Üniversite

Üniversite

Cumhuriyet, 11 Ocak 2021

 

Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olmadığı gibi, AKP’den milletvekili aday adayı olan Melih Bulu’nun, “Cumhurbaşkanı” ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından, Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanması, tepkiyle karşılandı.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik, söz konusu tepkilerden sonra yaptığı açıklamada, “Bir insanın siyasi kimliğinin bulunması suç değildir” dedi. Doğrudur. Akademisyenler dahil, bir insanın siyasi kimliğinin bulunması suç değildir. Ayrıca insanların siyasi kimliklerinin olması, üniversitelerde idari görevlere atanmalarının önünde bir engel de değildir.

Siyasi kimliği bulunan akademisyen, siyasi kimliği üzerinden, öğretim üyeleri, öğretim görevlileri, araştırma görevlileri, idari personel ve öğrenciler arasında ayrımcılık yapmıyorsa, siyasi kimliğini üniversiteye dayatmıyorsa, siyasi kimliğinden olmayanları dışlamıyorsa, onlara “mobbing” uygulamıyorsa, onları bezdirmek amacıyla baskı uygulamıyorsa, onların atanmalarını ve yükseltilmelerini engellemiyorsa, onların sözleşmelerini feshetmiyorsa, siyasi kimliğiyle akademik ve idari çalışmaları arasında bir sınır çekebiliyorsa, onun siyasi bir kimliğinin olmasında hiçbir sakınca yoktur.
***

Ancak, AKP ve MHP ile ilişkileri olan rektörler ve dekanlar, bu ilkelere uymuyorlarsa, siyasi kimlikleri üzerinden kendilerine verilen yetkileri suiistimal ediyorlarsa ve bu görevlere siyasi kimliklerinden ötürü atanıyorlarsa, ayrıca, Türkiye’deki üniversitelerde rektörlerin ve dekanların neredeyse tamamı, AKP’lilerden, MHP’lilerden ve herhangi bir siyasi partiyle ilişkisi olmayanlardan oluşuyorsa, muhalefette olan Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Halkların Demokratik Partisi, Saadet Partisi, Türkiye Komünist Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Emek Partisi ile ilişkileri olan akademisyenler, liyakat ölçütlerini yerine getirdikleri halde, rektör veya dekan olarak atanamıyorsa, burada ciddi bir sorun var demektir.

Bu durumda Ömer Çelik’in açıklaması, uygulamaya bakıldığında, şu anlama gelmektedir: “AKP’den veya MHP’den olduğu sürece, rektörün ve dekanın siyasi kimliği olabilir, aksi halde hiçbir siyasi kimliği olamaz.
***

Türkiye’de üniversitelere yönelik ilk büyük darbe, 12 Eylül askeri darbe yönetimi tarafından 1981 yılında kurulan, Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından vuruldu. Bir askeri diktatörlük rejiminin ürünü olan YÖK, üniversitelerin özerkliğini ve bağımsızlığını ortadan kaldırdı, üniversiteleri hükümetlerin emrine soktu.

  • YÖK gibi bir kurum, dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde yoktur.

Üniversitelere yönelik ikinci büyük darbe, AKP’nin 2008 yılında başlattığı sivil darbe sürecinde vuruldu. Bu sivil darbe sürecinin dört aşaması vardır. Birinci aşaması, 2008 yılında, AKP’nin Fethullah Gülen çetesiyle birlikte organize ettiği

“Ergenekon”,
“Balyoz”,
“Casusluk” ve
“OdaTV” adlı kumpaslardır.

İkinci aşaması, 2010 yılında, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun ve Anayasa Mahkemesi’nin hükümetin etkisi altına girmesini ve askeri yargının yetkilerinin kısıtlanmasını sağlayan anayasa referandumudur.

Üçüncü aşaması, 2016 yılında, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasındaki olağanüstü hal kararıyla ilişkili antidemokratik uygulamalardır.

  • Dördüncü aşaması, 2017 yılında gerçekleşen, güçler ayrılığı ilkesini ve demokratik parlamenter sistemi ortadan kaldıran, Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler Savcılar Kurulu üyelerinin önemli bir kısmının yürütme organı tarafından atanmasını sağlayan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkilerini sınırlayan ve olağanüstü hal uygulamasının baskı koşullarında gerçekleşen anayasa referandumudur.

Bu gelişmelerle birlikte, medya, siyasi partiler, belediyeler, yargı, sendikalar, meslek odaları, dernekler, vakıflar ile birlikte, üniversiteler üzerindeki baskılar da arttı. Bugün Türkiye’de üniversitelerde, özgür bir düşünce ortamının var olduğunu savunmak olanaklı değildir. Özgür bir düşünce ortamının olmadığı kurumlarda, ciddi boyutta bir bilimsel, felsefi ve sanatsal gelişmenin sağlanması olanaksızdır.
***

Üniversitelerin özgürlüklerine kavuşabilmeleri için;
– rektörlerin hükümet tarafından değil, öğretim üyeleri tarafından seçilerek, üniversite tarafından atanması ve
YÖK’ün ortadan kaldırılması gerekir.

Ancak öncelikle, öğretim üyelerinin, demokrasinin ne olduğunu öğrenmeleri ve vatandaşı oldukları ülkedeki adaletsizliklere karşı çıkma cesaretine sahip olmaları gerekir.

İslam ve hoşgörü

İslam ve hoşgörü

Cumhuriyet, 28 Aralık 2020

İslam dininin bir hoşgörü dini olduğu sık sık söylenir. İslamın temel kitabı olan Kuran’ın Bakara Suresi’nin 256. ayetinde yer alan “Dinde zorlama yoktur” ifadesi bu görüşün temeli olarak görülür.

Ancak Kuran’da birçok ayette, Allah’ı inkâr edenler, Allah’a inanmayanlar, kâfir olanlar için, hem bu dünyada hem de öte dünyada verilecek cezaların da ifade edilmiş olmasının, İslamda zorlama, baskı, dayatma olmadığı görüşüyle bağdaşıp bağdaşmadığı ve Kuran’ın bir çelişki içerip içermediği yıllardır tartışılmaktadır.

Öte yanda, kendisini Müslüman olarak tanımlayanların fiili davranışlarına, hareketlerine, seçimlerine ve eylemlerine bakacak olursak, durum daha da iç karartıcıdır. Dünyada kendisini Müslüman olarak tanımlayan insanların tamamı olmasa da birçoğu, hoşgörü ve empati duygusundan tamamıyla yoksun bir biçimde, İslam dinini veya İslam diniyle ilgili kendi yorumunu, başkalarına baskıyla, zorla, zulümle dayatmaya kalkmaktadır. Bu, İslamın bir hoşgörü dini olduğunu savunanları daha da zor bir durumda bırakmaktadır.
***
Türkiye, bu hoşgörüsüzlüğün dünyada en fazla yaşandığı ülkelerden birisidir.
– Maraş, Çorum ve Sivas olaylarında yüzlerce Alevinin katledilmesi;
– Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı
 ve Uğur Mumcu gibi laiklik ilkesini savunan aydınların öldürülmeleri;
– araştırmacı-yazar Turan Dursun’un İslam dinine yönelik eleştirilerinden dolayı katledilmesi;
– Neve Şalom Sinagogu, Bet İsrael Sinagogu, İngiltere Başkonsolosluğu ve HSBC bankasına yönelik saldırılarda onlarca vatandaşın yaşamını yitirmesi;
– Suruç ve Ankara Garı katliamlarında yüzü aşkın vatandaşın katledilmesi buna dair örneklerdir.

Din dersinin zorunlu hale getirilmesi; imam, hatip ve müftü ihtiyacının ötesinde dört bini aşkın imam hatip okulunun açılması; on beş bini aşkın Kuran kursunun, yüzü aşkın ilahiyat fakültesinin açılması;

  • “4+4+4” eğitim modeliyle imam hatip dışındaki okullarda da eğitimin kısmen dinselleştirilmesi;

dinin eğitim sistemi üzerinden zorla dayatılması; devlet kurumlarında kadrolaşmada liyakat ölçütleri yerine dincilik ölçütünün kullanılması; siyasetin ve bürokrasinin dini referanslara ve söylemlere göre yürütülmesi; dine yönelik eleştiri getirenlere dava açılması; dindarlık ve dinsizlik tartışmasında bir uzlaşma formülü olan laiklik ilkesinin bertaraf edilmesi ve böylece anayasanın ihlal edilmesi de kendisini Müslüman olarak tanımlayan bazı insanların ve yöneticilerin hoşgörüden ne kadar uzak olduklarının açık göstergeleridir.
***
Türkiye’de din konusundaki hoşgörüsüzlük öyle bir noktaya gelmiştir ki bir zamanlar İslamcı siyasete sempati duyup, bunu sonradan, dindar kimliğini koruyarak sorgulayan kişiler bile hedef haline getirilmiştir. İlahiyatçı Mustafa Öztürk’ün yaşadıkları buna dair en son örneklerden birisidir. Mustafa Öztürk, vahiy hakkında yaptığı bir yorumdan dolayı kendisi hakkında başlatılan linç kampanyası üzerine, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki görevinden ayrılmıştır.

Oysa Mustafa Öztürk’ün yaptığı yorum, felsefe, teoloji ve ilahiyat çevrelerinde yüzlerce yıldır tartışılan olağan bir konudur. Bunu olağanüstü bir hale getirenler, ilahiyat fakültelerini ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nı işgal eden hoşgörüsüz köktendincilerdir.
***
Müslümanlar Allah’ı mükemmel bir varlık olarak tanımladıklarına göre, Müslümanlara göre Kuran da Allah tarafından yollanmış bir kitap olduğuna göre, Kuran’da gayri mükemmel unsurların bulunmaması gerektiği çıkarımı, yeni bir şey değildir. Mustafa Öztürk de, Kuran’da bazı ayetlerdeki ifadelerin, Allah’ın mükemmel varlık sıfatıyla bağdaşmadığını belirterek vahyin bu ayetlerle ilişkisinin ve yapısının sorgulanması gerektiğini ifade etmiştir.

  • Kuran’da bazı ayetlerde,
    hem çelişkili hem de bilime aykırı ifadelerin bulunması,

ayrıca bazı ayetlerde, bazı insanların ahlak ve erdem anlayışıyla bağdaşmayan unsurların var olması, sadece ateistlerin, agnostiklerin ve deistlerin değil, dindarların da üzerinde düşünmesi gereken bir konudur.

Kaybeden Mustafa Öztürk değil, İslamı İslamcılık sanan, tarihselcilikten yoksun, köktendinciler olmuştur.

Batı’dan kaçanlar

Batı’dan kaçanlar

Örsan K. ÖymenÖrsan  K. ÖYMEN
Cumhuriyet, 14 Aralık 2020

 

Doğu” ve “Batı” arasında oluşturulan yapay karşıtlıklar ve kutuplaşmalar üzerinden Türkiye’yi Batı’dan kopartmak, batıfobik “Doğu” taklitçiliğine ve özentiliğine yönelmek, emperyalizme yaradığı gibi, aydınlanma devrimlerinin de önündeki en büyük tehlikelerden birisidir.

  • Türkiye’nin Batı’nın bir parçası olmadığı safsatası Türkiye’nin geleceğini karartmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Selanik’te, bir Avrupa kentinde doğup büyümüştür. Türkiye topraklarının bir kısmı Avrupa kıtasındadır. Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul, Avrupa coğrafyasındadır. İstanbul, Riyad’a 4 saat, Karaçi’ye 5 saat, Kuala Lumpur’a 10 saat uçuş mesafesindeyken, Atina’ya, Bükreş’e ve Sofya’ya 50 dakika, Roma’ya ve Viyana’ya 2 saat uçuş mesafesindedir.

Türkiye’nin sekiz komşusundan dördünde, Yunanistan, Bulgaristan, Gürcistan ve Ermenistan’da, nüfusun büyük çoğunluğu Hıristiyandır. Türkiye’deki nüfusun neredeyse üçte biri Balkan ve Kafkas göçmenlerinden oluşmaktadır. Balkanlar Avrupa kıtasındadır, Kafkaslar Avrupa’nın sınırındadır.
***
Merkezi Anadolu’da olan en eski geniş topraklı uygarlık Hitit uygarlığıdır. Hitit dili, Yunanca, Latince, Fransızca, İtalyanca, Almanca, İngilizce gibi Hint-Avrupa dil ailesine aittir. Hitit’ten sonra Anadolu’da antik Yunan uygarlığı yeşermiştir. Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Herakleitos, Anaksagoras, Kleanthes, Krisippos, Leukippos, Epikuros, Herodotos gibi filozoflar ve bilim insanları Anadolu’da yaşamışlardır. Anadolu’ya Orta Asya’dan göç eden Türklerin dili, Macarca ve Fince gibi, Ural-Altay dil ailesine aittir, Arapça gibi Sami-Semitik dil ailesine ait değildir.

İslam dininin yaygın olduğu coğrafyada yaşamış olan Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi filozoflar ve bilim insanları, antik Yunan filozofları Platon ve Aristoteles’ten etkilenmişlerdir. İbn Rüşd, Avrupa kıtasında, bugünkü İspanya topraklarında doğup büyümüştür.

İslam dini, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi Ortadoğu çıkışlıdır, Musevilikten ve Hıristiyanlıktan etkilenerek gelişmiştir. Kuran’daki ayetlerde ifade edilen birçok şey, Tevrat’ta ve İncil’de de yer almaktadır. Üç din de aynı Tanrı’ya inanmaktadır.
***
Bunlara karşın Türkiye’nin Batı’ya ait olmadığını savunanlar kimlerdir?

Necip Fazıl Kısakürek ve onun peşinden sürüklenenler! “Milli Görüş” maskesi altında “Arap Görüş”ü savunanlar! AKP’liler! Fethullah Gülen çetesi üyeleri! Dini cemaatler ve tarikatlar! Diyanet İşleri Başkanlığı! Neo-Osmanlıcılar! Şovenist milliyetçiler! ABD’deki ve Avrupa Birliği’ndeki emperyalist, muhafazakâr, şovenist, ırkçı kesimler! Bir de bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar!

Yaşayan en önemli filozoflardan birisi olan Noam Chomsky, Samuel Huntington’un “medeniyetler çatışması” tezini eleştirirken, Batı ile İslam arasında bir çatışma olmadığını, radikal İslamcı hareketlerin ABD tarafından desteklendiğini, ulusalcı laik yönetimlerin ABD’nin çıkarlarına aykırı olduğunu söyler.

ABD, Afganistan’ın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tarafından işgal edilmesinden sonra, buradaki İslamcı teröristlere yıllarca destek vermiştir. Taliban ve El Kaide buradan doğmuştur. Pakistan’da İslamcı hareketlerin güçlenmesi, ABD destekli diktatör Ziya ül Hak döneminde başlamıştır. Suudi Arabistan, petrol ve savunma sanayisi alanında, ABD’nin en büyük ticari ortaklarından birisi olduğu gibi, ABD’nin bu ülkede askeri üsleri de bulunmaktadır.

  • Suriye, Libya ve Mısır’daki İslamcı hareketler, “Arap Baharı” maskesi altında ABD tarafından desteklenmiştir.

IŞİD ve El Nusra gibi terör örgütleri, ABD’nin Irak’ı işgal edip bölmesiyle ortaya çıkmıştır.
***

  • Necip Fazıl Kısakürek’in “büyük doğuculuk” saçmalığı ve oradan türetilen İslamcı akımlar, Türkiye’deki SSCB etkisini kırmak ve sosyalist hareketlerin gelişmesini engellemek amacıyla ABD tarafından desteklenmiştir.
  • 12 Eylül askeri darbesi de ABD’nin desteğinde yapılmıştır.
  • Bu darbeden sonra Türkiye’deki İslamcı hareketler güçlenmiştir ve sonunda iktidara gelmiştir.
  • AKP iktidarı da Fethullah Gülen örgütlenmesi de bir ABD yapımıdır.

ABD’nin ve AB’nin amacı, Mustafa Kemal Atatürk’ü Türkiye’den silmektir!

Laiklik karşıtlığı, İslamcılık, ileri uygarlıktan yoksunluk ve cehalet, emperyalizmin en büyük silahına dönüşmüştür.

Din ve ahlak 

Örsan K. Öymen


Örsan K. Öymen

Cumhuriyet
, 23.11.2020

Din ve ahlak 

Bir ülkede din sorgulanamaz bir tabu haline geldiyse, ahlak da dinsel ahlaka indirgendiyse, o ülkede demokrasi değil, teokrasi olur. Dünyanın en demokratik ülkelerinde dinin sorgulanabilmesi ve bunun sonucunda teizm, ateizm, agnostisizm, deizm gibi farklı görüşlerin gelişmesi, din dışı bir ahlak anlayışının da var olması ve buna bağlı olarak bir hukuk düzeninin kurulması bir tesadüf değildir.

Laiklik, demokrasinin özünde olan temel unsurlardan birisidir.

  • Laikliğin olmadığı yerde demokrasi değil, teokrasi olur.

Türkiye’de birçok nedenle birlikte, bu nedenle de demokrasi yoktur. Siyasetçilerin ahlakı dinin tekelinde gördüğü, Diyanet İşleri Başkanı’nın “Ahiret inancı olmayan insandan her türlü kötülük beklenir” açıklaması yaptığı, eğitim sisteminde ahlak dersinin din dersiyle birlikte verildiği ve ahlakın dinsel ahlaka indirgendiği bir ülkeye, bin yıl da bekleseniz, demokrasi gelmez.
***

  • Ahlak ile din arasında zorunlu bir bağlantı yoktur.
  • Bir insanın ahlaklı olup olmaması, dindar olup olmamasına bağlı değildir.

Her dinin bir ahlak anlayışı olsa da ahlakın tarihi dinin tarihinden daha eskidir ve dinlerden bağımsız olarak gelişen din dışı bir ahlak anlayışı her zaman var olmuştur.

İyilik de kötülük de kendisini dindar olarak tanımlayan kişilerden de kendisini dinsiz olarak tanımlayan kişilerden de gelebilir.

  • Kendisini dindar olarak tanımlayanların zorunlu olarak ahlaklı ve iyi oldukları iddiası,
    bir safsatadan ve yalandan ibarettir.

Ortaçağda ve onu izleyen yüzyıllarda Avrupa’da milyonlarca insan Hıristiyanlık adına katledilmiştir. 20. ve 21. yüzyılda, nüfusun çoğunluğunun kendisini Müslüman olarak tanımladığı topraklarda da durum farklı değildir. Nijerya’da, Sudan’da, İran’da, Suudi Arabistan’da, Afganistan’da, Pakistan’da, Türkiye’de, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da

milyonlarca insan İslam adına katledilmiştir.

***

  • “İslam coğrafyasının” hırsızlık, yolsuzluk, dolandırıcılık ve rüşvet karnesi de oldukça zayıftır.

Öte yanda, dünyada dindarların oranının en düşük olduğu İskandinav ülkelerinin, hırsızlık, yolsuzluk, dolandırıcılık ve rüşvet olaylarının en az yaşandığı ülkeler arasında olmaları düşündürücüdür.

Eurobarometer” adlı kurumun bir araştırmasına göre İsveç’te nüfusun %77’si dindar değildir ve Tanrı’nın varlığına inanmamaktadır. “Transparency International” adlı kurumun yaptığı bir başka araştırmaya göre, İsveç dünyada en az yolsuzluğun yaşandığı 4. ülkedir.

İnsan hakları açısından bakıldığında da durum farklı değildir. “Eurobarometer”in araştırmasına göre;
İsveç’in %77’si,
Danimarka’nın %69’u,
Norveç’in %68’i,
Fransa ve Hollanda’nın %66’sı,
Britanya’nın % 62’si,
Finlandiya’nın % 59’u,
Belçika’nın % 57’si,
Almanya’nın % 53’ü,
İsviçre’nin %52’si,
Avusturya’nın %46’sı,
İspanya’nın % 41’i

dindar değildir ve Tanrı’nın varlığına inanmamaktadır!

İnsan hakları açısından bu ülkeler en ileri ülkeler arasında yer alırlar.

  • Türkiye’de kendisini dindar olarak tanımlayan AKP iktidarının uygulamalarının ise ahlakla, erdemle, adaletle bir ilgisi yoktur. 

Fethullah Gülen adlı dinci şarlatanın kurduğu çeteyle birlikte, “Ergenekon”, “Balyoz”, “Casusluk”, “OdaTV” adlı sahte yargı süreçlerinde yüzlerce masum gazeteciyi, yazarı, akademisyeni, siyasetçiyi, askeri yıllarca hapislerde süründüren AKP’dir. Hâlâ aynı hukuk dışı yöntemlerle masum gazetecileri, yazarları, siyasetçileri, işadamlarını hapislere atan yine AKP’dir.
***
Kuran
’da yer alan “cehennem” cezasının, insanları iyiliğe yönlendirdiği iddiası bir safsatadan ve yalandan ibarettir. Ayrıca, bununla ilgili ayetler, bazı Müslümanların kötülük yapmasını önlese de bunun iyilik olup olmadığı tartışmalıdır. Çünkü insan, hiçbir karşılık beklemeden, iyilik için iyilik yapıyorsa, iyi bir insan olabilir. “Cennete” gitmek için iyilik yapan kişi iyi insan olmaz. Olsa olsa çıkarcı ve fırsatçı bir insan olur.

  • İnsanları iyiliğe yönlendirmenin yolu korkutmak ve baskı kurmak değildir, eğitimdir.

Laikliğin yerine teokrasinin olduğu yerde, ahlaklı, erdemli, adil ve iyi insanın yetişmesi olanaksızdır.

Erdoğan ve uygarlık

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen

Erdoğan ve uygarlık

AKP Genel Başkanı ve “Cumhurbaşkanı” Recep Tayyip Erdoğan, 19 Ekim 2020 tarihinde İbn Haldun Üniversitesi’ndeki konuşmasında, şu açıklamaları yapmıştı:

Ülke ve millet olarak kendimizi kontrolsüz bir Batılılaşma fırtınasının içinde bulduk. Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek için çıkılan yolun, en sığından, en bayağısından, en çarpığından bir Batı taklitçiliğine dönüşmüş olması, Cumhuriyetimizin en büyük kaybıdır.

Aynı şekilde gerçek iktidarın, fikri iktidar olduğunu da gayet iyi biliyoruz. Tek tek bireylerden başlayarak toplumun tamamına ve oradan da insanlığa uzanan fikri iktidar yolu gerçekten zor ve zahmetli bir süreçtir. Şahsen bu konuda kendimi biraz mahzun hissediyorum. Samimi bir muhasebe ile geçen 18 yılda her alanda tarihi eserlere ve hizmetlere imza attığımızı, ama eğitim ve öğretimde, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum.

Eğitim-öğretim görüyorlar, ama çoğu alanda hepimizi mutmain edecek düzeyde yetişmiş insan gücüne sahip değiliz. Genç bir nüfusa sahibiz hamd olsun, ama medeniyet tasavvurumuzu layıkıyla hayata geçiremiyoruz.

Medyamız en modern altyapıya sahip, ama bizim sesimizi ve nefesimizi yansıtmıyor. İlimde, sanatta, kültürde hep benzer sıkıntılarla karşı karşıyayız. En haklı olduğumuz konularda bile dünyaya kendimizi anlatamıyoruz. İşte bunun için de fikri iktidarımızı hâlâ tesis edemediğimiz kanaatindeyim.

Taklitçilik, mevcudun ardından gitmek demektir. Halbuki bize lazım olan ilhamını gelenekten alan yenilikçiliktir. Elbette dünyanın bilimde, teknolojide, kültürde, sanatta geldiği yeri toptan reddedecek, görmezden gelecek kadar gerçeklerden kopuk değiliz. İletişim mecralarının böylesine geliştiği, tüm dünyanın adeta küçük bir köy hükmünü kazandığı günümüzde, başka türlü hareket etmenin mümkün olmadığını da gayet iyi biliyoruz. Günlük hayatımızda otomobili bırakıp, atı ulaşım vasıtası haline getirmek gibi bir düşüncemiz tabii ki yok. Bilgisayarın getirdiği kolaylıkları bir kenara bırakıp, taşa, tahtaya, parşömene yazarak konvansiyonel yöntemlerle işlerimizi yürütmek gibi bir saplantımız da bulunmuyor.

Türkiye, kuru kuruya Batıcılık saplantısı yanında, yine aynı kaynağın ürünü pek çok sapkın ideoloji ve akımın zehrine de maruz kalmış bir ülkedir.
***
İnsanlar gerçek bir nedensellik ilişkisi kuramazlarsa, yaptıkları samimi itirafların bir anlamı kalmaz.

  • Türkiye’nin son 18 yılda uygarlık, bilim, eğitim, kültür ve sanat alanındaki geri kalmışlığının en büyük nedenlerinden birisi, Erdoğan’ın izlediği siyasettir.

Anayasal düzenin yıkıldığı;
Yasama, yürütme, yargı arasındaki güçler ayrılığının ve yargı bağımsızlığının ortadan kalktığı; Anayasa Mahkemesi kararlarının yok sayılarak hukuk devletinin çökertildiği;
düşünce, ifade, yayın, örgütlenme özgürlüğünün darbe yediği;
laiklik ilkesinin bertaraf edildiği;
eğitimin, “4+4+4” modeliyle, imam hatip okulu, Kuran kursu, ilahiyat fakültesi enflasyonuyla dinselleştiği;
Batı düşmanlığının ve Doğu taklitçiliğinin egemen olduğu,
Batı’daki yararlı unsurların teknolojiye indirgendiği,
Batı’daki bazı ideolojilerin ve akımların “sapkın” olarak damgalandığı;
fikri iktidarın” dinci dogmatizmin iktidarı olarak görüldüğü bir ortamda,

uygarlık, bilim, eğitim, kültür ve sanat alanında ileri bir seviyeye ulaşılamayacağı kesindir.

Uygarlık, bilim, eğitim, kültür ve sanat, bir Batı, Doğu, kuzey, güney konusu değildir. Bunlar dünyaya ve insana özgü konulardır. Doğu ve Batı karşıtlığı üzerinden bu alanlarda bir ilerleme sağlanamaz.

Doğuda yaşamış olan Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd, Razi, Harezmi ve İbn Haldun da bunun farkında olan bilim insanları arasında yer alırlar.
***
Erdoğan, uygarlık, bilim, eğitim, kültür, sanat alanında ilerlemek istiyorsa, insan, doğa ve hayvan sevgisiyle herkese örnek olan, halkın cehaletten kurtulması doğrultusunda ömür boyu süren bir mücadele veren gazeteci-yazar Bekir Coşkun için bir başsağlığı mesajı yayımlayarak, işe buradan başlayabilir.