Muzaffer İlhan ERDOST : Millet Milliyet Cehalet


ARŞİVİMİZDEN Sizin İçin Seçtiklerimiz…

Dostlar,

Son dönemlerde ulus, millet, milliyet, etnisite, ulus devlet kavramları
çok tartışılmakta..

Türkiye bu güdümlü hengamede önce özerkliğe, sonra federalizme ve son olarak da BOP kapsamında bölünerek Büyük Kürdistan’a = Büyük İsrail’e / 2. İsraile’e sürüklenirken.

Muzaffer İlhan Erdost‘un arşivimizdeki bir yazısı gözümüze ilişti..
Bu kavramlar çerçevesinde son yıllarda okuduğumuz en doyurucu yazı olduğunu söyleyebiliriz.. Üstelik çok uzun da değil, 3 sayfa.. Keşke çoook yaygın okunsa..

Bu vesile ile, gözaltında işkence ile öldürülen İLHAN ERDOST‘un ağabeyi
Muzaffer Erdost’un kişiliğinde selamlamak isteriz.. Bilindiği gibi İlhan Erdost’un öldürülmesinin ardından Muzaffer bey, kardeşinin adını da taşımaya başladı..
Muzaffer İLHAN Erdost..

Bu önemli yazı aşağıda..

*********

Millet, Milliyet, Cehalet

portresi_kardesimi_oldurduler

 

Muzaffer İlhan ERDOST
Cumhuriyet, 22.05.2013

 

 

Geçen on yıl içinde, ABD emperyalizminin “büyük sopası” altında,
Türkiye, değil komşularına, arkadaşlarına, kardeşlerine, kendine de düşmanlaştırıldı;
ulus ve ulusallık paspas yapılmaya çalışıldı. 

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in, “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir.” sözünün tartışma konusu yapıldığı bugün de belleklerde olmalı. Prof. Güler, bir bölüm medyada ırkçılıkla karalanmak istenmiş; Başbakan Erdoğan, Güler’in, “ulus ile millet kavramını birbirine karıştırdığını”, “ülkemizdeki Türk için millet, Kürt için ulus” dediğini, “millet”in Arapça, “ulus”un öztürkçe olduğunu söyleyerek, üniversite kürsüsünden, bilim adamlarını, “imam” olarak irşad eylemişti.

Oysa Prof. Dr. Güler, “Türk milleti” ile “Kürt ulusu” karşılaştırması yapmamış,
“Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir.” demiş, bir başka deyişle, “ulus” ile “milliyet”in nicel ve nitel olarak eşit olmadığını söylemişti. Erdoğan’ın söylemiyle “ülkemizdeki
Türk için millet, Kürt için ulus” denmemiş, böyle cahillikler yapılmamıştı.

Ne demek “ülkemizdeki Türk milleti” ve ne demekti “ülkemizdeki Kürt ulusu”?
Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinden ve Kürt ulusundan oluşuyorsa, bu, nasıl bir ulus
ve bu nasıl bir milletti!

İkincisi, Prof. Güler’in söyleminden ırkçılık türetilebilir miydi ve bu, Nazi ırkçılığıyla özdeşleştirilir, Güler Ayman, faşist olarak nitelendirilebilir miydi? Fahri doktora unvanını aldığı kürsüden, Erdoğan, “kendisini güçlü olarak görenin ırkını yüceltmesi ne kadar tehlikeliyse, kendisini mağdur olarak görenin de ırkını yüceltmesinin, ırkını bir ayrımcılık unsuru olarak kullanmasının o kadar tehlikeli olduğunu” söylemiş, “
Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir.” sözünden, Türk ırkının yüceltilmesi sonucunu çıkarmış, yeni “Babıâli esnafı”, bu yorumun üzerine, Hitler’in “üstün ırk” tabelasını çakmıştı.

Zavallı ülkem! Başbakanı, “millet” ile “milliyet”i aynı şey sayıyor. Kendi sözleriyle söyleyelim “içerikten haberi yok”. “Millet”in Arapça kökenli olduğunu biliyor ama, “milliyet”in “millet” olmadığını bilmiyor. Hatta “milliyet”in ayırdında bile değil.
Üstelik, ulusu ırk ile özdeşliyor.

Türk ulusu, ulus olarak kendi bünyesindeki etnik topluluklardan doğası gereği
nicel olarak büyüktür.
Ulus, nitel olarak tarihin derinliğinden gelen ve ırksal özellik, dil, inanç bakımından farklılaşan milliyetten, tarihsel bir kategori olması açısından farklıdır.

Bir ulus birimi olarak Türk ulusunun bünyesinde, Kürt etnik topluluğu, ulustan
(Türk ulusundan) sayıca, yani nicel olarak küçüktür söyleminden, Kürtleri, “mağdur” bir ırk olarak ve sayıca çok olması açısından, Türkleri ırk olarak yüceltmek anlamı çıkarılabilir mi? Ulus, bir ırk topluluğu mudur? Irkların birliğinden mi oluşur?
Ulus, birbirinden farklı uluslardan mı oluşur? Yoksa Türk milliyeti ile Kürt milliyetinden mi oluşur, yani milliyetlerin ortak birliği midir?

Ulus’un tarihsel bir kategori olduğu bilinir. Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun’da, ulus’un, toplumların gelişmesinin belirli dönemlerinde, özellikle kapitalizmin şafak vaktinde oluşmaya başladığını belirtir ve Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliği.” olarak tanımlar.

Ulusun oluşum süreci

Ben, Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme’de, ülkemize uyarlayarak, ulusun oluşum sürecini ve niteliğini açımlamaya çalışmıştım:

  • Ulus, bireylerin, belirli sınırlar içinde, boy gibi, kabile ve aşiret gibi birliğe kan bağıyla bağlı olmaktan; köleci ve feodal birliğe bedensel bağlılıktan (bağımlılıktan), tarikat, mezhep, din gibi bir birliğe inançsal bağlarla bağımlı bulunmaktan, toplumsal ölçekte kurtulmalarının, yani özgür bireyler durumuna gelmelerinin maddi temelini oluşturan ekonomik bütünleşme üzerinde, siyasal olarak örgütlendiği birliktir.”

Kısacası Ulus; boy, soy, kabile ya da aşiretlerin, feodal ve yarı-feodal birimlerin, tarikat, cemaat, mezhep ve dinlerin birliği değil; geleneksel bağlardan ve bağımlılıklardan kurtulmuş özgür bireylerden oluşan, ekonomik temel üzerinde, siyasal örgütlenme biçimidir.

  • Ulus, eşit ve özgür yurttaşların birliğidir.

Toplumların gelişme düzeyine, tarihsel ve toplumsal konumuna göre farklı biçimler alır,
insanlığın gelişme sürecinde temel öğeler kalmakla birlikte, sürekli değişir.
Bu değişme, ileriye doğrudur.

Rahatsızlık neden?

Ulusun oluşmasında, tarihsel süreç açısından bir ya da birkaç kavim öncü rol oynayabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında, bin yıla yaklaşan süreçte devlet kurmuş, imparatorluk olarak etnik bakımdan olduğu kadar, din ve mezhep bakımından birbirlerinden farklı, hatta birbirlerine hasım toplulukları bir arada yönetmiş bir imparatorluğun bünyesinde oluşan ve gelişen kadrolarının, işgal edilmiş öz yurdunu kurtaran Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olmaları ve onların bu devlete “Türk Devleti” adını vermiş olmaları, kimi, niçin rahatsız ediyor!

Kuşkusuz, Türkiye Cumhuriyeti, yalnız Türk kavminden gelenlerin değil, kimi araştırmacıların 50’nin üstüne çıkardığı birbirinden farklı kavimlerin birliğinden oluşur. Ama soy, kavim, etnik topluluk, aşiret, kabile, beylik olarak değil; toprak sahibine, aşiretine, tarikatına bağlı ve bağımlı olsa da varsayımsal olarak, yani yasa açısından özgür ve bu anlamda eşit yurttaşlar olarak ulus birliğini oluştururlar.

Etnik adlandırma, çok dikkat edilsin, Türk etnisitesinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalacak olan öteki etnik toplulukları ya da bireyleri baskılama anlamında değil, bütün üyelerinin eşitlendiği, etnik adlarını koruyarak, ama bir etnik topluluğun değil ulusun üyesi Türk olarak adlandırılırlar. Kimliklerinde, etnik kimlikleri değil, ulusun üyesi kimliğini taşırlar.

Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze, örnek alınan Batı Avrupa’da uluslar, ulusu kuran öncü kavmin adıyla adlandırıldılar. Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan ulusu gibi.
Ama hiçbiri saf ve tek bir ırktan, etnisiteden oluşmuyordu. 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan, emperyalist paylaşımdan pay almak şöyle dursun, bu emperyalist devletler tarafından paylaştırılan Almanya, Nazi Almanyası olarak, üstün ırk kuramını, faşizmin
ve faşist yayılmacılığın kaidesine oturttuğu zaman, Türkiye’de, aynı anlamda, ırk üstünlüğünü esas alan eğilimler kitleselleşmeye başlamıştı.

Türk Ocakları, Mussolini’yi kılavuz olarak bayraklaştırmak istedi.
Kemal Atatürk, kurduğu Türk Ocakları’nı kapattı, ulus kültürünün kadrolarını, köyde, kasabada, kentte oluşturacak Halkevleri’ni kurdu.

Atatürk’ün sözleri

Irk ayrımcılığı söz konusu olduğunda, özellikle üstün ırk kuramına dayalı olarak Hitler ve Mussolini’nin Kuzey Afrika’daki vahşetlerini gördüğü zaman,

  • “Bu hayvanların dünyasında yaşamış olmaktan utanç duyuyorum!”
    diyen Kemal Atatürk,

Diyarbakır’da yayımlanan Diyarbekir gazetesinin sahibine Dolmabahçe Sarayı’nda verdiği demeçte;

  • Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.” (Cumhuriyet, 5.10.1932) söylemiyle,

yalnızca ırkçılığı değil, ırk ayrımcılığını da yadsımıştı. Irkları coğrafya ile adlandırarak, hepsini aynı ırkın, aynı cevherin parçaları olarak nitelemiş, yalnızca ırkçılığı değil,
“üstün ırk” kuramını da tarihin hurdalığına atmıştı.

Ulusa gelince; ulusun üyelerini, Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık bağıyla bağlı olanları Türk olarak nitelerken, “etnik kökeni Türk olanlar Türktür” demedi. Çünkü ulus, etnik toplulukların etnik özelliklerinin birliği değil, özgür bireylerin yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu ulusun üyeleridir.

Ulus ne tek bir etnik topluluğun ulus adını almasıdır, ne de etnik toplulukların koalisyonudur.

  • Ulus; etnik özelliklerin silindiği yeni, siyasal, toplumsal ve ekonomik açıdan
    modern bir birimdir.

1990’da İnsan Hakları Derneği Ankara Şube Başkanı olduğum dönemde yazdığım “Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme” de, ulusun ileriye ve geriye doğru birbirine karşıt iki yönelimine değinmiş, şunları yazmıştım:

– “Bugün, ‘ulus’ birliği (birimi) içinde etnik gibi, dil, din, mezhep gibi farklılıkları
geriye doğru derinleştirerek karşıtlığa ve dolayısıyla düşmanlığa dönüştürmek de;
bu farklılıkları geçmişten gelen özellikler ve zenginlikler olarak algılayarak
insanlığın gelişmesinin dinamiğine dönüştürmek de olanaklı.”

Geçen on yıl içinde, ABD emperyalizminin “büyük sopası” altında Türkiye;
– değil komşularına, arkadaşlarına, kardeşlerine,
– kendine de düşmanlaştırıldı;
– ulus ve ulusallık paspas yapılmaya çalışıldı.

Emperyalist kuşatmaya ve köleleştirmeye karşı ulus olarak varlığını ve bağımsızlığını korumanın büyük duvarı “ulusal”lığı paspas yapmaya kalkışanlar, ABD’nin “büyük sopası” sırtlarında, ulusu paspas yapanlar, ulusu ulus olarak çiğnemeye yeltenenler, unutulmasın, ulusun paspası olmaya er ya da geç yargılıdırlar.

AMERİKA TÜRKİYE’Yİ BÖLMEK Mİ İSTİYOR?


AMERİKA TÜRKİYE’Yİ BÖLMEK Mİ İSTİYOR?

 Zeki_Sarihan_portresi

Zeki Sarıhan 

1950’li yıllarda ilkokul öğretmenimiz sınıfta bir gün şöyle demişti:

Her Rus’un evinin duvarında “Parçala kolay yutarsın” yazılı bir levha asılıymış.”

Çocukluk işte! Bir Rus’un evinin duvarında asılı bu levha gözlerimin önünde canlanır, Rus’un her gün bu levhaya bakarak Türkiye’yi parçalama görevini hatırladığını düşünürdüm.

Bu, bir NATO ve Amerikan yalanı olmalıydı. Öğretmenimin söylediklerinin sorgulanmaya muhtaç olduğunu düşünemezdik. Fakat kimi yalanlar
vardır ki, büyüklerin çoğu da bu konuda söylenenlerle yetinir ve
ona inanırlar. Çünkü buna ihtiyaçları vardır. 
 

Bir süreden beri, Amerikan emperyalizminin Türkiye’yi bölmeye çalıştığı gibi bir düşünce yediden yetmişe herkesin dilinde, pek çok gazete sütununda yer alıyor. Bu düşünce o kadar çok tekrar edilmektedir ki artık bunun doğru olmadığını söylemek bile güçleşmiştir. Herhalde Türkiye’de en uzun süre dolaşımda kalan komplo teorisi budur. 

Bu yaygın kanıya göre ABD bizi başka herhangi bir yerimizden değil, Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu bölgesinden bölecektir. Birçok insana bu düşüncenin mantıklı görünmesi, baş emperyalist ABD’den her kötülüğün beklenebileceğinden,  Batılıların bizi daha önce de Sevr Antlaşmasıyla bölmeye çalışmasından kaynaklanıyor olsa gerektir. 

Ezberci eğitime karşı çıktığımıza, sorgulamaktan, tartışmaktan yana olduğumuza göre, konu üzerinde irdeleyici bazı sorular sormakta yarar vardır:

– ABD bizi niçin bölecektir?
– Bunda ne gibi çıkarları vardır?

ABD’nin, Türkiye’yi alt üst edecek, başta hangi hükümet olursa olsun onun düşmanlığını da üstüne çekecek böyle bir politika gütmesi için
çok esaslı nedenleri olmalıdır. NATO’dan çıkarak Amerika’ya savaş açmak, Saddam’ın Irak’ı, Esat’ın Suriye’si, Kuzey Kore, Vietnam, Küba ve İran gibi Amerikan karşıtı bir politika gütmek gibi. 

Mütareke döneminden değiliz 

1918 yılında değiliz. İtilaf devletleri Osmanlı devletini bölme planları yapmışlardı ama Osmanlı devleti kendisini koruyamayacak bir hasta adam durumuna gelmişti. Bu da yetmiyormuş gibi Birinci Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletlerine savaş açmış ve bu savaşta yenilmişti.
O’na şimdi bu yenilgisinin cezasını vereceklerdi. Millet, bu palanları Kurtuluş Savaşı’yla bozdu ve Türkiye dünya devletleri arasında onurlu yerini aldı. Milletler Cemiyeti’ne, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Birleşmiş Milletlere girdi. Amerika’nın müttefiki, NATO’nun üyesi oldu. Türkiye, Sovyetler Birliği’ne karşı gerek toprak bütünlüğünü ve gerekse kapitalist rejimini Batının güvencesi altına verdi. Bu koşullarda Amerika ve NATO, değil Türkiye’yi bölmek, onu Sovyetler Birliği karşısında ve şimdi de Ortadoğu’da güçlendirmekten başka nasıl bir politika güdebilirlerdi? Amerika Türkiye’ye silahları süs olarak veriyor değildi? NATO, Türk ordusunu iş olsun diye eğitmiyordu. Durum bu kadar açıkken onların Türkiye’yi bölmek, parçalamak, Türkiye topraklarından yeni devletler çıkarmak istediğini söylemek doğru olabilir mi?
 

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden beri tercihini Amerika’dan yana yapmış, onun ilgisini çekmek için Kore’ye asker göndermiş,
Türkiye’yi Amerikan üsleriyle donatmıştır. Amerikan sermayesi Türkiye’ye serbestçe dolaşmaktadır. Gelen geçen bunca hükümete karşın,
Türkiye egemen sınıfları bu statüyü bir amentü gibi korumuşlardır.
Bütün Türkiye topraklarını denetimi altında bulunduran ABD,
bu ülkeyi niçin bölsün? Bunun için mantıklı bir neden var mıdır?

Tartıştığım kişilere bu soruyu sorduğum zaman doyurucu yanıtlar alamıyorum.  Kimilerinin ileri sürdüğüne göre, Türk Hükümeti Amerikancı olmakla birlikte devlette ve halkta buna karşı direniş vardır. Halk ileride iktidar olabilir ve ABD’ye kapıyı gösterebilir. Bu ihtimali düşünen ABD, şimdiden Türkiye’yi bölerek kendilerine bağımlı bir Kürdistan yaratmaya çalışmaktadır! 

İçerdeki sorunu dışarıya atmak

Sorun, Türkiye’de Kürt sorununu tarihsel bir iç sorun olarak görmeye yanaşmamaktan kaynaklanıyor. Eğer Kürtler Türk devletinden birtakım kimlik istemlerinde bulunuyorlarsa, bu mutlaka bir dış kışkırtmanın eseridir! Gerçekte bir Kürt sorunu yoktur ve olamaz!
İç sorunlarını bir dış gücün üzerine atmak tarihte de günümüzde de çok rastlanan bir tutumdur. Stalin, yok etmek istediği karşıtların birer ajan olduklarını ileri sürermiş. Soğuk Savaş döneminde ne zaman emekçiler hak arama mücadelesine kalkışsalar,
bu komünist Rusya’nın kışkırtması olarak görülürdü. Bu komplo teorisini AKP hükümeti devralmış ve Gezi eylemlerini birçok dış odağa bağlamıştır. Çünkü halkın kendisini protesto etmesi için bir neden yoktu! Bu hareket olsa olsa… 

İşin gerçeği şudur         :

Gerek ABD, gerek AB, Türkiye’yi hem askeri bir müttefik, hem de sermayeleri için bir açık pazar olarak tutma politikasını gütmektedirler. Bunun için Türkiye’nin bütünlüğü kendileri için de önemlidir, bunu dile de getirmektedirler. Kaç ABD yetkilisi Türkiye’nin toprak bütünlüğünden yana olduğunu söylemedi? En son ABD eski Ulusal Güvenlik danışmanı Stephan Hadlley, Hürriyet’te Cansu Çamlıbel’e verdiği söyleşide
şöyle diyor: 

“Türkiye’de son 50 yılda en çok pirim yapan argümanlardan biri,
ABD’nin Ortadoğu’da büyük bir Kürdistan kurmaya çalıştığı iddiası oldu.
ABD bu konuda çok net. Türkiye, Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğünden yana.
Çok uzun yıllardır Amerikan politikası bu olmuştur ve bu tavırda bir değişiklik görmüyorum.” (
25 Kasım 2013)

Ortaya sürülen bir Orta Doğu haritasını da ABD yetkilileri
kendi politikalarını yansıtmadığını belirterek kaç kez reddettiler.

Komplo teorisinin ne zararı var? 

Gazeteci bir arkadaşa, gazetesinin ve TV kanalının Amerika’nın Türkiye’yi bölmeye çalıştığı yolundaki yayınının aslı olmadığını söylediğimde
bana verdiği yanıt şu olmuştu: 

  • “Amerika’nın o kadar suçu var ki, bunu da kaldırır!”

Fakat hiçbir komplo teorisi sonuna kadar ayakta kalamaz. Gerçeğe dayanmayan
hiçbir politika başarılı olamaz. İşin en önemli sonucu, bu tip aslı olmayan teorilerle Atatürkçülük, ulusalcılık, solculuk gibi sıfatlar takınan Türk milliyetçiliğinin geleceğin Türkiye’sini yönetme şansını giderek elinden kaçırmasıdır. Bir doktor, hastalığa
doğru tanı koyamazsa onu nasıl tedavi eder? Neyse ki, bilim, gerçeklik ve sağduyu var. Bu komplo teorisi hakkında yazı yazacağımı söylediğim bir arkadaş dedi ki;

“Buna inanmayanlar da var. Geçenlerde Tevfik Çavdar’ı anmak için yapılan bir panelde üç konuşmacının üçü de bu konuya senin gibi baktıklarını söyledi.”

Biraz olsun rahatladım. (28.11.2013)

Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu’ndan Mektup


Dostlar
,

Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu
Genel Başkanı dostumuz Sn. Dursun ATILGAN‘ın aşağıdaki mektubu biz de ulaştı.

Avrupa ADD Federasyonu Genel Başkanı Dursun ATILGAN'ın Yeni Yıl İletisi

Kendisini bu mektubu için kutluyor ve içeriğini biz de onaylıyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin savcıları felç mi olmuşlardır?

Türkiye Cumhuriyeti’nin savcıları 
akıl tutulmasına mı uğramışlardır?

  • Afsunlanmışlar mıdır tüm yetkililer??

Yanıt ve eylem bekleyen kritik sorulardır..

Türkiye bu soruların yanıtını er ya da geç bulacaktır..

Sevgi ve saygı ile.
1.11.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=====================================

                                                                                         Köln, 30 Ekim 2013

Dursun ATILGAN
Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu
Genel Başkanı

2023’e 10 Kala Başbakan’ın “İslam Cumhuriyeti” Projesi Belli Oldu:

BAŞBAKAN, YURTTAŞ YERİNE DİNDAŞ KAVRAMINI GEÇERLİ KILMAK İSTİYOR…

AKP’nin Başbakanı Erdoğan‘a, Van 100.Yıl Üniversitesi tarafından düzenlenen
fahri doktora töreninde, bir grup izleyici “ODTÜ’ye aldırma Yüzüncü Yıl seninle” diye tezahüratta bulunmuş.(28 Ekim 2013 tarihli gazetelerden)

Başbakan, konuşmasında, Türklükle üstünlük taslayanların olduğunu belirterek, “Kardeşim sen ‘illâ Türk milleti’ olarak diye dayatırsan, öbürü de der ki ‘Hayır, Kürt milleti’ der; öbürü çıkar ‘Hayır, Lâz Milleti’ der. Niye bunu böyle diyorsun?
Diyorlar ki, ‘Türk milleti hepsini kavrar’. Hayır, Türk milleti hepsini kavramaz.
Millet hepsini kavrar.” dedi.

Erdoğan’a fahri doktora töreni sırasında bir grup, “ODTÜ’ye aldırma Yüzüncü Yıl seninle” diye slogan attı”, deniyor haberde…

***
Öncelikle şu düşüncemizi hemen söyleyelim:

Belli ki, AKP’nin parti sözcüsü Hüseyin Çelik, memleketi(*)  olan Van’daki üniversite yöneticilerine (belki de baskı yaparak) böyle bir “tören” düzenlenmesini ve (AKP Van örgütünden izleyiciler getirterek) ODTÜ’ye karşı, bir “sesli eylem” başlatılmasını organize etmiş olabilir…

Ancak, böyle yapay törenlerin hiçbir kalıcı önemi yoktur…

Şimdi gelelim “Millet” konusuna:
Stalin’in hemşerisi olan AKP’nin Başbakanı (**)

1. Türk adına
2. Türkiye adına
3. Türk Milleti tanımına
4. Türkiye Cumhuriyeti adına
5. Atatürk adına karşı…

Karşı olmayı bir tarafa bırakınız, TÜRK adını tarihten silmek, TÜRKİYE’yi parçalamak,  ÇAĞDAŞ CUMHURİYETİ İslam  Cumhuriyeti’ne dönüştürmek,
ATATÜRK’ü unutturmak ve de YURTTAŞ yerine DİNDAŞ kavramını geçerli kılmak istiyor… “Müslüman Kardeşler” usulü bir çaba…

Başbakan’ın şu iddiasını yineleyelim:

  • “Diyorlar ki, ‘Türk Milleti hepsini kavrar’. Hayır, Türk Milleti hepsini kavramaz.
    Millet hepsini kavrar.” 

Bu olağanüstü korkunç, tehlikeli, anayasal suç oluşturan cahilce iddia karşısında, insanın aklına  milletvekili andı (yemini) ve kimi sorular geliyor:

Milletvekili seçilen herkes, mazbatasını aldıktan sonra,  TBMM’ye gelerek
Büyük Türk Milleti önünde namusu ve şerefi üzerine  and içmek,
yani yemin etmek zorundadır. Aksi taktirde, milletvekili olarak görev yapamaz.

Öncelikle Milletvekili yemini metnini anımsayalım:

  • “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma;
    büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim.’

Şimdi de sorular:

– Büyük Türk Milleti önünde içilen bu anda sadık kalınmadığı taktirde,
uygulanacak yasal bir işlem yok mudur?
– AKP’nin TBMM’deki milletvekilleri arasında hiç mi TÜRK milletvekili yoktur?
– AKP’nin Türkiye çapındaki parti örgütü içinde hiç mi TÜRK yoktur..?
– Bunların tümü de Başbakan’la aynı fikirdeler midir; tarihsel gerçekleri bilemeyecek ölçüde bilgi sahibi değiller midir; hangi ulusa/millete ait olduklarına Başbakan mı
karar vermektedir..?
– Dünya yüzünde adsız bir millet var mıdır..?

Başbakan, bu söylemiyle, ettiği yeminin aksini yapmış ve resmen anayasal suç işlemiştir. Böyle bir kimsenin devlet yönetme ehliyeti olamaz…

  • Bu Başbakan, göz göre göre Türkiye’yi bir kaos ortamına sürüklemektedir..?
  • Bu Başbakan, bizim Başbakanımız olamaz..!
  • Böyle yöneticiler, bizim yöneticilerimiz olamazlar..!

Bir anımsatma:
Müslümanlar, çocukları dillenmeye başlarken şu soruları sorarlar, yanıtlarını öğretirler:

Soru: Kimin milletindensin..?
Yanıt: Hz. İbrahim peygamberin milletindenim…

Soru: Kimin ümmetindensin..?
Yanıt: Hz. Muhammed’in ümmetindenim…

Bugünden başlayarak, “Kimin milletindensin..?” sorusunun yanıtı
herhalde şöyle olacaktır:

“Tayyip’in tarif ettiği millettenim…”

Başbakan her fırsatta “benim milletim” deyip duruyor, ama Türk Milleti’ni
telâffuz etmiyor. Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, “Yurttaşlarım” yerine
“Dindaşlarım” demeye hazırlanıyor imam…

***

Son sorular             :

Bu işlenen anayasal suç karşısında,

– Türkiye’de, Başbakan aleyhine bir iddianame hazırlayacak cesarete sahip
Cumhuriyet savcıları yok mudur..?
– Bu gibi suçlar, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı‘nın görev alanına girmiyor mu..?
– Suç duyurusunda bulunma ya da Anayasa Mahkemesi’ne başvurma cesaretine sahip, hiç mi Türk muhalefet partisi yok TBMM’de..?
– Suçluluğu kanıtlanamayan sayısız insana müebbet (ömür boyu) ceza yağdıran savcılar şimdi neredeler..?

Dursun ATILGAN
Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu
Genel Başkanı

(*): Said-i Nursî’nin müritlerinden olan Hüseyin Çelik,
Van’ın Gürpınar ilçesinde doğmuştur…
(**): Stalin‘in asıl adı Josef Wissarionowitsch Dschugaschwili olup,
kökeni Gürcü’dür. Gürcistan’ın Gori kasabasında doğmuştur…

Yargıtay’ın Balyoz davası kararının düşündürdükleri

Dostlar,

Sayın Onur Öymen’den nefis bir derleme..
İçimize su serpen..

  • Unutulmamalıdır ki, dünyadaki en yüksek yargı organı tarihtir 
    ve en doğru hüküm tarihin vereceği hükümdür.

Sevgi ve saygı ile.
15.10.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=======================================

Yargıtay’ın Balyoz davası kararının düşündürdükleri

onur_oymenOnur Öymen

Yargıtay Balyoz Davası denilen davada Özel Yetkili Mahkemenin 237 sanık hakkında darbeye teşebbüs suçundan verdiği hapis cezalarını onayladı. Mahkûm edilenler arasında eski Kuvvet Komutanları, Ordu Komutanları, üst düzeydeki amiral ve generaller de var.

Yargıtay’ın bu kararı Türkiye’de büyük yankı yaptı.
Başta Barolar Birliği Başkanı olmak üzere pek çok hukukçu, siyasal partiler,
basının bir bölümü bu karara büyük tepki gösterdiler.

İtirazla başlıca şu noktalara dayanıyordu:

-Sanıkların hiçbir eylemi yoktur.

-Bu denli çok sanığın cezalandırılması Türk Silahlı Kuvvetlerinde bir tasfiye yapıldığı izlenimi yaratmıştır.

Deliller yetersizdir, bir bölümü gerçek dışı bilgi ve belgelere dayanmaktadır.
Bilirkişiye başvurulması taleplerinden çoğu reddedilmiştir.

-Savunma hakkına yeterince saygı gösterilmemiş, bazı tanıklar dinlenmemiştir.
Gizli tanıklara başvurulması davanın hukukiliğini zedelemiştir.

-Aynı durumdaki sanıklardan bazıları cezalandırılmış, bazıları beraat etmiştir.

Cezaların şahsiliği ilkesine uyulmamış, topluca ceza verilmiştir.

-Beraat edenlerin büyük bir bölümü çok uzun süre tutuklu kalmıştır.

Davanın gizliliği korunmamış, soruşturma safhasında bile birçok bilgi
basına sızmıştır.

-Basının bir bölümü dava süresince taraflı yayın yapmış ve sanıkların cezalandırılması için kamuoyu oluşturmuştur.

-Bazı davalarda, en üst düzeyde görev yapmış komutanların terör suçu işlemekle
itham edilmeleri kamuoyunun vicdanını rahatsız etmiştir.

  • Türkiye’den bu tepkiler gelirken yabancı ülkelerin genelde sessiz kalmaları dikkatlerden kaçmadı.

Kıbrıs harekâtından sonra

  • Türk ordusu ileride Kıbrıs’ın esiri olacaktır,”

diyen yabancı devlet adamlarının, 1 Mart Tezkeresinin Meclis’te reddinden sonra (2003) “Sorumluluk askerlerindir, Türk ordusu liderlik görevini yapmadı,” diyen
yabancı siyasetçilerin sözleri unutulmadı. Şimdi Türkiye’nin bir terör örgütüne müsamaha göstermesine alkış tutan o ülkelerin çok sayıda üst rütbedeki subayın cezalandırıldığı son yargı kararından pek de rahatsız olmadıkları izlenimi alınmaktadır.

Bu durum karşısında sorulması gereken soru bence şudur:

Başka ülkelerde bu kadar çok sanıklı benzeri davalar görülmüş müdür?
Siyasetin adaleti etkilediği durumlar olmuş mudur?
Büyük adli hatalar yapılmış mıdır?

İşte bazı örnekler:

Teymurtaş’ın yargılanması

Abdülhüseyin Teymurtaş İran’ın yetiştirdiği en önemli devlet adamlarından biriydi. Bakanlık görevlerinde bulunmuş, ülkesinin çağdaşlaştırılması için büyük çaba göstermiş, 1925 –  32 arasında Rıza Şah’ın en yakın ve en etkili çalışma arkadaşı durumuna yükselmişti. O sırada İran petrolleri, Kaçar hanedanı tarafından yüzyılın başında verilen imtiyazlar nedeniyle Anglo-İranian Petrol Şirketinin elindeydi.
Petrol gelirlerinin çok büyük bölümü İngiltere’ye gidiyor, İran’a sadece % 16’lık bir pay düşüyordu. Teymurtaş İran’ın payını artırmak için büyük çaba gösterdi. Bu nedenle İngilizlerin husumetini çekti. İngilizler Teymurtaş’ı Rıza Şah’a şikâyet ederek
O’nun bir darbe hazırlığı içinde olduğunu söylediler. Bunun gerçekle hiçbir ilgisi yoktu.
Amaç böyle asılsız bir iddia ortaya atarak Şah’ı etkilemekti. İngiltere’nin işbaşına getirdiği ve onların sözünden çıkmayan Şah, Teymurtaş’ı görevden azletti.
Teymurtaş yargılandı ve 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı, hapse girdikten birkaç ay sonra öldü veya öldürüldü.  Teymurtaş’ın görevden ayrılmasından sonra Şah İngiltere’yle
60 yıllık bir petrol imtiyazı antlaşması yaptı ve İngilizlerin isteklerinin büyük çoğunluğunu yerine getirdi. Teymurtaş’ın cezalandırılması hedefine ulaşmıştı.

Dreyfüs davası

Alfred Dreyfus Yahudi asıllı bir Fransız subayıydı. Vatana ihanet suçundan yargılandı. Ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Fransız Hükümeti usul konularında mahkemeye baskı yaptı. 19 Aralık 1894’de başlayan dava sadece 4 gün sürdü. İddianame tek bir belgeye dayanıyordu. Dava gizli görüldü. Bir yalancı tanık Dreyfüs’ü casuslukla suçladı. İlgili Fransız makamlarının mahkemeye sundukları gizli dosyada Dreyfüs’ün Almanya Büyükelçiliğine gizli belgeler verdiği iddia ediliyordu. Dreyfüs mahkemede oy birliğiyle mahkûm edildi. Davanın yeniden görülmesi talebi reddedildi. Halka açık bir törende rütbeleri söküldü, kılıcı kırıldı. Halk “Dreyfüs’e ölüm” diye bağırıyordu. Gazetecilerin çoğu O’nu hain olarak nitelendiriyordu. Dreyfüs, mahkûmiyet yıllarını
çok kötü koşullarda sürgün edildiği bir adadaki hapishanede geçirdi.
Ailesiyle görüşmesine bile çoğu zaman izin verilmedi. Ünlü Yazar Emil Zola
“İtham ediyorum” başlıklı bir beyanname yayınlayarak Dreyfüs’ün suçsuz olduğunu savundu. Basın ikiye ayrıldı. Yahudi düşmanı gazeteler Dreyfüsü suçladı, laik eğilimli olanlar savundu. Dreyfüs 1896 yılında 2. kez yargılandı. Bu kez 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve tahliye edildi. 1906’da Dreyfüs’ün suçsuzluğu anlaşıldı.
Orduya döndü, 1. Dünya Savaşında savaştı ve Yarbaylığa kadar yükseldi.

Bu dava hala adli hataların vahim bir örneği olarak anılır.

Hitler ve Stalin dönemindeki yargılamalar ve tasfiyeler:

2. Dünya Savaşından önceki dönemde kimi ülkelerde devlet adamlarının etkisi altındaki bazı mahkemelerin acımasızca davrandıkları görüldü. Örneğin Hitler döneminde
Alman mahkemeleri hukuku bir yana bırakarak tümüyle Hitler’in buyruğuyla hareket ettiler.  Sovyetler Birliği’nde de özellikle 1930’lu yıllarda yargı Stalin’in denetimindeydi. O dönemde yargı yoluyla, devlet yönetiminde, Partide ve Orduda büyük tasfiyeler yaşandı. Binlerce kişi baskı altında itirafta bulunduktan sonra idama gönderildi.
Kızıl Ordu mensuplarından birçoğu (casusluk, sabotaj, Anti-Sovyet propaganda
ve darbe hazırlığı) gibi suçlardan yargılandılar. Ordudaki 5 Mareşalden 3’ü,
Ordu Komutanlarından 13’ü, 9 Amiralden 8’i, 57 Korgeneralden 50’si,
186 Tümen Komutanından 154’ü tasfiye edildi. 1920-24 arasında 2,000 aydın, yazar
ve sanatçı tutuklandı. Bunlardan 1,500’ü hapiste veya toplama kamplarında öldü.
1937-38 yıllarında 1,5 milyon kişi tutuklandı ve 681,692 kişi idam edildi.

Bütün bunlar demokrasinin öncüsü sayılan Amerika’nın ve İngiltere’nin savaşın sonuna dek Stalin’le dostluk ve işbirliği yapmasına engel sayılmadı.

Nürnberg ve Tokyo Mahkemeleri:

2. Dünya Savaşından sonra savaş suçlularının yargılandıkları Nürnberg ve Tokyo mahkemeleri bazılarının beklediğinden daha ölçülü davrandılar. Nürnberg mahkemesinde ana davada sanık sayısı 24’ten ibaretti. 3’ü yargılama sırasında
intihar etti veya öldü. 21’i yargılandı. Yalnızca Hitler’in en yakın yardımcılarından
vahim insanlık suçu işleyenlere idam cezası verildi. Bazı sanıklar hapis cezasına çarptırıldı. Birkaç sanık da beraat etti.

Tokyo Mahkemesinde de ana davada 19’u asker olmak üzere 80 kişi yargılandı.
25’i suçlu bulundu 7 kişi idam edildi. 16 kişi müebbet hapse çarptırıldı,
gerisine çeşitli hapis cezaları verildi. Bunlardan 13’ü 1954-56 yıllarında affedildi.

Savaştan sonra Batıda, Türkiye’de son zamanlarda görüldüğü gibi çok sayıda askerin yargılanıp cezalandırıldığı bir dava örneğine rastlamadım.

Türkiye’deki davalar bu genel çerçevenin neresine oturuyor?
Kuşkusuz demokratik ülkelerde askeri darbeleri de darbe girişimlerini de
savunmak mümkün değildir. Avrupa’da son 30 yılda askeri darbe girişimi olmadı
ama Avusturya, Slovakya ve son olarak da Macaristan’da seçimle gelen bazı liderlerin otoriter yönetimler kurmaya çalıştıkları görüldü. Bu girişimlere karşı Avrupa kuruluşları ve kamuoyu büyük tepki gösterdi.

  • Demokrasiye inanan insanların askeri darbelere olduğu gibi
    sivil darbelere de karşı çıkmaları ve demokrasiyi yaşatmaya çalışmaları esastır.

Siyasette ve basında bu gibi davalar değerlendirilirken de, tarihi örneklerin gösterdiği gibi, bir adli hata olabileceği ihtimalini kimse gözden uzak tutmamalı,
herkes vicdanının sesini dinlemelidir.

  • Unutulmamalıdır ki, dünyadaki en yüksek yargı organı tarihtir
    ve en doğru hüküm tarihin vereceği hükümdür.

Saygılar, sevgiler.
14.10.13

ATATÜRK NEDEN BÜYÜKTÜR ??


Dostlar,

Değerli dostumuz 9 Eylül Üniversitesi’nden Tarih uzmanı Sn. Prof. Dr. Kemal Arı‘nın müthiş bir irdelemesini paylaşalım..

Çok ilginç ve çekici bir anlatım ile yakın insanlık tarihinin özetlemesi ve içine
Atatürk devriminin somut edimleri ile ustalıkla yerleştirilerek ilişkilendirilmesi..

Mustafa Kemal Paşa‘yı ve görlemli tarihsel eylemini anlamamış, anlayamamış olanların da okuduklarında aydınlanacakları ağırbaşlı ve kapsamlı bir makale..

Sn. Prof. Arı’yı emeği için kutluyor, paylaşımı için de teşekkür ediyoruz..
(Metne Atatürk fotoğrafını biz ekledik..)

Sevgi ve saygı ile.
22.9.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===========================================

ATATÜRK NEDEN BÜYÜKTÜR ??

portresijpg


Prof. Dr. Kemal ARI

“Ulusunun Yönünü Aydınlığa Çeviren Türk”

Hemen bir çelişkili durumu ortaya koyalım:

 

1930’lar dünyasındayız.
Avrupa’da, eski yüzyılla karşılaştırıldığında büyük kırılmalar yaşanıyor. 1. Dünya Savaşı, milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanmış, ancak pek çok sorunu çözememiş. Kimi imparatorluklar yıkılıp gitmiş; bunların yerine ulusal / milli ya da etnik kimliği öne çıkan devletler kurulmaya başlamış. Rusya da ancak bir rejim değişikliği ile varlığını başka bir boyuta evirmiş… Sözüm ona proleterya denilen işçi sınıfı kendi devrimini yapmış; ancak, içerde büyük sorunlar yetmiyormuş gibi dünkü bağlaşıklarına karşı
çetin bir savaşın içine girmiş.

Avrupa’ya az daha yakından bakalım:

Bu yaşlı kıta, sanki 18. Yüzyıl’ın Aydınlanma değerlerini yaşamamış, örneğin bir Thomass More’u, Jean Jaques Rousseau’yu, Volter’i, Montesquieu’yu kendi bağrından çıkarmamış gibi; kökleri çok daha eskiye uzanan, ancak 19. Yüzyıl’daki Sanayi Devrimi ile daha da palazlanan ırkçı, faşist ve antidemokratik yönetimlerin pençesine düşüvermiş. Seçimle iktidara gelen ünlü diktatörler; coşkulu söylevleriyle uluslarına büyük düşlere ulaşma sözü veriyorlar. Gobineau ve O’nun gibi ırkçı/şoven ideologların düşünceleri merkezi Avrupa’yı; özellikle de Almanya ve İtalya’yı, hatta İngiltere, Fransa gibi ülkeleri bile etkisi altına almış… Pek çok ülke, kendi ırkının peşine düşmüş… Her yanda kemik ve kan ölçümleri yapılıyor; ırklar, dört ayrı renge ayrılmış; her birinin, bir ötekine üstünlüğü üzerine hamaset dolu söylevler veriliyor, kitaplar yazılıyor. Bir yüz yıl önce, insanın yaşama hakkının kutsal bir hak olduğunu savunan düşünürlerin, onca aydınlanmacı değerin yerini insanın içini ürperten yeni değerler dizgesi almaya başlamış. Geçmişteki bütün bu birikim buharlaşıp uçmuş gibi; kendi toplumlarına ırklarının en üstün ırk olduğunu ve başka ırkları egemenlikleri altına almanın bir doğal hak olduğunu savunan sapık ve hastalıklı görüşler ortaya para pul eder olmuş… Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini; İspanya’da Franko eş zamanlı olarak iş başına gelmişler. Artık “Aydınlanma” dünyasının değerleri yerle bir olmuş durumda. Ve örneğin Almanya’da, gerçekte bir Fransız olan Gobineau’nun düşünceleri, değişik Alman ırkçı yazarlar tarafından coşkulu söylemlere dönüştürülüyor ve Nazi gençlik kolları tarafından Nazizim” kutsanıyor

Sovyetler Birliği’ne gelince                      :

Rusya’nın 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra yıkılmasıyla birlikte; Sovyetler Birliği adı altında toplanan komünist ideolojinin temsilcisi olan yeni güç; parayı ve kapitali kutsayan kapitalizmin karşısına dikilmiş, emeği kutsuyor. Ancak bunu yaparken eşitlik üzerinden giderek özgürlüklere ulaşma derdinde. Bu nedenle bireysel mülkiyet kavramına koyu bir düşmanlık besliyor. Üretim araçlarını devletin tekeline alarak yeni bir ideolojiyi insanlığın kurtuluşu olarak gösteriyor. Ancak bunu yaparken, kendi sınırları içinde azıcık direnç gösteren kitlelere karşı, özellikle Stalin döneminde korkunç yüzünü göstermekten geri kalmıyor.

Ortadoğu ise sanki geçmişin parlak uygarlıklarının izlerini belleğinden silip atmış gibi… Önce Mutezile Hareketi ile başlayan akılcılığın önü kısa bir süre sonra tıkanmış;
kimi önemli bilim insanları yetiştirmekle birlikte; aklı ve bilimi temel alan bütüncül bir kültür zeminini oluşturamamış. Kimi uyanış, parlayış dönemlerinin ardından, özellikle de İbn’i Rüşt gibi bir dehadan sonra; felsefeyi, doğal olarak da düşünceyi kapı dışarı eden katı yorumların pençesinde, aklı ve bilimsel düşünceyi katı duvarlar arkasına süpürüvermiş. Ve zaten bir daha da dikiş tutmamış. Kendi ulusal benliğine
hiç kavuşamamış; ulusal bilinç oluşumuna o coğrafyada egemen olan kabileler, boylar, aşiret düzeni bir türlü izin vermemiş…

20. Yüzyıl’a gelince; doğal olarak enerji kaynakları önem kazanmış. Kolay mı?
Sanayi Devrimi gibi dev bir dönüşüme imza atmış, bir yüzyıl önce insanlık…
Şimdi sanayisini kuran güçlü ülkeler, enerji kaynaklarına ulaşmak için, kendi güçlerine ve sinsi politik girişimlerine dayanarak, almışlar ellerine cetvelleri; kendileriyle o bölgelerde işbirliği içine girmiş olan güçlü kabilele önderlerine “Orası senin, burası senin” diye paylaştırmışlar. Ancak şakşakçılığın, ihanetin, çıkar dürtülerinin sonu olmadığı için; “Senin ya da onun; sonuçta hiç fark etmez, size ait olanlar zaten bizim” dercesine,
dev bir ahtapot gibi kollarını bölgeye uzatmış, kanını – iliğini emiyor… Bu nedenle de ulusal uyanışlara, bilinçlenmelere, birey haklarının gelişmesine ve bireyin;

“Ben de insan olarak değerliyim; kulluğu yalnızca Tanrı’ya yaparım; bana ne şeyhten, emirden” demesine, bu bilince ulaşmasına dayanamıyor… Nerede bir kıpırdanış varsa, kirli elleriyle Arap bedenlerine kırbaçları acımasızca indiriyor…

Kara Afrika ise ayrı dert. Durumu öyle ya da böyle, Arap dünyasından çok daha kötü… Ataları, Avrupa’nın ve Amerika’nın zenginleşmesine bedenleriyle oluk oluk katkılar sunan bu kara talihli ve kara derili insanların; Gobineau’cu zihniyetin bir yansıması olarak, insan bile sayılamayacağı savları dillerde dolaşıyor.

Böyle bir tiyatro sahnesinde, gelelim Türkiye’nin görüntüsüne:

Türkiye denilen ve sanki dünyanın merkezi gibi alımlı bir görüntüye sahip olan üç kıtanın, değişik kültürlerin, dinlerin ve büyük tarihsel göçlerin tam kesişme noktası üzerinde bulunan Türkiye’de Türkler önce bir bağımsızlık ve özgürlük savaşı vermişler. Bu savaş, Türk ulusal varlığını ortadan kaldırmak isteyen batı emperyalizmine karşı; neredeyse kendi ulusal benliğini yitirmiş olan Türkler’in ulusal kimlikte öbek öbek toplanmaları sonucu ortaya çıkan ulusal istenç, egemenlik; birlik ve bütünlük duygusuna bağlı olarak verilmiş ve kazanılmış… Böylece emperyalizmin karizması fena halde çizilmişEzilen uluslar, Türkler’in bağımsızlık hareketlerinden oldukça umutlanıp,
bu savaşımı kendilerinin de verip veremeyeceklerini tartmaya başlamışlar.

Ancak Türkler durmamış: Bağımsızlık hareketlerini giderek büyük bir devrime dönüştürmeyi başarmışlar. Bu devrimin önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk
ancak ve ancak ulusunun köklü tarihinden, uygarlık özelliklerinden ve özgürlüğe olan tutkusundan güç alarak; bu büyük devrimin ve dönüşümün mimarı olarak,
ulusunu yeni bir ereğe yöneltmiş:

Batı takltçiliği

Tam bağımsızlık ilkesine sıkı sıkıya bağlı; kendi öz benliğini araştırıp bulan ve bulduğu bu değerleri kendi kimliğinin güçlenmesi için kullanan;

ulusal,
laik,
halkçı,
devletçi ve
devrimci bir Türkiye olarak, Çağdaş Uygarlık Düzeyi’nin üzerine çıkmak…”

Yineleyelim:

  • Tam bağımsız, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmış bir Türkiye… 

Örneğin Cumhuriyet’in 10. Yıl Kutlamalarında yaptığı ünlü konuşmasında;

  • “Türklüğün unutulmuş medeni vasfı, atinin (geleceğin) nurlu ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.” 

derken, sanki yüreği göğüs kafesini parçalayıp fırlayacak kadar coşkulu ve inançlı…

Şimdi bu aşamada, sanki tiyatro sahnesindeki roller, iyice belli olmuş gibi…
Bir kez batı dünyası Aydınlanma Dönemi’ni yaşamış… Ancak o aydınlık, ırkçı, şoven; vahşi kapitalist ve yayılmacı duygular, eğilimler ve yönelişlerle yavaş yavaş kararıyor.
Tıpkı bir tiyatro sahnesinde, ışıklı bir ortamın üzerine koyu bir gölgenin yavaş yavaş gelmesi gibi…

Aynı zaman diliminde Türkiye’ye bakıldığı zaman görülen ne?
Aydınlanma’yı yaşayamamış bir toplumda Gazi Mustafa Kemal Atatürk
önce bir cumhuriyetin kuruluşuna öncülük etmiş… Bunun için ulusça emperyalizme karşı verilen tam bağımsızlık savaşından sonra, “Asıl savaş şimdi başlıyor!” diyerek toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel ve pek çok alanda büyük devrimci sıçrayışlar gerçekleştirilmiş… Derken, bir tarım imparatorluğu düzeyinin üzerine çıkamamış
Türk toplumsal yapısını, Aydınlanma kültürü ve değerleriyle kucaklaştırmak için
yoğun bir çaba içine girmiş…

  • Bireye kul, topluma teb’a olmadığı anımsatılıyor; 

verilen çağdaş eğitimle, birey olmanın onuru, kişiliğin erdemi ve ulus olmanın bilinci aşılanıyor… Yani Aydınlanmayı yaşayamamış, bu yönden bir birikimi olmayan bir coğrafyada Atatürk, o coğrafyanın yüzyıllardır karanlıklar içinde uzayıp giden yolunu, Aydınlanma değerlerine doğru yöneltmiş…

İlki için bakınca ne denli “hazin”, ancak Türkiye için bakıldığında ne denli “coşkun” bir durum değil mi?
Duruma bak:
Aydınlanmayı yaşayan toplumlar karanlığa teslim oluyor; karanlıklar içinden gelen Türkiye, ışık dolu bir Aydınlığa doğru yüzünü dönmüş; atılan devrimci adımlarla
çağdaş dünyanın gerektirdiği kazanımları elde etme çabası içinde…
Hangi adımları sayalım ki?

– Köhne bir düzenin yıkılmasından sonra; ulus ve birey kimliğinin güçlendirilişi…
Bunun için derebeyi düzenine karşı verilen ve giderek toprak reformunu
bile ufkuna oturtacak denli temellere inen zorlu bir uyanış…

– Derken kültür aydınlanmasını sağlamak için zorunlu, birleşik ve laik eğitim;

– Aklı ve bilimi rehber olarak gören bir anlayış;

– Giderek yeni yazının kabul edilişi; dil ve tarih alanlarında atılan dev adımlar;
Halkevleri, Halkevleri’nin çıkardığı Ülkü, Fikirler, Çorumlu, Ün, Gediz gibi dergiler… Çeviri bürolarının kuruluşu; eğitim alanında yapılan büyük devrime koşut olarak, dünyanın klasikleşmiş ünlü yapıtlarının Türkçe’ye çevrilişi ve hatta, eşeklere sarılmış tahta bavullar içine istiflenmiş kitapların; tarlasında, bağında, bahçesinde çalışan köylülere kadar ulaştırılışı… Bu insanların Sokrates’in diyaloglarıyla tanışması, Molier’i okuyuşu; derken her bir köye sonradan, karanlığı aydınlatan birer fener gibi, sanki kutsal bir elin serpiştirdiği Köy Enstitülü öğretmenlerin gittikleri köylerde, Aydınlanma Devrimini içselleştirmiş kültür savaşları…

Türkçe’nin sözlüğünü ve gramerini oluşturma çabaları; toplanan tarih ve dil kongreleri; canlandırılan folklor; kültüre verilen yeni ve derin anlam; üniversite reformu; derken
Nazi kıyımından dolayı Almanya’dan kaçan bilim adamlarının Türk üniversitelerinde görev alışları, yurt dışına her biri kendi toplumlarına aydınlığı taşıyacak Promethe’ler gibi ortaya çıkacak olan öğrenciler… Hepsi kendi alanlarında bir kor ateşi gibi,
ülkelerine dönüşleri ve toplumsal, sayısal ve doğa bilimlerinin temellerinin atılışı… Hukuk Devrimi, kadınlara verilen yüksek değer ve batıda pek çok ülkede bile başlamamış siyasal hakların verilişi…

Ne geliyor gözlerimizin önüne?

Sanki Türkiye’nin o canım coğrafyasına öğretmenler, halkevleri; yeni kurulan
bilim merkezleri ve devrim ocaklarıyla birlikte göz göz ateş böcekleri dağılmış;
karanlık her bir ışık dalgasıyla yırtılıyor, yerini yavaş yavaş aydınlığa ve ışığa bırakıyor;
kasvet dağılıyor; ümitsizliğin yerini ümit ve geleceğe inanç alıyor.
Gittikçe karanlığa boğulan; zifiri gecelerin ortasında, akıl almaz cinayetlere kendini hazırlayan Avrupaya karşı; karanlıkların içinden sıyrılan, üzerindeki karanlık gölgeleri dağıtan, devrimin ateşiyle yurdun en ıssız köşesine kadar, kendi varlığını ve etkilerini duyumsatan bir Türkiye…

Ne muhteşem bir görüntü, ne görkemli bir yürüyüş ve ne büyük bir yeniden diriliş!

  • “Mustafa Kemal Atatürk niçin büyüktür?”
sorusunu ne zaman sorarsak soralım kendimize; bunun karşılığı olarak birçok yanıt bulabiliriz. Ancak O’nu büyüklerin büyüğü yapan yönü; Aydınlanmayı yaşayamamış toplumunun kucağına, o aydınlık değerleri getirip koymasıdır. Aydınlanmayı yaşamış toplumlar faşist ve dikta rejimler altında gittikçe tutsaklığın, yıkılışın, insani değerlerden sıyrılışın, gözlerini kan bürümüşlüğün elinde kıvranırken, ulusunu çağdaşlığa ve
çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine götürmek için büyük ve dev adımlar atışıdır…

Bu büyük dönüşümün adına biz “Türk Aydınlanması” diyoruz.
İşte Atatürk, kendi geri kalmış ulusunu, Aydınlanma değerleriyle buluşturup; aklı ve bilimi ona rehber kıldığı ve onu çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak için
her alanda büyük devrimci atılımlar yaptığı için büyüklerin büyüğü bir Aydınlanmacıdır…

O, karanlıklar içinde bunalmış Türkler’i ışığa ve ateşe kavuşuran Promethesi’dir.

Bunlara bakarak, Atatürk’ün niçin “büyük” olduğunu hala kavrayamayanlar var mı bilemem!

Varsa, lütfen yeniden o büyük devrimsel dönüşümü okusunlar, bilgilensinler,
sonra da bir empati (duygudaşlık) yapıp duyumsamaya çalışsınlar. Emin olun,
bunu yapmayı başardıklarında; bir adım sonra içselleştirecek ve günümüzde şu Ortadoğu’nun durumuna bakıp;
İyi ki bu büyük ulus, Atatürk gibi bir dehayı yarattığı için”
dualarını ondan esirgemeyeceklerdir.

Prof. Dr. Kemal Arı, 20.09.2013