Etiket arşivi: TURAN DURSUN

UĞUR MUMCU CİNAYETİNİN ÖNEMİNİ ANLAMAK İÇİN AŞAĞIDAKİ LİSTEYE BAKMALI

UĞUR MUMCU CİNAYETİNİN ÖNEMİNİ ANLAMAK İÇİN AŞAĞIDAKİ LİSTEYE BAKMALI

EMRE KONGAR
Emre Kongar – Resmi İnternet Sitesi

Sevgili Uğur Mumcu’nun öldürülmesi ne sıradan bir olaydı ne de münferit: Bu cinayet Türkiye’yi geri bıraktırarak sömürülmesini kolaylaştırmak isteyen emperyalistlerle kol kola girmiş olan dinci-faşistlerin derin devletle ittifak halinde planlı programlı uygulamalarının bir parçasıydı.

Ülkeyi bağımsızlık yolundan Demokratik Laik ve Sosyal Hukuk Devleti idealinden saptırmak isteyen Demokratları, Atatürkçüleri, Solcuları, Emekçileri ezerek sindirerek yok etmeye yönelik bir süreçti bu. Aydınları, yazarları, öğretim üyelerini, sendikacıları, gazetecileri, hukukçuları öldürerek sindirerek susturarak bugünleri hazırladılar. Aşağıdaki liste bugünlere hangi kanlı süreçten geçerek geldiğimizi anımsatacaktır.
* *
○ Erzurum Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Orhan Yavuz 15 haziran 1977.
○ Ankara Savcısı Doğan Öz 24 Mart 1978.
○ Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bedrettin Cömert 11 Temmuz 1978.
○ İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Ord. Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu 20 Ekim 1978.
○ Ankara’nın Bahçelievler mahallesinde Türkiye İşçi Partisi üyesi Latif Can, Efraim Ezgin, Hürcan Gürses, Osman Nuri Uzunlar, Serdar Alten, Faruk Ersan ve Salih Gevence isimli gençlerin öldürülmesi 8 Ekim 1978.
Maraş Katliamı 19 Aralık-26 Aralık 1978.
○ Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi 1 Şubat 1979.
○ TİP Adana İl Başkanı avukat Ceyhun Can 10 Eylül 1979.
○ Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul 28 Eylül 1979.
○ İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ümit Yaşar Doğanay 20 Kasım 1979.
○ İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil 7 Aralık 1979.
○ Yurdakul ailesinin avukatı Halil Güllüoğlu 3 Şubat 1980.
○ Televizyoncu gazeteci Ümit Kaftancıoğlu 11 Nisan 1980.
○ CHP Adana İl Başkanı avukat Ahmet Albay 3 Mayıs 1980.
Çorum katliamı 28 Mayıs-4 Temmuz 1980.
○ CHP Kayseri İl Başkanı avukat Mustafa Kulkuloğlu 7 Mayıs 1980.
○ DİSK Başkanı Kemal Türkler 22 Temmuz 1980.
○ Prof. Dr. Muammer Aksoy Ankara 31 Ocak 1990.
○ Çetin Emeç İstanbul 7 Mart 1990.
○ Turan Dursun İstanbul 4 Eylül 1990.
○ Doç. Dr. Bahriye Üçok Ankara 6 Ekim 1990.
○ Politikacı şair ve yazar Musa Anter 20 Eylül 1992.
○ Uğur Mumcu Ankara 24 Ocak 1993.
○ Gümüşhane Baro Başkanı Ali Günday 25 Temmuz 1995.
○ Maden İş Genel Başkanı Şemsi Denizer 6 Ağustos 1999.
○ Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı Ankara 21 Ekim 1999.
○ Dr. Necip Hablemitoğlu Ankara 18 Aralık 2002.
○ Danıştay saldırısında yaralanan yargıç Mustafa Yücel Özbilgin 17 Mayıs 2006.
○ Agos Gazetesi Genel Yayın Müdürü Hrant Dink 9 Ocak 2007.
○ Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi 28 Kasım 2015.
 * *
Kendilerine “Bugünlere nasıl geldik” diye soranlar yukardaki bu listeye baksınlar…
Ve bu olayların sorumlularının nerelerde olduklarını düşünsünler!

1961 Anayasasının, Petrol Yasasının, Atatürkçü Düşünce Derneğinin bedelini canıyla ödeyen savaşçı: Prof. Dr. Muammer Aksoy

1961 Anayasasının, Petrol Yasasının, Atatürkçü Düşünce Derneğinin bedelini canıyla ödeyen savaşçı:
Prof. Dr. Muammer Aksoy

Lütfü KIRAYOĞLU (Elk. Müh)

Ülkemizin NATO kıskacına sokulması, aynı zamanda Aydın kıyımının da sistemli hale gelme sürecidir. Sistemli aydın kıyımı muhalefeti susturmanın ötesinde kitlelere korku salma, sindirme ve demokrasinin rafa kaldırıldığı darbelere giden yolu hazırladı. 12 Eylül anıları belleklerde çok taze olduğu gibi, 1990’lı yıllarda yeniden başlayan aydın kıyımı, ülkeyi Amerikancı FETÖ’cü darbe girişimine sürükledi.
Bugün, 1990’larda yeniden yükselen aydın kıyımının ilk halkası olan Muammer Aksoy cinayetinin 30. yıldönümü. 31 Ocak 1990 günü evinin önünde öldürülen (AS: arkasından kurşunlanan) Prof. Dr. Muammer Aksoy’u bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz.
Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Eşref Bitlis. Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı ve diğer siyasi cinayetler, sonuçta tertipçiler için çok pahalıya mal olabilir. Kitlesel tepkiler çığ gibi büyür. Cinayetleri işletenlerin artık bu aydınlarımıza tahammülü kalmamış, tepkileri göze almışlardır. Onlar için artık gelecekteki “büyük” hedef önemlidir.

KATLEDİLMELERİ İÇİN ÇOK NEDENLERİ VARDI.

Katledilen aydınlarımızın “ortadan kaldırılması” için o kadar çok neden vardır ki, tetikçilerin ve arkasındaki güçlerin kimliği konusunda kafalar karışır. Tıpkı Uğur Mumcu cinayetinde olduğu gibi… Silah kaçakçısından, bölücüsüne, şeriat özlemcisinden, darbecisine, intihalciden, rüşvetçisine pek çok kesim şüphelidir. Bu arada esas failler yeni cinayetleri tezgâhlamaktadır.
Prof. Dr. Muammer Aksoy cinayeti de böyledir.

Muammer Aksoy 1917 yılında Antalya’nın İbradı ilçesinde doğdu. Babası Numan Aksoy uzun yıllar milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı. 1939 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Zürih Üniversitesinde doktora yaptı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde bir Süre çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesinde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1957 yılında DP iktidarının üniversiteler üzerindeki baskısını protesto etmek içim görevinden istifa ederek CHP üyesi oldu. 27 Mayıs 1961’den sonra yeniden üniversiteye dönerek Siyasal Bilgiler Fakültesinde göreve başladı ve Profesör unvanını aldı. 1961 yılında (AS: 1960 olacak) kurulan Anayasa Komisyonunda çalıştı ve Komisyon Sözcüsü olarak özgürlükçü bir anayasanın hazırlanmasının öncülerinden oldu. Muammer Aksoy’u katledenler ve katline sevinenler O’nun bu görevini hiç “unutamadı”.

AKSOY’UN ANAYASASI DEĞİŞTİRİLİRKEN KENDİSİ DE HAPSE ATILDI

Aksoy 1960’lı yılların ilk yarısında ülkemizin ulusal çıkarlarına aykırı Petrol Yasası ve petrol rafinerilerinin yabancı şirketler yararına çalışmasına dikkat çeken çalışmalar yaptı. Türk halkının dikkatini bu yöne çekti. Aynı dönemde baskı gören devrimci aydınların, öğretmenlerin davaları ile işçi davalarını gönüllü takip etti. 12 Mart 1971 darbesi sırasında (AS:  Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, 15-16 Haziran 1970 direnişinden sonra, ‘Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı’ demişti.) darbeciler 1961 Anayasasının “lüks” olduğunu ve Türk halkına “bol” geldiğini söyleyerek değiştirirken, Muammer Aksoy’u da pek çok devrimci aydın ile birlikte hapse attılar. 1961 Anayasasındaki pek çok özgürlükçü madde değiştirilirken devrimci gençler işkenceden geçirilip darağacına gönderildi. (AS: 1961 Anayasasının 35 maddesi değiştirildi) 12 Mart sonrası tırmandırılan şiddet ortamında, bir yandan kahvehane baskınları, gençler arasında silahlı çatışmalar tırmandırılırken, Alevi-Sünni çatışması ile Maraş, Sivas, Çorum gibi illerde katliamlar tertip edildi. Buna paralel olarak Doğan Öz, Bedri Karafakioğlu, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu, Abdi İpekçi gibi pek çok aydınımız da “faili meçhul” denilen cinayetlerde katledildi. Bu tertip ve cinayetlerle darbe için ortam “olgunlaştırıldı” ve 12 Eylül 1980 günü “bizim oğlanlar” faşist bir darbe ile ülkemiz demokratik gelişimine en büyük darbeyi indirdi. Yüzbinlerce tutuklu, binlerce dava dosyası, yaşı büyütülen gençlerin idamı (AS: Erdal Eren!), işkenceler hep “Atatürkçülük” perdesi ardına saklanarak yürütüldü.

“BEN ATATÜRKÇÜ DEĞİLİM”

12 Eylül döneminde ülkeye bütün kötülükler “Atatürkçülük” maskesi ile yapılırken Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı Nadir Nadi, olanlar karşısında “Ben Atatürkçü Değilim” adlı eserini yayınladı. Ancak Muammer Aksoy daha devrimci bir tutum ile tam da Atatürkçülük zamanı geldiğini tespit ederek 50 Cumhuriyet Aydını ile birlikte 19 Mayıs 1989’da Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurdu. ADD hızla gelişirken derneğin kuruluşunun üzerinden 8 ay geçmişti ki, 31 Ocak 1990 günü Muammer Aksoy Ankara’da evinin önünde katledildi.

ÜLKESİNE VE DEVRİMLERE BAĞLILIĞINI CANIYLA ÖDEDİ

Muammer Aksoy, özgürlükçü 1961 Anayasasına katkılarının, Petrol Yasası konusundaki ciddi uyarılarının, devrimci gençlerin, öğretmenlerin ve işçilerin davalarına gönüllü bakmasının, Atatürkçüleri derleyip toparlayan ADD’yi kurmasının bedelini kanı ve canı ile ödemişti. Aksoy ailesi devrimci bir kökten geliyordu. 1970’li yıllarda kardeşi Prof. Dr. Muzaffer Aksoy da ayakkabı işçilerinde kan kanserine yol açan Benzen (Benzol) zehirlenmesine karşı yaptığı çalışmalarla dikkat çekmiş ve hedef haline gelmişti. (AS: 1984’te ILO İşçi Sağlığı ödülü aldı.)
İsmet İnönü’nün bir yurt gezisinde Aksoy’ların doğup büyüdüğü Antalya’nın İbradı beldesine uğradığında “burada ne yetişir” sorusuna “adam yetişir” yanıtı aldığı yıllardır kulaktan kulağa dolaşır. (AS: Bu ilçede 18 Nisan 2005’te 2 Aydınlanma konferansı vermiştik : Ulusal Egemenliğin Anlamı, İlköğretim Okulu öğrencilerine ve  Lise öğrencilerine)

“DEVRİME KARŞI KOYAN MUHALEFETİN ÖZGÜRLÜKTEN VE YASADAN YARARLANMA HAKKI…”

  • Muammer Aksoy tam bir Atatürk devrimi hukukçusu ve
  • Atatürk devrimlerini özümsemiş bir cumhuriyet aydını idi.

Toplumun çıkarlarını her zaman bireyin çıkarlarının üzerinde gördü. Cumhuriyet Savcılığı yapmadı. Ancak Cumhuriyetin gerçek bir savunucusu oldu. Atatürk 9 Ekim 1925’te Cumhuriyet savcılarına şöyle sesleniyordu:

  • “… Devrimlerin gerçekleşmesi, kararları ve kanunlarıyla, ulusal irade ve ulusal egemenliğin bir görünümü; bütünü itibariyle de Türk Ulusunun bütün haklarıdır. Devrimlerin her biri ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir. Cumhuriyet savcılarımızın devrimin gerekleri etrafında, en kıskanç ve uzakları gören hassas nöbetçiler olmalarını asıl görevlerinden sayarım.”
  • Bütün düşüncelerin üzerinde olan kamu hukuku ve kamu yararının korunmasının, devlet ve hükümet gücünün mutlaka sağlanması ve korunmasıyla mümkün olabileceğini önemle hatırlatırım. Özgürlüğü ve yasaları bir alet gibi öne sürerek, ulusun en küçük bir yararını bile tehlikeye atmak hakkına hiç kimse sahip değildir. Devlet halinde yaşayan uygar uluslarda özgürlük ulusun emrindedir; yüksek yararlarının gerektirdiği şekilde genişletilir, sınırlanır ve belirlenir. Yakın tarihimizde ve eski zamanlarda dinlerin, zorba hükümdarların, rahipler ve çıkar sağlayanların elinde bir baskı aracı olması gibi çağımızda kesinlikle izin verilemez ve hoş görülemez.
  • Devrime karşı koyan muhalefetin özgürlükten ve yasadan yararlanmaya hakkı yoktur. Bireyin değil, bireylerin tamamını ifade eden toplumun ve devletin yararı her düşünceden önce gelmelidir. Sınırsız bireysel özgürlük ve kişisel çıkar peşinde olanlar, kendi emellerini, çıkarlarını ulusun yüksek çıkarları ve özgürlüğünden üstün tutanlardır. Sınırsız kişisel özgürlükler, kişisel çıkarlar, uygar ve düzenli toplumları, devletleri yıkarak anarşiyi ve çoğunlukla da zorbalığı yaratır. Anarşi ve zorbalık, doğrunun yanlışa, zayıfın güçlüye yenilmesi sonucunu doğurur.
  • “Uygar uluslarda, yasa ve özgürlük, yüksek çıkarların korunması için düzenlenir ve kabul edilir. Çağdaş devlet kurmaya ve bu kuruluştan yararlanmaya karar veren toplumlarda bu, kesin bir şart ve zorunluluktur. Birey yok, toplum vardır. Zorbalık ve monarşiyle yönetilen ülkelerde, yasa ve özgürlük bir kişinin veya sınıfın emellerini sağlamaya yarayan bir araç olur. Göçebe veya ilkel topluluklarda, toplumun değil kişinin çıkarları vardır.
  • Türkiye Cumhuriyetinde kimsesiz bir birey yoktur. Cumhuriyet, böyle bir kavramı asla kabul edemez. İnsan hakları yasalarımızın güvencesi altındadır.
  • Zayıf ama haklı olanların en güçlü durumda olmaları, adliyemizin en belirgin özelliği ve ülküsüdür.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün 95 yıl önce söylediği bu sözler, bugünden bakınca bazılarına fazlaca sert görünebilir. Bu sözlerin 1925 yılında meydana gelen Şeyh Sait ayaklanmasından hemen sonra söylendiği düşünülürse, konu daha iyi anlaşılacaktır. Öte yandan on yıllardır “özgürlükçü anayasa” ya da “bireysel özgürlükler” diye yırtınanların desteklediği bir cemaatin eline fırsat geçtiğinde Türk ulusunun bütününün özgürlüklerine son verecek bir darbe kalkışmasında bulunduklarını hep birlikte yakında yaşadık. Yine bireysel çıkar yerine kamusal çıkar için yaşam boyu mücadele eden Muammer Aksoy’un yaşama hakkının elinden nasıl alındığını da 30 yıl önce acı bir şekilde gördük.

Ülkemizin geleceğini bireysel çıkar peşinde koşanlar değil, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu gibi kamusal yarar uğruna canını verenler kuracaktır. (31 Ocak 2020)

Ayhan Şıhmantepe’den Güzide Filiz Tuzcu’ya yanıt..

Konuk yazar : Ayhan Şıhmantepe
Konu : Güzide Filiz Tuzcu’nun makalesine yanıt..

Karar site okuyucularımızın..

Dr. Ahmet SALTIK
10.04.2019

*****
Sayın Hocam,
Öncelikle size saygılarımı sunarım. Ben 59 yaşındayım. İstanbul’da emekli oldum ve bazı rastlantılar sonucu, birkaç yıldır Bolu’nun bir dağ ve orman köyünde yaşıyorum.
Sizi birkaç kez Ulusal Kanal’da (Ulusal Kanal “Ulusal Kanal” iken) ilgiyle izlemiştim. Umarım yanılmıyorum, çünkü o zaman adınızı bilmiyordum. Sonrasında sitenizi buldum ve sürekli izlemeye çalışıyorum.
Ulusal Kanal bir dönem benim için, doğruların ve gerçeklerin kaynaklarından biriydi. Kanalın çizgisinin neredeyse 180 derece değiştiğini düşündüğüm için, yaklaşık iki yıldır gittikçe daha az izledim ve artık hiç izlemiyorum; Aydınlık Gazetesine şöyle bir bakıyorum. Kaynak Yayınlarını ve Bilim ve Ütopya Dergisini şimdilik ayrı tutuyorum.  Bu dergiyi neredeyse ilk çıkmaya başladığı yıldan beri okuyorum.
Sitenizde Güzide Filiz Tuzcu Hanımın yazısını okuduktan sonra size yazma gereği duydum. Elbette herkes görüşlerini, deneyimlerini, kısaca birikimlerini özgürce başkalarına anlatabilmelidir. Bence gerekli koşul içeriğinin somut kanıtlara dayanması; denenebilir, sınanabilir, gözlemlenebilir olmasıdır. Soyut kavramlar olan din ve tanrı konusu işin içine girdiğinde, her şey karışır ve aklı karıştırır.
* Laikliğin, temel hak ve özgürlüklerin olmadığı bir ülkede yaşadığımız için istediklerimi tam olarak yazamıyorum.
Dinlerin insanlığa çok büyük zararları olmuş ve olmaktadır. Usu egemen kılarak, bilim ve teknolojide ileri gitmiş çoğu ülkede, din artık geride kalmış korkutucu bir masal, kötü bir gelenek… olarak neredeyse bütünüyle etkisiz bir konuma gelmiştir. Kiliseler müze, sergi salonu, kütüphane, konser salonuna vb. dönüştürülmektedir. Londra’da belediye otobüslerindeki “muhtemelen tanrı yok…” diyen ilanları bilirsiniz. Ülkemizde böyle bir durum olabilir mi?
Kuran (elbette Tevrat, İncil) önyargısız, her türlü koşullandırılmalardan olabildiğince uzak aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür olarak okunduğunda, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar  insan uydurması olduğu açıktır. Ben, bir tanesi beni yanıltabilir diye, en az on ayrı kişinin (kurumun) çevirisini aynı anda ve pek çok kez okudum.
Güzide Hanımın İslam ve Osmanlı konusundaki değerlendirmeleri gerçeği yansıtabilir ama Allah ve onun iletisi olduğu söylenen Kuran hakkındaki saptamalarına katılmak olası değil.
Bu ikisinin (Allah ve Kuran) mutlak gerçek olarak onaylanması ve sonrasında bir değerlendirme yapılması bence son derece yanıltıcı, yanlış ve zararlıdır. Herkesin ez az iki kez Kuran’ı okumasını isterdim; elbette İncil ve Tevrat‘ı da. İnancın sonrasında gelmesi gerekir. Adı üzerinde inanç; gerçekliği bilin(e)meden onaylanan demek. Bilgi ve inanç birbirinin karşıtıdır. Din ve tanrı konusundaki her şey soyut, yani görünemez, bilinemez, kanıtlanamaz, kısaca doğrulanamaz durumdadır. Benim gördüklerime, öğrendiklerime göre, bu konuda inancı olan insanların yok denecek kadar azı Kuran’ı okumuştur. Tüm bilinenler neredeyse yüz yıllardır kulaktan kulağa aktarılanlardır.
Ülkemizin bugün neden bu durumda olduğu sanırım çok açıktır.
Ülkemiz, yayılmacı ve sömürgeci dış güçler ve onların içerideki işbirlikçileri tarafından “din ve tanrı” kullanılarak yarı tutsak konuma getirilmiştir. 31 Mart bir umut oluşturmuştur.
– Umarım ayrımsama, aydınlanma sürer ve ülkemiz Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucu değerlerine döner
———–——————————————————————–
———–———————————————————
Bu benden:
Binlerce örnek sayabilirim; sanırım bir tanesi yeterli olabilir; Tarih 17 Ağustos 1999 büyük Marmara depremi.
Ölü sayısı tam olarak söylenmedi. 18.000 veya çok daha fazla. Ne kadar insan yaralı ve kayboldu tam olarak bilinmiyor. Ya kurtulup sakat kalanlar kaç kişi?
İnsanlar canlarını, mallarını, yakınlarını, bazıları her şeyini kaybetti. Kimisi yıkıntılar altında, dayanılmaz acılar çekerek öldüler.
İnsanları uyumak zorunda olan canlılar olarak yaratan kim? Sen.
En derin uykularındayken, en acımasız bir biçimde öldüren kim? Yine sen.
Bir tanrıya yakışır mı yaptığın?
Bunu gerçekten sen mi yaptın?  Yoksa sen gerçekte yok musun?
Eğer böyle bir tanrı varsa, ben ona karşı çıkarım.
———–———————————————————————
———–————————————————–
Ömer Hayyam’dan:
Seni aramaktan dünyanın başı dertte;
Zengine de göründüğün yok, fakire de;
Sen konuşursun da biz sağır mıyız yoksa,
Hep kör müyüz, sen varsın da görünürde.
Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
Senden, benden başka düşünen yok, arama!
Vazgeç ötelerden, yorma kendini;
O var sandığın şey yok mu; o yok, arama!
Aşık Veysel’den
Kimden korktun da gizlendin,
Çok arandın, çok izlendin,
Göster yüzün çok nazlandın,
Yüzün mahrem ferde senin.
————————————————-————————————–
Bunlar elbette bir tanrının olamayacağının kesin kanıtı değil, peki, ya Güzide Hanımın Allah’ı ve Kuran’ı mutlak doğru olarak onaylaması ve anlatması?
Mustafa Kemal Atatürk, Turan Dursun, Prof. Dr. İlhan Arsel, Arif Tekin, Muazzez İlmiye Çığ, Ömer Hayyam ve Jean Meslier’in selamı, aydınlığı umarım bundan sonra sürekli üzerimize olur.
Saygılarımla. 09.04.2019

Kışlalı: Türkiye’ye adanmış bir ömür…

Kışlalı: Türkiye’ye adanmış bir ömür…

Mustafa Balbay

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

21 Ekim 1999 Perşembe sabahı, 9.45 sıralarıydı. Gazetedeki günlük haber toplantımız bitmiş, Cüneyt Arcayürek’le kahve içimi gündem sohbetine tutuşmak üzereydik. 
Ahmet Taner Kışlalı’nın komşularından acı bir telefon geldi: 
“Kışlalı’nın aracına bomba koymuşlar… Az önce patladı… Hastaneye götürdüler…” 
Arcayürek’le fırlayıp çıktık. Hastaneye kaldırılmış olması, içimizde bir umut ışığı yaktı; acaba yaralı kurtulmuş olabilir mi? 
Soluğu Bayındır Hastanesi’nde aldık. Kapının önündeki görevlilerden umutlu bir haber beklerken, iki kişi sarıp sarmalanmış bir şeyle içeri girdi. Kışlalı’nın kopan kolu araçta kalmıştı! Birden bir yere çarpmışım gibi iki elimi başıma götürdüm… Çok geçmedi görevliler, başsağlığı dilediler. 1990’lı yılların başında art arda yitirdiğimiz Prof. Muammer AksoyÇetin Emeç, Turan Dursun, Doç. BahriyeÜçok, Uğur Mumcu’nun ardından Kemalizm deyince ilk akla gelen isimlerden Prof. Kışlalı da alçakça bir saldırı ile aramızdan koparılmıştı.
***
İlk şokun ardından aklımıza 29 günlük kızı Nilhan Nur, eşi Nilüfer Hanım geldi. Hastanenin üst katlarında bir odada doktor gözetiminde tutuluyordu. Bir yakını, “Bebeğini düşün” diyebildi. Yaşama sırası Nilhan Nur’daydı… 
Katledilişinden 15 gün kadar önce Batıkent ADD’den Mehmet Ali Gürbüz aramıştı: 
“Sen ve Kışlalı Hoca’yla bu akşam oturmak istiyoruz… Önemli bir konuyu paylaşacağız.” 
Kışlalı’yı aradım. İşi olduğunu ya da başka bir yoğunluğunu söyleyebilirdi. Bütün içtenliğiyle, sıcak bir ses tonuyla, gülümser bir ifadeyle şöyle dedi: “Bu akşam bebeğimi seveceğim…” 
Kışlalı bütün özelliklerinden öte, insandı. İnsan kimliğini düşüncelerine 180 derece zıt kişilerden de esirgemezdi. Düşüncelerinde militan, davranışlarında centilmendi. 
Centilmen bir devrimciydi.
***
Kışlalı’nın kıyımı 1990’lı yıllar karanlığının en acı olaylarından biridir. Önceki katliamlarla birlikte O’nun da öldürülmesiyle fikirsel çölleşme daha da büyüdü. 
Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucusu ve Genel Başkanı Prof. Muammer Aksoy… 
Kalpaksız kuvvacı Uğur Mumcu… 
Kemalizmin kale burcu Prof. Kışlalı… 
Atatürkçü olmanın hedef olmakla eşanlamlı olduğu bir dönem… 
Devamında AKP iktidarı geldi. 
Bugün Kışlalı’yı aramızdan koparılışının 19. yılında anacağız. Kendisini Türkiye’nin aydınlık geleceğine, Atatürkçülüğe adamış Kışlalı’yı unutmamak, unutturmamak hepimizin ortak sorumluluğudur. 
Atatürk’e, katledilen aydınlarımıza olan borcumuzu ancak onların düşüncesini bu ülkenin yönetimine taşıyarak ödeyebiliriz. Son noktayı Kışlalı’nın eskimeyen cümleleriyle koyalım: 

  • “Laikliği kabul etmemiş olan İslam ülkelerinin, bilimin ve teknolojinin gelişimine katkısı sıfır düzeydedir. Bütün Arap ülkelerinin bu alana katkısı İsrail’in %4’ü kadardır. Bir zamanlar tersiydi. Batı, Türkiye’yi ne tümüyle içine almak ister, ne tümden dışlamak… İçine alırsa ‘eşit’ hale gelir, dışına alırsa ‘kullanamaz’ olabilir. 
  • Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür.”
    ===================================
    Dostlar,

    Yüreğimiz yangın yeri..
    O tarihte biz ADD Edirne Şubesi Başkanı ve Genel Merkez Onur Kurulu üyesi idik.
    Merhum Kışlalı ile yoğun işbirliğimiz vardı. Edirne’ye davet etmiştik ve nefis bir konferans vermişti 75 dakika boyunca. Ardından, bitmeyen sorulara yanıt vererek.. Yumuşak, sevecen, bilgiye ve insan sevgisine dayalı bir içerik, ses tonu ve beden diliyle..

ADD Genel Başkan Yardımcısı idi kendisi ve İzmir’de Uluslararası Atatürk Kurultayı (Simpozyumu) düzenlemişti. Edirne’den bir minibüs dolusu genci oraya götürmüştük. Bize İngilizce – Türkçe çevirilere 2 yönlü dikkat etme görevi vermişti; alanın özel terimleri – kavramları vardı ve çevirmenler genç, bir ölçüde alana yabancı olabilirlerdi.. (Nitekim “AYDINLANMA” ‘lightening’ diye çevrilince yabancıların suratı ekşimiş ve uygun biçimde “Enlightenment” diye düzeltmiştik.. Kişinin yabanı dil bilgisi anadilindeki bilgi birikimini aşamıyor..)

Kışlalı’nın 19 yıl önce bu gün, 21 Ekim 1999 sabahı alçakça öldürülmesinin ardından biz de 1 yıl süre ile yakın polis korumasına alınmıştık. Edirne Valisi Koru Engin beyefendi bizi makamına davet ederek, İl Jandarma Alay Komutanı Albay ve İl Emniyet Müdürünün varlığında uyararak yakın tehdit ve tehlikeyi açıklamıştı.. (Sayın Vali Engin, ADD Edirne şubesinin yeni yerine taşınmasında davul – zurnalı şenliğimize katılmış ve oyun oynamıştı!)

ADD çalışmalarımızı hiç kesmemiş, Türkiye’nin her yerinde konferanslarımıza devam etmiştik yakın polis koruması altında.. İzleyen yıl Şube Başkanlığını bırakıp Genel Merkez yöneticisi olduğumuzda ülkemiz ve yurt dışında Aydınlanma çabalarımızı daha da artırarak sürdürmüştük. O’nun yerini doldurmak haddimiz değildi ama en azından vargücümüz ve içtenliğimizle çaba gösteriyorduk.. Ülke içinde – dışında, imamhatipler dahil okullarda, salonlarda, meydanlarda, askeri birliklerde, emniyette, jandarmada, radyoda, TV’lerde, üniversitelerde 1996’dan bu yana 1510’u aşan görsel (yansılarla) konferanslar verdik..

Merhum Kışlalı’nın ruhu şad olsun..

O bize aşağıdaki altın öğüdü bıraktı..

  • Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür!”

Bu yalın bilimsel saptama günümüzde, dün olduğundan çok daha geçerli..
Kadim – Aydınlık Anadolu halkı “hancı” dır..
Kervana aykırı olanlar dökülecek / ayıklanacak ve aydınlık tarihe – geleceğe diyalektik yolculuk asla engellenemeden sürdürülecektir.

Türkiye’nin ve insanlığın geleceği kesin olarak bilimsel akılcılıkla kurulacaktır ki bu olguya Mustafa Kemal ATATÜRK neredeyse 100 yıl önce işaret etmişti :

  • Yaşamda en gerçek yol gösterici bilim ve fendir..
  • Bilim ve fen dışında yol gösterici aramak aymazlıktır, sapkınlıktır..
  • Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir..

Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır; hiç kimse bu gerçeği aklından çıkarmamalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 21 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kurban’ın İşlevini sorgulayalım : “Boşuna kurban kesip durmayın!”

01.09.2017 için güncellenmiştir..

Kurban’ın İşlevini sorgulayalım mı ??

“Boşuna kurban kesip durmayın!”

Evet dostlar..

Teşekkürler aydın din bilgini Sayın İhsan ELİAÇIK… Size aynen katılıyoruz.. Aynen, yazdıklarınıza (makale aşağıda) uygun davranıyoruz.. Yazsak ayıp olur, yazmasak olmaz??..

ADD’ye burs bağışı yapıyoruz..
TSK’ya “kurban bağışı” yapıyoruz ama “kurban kesmek için” değil!
– Üniversitemizin – derneklerin giysi ve eşya bankalarına gereksinim dışı fazlalıklarımızı aktarıyoruz.. Bunları birer “kurban” olarak görüyoruz.
Kurban sözcüğünün asla dar anlamda “hayvan kesmek (boğazlamak” OLMADIĞINI çook iyi biliyoruz.

Diliyoruz toplumsal – siyasal örgütlenmemiz bunlara gereksinimi en aza indirsin.
Hakça bir üretim – paylaşım düzeninde yoksul  – yoksun kalmasın ya da en aza indirilsin..
O aşamaya dek SOSYAL DEVLET, YOKSULLUK SİGORTASI‘nı kurumlaştırsın ve insanların onuru incinmeden gereksinimleri toplumsal dayanışmanın doğrudan aracı olan adil vergiler üzerinden karşılansın. Türkiye’de olmayan 9. sigorta kolu AİLE SİGORTASI” artık kurulsun.. AKP 15 yıldır bunu kasten yapmayıp insanların yoksulluk, yoksunluk ve çaresizliklerini acımasızca OY’a dönüştürme politikaları izledi.

Örn. TOKİ son 10-12 yılda 1 milyona varan konut fazlası yarattı, lüks konutlar yaptı
ama ülkemizin üniversite öğrenci yurdu gereksinimini bilerek ve isteyerek çözmedi. Öğrenciler ve aileleri yandaş tarikat ve cemaatlerin kucağına, beyni yıkanıp mürit yapılmak üzere terk edildi. Tüm bunları yapacaksınız, bir yandan da sözümona “kurban” ibadeti yapacak, birkaç günde 3 milyon dolayında masum hayvanı boğazlayacaksınız.. 10 milyar TL’ye varan yapay ve verimli olmayan bir ekonomik hareketlilik yaratarak savunacaksınız!. Bunca ikiyüzlülük hangi dinde olabilir ki?? Ya da dini böyle yorumlayanlara ne demeli?

  • Çok merak ediyoruz : Türkiye’de derin dondurucu satışları kurban bayramı öncesinde neden artıyor??!

Yurttaşımız “ALLAH DEVLETE – MİLLETE ZEVAL VERMESİN” demeyi sürdürsün.
Şu ya da bu kişi, vakıf – derneğe, partiye değil; DEVLETE “dua” (teşekkür!) etsin..
O tarikatın – bu cemaatın mensubu – müriti olmasın, meczuplaşmasın..
Cumhuriyetin başı dik onurlu yurttaşı olsun! Bu da HALKÇI EKONOMİ ile olur..
KüreselleşTİRmeci = Yeni emperyalistlerin vahşi kapitalist piyasacılığının girdaplarında Türkiye Cumhuriyetini ve yurttaşını öğüterek değil!
*****
Ülkemiz çoooook borçlu.. Hayvan varlığımız çok yetersiz.. (40 yıl önce kişi başına 2, şimdilerde yarım tane!) İthal kurbanlık olur mu?? Borçlu insan kurbanlık hayvan verebilir mi (“kesebilir mi?” demiyoruz! ) Tanrı’ya? Yanıt “hayır” ise borçlu ülke kurbanlık ithal edebilir mi? Elbette hayır!

“Kurban” asla salt kesimlik hayvan anlamına gelmiyor..
Prof. Yaşar Nuri hocadan da öğreniyoruz; Peygamber tek bir kez hayvan kesmiş,
o da konuklarına ikram etmek için.. Artık bu halkı aldatmaktan utanmak gerekir..
En ağır ahlaksal sorumluluk da Diyanet İşleri Başkanlığına ve siyasilere düşer.

  • 1-2 günde 3 milyona yakın hayvanı boğazlamak kanlı bir zulümdür, israftır,
    çevreye ağır kirliliktir, doğa katliamıdır, hayvan haklarına en ağır saldırıdır..
    Kitle psikolojisinde vahşeti, saldırganlığı… canlı – diri tutup sürdürmektir.
  • Oysa bu ilkel şiddet dürtüleri toplumsal bellekte zamanla sönümlendirilmelidir.
  • IŞİD, RTE’nin – Davutoğlu‘nun saçma sapan sözlerinde olduğu gibi din eğitimi olmayışının değil, tam da tersine din adına bu vahşet öğretilerinin yansımasıdır; CİHAT’tır!

İnsanların artık 21. yy’da, Peygamberden 1400 yıl sonra aklını başına alması gerek..
Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bugünler içindir..
Milyarlarca TL Devlet bütçesini yiyip oturmak için değildir.
Topluma bir aydınlık yol göstermek içindir; dinin bilimsel – akılcı yorumu içindir.
İlahiyat Fakülteleri neden susar? İşlevleri nedir?
Toplumu hurafelelere boğup rantını devşirmek için mi??

“Diyanet hurafe üretiyor.. ” diye yazan Prof. İlhan Arsel‘e ülkeyi dar ettiniz;
adamcağız gurbetlerde (ABD’de) sıla özlemiyle yaşadı uzun yıllar ve orada öldü.

Turan Dursun‘u hem hiç hazmedemediniz hem de garibandı, Vehbi Koç’un damadı değildi, hukuk profesörü de değildi merhum İlhan Arsel gibi; “karanlıkta bırakılan” bir cinayetle en üretken döneminde susturdunuz. Ama yazdıkları artık kalıcıdır.. Milyonlara erişmiş ve uyandırmıştır. O, “Din Bu mu?” diye soruyordu.
Yanıt veremediniz, kurşunlattınız.
Siz gerçekten dindar mısınız, her türlü araçla dini siyasetin – ekonominin – uçkurun…. emrine veren bir mafyatik güruh musunuz?? Kimsiniz siz?

Marks asla ‘din afyondur’ demdi; ”kapitalizm dini bir afyon gibi kullanıyor” dedi. Sizin yaptığınız tan da bu değil mi??

“ILIMLI İSLAM” da ne ola ki? İslam dinini, ihtirasları aklını fersah fersah aşan
bir emekli ilkokul mezunu vaiz üzerinden emperyalizmin hizmetine sokmadınız mı?

Bayramda olsun dürüst olun; açık olun, insan olun!

Sevgi ve saygıyla. 25.09.2015, Manavgat

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net, profsaltik@gmail.com

*****
Geçen yılki yazımızı aynen yineliyoruz…

Bu yıl da “Kurban Bayramı” öncesi “derin dondurucu” reklamları ve satışı çoook artmuş..
Neden acaba??

Bu yıl Datça Billurkent’te bir ilke tanık olduk!

– ……. şu şu şu kişiler 1, şunlar şunlar… 2’şer kurban kesmişlerdir.. Hayırlı olsun..

Duyurusu yapıldı sitenin sesbüyütürlerinden (hoparlör)!
Bizler AKIL’dan kopan ve sapan, gösterişe – ticaret alet edilen İslam dini gerçeğine dönsün diye yırtınırken geldiğimiz yere bakın! “Kurban kesenler” tatil sitesinde adlarıyla ve kesitkleri kurban sayısıyla reklam ediliyor.. Oysa ibadet gizli değil midir? Bu davranış şirk değildir de nedir??

Sevgi ve saygı ile. 11 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net, profsaltik@gmail.com
==========================================

İhsan Eliaçık: “Boşuna kurban kesip durmayın”

Ihsan_ELIACIK

(DHA) İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, kurban bayramı ile ilgili çok konuşulacak bir yazı kaleme aldı. (http://www.msn.com/tr-tr/haber/turkiye/)

 

– Kurbanın yanlış anlaşıldığını savunan ve
hayvanların boşa kesildiğini

belirten Eliaçık, bunun İslam öncesi bir kültürün devamı olduğunu,
Sümerler’de gereksinim fazlası tapınağa getirilen malların üzerinin “Tanrı malı” diye damgalanarak gereksinim sahiplerine bırakıldığını anlattı.

Bu kültürün İslamiyette de sürdüğünü belirten Eliaçık, Adilmedya.com sitesindeki yazısında ”Mekke’de çıkan Peygamber Hz. Muhammed de, insanlara aynı şeyi anlattı.
Dedi ki; burası Allah’ın evidir, gereksiniminden çok olanı herkes buraya getirsin.
Getirdiler ve oraya bıraktılar. Üzerinde, Allah’ın ismi anılmak, üzerine Tanrı malı damgası vurulması kültürünün devamıdır.” dedi ve şöyle devam etti:

”Üzerine Allah’ın adı anmayı, bıçağı eline alıp, Bismillahirrahmanirrahim diyerek,
böyle fışkırtarak hayvanın kanını dökmeye çevirdiler. Üzerinde Allah’ın adı anılmak
bu değildir! Üzerinde Allah’ın adı anılmak demek; ben bu keçiyi, koyunu, deveyi, kamuya, yoksula, gitsin diye adıyorum demektir. Üzerinde yazıyor işte Tanrı malı, eskiden böyleydi, Kuran’dan sonra buna, üzerine Allah’ın adını anmak dendi. Bu sözler, bu hayvan kamu malıdır, yoksulun malıdır, kimse almasın.. demektir. İşte bunlara [hedy] denilir.”

KESMEKLE ALAKASI YOKTUR!

”İlk bakışta bunların, kesmekle alakası yoktur.” diyen Eliaçık şunları yazdı:

”Fakat daha sonra, uzak diyarlardan gelenler (hacılar) olduğu için, o hayvanlardan kesip, o insanların karınlarını doyurmak için de kullanılmıştır. Zamanla, önceki asıl görevi unutulup, kesme ön plana çıkarılarak, getirilip kesiliyor, bırakılıp gidiliyor şekline dönüştü. Kuran geldiğinde Araplar bunu zaten yapıyorlardı, Kabe‘nin etrafı, kesilmiş kurbanlarla doluyordu. Kuran geldi ve bu insanlara dedi ki :

Bu kestiğiniz hayvanların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz, ulaşacak olan sizin takvanızdır.
Bu şu demektir: Bunları kesiyorsunuz da, bunlar bana ulaşmıyor, dolayısı ile,
kesip durmanıza gerek yok;

– siz asıl, kendi aranızdaki davranışlarınıza bakın,
– birbirinize iyilik etmeyi öğrenin,
– adaletle davranın,
– işçinizi ezmeyin,
– kimseyi sömürmeyin,
– kul hakkı yemeyin..

Ben bunlara bakarım, kestiğinize ve kana değil! Bunu açıkça söylüyor. Fakat bunu da şöyle anladılar: Tamam, Allah ete ve kana bakmaz, takvaya bakar, yani bıçağı eline alır, hayvanı keserkenki duygularına bakar, bunu Allah için kesiyorum derken ki duygularına bakar, takva budur, diyorlar. Böyle yorumladılar.”

BOŞA KESİP DURMAYIN

”Ben bu yoruma da katılmıyorum, yanlış bir yorumdur.

Kuran diyor ki; “Onların etleri kanları Allah’a ulaşmaz!”

Yani, boşuna kesip durmayın! Allah diyor ki, onlar bana ulaşmaz, Ben sizden iyilik, doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, merhamet, sevgi, bunları bekliyorum; karz-ı hasen, salat, zekat, ihtiyaç fazlasını verme, isar, birbirinize kendinizi feda etme, yoksulları gözetme, zayıfın elinden tutma, düşmüşü kaldırma, bunları bekliyorum, takva budur.
Her yeri kan gölüne çevirdiğin zaman, Allah bundan mutlu oluyor değildir.
İşin aslı buydu, sonra döndü dolaştı ve başka bir şeye dönüştü.”

BEN 20 YILDIR KESMİYORUM

”Bakın, açık açık söylüyorum. Ben kendimi söyleyeyim, yirmi yıldır bayramda hayvan kesmiyorum. Ama; gurban, yakınlaşma, garip gureba ile yoksulla yakınlaşma bayramını çok seviyorum. Hayvan kesmiyorum ama bayram kutluyorum. Bayram çok güzeldir.”

Not : Bu yazının tümünü pdf olarak indirmek için lütfen tıklayınız..

Kurban’in_islevini_sorgulayalim_mi_bosuna_kurban_kesip_durmayin