Kazanımlar, kayıplar…

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Son Yazısı / 
Tüm Yazıları 
Cumhuriyeet, 13 Ekim 2021

 

Millet için tünelin ucu, muktedirler için çıkış kapısının dışı görünmeye başladığından beri, 20 yıllık destekçileri, yancıları, yardakçıları, şakşakçıları, beslemeleri aldı bir telaş.

Bir yandan, muhalefet partilerinin geçmişten çok farklı bir tavırla, çözülemeyen sorunlar üzerine peş peşe yaptıkları “çözüm formülü açıklamaları”, bir yandan giderek hıncahınç dolu meydanlara hitaben konuşmalar yapan muhalif liderlerin görüntüleri, bir yandan da kamuoyu yoklamalarında hızla tersine dönen rüzgârın grafik anlatımları, “muktedir için gidiş marşının” notaları anlamına geliyor.

İşte tam da bu yüzden, sadece “mührün sahipleri” ve onların “mühürdarları” değil, sistemden yararlanan, nemalanan, muktedir sayesinde rahata eren, istediklerini yaptıran ve çoğunluğun ıstırabı pahasına refah ve güven içinde yaşayanları, büyük bir telaş almış görünüyor.

Geçmiş iktidar değişikliklerinde, genelde böyle durumlarda, sadece sessiz ama belirgin bir panik içinde “Gemiden nasıl atlarım?” ya da “En yakın filika nerede?” derdine düşen muktedir yancıları, bu kez ilginç bir şey daha yapmaya başladılar. O da “Kazanımlarımız ne olacak? Bizden sonra gelenler, ya onları elimizden almaya kalkışırlarsa?” söylemini dillendiriyorlar.

Neden? Çünkü, geçmiş iktidarlarda sadece bir tür basit anlamda “kadro” değişiminden söz edilirken, bu kez bir “ihtilal”in kazanımlarıdır kastettikleri. Daha 2002 yılının 3 Kasımı’nda seçimi kazandıkları an başlayan ve aradan geçen 19 yıllık sürede her gün kendisine bir başka mevzi ve kazanım elde eden ihtilalci bir rejimden söz ediyoruz çünkü.

O yüzden, geçen günlerde besleme medyada bazı kalemlerin giriştikleri “Evdeki bulgur, kurtlu bulgur, pirinç” muhabbetini ilgiyle izlemekteyiz. Tabii ki bunların “kazanımdan” kastettikleri şey, başlıca iki konu başlığı altında incelenebilir.

Birincisi, “gerici ve anti-laik düzenlemeler”. Yani, dinin ve hurafelerin, çağdaş uygarlık ve bilimsel düşünceden uzaklaşarak, ülkeyi neredeyse çağlar boyu gerilere taşımış olmaları. Hayatın her alanında sarıklı, cüppeli, takkeli birilerinin katıldıkları törenler, vaazlar ve fetvalarla düzenlenmeye çalışılan günlük yaşam. Bir yandan eğitim sistemini neredeyse anaokulu düzeyinden üniversite düzeyine kadar, fiilen ve zihniyet olarak “imam hatipleştirmeye” tabi tutmaları, bir yandan “Velev ki siyasi simge” diye itiraf ettikleri bir şekilde, başörtüsünü “kişisel bir tercih olmaktan çıkarıp sosyal ve siyasal bir bayrak olarak” ülkenin tüm burçlarına dikme uygulaması ile, bu dediğim “geriye doğru değişimin doruklarına” çıktılar.

İkincisi de geldiklerinde zaten var olan bütün rant kapılarına konup, çöküp, yenilerini yaratıp, bunların üzerinden (iç ve dış) yandaşlarına döşedikleri hortumlarla devasa yeni rant havuzları yaratmak da en önemli kazanımlarından biriydi. Yabancı sermayeyi, yatırım amaçlı değil ülke para piyasalarının yağmalanması amacı ile bütün kaynaklarımızın üzerine atmaca gibi davet etmek, ortaklaşa yürütülen bir soygun düzeni ile “iliğimizin kemiğimizin sömürülmesine” aracılık etmek de başlıca “kazanım”dı onlar için.

İyi de…

Kazananların yanı sıra bir de kaybeden olmalı, bu “gerici ihtilal” sürecinde, değil mi?

Kaybeden taraftaki muazzam insan kitlesi açısından bakınca da o kesimin de “Ya bizim kayıplarımız?” deme hakkı doğmuyor mu?

Cumhuriyet tarihi boyunca, (yani 2002’yi dönüm noktası alınca 79 yılda) elde edilmiş görece demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olmaktan kaynaklanan kazanımların elimizden uçup gitmesine ne diyeceğiz?

Kurucu önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşlarının, ömürlerini hasrettikleri devrimlerle elde ettiklerimizin hesabını kimden soracağız? Şapka devriminden Harf devrimine, medeni hukuktan laikliğin en temel kazanımlarına “en hakiki mürşit” ilimin rehberliğinden dış politikadaki yurtta sulh cihanda sulh ilkesi ile görece “kazasız belasız” yaşanan bir hayatın “berhava” edilmiş olmasını nasıl telafi edeceğiz?

20 yıl öncesi ile kıyaslanamayacak düzeyde yoksullaşmanın, paramızın pul olmasının (dün öğleden sonra 9 TL’yi geçmiş ABD Doları kurunun) enerjiden başlayarak her türlü temel sektörde dışa bağımlılığının bilmem kaç kat artmış olmasının faturasını kim ödeyecek?

Sen başörtüsü, imam hatipler, gerici düzinelerle rektör ve dekana emanet edilmiş pırıl pırıl eğitim kurumlarının, Orduya, polise FETÖ’cü hainler başta olmak üzere bin türlü cemaat, tarikat zehrinin bulaştırılmış olmasının getirdiği avantajları yitirmenin hesabını yaparken, öteki tarafta, üstelik de (yukarıda saydıklarımın) bir tanesi bile kişisel kayıplar sayılmayacağı gerçeği ortada iken, bu muazzam “kayıplar yığını” ne olacak?

O yüzden…

Ülkeyi değil kendi “kazanımlarınızı” düşünerek ele geçirdiğiniz “mührü” usulca masanın üzerine bırakıp gideceğiniz o günü, yani seçim gününün gecesini büyük bir iştahla bekliyoruz. “İştah” derken yanlış anlaşılmasın. Obur ve bir türlü doymak bilmeyen muktedirlerden farklı bir iştah bu. Bugünün “kaybedenleri” olarak, bir şeyleri “yemek” değil, demokratik kazanımlarımızı geri almak gibi bir kaygıdan söz ediyoruz.

Kayıp – kazanç derken, hesap tam da budur.

İyimser-kötümser

İyimser-kötümser

Hüsnü MAHALLİ
KORKUSUZ, 8 Mayıs 2019 

YSK’nın kararını sorgulamanın hiçbir anlamı yok çünkü karar kesindir.
16 Nisan 2017’de 2.5 milyon mühürsüz oyun kabul edilmesiyle YSK’ya ‘çete’ diyen ve hesap sormak için hiçbir şey yapmayan ve yapamayan CHP şimdi o stratejik hatasının bedelini ödüyor.
Öyle bir YSK’dan başka türlü karar bekleyenler abesle iştigal etmiş oldular ve olurlar.
23 Haziran’da ya Kılıçdaroğlu’nun dün de ‘çete’ dediği YSK seçimleri yeniden iptal eder ya da AKP aklınıza gelmeyecek yol ve yöntemlere baş vurarak İmamoğlu’nun zaferini engellemeye çalışacak.
Örneğin herhangi bir bahaneyle son anda seçimleri ertelemek ya da toptan iptal etmek.
Bahane bulmak da çok kolay: Kıbrıs, Suriye, terör…
‘Bu kadarı da olmaz’ diyebilirsiniz ama unutmayın bu sistemde her şey olur.
Bu ‘Kara bulut Hüsnü’nün karamsar yaklaşımı. Peki kavgacı Hüsnü ne der?
O da ‘Birileri her şey yapabilir ama geç de olsa her zaman doğrular kazanır’ der.
Sürekli yanlış yapanlar, insanların gönlünü kıranlar ve sonuçta sürekli beddua edilenler er ya da geç hesap verir ve bedelini öder.
İyi niyetle yola çıkanlar ise her zaman insanlar gönlünde taht kurar. İmamoğlu gibi.
Özellikle gençler ve kadınlar İmamoğlu’nu seviyorsa, ki seviyor, bu iş bitmiştir.
31 Mart seçimleri sonrasında da yazmıştım:
İmamoğlu bundan böyle yalnız İstanbul ya da Türkiye’nin değil dünyanın gündeminde.
Olağanüstü bir hata yapmazsa 23 Haziran sonrasında sonuç ne olursa olsun İmamoğlu siyasetin en önemli figürüdür.
Daha açık bir ifadeyle İmamoğlu ne zaman yapılırsa yapılsın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın karşısına çıkacak ve olağanüstü bir gelişme yaşanmazsa kesin kazanacaktır. Nabzını iyi tuttuğum sokaktaki hava bunu kanıtlıyor.
Bölgesel ve uluslararası veriler de bu yönde.
Yine olağanüstü bir olay yaşanmazsa İmamoğlu 23 Haziran seçimlerinde en az %52 oy alacaktır.
Geçmiş seçimlerde AKP’ye oy vermiş çok sayıda İstanbullu bu kez Ekrem İmamoğlu’na oy verecektir.
TKP, Saadet, BTP, DP, DSP ve Vatan Partisi ya da bağımsız adaylara oy veren yaklaşık 215 bin İstanbullu İmamoğlu’nu destekleyecek ya da desteklemek zorundadır.

  • Çünkü bu seçim İstanbul’un değil Türkiye’nin kader seçimidir.

Türkiye’de demokrasi, özgürlük ve vicdan kazanırsa ‘Yurtta Sulh Cihan’da Sulh’ olacaktır.
Bu coğrafyada her şeyi yakından izleyen ve bilen biri olarak ben çok ciddiyim.
Dünyanın ama öncesinde coğrafyamızın gözü, kulağı, hesabı ve kitabı İstanbul’da.
Atatürk Cumhuriyeti’nin tarihi yeniden yazılacaksa bu tarih 23 Haziran’dır.
Bu tarihe tanık olmak yetmez bu tarihe katkı vermek önemlidir.
Önceki gece birçok sanatçının tavrını çok önemsiyorum.
Sanatçısı ses çıkaran toplumlar direnme gücü kazanır.
Sanatçılar, aydınlar, akademisyenler ve Fatih’in İstanbul’unu yeniden fethetmek isteyen herkes sesini çıkarmalıdır. Bu kenti seven herkes İstanbul’a olan aşkını kanıtlamalıdır.
Bedavadan aşk olmaz. Unutmayın emek en yüce değerdir ve uğruna emek harcanan duygular yücedir. Barolar, hukukçular, hukuk fakültelerinin hocaları siz uyumaya devam edin.
Tarih sizi de yazacaktır. YSK üyelerini yazacağı gibi.
Ama boşuna çünkü haksızlığa uğramış bir İmamoğlu’nun önünü hiç kimse kesemeyecektir.
Herkes bu zaferin ortağı olmalıdır.
Bedavadan değil alın teriyle, sevgiyle, vicdanla, özveriyle, fedakarlıklarla ve en önemlisi ödenmesi gereken bedellerle… Hiçbir zafer beleşten kazanılmamıştır.
Hiçbir Cumhuriyet halkın kahramanlıkları olmadan kurulmamıştır.
Özellikle Mustafa Kemal’in demokratik, laik ve çağdaş CUMHURİYETİ..

  • Bedeli kahramanlıklarla ödenen bu Cumhuriyet YSK’da 7 kişinin oyuyla asla yıkılmayacaktır.

Bu da benim iyimser ama gerçekçi tarafım. Karanlığın daha da karanlığına direnmek için.

Aziz Sancar, Nobel, Atatürk ve Türkiyesi

MURAT YETKİN
MURAT YETKİN

RADİKAL, 12.12.05

Aziz Sancar, Nobel, Atatürk ve Türkiyesi

Aziz Sancar burada kalsa o’na DNA araştırmalarıyla Nobel yolunu açan çalışma imkânı bulur muydu,
yoksa YÖK’ün bilim değil bürokrasi ve ideoloji üretmeye odaklı labirentlerinde mi kaybolurdu?
Prof. Aziz Sancar 2015 Nobel Kimya Ödülü’nü 10 Aralık akşamı Stockholm’de düzenlenen ödül töreniyle (öbür iki meslektaşıyla paylaşarak) İsveç Kralı 16’ıncı Gustaf’ın elinden aldı.

Sonra da

“Bu ödül Ata’mız sayesinde alınmıştır.”

dedi;

“Ödülü 19 Mayıs’ta Türkiye’ye gelerek Anıtkabir’de
Atatürk’e bırakacağım.”

Bunu neden mi söylemiş? Çünkü Mardin’in Savur İlçesi’nden sekiz çocuklu okuma-yazması olmayan “ama eğitimin önemini bilen” bir anababanın 7. çocuğu olarak kendisine sağlanan eğitim olanaklarını Atatürk Türkiyesi‘ne bağlıyor.

***

Ailesinden general de çıkmış HDP milletvekili de.
O’na “Arap kökenli” olup olmadığını soran BBC muhabirine Türküm, o kadar
cevabını vermiş. Üniversiteden sonra fikir hürriyetinin, akademik hürriyetin daha geniş olduğu diyarlara göç etmiş, ABD’ye yerleşmiş, bir “Turkish-American” yani Amerikalı Türk olmuş.
***

Burada kalsa O’na DNA araştırmalarıyla Nobel yolunu açan çalışma olanağı bulur muydu,
yoksa YÖK’ün bilim değil bürokrasi ve ideoloji üretmeye odaklı labirentlerinde mi kaybolurdu?Zaten farkına varıp kıymetini bilmemiz de Amerikalılardan sonra olmuş. Sancar’ın Amerikan Bilimler Akademisi üyeliği 2005’te, Türkiye Bilimler Akademisi üyeliği 2006’da verilmiş.
***

Sancar siyasal görüşleri olan, bunu saklamayan bir bilim insanı… Gençliğinde
Ülkü Ocakları’nda da bulunmuş; Koray Aydın, Beşiktaş günlerini Twitter’da paylaştı.
Milliyetçiliğinde İslami değil laik ve Atatürkçü yön ağır basıyor;
bu bakımdan ulusalcı da denebilir.
Atatürk ve 19 Mayıs demeci, Türkiye’nin laik cumhuriyet ilkelerine vurgu yapmayı amaçlıyor.
***

Tabii Türkiye’nin Müslüman nüfusuyla laik, demokratik ve serbest ekonomiye sahip bir ülke oluşu bundan daha birkaç yıl öncesine dek parmakla gösterilen özelliğiydi.

ABD Başkanı Barack Obama, seçildikten sonra ilk deniz aşırı gezisini bu yüzden Türkiye’ye yapmış, Nisan 2009’da Meclis’te yaptığı konuşmasında Türkiye’yi öbür Müslüman ülkelere örnek göstermişti. Acaba Obama bugün de aynı konuşmayı yapar mı, ne dersiniz?
***

Benim kuşkularım var. Çünkü Türkiye’nin yalnızca Müslüman ülkeler arasında değil,
genel olarak dünyadaki algısı ciddi şekilde değişmeye başladı. Nereden mi anlıyoruz bunu?
***

Aziz Sancar’ın Kimya Ödülü’ne ortak olduğu 2015 Nobellerinde Barış Ödülü,
Norveç’in başkenti Oslo’daki törende Tunus’a gitti.
Nobel Komitesi, Sendikacı Hassine Hassine Abassi, avukat Mohamed Fadhel Mahfoudh,
insan hakları savunucusu Abdessatar Ben Moussa ve iş dünyasından Ouided Bouchamaoui’dan oluşan Tunus Ulusal Diyalog Dörtlüsü’nün “İslami ve laik grupların ülke çıkarları için bir arada yaşayıp diyalog kurabildiklerini” gösteren çalışmalarından ötürü ödüle layık bulmuş.

İşte Türkiye’nin çok değil, birkaç yıl öncesine dek örnek gösterilmesine vesile olan özellikleri arasında bunlar da vardı.
***

Atatürk’ün temellerini attığı Cumhuriyet, “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesinin parlak dönemlerinden birini yaşıyordu 2008-2009’da. Bunun temelinde özellikle Ortadoğu’daki ihtilaflara taraf olmamak vardı; müttefik ABD’nin Irak işgaline bile taraf olunmamıştı.

Sonra, 2010 sonlarında Tunus’ta Arap Baharı patladı.
Türkiye, önce Libya, sonra Mısır derken, sonunda Suriye’de giderek siyasi niteliğin yanı sıra mezhep ayrılıklarının öne çıktığı bu bataklığa saplanmaya başladı.
***

Suriye ve Irak’ta bugün yaşanan sorunlar, Rusya ile yaşanmakta olan kriz,
İran boyutu filan hep ortada.. Ayrıntılarına girmeyeceğim, sürekli yazıp duruyoruz zaten.
Ama Tunuslu sendikacı ne dedi biliyor musunuz, Nobel Ödülü nedeniyle CNN tarafından
canlı yayınlanan görüşmede ?

Ortadoğu’da yaşanan kargaşada Türkiye’nin de sorumluluğu olduğunu söyledi.
Hatta daha ileri giderek

IŞİD’e Türkiye ve Katar’ın destek olduğunu herkesin bildiğini iddia etti.

***
Deneyimli CNN muhabiri durumu hemen toparladı, bu iddiaların her iki ülke tarafından da yalanlanmakta olduğunu söyleyerek konuyu değiştirdi. Tabii Türkiye de Katar gibi
ABD öncülüğünde IŞİD’e karşı koalisyonun üyesi. IŞİD, 2013 Eylül’ünden bu yana
terörist örgüt sayılıyor. Hükümet stratejik İncirlik üssünü (Rus uçağının düşürülmesinden
bu yana, kendi uçaklarıyla katılamasa da) Suriye’deki IŞİD hedeflerine karşı kullandırıyor.

Öte yandan eğer siyaset yaşanan gerçeklikten çok algılanan gerçeklikle ilgiliyse,
Tunuslu sendikacı Abbasi’nin Türkiye algısının böyle olması gerçekten üzüntü vericidir.
***

Türkiye’nin Arap dünyasındaki Müslüman ve Batı dünyasındaki algısı birkaç yıl içinde
laik, demokratik sistemin işlediği, komşularıyla sorunlarını çatışmalara taraf olmadan,
diyalogla çözmeye çalışan, hatta onların aralarındaki sorunları çözmeye çalışan bir ülkeden, ortalığı karıştıran, teröristlere destek veren bir algıya kaymış olması, gerçekten üzüntü vericidir. (Bu işler çıkmadan Türkiye’nin İsrail ve Suriye’yi barıştırmak için devrede olduğuna inanmak şimdi ne kadar uzak geliyor, değil mi?)

Herhalde bu algının yaygınlaşması Aziz hocayı da üzüyor ki,
bir ömür verdiği Nobel’ini Profesör Sancar Atatürk’e ithaf ediyor.

====================================

Evet dostlar,

RADİKAL‘den Murat Yetkin önceki gün köşesinde bunları yazdı.
Atatürk Türkiye’sinin AKP – RTE ile nereden nereye savrulduğunu izlemek
gerçekten çok acı verici.
Üstelik bu akıldışı iç ve dış politikanın son derece ağır faturası var; ödeniyor, ödenecek :

Bay RTE İslam alemine Türkiye’nin sözde sorumluluğunu vurgularken (bilinç altı  Halifelik hayali ne denli çıplak değil mi?!), tam tersine onyılların emeğiyle kazanılan saygınlık
yerle bir oldu; hatta nefrete dönüştü.

– Yalnızca sayısı 60’a yaklaşan İslam ülkeleriyle diplomatik düzeyde değil yaşanan ağır sorun;
değiştirilemez coğrafyayı paylaştığımız 3 Müslüman komşumuz İran, Irak ve Suriye ile
düşman edildik.

– Ülkemiz, Büyük ATATÜRK’ün tam bağımsızlıkçı dış politikasını terk ederek NATO üyesi olmuştu 1952’de ama (DP, Menderes dönemi) AKP – RTE döneminde olduğu ölçüde
asla uydu politikalar izlememiş, Batı Emperyalizminin taşeronu olmamıştı.

– Artık dünya alem biliyor ki RTE, komşu Suriye’nin Başkanı Esad ile dün can ciğer iken,
bir ABD talimatıyla, –BOP eşbaşkanlığı diyeti olarak-,180 derece dönerek 1 numaralı düşman olmuştur!.. RTE, dinci terör örgütü IŞİD’e ısrarla “IŞİD unsurları” demiş, son zamanlarda
pusula dönünce zorunlu olarak O da söylem değiştirmiştir.

Türkiye Suriye’de iç savaşı kışkırtmış, rejim karşıtlarına her türlü desteği vermiştir.
MİT TIR’ları ile silah ve cephane yollamıştır Esad’a karşı isyan edenlere ve bu durum
suçüstü yakalanarak Cumhuriyet‘te fotoğraflarıyla yayımlanınca da Can Dündar ve
Erdem Gül‘ün başına “imal edilmiş” epey suç gelmiştir. Suçlamalardan başlıcası “devlet sırrını açıklamak”.. Yani apaçık “..biz MİT TIR’larıyla silah vs. yollamadık..” denemiyor ama örtük bir kabulle, “..evet.. doğru.. biz MİT TIR’larıyla silah vs. yolladık ama bu Devlet sırrı idi,
siz onu açıkladınız..” denmektedir an Dündar ve Erdem Gül‘e..

– Rusya ile de uçak düşürek / düşürtülerek bozulan / bozdurulan ilişkiler yüksek çok maliyetlidir.

TÜRKİYE YALNIZLAŞTIRILARAK ATLANTİK EKSENİNDE BOĞULMAKTADIR!
Oysa kurtuluş, Batı Asya Birliğinde!  

  • Ülke içinde de mezhep ve dinsel inanç temelinde, etnik temelde, politik temelde insanlarımız ayrıştırılmış ve birbirine düşmanlaştırılmıştır. Tayyip bey ağzını açtığında “..bunlaaaarr..” diye başlamakta ve apaçık ayrımcılık yaparak AKP propagandasını sürdürmektedir. Hatta karşıtlarına hakaretler yağdırmakta, onları sürekli aşağılamaktadır bilinçli bir sosyal psikolojik savaşla.
    Sonra da TCK’nın AYM kararıyla ilga edilmiş, gerçekte olmayan 299. maddesine dayalı
    yüzlerce hakaret davalarıyla muhalefeti yıldırarak teslim almak istemektedir; kendi bilinçli tahrikini örterek, tarafsızlığını yitirdiği halde, gerçekte olmayan özel yasal korumadan yararlanmaya çalışarak. (Bkz. Altıparmak K ve Akdeniz Y. TCK 299 : Olmayan Hükmün
    Gazabı mı? Güncel Hukuk Dergisi, Ekim 2015, syf. 42-44)
  • AÇILIM saçmalığı ile, ülkemizin bilinen bölgeleri başta olmak üzere silah – cephane deposuna dönüştürülmüş, ilçeler hatta iller içeriden teslim alınarak, AKP- RTE’nin göz yummasıyla
    Devlet tasfiye edilmiş, alan egemenliği hendekler, barikatlar, tunellerle.. terör örgütüne bırakılmıştır. Gelinen uçurum eşiği çok geç de olsa farkedildiğinde, sorun askere – polise – korucuya havale edilmiş, çok sayıda şehit – gazi – halktan ölüm ve yaralanmalarla
    çok kanlı biçimde geriletilmeye çalışılmaktadır.
  • Hiçbir iktidar döneminde bunca çok insanımız öldürülmemiş, yaralanmamıştır.
    AKP – RTE yönetimleri, 1 numaralı görevleri olan yurttaşın CAN GÜVENLİĞİNİ sağlayamamıştır! Bunca ağır maddi – manevi yitiğin politik sorumlusu RTE – AKP’dir!Ülkenin ve tüm yurttaşların devlet başkanı olamamıştır, olmaya da niyeti yoktur. Bu haliyle Tayyip Bey bir de NOBEL Barış ödülünü eleştirmiş ve dolaylı olarak kendini adreslemiştir!. Akıllara seza.. Oysa Nobel Kurulu, sözde “Arap Baharı” ile kan gölüne dönüştürülen
    Laik Tunus’ta, yaraları sarmak üzere olağanüstü çaba gösteren Sendikacı Hassine Hassine Abassi, Av. Mohamed Fadhel Mahfoudh, insan hakları savunucusu Abdessatar Ben Moussa
    ve iş dünyasından Ouided Bouchamaoui’dan oluşan Tunus Ulusal Diyalog Dörtlüsü’nün
    İslami ve laik grupların ülke çıkarları için bir arada yaşayıp diyalog kurabildiklerini” gösteren çalışmalarından dolayı ödüle yaraşır buldu..

    RTE ise tersini yapıyor Türkiye’de.
    “Hem Laik hem Müslüman olunmaaazzz..” diye haykırarak kurulu düzeni değiştirmeye
    çalışıyor. Anayasa Mahkemesi, RTE başkanlığındaki iktidar partisi AKP’yi, “Laikliğe karşı eylemlerin odağı olmuş bir parti” olarak suçluyor ve her nedense kapatmayıp
    para cezası veriyor!?..Ne diyelim.. Allah feraset versin özellikle buna çooook gereksinimi olan ülke yöneticilerine..

    NOBEL ödüllü yüz akımız Prof. Sancar‘ın iletisi alınabiliyor mu acaba?
    Hiç sanmıyoruz.. Yarın (15.12.15) Erdoğan Prof. Sancar ile görüşecek..
    Sancar hoca, bu buluşmanın ucuz politik şova, yoz oy avcılığına dönüşmesine izin vermemeli..
    O yüksek zekasının küçücük bir bölümüyle bu liezonu yönetebilir, yönetmeli. Bir kez daha;

  • ATATÜRK TÜRKİYE’sine DÖNÜLMESİ ZORUNLUĞUNU VURGULAMALI!
    Sevgi ve saygı ile.
    14 Aralık 2015, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

    Yazımızın pdf biçimi : NOBEL_Odullu_Prof._Aziz_Sancar_ile_R.T._Erdogan_Bulusmasi

Katliamın sorumlusu siyasilerdir!

 

Geçtiğimiz cumartesi günü (AS: 10 Ekim 2015Ankara’da Sıhhiye Meydanı’nda düzenlenen, “Emek, Barış ve Demokrasi” mitinginde, katılacakların, alana gitmek üzere toplanacağı Ankara Garı önünde, katılımcıların toplanmaya başladığı sırada, yirmi saniye arayla iki büyük patlama sonucu bir katliam yaşandı.

Bu yazının yazıldığı ana dek yitirilen can sayısı, artması endişesiyle beraber 97 kişiydi.
Katliamın yaşanmasından sonra,
Terörü hep beraber lanetleyelim”,
”Birlik beraberlik sergileyelim”,
” Güzel ülkemize yazık oluyor”,
”Bütün siyasal partiler ortak hareket edelim”, 
”Sağduyulu olalım”,
”Şimdi dayanışma zamanı”gibi söylemler elbette kulağa hoş geliyor.
Ama bu gibi sözlerin söylenmesinin hiçbir yararı olmadığını yaşayarak gördük.
Elbette halkı birbirine karşı kışkırtmaktan kaçınalım, kaçınalım ki bu kanlı oyunu
sahneye koyan iç ve dış güçlerin ekmeğine yağ sürmeyelim.
Bu katliamı kimin, hangi terör örgütünün veya örgütlerinin yaptığının üstünde durmanın bir anlamı yoktur. Aksine, öyle davranmak dikkatin gerçek sorumlular üzerinde odaklanmasını engeller.

– AKP’nin de olaydan hemen sonra bölücü terör örgütünü, sonradan da İŞİD’i işaret etmesinin nedeni,
gerçek sorumlu olan kendisini saklama çabasıdır.

Bu gibi katliamlar yürütülen yanlış iç ve dış politikaların sonucudur.
Katliamı yapanlar yalnızca tetikçidir.
Bu tetikçiler, bir başka terör örgütü tarafından da elde edilmiş olabilecekleri gibi,
yabancı bir ülkenin istihbarat teşkilatlarının paralı uşakları da olabilirler.
Bu noktaya gelinirken AKP iktidarı tarafından ve bir bölüm muhalefet partileri tarafından da desteklenen vahim iç politika yanlışları yapılmıştır.

Çok önemli tutarsızlıklar, çelişkiler, belirsizlikler içeren, tehlikeli tuzaklar barındıran bir açılım politikası uygulanmıştır

Ucu açık bu açılım politikası               :

Etnik ayırımcılığı teşvik eden
, toplumda etnik sorgulamayı tahrik eden,
insanların yaftalanmasına yol açan, ayrıştırıcı, sakıncalı bir politikadır.
Açılım politikası ile terör örgütü muhatap haline getirilerek,
bölgedeki etkisini ve gücünü artırmasına neden olmuştur.
Yurdun dört bir köşesinde çevresiyle uyum içinde yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımızı huzursuz etmeye başlamıştır.
Bu politika, etnik ayrımcılığı milli eğitime taşıyarak çok tehlikeli bir süreci harekete geçirmiştir.
Bütün bunların çağdaş demokrasi anlayışı ile de bir ilgisi yoktur.
Bu politikalar, terör örgütünün ayrımcı politikalarına doğru değil,

Kürt kökenli vatandaşlarımızın gerçek gündemine yönelik; işsizliğe, eğitimsizliğe, dışlanmışlığa, bölgenin kanayan yarası feodal düzene karşı bir açılım olmalıydı.
Böyle olmadığı gibi, bu açılım politikası ile milli kimliğimizi, ulusal bütünlüğümüzü tartışmaya açan, Anayasanın ilk 3 maddesinin değiştirilmesini istemeyi makul karşılayan
bir siyasal zemin oluşturulmuştur.
AKP’nin bu yanlış, ayrıştırıcı açılım politikalarına maalesef 2011’den sonra başka siyasal partiler de, içeriğini bilmedikleri halde kredi açmışlar ve etnik bölücüleri partilerine alarak, kısa vadeli siyasal çıkarlarını, ülke çıkarlarının üstünde tutmuşlardır.
Bu iç politika yanlışlarının yanında, dış politikada da yine vahim yanlışlar yapıldı.
Dört yıldır AKP iktidarının, ABD ve AB’nin kuyruğunda sürüklendiği yanlış,
Suriye politikalarını, ülke gündeminin üst sıralarına taşıması gereken muhalefet,
Suriye olayları daha yeni başlamışken, geleneksel Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkemizden ayrılarak ABD’nin ve AB’nin kuyruğuna takılarak yaptıkları, “Esad’ın gitmesi bir hedeftir. CHP buna katılmaktadır” açıklaması ile, AKP’nin önüne açık çek koydular
ve bölgeyi kan gölüne çevirmesinde ona yardımcı oldular.
Yaşanan katliamda bombayı patlatanın kim olduğu önemli değildir.
Onlar aşağılık birer katildirler.

Bu katliamın gerçek sorumluları, Türkiye’yi, Batılı çağdaş bir ülke olmaktan çıkarıp, her gün bombalar patlayan bir Ortadoğu ülkesi haline getiren siyasilerdir.

=================================

Teşekkürler Değerli Av. (eski CHP milletvekili) Şahin Mengü..
Kimi adımlar için tren kaçtıysa da, CHP bu uyarıları dikkate alarak
1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yelkenlerini hala önemli ölçüde doldurabilir..

Belli bakımlardan hala çok geç değil..

Sevgi ve saygı ile.
16 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

‘Mustafa Kemal’in partisi olacağız’

 

‘Mustafa Kemal’in partisi olacağız’

Strazburg’a çıkarma yapan yüzlerce öncü, tarihsel duruşmanın ardından bir araya geldi. Önümüzdeki dönemde yapılacaklar değerlendirildi.
Doğu Perinçek, milli hükümet için örgütlenme çağrısı yaptı.

mustafa_kemalin_partisi_olacagiz_30.1.15

 

TALAT Paşa Komitesi (TPK), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi’nde görülen tarihsel davanın ardından Strazburg’da bulunan “Kongre Sarayı”nda büyük bir etkinlik düzenledi. Aralarında siyasal parti vekilleri, demokratik kitle örgütleri önderleri ve yurttaşların da bulunduğu etkinliği Eskişehir Bağımsız Milletvekili Prof. Süheyl Batum yönetti.
Etkinlikte yapılan konuşmalar sık sık

“Mustafa Kemal’in askerleriyiz” ve

“Birleşe birleşe kazanacağız” sloganlarıyla kesildi.

‘MİLLİ HÜKÜMETİ KURACAĞIZ’

Etkinlikteki konuşmasına “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganıyla başlayan
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek,

“Mustafa Kemal’in askerleriyiz ne demek?
Mustafa Kemal’in askeri demek, Mustafa Kemal’in teşkilatında olmak demek.
Burada biz, masada oturanlar, onların temsil ettiği Türkiye’nin halkçı, milliyetçi, devrimci geleneğinden gelen önderler, öncüler 4 Eylül 1919’da Sivas’ta kurulan Mustafa Kemal’in partisi olacağız ve O’nun

– Cumhuriyetçi,
– Milliyetçi,
– Halkçı,
– Devletçi,
– Laik,
– Devrimci

Türkiye’nin milli hükümetini kuracağız.” ifadelerini kullandı.

‘AVRUPA’NIN İKLİMİNİ DEĞİŞTİRDİK’

Perinçek konuşmasına şöyle devam etti:

“Avrupa’da özgürlüğü biz savunuyoruz. Avrupa’nın iklimini değiştirdik. Özgürce konuşmayı bütün Avrupalılar için savunduk. Çünkü siz bir yerden başlarsınız ‘Dünya öküzün boynuzunda değil’ diyenleri cezalandırırsınız. Bunun ucu açıktır. Bugün Galilei gibi ‘dünya dönüyor.’ dedik. Avrupa’ya bugün dünyanın döndüğü gerçeğini gösterdik ve Avrupa’yı da öküzün boynuzundan kurtarıyoruz. Türkiye’nin bağımsızlık, demokrasi, özgürlük geleneğinin bütün temsilcilerinin burada bulunduğunu gördük. Bugün Strazburg’da buluşmanın en önemli yönü budur.”

CHP Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz da etkinlikte yaptığı konuşmada, emperyalistlerin Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletini birbirine düşüremeyeceğini belirterek,

Emperyalist oyununa dahil olan Ermeni diasporasına ve Ermeni devletine buradan bir uyarıda bulunuyoruz, biz ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ diyen bir liderin ülkesinden geliyoruz.” dedi.

‘DIŞ POLİTİKA BAŞARISI’

“Biz bugün tarih yazmadık, tarih yaptık” diyen Cumhuriyet Kadınları Derneği (CKD)
Genel Başkanı Dr. Canan Arıtman
da şunları söyledi:

“Perinçek vatanının ve milletinin onurunu kurtarabilmek için fedakarlıkla hareket etti.
Bugün burada tarihe altın harflerle yazılacak bir tarih yaptık.
Avrupa’ya çok önemli bir insan hakları dersi verildi.”

Eski DSP Edirne Milletvekili Dr. Ahmet Ertürk de

“Gerçek bir Atatürk Cumhuriyeti’nin kalmadığı bu dönemde Perinçek gibi bir önderin başlattığı bu mücadele, Türkiye’nin son yıllardaki en önemli dış politika başarısı oldu. Kurtuluşu ateşlediler. Lozan’dan sonra en önemli siyasi başarıyı kazandık.” açıklamasını yaptı.

‘TEK YUMRUK OLURUZ’

Hükümet yetkililerinin vermesi gereken mücadeleyi Perinçek ve TPK’nın verdiğini  vurgulayan AKUT Başkanı Nasuh Mahruki de bundan sonraki süreçte Türkiye’nin kazanacağını,
Ermeni diasporasının ise kaybedeceğini ifade etti.

TPK Üyesi Haluk Dural da 1915 yılında soykırım diye bir kavramın olmadığını belirtti.

DSP Genel Başkanı Masum Türker de bütün siyasal parti liderlerinin vatan için Perinçek’le birlikte olması gerektiğini ifade etti.

Eski Bakan Yaşar Okuyan da şunları söyledi:

“Farklı partilerde olabiliriz, farklı inançları paylaşabiliriz. Ama Türk milletinin nasırına basıldığı anda tüm bunlar ortadan kalkar, tek yumruk oluruz. Türk milleti olarak yumruğumuzu vururuz.”

==================================

Dostlar,

Strazburg Akıncıları” na hoşgeldiniz diyor, emeklerini –  özverilerini şükran ve saygı ile selamlıyoruz..

Minik bir katkı yapalım istiyoruz…
Her şey bir yana,

1915’te “soykırım suçu” diye bir “suç” ceza yasalarında
(ulusal / uluslararası) yoktu..

Ceza hukukunun evrensel ilkelerinden biridir :

  • “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz..

Bu kural halen Anayasamızın 38. maddesinde de yazılıdır..
Ve neredeyse taa Roma döneminden bu yana evrensel kabul gören yerleşik ve
tartışılmayan bir evrensel temel hukuk kuralıdır..

Dolayısıyla soykırım amaçlı kırım (etnik temizliki jenosit) yapılmış bile olsa -ki yapmadığımızın binlerce, kilolarca (90kg!) özgün arşiv belgesi kanıtı var-
hukuksal olarak bir yaptırım uygulama  olanağı yok-tur..

AİHM’nin de, Uluslararası Ceza Mahkemesinin de .. hepsinin eli kolu bu anlamda bağlıdır…

Herkes rahat olsun ve Ermeni kardeşlerimizle onları yönlendiren ve aslında kendi suçlarını
itiraf eden / örtmeye çalışan emperyalistler artık bu nafile oyuna bir son versinler dileriz..

Sevgi ve saygı ile,
30.01.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net