Kürtlere kurulan tuzak

Kürtlere kurulan tuzak

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet,
3 Haziran 2019

 

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes dini, mezhebi, dünya görüşü ve etnik kökeni ne olursa olsun, anayasa ve yasalar önünde eşit haklara sahiptir. Demokraside esas olan vatandaşlık bağlamında ortak bir toplumsal yaşamı sürmektir; din, mezhep ve etnik kimlik üzerinden bölünmek değildir.

Ancak bu durum, belli etnik kimliklerin baskı altında tutulup asimile edilmesine de yol açmamalıdır. Üniter yapıyı koruyarak ve PKK gibi ayrılıkçı terör örgütlerine karşı durarak, belli etnik kimliklerin asimilasyona uğraması önlenebilir.

Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yönelik yapılması gereken de budur. Ancak bu doğrultudaki söylemler ve eylemler içtenlikli olmalıdır. Oysa Kürt kökenli vatandaşlar, uzun yıllar baskı altında tutuldukları gibi, baskı ortamından kısmen kurtulduktan sonra da, siyasiler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmıştır.

1990’lı yıllara kadar Kürt kimliği yok sayılmış, Kürt kökenli vatandaşların kültürlerini geliştirmeleri engellenmiştir. 1990’lı yıllardan itibaren, Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin ve lideri Erdal İnönü’nün öncülüğünde, Kürtlerin asimilasyonuna son verilmesi doğrultusunda önemli adımlar atılmıştır. Doğru Yol Partisi’nin lideri ve eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de bu açılımlara destek vermiş, Kürt gerçekliğinin tanınması gerektiğini açık bir biçimde ilan etmiştir.
Ancak terör örgütü PKK’nin bu açılımlara karşın terör eylemlerini sürdürmesi ve emperyalizmin Türkiye’deki tetikçisi işlevini görmesi, ayrıca HEP, DEP, HADEP, HDP gibi siyasal partilerin içindeki kimi odakların terör örgütü PKK’ye karşı tavır alamaması, Kürt kökenli vatandaşların hakları konusunda bazı adımların atılmasını ve siyasi mücadele verilmesini zorlaştırmıştır.

Buna karşın Kürt kökenli vatandaşlar, dil, yayın, eğitim alanında belli hakları elde etmişlerdir, ancak bu süreçten sonra siyasi partiler, Kürt kökenli vatandaşları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Örneğin, AKP ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan, kendi iktidarını korumak için “Kürt açılımı” adı altında bir süreç yürütmüş, ancak bu sürecin kendi iktidarını korumaya yaramadığını anladığında 180 derece dönüş yaparak, Kürt düşmanlığını ve şovenist ırkçı bir anlayışı siyaset haline getirmiş olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin güdümüne girmiştir.

31 Mart belediye seçimlerinde AKP’nin İstanbul’u kaybetmesi ve Erdoğan’ın bu seçimi hukuka ve yasalara aykırı bir biçimde iptal ettirerek CHP’nin adayı Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını gasp etmesi sonrasında, Erdoğan ve AKP, 23 Haziran’da yenilenecek seçimde İstanbul’daki Kürt kökenli seçmenleri yanına çekmek için düğmeye basmıştır.

Kendi iktidarı dışında hiçbir şeyi umursamayan Erdoğan, yeni bir operasyonu devreye sokmuştur.

Bunun ilk aşaması, Öcalan’ın yıllar sonra ilk defa avukatlarıyla görüştürülmesi olmuştur. Bazı duyumlara göre AKP, HDP tabanının İstanbul seçimlerini boykot etmesi çağrısı yapması konusunda Öcalan’ı ikna etmeye çalışmaktadır ve bu konuda Öcalan’ın hapishane koşullarının düzeltilmesiyle bağlantılı kimi pazarlıklar yürütmektedir.

HDP’nin eski lideri Selahattin Demirtaş’ı ve birçok HDP milletvekilini hapishaneye gönderen, HDP’li seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp yerine kayyım atayan, terör örgütü PKK’ye karşı operasyon yaparken yüzlerce sivil Kürt kökenli vatandaşın yaşamını yitirmesine ve yaralanmasına neden olan AKP-MHP ortaklığı, şu anda Kürt kökenli vatandaşları bir kez daha kandırmak için seferberlik başlatmış durumdadır.

İstanbul’a “mitili atacağını” söyleyip sonra İstanbul’da ortadan kaybolan MHP lideri Devlet Bahçeli de bu kurnaz kumpasın baş aktörlerinden birisi durumuna gelmiştir.

Ancak, AKP’li ve MHP’li kurnaz uyanıkların, İstanbul’daki ticari çıkar ve rant uğruna, Kürt kökenli vatandaşları aldatmaları ve kandırmaları olanaklı olmayacaktır.

  • 23 Haziran’da, Kürtler, kurtların tuzağına düşmeyecektir.

Erdoğan vesayeti

Erdoğan vesayeti

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 13.5.19

Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul’daki belediye seçimlerini iptal etmesi bir kez daha şu gerçekle yüzleşmemizi sağlamıştır:

  • Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan vesayeti sona ermedikçe, ülkede demokratik bir düzenin kurulması olanaksızdır.

Erdoğan’ın baskısıyla YSK’nin İstanbul seçimlerini anayasaya ve hukuka aykırı bir biçimde iptal etmesi, tarihe kara bir leke olarak geçecektir.

  • Daha önce askeri darbe dönemlerinde rafa kalkan demokrasi, şu anda sivil bir siyasetçi tarafından, bizzat Erdoğan tarafından rafa kaldırılmıştır.

Erdoğan’ın ve AKP’nin sivil darbe gerçekleştirme sürecinin son aşaması, İstanbul’daki belediye seçiminin iptal edilmesi olmuştur.
Erdoğan ve AKP, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2., 6., 7., 8., 9., 11., 14., 24., 25., 26., 28., 34., 138. ve 148. maddelerini daha önce kezlerce ihlal etmiştir ve ihlal etmeye de devam etmektedir.

  • Türkiye’de laiklik ortadan kalkmıştır; yasama, yürütme, yargı arasında güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti ortadan kalkmıştır; düşünce, ifade, basın, yayın, örgütlenme özgürlüğü büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.

Türkiye’de demokrasinin temel unsurlarından geriye sadece çok partili serbest seçimler kalmıştı. Şimdi Erdoğan ve AKP, YSK üzerinden, onu da ortadan kaldırmıştır!

  • Seçimle iktidara gelmiş olsa da, demokratik ve anayasal düzeni ortadan kaldıran, sivil darbe yapan bir yönetici ve iktidar, siyaset bilimine ve hukuka göre, meşruiyetini kaybetmiş sayılır.

Erdoğan ve AKP iktidarı da bu bağlamda meşruiyetini kaybetmiştir.

  • AKP, Türkiye’deki demokratik düzeni ortadan kaldıran bir örgütlenmeye, Erdoğan da bu örgütlenmenin lideri konumuna düşmüştür.
  • Erdoğan’ı bir Cumhurbaşkanı, AKP’yi de bir siyasi parti olarak görme olanağı kalmamıştır.
  • Türkiye Cumhuriyeti devleti, demokrasi karşıtı güç odaklarının işgali altındadır.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, seçimin bir çete tarafından iptal edildiğini söylemesi, dikkatle incelenmesi ve araştırılması gereken bir konudur. “Her şey güzel olacak” söyleminin unutturamayacağı son derece ciddi ve tehlikeli bir durumla karşı karşıyayız.

  • YSK’nin aldığı bu utanç verici ahlaksız ve hukuksuz kararla birlikte, Türkiye’de geçmişte yapılan bazı seçimlerle birlikte, bundan sonra yapılacak seçimler de tartışma konusu haline gelmiştir.

Geçmişte de, sandık kurulu başkanlığı için kamu görevlisinin bulunamaması durumunda özel kurumlardan kişiler sandık kurulu başkanı olarak görevlendirildiğine göre,

  • Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı “seçildiği” seçim de tartışmalı hale gelmiştir.

Bundan sonra yapılacak olan seçimlerde de, sandık kurulu başkanlarından bazılarının kamu görevlisi olmaması gerekçesiyle, seçimler iptal edilebilecektir, YSK’nin 6 Mayıs 2019 tarihinde aldığı skandal karar, emsal oluşturacaktır!

YSK, sandık kurulu başkanlarının kamu görevlisi olmadığı sandıklarda, sonuca etki edecek bir usulsüzlüğün, hilenin, oylara müdahalenin, yanlış sayımın gerçekleştiğini kanıtlamış mıdır? Hayır! Bu sandıklarda seçim sonucuna ve iki adayın arasındaki farka etki eden bir durum var mıdır? Hayır! Hatta söz konusu sandıklarda AKP’nin oyu CHP’nin oyundan daha fazla çıkmıştır. Buna rağmen YSK, Erdoğan’dan ve onun aracılarından gelen baskıyla seçimi iptal etmiştir, bu iptal kararına da, “bazı sandık kurulu başkanlarının kamu görevlisi olmaması” gibi bir kılıf uydurmuştur!

Cumhurbaşkanı” baskısıyla seçim iptali Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa yaşanmıştır. Bu utanç verici karar dünya siyaset tarihi literatüründe de şimdiden yerini almıştır. Sadece demokrasi ve hukuk değil, ahlak ve erdem de, 6 Mayıs 2019 tarihinde katledilmiştir.

Türkiye’yi bu hale getirenler ve sivil darbeyle dikta rejimi kuranlar, elbette bir gün yargı önünde bunun hesabını vereceklerdir!

Medya-ticaret-siyaset üçgeni

Medya-ticaret-siyaset üçgeni

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet
, 22.4.19
Medyanın görevi, halkın doğru haber ve bilgi edinmesini sağlamaktır. Medya, patronlarının ticari çıkarlarına hizmet vermekle değil, kamu hizmeti vermekle yükümlüdür. Medya ahlakının ve meslek ilkesinin temelinde bu anlayış yatar.
Ancak Türkiye’deki medya organlarının çoğu, kamu hizmeti vermek yerine, özel ticari çıkarlara hizmet eden araçlara dönüşmüşlerdir. Bu da halkın doğru haber ve bilgi almasını engellemektedir ve demokratik düzene darbe vurmaktadır. Medya organlarının patronları, salt medya işiyle ilgilenmedikleri, başka sektörlerde de ticari faaliyet gösterdikleri ve iki işi ayıramadıkları için, iktidar ile medya arasında karşılıklı çıkar anlaşması oluşturulmuştur. Medyanın iktidarda olan siyasal partinin propagandasını yapması karşılığında, iktidar da medya patronlarına ihale dağıtarak ticari çıkar sağlamaktadır.
Bu aslında basit bir rüşvet anlaşmasını andırmaktadır. İktidar medya organına, kendi propagandasını yapması için adeta rüşvet vermektedir, medya da adeta bu rüşveti kabul etmekte, karşılığında asıl görevini ve sorumluluğunu yerine getirme işini bir yana bırakarak, iktidarın propagandasını yapmaktadır.
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hiçbir haber değeri taşımayan konuşmalarının bile TV kanallarında, doğal yayın akışı kesilerek canlı verilmesi; TV  kanallarında AKP’ye yakın adların program sunucusu ve moderatörü olmaları ve AKP’ye yakın yorumcuların tartışma programlarında ağırlıklı olarak yer almaları; gazetelerde AKP’yi destekleyen kişilerin köşe yazarı olmaları; TV ve gazetelerde, TBMM’de temsil edildikleri halde, CHP’nin, İyi Parti’nin ve Halkların Demokratik Partisi’nin açıklamalarına yeterince yer verilmemesinin temel nedeni budur.
A Haber, ATV, TV Net, Yeni Şafak, Sabah, Star, Takvim, Güneş, Akşam gibi AKP iktidarına tümüyle angaje olan medya organlarının yayın stratejisi de NTV, CNN Türk, Habertürk, Kanal D, Show TV, TGRT, Hürriyet, Milliyet, Posta, Vatan gibi AKP iktidarına büyük ölçüde angaje olan medya organlarının yayın stratejisi de ancak böyle anlaşılabilir.
Söz konusu medya organlarının patronlarının ve bu patronların sahibi oldukları holding ve şirketlerin, AKP iktidarı döneminde, hem AKP’li belediyelerden, hem de AKP’nin denetiminde olan bakanlıklardan ve devlet kurumlarından hangi ihaleleri ve işleri aldıkları ve bunlardan ne ölçüde ticari kazanç sağladıkları araştırılıp ortaya çıkartılırsa, Türkiye’de medya özgürlüğünün ve demokrasinin neden ve nasıl darbe aldığı da çok daha iyi anlaşılacaktır.
  • Gerçek şudur ki, kimi patronlar ve holdingler zenginleşecek diye, demokrasi kurban edilmiştir.
Kimi medya organlarının, CHP’nin İstanbul Belediyesi’ni kazanmış olmasını hâlâ içine sindirememesi, seçimin iptal edilmesi için adeta çırpınması, AKP’nin akla, mantığa ve hukuka tümüyle aykırı saçma sapan itirazlarını 24 saat dillendirmeyi sürdürmesi ve YSK üzerinde baskı kurması da bu nedenledir.
Çalık Holding, Kalyon İnşaat, Albayrak Holding, Demirören Holding, Doğuş Holding, Ciner Holding gibi özel sektör kurumları, AKP döneminde hem İstanbul Belediyesinden hem de merkezi hükümetten nasıl ticari çıkar sağlamışlar, bu araştırıldığında, gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır.
Şu andaki en önemli konu, İstanbul’daki yerel seçimle ilgili olarak,
  • YSK’nun, söz konusu medya-ticaret-siyaset üçgeninin bir parçası olup olmayacağıdır.
YSK hukuka göre değil, medya-ticaret-siyaset üçgenindeki kirli ilişkilere göre karar verirse, bu yalnızca YSK’nin değil, Türkiye’deki demokrasinin de bütünüyle bu kirli ilişkilere teslim edilmesi anlamına gelecektir.

Din adına yapılan katliamlar

Din adına yapılan katliamlar

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 25.3.19
  • Ahlak dinin tekelinde değildir.
  • Ahlaklı olmak için dine gereksinim yoktur.

Ahlakın tarihi dinin tarihinden daha eskidir. Ancak dinlerin de bir ahlak anlayışı vardır. Dinler de insanlara merhametli olmayı, vicdanlı olmayı, adil olmayı öğütlerler. Ancak nasıl oluyorsa, din adına hareket ettiğini iddia eden bazı odaklar, ahlakı yerle bir ediyorlar, her türlü merhametsizliği, vicdansızlığı ve zulmü gerçekleştiriyorlar, insanları katlediyorlar.

Ortaçağda haçlı seferlerinde yaklaşık 2 milyon insan katledildi.

Yine aynı çağda Avrupa’da, yaklaşık 35 bin kadın, cadı ve büyücü olduğu iddiasıyla yakıldı.

Avrupa’da 1618- 1648 yılları arasında gerçekleşen 30 yıl savaşlarında, yaklaşık 7 milyon insan öldürüldü. Ortaçağdan sonra Fransa’daki mezhep savaşlarında yaklaşık 3 milyon insan katledildi.
1960’lı yıllarda Nijerya iç savaşında yaklaşık 2 milyon insan, 1980’lerde ve 1990’larda Sudan iç savaşında yaklaşık 1.5 milyon insan, 1970’li ve 1980’li yıllarda Lübnan iç savaşında yaklaşık 200 bin insan öldürüldü. 1980’li yıllarda İran’da yaklaşık 8 bin kişi idam edildi. 2000’li ve 2010’lu yıllarda El Kaide, Taliban, El Nusra, IŞİD gibi terör örgütleri 10 bini aşkın insanı katletti.

Türkiye’de 1970’li yıllarda Çorum ve Maraş olaylarında, 1990’lı yıllarda Sivas olaylarında yüzü aşkın insan katledildi. Yine Türkiye’de 1990’lı yıllarda,
– Turan Dursun,
– Muammer Aksoy,
– Bahriye Üçok,
– Ahmet Taner Kışlalı ve
– Uğur Mumcu..

gibi gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, siyasetçiler öldürüldü.

Geçen hafta Yeni Zelanda’da yaşanan katliam da bu büyük tablonun bir parçasıdır.

  • İnsanlar yüzlerce yıldır, Hıristiyanlık adına, Müslümanlık adına, Musevilik adına, Katoliklik adına, Ortodoksluk adına, Protestanlık adına, Sünnilik adına, Şiilik adına birbirlerini katlediyorlar. Oysa Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da insanların canını almanın, bir insanı öldürmenin büyük bir günah olduğu, bunun Tanrı’nın buyruklarına aykırı olduğu, bunu yapanların Tanrı tarafından öte dünyada sonsuz bir acıyla, yani cehennem azabıyla cezalandırılacağı belirtiliyor.

Yaşananlar karşısında sorulması gereken sorular şunlardır:

Din adına bu kadar çok vahşet neden gerçekleştirilmektedir?

Dindar olduğunu iddia eden bazı insanlar, neden din adına dine aykırı hareketler içinde yer almaktadırlar? Dindar olduğunu iddia eden bazı insanlar neden

merhamet,
vicdan,
sevgi ve
adalet

duygusundan yoksun bir biçimde yaşamaktadırlar? Dindar olduğunu iddia eden bazı insanlar neden ahlaklı olmayı bir türlü becerememektedirler?

Bu vahşetlerin sorumlusu dinler midir, yoksa dini kullanan siyasetçiler midir?

Din üzerinden öfke, kin ve nefret duygularını teşvik eden siyasetçilerin ve yöneticilerin bu vahşetlerin ve katliamların yaşanmasındaki rolü nedir? Din adına şiddet ve terör eylemi yapanlar bu cesareti nereden almaktadırlar? Bu eylemleri yapanların esin kaynağı nedir?

Laiklik ilkesinin bireysel, toplumsal ve siyasal bağlamda içselleştirilmediği ve özümsenmediği bir ortamda din ve mezhep adına yapılan katliamlar önlenebilir mi?

Din ve mezhep üzerinden siyaset yapmak, insanların bütünleşmesi yerine, farklı dinlerden, mezheplerden ve dünya görüşlerinden olan insanların kutuplaşmasına ve önünde sonunda bir çatışma kültürünün içinde yer almasına yol açmaz mı?

Bu soruların sorulmadığı ve bu sorulara yanıtların aranmadığı bir ortamda söylenen tüm sözler boş laftan ibarettir. Yöneticiler, siyasetçiler, akademisyenler, gazeteciler, televizyoncular boş işlerle uğraşacaklarına, biraz da bunlarla uğraşsalar, insanlığa büyük bir katkı yapmış olurlar.
Ama bunu yapabilmek için de akılla birlikte, bir ahlak ve erdem anlayışına, bir vicdan, merhamet ve adalet duygusuna, bir insan sevgisine gereksinim vardır.

Devlet ve bayrak

Devlet ve bayrak

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet
, 04.03.2019
AKP’li Bursa Belediye Başkanı Alinur Aktaş geçen hafta, “Arkadaş hangi caddeye, hangi kültür merkezine bir tane Allah dostu, bir tane padişahın ismini verdin? Nerede bu devlete ve bayrağa savaş açmış, Türkan Saylan, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Nâzım Hikmet gibi, nerede dinle diyanetle problemi olan insan varsa, onların ismini verdin” biçiminde skandal bir açıklama yaptı. AKP’nin yeniden Bursa Belediyesi başkan adayı yaptığı bu şahıs, Nâzım Hikmet’i, Uğur Mumcu’yu, Bahriye Üçok’u ve Türkan Saylan’ı devlete ve bayrağa savaş açan insanlar olarak tanımladı!
Bu açıklama aslında, AKP’nin kendi çarpık, dogmatik ve despotik zihniyetinin sonuçlarından birisidir. 1789 Fransız devriminden önce, monarşinin, feodalizmin ve teokrasinin geçerli olduğu dönemde, Fransa kralı, “ben devletim” ifadesiyle, kendi şahsı ile devleti özdeşleştirmişti. Aynı yaklaşımı Rusya’da Çar, Osmanlı’da Padişah göstermekteydi.
Neo-Osmanlıcı AKP de, devleti ve bayrağı AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile özdeşleştirdiği için, devleti ve bayrağı Erdoğan’a indirgediği için, AKP’nin ve Erdoğan’ın yanında olmayan, AKP’nin ve Erdoğan’ın İslamcı zihniyetini paylaşmayan herkesi, devlet ve bayrak düşmanı olarak ilan etme noktasına gelmiştir.
Bu talancı ve fetihçi zihniyet, devleti babasının çiftliği sanmakta, devleti kendi kişisel tapulu malı gibi görmektedir. Cehalete, dogmatizme ve despotizme devleti yönetme yetkisi verildiğinde olacak olan da budur.
* Devleti yönetmek niteliğinden yoksun kişilerin becerebildiği tek şey, devleti işgal edip talan etmektir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’e ve başta laiklik olmak üzere, cumhuriyetin kuruluş ilkelerine meydan okuyanlar, vatandaşlara devlet ve bayrak dersi vermeye kalkıyorlar, bunu yaparken de vicdansızlığı, yalanı ve iftirayı bir bayrak haline getirmekten çekinmiyorlar!
Alinur Aktaş’ın hedef haline getirdiği Nâzım Hikmet, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok ve Türkan Saylan gibi kişiler, Türkiye’nin onuru, namusu ve şerefi olan insanlardır. Onlar yaşamları boyunca halk için, adalet için, özgürlük için, bağımsızlık için, vatan için mücadele vermiş olan kişilerdir.
Alinur Aktaş’ın hayranlık duyduğu insanlar cehalete ve emperyalizme hizmet ederlerken, Nâzım Hikmet, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok ve Türkan Saylan, devletin ve bayrağın bağımsızlığı için, bu devlet ve bayrak altında birleşmiş olan halkın aydınlanması ve kalkınması için mücadele veriyorlardı.
Üstelik bu insanlar, mücadelelerinden dolayı büyük bedeller ödediler. Nâzım Hikmet yıllarca hapis yattıktan sonra sürgünde yaşadı, vatandaşlıktan atıldı ve bir daha ülkesine dönemedi. Uğur Mumcu ve Bahriye Üçok suikasta uğrayıp öldürüldüler. Türkan Saylan gözaltına alındı, hakkında soruşturma başlatıldı. Öğretim üyesi ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan hakkında soruşturma başlatan, kendisi kanserle mücadele ederken evini basıp onu gözaltına alanlar kimlerdi?
AKP destekli İslamcı Fethullah Gülen çetesinin üyeleri, FETÖ’nün savcıları, yargıçları ve polisleri!
Öğretim üyesi ve SHP Parti Meclisi üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok’u ve gazeteci-yazar Uğur Mumcu’yu öldürenler kimlerdi? İslamcı terör örgütleri ve onların devlet içindeki uzantıları!
Nâzım Hikmet’i hapise attıran kimlerdi? Tek parti döneminde CHP’nin içindeki bazı köşeleri kapmış olan sosyalizm düşmanları!
Nâzım Hikmet’i vatandaşlıktan çıkartan kimdi? Demokrat Parti lideri ve Başbakan Adnan Menderes!
Kimler bu devlete ve bayrağa savaş açmış, kimler bu devlet ve bayrak için savaşmış, bunu ancak kişilerin eylemleri, olgular ve tarih belirler!