Etiket arşivi: Dr. Fazıl KÜÇÜK

KKTC’de BM BARIŞ GÜCÜ MİSYONU VARLIĞI HUKUKSAL DAYANAKTAN YOKSUNDUR

Doç. Dr. Mehmet BALYEMEZ
E. Albay, Tarih uzmanı

Kıbrıs, yarım yüzyılı aşkın bir süredir devam eden, yakın bir gelecekte de çözülebilmesi pek de olanaklı görülmeyen sorunların başında gelmektedir. Peki Kıbrıs sorunu ne zaman oluştu? Sorunu çözmek için gösterilen çabalar gerçekçi ve içten miydi? Güncel durum (statüko) kimin veya kimlerin işine gelmektedir?

Kıbrıs sorununun başlangıcından bu yana yapılan girişimler, bilinçli veya bilinçsiz, öylesine kötü inşa edildi ki, bugün Arap saçına dönmüş olan güncel durumu çözecek bir aktör var mı veya hangi önerilerle bunu çözecek bilinmemektedir!!

Kıbrıs sorunu, kökleri 18’inci yüzyıla dek uzansa da, 1955 yılından bu yana görünür duruma gelmeye başlamıştır. Rumların, Kıbrıs’ın Yunanistan ile siyasal birleşmesinin kavramsal karşılığı olan ENOSİS‘i gerçekleştirmek amacıyla 1955 yılı nisan ayının ilk günü başlattıkları saldırıların kısa bir süre sonra toplumlararası çatışmaya dönüşmesi ile sorun Ada dışına taşınmıştır. Ancak ABD, birkaç yıl önce NATO üyesi olan Türkiye ve Yunanistan’ın Adadaki çatışmalardan dolayı doğrudan olmasa bile savaş konumuna gelmesinden rahatsız olmuş ve Kıbrıs’taki gelişmelere katılan (müdahil) olmuştur. ABD’nin karışması (müdahalesi) Kıbrıs’taki çatışma ortamını geçici olarak durdurmuş ve çözüm sürecini başlatacak olan Zürih ve Londra Konferansı’na giden yolu açmıştır.

Zürih ve Londra’da 1959 yılı şubat ayında yapılan görüşmeler sonunda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturacak kurullar kurulmuş ve çalışmalarına başlamıştır. Bu çalışmalar yaklaşık 1,5 yıl sürdükten sonra 16 Ağustos 1960’ta bağıtlanan (imzalanan) Lefkoşa Antlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk ve Rum halklarının anayasal organlara birlikte katılımını öngören ve sayıca daha az olan Kıbrıs Türk halkının haklarını koruyan düzenlemeler üzerine getirilmiştir. Ancak Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios, daha Lefkoşa Antlaşmasının mürekkebi kurumadan, yürürlükteki anayasal düzenden yakınmaya başlamış, Kıbrıs Türklerine tanınan hakların çok olduğunu sürekli gündeme getirmiş ve Anayasa’daki açık kurallara karşın Kıbrıs Türklerinin; Lefkoşa içinde, 5 farklı ilçede ayrı belediyeler kurmasını, Kıbrıs ordusunda 40/60, kamuda ise 30/70 oranında görev almasına engel olmuştur. Kıbrıs’ta kurulan düzeni korumak amacıyla çalışan Anayasa Mahkemesi’nin Alman Başkanı, Cumhurbaşkanı Makarios’un anayasaya aykırı söylem ve eylemleri karşısında tepkilerini açıklamış, ancak bunların dikkate alınmadığını görünce istifa etmek zorunda kalmıştır. Batı dünyası ise Kıbrıs’ta olanlara karşı herhangi bir konum almamış, Cumhurbaşkanı Makarios’un hukuka aykırı tutum ve davranışları ile EOKA militanı kimi kişilerin bürokraside görevlendirilmeleri karşısında sessiz kalmış, bir bakıma yakın gelecekte Adada yaşanacaklar karşısında Rumların yürekliliğini (cesaretini) artırmıştır!

Bu durumdan güç alan Cumhurbaşkanı Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşundan 3,5 yıl sonra 13 maddeden oluşan anayasa değişiklik önerisini 1963 Kasım sonlarında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük’e vermiştir. Kıbrıs Türk siyasetçileri daha anayasa değişiklik önerisine verilecek yanıtı görüşürlerken 21 Aralık 1963’te Kanlı Noel olarak tarihe geçen saldırıları başlatmışlardır.

  • Kıbrıs Türk halkını yok etmeyi amaçlayan Akritas Planı doğrultusunda yapılan ve
    dört gün süren bu saldırılarda yüzlerce Kıbrıs Türk’ü yaşamını yitirmiştir.

Türkiye’nin 25 Aralık 1963’teki müdahalesi ile saldırılar sona ermiş, yaklaşık 25 bin Kıbrıs Türk’ü güneydeki evlerini terk ederek kuzeye göç etmek zorunda kalmışlardır.

Cumhurbaşkanı Makarios, sonraki günlerde Kıbrıs’taki gelişmeleri ENOSİS doğrultusunda biçimlendirmeye başlamış ve Cumhurbaşkan Yardımcısı Dr. Küçük de içinde olmak üzere Kıbrıs Türk Bakan ve Milletvekillerinin Rum kesiminde kalan çalışma ofislerine ve Temsilciler Meclisine gitmelerini engellemiş, Kıbrıs’ta yaşanan olayları anlatmak amacıyla New York’a giden Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf R. Denktaş’ın adaya girişini  Anayasaya aykırı olarak yasaklamıştır. Cumhurbaşkan Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük, yaşanan bu olayları BM başta olmak üzere İngiltere ve ABD’ye bildirmesine karşın herhangi bir girişim yapılmamış, Makarios’un önderliğinde oluşturulmaya başlanan yapılanma (statüko) eylemli olarak (de facto) kabul edilmiş ve Kıbrıs Cumhuriyeti Rumların denetimine bırakılmıştır. Bir bakıma Kıbrıs’taki gelişmeler ABD ve İngiltere’nin istediği gibi olmaya başlamıştır!

Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünü pekiştiren bir başka hata (?) ise BM Barış Gücü‘nün Kıbrıs’ta görevlendirilmesi sürecinde yaşanmıştır. BM Barış Gücü‘nün bir ülkede görev yapabilmesi için biçim koşularından biri isteyen ülkenin onamının olmasıdır. Ülkesindeki çatışma ortamını durdurmak amacıyla Barış Gücünün topraklarında görev yapmasını isteyen devletlerin BM’ye başvurmaları gerekmektedir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nde de süreç böyle işlemiştir. Ancak bir farkla! Cumhurbaşkanı Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti adına BM’ye yaptığı başvuruda, Ada’da BM Barış Gücü’nün görevlendirilmesini isterken, anayasaya aykırı işlem yapmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası md. 57’ye göre bu vb. uluslararası kuruluşlara yapılacak çağrı, işbirliği gibi başvurularda Cumhurbaşkanı Yardımcısının da onayı gereklidir. Ancak Cumhurbaşkanı Makarios’un başvurusu Cumhurbaşkan Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük’ün onayı olmadan BM’ye gönderilmiştir.  Cumhurbaşkan Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük, bu durumu 2 Nisan 1964’te BM’ye gönderdiği yazıda, Cumhurbaşkanı Makarios’un BM Barış Gücü’nün Ada’da görevlendirilmesi ile ilgili yaptığı başvurunun anayasaya aykırı olduğunu açıkca belirtmiş ve BM Güvenlik Konseyi‘nin Kıbrıs Barış Gücü’nün görevlendirilmesi ile ilgili aldığı 186 Sayılı Karar’ın da “biçimsel bakımdan” (şeklen) hukuksuz olduğunu vurgulamıştır.

Gerek uluslararası gerek ulusal hukuksal düzenlemelerde kurulan ilk işlem temeldir. Yapılan ilk hukuksal işlem biçim ve/veya öz (esas) bakımından yanlış ise; bu hukuksal işleme dayalı sonraki tüm düzenlemeler “hükümsüz” dür. Dolayısıyla, 31 Temmuz 2022’de görev süresi dolacak olan BM Kıbrıs Barış Gücü’nün durumu bir kez de bu bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı olan Türkler, BM Barış Gücü’nün Kıbrıs’ta görevlendirilmesine ilişkin kararda yer almamış ve onamlarına başvurulmamıştır.

  • BM Kıbrıs Barış Gücü’nün Kıbrıs’ta görevlendirilmesi ile ilgili alınan ilk karar,
    biçimsel olarak Kıbrıs Anayasası’na aykırıdır.

Halen Mağusa ve Lefke’deki BM Barış Gücü misyonları Kıbrıs Türk halkının istencine başvurulmadan görevlendirilmişlerdir. Uluslararası alanda tanınmamasına, –Türkiye dışında– karşın, KKTC egemen – eşit bir devlettir ve topraklarında görev yapan BM Kıbrıs Barış Gücü misyonunun varlığına kendi istenci ile karar verebilecek siyasal gücü vardır.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı Türklerin onamı olmadan ve Cumhurbaşkan Yrd. Dr. F. Küçük’ün itirazını dikkate almadan görevlendirilen BM Barış Gücü misyonunun Kıbrıs’taki varlığı ile Kıbrıs Türk halkının anayasal haklarını yok sayıp Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek temsilcisi olarak Rumları kabul eden (!) BMGK 186 Sayılı Kararı yeniden tartışılmalı ve Kıbrıs Türklerinin siyasal istencini, egemen – eşitliğini görmezden gelen bu yanlıştan dönülmelidir.

KIBRIS’TA BÜYÜK RESMİ GÖRMEK

Doç. Dr. Mehmet BALYEMEZ
Em. Albay, Tarihçi

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) önümüzdeki hafta sonunda genel seçim coşkusu yaşanacak. Yapılan anketlere göre seçimde Ulusal Birlik Partisi (UBP) ve Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) oyların büyük bir kesimini alacağı öngörülüyor. UBP ve CTP’nin siyasal görüşleri ile hükümet etme yöntemlerinin birbirinden farklı olduğu ve asgari müşterekte birleşemeyecekleri gerçeği göz önüne alındığında, KKTC’de azınlık hükümeti kurulması olasıdır; tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi!

Ancak KKTC’nin varolan siyasal ve ekonomik durumundan kaynaklanan sorunların azınlık hükümetleri ile çözülemediği gerçeği de gün gibi ortadadır. Yine uzun erimli (vadeli) politikalar uygulanamayacak, sorunların büyük bölümü yüzeysel (palyatif) önlemlerle geçiştirilecek ve en önemlisi Kıbrıs Türk halkının siyaset kurumu hakkında olumsuz algısı artarak sürecektir.

Oysa Kıbrıs Türk siyasetçilerinden beklenen; 1974’teki askeri barış harekatından sonra hâlâ kalıcı bir barış antlaşması yapılmadığı ve Ada’da ateşkes koşullarının sürdüğü, KKTC’nin uluslararası alanda HALA tanınMAmış (1983’ten beri 39 yıldır!!??) olmasından kaynaklanan sorunların çığ gibi büyüdüğü bu dönemde, siyasal partilerin temel ortak değerlerde birleşerek Kıbrıs Türk halkının ağır sorunlarına kesin çözümler sağlayacak politikalar üretmesidir. Kıbrıs Türk siyasal geçmişinde böyle bir uzlaşı olmuş mudur? Tarihsel gelişime bakmak gerekir.

Kıbrıs’taki etnik ve dinsel yapının çeşitliliği her dönemde duyarlık yaratmıştır. Osmanlı Devletinin Kıbrıs’ı fethinden (1571) önce Katoliklerin özellikle Ortodokslar üzerinde kurduğu baskı sonucu Ada’da oluşan huzursuzluk Osmanlı egemenliği döneminde giderilmiş, ancak 19 yy başlarından bu yana, bu kez de Ortodoks Rumların ayrılıkçı isteklerini somutlaştıran Enosis (Yunanistan ile birleşme) ideali Ada’nın huzursuzluğunun en önemli nedeni olmaya başlamıştır. Bu gelişme, Doğu Akdeniz’de egemenlik kurma politikasını yaşama geçirmek isteyen İngiltere’nin işini kolaylaştırmıştır. İngiltere, önce 1821’de çıkarılan Mora İsyanını desteklemiş, ardından 1830’da bağımsızlığını kazanan Yunanistan’ın arkasındaki en büyük güç olmuş, 1878’de ise Kıbrıs’taki yönetimi 2. Abülhamit döneminde sözde “Kiralama” oyunu ile ele geçirmiştir. İngiltere’nin kısa sürede Doğu Akdeniz’de söz sahibi olmasını kolaylaştıran etkenlerin başında bölgenin dinsel ve etnik yapısındaki çeşitlilik gelmiştir. İngiltere, tıpkı sömürgelerinde uyguladığı politikası doğrultusunda hedef coğrafyadaki demografik yapıyı öncelikle çok ayrıntılı olarak araştırmış, duyarlıkları belirlemiş ve bunları sömürerek (istismar ederek) kendi çıkarlarını elde edeceği politikaları bir bir yürürlüğe sokmuştur. Tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi!

İngiltere, Kıbrıs’taki yönetimi ele geçirdiği 1878’de, Ada’da iki derin fay hattı oluşturmayı başarmıştır. Bu hattın bir yanında Enosis isteyen Rumlar yer alırken karşı yanda ise Kıbrıs Türkleri bulunmuştur. İngiltere’nin oluşturduğu bu fay hattı, Lozan Barış Andlaşamasının bağıtlanmasından (imzalanmasından) sonraki birkaç yıl dışında, Kıbrıs’taki İngiliz politikalarına karşı gelecek yerel direnişin bütünleşmesini önlemiştir. Lozan Barış Andlaşması sonrasında Kıbrıs Türkleri arasında etkinliğini artırmaya başlayan Mısırlızade Necati Özkan liderliğindeki Kemalist oluşum (Halkçılar) İngiltere’nin Kıbrıs’taki çıkarlarını tehdit etmeye başlayınca, Ulusal Mücadele döneminde İstanbul’da etkinlik (faaliyet) yürüten ve Kuvayı Milliye hareketinin başarılı olmaması için çaba gösteren İngiliz Muhipleri (Sevenleri) Derneği Başkanı Sait Molla’ya İngilizler kucak açmıştır. Lozan Barış Andlaşması hükümleri doğrultusunda Türkiye’den kovulan Sait Molla Kıbrıs’a yerleşmiş ve  Ada’daki Kemalist hareketi engellemeye çalışmıştır. Ancak bu politika etkili olamamış, Mısırlızade Necati Özkan liderliğindeki Kemalistler 1930 yılında yapılan seçimlerini kazanarak Yasama Meclisine girmiş ve Kıbrıs Türklerinin sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik haklarını kazanmak için kararlı politikalar uygulamaya başlamış ve bu hakları kazanmak için Rumlarla birlikte hareket etmekten çekinmemiştir. İngiltere, bu gelişmeler sonrasında, kendi kurgusu ile Ada’da Rum isyanının başlatılmasına göz yummuş, isyan sonrasında yürürlüğe soktuğu sıkıyönetim önlemleriyle düzeni kendi dilediği gibi biçimlendirmiştir. Ta ki, 1940’lı yılların başına dek!

İngiltere, 2. Dünya Paylaşım Savaşı sırasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) Kıbrıs’taki etkilerini önlemek amacıyla yeni politikalar devreye sokarken, Kıbrıs Türkleri arasında da kendi politikalarına karşı oluşabilecek birlikteliği önleyecek stratejiler uygulamaya koyulmuştur. Kıbrıs’taki bir başka fay hattı da Kıbrıs Türk önderleri arasında oluşturulmaya başlanmıştır.

İngiltere’nin desteklediği Kıbrıs Türklerinin ilk siyasal örgütlenmesi olan Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kurucuları arasında olan 1930’lu yılların başında İngiliz sömürge yönetimine kafa tutan Mısırlızade Necati Özkan ile Dr. Fazıl Küçük arasındaki kişisel anlaşmazlıkların etkileri sonraki yılları da şekillendirmiştir. Siyasi faaliyetlerine 1950 yılında kurduğu Kıbrıs Türk Birliği İstiklal Partisi ve bu partinin yayın organı olan İstiklal gazetesi ile devam eden Mısırlızade N. Özkan, önce karşıtlarınca (muhaliflerince) tarafından darp edilerek ağır yaralanmış, daha sonra Lefkoşa’daki fabrikası ve öbür ticarethaneleri yakılarak ekonomik olarak çökertilince, siyasal yaşamdan çekilmek zorunda kalmıştır.

Kıbrıs Türk önderleri arasındaki çekişmenin görünür olduğu bir başka gelişme ise 1957’de yaşanmıştır. Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Faiz Kaymak, sekiz yıl başarı ile yürüttüğü görevini kendisine gelen telkin ve baskılar sonrasında Rauf R. Denktaş’a bırakmak zorunda kalmıştır. (Faiz Kaymak’ın, Başbakan Adnan Menderes’e yazdığı kendisine yönelik baskı ve tehditlerden yakındığı mektubu, Devlet Arşivlerindedir.)

Benzer bir gelişme ise Rumların Kıbrıs Türk halkını yok etmek amacıyla  1963 yılı Aralık ayındaki “Kanlı Noel” saldırılarından sonra yaşanmıştır. Kıbrıs Türk halkına yapılan kırımları (katliamları)  BM’de anlatan Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf R. Denktaş, Ada’ya girişi yasaklanınca, dört yıla yakın Ankara’da yaşamak zorunda kalmıştır. Kıbrıs’ta olağanüstü gelişmelerin yaşandığı bu dönemde de Dr. Fazıl Küçük ile Rauf R. Denktaş arasındaki düşün ayrılıkları gerginlikler yaratmış, Kıbrıs Türkleri arasında bölünmeler oluşmuştur. Bu durum 1973 seçimlerinde belirginleşmiş ve Dr. F. Küçük, istememesine karşın, kendisine yapılan telkinler sonucunda Cumhurbaşkanı Yardımcılığı görevine yeniden aday olmamış ve Rauf R. Denktaş, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 2. Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak seçilmiştir.

Kıbrıs Türk halkının olağanüstü zamanlarda bir araya gelme istençlerinin (iradelerinin) tam oluşamaması 1975 sonrasında da sürmüş, özellikle 2004’te Annan Planının halk oylamasına sunulduğu sırada ve sonrasındaki cepheleşmenin etkileri günümüze dek gelen bir başka fay hattını oluşturmuştur.

Kıbrıs Türklerinin güvenlik endişelerinin ortadan kalktığı bu dönemde de siyasiler asgari müşterekte anlaşarak sorunlara kalıcı çözüm bulamamışlar, Türkiye hükümetlerinin Kıbrıs politikası doğrultusunda konum almışlardır. Tıpkı günümüzde de olduğu gibi!

Türkiye, KKTC’yi tanıyan tek ülke olmasının yanı sıra, Kıbrıs Türkleri ile derin tarihsel bağlarından dolayı Kıbrıs’taki gelişmelere tepkisiz kalamazken, zaman zaman Kıbrıs Türklerinin ulusal istençlerine karışmalarıyla toplumsal tepkileri üzerine çekmiştir. Bununla birlikte uzun yıllardır süren süregenleşmiş (kronikleşmiş) sorunlara kalıcı çözüm bulunamayınca, ikili ilişkilerde de gerginlikler ve görüş ayrılıkları derinleşmeye ve genişlemeye başlamıştır. Yakın tarihte yaşanan olaylar dikkatle incelendiğinde, bu saptamamıza ilişkin çok sayıda örnek görmek olanaklıdır.

Önümüzdeki hafta sonu KKTC’de yapılacak Cumhuriyet Meclisi seçimlerinde; öncelikle Kıbrıs Türk halkının ulusal istencine saygı duyulmalı, kurulması olası azınlık hükümeti politikalarının bölgesel gerçekler göz önüne alınarak oluşturulmasında yakın temasta bulunulmalı ve ortak tutum geliştirilmeli, eleştirilere yapıcı yaklaşılmalı, Kıbrıs Türk halkının içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik durumun uzun hızla ve kalıcı çözümlenebilmesi konusundaki politikalar hem Türkiye’de hem de KKTC’de partiler üstü olmalıdır.

KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ 47’NCİ YILINDA GÖZDEN KAÇAN AYRINTI

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Balyemez
Em. Albay, Rauf Denktaş Üniversitesi
Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Md.

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

Kıbrıs Türk halkının, 1878 yılında başlayan özgürlük mücadelesinin en önemli kırılma olaylarından biri de 20 Temmuz 1974 tarihindeki Kıbrıs Barış Harekâtı olmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtının yapılmasına neden olan gelişme ise Nikos Sampson’un 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti Devlet Başkanı Başpiskopos III. Makarios’a karşı başlattığı Yunanistan destekli askeri darbe girişimidir. EOKA-B terör örgütü lideri N. Sampson darbesinin amacı Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamanın kavramsal karşılığı olan “Enosis” i gerçekleştirmekti.

Sampson darbesi bir başka gelişmenin önünü açmıştır. Türkiye, Zürih ve Londra Antlaşmalarına dayanan Garantörlük hakkını kullanarak Ada’da bozulan düzeni yeniden kurmak, Kıbrıs Türklerinin ve Rumların can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirmeye karar vermiş ve bu kararını 20 Temmuz 1974 sabahı eyleme geçirmiştir. Türkiye bu atılımı yapmadan önce, Başbakan Bülent Ecevit, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin öbür Garantör (AS: Güvenceci) devleti olan İngiltere ile Londra’ya giderek yoğun diplomatik görüşmeler yapmış ve Kıbrıs’taki düzeni yeniden sağlamak amacıyla birlikte davranmayı önermiştir. Ancak İngiliz yetkililer bu öneriyi desteklemeyince Türkiye, bütün askeri zorluklara karşın bu barış harekâtını tek başına gerçekleştirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Deniz, Kara ve Hava güçlerinin katıldığı bu ortak askeri harekât, Milli Mücadeleden sonra ulusal sınırlar dışında gerçekleştirilen ve başarı ile sonuçlanan ilk askeri operasyon olması bakımından ayrıca ve çok önemlidir.

Kıbrıs Barış Harekâtından sonra, bugünkü sınırlar “de facto” olarak (AS: eylemli, fiilen) oluşturulmuş ve bir bakıma Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne giden yolun kapısı aralanmıştır. Ancak Barış Harekâtından sonra başlayan ve günümüze dek süren görüşmelerde henüz bir sonuç alınamamıştır. Rum ve Yunan yöneticiler, “Kıbrıs Sorunu”nun Barış Harekâtından sonra başladığı ezberini (retoriğini) sürekli gündemde tutmayı ve KKTC topraklarını “İşgal” altındaki bölge olarak nitelemeyi, KKTC’yi de “Korsan Devlet” olarak tanımlamayı ulusal politika olarak benimsemiştir.

Kıbrıs Türk halkının bir yüzyıldan uzun süren özgürlük savaşımı birçok bakımdan özenle incelenmeli ve genç kuşaklara, uluslararası topluma anlatılmalıdır. Çünkü bu savaşım (mücadele) henüz tam olarak sonuçlanmamıştır. Öyle ise Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve bağımsızlık savaşımının tarihsel gelişimini kısaca anımsatmakta büyük yarar vardır :
***
Kıbrıs Türk halkının bağımsızlık savaşımı, Türk dünyasının 20’nci yüzyılda utkuyla (zaferle) taçlandırdığı iki önemli gelişmeden biridir. Mazlum uluslara örnek olan 1. Bağımsızlık Savaşı, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarınca 1. Dünya Paylaşım Savaşı sonrasında başlatılmış ve 24 Temmuz 1923 günü bağıtlanan Lozan Barış Antlaşması ile sonuçlanmıştır. Lozan Barış Antlaşması her alanda tam bağımsız olmak isteyen Türkiye’nin yeniden doğuşunu muştularken (müjdelerken), Kıbrıs Türk toplumunda ise düş kırıklığı yaratmıştır. Çünkü 1878 yılında 2. Abdülhamit’in onayı ile “geçici” olarak Kıbrıs’a yerleşen, ancak 1914 yılında Ada’yı tek başına ülkesine katan (ilhak eden) İngiltere’nin bu hukuksuz eylemi, Lozan Barış Antlaşması ile hukuksallık kazanmış ve Kıbrıs Adası İngiliz yönetimine terk edilmiştir.

Kıbrıs Türk toplumu bu gelişme sonrasında yaşadığı düş kırıklığının olumsuz etkisini hemen üzerinden atmış ve toplum, haklarını elde etmek – korumak amacıyla Varolma Savaşımına başlamıştır. Kıbrıs Türklerinin Varolma (Beka, Survival) Savaşımı; Müftü Mehmet Ziyaeddin Efendi, Başöğretmen Remzi Bey, Mısırlızade Necati Özkan, Dr. Fazıl Küçük, Rauf Raif Denktaş’ın önderliğinde günümüze dek ulaşmış; ancak henüz sonuçlanmamıştır!

Kıbrıs Türklerinin Varolma Savaşımı, Misakı Milli sınırları dışında kalan Türk toplulukları dikkate alındığında özel bir yere sahiptir. Çünkü, Lozan Barış Antlaşması sonrasında Türkiye sınırları dışında kalan hiçbir Türk topluluğu bağımsızlık savaşını ya hiç vermemiş ya da başarıya ulaştıramamıştır. Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve bağımsızlık savaşımı dışında! Bu haklı ve saygın savaşım, 15 Kasım 1983’te “bağımsızlık kararı” alınmasıyla taçlandırılmış ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) 18’inci Türk Devleti olarak tarihteki yerini almıştır.

Kıbrıs Türklerinin gerek İngiliz yönetiminde gerek Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde gerekse  günümüze dek uzanan süreçte yaptıkları yüzyıllık Varolma Savaşımı, son 50 yıllık sürede  uluslararası yalıtma (izolasyon) ve ambargolara karşın Kıbrıs Türk halkının temel haklarından vazgeçmemesi bakımından da önemlidir.

Kıbrıs Türk halkına uygun görülen, insan haklarına aykırı yalıtım (izolasyon) ve kapsamlı ambargolar ile yaşlısından gencine, kadınından erkeğine bütünlükle (topyekün) verilen bağımsızlık ve özgürlük savaşımının hem genç kuşaklara hem de uluslararası alanda anlatılması yaşamsal derede önemlidir.

Aksi takdirde bu görevi başka düzeneklerin (mekanizmaların) üstlenmesine ve gerçek olmayan anlatımlarla karşı karşıya kalınmasına şaşırmamak gerekir!

Peki, Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve bağımsızlık savaşımını her düzlemde (platformda) yeterince anlatabiliyor muyuz? Bu soruya “Evet” diyebilmeyi gerçekten çok isterdim! Ancak yanıtım “Hayır”! KKTC’deki tarih öğretiminin verili (mevcut) durumu şöyledir :

Kıbrıs Türk halkının varolma savaşımının ulusal eğitim sisteminde anlatılması ve genç kuşaklara bu savaşımın öğretilmesi 11 Haziran 1986’da yürürlüğe giren KKTC Milli Eğitim Yasası ile buyurulmuştur. Günümüzde de geçerliliğini koruyan bu Yasanın “Amaçlar” başlıklı bölümünün 2. fıkrasında, Kıbrıs Türklerinin Varolma Savaşımının öğretilmesine ilişkin şu vurgu yer almaktadır:

  • Kıbrıs Türk Toplumunun, varolma mücadelesinin özünde yatan gerçekleri bilen, mücadele tarihinin bilincine varan ve bu mücadeleye inançla bağlanan,… yurttaşlar olarak yetiştirmek.”

Bu yasa maddesinin gereği, orta dereceli okullarda uygulanırken daha çok öğrenciye sahip olan KKTC üniversitelerinin çok büyük bir kesiminde ne yazık ki dikkate alınmamıştır!

KKTC’de halen 22 üniversite eğitim ve öğretim etkinliği sürdürmektedir. Bu üniversitelerden yalnızca Lefke Avrupa Üniversitesi (LAÜ) ve Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ)’nde “Tarih Bölümü” vardır. Öbür üniversitelerin hiçbirinde Tarih Bölümü olmadığı gibi, birkaç üniversitede “seçmeli ders” ya da Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersi yetişeğine (müfredatına) sıkıştırılarak anlatılması dışında, Kıbrıs Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık savaşımını konu alan dersler yoktur! Yineleyelim, hem de KKTC Milli Eğitim Yasası’na karşın!

Bu durumun sonuçları ise çok ürkünçtür (vahimdir). KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı verilerine göre KKTC üniversitelerinde 2000-2021 arasında 250 bin T.C. vatandaşı, 110 bin 3. ülke vatandaşı lisans veya yüksek lisans programlarına eğitim ve öğretim sürecine katılmıştır. KKTC üniversitelerinde bu dönemde öğrenci olan 360 bine yakın kişi, Kıbrıs Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık savaşımını öğrenemeden, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtını hazırlayan nedenler ve sonuçlarını öğrenemeden ülkelerine dönmüşlerdir. Bu kişiler kendi ülkelerinde önemli görevlere seçilmiş / atanmışlarken, olasılıkla kimisi de uluslararası kuruluşlarda görev almıştır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Ticaret Bakanı Mehmet Muş gibi!

Kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf R. Denktaş ve şimdiki Cumhurbaşkanı Sayın Ersin TATAR’ın da her fırsatta gündeme getirdiği “Tarihimizin doğru olarak öğretilmesine” yönelik söylemlerine karşın ne yazık ki Kıbrıs Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık savaşımının geniş kitlelere anlatılması doğrultusunda çok büyük fırsat kaçırılmıştır ve bu sorun sürmektedir.

Bu belirlemelerden sonra yapılması gerekenler ise çok açıktır:

Öncelikle üniversitelerimizdeki lisans / yüksek lisans programlarında kayıtlı öğrencilere “Kıbrıs Türk Mücadele Tarihi” dersinin, tıpkı Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersinde olduğu gibi,  2021-2022 akademik yılından başlayarak zorunlu / kredili ders olarak Yetişeke (Müfredata) katılması,  ortadereceli okul yetişeklerinde yer alan Kıbrıs Türk Tarihi dersinin etkinliğinin değerlendirilmesi, gerekirse Hükümetin de desteğiyle üniversitelerde Tarih Bölümlerinin açılması ve bu programları bitirenlerin öncelikli olarak Kıbrıs Türk Mücadelesi Tarihi ders öğretmeni olarak atanmaları yaşamsal derecede önemlidir. Bununla birlikte Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığında korunan 20 Temmuz – 18 Ağustos 1974 tarihleri arasında yürütülen Kıbrıs Barış Harekâtı ile ilgili arşiv belgeleri araştırmacılara açılmalı, bu konuda da belgelere dayalı bilimsel çalışmalar yapılması teşvik edilmeli, müze açılmalıdır.

Son olarak; 20 Temmuz 1974 günü başlayan ve 18 Ağustos’a dek süren çatışmalarda TSK mensubu 499 vatan evladı (497 asker ve TSK buyruğunda görev yapan 2 kamu görevlisi) şehit olmuştur. Kocatepe Muhribi şehitlerini de asla unutmamak vefa borcumuzdur.

Bugün Kıbrıs Türk halkı, barış ve erinç (huzur) ortamında yaşamını sürdürebilmesini bu şehitlerin ve Türk Mukavemet Teşkilatı kahramanlarının gözlerini kırpmadan ölüme koşmalarına borçludur. Nur içinde yatsınlar. Rahmet, minnet, şükran ve saygıyla.
======================================
Dostlar,

Ricamızı kırmayarak, çok yoğun çalışmaları içinde web sitemiz için bu çok değerli makaleyi kaleme alan sevgili dostumuz Rauf Denktaş Üniversitesi Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Md. Em. Albay Yrd. Doç. Dr. Mehmet Balyemez‘e çok teşekkür borçluyuz..

Tüm insanların genel olarak İNSANLIK TARİHİ, özelde ise kendi ulusal yakın tarihlerini gereğince – yeterince öğrenmeleri Dünya Barışı açısından kritik bir önem taşımaktadır.

Emperyalizmin ise ne yazık ki bu bağlamda son derece bilinçli, dizgeli (sistematik) kurgu ve çarpıtma çabası içinde olduğunu üzüntü hatta acıyla gözlemliyoruz.

Büyük ATATÜRK‘ün ülkemizde Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu kurması, dernek konumunda yapılandırması ve kalıtından (mirasından) onlara bağımsızlıkları ve işlevsellikleri için düzenli – sürekli – yeterli akçalı (maddi) kaynak sağlaması kuşkusuz dehasının ürünüdür. Ülkemizde bu 2 vasiyet Kurumu, hukuk ve vasiyet hakkı çiğnenerek 12 Eylül 1980 darbecilerince felç edilmiştir, halen neredeyse göstermelik durumdadırlar. Bu 2 Kurumun, Atatürk’ün vasiyetine koşulsuz saygı ile eski hukuksal konumlarına (statülerine) kavuşturulmaları çok önemlidir.

KKTC’de de kamusal sorumlulukla, Ulusal Tarih Araştırmaları ve Öğretimi için kurumsallaşmada geç kalınmamalı, stratejik bir öncelik olarak örgün eğitimde yapılanma sağlanmalıdır. Dostumuz Dr. Balyemez’in engin birikimi – deneyimi – çabası, azmi.. dileriz bu yolda belirleyici ve sonuç alıcı olsun..

Savaş meydanlarında kan dökerek, can vererek kazandıklarımızı çarpıtılmış sözde tarih verileriyle masalarda – salonlarda yitirmeyelim. Mustafa Kemal Paşa, gene yol gösteriyor:

  • “TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR MÜHİMDİR; YAZAN YAPANA SADIK KALMAZSA DEĞİŞMEYEN HAKİKAT İNSANLIĞI ŞAŞIRTAN BİR HAL ALIR.”

KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ 47’NCİ YILI kutlu ve mutlu olsun!

Ve artık egemen – eşit 2 ayrı devlet yapılanmasına geçilsin kanısındayız.

Sevgi ve saygı ile. 20 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

KKTC CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ..

KKTC CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ..

Av.Prof.Dr. NECDET BASA Türkiye Barolar Birliği Başkan Başdanışmanı | inci  Sineması

Konuk yazar :
Av. Prof. Dr. Necdet Basa

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) dün yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi, sayın Ersin Tatar’ın zaferiyle sonuçlanmıştır.
KKTC’nin 5. Cumhurbaşkanı seçilen değerli Dostumuzu içtenlikle kutluyorum.
Kendilerine ‘Büyük (!)” diyen birçok devletin baskılarına rağmen alınan bu sonuç, 46 yıldır devam eden ‘sonuçsuz’ görüşmelere, artık yalnızca ‘egemen eşitlik’ temelinde ‘Mavi Vatan’ stratejisi çerçevesinde devam edileceğinin göstergesi ve garantisidir.
Böylece, son olarak 2017’de Crans Montana’da iflas eden ‘federasyon tartışmaları’, tarihin çöplüğüne atılmış; Doğu Akdeniz Denklemi’ne ikinci bir Türk Devleti’nin eklenmesinin yolu ardına kadar açılmıştır.
Kıbrıs Türk’ünün hür ve bağımsız yaşama iradesinin tekrarı ve açık tezahürü olan bu muhteşem sonuç, aynı zamanda başta Maraş ve Güzelyurt olmak üzere, bu güne dek sürdürülen ‘nafile toplumlar arası müzakerelerde’ ‘pazarlık masasında’ yer almış olan ‘Vatan Toprağı’nın artık “toprak tavizi’ çerçevesinde bu masadan ebediyen kaldırılmış olduğu” anlamına da gelmektedir.
Anavatan Türkiye’nin kayıtsız-şartsız ve sınırsız desteğine sahip olan Kıbrıs Türk’ü, inanç, azim ve kararlılıkla ulaştığı bu muazzam sonuçla; ömrünü Kıbrıs Davası’na adamış olan Dr. Fazıl Küçük ve TOROS lakaplı Rauf Denktaş başta olmak üzere, bu kutsal toprakları mübarek kanlarıyla sulayarak VATAN yapan Aziz Şehitlerimizin tertemiz anılarının tazelenmesi yanında ruhlarının da bir kez daha şad edilmesidir; Anavatan’a, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına, Kıbrıs Mücahitlerine, Gazilerine ve o zor sürece katkısı olan herkese sevgi, saygı ve minnet duygularının tekrarıdır.
Kıbrıs’lı Soydaşım, Can Kardeşim, artık yarınlara daha güvenle bakabilirsin.
Artık garantörlüğün sonlandırılması tehlikesi yok; Türk askerinin Ada’dan çekilmesi endişesi yok.
KKTC ile Anavatan arasında eşit iki devlet bazında dostluk ve kardeşlik ilişkisi var…
Artık seçim tartışmaları geride kalmalıdır.
Hedef, emperyal oyun ve baskılara boyun eğmeden, parçalanmadan, dağılmadan, bir bütün halinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bilim önderliğinde aydınlanan ışıklı yolunda kararlı adımlarla yarınlara yürümek olmalıdır.
Değerli Kıbrıs Türk’ü kardeşim, dilerim yolun açık, başın da bugüne dek olduğu gibi bundan sonra da sonsuza dek her daim dik olsun.

KKTC, bizlere torunlarımızın emaneti

KKTC, bizlere torunlarımızın emaneti

Ahmet GÖKSAN
Cumhuriyet
, 17.11.19

“Hükümetten, dünya sulhu ve insanlığın emniyeti bakımından köklü tedbirlerin alınmasını birçok defalar rica ettik. Fakat ne yazık ki beklediğimiz ve özlediğimiz garantilerden çok uzak bulunuyoruz.” 1958 Dr. Fazıl KÜÇÜK

Kıbrıs Adası’nın Osmanlı yönetimi tarafından İngiltere’ye 1878 yılında kiralanmasından sonra olayların saman alevi gibi parlamasına karşın için için yanmaya devam ediyor. Adada iki ulusun uzantıları olan Türklerle Rumların yaşadıkları biliniyor. Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan en küçük bir olumsuzluktan Kıbrıs’ta yaşayan Türklerle Rumların etkilendiği biliniyor. Bir de buna İngiliz yönetiminin yanlı tutumunun eklenmesi ile Türk’ler için adada zorluklar yaşanmasının nedeni oluyor.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Savaş, İngiltere’nin sömürgelerini terk ederek kendi kabuğuna sığınması ile sonuçlanıyordu. Yaşanan ayrılıktan sonra terk edilen ülkelerde iç çatışmaların yaşanmasına da zemin hazırlamış oluyordu. Kıbrıs’ın da bundan etkilenmesi sonrasında Ortodoks Kilisesinin destekleri ile EOKA terör örgütünün kurulmasına karşın Türklerin de en azından savunma örgütü kurmaları kaçınılmazdı.

EMPERYALİZMİN KORKUSU 

Kıbrıs Türkleri de 1 Ağustos 1958’de Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) kurdular. Bir başka gerginlik ise adada kurulmuş olan komünist AKEL Partisi’nin varlığı idi. Emperyal güçler için Doğu Akdeniz’de ikinci bir KÜBA’nın kurulması endişeleri vardı. Bu nedenle EOKA’yı bu amaçla kullanmaya başladılar.

Türkler sürekli olarak saldıran taraf değil, savunmada olan taraf idi. Yaşanan saldırılar sonrasında çok sayıda Türk yaşamını yitirirken, öbürleri de yaşamakta oldukları bölgeleri terk etmek durumunda kaldılar. Bu konuya ilişkin olarak BM görevlisi diplomat Mr. A. Ortega’nın, Mayıs ve Haziran 1964 döneminde hazırladığı ve adı ile anılan raporda, Rumların saldırıları ayrıntıları ile yer alıyor. Buna karşın rapora ilişkin herhangi bir işlemin yapılmadığını kaydetmek istiyoruz.

Yunanistan’daki Albaylar Cuntası Makarios ile uyuşmazlık yaşıyordu. Bunun sonucu olarak 15 Temmuz 1974’te darbe sonrasında adı geçen kişi BM Güvenlik Konseyi’nde 19 Temmuz 1974’te konuşurken, “Kıbrıs’ın Yunan ordusu tarafından işgal edildiğini, Türk’lerin can güvenliklerinin olmadığını, bu nedenle garantici ülkelerin müdahale etmelerini” istiyordu. Aynı kişi, kısa süre sonra Türk ordusunu işgalci olarak suçlamaktan da geri durmuyordu.

Son dönemde sıklıkla gündeme taşınan garantilerle tek yanlı müdahale hakkına ilişkin tartışmalarına da değinmek istiyoruz. 19 Şubat 1959’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığının sağlıklı bir yapı içinde sürmesini sağlamak için Türkiye, İngiltere ve Yunanistan garantici ülkeler oluyorlardı. Ada’da konuşlu bulunan ve adanın %13 toprağına sahip olan iki adet İngiliz üssü de Garanti ve İttifak antlaşması içinde yer alıyor.

ATATÜRK’ÜN UYARISI

Garantici ülkelerin adada bozulan düzenin yeniden kurulmasından yana tavır almaları adı geçen antlaşmada yer alıyor. Bu nedenle, adı geçen antlaşmanın değiştirilmesi konusunda son dönemde sıklıkla yapılan tartışmalar, taraf olan İngiltere’nin de onay vermesini gerektiriyor.

Komünist AKEL Partisi sıklıkla bu üslerin kapatılması veya kira ödenmesi konusunu gündeme taşıyor. Böyle bir isteğe adadaki İngiliz Yüksek Komiseri Bay Stephan Lillie, “kuruluş antlaşmasını okuması gereken insanlar var” diye yanıtlıyordu.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kuruluşunun 36. yılına geldiğimiz bugünlerde Berlin’de yeni bir müzakere süreci başlatılmak isteniyor. Bugüne değin konuşulmayan hiçbir şeyi kalmamış olan uyuşmazlığın “neyini tartışacağız”, gerçekten meraka değer doğrusu. Görüşülecek yeni diye sunulan Referans Belgesi, 50 yılı aşkın süredir konuşulan konulardır. Bunların yeni diye sunuluyor olması anlaşılır olmanın da ötesindedir. Yapılacak müzakerelerden sonuç beklenmesi, Godot’yu beklemeye koşut bir davranıştan öteye geçemeyecektir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 36. yılına ulaşmış bulunuyoruz. Torunlarımızdan emanet aldığımız Cumhuriyetimizle Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza dek yaşatarak torunlarımızdan kendi torunlarına teslim etmelerini isteyeceğiz. Bu nedenle yapmakta olduğumuz mücadelemize kararlılıkla devam edeceğimizin de bilinmesini istiyoruz.

Yüce Atatürk’ün “Bu adaya dikkat ediniz” söylemine sıkı sıkıya bağlı olarak yolumuza devam etmemiz gerekiyor mu ne…
==========================================
Dostlar,

15 Kasım, KKTC’nin 36 ncı kuruluş yıl dönümü.

Devletin tepesi ve basınımızın kalemşörlerinin KKTC’yi Rum’a satmak için harcadıkları çaba hedefine ulaşmışken, Rum’un ANNAN Planı’na “hayır” demesi sayesinde yarım kaldı.

KKTC’nın kuruluşu uğruna şehit olan TMT, Silahlı Kuvvetler mensupları ile Mücahitlerin ruhları şad olsun.

Yaşamlarını bu mücadeleye adayan Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş başta olmak üzere, emeği geçen herkesi rahmetle anıyor, yaşamda olanları şükranla selamlıyoruz…

Selam olsun o yurtsever yiğitlere, şehit ve gazilere..

Sevgi ve saygı ile. 18 Kasım 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com