Postmodern darbe” adını koyduğu ama aslında bir askeri darbe ile alakası olmayan 28 Şubat olayı, sivil muhataplarının bile “Bize darbe yapıldı” diyemediği bir hadisedir. Zamanın başbakanı Necmettin Erbakan ve yardımcısı Tansu Çiller’in, zamanın bakanlarından Meral Akşener’in bile “darbe mağduru sıfatı” ile müdahil olamadıkları bir davadır. Bir intikam ve kumpas davasıdır. Sahte delillerle ve bir yığın “açığı” ile, aslında açılmamış bile olması gereken bir utanç dosyasıdır, utanç davasıdır. Zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral İ. Hakkı Karadayı’nın Özel Kalem Müdürü Hulusi Akar’ın bile (o dönem emir-komuta zincirinde olmasına karşın) sesini çıkaramadığı bir olaydır.

Haksız verilmiş bir kararın, sırf bir inat ve intikam uğruna infazına kalkışılması ve yaşlı komutanların içeri tıkılması Türkiye hukuk ve adalet sistemi adına bir utançtır.

Bunları söylerken asla “affedilip salıverilmelidirler” anlamına gelen bir talebi dillendirdiğim sanılmasın. O onurlu ve başı dimdik komutanlar, bence af talebinde bulunmamalı, “Aslanlar gibi, gerekirse ömürlerinin sonuna kadar” orada yatıp bu utanca karşı başlarını asla eğmemelidirler.

Asker olmak, vatan hizmetine ömrünü adamak, zaten bu anlama gelir. Ölüm “cezaevi hücresinde de cephede de gelse” kabullenilmelidir.

  • Asla bir yanlış yapmamışlardır.
  • Vatanın savunmasına koca ömürlerini adamış şerefli askerlerdir.
  • Gurur duyarız.
  • Allah gecinden versin, cenazelerinde de gider al bayrağa sarılı tabutlarına omuz veririz.
    ===========================
    Dostlar,

Değerli gazeteci – yazar Sn. Zafer Arapkirli’nin yazdıklarında itiraz edilecek nokta yok! AKP’nin Afganistan politikası emperyalist uyduluktan başka bir şey değildir ve en çok isyan ettiren de Mehmetçiğin kanının dökülmesidir. Biz Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün “askerleri” olarak, O’nun tanımı ile “Ulusun yaşamı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir.” düşüncesindeyiz. Erdoğan 2 oğlunu da askere yollamadı, şehitlere “kelle” bile diyebildi, yer – gök çok utandı O’nun yerine!

  • Hele hele Bay RTE‘nin “Talibanla da zaten zihniyet farkımız yok…” anlamındaki sözlerini kesinkes reddediyoruz. Gerçekte Erdoğan bilinçaltını elevermiştir. Taliban kurucularından Gülbeddin Hikmetyar’ın dizinin dibinde çekilmiş gençlik fotoğrafları arşivlerdedir.


Yılların Erdoğan’ı ıslah ettiğini düşünmek için elde hiçbir veri yok; İTİRAF ORTADA!

Bu arada “yetmez ama evet” çi liberal dönek ve de işbirlikçi solcuların başımıza bela ettiği AKP iktidarı bağlamında çookk derin, kapsamlı, içten… ama NAFİLE özeleştiri yapmaları gerek. Hiç olmazsa Tarih babanın gönlü olsun (!) Yanılgı olağan da, şu “5. kol misyonu” içimizi kemiriyor. Bize sorarsanız, bağışlayası değiliz, ağzımızı doldurup “Allah belanızı versin!” diyesiyiz.
***
Ergenekon, Balyoz, OdaTV, Askeri Casusluk, Poyrazköy… ve Gezi davası olarak bilinen sahte (kurgu, kumpas, tertip, hileli, tuzak, intikam) “yargı süreçlerine” (!) 24 yıl sonra 28 Şubat dosyası da eklendi; yazık!

Emekli generaller Çevik Bir, Çetin Doğan, Hakkı Kılınç, Cevat Temel Özkaynak, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, Yıldırım Türker, İlhan Kılıç, Aydan Erol, Kenan Deniz, Ahmet Çörekçi, Çetin Saner, İdris Koralp ve Vural Avar.. 14 yurtsever kahramanımız;

  • Hukuka apaçık aykırı olarak, sözde hukuk adına verilen kararlar sonucunda hapse atıldılar! Kin – intikam – gözdağı – gündem oyunu, SİYASAL İSLAM… her şey var ama ADALET yok! 

Emekli – yaşlı generallerimize yapılan insanlık dışı zulmü biz de şiddetle, esefle kınıyoruz.

Sorunu web sitemizde 21 Ağustos 2021 günü işlemiştik, okumak ve paylaşmak için lütfen tıklayınız..

Sevgi ve saygı ile. 29 Ağustos 2021

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net          profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

28 Şubat ve Afganistan

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 23 Ağustos 2021

 

“Ergenekon”, “Balyoz”, “OdaTV”, “Casusluk” (AS: Askeri Casusluk) ve “Gezi” adlarıyla anılan sahte yargı süreçlerine ve kumpaslara bir yenisi daha eklendi: “28 Şubat”!

Emekli generaller ve komutanlar Çevik Bir, Çetin Doğan, Hakkı Kılınç, Cevat Temel Özkaynak, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, Yıldırım Türker, İlhan Kılıç, Aydan Erol, Kenan Deniz, Ahmet Çörekçi, Çetin Saner, İdris Koralp ve Vural Avar

  • hukuka aykırı bir biçimde, sözde hukuk tarafından verilen kararların bir sonucu olarak tutuklandılar!

28 Şubat 1997’de, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın başbakan, Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Tansu Çiller’in başbakan yardımcısı olduğu RP-DYP koalisyon hükümeti döneminde, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başkanlığında toplanan Milli Güvenlik Kurulu, laiklik karşıtı örgütlenmeler konusundaki kaygılarını dile getiren bir bildiri yayımlamıştı.

Anayasaya göre Türkiye Cumhuriyeti, hem üniter bir devlet, hem de demokratik, laik bir (AS: sosyal) hukuk devleti olduğu için, Milli Güvenlik Kurulu o yıllarda, doğal olarak, terör örgütü PKK’nin yürüttüğü bölücü faaliyetlerle birlikte şeriatçı, irticacı, köktendinci, laiklik karşıtı faaliyetleri de milli güvenliğe yönelik bir tehdit olarak görüyordu.

MGK bu konudaki kaygılarını ilk defa (AS: kez) 28 Şubat 1997’de dile getirmemişti. Bu kaygılar hem MGK tarafından hem de birçok siyasetçi tarafından zaten yıllardır dile getiriliyordu.

Ancak MGK, 28 Şubat 1997’de bu faaliyetlerin önlenmesine yönelik bazı (AS: kimi) somut önerilerde de bulunduğu için, bir yandan hükümet ile Cumhurbaşkanı, bir yandan da hükümet ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında gerginlikler yaşanmıştı.

Bunun üzerine DYP’den birçok milletvekili, RP ile koalisyon ortaklığına karşı çıktı, birçoğu istifa etti. RP-DYP koalisyon ortaklığı için gerekli çoğunluk ortadan kalktı.
***
Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç gibi RP’li siyasetçiler bunun üzerine “postmodern darbe” söylemine başvurdular. Oysa ortada ne bir darbe vardı ne de bir darbe girişimi. Gerçek darbeler olan ABD destekli 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri konusunda seslerini doğru dürüst çıkarmayan laiklik karşıtı siyasetçiler, bir anda demokrasi kahramanı kesildiler, teokrasiyi demokrasi diye pazarladılar.

Bu kadro daha sonra AKP’yi kurdu. AKP, hükümetin beceriksizliklerinin de katkısıyla, 2002 yılında iktidar oldu, Türkiye’deki demokratik, laik, hukuk devletini, 2008 yılından itibaren (AS: başlayarak) ortadan kaldırarak anayasal düzeni yıktı ve sivil darbe yaptı!

  • Bu sivil darbeyi yapan, anayasal düzeni yıkan, cumhuriyetin yerine monarşiyi, laikliğin yerine teokrasiyi getiren AKP;

28 Şubat sürecinde (AS: 997) anayasal düzen hatırlatması yapan ve bugün 70-80 yaşın üzerinde olan generalleri ve komutanları hapishaneye yolladı!

Oysa 28 Şubat sürecinde hükümeti uyaranların tek kaygısı, Türkiye’nin bugün Afganistan’ın düştüğü durumlara düşmemesi, Türkiye’nin bir Suudi Arabistan’a, bir İran’a dönüşmemesi idi.
***
AKP hükümetinin haftalardır, Afganistan’daki köktendinci, şeriatçı, yobaz, gerici, barbar Taliban yönetimine sıcak mesajlar vermesinin arkasında, sadece (AS: yalnızca) stratejik gerekçeler yoktur. Afganistan’da nasıl cüppeli, sarıklı, şalvarlı mollalar iktidarı ele geçirdilerse,

Türkiye’de de iktidarı takım elbiseli ve kravatlı mollalar ele geçirmiştir.

Görünüşe aldananlar tarih önünde bir kere daha büyük bir yanılgı içerisine (AS: içine) düşmüşlerdir.

Bunun da ötesinde, hem Türkiye’deki hem de Afganistan’daki laiklik karşıtı hareketleri, 1980’li yıllardan itibaren (AS: bu yana), ABD desteklemiştir.

  • ABD emperyalizmi, Afganistan’da SSCB’yi, Türkiye’de de CHP’yi ve Mustafa Kemal Atatürk’ü bertaraf etmek için, bu gerici örgütlenmeleri kullanmıştır.

Bu gerçeği ne yazık ki Türk Silahlı Kuvvetleri de görememiştir.

Sehven demokrasi

Zafer Arapkirli

Sehven demokrasi

Herhangi bir ayıbı, yamuk-yumuğu, yolsuzluğu, hırsızlığı, kepazeliği ortaya çıkardın mı, önce okkalı bir hakaret işitiyorsun.

Ardından hemen “sopa gösterme”. Malum “asarım keserim, dilini koparırım, valideni bellerim…” babında bir “çirkeflik.”

Bunlarla örtülemeyecek, belgeli-kanıtlı bir şekilde “çaktın” mı da en ucuz ve en bayat numaraya başvururlar. Şu mahut, “sehven” numarası. En pişkin, en yüzsüzce “sıyrılma” egzersizi.

Bu işin geçmişi uzun yıllar öncesine kadar dayanıyor. Hatırlar mısınız, Ergenekon kumpası sanıklarından (halen CHP İzmir Milletvekili) emekli Pilot Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin başına gelenleri? Utanmaz bir kumpasçı, gözaltına aldıkları Teğmen Çelebi’nin telefonuna bazı numaralar yüklemeye çalıştığı sırada suçüstü yakalanınca “sehven” deyip işin içinden sıyrılmaya çalışmıştı da rezil kepaze olmuştu kumpasçılar. Pek çoğu bunun gibi suçüstü yakalanmadı ama Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, OdaTV, Cumhuriyet gazetesi, Gezi kumpas davaları sürecinde pek çok benzer “sehven şerefsizlik” hadiseleri bu ülkenin kapkara “hafıza disk”ine tarihi lekeler olarak kazınmıştı.

Ama bu “sehven” işini moda edindiler.

Geçenlerde, bir eski ünlü siyasetçinin “hakem” olarak vazife yaptığı bir mahkemede “Lehine karar çıkardığı bir büyük inşaat şirketinin yönetim kuruluna atanması” ortaya çıkınca, hemen bu “sehven can simidi”ne sarıldılar. “Aa.. Öyle mi yapmışız? Yok canım. Sehven yapılmış bir açıklama o. İletişim kopukluğu şeysi” diye utanmazca su yüzüne çıkmaya çalıştılar. Oysa, atanma kararı, ilgili kamu kuruluşuna “babalar gibi” bildirilmişti.

Bir başka hadisede, Ana Muhalefet Partisi’nin bir milletvekili Sağlık Bakan Yardımcısı’nın da dahil olduğu bir bilimsel bildiri metninde “COVID-19 olgularının şubat ayından itibaren kaydedildiği” bilgisinin yer aldığını açıklayınca… Yine, “Aa.. Öyle mi? Yok canım. Sehvendir o. Yapar mıyız öyle şey.. Dil-kalem-klavye sürçmesi” mealinde bir yanıt veriliyor.

Yakın geçmişte, resmi belgelerde, bildirimlerde, tablolarda yer alan ve “ortaya çıktığı anda yüzlerini kızartacak” her türlü istihbarat, malumat ve veriye aynı muameleyi yaptılar, göz göre göre:

“Sehven yazılmış, sehven söylenmiş, sehven yer almış…”

Zaten, TÜİK’ten TFF’ye, Sağlık Bakanlığı’ndan Merkez Bankası’na, Milli Eğitim’den Ticaret Bakanlığı’na kadar, yayımladıkları her bir sayfa duyuruya güven kalmamış bir rejimden söz ediyoruz.

Bir de tam anlamı ile “kör parmağım gözüne” niteliğindeki ayıplar suratlarına vurulduğunda, pişkin pişkin “sehven” diyerek işin içinden sıyrılma çabası…

Olmuyor hanımlar/beyler.

Bu ülkenin itibarı sizlerle ağır yaralar aldı, alıyor ve öyle anlaşılmakta ki o koltuklarda, o makamlarda oturmaya devam ettiğiniz sürece almaya da devam edecek.

İçeride ve dışarıda “itibar”, altın varaklı koltuklarla, altın işlemeli su-şerbet bardakları ile milyon liralık gıcır gıcır, siyah renkli, tercihan tepesinde arkasında ön ızgaralarında mavi-kırmızı çakarlı, iri kıyım ve kırmızı plakalı araçlarla olmuyor.

İtibar tam da budur işte: Sözüne, yaptığına, açıkladığına güvenilmek ya da güvenilmemek meselesidir.

Bir sıçrarsın “sehven”, iki sıçrarsın “sehven”.. Üçüncü de “üç paralık” olur itibarın.

Üzgünüm Leyla.

Seçmece virüs

Şimdi de tıp kitaplarını yeniden yazmaya başladılar.

Virüs denen kahrolası yaratığın, “insan seçtiğini, kitle seçtiğini” öne süren teoriler geliştirdiler.

Mesela, kahvehanelerde insanların birbirlerine bulaştırabileceğine ama mekânın adı “cafe” olunca virüsün daha kibar ve insaflı davranabildiğini iddia ediyorlar.

Mesela, konser salonuna, tiyatro salonuna “gıcığı” olan bu melun “Covid hayvanı”nın, cami cemaatine ve AVM müşterisine dokunmaktan imtina edebileceğini söylüyorlar.

Mesela, baro seçimi için toplanacak avukatlara “acımasızca davranabilme ihtimali” olan virüs hazretlerinin siyasi parti kongresinde “mum gibi” edilebileceğine dair bir yerlerden fetva aldıkları sanılıyor.

Yapmayın hanımlar/beyler…

Bu ülke sizinle rezil ü rüsva oluyor.

Ve gazetecilik Ve köle tüccarı Ve Ayasofya…

Ve gazetecilik Ve köle tüccarı Ve Ayasofya…

 Zafer Arapkirli
12 Haziran 2020 Cumhuriyet

Bilen bilmeyen, başkasına “meslek kuralları ve ilkeleri” dersi vermeye kalkışınca iyi olmuyor. Ama en kötüsü ve zararlısı da demokrasiden ve fikir-ifade özgürlüğünden nasibini almamış insanların, kendisini subjektif bir “devlet” ve “devlet sırrı” kavramının arkasına konuşlandırarak hüküm vermeye çalışması.

İki tecrübeli ve yetkin meslektaşımız Müyesser Yıldız ve İsmail Dükel de kendilerinden önceki yiğit, pırıl pırıl ve onurlu gazeteciler gibi “susturulmak” amacıyla ve muktedire göre “çizgiyi aştıkları” gerekçesiyle evlerinden alınıp sorguya götürüldüler.

Her türlü hukuk kuralı ve adli ve medya etiği kuralları da çiğnenerek işleyen bir süreç devam ediyor. Bu yazı yazılırken, aradan 4 gün geçmesine karşın hâlâ sorguları bile başlamamıştı. Önden, “Aynı Ergenekon, Balyoz, OdaTV 1 kumpas süreçleri”ndeki gibi “Taraf-vari, Zaman-vari, Bugün-vari” pislik atma faaliyeti başlatılarak. Avukatların bile erişimi olmayan dosya içeriği yandaş besleme medyaya sızdırılarak.

Casuslukla suçlanan meslektaşlara yöneltilen iddia “Bir askeri görevli ile telefon görüşmesi yapmış ve bunları not almış olmaları.” Yanlış okumadınız, “Not almış” olmaları.

Önce şunu bir hatırlatalım…

Gazeteci herkesle her konuyu konuşur, görüşür. Asker, sivil, bürokrat, sıradan vatandaş, devlet büyüğü, politikacı vesaire. Bunları yazıp yazmaması da kendi kararı ve takdiridir.

İkincisi: Gazetecinin yazdığının “suç” sayılıp sayılmayacağına siyasetçiler ve onların beslemeleri değil, yasalar karar verir. Üstelik “devletin – siyasi iktidarın – yararı” ile “kamu yararı” denen şeylerin her zaman örtüşmeyebileceğine ilişkin ciltler dolusu içtihatlar, evrensel yargı arşivlerinde duruyorken…

Bunlar ortada iken, “Vay canına konuşmuş. Yazmamış ama konuşmuş ya.. Bana ne..” diye insan suçlanamaz.

Geçilmeyen köprünün, kullanılmayan havalimanının, trenin, yatılmayan hastanenin parasının ödetildiğini, yayımlanmamış kitap için gazeteci (Ahmet Şık) tutuklandığını, “sayelerinizde” duyduk da…

  • Yazılmamış bilginin ve haberin davası mı olur?

Hatta ve hatta bu saçma sava sahip çıkanlar arasında geçmişte mahut “MİT TIR’ları hadisesi”nde olayı herkesten önce manşetten “çakmış” bazı zevat bulunuyorsa, kendilerini iyice soytarı durumuna düşürmüş olurlar.

Yani, kendin yapınca “Kamu yararı – haber değeri” başkası yapınca “Vatana ihanet… Casusluk…” vesaire. Haydi canım sen de!

Saçmalamanın da bir sınırı bir adabı var.

Sevgili sütun arkadaşım ve meslektaşım Mehmet Ali Güller’in kullandığı harika tanımlama ile “Kumpas 2.0”nin ayak sesleri mi bunlar?

Köle tüccarı…

Yazılı olup olmaması önemli değildir. Evrensel bir hukuki ve vicdani kuraldır:

İnsanlık suçunun zamanaşımı olmaz. İnsan hakkına, onuruna ve temel evrensel değerlere yönelik işlenen suçların mağdurları, aradan değil birkaç yıl, birkaç asır geçse de gelir “torunları eliyle dahi” yakanıza yapışırlar.

İngiltere’nin Bristol kentinde, ABD’deki siyahilere yapılan zulmü protesto amacıyla gerçekleşen gösterilerde bir köle tüccarının heykelinin yıkılarak suya atılmasını kastediyorum. Bristol doğumlu Edward Colston’ın gemilerinin, 1672-1689 arasında Afrika’dan Amerika kıtasına 80 binden fazla erkek, kadın ve çocuk köle taşımasının “faturasının” neredeyse 5 yüzyıl sonra önüne “şak” diye konmasından söz ediyorum. Yani, yok öyle “Ben yaparım. Yanıma kâr kalır…” diye masadan kalkıp gitmek. O “hesap pusulası” bir gün torununun masasına ya da heykelinin önüne gelir dikilir. Ödetirler. Herkes bilsin yani.

Tarih böyle bir şey.

Ayasofya meselesi

Meselenin hem inanç, hem kültürel hem de diplomatik yani uluslararası ilişkiler cepheleri iç içe geçmiş hali nedeniyle kolay izah edilebilecek ve çözülebilecek bir durum olmadığını kabul etmek lazım. Ama çözümün bundan tam 86 sene önce yüce önder Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından zaten çözülmüş olduğunu hatırlamak gerek. 1453 senesinden itibaren fiilen ve statü olarak farklı şekillerde kullanılan bu kutsal mekânın, “Fetih”ten önce de asırlarca başka bir dinin “mabedi” olduğunu, yaklaşık 500 sene boyunca da Müslümanların ibadet ettiği bir yer olduğu gerçeğini çok iyi değerlendirerek “Evrensel bir kültür hazinesi” olarak yani “müze” olarak muhafazasına karar vererek. ATATÜRK, bence sayısız meselelerde olduğu gibi, en isabetli (ve hem de aklıselime hizmet eden dâhiyane) çözümü bulmuştur.

Dini açıdan tartışmasına girecek düzeyde teolojiden ve “dinler arası hukuk”tan anlamam. Ama şu doğruların ve gerçeklerin altını çizmeden bu olayı tartışmamalıyız : Ayasofya, orijinali bir Hıristiyan mabedi olarak inşa edildiği için bu saatten sonra içindeki Hz. İsa, Meryem ve birçok Hıristiyan değerlerini resmeden figürlerle, zaten Müslüman mabedi olarak kullanılması gariptir. (Ne yani, namaz kılmak için onları mı örteceksiniz?)

Geçmişte kullanılmış olması mazeret değildir. Ayrıca, İslam âlemi, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti, bu güzelim kentte bence Ayasofya’nın ihtişamını gölgede bırakacak nice mabetler inşa etmiştir ve bu mabetler zaten ibadet için “tıklım tıklım” dolmamaktadır.

Bir başka mesele de bütün dünyanın gözbebeği bir kültürel ve turistik mekânın, şimdi sırf ucuz siyasi malzeme edilmek maksadıyla “ibadet mekânına” dönüştürülmesine hem uluslararası kurumlardan hem de Hıristiyan Ortodoksların önemli ağırlıklarının bulunduğu ABD ve Rusya’dan göreceği tepkiyi hesaba katmak aklın yoludur.

“Kime ne kardeşim? Ben hükümran devletim. Büyük devletim. İstediğimi yaparım!..” demeye kalkana, “En iddialı askeri harekâtlarına ya da girişimlerine karşı” bir yerlerden gönderilen “Don’t be a fool” mektupları karşısında aldığınız ya da alamadığınız tavırları hatırlatırlar. Mahcup olursunuz.

Benden söylemesi.