Etiket arşivi: soğuk savaş

Finlandiya, İsveç ve NATO

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen
23 Mayıs 2022, Cumhuriyet

 

ABD’nin ve NATO’nun, genişleme stratejisine Ukrayna’yı da katması üzerine, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi nedeniyle, Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyelik başvurusunda bulunması, dünya dengelerini bir kere daha altüst etti.

Rusya, güneybatı sınırlarında NATO ile komşu olmayı önlemeye çalışırken bir anda kuzeybatı sınırlarında da NATO ile komşu olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Oysa, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, NATO ile Varşova Paktı, ABD ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasında ortaya çıkan “Soğuk Savaş” döneminden beri, bu gerilimin ortasında tarafsız kalmayı başaran Finlandiya ve İsveç, aynı politikayı bugün de sürdürebilirdi.

Çünkü SSCB dağıldıktan sonra kurulan Rusya Federasyonu bu ülkeleri bir tehdit olarak görmediği gibi, bu ülkeleri, NATO’ya üye olma niyetlerini ilan edene kadar tehdit de etmemiştir.

İsveç’in ve Finlandiya’nın, kendileri için Rusya’dan bir tehdit gelmediği halde, Ukrayna’ya yönelik bir tehdit nedeniyle, Rusya’nın kendilerini de tehdit etmesine yol açacak bir karar vermeleri, halklarına ve geleceklerine karşı bir sorumsuzluktur.

Bu karar, ABD ve Rusya arasındaki gerginliği yumuşatmak yerine artırmaktadır, ayrıca İsveç’in ve Finlandiya’nın ulusal güvenliğini güvence altına alacağına, tehlikeye sokmaktadır.
***
Ekonomik, sosyal ve siyasi açıdan dünyanın en güçlü ülkeleri arasında yer alan, bağımsız olarak varlığını onlarca yıldır başarıyla sürdürebilen İsveç’in ve Finlandiya’nın, ABD ve Rusya arasındaki rekabetin oyuncağı ve piyonu haline dönüşmeleri, kendi onurlu tarihleri açısından da utanç verici bir durumdur.

İsveç Sosyal Demokrat Partisi’nin eski lideri, eski İsveç Başbakanı ve Sosyalist Enternasyonel’in önde gelen siyasilerinden birisi olan Olof Palme’nin, bağımsızlık yanlısı onurlu duruşu örnek alınacağına, ABD Devlet Başkanı Joe Biden’ın reçeteleri uygulanmıştır.

Bu çerçevede, Olof Palme’nin kim olduğunu herkesin yeniden hatırlamasında büyük yarar vardır.

Olof Palme, “Soğuk Savaş” döneminde yaşadığı halde, “Soğuk Savaş” paradigmasına ait şablonların dışında kalmayı başarmış nadir siyasetçilerden birisiydi.

Olof Palme, hem SSCB yönetimini hem de ABD yönetimini eleştiren, iki süper gücün de uydusu olmayı reddeden, İsveç’i hem NATO’nun hem de Varşova Paktı’nın dışında tutmayı başarmış bir liderdi.

Olof Palme, ABD’nin ve NATO’nun tüm uyarılarına ve itirazlarına rağmen, Fidel Castro’nun ve Che Guevara’nın öncülüğünde 1959 yılında gerçekleşen Küba devriminden sonra, Küba’ya resmi bir ziyarette bulunan ilk Batı Avrupalı liderdi.

Olof Palme, karma ekonomik modeli, ekonomik ve sosyal adalet kavramını, hem kendi ülkesi için bir hedef olarak ortaya koymuştu, hem de Sosyalist Enternasyonel’in temel ilkelerinden birisi haline getirmişti.

Olof Palme, kuzey yarımküre ile güney yarımküre arasındaki gelir dağılımı dengesizliği ve emperyalizm sorunu çözülmeden, dünyada ekonomik ve sosyal adaletin sağlanamayacağını savunmuştu ve bunu yine Sosyalist Enternasyonel’in temel ilkelerinden birisi haline getirmişti.

Olof Palme, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit’in yakın bir dostuydu ve CHP’nin 1970’lerde Sosyalist Enternasyonel’e üye olması için büyük bir çaba sarf etmişti.

Olof Palme, PKK’nin bir terör örgütü olduğunu görmüştü ve bu örgüte karşı önlemler almaya başlamıştı.

Olof Palme, evine ve işine sık sık yürüyerek veya bisikletle giden, halkla ve emekçi kesimle iç içe yaşayan, mütevazı bir insandı.

Olof Palme, bunların hepsinden veya bazılarından veya birisinden ötürü, başbakan iken 1986 yılında bir suikast sonucu öldürülmüştü!

Cinayeti işleyenler hiçbir zaman bulunamadı, yargı önünde hesap vermedi, dosya kapatıldı!

İsveç’in ve Finlandiya’nın aldığı bu son kararlarla, Olof Palme bir kere daha suikasta uğramıştır ve öldürülmüştür!

AMBARGOLARLA DÜNYA YÖNETİLİR Mİ?

BÜLENT ESİNOĞLU
bulentesinoglu@gmail.com

Koskoca Amerikan devleti ne yaptığını bilmiyor olabilir mi?

Rusya, Ukrayna’dan başlar diye başladığı, yeni soğuk savaş dönemini, ambargolar ile devam ettireceğini sanıyor. Önüne gelen devlete, sana Ambargo uygularım tehdidini getiriyor.

Önce Rusya’ya karşı, Çin’i yanına almaya çalıştı. Çin ben ambargolara katılmam deyince, sana da ambargo uygularım dedi.

Ve Blinken, Çin’e karşı ambargo kararını açıkladı.

Amerikan yönetiminin içinde, bir Çin karşıtları kliği var. Bir de Rusya karşıtı klik var.

Azılı Rusya karşıtları, ideolojik takıntılar sebebiyle, strateji üretmekte zorlanıyorlar.

Dışişleri Bakanı Blinken, Victoria Nuland ve Biden’ın Güvenlik Danışmanı Jake Sullevın, bunlar azgın Rusya düşmanları.

Diğer klik ise, azgın Çin düşmanlığı ile ünlüler. Ünlerini ve koltuklarını bu yol ile kazanmışlar.

Çok uluslu şirketler (oligarklar) ve azılı Çin ve Rusya düşmanlarının, dünya hegemonyasını sürdürebilmek için, buldukları strateji ambargo…

Evet biz biliyoruz ki, Amerika’da çok uluslu şirketler, çok etkinler. Hatta Ukrayna sorununda, Avrupa’yı da onlar ikna etti.

Lakin 28 gün sonunda görüldü ki, ambargolar tüm dünya için baş belası bir yöntem.

Tedarik zincirini koparıyor. Dünya ticaretini zora sokuyor. Dönüp ambargo uygulayanları vuruyor. Kritik ürünlere ulaşmayı zorlaştırıyor. Enflasyonu yükseltiyor.

Suudilere, İran’a, Venezüella’ya ricada bulunuyorlar.

En son, Japonya Başkanını, Hindistan’a gönderdiler. Hindistan’dan, Rusya’ya ambargo uygulamasını istediler.

O da olmadı. Hindistan, enerjimi Rusya’dan alıyorum dedi.

Japonya, başına bela arıyor. Rusya’dan giden iki büyük enerji hattı var. Sakalin 1 ve Sakalin 2 Rusya gazı keserse, geberir. Orasının da iyi yönetilmediği görülüyor.

  • Kendi çıkarını değil de Amerika’nın çıkarını savunan hiçbir devlet, iyi yönetilmiyor demektir.

Bu arada garnitür bazı haberler vereyim:

Ukrayna’da enerji ortaklığı olan Biden’ın oğlunun bilgisayarı çalınmış. İçindeki bilgiler Amerikan kamuoyunun önüne dökülmüş. Ukrayna’daki yolsuzluk, porno ve diğer meseleler Biden’ın, zor olan işini iyice zorlaştırıyor.

Dünya bu krizlerin içine neden düştü dersek, uygulanan ekonomik sistemin kendisi, sürekli kriz üreten bir yapıdadır.

  • Tüm krizlerin arkasında, yolsuzluklar, vurgun, ahlaksızlıklar ve çöküntüler vardır.
  • Finans kapital böyle bir yönetim şeklidir.

Buradan giderek bakarsak, dünya Üçüncü Dünya Savaşına hazırlanmaktadır.

Bu kadar pisliği, insanlık artı taşıyamaz hale gelmiştir.

Putin’in Nükleer Silah kullanırım tehdidi öylesine söylenmiş bir şey değildir.

Dünya hiç olmadığı kadar, Üçüncü dünya savaşına yakındır. Çünkü çıkarların birbirleriyle uyuşması gibi bir durum artık yoktur.

  • Rusya – Amerika savaşı Ukrayna’dan başlamış gibi görünmektedir.

Gene Avrupa ayaklar altında kalacak gibi… Çünkü Avrupa da kendi çıkarını değil, Amerika’nın çıkarını savunmaktadır.

Ukrayna krizinin arka planında ne var? 

Ahmet Bülent Meriç kimdir? | Gençlik Haber Sitesi | On5yirmi5.ComA. BÜLENT MERİÇ
ESKİ KİEV BÜYÜKELÇİSİ

Cumhuriyet, 23 Şubat 2022

 

Rusya, Ukrayna ile sınırına 120 bin askerden fazla bir kuvveti yığmış durumdadır. Buna, bir de Kırım yarımadasındaki takribi (AS: yaklaşık) 40 bin asker eklendiği zaman sadece Ukrayna’nın değil, Doğu ve Orta Avrupa’nın da ciddi bir Rus tehdidi altında olduğu ortaya çıkmaktadır. NATO’nun ve Avrupa Birliği’nin yeni güvenlik ve savunma stratejilerini kaleme aldıkları bir dönemde beliren bu tehdidin ne ölçüde gerçekleşebilir olduğu tartışmalıdır. Rusya’nın, Doğu Avrupa ve Baltıklarda güvenlik alt yapısını güçlendiren NATO’yu karşısına alarak, İttifak ile doğrudan bir çatışma ortamına girmesi ihtimali zayıftır.

RUSYA’NIN ÖNERİLERİ

Ancak, henüz NATO’nun kolektif savunma imkânından yararlanamayan Ukrayna’nın durumu farklıdır. Bu ülke zaten, Rusya’nın 2014 yılında gerçekleştirdiği gayrı nizami harekâtlarla güneyinde ve doğusunda toprak kaybına uğramıştır. Ukrayna, Rusya’nın baskısına tek başına dayanabilecek durumda değildir. Ancak, Ukrayna’nın işgali, Rusya’yı 21. yüzyılın küreselleşmiş dünyasında tecrit edilmiş bir haydut devlet haline getirecektir. Öte yandan, bir strateji üstadı olan Putin’in, ülkesini, 1970’li yılların sonunda Afganistan’da olduğu gibi, bir bataklığa sokmasının yıpratıcı olacağını dikkate alması beklenir.

Nitekim, Moskova’nın, Avrupa Güvenlik mimarisini değiştirerek batısındaki tampon bölgeyi yeniden ortaya çıkarmayı hedeflediği açıklık kazanmıştır. Rusya geçen Aralık ayında hem ABD hem de NATO’ya, iki anlaşma taslağı vermiştir. Taslaklarda, özetle, müttefiklerin birbirlerinin topraklarında bulunduracakları asker, silah ve mühimmat miktarının 27 Mayıs 1997’deki düzeyi geçmemesi, NATO’nun daha fazla doğuya doğru genişlememesi ve müttefiklerin Ukrayna ile Doğu Avrupa devletlerinde, Güney Kafkasya’da ve Orta Asya’da hiçbir askeri faaliyette bulunmaması şart koşulmuştur.

ABD ile anlaşma taslağında bu son koşul, bağımsızlığını kazanmış eski SSCB cumhuriyetlerinin hiçbirinde askeri üs kurmama, bunların askeri alt yapılarını kullanmama ve bunlarla askeri işbirliği yapmama şeklinde kaleme alınmıştır.

NATO’nun özgürce karar almasını sınırlayan; Ukrayna ve Gürcistan’ın şartlar yerine geldiğinde NATO’ya üye olabileceklerine dair 2008 Bükreş Zirvesi kararının geri çekilmesi sonucunu verecek olan bu öneriler kabul görmemiştir.

MONTRÖ’NÜN ÖNEMİ

Rusya-Batı ilişkilerinde yaratılan gerilimin sonuçlarının Türkiye’nin güvenliği üzerinde de etkisi olacağı şüphesizdir. Moskova, son yirmi yıldır askeri doktrini değiştirme ve silahlı kuvvetlerini modernleştirme yolunda gizli bir program uygulamaktadır. Kırım’ın ilhak edilmesinden sonra hızla yenilenen Rus Karadeniz donanmasının üssü olan bu bölge, muharip kuvvetlerle tahkim ve nükleer silah sistemleriyle teçhiz edilmektedir.

Ayrıca, S-400 stratejik füze sistemi ve elektronik harp yeteneklerinin yerleştirilmesi sayesinde Rusya, Karadeniz’de “Alan Erişimini Engelleme-Bölgeden Men Etme” imkânına kavuşmuştur. Türkiye’nin Karadeniz’de üstünlüğünü kaybetmesi anlamına gelen bu durumun, Montrö Rejimi üzerinde de sonuçları olabilecektir.

KARADENİZ NATO’NUN HEDEFİNDE

Karadeniz artık NATO’nun ilgi alanına iyice yerleşmiştir. Doğu ve Güneydoğu kanatlarının güvenliği için İttifak’ın Karadeniz’de sürekli varlık göstermesine ihtiyaç duyulabilecektir. Bu da Türkiye’yi, Karadeniz’de, bu kez Rusya’nın üstünlüğüne dayalı yeni statükoyu korumak için Montrö’yü sahiplenme ya da NATO güçlerine kapıları açarak Rusya’yı dengeleme seçenekleriyle karşı karşıya getirebilecektir.

Mevcut krizden çıkış için en makul yol, iki taraf arasında bir güven ortamı yaratılarak, Soğuk Savaş sonrası dönemde olduğu gibi yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi oluşturulması için müzakerelere başlanılmasıdır. Ancak, son zamanlarda gerçekleştirilen kuvvet intikalleri ve mesajlardaki sertleşme bunun çok uzağında olunduğunu göstermektedir.

Ukrayna krizi neyi hatırlatıyor?

authorBAYAZIT İLHAN

Kuşkusuz savaşı ve korkunç sonuçlarını.

Dünyada savaşa karşı en samimi mücadele hep hekimlerden gelmiştir. Neden mi? Sonuçlarına en çok onlar tanık olduklarından. Kendi coğrafyamızdaki en sıcak örnek Suriye savaşı ve Türkiye’ye, neticede tüm dünyaya etkileri. Aylan Bebeği, denizlerde botlarda ölenleri, sığınmacı kamplarını, kadınları, sosyoekonomik sorunları, savaşın tükettiği, altüst ettiği yaşamları unutamayız.

Ukrayna krizinde de hekimlerin olası savaşı önlemek için önemli adımlar attıklarını görüyoruz. Karşı karşıya gelenler Rusya ve Ukrayna olarak görünse de hepimiz biliyoruz ki aslında Rusya ve ABD, beraberinde Batılı müttefikleridir. Konunun uzmanları analizlerini yapıyorlar, kimi zaman artan kimi zaman azalan savaş tehdidi altında dünyanın büyük güçlerini karşı karşıya getiren bir hegemonya ve çıkar mücadelesi var. Son olarak batıdaki hükümetler ve basın kuruluşları tarih de verip önceki gün için (16 Şubat) Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceği iddiasını ortaya attılar, iyi ki olmadı. “Sıcak çatışma” olmadan bile gıdadan enerjiye kadar etkileri olacak bir süreci yaşıyoruz.

SAĞLIKÇILARDAN SAVAŞA İTİRAZ VAR

Nobel Barış Ödülü sahibi Nükleer Savaşı Önlemek İçin Hekimler Örgütü (IPPNW) öncülüğünde hekimler ve sağlıkçılar bir araya geldiler ve sadece Avrupa’yı değil tüm dünyayı etkileyen savaş tehdidine çözüm üretmeye çağıran metni imzaya açtılar. Hekimler, Ukrayna’daki durumu pandeminin yanında mayalanmakta olan yeni bir “tıbbi acil” olarak tanımlıyorlar. Gittikçe artan gerilim, silahlanma yarışı, anlaşmalardan çekilmeler, NATO’nun genişleme stratejisi ve Ukrayna’nın sınırlarının zorlanması sorunu büsbütün tehdit haline getiriyor. Gelinen noktayı “soğuk savaş” döneminde sıcak çatışmanın eşiğine getiren krizlerle karşılaştıranlar var.

Taraflar yine silahlara milyarlarca dolar yatırıyorlar, oysa insanlık bu paraları iklim krizini durdurmada ya da salgına karşı mücadelede kullansa hepimize ne kadar iyi geleceğini biliyoruz. Biliyoruz da, kendini canlıların en akıllısı gören insanın kaynaklarının çoğunu silaha harcamaktan vaz geçememesini, buna zemin hazırlayan sömürü düzenini sorgulamamasını hayretle “izliyoruz”.

Diplomasi, güven artırıcı tedbirler, barışçıl çözümler gerekiyor. Bunun alternatifi ise korkunç: Kitlesel ölümler, yaşamsal altyapının çökmesi, milyonlarca insanın göç etmek zorunda kalması.

NÜKLEER TEHDİT

“Konvansiyonel savaş” dedikleri başlı başına yıkıcı bir çatışmanın ötesinde hep akla gelen korkunç senaryo nükleer tehditte düğümleniyor. Ukrayna Krizi’nde karşı karşıya gelen taraflar içinde “ilk saldırma” ilkesini benimsemiş nükleer silah sahibi dört ülke var. Nükleer silah meselesi o kadar sıkıntılı ki! Tüm yaşamı tehdit eden bu ölüm aygıtlarının kullanımı kararlılıkla, kazayla ya da yanlış hesapla bir düğmeye basmaya bakıyor. Bunlara sahip ülkelerin hiçbirinin Birleşmiş Milletler’de kabul edilen Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nı (TPNW) imzalamadıklarını, sadece birbirlerini değil tüm dünyayı tehdit etmeye devam ettiklerini hatırlatayım. Türkiye’nin durumunu merak ediyorsanız onu da yazayım. Türkiye’de ABD’ye ait 50 adet nükleer silah olduğu bildiriliyor, halen TPNW’yi imzalamadı.

Ukrayna söz konusu olunca bir başka mevzuya da dikkat çekeyim. Bu ülkede halen 15 nükleer santral çalışıyor. Bu santrallerin saldırıyla ya da kazayla hasar görmesi durumunda ortaya çıkabilecek büyük nükleer sızıntı tehlikesinden ya da bir siber saldırıda çökmesiyle ortaya çıkacak enerji sıkıntısından söz ediliyor. Bilmem hatırlatmama ihtiyaç var mı,

  • Ukrayna, dünyanın gördüğü en büyük nükleer santral kazasının, Çernobil’in yaşandığı coğrafyadır.

Şimdi anladınız mı yaşam savunucuları Mersin’de, Sinop’ta, her yerde neden nükleer karşıtı tutumda ısrar ediyorlar? Sizin ve çocuklarınızın, tüm canlıların geleceği için. Bu hafta sonu tüm dünyada tıp öğrencileri, ülkeleri TPNW anlaşmasına katılıma çağrı için bisiklete biniyorlar.

Ne demeli, iyi ki onlar, kötülüğe karşı iyiliği, ölüme karşı yaşamı savunanlar var.

12 EYLÜL 1980 FAŞİST DARBESİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı
12 Eylül 2021

Bundan tam 41 yıl önce yapılmış olan 12 Eylül 1980 faşist darbesi yapıldığı zaman evli, üç çocuk babası, doktoralı, doçentlik tezi hazırlamakta olan 36 yaşında bir akademisyendim. Bu darbenin yarattığı baskı ve zulümleri iliklerime dek duyumsayarak, siyasal açıdan da en ağır suçlarla suçlanarak ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanarak yaşadım. Benim yaşamak zorunda kaldığım bu baskı ve zulümler yüzbinlerce aydınımızın yazgısı oldu. Bu aydınların sağcı-solcu denilmeden, bir bölümü korkunç işkencelerden geçti ve boş yere hapis yattı. Bazıları idam edildi ya da gözaltında kayboldu. Bir kısmı işinden ve aşından yoksun bırakılarak açlığa tutsak edildi. Yaklaşık 70.000 dolayında aydın ve sanatçımız ise, canını kurtarmak için, başta Almanya olmak üzere Batı ülkelerine kaçmak zorunda kaldı…

Peki 12 Eylül 1980 faşist darbesine nasıl gelindi?

Konuyu, biri dışarda ve biri de içeride olmak üzere iki ana nedene ayırmak gerekir.

A – Dış Nedenler

İkinci Dünya Paylaşım Savaşından sonra, istisnalar (ayrıklar) dışında, dünya Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile o zamanki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında bir rejim ve güç savaşı alanına döndü. ABD, her ne pahasına olursa olsun, SSCB’ni geriletmek kapitalist – emperyalist serbest piyasa sistemini koruyup genişletmek, yeni mevzi ve müttefikler kazanmak istiyordu. SSCB ise o dönemin kendi rejimi olan pre-komünist – sosyalist, üretim mallarında özel mülkiyeti yasaklayan, Marksist, kurgusal Merkezi Planlı ekonomik sistemini ve siyasal rejimini yaymak ve ideolojisini dünyaya kabul ettirmek niyetindeydi…

Bu iki birbirine zıt, farklı kutuplardaki devletler arasında başlayan “Soğuk Savaş” stratejileri başka ülkeleri de etkilemeye başladı. Her iki tarafın temel silahları ise yeraltı, örtülü ajanlık faaliyetler, askeri, siyasal, ekonomik, kültürel, sanatsal… alanlardaki çok geniş yelpazeli propaganda (beyin yıkama) faaliyetleriydi. Her iki tarafın temel amacı da aynıydı; Başka ülkelerdeki kamuoyunu kendi lehine çevirmek ve siyasa iktidarı kendi yanına çekmek… dünyaya egemen olmak.

B – İç Nedenler

Türkiye de bu 2 süper güç arasındaki küresel yıkıcı rekabet ve gelişmelerden oldukça geniş boyutlarda etkilendi. Büyük ve giderilmesi olanaksız acılar ve katlanılması devasa boyutlarda olan ekonomik, sosyal, kültürel, ailesel ve bireysel sorunlar yaşadı. İhtilalden önce siyasiler, sendikalar, üniversiteler, basın, sivil toplum örgütleri, halk sağcı ve solcu olarak iki ana kampa ayrıldı. Karşılıklı olarak kurtarılmış(!) bölgeler, şehirler, mahalleler ve kurtarılmış(!) kamu kurumları oluştu. Yine karşılıklı düşmanlaşma, vuruşma ve öldürmeler yaygınlaştı. Halkın can ve mal güvenliği yok oldu. Günlük olarak ortalama cinayet sayısı 25-30 kişiye ulaştı. Siyasiler cephelere ayrıldı ve kendilerince taraf oldular.

Türkiye’deki rejim NATO ve Avrupa Birliği bağlantıları nedeniyle Batı ve ABD yanlısıydı. ABD açısından Türkiye, SSCB’ne karşı yaşamsal önemde stratejik bir ülkeydi. Batı kampındaki ülkelerin yaşamsal güvencesi olarak, mutlaka ABD ve Batı yanlısı kalması gerekiyordu. Bu nedenle SSCB ne karşı komünizm karşıtlığı beyin yıkama faaliyetleri çok önemliydi.

Komünistler dine karşıydı, öyleyse dinciliğin en geniş boyutlarda desteklenmesi gerekiyordu. Komünistler ırkçılık ve milliyetçiliğe karşıydı, öyleyse ırkçılık ve milliyetçilik de körüklenmeliydi. Komünizm aile yapısına karşıydı(!) ve serbest cinselliği savunuyordu (!) Bu durum aile ve ahlak yapımızın yıkımı (!) demekti. Hatta halk arasındaki düşmanlığı körükleyebilmek için, bu dinci ve milliyetçi 2 ideoloji birleştirilerek “Türk- İslam Sentezi” oluşturuldu. Dinci ve milliyetçi partiler desteklenerek anti-komünist cephe genişletildi. Bu arada Atatürkçü aydınlar da sol kesime dahil edildi ve SSCB yanlısı olarak yaftalandı… Herkes aşırı uçlara savruldu. Artık dış destekli fitneler yeterince mayalanmış ve kıvam kazanmıştı.

Sonuçta ihtilal vaktinin geldiği kanısına varılarak 12 Eylül 1980 günü Kenan Evren başkanlığındaki ABD destekli askeri cunta anayasal düzeni askıya alarak yönetime el koydu. Ancak 13 Eylül 1980 günü yani ihtilalden bir gün sonra, ülkedeki her türlü terörist ve karşılıklı vuruşma faaliyetleri bıçak gibi kesildi. Onun yerine uzun soluklu sayılacak bir basķı, zülüm, işkence ve kıyım furyası başladı….

Peki sonra neler mi oldu?

-Anayasal düzen askıya alındı. Cunta bildirileri anayasal hükümler yerine geçti
– Tüm siyasal partiler kapatıldı, parti başkanları tutuklandı.
– Tüm sendikalar, dernekler, her türlü sivil toplum örgütleri kapatıldı. Çoğu sendika lideri tutuklandı. Sendika mallarına el kondu.
– Üniversitelerde ihbarlar ve sürek avı başlatıldı. Yüzlerce akademisyenin görevine son verildi. Bir bölümü tutuklandı ve yargılandı.
– Türkiye’nin karma ekonomik sistemi, yerini serbest pazar ekonomisine bıraktı..
– Siyasal sistemdeki laiklik rotası aşındırıldı. Yeni anayasaya zorunlu din dersleri kondu.
– Anayasadaki sosyal devlet politikası kağıt üzerinde kaldı…
-………

Kıssadan hisse                              :

Bu kısa ancak acı 12 Eylül 1980 ihtilal geçmişimizi belli yaşta olanlara anımsatmak, yeni kuşaklara ise bilgi vermek ve üzerinde düşünmelerini sağlamak için yazdım. Siyasal, ekonomik, dinsel, etnik, kültürel (ekinsel), sanatsal ve bölgesel her türlü ayrışma, bölünme, yarılma ve düşmanlaştırmalara varan politikalar devlete ve ulusal birliğimize zarar ve hatta ihanet olarak algılanmalıdır. Yurttaşların eşitliğine, hukukun üstünlüğüne, çoğulcu ve doğru içselleştirilmiş parlamenter demokrasiye, tüm bunların güvencesi olarak da yine gerçek rotasından saptırılmayan laiklik ilkesine sımsıkı sarılmak, ortak aklı, ortak çıkarları ve ortak sorunları, kamu yararına, akılcı ve bilimsel yöntemlerle çözmek gerekiyor.

  • Ayrıştırıcı, ötekileştirici ve düşmanlaştırıcı yaklaşımlardan uzak durmak gereklidir.

Askeri, sivil, dinsel… her türlü darbelere karşı olmak, birlikte, dostça, sevgi barış, huzur ve adalet içinde kalmak en doğru yoldur.

  • Umudumuz gerçek aydınlarımızın ve halkımızın sağduyulu ve aydınlanmış bilincidir.

Demokrasilerde çareler ve umutlar tükenmez. Yeter ki demokrasi tükenmesin.

Hiroşima ve Nagazaki Bombaları Aslında Kime Atıldı?

Lütfü KırayoğluKonuk yazar :
Lütfü Kırayoğlu
ADD Gn. Sekr. Yrd. / Elkt. Müh.

İkinci Dünya Paylaşım Savaşını bitirdiği söylenen atom bombasının Hiroşima’ya (6 Ağustos 1945), 3 gün sonra da Nagazaki’ye atılmasının üzerinden tam 75 yıl geçti. Aynı anda bu kadar çok insanın katledildiği ve bu kadar büyük yıkıma neden olan bir silahı insanlık ilk kez görüyordu. Dünya dehşet içindeydi. Zaten teslim olmak üzere olan Japonya daha fazla direnemedi ve İkinci Paylaşım Savaşı sona erdi.

Dünyanın gördüğü en kanlı savaşa son verdiği kanısıyla ve yaşanan korku ile ilk günlerde, esas olarak sivil halkı hedef alan bu büyük katliam tartışılmadı. 6 Ağustos 1945 günü önce Hiroşima ve 3 gün sonra Nagazaki’ye atılan bombaların esas hedefinin bütün insanlık, özellikle de ezilen Dünya ülkeleri ve halkları olduğu, aradan 3-5 yıl geçmeden anlaşıldı. 2. Paylaşım Savaşının saldırgan iki ülkesi, İtalya ve Almanya’nın teslim olmasından sonra savaş uzak doğuya kaymış, ABD-Japon savaşına dönüşmüştü. Japonya teslim olmak üzereydi ki, 6 Ağustos 1945 günü Japonya’nın Hiroşima kenti korkunç bir patlama ile sarsıldı. Dünya daha önce böylesine bir patlamaya tanık olmamıştı. Patlama ile birlikte, önce ışık, ardından ısı, nükleer radyasyon, basınç ve rüzgâr etkileri ile 80 bin kişi hemen öldü. Kısa süre sonra da bu rakam 140 bine çıktı. Patlamadan 50-60 yıl sonra süren etkilerle birlikte ölü sayısı 250 bini geçti.

Bu patlamadan 3 gün sonra, bu kez Nagazaki kentine, benzer bir bomba atıldı. Bu kentte de kısa süre içinde 74 bin kişi yaşamını yitirdi. Sonraki yıllarda radyasyon ve öbür etkilerle ölenleri de eklediğimizde, sayı 143 bine ulaştı.

Teslim olmak üzere olan Japonya’ya atılan 2 bomba, aslında salt Japon halkını teslim almak için atılmadı. Hiroşima’ya ilk bomba atıldığı anda bütün dünya halkları tehdide uğradı. Bombanın korkunç etkileri on yıllar boyunca konuşuldu. Çaresiz insanların başına gelen felaketi iyi niyet ve acıma duygusu ile anlatmak bile bombayı atan ABD’nin korku imparatorluğunu beslemeye hizmet etti. ABD’li askeri uzmanlar, bombayı atmak için etkisinin en çok olacağı, insanların en yoğun olarak dışarıda olacağı işe gidiş saatini seçmişti. Hiroşima kenti bombanın yıkıcı etkisinin en çok olacağı yerdi. Etkinin en yüksek olabilmesi için rüzgârın en uygun estiği an seçilmişti. Bir cerrahın hastasını yaşama döndürmek için göstereceği titizlik, yüz binlerce insanı öldürebilmek için gösterilmişti.

Atom çekirdeğini parçalamak için geceli gündüzlü çalışan bilim insanları da şaşkındı. Uranyum çekirdeğinden bir Frankeştayn yarattıklarını anladıklarında iş işten geçmişti. Bomba yalnızca Japon halkına değil, dünya halklarına atıldığı için propaganda gücü, yıkıcı gücünden çok olmuştu. Dünya on yıllarca bu propaganda ve dehşet dengesi üzerinde durmaya çalıştı. Bu korkunç silahın dehşeti ile yaşayanlar, bombaların atıldığı yerlerin bir de işgal edilmesi gerekeceğini, bunun da öyle kolay olmayacağını düşünmediler bile.

Ancak ezilen uluslar zaman içinde Atom bombasından korkmamayı öğrendiler. En güçlü atom silahları bile haklı mücadeleler karşısında etkisiz kaldı. İlk atom bombasının patlatılmasından 4 yıl sonra Çin Devrimi zafere ulaştı. Soğuk Savaş adı verilen baskı ve yıldırma ortamının yalan rüzgarı ile Kore’yi bölen bir savaşın acısı ülkemizi de vurdu.

Ancak Dünya halkları emperyalizme karşı direnen ulusların Atom tehdidine boyun eğmeyeceğini yaşayarak gördü. ABD’nin burnunun dibindeki Küba halkı zafere ulaştı. Vietnam’da Fransızlar tarafından başlatılan savaşı devralan ABD bu yoksul ülkede yeni silahlarını denedi. Vietnam’a atılan yüz binlerce ton bomba ve bir atom bombasının atılması olasılığı, Vietnam halkının mücadelesi karşısında etkisiz kaldı. Vietnam halkının mücadelesi Kamboçya ve Laos halklarının ulusal mücadelesini de etkileyerek zafere ulaştırdı.

Atom silahını kullanan saldırganlar nükleer kalıntılar nedeniyle bombanın atıldığı araziyi işgal edemedikleri gibi, bir enkaz ile karşı karşıya kalıyorlardı. Daha sonraları, sanayi alanlarını ve kentleri yıkılmadan ele geçirmek amacıyla Nötron bombasını keşfettiklerini açıkladılar. O da ezilen ulusların mücadelesini durduramadı. Emperyalizm, 2. Paylaşım Savaşından sonra sıcak savaş açtığı hiçbir ülkede zafere ulaşamadı. Bundan sonra da ulaşamayacak.

Zafer ezilen ülkelerin olacak!

KKTC, bizlere torunlarımızın emaneti

KKTC, bizlere torunlarımızın emaneti

Ahmet GÖKSAN
Cumhuriyet
, 17.11.19

“Hükümetten, dünya sulhu ve insanlığın emniyeti bakımından köklü tedbirlerin alınmasını birçok defalar rica ettik. Fakat ne yazık ki beklediğimiz ve özlediğimiz garantilerden çok uzak bulunuyoruz.” 1958 Dr. Fazıl KÜÇÜK

Kıbrıs Adası’nın Osmanlı yönetimi tarafından İngiltere’ye 1878 yılında kiralanmasından sonra olayların saman alevi gibi parlamasına karşın için için yanmaya devam ediyor. Adada iki ulusun uzantıları olan Türklerle Rumların yaşadıkları biliniyor. Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan en küçük bir olumsuzluktan Kıbrıs’ta yaşayan Türklerle Rumların etkilendiği biliniyor. Bir de buna İngiliz yönetiminin yanlı tutumunun eklenmesi ile Türk’ler için adada zorluklar yaşanmasının nedeni oluyor.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Savaş, İngiltere’nin sömürgelerini terk ederek kendi kabuğuna sığınması ile sonuçlanıyordu. Yaşanan ayrılıktan sonra terk edilen ülkelerde iç çatışmaların yaşanmasına da zemin hazırlamış oluyordu. Kıbrıs’ın da bundan etkilenmesi sonrasında Ortodoks Kilisesinin destekleri ile EOKA terör örgütünün kurulmasına karşın Türklerin de en azından savunma örgütü kurmaları kaçınılmazdı.

EMPERYALİZMİN KORKUSU 

Kıbrıs Türkleri de 1 Ağustos 1958’de Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) kurdular. Bir başka gerginlik ise adada kurulmuş olan komünist AKEL Partisi’nin varlığı idi. Emperyal güçler için Doğu Akdeniz’de ikinci bir KÜBA’nın kurulması endişeleri vardı. Bu nedenle EOKA’yı bu amaçla kullanmaya başladılar.

Türkler sürekli olarak saldıran taraf değil, savunmada olan taraf idi. Yaşanan saldırılar sonrasında çok sayıda Türk yaşamını yitirirken, öbürleri de yaşamakta oldukları bölgeleri terk etmek durumunda kaldılar. Bu konuya ilişkin olarak BM görevlisi diplomat Mr. A. Ortega’nın, Mayıs ve Haziran 1964 döneminde hazırladığı ve adı ile anılan raporda, Rumların saldırıları ayrıntıları ile yer alıyor. Buna karşın rapora ilişkin herhangi bir işlemin yapılmadığını kaydetmek istiyoruz.

Yunanistan’daki Albaylar Cuntası Makarios ile uyuşmazlık yaşıyordu. Bunun sonucu olarak 15 Temmuz 1974’te darbe sonrasında adı geçen kişi BM Güvenlik Konseyi’nde 19 Temmuz 1974’te konuşurken, “Kıbrıs’ın Yunan ordusu tarafından işgal edildiğini, Türk’lerin can güvenliklerinin olmadığını, bu nedenle garantici ülkelerin müdahale etmelerini” istiyordu. Aynı kişi, kısa süre sonra Türk ordusunu işgalci olarak suçlamaktan da geri durmuyordu.

Son dönemde sıklıkla gündeme taşınan garantilerle tek yanlı müdahale hakkına ilişkin tartışmalarına da değinmek istiyoruz. 19 Şubat 1959’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığının sağlıklı bir yapı içinde sürmesini sağlamak için Türkiye, İngiltere ve Yunanistan garantici ülkeler oluyorlardı. Ada’da konuşlu bulunan ve adanın %13 toprağına sahip olan iki adet İngiliz üssü de Garanti ve İttifak antlaşması içinde yer alıyor.

ATATÜRK’ÜN UYARISI

Garantici ülkelerin adada bozulan düzenin yeniden kurulmasından yana tavır almaları adı geçen antlaşmada yer alıyor. Bu nedenle, adı geçen antlaşmanın değiştirilmesi konusunda son dönemde sıklıkla yapılan tartışmalar, taraf olan İngiltere’nin de onay vermesini gerektiriyor.

Komünist AKEL Partisi sıklıkla bu üslerin kapatılması veya kira ödenmesi konusunu gündeme taşıyor. Böyle bir isteğe adadaki İngiliz Yüksek Komiseri Bay Stephan Lillie, “kuruluş antlaşmasını okuması gereken insanlar var” diye yanıtlıyordu.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kuruluşunun 36. yılına geldiğimiz bugünlerde Berlin’de yeni bir müzakere süreci başlatılmak isteniyor. Bugüne değin konuşulmayan hiçbir şeyi kalmamış olan uyuşmazlığın “neyini tartışacağız”, gerçekten meraka değer doğrusu. Görüşülecek yeni diye sunulan Referans Belgesi, 50 yılı aşkın süredir konuşulan konulardır. Bunların yeni diye sunuluyor olması anlaşılır olmanın da ötesindedir. Yapılacak müzakerelerden sonuç beklenmesi, Godot’yu beklemeye koşut bir davranıştan öteye geçemeyecektir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 36. yılına ulaşmış bulunuyoruz. Torunlarımızdan emanet aldığımız Cumhuriyetimizle Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza dek yaşatarak torunlarımızdan kendi torunlarına teslim etmelerini isteyeceğiz. Bu nedenle yapmakta olduğumuz mücadelemize kararlılıkla devam edeceğimizin de bilinmesini istiyoruz.

Yüce Atatürk’ün “Bu adaya dikkat ediniz” söylemine sıkı sıkıya bağlı olarak yolumuza devam etmemiz gerekiyor mu ne…
==========================================
Dostlar,

15 Kasım, KKTC’nin 36 ncı kuruluş yıl dönümü.

Devletin tepesi ve basınımızın kalemşörlerinin KKTC’yi Rum’a satmak için harcadıkları çaba hedefine ulaşmışken, Rum’un ANNAN Planı’na “hayır” demesi sayesinde yarım kaldı.

KKTC’nın kuruluşu uğruna şehit olan TMT, Silahlı Kuvvetler mensupları ile Mücahitlerin ruhları şad olsun.

Yaşamlarını bu mücadeleye adayan Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş başta olmak üzere, emeği geçen herkesi rahmetle anıyor, yaşamda olanları şükranla selamlıyoruz…

Selam olsun o yurtsever yiğitlere, şehit ve gazilere..

Sevgi ve saygı ile. 18 Kasım 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Silahlanma ve açlık

Silahlanma ve açlık

Cevat Turan / Şair ve Yazar
Cumhuriyet, 2.4.19

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Dünya, üzerinde doğan her bir insana ve her bir canlıya ait. Kimsenin diğerinden bir karış fazla hakkı olmaması gerekirken bu açlık, bu şiddet ve çatışmalar kimin iktidarını güçlendiriyor?

Rusya’dan alınması planlanan S-400 füzeleri ve Amerika’ya sipariş edilen ABD’nin çark etmeye kurgulu F-35 anlaşması gündemden düşmüyor. Bu arada Türkiye F-35 için 900 milyon $ ödeme yapmış durumda. Toplam 116 uçak için 25 milyar $ daha ödeme yapılacak. Silahlanma, savunma harcamaları bu denli çok gündeme geldikçe bize de bu soruna bir göz atma görevi düşüyor.
Dünyada neler oluyor?
Silahlanma konusunun Soğuk Savaş dönemi sonrasında azalmasını beklerken yeniden tırmanışa geçiyor olmasının ideolojik ötekileştirme-düşmanlaştırma politikalarının da yükselişe geçtiğinin işareti olabilir mi? Avrupa’nın birçok ülkesinde ve ABD’de milliyetçilik tırmanışa geçmiş durumda. Militarist politikalar soğuk savaşa geri dönüşü mü gösteriyor bize
* Emperyalizm düşmansız var olamıyor!
Mutlaka bir öteki “kötüye” ihtiyaç duyuyor.
Yeni düşman artık dinsel ayrımcılık üzerine mi kurgulanıyor?

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından açıklanan küresel silahlanma raporunda, dünyadaki savunma harcamalarının 1 trilyon 739 milyar Dolara yükseldiği gösteriliyor. Bu sıralamada başı tabii ki ABD çekiyor ve 700 milyar $ payı var. Çin 228, Rusya 66.3, Fransa 57, İngiltere 47.2, Almanya 44.3 milyar $ olmak üzere, Suudi Arabistan ise yıllık gelirinin % 10’unu savunmaya ayırıyor. Türkiye 18.2 milyar $ ile 15. sırada yer alırken; Hindistan, İspanya, İtalya, Brezilya, Güney Kore, Kanada da kayda değer bir silahlanma tırmanışı içinde. Kuzey Kore ve İran’ın bütçesi ise tartışmalı.

Peki düşman kim?
Bu ağır silahları, füzeleri, mermileri kimin bedeninde uygulamayı tasarlıyorsunuz? Hangi halkın, hangi kadının, hangi bebeğin bedenini hedef seçtiniz? Dünyada 300 trilyon dolarlık dönen finansal bir işlem hacmi varken,

  • Her 5 saniyede bir bebeğin açlıktan ölmesinin tarifi olabilir mi?

Bunun adını ne koymalıyız? 
Savaşlar, kuraklık, iç göçler, mezhep çatışmaları nedeni ile şu ana dek 155 milyon bebek kötü beslenme ya da hiç beslenememe yüzünden gelişimini tamamlayamıyor. Sakatlık (AS: bu sözcük bir yasa ile tüm yasalardan çıkarıldı; “engelli  yeti yitimli demek gerekiyor..) ve hastalıklar ise bir insanlık dramı.

  • Küresel Açlık Endeksi’ne baktığımız zaman dünyada yaklaşık 815 milyon insan açlık canavarının pençesinde yaşıyor.

Ve yine 119 ülkenin 52’sinde ciddi açlık varken o ülke elitlerinin böyle bir derdi yok. Saraylar, aşırı tüketim ve lüks içinde yaşam hız tanımazken, varsıllıkla, yoksulluk arasındaki uzlaşmaz çelişki tedavi edilemez bir biçimde derinleşiyor. Bu açmaz yeniden sınıf mücadelesini bir seçenek olarak toplumların önüne koyabilir mi? 
Sizi rakamlarla boğmak istemiyorum ancak rakamlar vermeden de konunun yakıcılığı ne yazık ki sözcüklerle tarif edilemiyor. Rakamlar gerçekten incitici ve acı konuşuyor. 
Birleşmiş Milletler (BM) her yıl açlık konularında yeni raporlar yayımlıyor. Gerçekten çok çarpıcı.

Kongo’da 3.8 milyon, Somali’de 2.9, Yemen’de 8.4 milyon olmak üzere Çad, Zambia, Liberya, Madagaskar, Myanmar, Bangladeş, Burindi, Nijer, Malavi, Eritre, Orta Afrika Cumhuriyeti yaşamla ölüm ve sakat (AS: engelli!) kalma arasında gidip geliyor. Daha bu tabloya yanı başımızda yaşanan Irak, Suriye, Libya, Filistin sorununu yazmadık bile. Yukarıdaki sayı ile tarif edilenler bir sayıdan ibaret değil, onlar birer insan.

Açlığın en can alıcı biçimde çocukları, kadınları ve etnik kümeleri etkilediği belirtiliyor. Bugün ne yazık ki dünyada 68 milyon kişi evinden, yurdundan, toprağından kopartılmış durumda. Bunların 22.4 milyonu kendi ülkesi sınırları dışında göçmen ve yurtsuz yaşamakta.

Siz hiç toprağından, kökünden kopartılmanın acısını yaşadınız mı?

Bu yeşil, yeryüzü cenneti dünya, üzerinde doğan her bir insana ve her bir canlıya ait. Kimsenin öbüründen bir karış fazla hakkı olmaması gerekirken bu açlık, bu şiddet ve çatışmalar kimin iktidarını güçlendiriyor?

  • İnsanlık bu acı ve adaletsizlik karşısında neden örgütlenemiyor?

İyilik dağınıkken, kötülük neden bu denli örgütlü? İnsanlığa artık bir yol gerek.

Ya yeni bir yol bulunacak ya da yeni bir yol bulunacak.

Bu yol, hâlâ demokratik bir sosyalizm modeli olabilir mi?

===============================================

Dostlar,

BM’nin Gıda – Tarım işlerinden sorunlu resmi uzmanlık örgütü FAO (Food and Agriculture Organisation, Roma) her yıl küresel açlık haritası yayımlıyor.

2018 yılı Küresel Açlık Haritası aşağıda..

FAO global hunger map 2018 ile ilgili görsel sonucu

Birlikte inceleyelim ve soralım :

16 Ekim 2018 Dünya Gıda Günü FAO açıklamasına göre küresel açlık 6 milyon daha artarak 21 milyona erişti! Açlık azaltılamıyor, ama artıyor.. Dünya nüfusu %1,15 hızla büyümede (Türkiye’de 2018’de %1,47 oldu!). 7,5 milyar dünya nüfusu 1 yılda 7,5 milyar X 0,0115 = 86,25 milyon artacak… Her yıl 1 Türkiye nüfusu ekleniyor “sonlu” dünyaya..

Bu üreme hızı, Papa‘nın bile uyarısıyla “TAVŞANLAR GİBİ ÜREMEYİN!” sürdürülemez. Türkiye ve dünya hızla, nüfusu azaltıcı (anti-natalist) demografi politikalarına geçmek zorundadır.

  • Haritada alarm veren ya da ciddi AÇLIK SORUNU genellikle Müslüman ülkelerde! Niçin??

Özellikle mezhep ayrımı nedeniyle S. Arabistan tarafından bombalanan mazlum bir başka Müslüman ülke Yemen’de..

Neden?? Tanrı fikrini mi değiştirdi?? “Yarattığı kulunun” rızkını artık ver(e)miyor mu?? Hani Müslüman olmayanlar “kafir” idi ve cehennemlik idi?? Bu “kafirler” bu dünyada insanca yaşadıkları için “öbür dünyada” cezalandırılacak ve cehennemlik olacak öyle mi?

Ya da bu dünyada açıktan geberen müslüman salt bu nedenle öbür tarafta cennetlik olacak öyle mi?

Din bu mu? Bu dinin adı ne?
21. yy’da bu “inanış” din olarak sunulup savunulabilir mi hangi “ortalama” insan yutar??

İnsanlık, başta Müslüman dünyası olmak üzere İslam adına hurafeleri dinden mutlaka ama mutlaka ve de hiiiiiiiiiiç ayak sürümeden ayıklamak zorunda. Hem de daha çok oyala(n)madan! Batı dünyası DİNDE REFORM – RÖNESANS sayesinde günümüz uygarlık düzeyine erişti.

İslam ve öteki dinler için de hiiiiiiiiiiiiiç başka bir yol gö – zük – mü – yor anlaşıldı mı molla!?

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)tarihsel ve çooooooooooook ağır bir vebal altındadır; ilerlemenin – aydınlanmanın ayak bağı olmayı artık bir yana bırakmalı; çağa uyum sağlamalıdır. Aksi takdirde din işte böyle “elden gider”. Unutulmasın, zaman değiştikçe hüküm de değişmek zorundadır.

Küreselleşen kapitalizm, İslam dinini de FETÖ eliyle sözde evcilleştirme ve vahşi sömürüye ses çıkarmaması için “terbiye etmeye” girişmiş durumda..

DİB bu hazin stratejik – tehlikeli gelişmenin ne ölçüde ayırdında ve ne yapmakta??

Sevgi ve saygı ile. 03 Nisan 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Bağımlı ekonomiden bağımsız siyaset çıkar mı?

Bağımlı ekonomiden bağımsız siyaset çıkar mı?

Barış Doster

Türkiye üretmiyor. Sanayisi eridi. Tarım ve hayvancılık ülkesi olan Türkiye, mercimek, fasulye, et, saman ithal ediyor. Çarşı-pazardaki ürünlerin büyük bölümü dışarıdan geliyor.

Hayat pahalılığı yurttaşın belini büküyor.
İşsizlik dayanılmaz boyutlarda.

  • Büyüdüğü dönemlerde bile istihdam yaratamayan; üretime değil tüketime, ihracata değil ithalata dayanan model iflas etti.
  • Sanayileşme hamlesini, planlı ekonomiyi, bütüncül kalkınmayı unutmanın bedeli ağır oldu.

Seçim dönemlerinde, iç siyasete yönelik, “Eyy Almanya”“Eyy Hollanda” diye başlayan tümceler kurulsa da, bu ülkeler önemli dış ticaret ortaklarımız, ülkemize en çok yatırım yapan ülkeler arasındalar.
Sorunumuzun dönemsel değil yapısal olduğunu kavramak için, tarihe uzanalım. İkinci Dünya Savaşı sonrasına, Soğuk Savaş’ın başladığı döneme bakalım. ABD’nin Türkiye’ye, Marshall Yardımı kapsamında süttozu, krem peynir yolladığı yıllar…
O malların ambalajlarının görüntüleri hafızalardadır: Tokalaşan iki el. Üstünde ABD bayrağındaki yıldızlar, altında ABD bayrağındaki şeritler. ABD yardım yaparken bir de şart koşmuştur: 

  • “Sanayileşmekten vazgeç, demiryollarına yatırım yapma.”

Yardım yaparken, neyi, nasıl, ne kadar üreteceğimizi de dayatmıştır. Tahribatı ağırdır. Misal; ulusal savunma sanayisi konusunda aklımız başımıza, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle konan ambargo sonrasında gelmiştir.
ABD – Türkiye arasındaki bu ilişki biçimi, ülkemizin tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, onurlu dış politika, güçlü ekonomi konusundaki kıskançlığını, kısacası Atatürkçü geleneğini de zayıflatmıştır. Seçkin aydınımız Niyazi Berkes’in şu saptaması önemlidir: 

“Batı’da Atatürk dönemini Batıcılık düşmanlığı sayarlar. Onlara göre, Batıcılık sevgisini başlatan Adnan Menderes’tir”.

Ülkeler ve sınıflar arası eşitsizlik

Diplomaside baskı çok boyutludur; siyasi, hukuki, askeri, iktisadidir. İç siyasette de ekonomik baskı, yalnızca yoksulluk, eşitsizlik, sömürü doğurmaz. Zorbalık da doğurur.

  • Kapitalizm, ülke içindeki sınıfsal eşitsizliği de, ülkeler arası eşitsizliği de derinleştirir.

Sınıf” kavramının, sınıfsal mücadelenin, yurttaş kimliğinin, toplumsal bilincin yerine etnik, dinsel, mezhepsel, cinsel duyarlılıkları koyar. Kimlik siyasetini öne çıkarır. Kapitalist düzenin, liberal düşüncenin, kâğıt üstünde önerdikleriyle, özgürlük vaadiyle, hukuk önünde eşitlik söylemiyle, gerçek yaşamda yaşananlar örtüşmez.

  • Ekonomik eşitsizlik, siyasal ve toplumsal eşitsizliği besler.

İç siyasette bunlar yaşanırken, dış siyasette de benzer uygulamalar öne çıkar. Pazar ve hammadde için, ülkeler birbirine kırdırtılır, işgal edilir. Gelişmiş, merkez, kapitalist, emperyalist ülkelerin silah sanayisi, siyaset, bürokrasi ve bilim dünyasıyla birlikte çalışır.

  • Azgelişmiş ülkeler de gerek duyduklarından değil, haraç vermek zorunda olduklarından, gelişmiş ülkelerin silah şirketlerinin en önemli müşterileri olurlar.

Yurttaşları açlığın, yoksulluğun, eğitimsizliğin girdabında kıvranan Ortadoğu ülkeleri bunun somut örneğidir.

Kıssadan Hisse: Kapitalizmde kâr, şirketin kasasına girer. Zarar emekçilere, yoksullara yüklenir. Dış politikada da bu kural geçerlidir.

1 Eylül Dünya Barış Günü!

Barış’ı, özgürlüğü ve eşitliği bu topraklarda kökleşmiş bir ağaç haline getireceğimize söz veriyoruz!

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türk Tabipleri Birliği (TTB), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla ortak açıklama yaptı. (31.08.2018)

Açıklamanın tam metni aşağıdadır:

1 Eylül Dünya Barış Günü!

  • Barış’ı, özgürlüğü ve eşitliği bu topraklarda kökleşmiş bir ağaç haline getireceğimize
    söz veriyoruz!

Barışı yaşadığımız ülkede ön koşulsuz olarak herkes için talep etmek, komşu ülke halkları başta olmak üzere tüm halklarla barış içinde yaşanmasını istemek ve kendi ülkemizde eşit, demokratik, özgür ve barış içinde yaşamak için mücadele etmek insan olmanın şartıdır. Emperyalist kapitalist düzenin insan emeğini ve doğayı talan etmek üzere insanlığa karşı yürüttüğü savaşa karşı emeğin talepleri için yürütülecek mücadele ve bu uğurda atılacak her adım bizleri barışa doğru biraz daha götürür. Bilinmelidir ki barış, 2.Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilmiş bir “gün” olmakla sınırlı, iyi niyetli bir talep, yetkililerin adet yerini bulsun diye yaptıkları rutin bir açıklama başlığı ya da ütopik bir hedef olamaz. Barış, uğruna mücadele edilmesi gereken, kazanılması gereken politik bir mücadele başlığıdır.

İktidar partisi AKP için “barış”; muhaliflerin ses çıkaramadığı, 6 milyon oy almış bir parti eş başkanının, muhalefet milletvekillerinin hapse atılabildiği, Cumartesi annelerinin 700 haftadır sürdürdükleri çocuklarını arama eylemine polis saldırısının doğal karşılandığı; bir oy daha fazla alabilmek için dinci gericiliğin sosyal yaşamın her yanını kapladığı; halklar arasında gerilim ve  düşmanlık tohumlarının ekilmeye çalışıldığı; ekonomik kriz karşısında yandaş şirketlerin borçları yapılandırma adı altında kamunun sırtına yıkılırken, işini isteyenlerin sokağa atıldığı, yasal hak olan grevlerinin ertelendiği, yasaklandığı; geçinemiyoruz diyenlerin terörist, vatan haini olarak ilan edildiği bir ortamın hakim kılınmasıdır. AKP iktidarı için “barış”; milyonlarca emekçi ve muhalifin kendileri için yaratılan yeryüzü cehennemine ses çıkarmadan boyun eğmesi, iktidarla bu koşullarda uyum içinde yaşamasıdır.

Emperyalistlerin baş temsilcisi ABD ve bugünkü sözcüleri Trump için “barış”; başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın her bölgesinde sömürü ilişkilerini sürdürebildikleri, yatırımlarını garanti altına aldıkları, savaş ve çatışmalarla halkları birbirine kırdırdıkları, enerji başta olmak üzere bütün yer üstü ve yer altı zenginliklerine el koyabildikleri ve buna kimsenin ses çıkarmadığı bir düzende at koşturabilmektir. ABD  ve emperyalizm için “barış”; yüz milyonlarca yoksulun kaderine razı edildiği, emperyalizm işbirlikçisi yerel iktidarlar aracılığıyla sömürü düzeninin devam ettirilmesidir.

Oysa, emekçiler için, kadınlar için, ezilen halklar için barış; emeğinin karşılığını alabilmektir. Halkların eşit ve özgür birlikteliğinin sağlandığı, demokratik taleplerinin karşılandığı bir toplumsal mutabakattır. Halkların kardeşliğidir. Sadece bugünü değil geleceği de savunan ekolojik bir yaşamı hakim kılmaktır. Ötekileştirmenin ortadan kalkmasıdır. Derelerin özgür akmasıdır. Kadın erkek eşitliğidir. Çocuğun da hakları var diyebilmektir. Türcülüğü reddetmektir. (AS: Türkçülük??) Göçmenleri düşman görmemek, dayanışmayı büyütmektir.

2018 dünyasında, Ortadoğu coğrafyasında Türkiye’de her şeye rağmen barışı savunmaya kararlı emek ve meslek örgütleri olarak;

Savaşlarda, çatışmalarda yitirilen milyonlarca insanın anısı önünde saygıyla eğiliyor, emekçilerin ve ezilen halkların kendi hakları için yürüttükleri mücadelenin en temel başlığının barış olduğunun altını bir kez daha çiziyoruz. Örgütlü ve kararlı bir mücadele ile barışı bu topraklarda kökleşmiş bir ağaç haline getireceğimize söz veriyoruz.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK)
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)
Türk Tabipleri Birliği (TTB)
====================================

Dostlar,

Açıklamaya çoğunluğu bakımından katılıyoruz..
Metinde sondan 3. paragrafta ‘Türcülüğü reddetmektir.’ söylemi var.
Eğer bu sözcük, rastlantı ile ‘k’ harfinin düşmesiyle ‘Türkcülük’ idi ise,
elbette etnik ırkçılık anlamında tüm milliyetçilikleri yanlış hatta kabul edilemez buluyoruz.
Hiçbir millet – etnisite bir başkasından geri ya da üstün değildir; tersini söylemek ırkçı faşizmdir.
Türkiye’de ‘Türk’ sözcüğü etnik temelde ve etnisite ayrımcılığı amaçlı kullanılmıyor. Büyük ATATÜRK‘ün kendi el yazısıyla 3 yerde tanımladığı üzere;

  • ‘Türkiye Cumhuriyetni kuran Anadolu halkına / Anadolu ahalisine Türk milleti denir.’ kabulü geçerlidir. Anayasanın ilgili maddesi aşağıda, tanım çok net :

Madde 66 – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

Dünyanın tüm uygar anayasalarında, vatandaşlık bağı odaklı benzer tanımlar vardır. İsrail siyonizmi (Yahudi ırkçılığı) ve Musevi dinciliği bir yana, uluslaşabilmiş tüm uygar halklar için geçerli bir şablondur bu tanım.

Öte yandan, Türkiye’de, bu bağlamda ‘halklar’ değil, Anadolu halkı – Anadolu ahalisi yaşamaktadır ve bu halk, Anayasal – sosyolojik – tarihsel – etnolojik.. temelde, asla ırkçı olmamak üzere kaynaşarak (entegre olarak) uluslaşmıştır. Irkçı olmayan bir Türk ulusu – milleti kimliği edinmiştir.. Örnekler çok, uzatmak yersiz; ABD’yi kuran neredeyse 50 farklı millet (devlet kurmuş etnisiteler), kendisini ‘Amerikan’, ‘Amerikan yurttaşı’ olarak tanımlamaktadır. İngiltere, Fransa, Almanya….. bu ülkelerin farklı etnisiteleri ve faklı dinlerden inanç sahipleri… hep ama hep; Arap, Hindu, Pakistanlı, Malili…. o ülkenin Anayasal vatandaşlarıdır; İngiliz, Fransız, Alman’dırlar. Bundan yakınma yoktur ve başkaca çözüm de bulunamamıştır. Almanya’da vatandaşlık alan T.C. yurttaşları, o ülkede, aynı zamanda ‘Türk kökenli Alman’dırlar. Türkiye’de ‘Kürt kardeşlerimiz’in ‘Kürt asıllı Türk yurttaşı’ oldukları gibi..

1 Eylül 1945, 2. Büyük Dünya Paylaşım Savaşı’nın, Japonya’nın da teslim olması ile bittiği kabul edilen gündür. Kapitalizmin çıkardığı bu büyük savaş elli milyona yakın insanın ölümüne ve tanımı olanaksız başkaca acı ve yıkımlara yol açmıştır. Ardından da dünya Doğu – Batı olmak üzere 2 bloka (NATO – Varşova Paktı) ayrılmış, yarım yüzyıla varan Soğuk Savaş dönemi yaşanmıştır.

Ne var ki, yerel – bölgesel savaşlar tohumlanarak yeryüzünde sürekli kılınmıştır. Bunda emperyalizmin temel ve başat bir sorumluluğu söz konusudur.

Anahtar, assimilasyon (etnisiteleri eritme) değil entegrasyona (kaynaşmaya) dayalı uluslaşmadır.
Yugoslavya, Irak, Suriye, Kosova, Kore, Vietnam, Sudan, Keşmir sorunu.. çok acı örneklerdir.

Yurtta ve dünyada kalıcı barışın en temel koşullarından biri, dünya olanaklarının hakkaniyetli paylaşımı, sömürgecilik – kapitalizm – emperyalizmin yok edilmesidir.

Mustafa Kemal Paşa bu dilek ve öngörüsünü dile getirmiş;

  • Kapitalizm ve emperyalizmin yeryüzünden yok olacağı ve bütün dünya halklarının bir arada ve kardeşçe yaşayacağı tatlı zamanların geleceğini öngörmüştür.

Çok iyi bilindiği üzere, YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ sözleri de O’nun.

Sevgi ve saygı ile. 02 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com