Silahlanma ve açlık

Silahlanma ve açlık

Cevat Turan / Şair ve Yazar
Cumhuriyet, 2.4.19

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Dünya, üzerinde doğan her bir insana ve her bir canlıya ait. Kimsenin diğerinden bir karış fazla hakkı olmaması gerekirken bu açlık, bu şiddet ve çatışmalar kimin iktidarını güçlendiriyor?

Rusya’dan alınması planlanan S-400 füzeleri ve Amerika’ya sipariş edilen ABD’nin çark etmeye kurgulu F-35 anlaşması gündemden düşmüyor. Bu arada Türkiye F-35 için 900 milyon $ ödeme yapmış durumda. Toplam 116 uçak için 25 milyar $ daha ödeme yapılacak. Silahlanma, savunma harcamaları bu denli çok gündeme geldikçe bize de bu soruna bir göz atma görevi düşüyor.
Dünyada neler oluyor?
Silahlanma konusunun Soğuk Savaş dönemi sonrasında azalmasını beklerken yeniden tırmanışa geçiyor olmasının ideolojik ötekileştirme-düşmanlaştırma politikalarının da yükselişe geçtiğinin işareti olabilir mi? Avrupa’nın birçok ülkesinde ve ABD’de milliyetçilik tırmanışa geçmiş durumda. Militarist politikalar soğuk savaşa geri dönüşü mü gösteriyor bize
* Emperyalizm düşmansız var olamıyor!
Mutlaka bir öteki “kötüye” ihtiyaç duyuyor.
Yeni düşman artık dinsel ayrımcılık üzerine mi kurgulanıyor?

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından açıklanan küresel silahlanma raporunda, dünyadaki savunma harcamalarının 1 trilyon 739 milyar Dolara yükseldiği gösteriliyor. Bu sıralamada başı tabii ki ABD çekiyor ve 700 milyar $ payı var. Çin 228, Rusya 66.3, Fransa 57, İngiltere 47.2, Almanya 44.3 milyar $ olmak üzere, Suudi Arabistan ise yıllık gelirinin % 10’unu savunmaya ayırıyor. Türkiye 18.2 milyar $ ile 15. sırada yer alırken; Hindistan, İspanya, İtalya, Brezilya, Güney Kore, Kanada da kayda değer bir silahlanma tırmanışı içinde. Kuzey Kore ve İran’ın bütçesi ise tartışmalı.

Peki düşman kim?
Bu ağır silahları, füzeleri, mermileri kimin bedeninde uygulamayı tasarlıyorsunuz? Hangi halkın, hangi kadının, hangi bebeğin bedenini hedef seçtiniz? Dünyada 300 trilyon dolarlık dönen finansal bir işlem hacmi varken,

  • Her 5 saniyede bir bebeğin açlıktan ölmesinin tarifi olabilir mi?

Bunun adını ne koymalıyız? 
Savaşlar, kuraklık, iç göçler, mezhep çatışmaları nedeni ile şu ana dek 155 milyon bebek kötü beslenme ya da hiç beslenememe yüzünden gelişimini tamamlayamıyor. Sakatlık (AS: bu sözcük bir yasa ile tüm yasalardan çıkarıldı; “engelli  yeti yitimli demek gerekiyor..) ve hastalıklar ise bir insanlık dramı.

  • Küresel Açlık Endeksi’ne baktığımız zaman dünyada yaklaşık 815 milyon insan açlık canavarının pençesinde yaşıyor.

Ve yine 119 ülkenin 52’sinde ciddi açlık varken o ülke elitlerinin böyle bir derdi yok. Saraylar, aşırı tüketim ve lüks içinde yaşam hız tanımazken, varsıllıkla, yoksulluk arasındaki uzlaşmaz çelişki tedavi edilemez bir biçimde derinleşiyor. Bu açmaz yeniden sınıf mücadelesini bir seçenek olarak toplumların önüne koyabilir mi? 
Sizi rakamlarla boğmak istemiyorum ancak rakamlar vermeden de konunun yakıcılığı ne yazık ki sözcüklerle tarif edilemiyor. Rakamlar gerçekten incitici ve acı konuşuyor. 
Birleşmiş Milletler (BM) her yıl açlık konularında yeni raporlar yayımlıyor. Gerçekten çok çarpıcı.

Kongo’da 3.8 milyon, Somali’de 2.9, Yemen’de 8.4 milyon olmak üzere Çad, Zambia, Liberya, Madagaskar, Myanmar, Bangladeş, Burindi, Nijer, Malavi, Eritre, Orta Afrika Cumhuriyeti yaşamla ölüm ve sakat (AS: engelli!) kalma arasında gidip geliyor. Daha bu tabloya yanı başımızda yaşanan Irak, Suriye, Libya, Filistin sorununu yazmadık bile. Yukarıdaki sayı ile tarif edilenler bir sayıdan ibaret değil, onlar birer insan.

Açlığın en can alıcı biçimde çocukları, kadınları ve etnik kümeleri etkilediği belirtiliyor. Bugün ne yazık ki dünyada 68 milyon kişi evinden, yurdundan, toprağından kopartılmış durumda. Bunların 22.4 milyonu kendi ülkesi sınırları dışında göçmen ve yurtsuz yaşamakta.

Siz hiç toprağından, kökünden kopartılmanın acısını yaşadınız mı?

Bu yeşil, yeryüzü cenneti dünya, üzerinde doğan her bir insana ve her bir canlıya ait. Kimsenin öbüründen bir karış fazla hakkı olmaması gerekirken bu açlık, bu şiddet ve çatışmalar kimin iktidarını güçlendiriyor?

  • İnsanlık bu acı ve adaletsizlik karşısında neden örgütlenemiyor?

İyilik dağınıkken, kötülük neden bu denli örgütlü? İnsanlığa artık bir yol gerek.

Ya yeni bir yol bulunacak ya da yeni bir yol bulunacak.

Bu yol, hâlâ demokratik bir sosyalizm modeli olabilir mi?

===============================================

Dostlar,

BM’nin Gıda – Tarım işlerinden sorunlu resmi uzmanlık örgütü FAO (Food and Agriculture Organisation, Roma) her yıl küresel açlık haritası yayımlıyor.

2018 yılı Küresel Açlık Haritası aşağıda..

FAO global hunger map 2018 ile ilgili görsel sonucu

Birlikte inceleyelim ve soralım :

16 Ekim 2018 Dünya Gıda Günü FAO açıklamasına göre küresel açlık 6 milyon daha artarak 21 milyona erişti! Açlık azaltılamıyor, ama artıyor.. Dünya nüfusu %1,15 hızla büyümede (Türkiye’de 2018’de %1,47 oldu!). 7,5 milyar dünya nüfusu 1 yılda 7,5 milyar X 0,0115 = 86,25 milyon artacak… Her yıl 1 Türkiye nüfusu ekleniyor “sonlu” dünyaya..

Bu üreme hızı, Papa‘nın bile uyarısıyla “TAVŞANLAR GİBİ ÜREMEYİN!” sürdürülemez. Türkiye ve dünya hızla, nüfusu azaltıcı (anti-natalist) demografi politikalarına geçmek zorundadır.

  • Haritada alarm veren ya da ciddi AÇLIK SORUNU genellikle Müslüman ülkelerde! Niçin??

Özellikle mezhep ayrımı nedeniyle S. Arabistan tarafından bombalanan mazlum bir başka Müslüman ülke Yemen’de..

Neden?? Tanrı fikrini mi değiştirdi?? “Yarattığı kulunun” rızkını artık ver(e)miyor mu?? Hani Müslüman olmayanlar “kafir” idi ve cehennemlik idi?? Bu “kafirler” bu dünyada insanca yaşadıkları için “öbür dünyada” cezalandırılacak ve cehennemlik olacak öyle mi?

Ya da bu dünyada açıktan geberen müslüman salt bu nedenle öbür tarafta cennetlik olacak öyle mi?

Din bu mu? Bu dinin adı ne?
21. yy’da bu “inanış” din olarak sunulup savunulabilir mi hangi “ortalama” insan yutar??

İnsanlık, başta Müslüman dünyası olmak üzere İslam adına hurafeleri dinden mutlaka ama mutlaka ve de hiiiiiiiiiiç ayak sürümeden ayıklamak zorunda. Hem de daha çok oyala(n)madan! Batı dünyası DİNDE REFORM – RÖNESANS sayesinde günümüz uygarlık düzeyine erişti.

İslam ve öteki dinler için de hiiiiiiiiiiiiiç başka bir yol gö – zük – mü – yor anlaşıldı mı molla!?

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)tarihsel ve çooooooooooook ağır bir vebal altındadır; ilerlemenin – aydınlanmanın ayak bağı olmayı artık bir yana bırakmalı; çağa uyum sağlamalıdır. Aksi takdirde din işte böyle “elden gider”. Unutulmasın, zaman değiştikçe hüküm de değişmek zorundadır.

Küreselleşen kapitalizm, İslam dinini de FETÖ eliyle sözde evcilleştirme ve vahşi sömürüye ses çıkarmaması için “terbiye etmeye” girişmiş durumda..

DİB bu hazin stratejik – tehlikeli gelişmenin ne ölçüde ayırdında ve ne yapmakta??

Sevgi ve saygı ile. 03 Nisan 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Bağımlı ekonomiden bağımsız siyaset çıkar mı?

Bağımlı ekonomiden bağımsız siyaset çıkar mı?

Barış Doster

Türkiye üretmiyor. Sanayisi eridi. Tarım ve hayvancılık ülkesi olan Türkiye, mercimek, fasulye, et, saman ithal ediyor. Çarşı-pazardaki ürünlerin büyük bölümü dışarıdan geliyor.

Hayat pahalılığı yurttaşın belini büküyor.
İşsizlik dayanılmaz boyutlarda.

  • Büyüdüğü dönemlerde bile istihdam yaratamayan; üretime değil tüketime, ihracata değil ithalata dayanan model iflas etti.
  • Sanayileşme hamlesini, planlı ekonomiyi, bütüncül kalkınmayı unutmanın bedeli ağır oldu.

Seçim dönemlerinde, iç siyasete yönelik, “Eyy Almanya”“Eyy Hollanda” diye başlayan tümceler kurulsa da, bu ülkeler önemli dış ticaret ortaklarımız, ülkemize en çok yatırım yapan ülkeler arasındalar.
Sorunumuzun dönemsel değil yapısal olduğunu kavramak için, tarihe uzanalım. İkinci Dünya Savaşı sonrasına, Soğuk Savaş’ın başladığı döneme bakalım. ABD’nin Türkiye’ye, Marshall Yardımı kapsamında süttozu, krem peynir yolladığı yıllar…
O malların ambalajlarının görüntüleri hafızalardadır: Tokalaşan iki el. Üstünde ABD bayrağındaki yıldızlar, altında ABD bayrağındaki şeritler. ABD yardım yaparken bir de şart koşmuştur: 

  • “Sanayileşmekten vazgeç, demiryollarına yatırım yapma.”

Yardım yaparken, neyi, nasıl, ne kadar üreteceğimizi de dayatmıştır. Tahribatı ağırdır. Misal; ulusal savunma sanayisi konusunda aklımız başımıza, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle konan ambargo sonrasında gelmiştir.
ABD – Türkiye arasındaki bu ilişki biçimi, ülkemizin tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, onurlu dış politika, güçlü ekonomi konusundaki kıskançlığını, kısacası Atatürkçü geleneğini de zayıflatmıştır. Seçkin aydınımız Niyazi Berkes’in şu saptaması önemlidir: 

“Batı’da Atatürk dönemini Batıcılık düşmanlığı sayarlar. Onlara göre, Batıcılık sevgisini başlatan Adnan Menderes’tir”.

Ülkeler ve sınıflar arası eşitsizlik

Diplomaside baskı çok boyutludur; siyasi, hukuki, askeri, iktisadidir. İç siyasette de ekonomik baskı, yalnızca yoksulluk, eşitsizlik, sömürü doğurmaz. Zorbalık da doğurur.

  • Kapitalizm, ülke içindeki sınıfsal eşitsizliği de, ülkeler arası eşitsizliği de derinleştirir.

Sınıf” kavramının, sınıfsal mücadelenin, yurttaş kimliğinin, toplumsal bilincin yerine etnik, dinsel, mezhepsel, cinsel duyarlılıkları koyar. Kimlik siyasetini öne çıkarır. Kapitalist düzenin, liberal düşüncenin, kâğıt üstünde önerdikleriyle, özgürlük vaadiyle, hukuk önünde eşitlik söylemiyle, gerçek yaşamda yaşananlar örtüşmez.

  • Ekonomik eşitsizlik, siyasal ve toplumsal eşitsizliği besler.

İç siyasette bunlar yaşanırken, dış siyasette de benzer uygulamalar öne çıkar. Pazar ve hammadde için, ülkeler birbirine kırdırtılır, işgal edilir. Gelişmiş, merkez, kapitalist, emperyalist ülkelerin silah sanayisi, siyaset, bürokrasi ve bilim dünyasıyla birlikte çalışır.

  • Azgelişmiş ülkeler de gerek duyduklarından değil, haraç vermek zorunda olduklarından, gelişmiş ülkelerin silah şirketlerinin en önemli müşterileri olurlar.

Yurttaşları açlığın, yoksulluğun, eğitimsizliğin girdabında kıvranan Ortadoğu ülkeleri bunun somut örneğidir.

Kıssadan Hisse: Kapitalizmde kâr, şirketin kasasına girer. Zarar emekçilere, yoksullara yüklenir. Dış politikada da bu kural geçerlidir.

1 Eylül Dünya Barış Günü!

Barış’ı, özgürlüğü ve eşitliği bu topraklarda kökleşmiş bir ağaç haline getireceğimize söz veriyoruz!

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türk Tabipleri Birliği (TTB), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla ortak açıklama yaptı. (31.08.2018)

Açıklamanın tam metni aşağıdadır:

1 Eylül Dünya Barış Günü!

  • Barış’ı, özgürlüğü ve eşitliği bu topraklarda kökleşmiş bir ağaç haline getireceğimize
    söz veriyoruz!

Barışı yaşadığımız ülkede ön koşulsuz olarak herkes için talep etmek, komşu ülke halkları başta olmak üzere tüm halklarla barış içinde yaşanmasını istemek ve kendi ülkemizde eşit, demokratik, özgür ve barış içinde yaşamak için mücadele etmek insan olmanın şartıdır. Emperyalist kapitalist düzenin insan emeğini ve doğayı talan etmek üzere insanlığa karşı yürüttüğü savaşa karşı emeğin talepleri için yürütülecek mücadele ve bu uğurda atılacak her adım bizleri barışa doğru biraz daha götürür. Bilinmelidir ki barış, 2.Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilmiş bir “gün” olmakla sınırlı, iyi niyetli bir talep, yetkililerin adet yerini bulsun diye yaptıkları rutin bir açıklama başlığı ya da ütopik bir hedef olamaz. Barış, uğruna mücadele edilmesi gereken, kazanılması gereken politik bir mücadele başlığıdır.

İktidar partisi AKP için “barış”; muhaliflerin ses çıkaramadığı, 6 milyon oy almış bir parti eş başkanının, muhalefet milletvekillerinin hapse atılabildiği, Cumartesi annelerinin 700 haftadır sürdürdükleri çocuklarını arama eylemine polis saldırısının doğal karşılandığı; bir oy daha fazla alabilmek için dinci gericiliğin sosyal yaşamın her yanını kapladığı; halklar arasında gerilim ve  düşmanlık tohumlarının ekilmeye çalışıldığı; ekonomik kriz karşısında yandaş şirketlerin borçları yapılandırma adı altında kamunun sırtına yıkılırken, işini isteyenlerin sokağa atıldığı, yasal hak olan grevlerinin ertelendiği, yasaklandığı; geçinemiyoruz diyenlerin terörist, vatan haini olarak ilan edildiği bir ortamın hakim kılınmasıdır. AKP iktidarı için “barış”; milyonlarca emekçi ve muhalifin kendileri için yaratılan yeryüzü cehennemine ses çıkarmadan boyun eğmesi, iktidarla bu koşullarda uyum içinde yaşamasıdır.

Emperyalistlerin baş temsilcisi ABD ve bugünkü sözcüleri Trump için “barış”; başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın her bölgesinde sömürü ilişkilerini sürdürebildikleri, yatırımlarını garanti altına aldıkları, savaş ve çatışmalarla halkları birbirine kırdırdıkları, enerji başta olmak üzere bütün yer üstü ve yer altı zenginliklerine el koyabildikleri ve buna kimsenin ses çıkarmadığı bir düzende at koşturabilmektir. ABD  ve emperyalizm için “barış”; yüz milyonlarca yoksulun kaderine razı edildiği, emperyalizm işbirlikçisi yerel iktidarlar aracılığıyla sömürü düzeninin devam ettirilmesidir.

Oysa, emekçiler için, kadınlar için, ezilen halklar için barış; emeğinin karşılığını alabilmektir. Halkların eşit ve özgür birlikteliğinin sağlandığı, demokratik taleplerinin karşılandığı bir toplumsal mutabakattır. Halkların kardeşliğidir. Sadece bugünü değil geleceği de savunan ekolojik bir yaşamı hakim kılmaktır. Ötekileştirmenin ortadan kalkmasıdır. Derelerin özgür akmasıdır. Kadın erkek eşitliğidir. Çocuğun da hakları var diyebilmektir. Türcülüğü reddetmektir. (AS: Türkçülük??) Göçmenleri düşman görmemek, dayanışmayı büyütmektir.

2018 dünyasında, Ortadoğu coğrafyasında Türkiye’de her şeye rağmen barışı savunmaya kararlı emek ve meslek örgütleri olarak;

Savaşlarda, çatışmalarda yitirilen milyonlarca insanın anısı önünde saygıyla eğiliyor, emekçilerin ve ezilen halkların kendi hakları için yürüttükleri mücadelenin en temel başlığının barış olduğunun altını bir kez daha çiziyoruz. Örgütlü ve kararlı bir mücadele ile barışı bu topraklarda kökleşmiş bir ağaç haline getireceğimize söz veriyoruz.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK)
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)
Türk Tabipleri Birliği (TTB)
====================================

Dostlar,

Açıklamaya çoğunluğu bakımından katılıyoruz..
Metinde sondan 3. paragrafta ‘Türcülüğü reddetmektir.’ söylemi var.
Eğer bu sözcük, rastlantı ile ‘k’ harfinin düşmesiyle ‘Türkcülük’ idi ise,
elbette etnik ırkçılık anlamında tüm milliyetçilikleri yanlış hatta kabul edilemez buluyoruz.
Hiçbir millet – etnisite bir başkasından geri ya da üstün değildir; tersini söylemek ırkçı faşizmdir.
Türkiye’de ‘Türk’ sözcüğü etnik temelde ve etnisite ayrımcılığı amaçlı kullanılmıyor. Büyük ATATÜRK‘ün kendi el yazısıyla 3 yerde tanımladığı üzere;

  • ‘Türkiye Cumhuriyetni kuran Anadolu halkına / Anadolu ahalisine Türk milleti denir.’ kabulü geçerlidir. Anayasanın ilgili maddesi aşağıda, tanım çok net :

Madde 66 – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

Dünyanın tüm uygar anayasalarında, vatandaşlık bağı odaklı benzer tanımlar vardır. İsrail siyonizmi (Yahudi ırkçılığı) ve Musevi dinciliği bir yana, uluslaşabilmiş tüm uygar halklar için geçerli bir şablondur bu tanım.

Öte yandan, Türkiye’de, bu bağlamda ‘halklar’ değil, Anadolu halkı – Anadolu ahalisi yaşamaktadır ve bu halk, Anayasal – sosyolojik – tarihsel – etnolojik.. temelde, asla ırkçı olmamak üzere kaynaşarak (entegre olarak) uluslaşmıştır. Irkçı olmayan bir Türk ulusu – milleti kimliği edinmiştir.. Örnekler çok, uzatmak yersiz; ABD’yi kuran neredeyse 50 farklı millet (devlet kurmuş etnisiteler), kendisini ‘Amerikan’, ‘Amerikan yurttaşı’ olarak tanımlamaktadır. İngiltere, Fransa, Almanya….. bu ülkelerin farklı etnisiteleri ve faklı dinlerden inanç sahipleri… hep ama hep; Arap, Hindu, Pakistanlı, Malili…. o ülkenin Anayasal vatandaşlarıdır; İngiliz, Fransız, Alman’dırlar. Bundan yakınma yoktur ve başkaca çözüm de bulunamamıştır. Almanya’da vatandaşlık alan T.C. yurttaşları, o ülkede, aynı zamanda ‘Türk kökenli Alman’dırlar. Türkiye’de ‘Kürt kardeşlerimiz’in ‘Kürt asıllı Türk yurttaşı’ oldukları gibi..

1 Eylül 1945, 2. Büyük Dünya Paylaşım Savaşı’nın, Japonya’nın da teslim olması ile bittiği kabul edilen gündür. Kapitalizmin çıkardığı bu büyük savaş elli milyona yakın insanın ölümüne ve tanımı olanaksız başkaca acı ve yıkımlara yol açmıştır. Ardından da dünya Doğu – Batı olmak üzere 2 bloka (NATO – Varşova Paktı) ayrılmış, yarım yüzyıla varan Soğuk Savaş dönemi yaşanmıştır.

Ne var ki, yerel – bölgesel savaşlar tohumlanarak yeryüzünde sürekli kılınmıştır. Bunda emperyalizmin temel ve başat bir sorumluluğu söz konusudur.

Anahtar, assimilasyon (etnisiteleri eritme) değil entegrasyona (kaynaşmaya) dayalı uluslaşmadır.
Yugoslavya, Irak, Suriye, Kosova, Kore, Vietnam, Sudan, Keşmir sorunu.. çok acı örneklerdir.

Yurtta ve dünyada kalıcı barışın en temel koşullarından biri, dünya olanaklarının hakkaniyetli paylaşımı, sömürgecilik – kapitalizm – emperyalizmin yok edilmesidir.

Mustafa Kemal Paşa bu dilek ve öngörüsünü dile getirmiş;

  • Kapitalizm ve emperyalizmin yeryüzünden yok olacağı ve bütün dünya halklarının bir arada ve kardeşçe yaşayacağı tatlı zamanların geleceğini öngörmüştür.

Çok iyi bilindiği üzere, YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ sözleri de O’nun.

Sevgi ve saygı ile. 02 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

‘Manifesto’

‘Manifesto’

Yakup Kepenek

Dini, toplumun bilinçlenmesini engelleyen uyuşturucu sayanların yazdığı Manifesto, kapitalizmin emperyalizme geçiş aşamasını çok gerçekçi bir biçimde çözümlüyor ve çok iddialı ve kararlı bir yaklaşımla işçi sınıfının iktidar yolunu aydınlatıyordu. 
İlginçtir, Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin büyük desteğiyle komünizm düşmanlığı yaparak beslenip büyüyen ve 2002’den bu yana bu ülkeyi yöneten Siyasal İslamcılar, son günlerde, bu topuma umut dağıtmak amacıyla manifesto sözcüğüne sarılıyor. 
 
AKP kaynaklı kafa karışıklığı! 
AKP’nin, kuruluşunda savunur göründüğü demokrasi ve özgürlük gibi değerlere yeniden bir dönüş yapacağı uzun bir süredir dillerdedir. Daha somut olarak dün yapılan İstanbul il kongresinde bir manifesto açıklanacağı günler öncesinden kamuoyuna yansımıştı. (Abdülkadir Selviİşte Erdoğan’ın açıklayacağı manifesto, Hürriyet, 1 Mayıs). 
AKP’nin fiziğini ve ruhunu çok iyi izlediği bilinen Selvi’nin Yeni sistemin ruhu ve söylemi olacak dediği manifestonun içeriğiyle ilgili yazdıkları şöyleydi: 
(İçinde) “Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok refah olacak. Türkiye’ye daha çok demokrasiyi, daha çok özgürlüğü, refahı ve huzuru AK Parti getirecek. AK Parti’den başka bunları sağlayacak bir güç yoktur. Muhalefetin Türkiye’ye daha çok demokrasi, daha çok özgürlük ve daha çok huzur, refah getirmek gibi bir projesi var mı? Muhalefetin bu haliyle bunları sağlaması mümkün mü?” 
Aslında bu sözlerin ipuçları çok önceden 28 Nisan’da yapılan İzmir mitinginde verilmiş, seçim propagandasının daha çok demokrasi ve tam bağımsız adalet alanlarında yoğunlaştırılacağı vurgulanmıştı. Bir taraftan da Genelkurmay Başkanı bir eski Cumhurbaşkanı’nı adaylıktan vazgeçmesi için görevlendirilmişti
 
Yerseniz! 
Muhalefetin demokrasi ve özgürlük konusundaki görüşlerini bir başka yazıya bırakarak manifestocu AKP’ye, demokrasi, özgürlük ve refah üçlüsüyle bakalım. 
Çağdaş parlamenter demokrasinin doğumunda, vergileri ve harcamalarıyla bütçe hakkının özel bir yeri ve önemi vardır. AKP’nin oluşturduğu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) denilen rejimde, bütçe hakkı Meclis’in elinden alınmış; yasama, yürütme ve yargı, devletin işleyişinin karşılıklı denetim ve dengesini sağlayan birer erk olmaktan çıkarılmış ve tek kişide toplanmıştır. Böyle bir yapıya demokrasi denemez. 
AKP, özgürlükçü olamayacağını yaptıklarıyla kanıtlamıştır. Özgürlüklerin temelinde düşün-ce ve ifade özgürlüğü vardır; basın yayının %90’ını yandaş basına dönüştüren; bilimsel araştırma özgürlüğü tanımayarak üniversiteyi yolunmuş kuşa çeviren ve günümüzde özgürlük alanlarının başında gelen iletişimi koyduğu yasaklarla sınırlayan bir anlayış mı daha çok özgürlük sözü veriyor?! 
Hangi refah? Emeği iyice sendikasızlaştıran; OHAL ile grevleri de engellediğini övünerek açıklayan; işsizliği dayanılmaz boyutlara taşıyan ve bütçeden seçim rüşvetleri dağıtan AKP ile bu topluma refah gelmez. 
Dahası, barışı, kaçak yapılara yasallık kazandırmak olarak anlayan AKP’nin gündeminde gerçek barışın yeri yoktur. Barışın olmadığı yerde özgürlükler de çok sınırlı kalır; hukuk buharlaşır; ekmek değil silahlanma öne çıkar; doğruluk, dürüstlük erdem gibi toplumsal yaşamın ahlaka dayalı bağları da kopar. 

  • AKP’nin demokrasi, özgürlük ve barıştan o kadar uzaktır ki, açıklamalarına giydirdiği sahte Manifesto kılıfı bile onu kurtaramaz. 

Cumhuriyet gazetesi olarak 94. yaşımız kutlu olsun.
=============================================

Sayın Yakup hocamız ve site okurlarımız hoşgörsün, bu yazı biraz gecikmiş oldu.. (AS)

Sputnik Haber Ajansına Verdiğim Mülakat

Sputnik Haber Ajansına Verdiğim Mülakat

Onur Öymen

Sputnik Haber Ajansının Türkiye Rusya ilişkilerinin NATO’ya etkisine ilişkin sorularına verdiğim cevaplar aşağıdadır:

TÜRKİYE BAZI NATO ÜLKELERİNDEN BEKLEDİĞİ DESTEĞİ GÖREMEDİ’

Türkiye’nin eski NATO Daimi Temsilcilerinden emekli büyükelçi Onur Öymen Sputnik’e yaptığı açıklamada NATO’da görev yaptığı dönemde NATO-Rusya ilişkilerinde yakınlaşma olduğunu, ilişkilerin son dönemde gerildiğini ifade ederek “NATO-Rusya ilişkileri son dönemdeki konjonktürde zayıfladı ama Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra ilişkilerde büyük bir yakınlaşma vardı, NATO-Rusya ortaklık konseyi kurulmuştu. Benim NATO büyükelçiliğim sırasında hatırlıyorum, Rusya üst düzeyde ziyaretler yaptı NATO’ya, Ortaklık Konseyinde beraber çalıştık. O bakımdan Rusya ve NATO Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana ilişkileri eskisi gibi sürdürdü diyemeyiz, NATO’nun kendisi bir yakınlaşma politikası güttü, Rusya da aynı politikayı güttü. Bu ilişkiler niye bozuldu; Ukrayna’daki gelişmeler, Kırım, daha sonra Suriye, bunları biliyoruz. Ama özü itibariyle NATO ile Rusya bir yakınlaşma sürecine girmişti” dedi.

‘TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİNİN SÜRDÜRÜLMESİ NATO’YU OLUMSUZ ETKİLEMEZ’

Türkiye’nin Rusya ile yakın ilişkilerinin, NATO’yu olumsuz yönde etkileme amacının olmadığını ifade eden Öymen, “Türkiye-Rusya ilişkilerinin en azından Türkiye açısından NATO’yu olumsuz yönde etkileme gibi bir amacı olamaz çünkü Türkiye NATO üyesi olarak, NATO’nun ortak menfaatlerini, çıkarlarını koruma bilinci içinde hareket etmiştir ancak NATO ülkeleri aynı şekilde hareket etmedi. Açık söylemek gerekirse maalesef bazı NATO ülkelerinden beklediğimiz desteği göremedik. Özellikle terörle mücadelede NATO ülkeleri, Türkiye’ye beklediğimiz desteği göstermedi. Tam tersine PYD gibi bazı terör örgütleriyle işbirliği yaparak Türkiye’nin güvenlik çıkarlarına zarar verdiler. O bakımdan kimsenin Türkiye’yi suçlayacak hali yok, biraz özeleştiri yapmalarında fayda var.” diye konuştu.

Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinin NATO üyeliğine karşı bir durum olmadığını da ifade eden Öymen, “Türkiye-Rusya ilişkilerinin sürdürülmesi NATO’yu olumsuz yönde etkilemez. ‘Türkiye NATO üyesi olduğu için başka hiçbir ülkeyle ilişki kuramaz’ anlayışı da olamaz. Tabii ki NATO üyeliğimizin gereğini her zaman yaptık, yapacağız. Ama aynı zamanda başka ülkelerle de kendi güvenlik, siyasi ve ekonomik çıkarlarımızın gerektirdiği ilişkileri kurmamız NATO üyeliğimize karşı bir durum değildir.” ifadelerini kullandı.

Saygılar, Sevgiler, 08.03.2018
====================================================
Dostlar,

Sayın Öymen, görüldüğü üzere Türkiye’nin NATO üyeliği, Türkiye – NATO 0ilişkilerinin “üstüne titremekte.” !..

Sevgi ve saygı ile. 09 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com