Eğitimin durumu

Eğitimin durumu

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet
, 14.01.19
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Eğitim, insanın fiilen var olan durumunu korumayı değil, insanın potansiyelini ortaya çıkartmayı, insanın kendisini geliştirmesini amaçlayan bir alandır. Eğitimin geri kaldığı bir ülkede, toplumsal bir ilerlemenin ve gelişmenin gerçekleşmesi de olanaksızdır. 
Türkiye’de eğitimin sorunları o kadar çoktur ki ve bu sorunlar yıllar içinde o kadar birikmiştir ki, bunları ayrıntılı bir biçimde ortaya koyabilmek için 30 ciltlik bir ansiklopedi yazılsa, bu eser eğitimin sorunlarını aktarmak için yine yetersiz kalır. 
Yine de ana maddeler halinde eğitimin sorunlarından bazıları az ve öz bir biçimde şu şekilde ortaya konabilir: 
1) Eğitimin İmam Hatip okulları, Kuran kursları, İlahiyat fakülteleri, “4+4+4” modeli ve zorunlu din dersi üzerinden dinselleşmesi, doğa bilimi, sosyal bilim, matematik, felsefe, sanat ve dil alanındaki eğitimin yaygın bir biçimde gelişmesine darbe vurmuştur. 
2) Pedagoji, yani eğitim bilimi, ülkede en fazla ihmal edilen alanlardan birisi haline gelmiştir. Eğitimin bilimi yapılmadan nitelikli bir eğitim modeli oluşturmak olanaklı değildir. Üniversitelerde eğitim bilimleri fakültelerinin niceliği de niteliği de yeterli değildir.
3) Ülkede ilköğretim ve lise için öğretmen yetiştirmek konusunda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Nitelikli öğretmenlerin sayısı giderek azalmaktadır. Öğretmen yetiştiren öğretmen okullarının geçmişte kapatılması da nitelikli öğretmen yetişmesini engellemiştir. Öğretmenlerin çoğunluğu, hem alanlarıyla ilgili bilgi eksikliğine, hem de dersi ve konuları anlatma yöntemleri konusunda eksikliklere sahiptirler. 
4) İlköğretim ve lise ders kitapları ve metinleri analitik, sistematik, anlaşılır ve sade bir biçimde yazılmamıştır, kavramaya yönelik değil ezberlemeye yönelik yazılmıştır. Bu kitaplarda ve metinlerde birçok karmaşık anlatım tarzı, tutarsızlık ve bilgi hatası bulunmaktadır. Kitapların ve metinlerin birçoğu alanında yetkin kişiler tarafından yazılmamıştır. 
5) İlköğretim ve lise bağlamında devlet okulları nitelik kaybına uğramıştır ve nitelikli eğitim, sayıları sınırlı olan ve paralı olan bazı özel okullara havale edilmiştir. Bu nedenle gelir düzeyi düşük ve orta seviyede olan toplum kesimi nitelikli eğitim hakkından yararlanamamaktadır. Bu kesim Türkiye’nin büyük çoğunluğunu oluşturmaktadır. 
6) Analitik, sorgulayıcı ve yaratıcı düşünceyi teşvik eden felsefe dersi lisede sadece iki yıl zorunlu ders olarak okutulmaktadır ve bu ders kavramaya değil ezberlemeye yönelik verilmektedir. Öte yanda dogmatizmi teşvik eden din dersi ilköğretimden itibaren her yıl zorunlu ders olarak verilmektedir
7) Teknolojinin gelişmesi eğitimin gelişmesine yol açacağına, eğitimin gerilemesine yol açmıştır. Teknolojinin bir araç olmaktan çıkıp bir amaca dönüşmesi ve öğrencilerdeki teknoloji bağımlılığı, öğrencilerin okuma, yazma, anlama, sorgulama, tartışma, araştırma ve yaratıcı düşünme potansiyeline darbe vurmuştur.
8) Üniversitelerin birçoğunda, matematik, fizik, kimya, biyoloji, astronomi, felsefe, antropoloji, tarih, siyaset bilimi gibi temel bilimler ihmal edilmektedir ve desteklenmemektedir; üniversitelerin birçoğu “arz-talep” yaklaşımıyla meslek yüksekokullarına dönüşmektedir. 
9) 12 Eylül askeri darbesiyle iktidara gelen yönetimin kurduğu Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) üniversitelerin özerkliğini ortadan kaldırmıştır, eğitimin merkezi bir odaktan standart bir şablon altına alınmasına ve üniversitelerin hükümetlerin kontrolü altına girmesine yol açmıştır

  • Türkiye, eğitim alanında bu nedenlerden ötürü dünyanın en geri kalmış ülkelerinden birisi konumuna düşmüştür.
  • Bunun da ötesinde, eğitim sorunu çözülmediği içindir ki;
  • Türkiye’de ekonomi sorunu da, demokrasi sorunu da, laiklik sorunu da, kültür sorunu da, sanat sorunu da, bilim sorunu da çözülememektedir.

=======================================
Dostlar,

Felsefe profesörü Sayın Örsan K. Öymen birbirinden önemli ve nitelikli yazılar yazmakta. Hiçbir yazısını kaçırmamalı, paylaşıp okumalı ve üzerinde düşünerek – tartışarak çözümler üretmeliyiz.

Biz de benzer sorunları tıp eğitimcisi olarak gözlüyoruz.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce eğitim veriyor. Bu fakültede 15. yılımız bitmek üzere. Ülkemizin en parlak 2-3 bin öğrencisi arasından binde 1’lik dilime girerek geliyorlar. Ancak her geçen yıl öğrencilerin güdülenmelerinde (motivasyonlarında) düşme gözlüyoruz. Çerçevesini Sn.Öymen’in çizdiği bir eğitimden gelmekteler. Daha ilk yıldan kafasını “hasta ve tedavi” kavramlarıyla adeta zehirliyoruz. Okuma ödevi verilmesi, derste sunulanlar dışında kaynak okunması ve onlardan da sınavda sorumlu olmaya şiddetle karşı çıkıyorlar. Geribildirimlerinde “anlatılmayan yerden soru soruldu..” yakınması belirgin ve çok rahatsız edici. 6 yıllık zorlu Fakülte eğitimi bitince uzmanlık eğitimine hazırlanmak var.. Bir başka yarış ve çile. Çalışma koşulları çok ağır ve mesleksel doyum sağlamaktan giderek uzaklaşmakta.

Hekime yönelik şiddet daha şimdiden bezdirmiş durumda. Malpraktis korkusundan mahkemelerde sürünmek istemedikleri için en az riskli tıp dallarını tercih öne çıkıyor.

Oysa bu kavramların tam tersi düşünsel etkinliğin tam da merkezinde olmalı :

  • Sağlam insan ve sağlığı koruma..

Bu yıl 2018-19 ders yılında 15 bine yakın tıp öğrencisi alındı. Yüze yakın tıp fakültesi ile İngiltere’yi 2’ye katlıyoruz. Hekim enflasyonu artık ufkun ötesinde değili görme alanında. Küresel sermaye hekim emeğini ucuzlatma ve niteliksizleştererek güçsüzleştirme peşinde. Bu politik tercihin – dayatmanın ülkemiz – insanlık adına faturası çok ağır hatta dönüşümsüz olabilir.

Prof. Öymen’i hem kutluyor hem de çok değerli birikimini Cumhuriyet Gazetemiz üzerinden bizlerle paylaştığı için kendisine teşekkür ediyoruz.

Ülkemize, bir felsefe bilimcisi olarak yüreklilikle yol göstermeyi sürdürmesini diliyoruz.

Ülkemizin içine sokulduğu çok yönlü cenderenin rastlantı olduğunu düşünmüyoruz.

Yıkımın başlıca sorumlu AKP iktidarının 16 yılı aşan dinci takıntıları ve yetersizliğidir.
Çözüm de buradan başlamalı.. AKP’nin uslanacağı, durup – duracağı yok..

Halkımız gereğini demokratik yöntemlerle yapmak zorunda; tarihin diyalektiği çözümünü de barındırır ve üretir, üretecek.. Aydın sorumluluğu ile yığınlara neler olup bittiğini aktarmaya devam.. Sabırla, inatla..

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

IŞİD zihniyetinin dokunulmazlığı

IŞİD zihniyetinin dokunulmazlığı

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 10.01.2019

AKP iktidarı, ABD’ye ve Avrupa Birliği’ne her fırsatta verdiği mesajda, terör örgütü IŞİD’e karşı mücadele verdiğini hatırlatır. Paris’teki “Charlie Hebdo” terör eylemlerine kadar IŞİD’in Türkiye’de örgütlenmesi konusunda edilgen kalan, ancak Paris olaylarından sonra ABD’den ve Avrupa Birliği’nden gelen baskılar üzerine IŞİD’e karşı harekete geçen AKP iktidarı gerçekten de, hem Türkiye içinde, hem de sınır ötesi operasyonlarda, IŞİD’e karşı mücadele vermiştir. 
Ancak aynı AKP, dinci terör örgütü IŞİD üyesi olmadığı halde, IŞİD zihniyetini paylaşan kişilere karşı yurt içinde edilgen kalmaya devam etmektedir. Bunun en son örneği, Siirt Müftüsü Ahmet Altıok’un, Oda TV’ye yönelik akıl almaz açıklamaları karşısında, iktidarın, savcıların ve hâkimlerin sessizliğini korumasıdır. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hedef gösterdiği muhalif sanatçılar, gazeteciler, yazarlar ve siyasetçiler için anında harekete geçen emir kulu savcılar, terörü ve şiddeti teşvik eden ve Oda TV’yi tehdit eden Ahmet Altıok’un açıklamaları karşısında üç maymunu oynamaya devam etmektedir! 
Oda TV’de yayımlanan bir yazıda Müslümanların peygamber olarak kabul ettiği Muhammet’e karşı hakaret edildiğini iddia eden Ahmet Altıok adlı zat, köktendinci Hizbullah adlı örgütün yayın organına yaptığı bir açıklamada, “Charlie Hebdo” dergisine yapılan terör saldırısını örnek gösterip “yanlarına kâr kalmadı” demiş, Oda TV’ye de, “ölmeden önce tövbe etsinler” çağrısında bulunmuştu! 
Bu skandal açıklama karşısında, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, savcılar, emniyet ve hâkimler harekete geçmediği gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı da harekete geçmemiştir. Bu konuda harekete geçmeyen tüm kurum ve kişiler, bu suça ortak olmaya devam etmektedirler! 
Bu bir sürpriz mi? Aslında değil.

  • Çünkü İslamcı siyasetin, İslamcılığın, köktendinciliğin, laiklik karşıtı hareketlerin ruhunda faşizm, despotizm, tahammülsüzlük, hoşgörüsüzlük, kin, nefret ve şiddet vardır.

Bunu geçmişte de gördük, bugün de görmeye devam ediyoruz. Bunların fıtratı böyle! 
İslamcılar geçmişte, din adına uygulanan hangi terör ve şiddet eylemine karşı doğru dürüst ve etkin bir tepki verdiler ki buna tepki versinler?! 

  • Sivas’ta Madımak Otel’inde gerici yobazların gerçekleştirdiği katliama ses çıkarttılar mı?

Bırakın ses çıkartmayı, olaylardan önce katledilen sanatçıları hedef gösterdiler, olaylardan sonra da canını zor kurtaran Aziz Nesin’i suçlu ilan ettiler, bir de utanmadan, bu davada yargılanan sanıkların avukatlığını üstlendiler! Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın sağ kollarından birisi olan Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan’ın, 33 kişiyi yakarak katledenlerin avukatlığını yapması tarihe kara bir leke olarak geçti. 

İslamcılar, hukukçu-öğretim üyesi-yazar Muammer Aksoy’un, siyaset bilimci-öğretim üyesi-yazar Ahmet Taner Kışlalı’nın, ilahiyatçı öğretim üyesi-siyasetçi Bahriye Üçok’un, emekli müftü-araştırmacı-yazar Turan Dursun’un, gazeteci- yazar Çetin Emeç’in, gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun İslamcı terör örgütleri tarafından öldürülmesi karşısında doğru dürüst ve etkin bir ses çıkarttılar mı? Usul yerini bulsun diye göstermelik ve zorlama kınama mesajlarının ötesine geçebildiler mi? 
Bırakın bu katliamlara karşı doğru dürüst ve etkin bir ses çıkartmayı, katledilenleri gazetelerinde ve siyasi demeçlerinde yıllarca hedef haline getirenler zaten İslamcılardı! 

  • Laikliği ve Atatürk devrimlerini savunanların can güvenliğinin bile olmadığı bir ülkede, onlar türban mağduriyeti konusunda ülkeyi ayağa kaldırma mesaisi yapıyorlardı!

En büyük mağduriyetleri yok sayarak, mikro mağduriyetler üzerinden makro boyutta zulüm senaryoları tasarlıyorlardı! 
Bugün yaşananlar da hâlâ, o tasarladıkları zulüm senaryosunun devamıdır!

Doğu taklitçiliği

Doğu taklitçiliği

Örsan K. Öymen
Cumuriyet
, 07.01.2019
Yılbaşı gecesi İstanbul’da Taksim Meydanı’nda Arapların kitleler halinde yılbaşı kutlaması yapması birçok kesim tarafından tepkiyle karşılandı. Kimisi Türkiye’de Türklerin yerini Arapların almasına tepkiliydi, kimisi Suriye rejimini devirmek için silahlı mücadele veren ÖSO adlı İslamcı örgütün bayrağıyla gösteri yapanlara tepkiliydi, kimisi de bu grubun üyelerinin cephede savaşmak yerine yılbaşını kutlamasına tepkiliydi.
Suriye’deki rejimi devirmek için mücadele veren ve AKP hükümeti tarafından desteklenen, ancak Rusya ve Suriye dahil birçok dünya devleti tarafından terör örgütü olarak görülen ÖSO’nun Taksim Meydanı’nda bayrak açması elbette rahatsızlık vericidir. ÖSO’nun cephede savaşmak yerine Taksim’de yılbaşını kutlaması da AKP’nin ve ÖSO’nun kendi paradigması açısından bir çelişkidir.
Ancak asıl trajik olan şey, Türkiye’nin en büyük kentinin en büyük ve en merkezi meydanının artık Türklere ait olmaktan çıkmış olmasıdır. Yılbaşı kutlamasındaki manzara bunu yalnızca bize yeniden anımsatan tikel bir durumdur. Yılbaşı kutlamasından bağımsız olarak, Taksim, Harbiye ve İstiklal Caddesi bölgesi zaten yıllardır Arap topraklarının bir parçası görüntüsü vermektedir.

1990’lı yıllarda, kültür, sanat ve gece yaşamı bağlamında New York, Londra, Paris ve Berlin gibi dünya kentleriyle yarışan bu bölge, son yıllarda Riyad, Mekke, İskenderiye ve İslamabad havasına bürünmüştür. Sadece Avrupalı turistler değil, İstanbul’un eğitim seviyesi yüksek kesimi de bu bölgeden büyük ölçüde çekilmiştir. Onun yerini Arap turistler ve çoğu Arap ülkelerinden olan göçmenler almıştır.

Dükkânlar, kafeler, barlar, gece kulüpleri artık yalnızca Türkçe değil Arapça tabelalar da kullanmaktadır. İstiklal Caddesi, Taksim ve Harbiye kara çarşaflı, türbanlı, eşofmanlı Araplarla dolup taşmaktadır. Bölgedeki otellerde artık Avrupa’dan ziyaretçiler değil, Arap ülkelerinden ziyaretçiler konaklamaktadır.

Benzer bir durum Trabzon için de geçerlidir. Arabistan kültürüyle uzaktan yakından ilgisi olmayan ve tarihiyle, kültürüyle Anadolu’nun en köklü kentlerinden birisi olan Trabzon, özellikle yaz aylarında Arap turistlerin akınına uğramaktadır. Araplar buradan mülk de satın almaya başlamışlar ve burada kalıcı olduklarını göstermişlerdir. Trabzon’un yeşil yaylalarında renkli kıyafetleriyle dolaşan Karadeniz kızlarının ve kadınlarının yerini, kara çarşaflı Arap kadınlar almıştır; kızlı erkekli birlikte horon oynayan Karadenizlilerin yerini, karısının üç adım önünde yürüyen Arap erkekleri ve kocasının üç adım arkasında yürüyen kara çarşaflı Arap kadınları almıştır.

  • Araplar parasıyla Anadolu kültürünü satın almıştır.

Bunların hiçbirisi tesadüf değildir, aksine,

  • Atatürk’ün hedeflediği çağdaş uygarlık hedefinden sistematik bir biçimde kopma stratejisinin bir sonucudur.

Bu stratejinin mimarı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’dir. Erdoğan’ın ve AKP’nin hocası da Necmettin Erbakan’dır. “Milli Görüş” adı altında Türk halkına büyük bir yalanla sunulan şey aslında “Arap Görüş”tür.

Anadolu halk kültüründe hiçbir yeri olmayan kara çarşaf ve türban bu şekilde halka dayatılmıştır.

İmam hatip okullarında İslam dini, Anadolu halk ozanları ve düşünürleri üzerinden anlaşılacağına, Arap “din âlimleri” üzerinden bu şekilde dayatılmıştır. Bu okullarda bu nedenle İslam dini Yunus Emre, Mevlana, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaşi Veli, Şeyh Bedrettin üzerinden değil, hadisler üzerinden anlatılmıştır.

  • İmam hatip okulları Suudi Arabistan’ın kültür ataşelikleridir.

Şu anda Türkiye’de bulunan

  • Arap turistler ve göçmenler, Anadolu kültürünün Arap kültürü tarafından asimile edilmesi ve Anadolu’nun Araplaşması projesinin uygulanmasını kolaylaştıracak takviye kuvvetlerdir. 

Bunların hepsi Doğu taklitçiliğinin sonuçlarıdır!

Taklit edilen şeyin de, bilim, felsefe, sanat ve demokrasi bağlamında ileri uygarlık düzeyini içermediği kesindir!

1919’un 100. yılına girerken

1919’un 100. yılına girerken

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 31.12.18
19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde Kurtuluş Savaşı’nın ve bağımsızlık mücadelesinin başladığı tarihtir. Bu tarih yalnızca Türkiye açısından değil, emperyalizme karşı mücadelenin küresel tarihi açısından da yaşamsal önemdedir. 
2019 yılında 1919’un 100. yılına girerken Türkiye’ye baktığımızda, geçmişte kazanılan hakların birçoğunun yitirildiğini görmekteyiz. Atatürk, bağımsızlığın salt cephede kazanılamayacağını, bağımsızlığın ancak ve ancak çağdaş uygarlık düzeyini yakalamakla kazanılabileceğini bilecek ölçüde akıllı ve bilgili bir insandı. Günümüzde ise Türkiye, çağdaş uygarlık hedefinden sapmış, Ortadoğu’nun geri kalmış ülkeleriyle aynı bataklığa saplanmıştır. Milli Görüş” safsatası olarak ortaya çıkan ancak gerçekte “Arap Görüş” olan İslamcı bakış açısı, neo-Osmanlıcılık ile harmanlanınca, ortaya çağdaş uygarlık karşıtı ucube, sıradan, yüzeysel ve gerici bir düzen çıktı. 
* Çağdaş uygarlığın özünde olan bilim, felsefe ve sanat, imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri, Kuran kursları ve “4+4+4” eğitim modeliyle asimile edildi, baskı altına alındı.
* Din fetişizmi ve din takıntısı, bilimi, felsefeyi ve sanatı esir aldı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun bilim ve felsefe alanlarında ve sanatın kimi alanlarında yaşadığı geri kalmışlık, 21. yüzyılda yeniden hortlatıldı.
– Türkiye, antik çağlarda Sümer, Urartu, Hitit, Yunan ve Roma uygarlıklarının yeşerdiği Anadolu coğrafyasında, insanlığın uygarlık hedefini daha da ileriye götüreceğine, Arap çöl kültürüyle çoraklaştı, dinamik yapısını yitirdi, kasvetli, uyuşuk, monoton ve öte dünyacı bir yapıya büründü
Çağdaş uygarlığın siyasal boyutunda da, demokrasinin yerini monarşi ve teokrasi aldı.
Yasama, yürütme, yargı arasındaki güçler ayrılığı ilkesi ortadan kaldırıldı, yargı bağımsızlığı yok edildi; düşünce, ifade, basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğü bertaraf edildi; laiklik ilkesi yerle bir edildi,
Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer alan “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” ilkesi kâğıt üzerinde kaldı, anayasal düzene yönelik sivil darbe gerçekleşti.
– Türkiye, ağırlığı ve ciddiyeti olan bir devlet olmaktan çıktı, çetelerin ve çıkar gruplarının işgali altındaki bir kabile devletine döndü. 
Demokrasi adı verilen düzen, sandıkçılık ve koltuk kapmaca oyununa indirgendi, halkçılığın yerini popülizm aldı, yaşamın her alanına bir düzeysizlik ve kabalık egemen oldu. Nitelikli olan her şey “elitizm” olarak damgalandı, iyi olan her şey “kötü”, kötü olan her şey “iyi” olana dönüştü, her şey ters yüz edildi. 
* Türkiye’nin bu durumlara düşürülmesinde içeride ve dışarıda kimin çıkarı varsa, Türkiye’yi bu durumlara onlar düşürdü. Türkiye, hem emperyalist güçler hem de onların ülke içindeki vatan haini işbirlikçileri tarafından çağdaş uygarlık hedefinden kopartıldı. 
Ancak bunu yapanlar bir şeyi hesaplayamadılar                        :
Bir toplumun belli hakları kazanması çok uzun zaman alabilir. Bu kimi kez onlarca, kimi kez yüzlerce, binlerce yıl sürebilir. Uygarlık tarihi bunu göstermektedir. Ancak aynı uygarlık tarihi bize şunu da göstermektedir ki; belli haklar kazanıldıktan sonra o hakların gasp edilmesi ve o toplumun ve ülkenin geriye götürülmesi durumunda, bu hiçbir zaman sürdürülebilir ve uzun erimli olmamıştır. 
Kurtuluş Savaşı’nın lideri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Aydınlanma devrimlerinin öncüsü Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak bastığında çevresinde birkaç kişi vardı. Şu anda O’nun izinden yürüyen milyonlar var. Herkes şunu bilmelidir ki;
İslamcı ve neo-Osmanlıcı karşıdevrim hareketinin gücü, uygarlık tarihinin akışını değiştirmeye yetmeyecektir.

Uygarlığın ve kültürün çöküşü

Uygarlığın ve kültürün çöküşü

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet
, 24.12.18

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan“Kültür Sanat Büyük Ödülleri Töreni”nde yaptığı konuşmada, “Maalesef Türkiye, eğitim ve kültür sanat politikalarında arzu ettiğimiz mesafeyi katedememiştir.Biz uzunca bir süre ecdadın medeniyet mirasına sırtımızı dönüp, kendimizi her alanda gecekondulara, kaçak yapılara mahkûm ettik. Halbuki bizim tarihimizde ilim ve sanat insanlarının müstesna bir yeri vardır. Bir grup, kültür ve sanat dünyamızı esir almıştı. Bu esaret yavaş yavaş kalkıyor.” ifadelerini kullandı; Necip Fazıl Kısakürek Ödül Törenindeki konuşmasında da “Kaymağını yedikleri bu ülkeye adeta asalak gibi yapışan elitler, Türkiye’nin kültür hayatının çoraklaşmasının da başlıca müsebbipleridir” dedi. 

  • Türkiye’nin eğitim, kültür, sanat, bilim ve felsefe alanına hiçbir katkı sağlamayan,
  • aksine bu alanları baskı altında tutan,
  • Arabistan çöl kültürünü Türkiye’ye ithal ederek Anadolu kültürünü asimile eden,
  • Anadolu’yu eğitim, kültür, sanat, bilim ve felsefe alanında bir Arap çölüne çeviren

    Erdoğan’ın bu sözlerine şaşırmamak gerekir. 

    Kendi zihnindeki kurguların esiri olan Erdoğan’ın, Türkiye’nin kültür yaşamının çoraklaşmasının nedeni olarak, “ecdadın medeniyet mirasına sırtını çevirenleri” ve “kaymağını yedikleri bu ülkeye adeta asalak gibi yapışan elitleri”göstermesi trajikomik bir olaydır.

    Eğitime, kültüre, sanata, bilime ve felsefeye Neo-Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi çürük ve çarpık bir bakış açısıyla yaklaşan Erdoğan’ın, olgulara dayalı bir neden ve sonuç ilişkisi kuramaması da olağandır.

    AKP döneminde sayıları 4 bini aşan imam hatip okullarıyla, 15 bini aşan Kuran kurslarıyla ve 80’i aşan ilahiyat fakülteleriyle ve AKP’nin ürünü olan “4+4+4” adlı ucube eğitim sistemiyle, Türkiye’nin eğitim alanında bir ilerleme sağlayamayacağı ve demokratik ülkelerle rekabet edemeyeceği açıktır.

    Necip Fazıl Kısakürek zihniyetiyle, kültür ve sanat alanına da ileri düzeyde bir katkının sağlanamayacağı açıktır. Türkiye’de bu alana en büyük katkıyı sağlayan kişilere baktığımız zaman, büyük çoğunluğunun, Neo-Osmanlıcı ve İslamcı bakış açısına sahip olmadıkları görülecektir.

    Tevfik FikretHalit Ziya UşaklıgilHüseyin Rahmi GürpınarReşat Nuri GüntekinNâzım HikmetSabahattin AliFazıl Hüsnü DağlarcaOrhan VeliSait FaikCevat ŞakirAziz NesinYaşar KemalKemal TahirOrhan Kemal gibi edebiyatçılar;

    Ulvi Cemal ErkinAhmet Adnan SaygunCemal Reşit Rey gibi besteciler;

    Leyla Gencerİdil BiretSuna KanFazıl Say gibi müzisyenler;

    Fikret MuallaOrhan PekerBedri Rahmi Eyüboğlu gibi ressamlar;

    Metin ErksanLütfi AkadYılmaz GüneyNuri Bilge Ceylan gibi yönetmenler buna ilişkin örnekler olarak verilebilir.

    Ayrıca Erdoğan’ın sözünü ettiği “ecdadın medeniyet mirası” nedir?

    Osmanlı İmparatorluğu döneminde, mimari, edebiyat ve müzik alanları dışında hangi alanda ileri uygarlık düzeyine bir katkı sağlanmıştır?

    Osmanlı’da bilim tarihinin akışını değiştirecek bir bilim insanı çıkmış mıdır?

    Osmanlı’da felsefe tarihinin akışını değiştirecek bir filozof çıkmış mıdır?

    Osmanlı’da resim ve heykel tarihinin akışını değiştirecek bir ressam ve heykeltıraş çıkmış mıdır?

    Osmanlı’da bilim, felsefe ve sanat alanında ileri seviyede eğitimin verildiği bir sistem kurulmuş mudur? 

    “Ecdadın medeniyet mirası” eksik olduğu içindir ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğündeki aydınlanma devrimlerine gereksinim duyulmuştur, ancak bu devrimler de 1950 yılından başlayarak kesintiye uğramıştır.

    Neo-Osmanlıcı ve İslamcı uygarlık ve kültür projesinin çöktüğü olgularla kanıtlanmıştır.

    Bu çöküşü kabullenmek istemeyen Erdoğan, şimdi hayali nedenlere sığınmaktadır.

    İleri uygarlık ve ileri kültür, dogmatizmden değil, özgür ruhlardan çıkar.

    Erdoğan’ın hiçbir zaman anlamayacağı şey budur.