Etiket arşivi: Örsan K. Öymen

AKP rahatladı

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen

05 Aralık 2022, Cumhuriyet

Almanya’da, Adolf Hitler’in lideri olduğu Nazi partisi, çok partili serbest seçimli parlamenter sistem sayesinde iktidara geldi. Nazi partisi %33 oyla birinci parti oldu, Hitler başbakan olduktan birkaç ay sonra diktatörlük rejimini kurdu.

Bu örnek, çok partili serbest seçimli parlamenter sistemin tek başına demokrasinin güvencesi olamayacağını kanıtladı. Bu nedenle, birçok demokratik ülke, demokrasi karşıtı siyasal partilerin parlamenter sistem içinde yer almalarını engelleyecek önlemler aldı, anayasayı koruyan kurumları kurdu.

Bu çerçevede Nazi partisi Almanya’da kapatıldı ve yasaklandı. Çünkü demokrasi, demokrasiyi ortadan kaldırma hakkına sahip olmak değildir.

  • Faşizm hakkına, monarşi hakkına, teokrasi hakkına sahip olmak, demokrasi değildir.

***
Cumhuriyet Halk Partisi, İyi Parti, Demokrasi ve Atılım Partisi, Saadet Partisi, Gelecek Partisi ve Demokrat Parti’den oluşan ittifakın, geçtiğimiz hafta açıkladığı anayasa değişiklik önerisi taslak çalışması, temel hak ve özgürlükler, yargı bağımsızlığı, üniversite özerkliği gibi birçok alanda olumlu unsurları (ögeleri) içermekle birlikte, anayasal demokratik düzeni ortadan kaldıran siyasal partilerin kapatılmasını neredeyse olanaksız kılarak kendi bindiği dalı kesmiştir.

AKP gibi, çok partili serbest seçimlerle iktidara gelip 2007 yılından itibaren (başlayarak) diktatörlük rejimi kuran ve anayasanın 2., 6., 7., 8., 9., 11., 14., 24., 25., 26., 28., 34. ve 138. maddelerini ihlal eden (çiğneyen) bir siyasal partinin, parlamenter sistem içinde yeniden iktidar olması durumunda, söz konusu taslakta yer alan tüm özgürlükler bir kez daha ortadan kalkacaktır.

Türkiye’de Anayasa Mahkemesi, yasaların anayasaya uygunluğunu denetlediği gibi, programı, tüzüğü ve eylemleri demokratik laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olan, diktatörlüğü savunan ve yerleştirmeyi amaçlayan, ülkenin bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldıran, suç işlenmesini teşvik eden siyasal partileri kapatır.

Siyasi partiler yasası gereği, tüm siyasal partiler anayasaya uymakla yükümlüdür. Siyasal partilerin, anayasada ifade edilen Cumhuriyetin temel ilkelerine uymamaları durumunda karşılaşacakları tek yaptırım, kapatılmaları ve kurucularının, yöneticilerinin beş yıl boyunca karşılaşacakları siyaset yasağıdır.

Günümüzde Anayasa Mahkemesi, üyelerinin önemli bir bölümü AKP hükümeti tarafından atandığı ve bağımsızlığını yitirdiği için, işlevini yitirmiştir. Ancak muhalefetin öngördüğü biçimde, Anayasa Mahkemesi üyelerinin hükümet tarafından atanmasına son verildiğinde ve yargı bağımsızlığını (ve tarafsızlığını) sağlayacak önlemler alındığında, Anayasa Mahkemesi’nin keyfi bir biçimde, anayasaya ve yasalara aykırı olarak siyasal partileri kapatamayacağı açıktır.

Yargının bağımsız (ve tarafsız) olduğu bir düzende, siyasal partilerin kapatılmasını neredeyse olanaksız duruma getirmek bir çelişkidir.
***
Taslak metinde, belki de HDP düşünülerek “şiddete başvurma ya da şiddet kullanmayı teşvik etme” durumu dışarıda tutulmak üzere, siyasal partilerin kapatılmasının Anayasa Mahkemesi’nce karara bağlanması, TBMM tam üye sayısının beşte üç onayıyla olanaklı duruma getirilmektedir.

Oysa TBMM bir yargı organı değildir. Demokratik bir ülkede, bir siyasal partinin kapatılıp kapatılmayacağına bir yasama organı değil, bir yargı organı karar verebilir. Bu durum Yasama, Yürütme, Yargı arasındaki güçler ayrılığı ilkesine aykırıdır ve Yasama organının, Yargıya müdahalesi anlamına gelmektedir. (AS: Söz konusu anayasa değişikliği taslağı, siyasal partilerin kapatılması yetkisini Anaysa Mahkemesi’nden alıp TBMM’ye vermiyor.. Siyasal partiler hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açabilmesi, TBMM’nin iznine bağlanıyor..)

Ayrıca taslakta, siyasal partilerin anayasaya aykırı söz konusu eylemlerinin “yoğun, sürekli ve demokratik düzene ciddi tehlike oluşturacak bir şekilde gerçekleşmesi” gibi göreli ve muğlak bir koşul eklenmiştir.

Bu eylemlerin “yoğun” ve “sürekli” olduğu ve demokratik düzene “ciddi” bir tehlike oluşturduğu hangi ölçüte göre belirlenecektir?

Bunun da ötesinde taslakta, kapatılan partilerin kurucularına ve yöneticilerine beş yıl boyunca başka bir siyasal partide kuruculuk ve yöneticilik yasağı kaldırılmıştır. Partisi kapatılan siyasal parti kurucusu ve yöneticisi, başka bir adla parti kurarak demokratik anayasal düzeni yıkmak için mücadele etmeye devam edebilecektir.

 “Altılı masa” bu taslakla en çok AKP’yi rahatlatmıştır!

Terör ve iktidar

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
28 Kasım 2022, Cumhuriyet

 

1932 yılı kasım ayında Almanya’daki seçimlerde, Nazi Partisi’nin lideri Adolf Hitler, oyların yüzde 33’ünü aldı ve iktidar oldu.

Hitler başbakan olduktan bir ay sonra, Berlin’deki parlamento binasında yangın çıktı. Nazi hükümeti, yangını Marinus van der Lubbe adlı bir komünistin çıkardığını açıkladı ve bu terör eyleminin arkasında Almanya Komünist Partisi’nin olduğunu iddia etti.

Seçimlerde, Almanya Komünist Partisi (KPD) yüzde 17, Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) yüzde 20 oy almıştı.

Bu yangından birkaç gün sonra Nazi hükümeti, Almanya’daki komünistlerin, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin desteğinde bir halk isyanı ve darbe girişiminde bulunduğunu iddia ederek olağanüstü hal ilan etti; düşünce, ifade, basın ve örgütlenme özgürlüğünü ortadan kaldırdı; KPD milletvekillerinin çoğunu ve SPD milletvekillerinin bazılarını tutukladı.

Berlin İtfaiye Müdürü olan Walther Gempp, yangının itfaiyeye geç haber verildiğini, ayrıca alanda itfaiyenin yetkilerini kullanmasının, İçişleri Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri tarafından engellendiğini, güvenlik güçlerinin itfaiyeden önce yangın alanında bulunduğunu açıkladı. Gempp yangından kısa bir süre sonra görevden alındı, daha sonraki yıllarda tutuklandı ve hapishane hücresinde ölü olarak bulundu.
***
1933 yılı mart ayında seçimler, olağanüstü hal koşulları altında yenilendi, Nazi Partisi’nin oyların yüzde 44’ünü aldığı açıklandı. Seçimlerden sonra Hitler, kendisine mutlak yetkiler veren, yasama, yürütme, yargı arasındaki güçler ayrılığını ortadan kaldıran anayasa değişikliklerini meclisten geçirdi.

81 KPD milletvekilinin tamamı, 120 SPD milletvekilinin 26’sı tutuklu veya sürgünde olduğundan dolayı meclisteki oylamaya katılamadığı için, merkez sağ partiler de bu değişiklikleri desteklediği için, bu düzenleme mecliste onaylandı. Mecliste hazır bulunan 94 SPD milletvekilinin tamamı bu düzenlemenin aleyhinde oy verdi.

Hitler bundan sonra, SPD dahil, Nazi hükümetine muhalefet eden tüm siyasi partileri kapattı ve çok partili serbest seçimleri ortadan kaldırdı.

  • Almanya’daki parlamento binası yangınını Nazi hükümetinin, kendi diktatörlüğünün yolunu açmak için çıkardığına veya yangının yayılmasına göz yumduğuna dair birçok iddia ortaya atıldı.

***
1970’li yıllarda Türkiye, yoğun terör eylemlerine sahne oldu, binlerce vatandaş yaşamını yitirdi. Bunun üzerine 1978’de birçok ilde sıkıyönetim ilan edildi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) terörle mücadele için özel yetkiler verildi, ancak buna rağmen terör eylemleri sona ermedi.

12 Eylül 1980’de TSK, terörü gerekçe göstererek askeri darbe yaptı. Sıkıyönetim zamanında TSK’nin önleyemediği terör, kısa bir sürede tamamıyla (tümüyle) önlendi.

Bunun üzerine TSK’nin, askeri darbeyi gerekçelendirmek için, sıkıyönetim döneminde terör olaylarını kasıtlı olarak engellemediğine dair (ilişkin) iddialar yıllarca tartışıldı.
***
2015 yılında, IŞİD ve PKK terörünün, seçimlerin kazanılması için AKP hükümeti tarafından kasıtlı olarak engellenmediği iddiaları; 2016 yılındaki FETÖ darbe girişiminin de olağanüstü hal ilan edebilmek için, zamanında önlenmediği ve gerçekleşmesine izin verildiği iddiaları; benzer senaryoların 2023 seçimleri öncesinde devreye sokulduğu iddiaları, ciddi bir biçimde araştırılmalıdır.

Medyaya yansıyan ifadelere göre, 13 Kasım İstiklal Caddesi terör eylemini gerçekleştiren Ahlam Albashır’ın, ağabeyinin AKP hükümetinin desteklediği ÖSO’nun komutanı olduğunu, PYD/YPG’nin, kendisini ÖSO için casusluk yapmakla suçladığını söylemesi; PYD/YPG yöneticilerinden Mazlum Kobani’nin, Ahlam Albashır’ın üç kardeşinin IŞİD saflarında eylemde bulunduklarını açıklaması önemlidir.
***
Bu bağlamda AKP hükümetinin, terörü önlemek için, Suriye yönetimiyle anlaşarak Adana Mutabakatı’nı yıllardır neden devreye sokmadığı, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını neden engellediği, İran, Irak, Suriye sınırlarının güvenliğini neden sağlamadığı, sınır ötesi operasyon yapmasını gerektirecek koşulları bu yolla neden ortadan kaldırmadığı ayrıca sorgulanmalıdır.

  • Sınır ötesi operasyonların, Türkiye’nin güvenliğini sağlamak amacından ziyade
  • AKP’nin iktidarda kalması amacıyla gerçekleştirildiği iddiaları durduk yere ortaya çıkmamaktadır.

13 Kasım’da ne oldu?

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
21 Kasım 20227, Cumhuriyet

 

Türkiye’nin seçim sürecine girdiği ortamda, İstanbul’da, 13 Kasım 2022 tarihinde gerçekleşen terör eyleminde altı kişi yaşamını yitirdi, onlarca vatandaş yaralandı.

AKP’nin 2015 yılında, terör ve güvenlik endişesi üzerinden seçim kazanarak iktidarda kaldığını savunan analizlere bağlı olarak bu terör ortamının, AKP hükümeti tarafından kasıtlı olarak yaratıldığına dair kamuoyunda yaygın olan kuşkular yeniden canlandı.

Bu kuşkuları, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ da dile getirdi. Özdağ, dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2015’te yaşanan süreç hakkında bilgi sahibi olduğunu ancak AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğanın kendisini tehdit etmesinden dolayı sustuğunu iddia etti ve Davutoğlu’nun 23 Ağustos 2019’da Sakarya’da yaptığı konuşmaya dikkat çekti.

Davutoğlu o konuşmada şu ifadeleri kullanmıştı:

  • “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Bizi bugün eleştirenler insan yüzüne çıkamazlar, açık söylüyorum. Gelin hafızanızı bir yoklayın. İleride Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman, eminim en kritik dönemlerden, birkaç aydan biri,
    7 Haziran ile 1 Kasım (2015) arasındaki dönem olarak yazılacaktır”
    .

Davutoğlu Halk TV’de geçen hafta yaptığı açıklamada, devletin ve hükümetin, 2015 yılında terör eylemlerini organize ettiği iddiasının kesinlikle gerçekleri yansıtmadığını açıkladı. Sakarya’daki konuşması hakkında ise düşük bir cümle yapısı içinde, şunları söylemekle yetindi:

“Bahçeli beni, kayyum atamalarını eleştirdiğim için, terörle işbirliği ile suçladığı zaman, Erdoğan da buna sessiz kaldığı zaman söylediğim; ben terörle mücadele ederken Erdoğan partide ayağımı kaydırmaya çalışıyordu, Bahçeli de hükümet kuralım tekliflerinin hepsini reddediyordu; kastettiğim, budur.”
***
Tarihte birçok örnekte görülebileceği gibi, antidemokratik hükümetler, terör ortamı yaratarak iktidarda kalabilmek için, terörü üç biçimde desteklerler:

  1. Terör eylemlerini doğrudan kendileri gerçekleştirirler.
  2. Terör eylemlerini bir terör örgütü üzerinden,
    doğrudan talimatla veya aracıları kullanarak dolaylı talimatla gerçekleştirirler.
  3. Terör örgütlerine yönelik istihbaratı, takibi, denetimi ve operasyonu zayıflatarak
    ve gevşeterek, terör örgütlerine hareket alanı sağlarlar.

Bunların ilk ikisi riskli oldukları için nadiren kullanılan yöntemlerdir.
Bunların üçüncüsü, en düşük riski barındırdığı için en sık uygulanan yöntemdir.

Davutoğlu, “devlet veya hükümet böyle bir şeyi kesinlikle organize etmemiştir” derken,
hangisini kastetmektedir?

Ayrıca, Davutoğlu’nun bilgisi ve onayı dışında, hükümetin ve devletin içindeki bazı odaklar, terör örgütlerine yönelik istihbaratı, takibi, denetimi ve operasyonu zayıflatarak ve gevşeterek terör örgütlerine hareket alanı sağlamış olamazlar mı?

Suruç ve Ankara Garı katliamını gerçekleştiren teröristlerden bazılarının, eylemden önce Emniyet istihbarat tarafından takip edildikleri, Emniyet tarafından gözaltına alındıkları ancak daha sonra serbest bırakıldıkları ortaya çıkmıştı.

13 Kasım’daki (2022) terör eylemini gerçekleştiren teröristlerin bazılarının da eylemden önce Emniyet istihbarat tarafından takip edildiğine dair iddialar medyada yer aldı.
***
Hükümet 13 Kasım eylemini, PKK/PYD/YPG terör örgütünün yaptığını açıkladı. PKK ve PYD/YPG ise eylemi üstlenmediği gibi, açıklamayı reddetti. IŞİD dahil, söz konusu eylemi üstlenen başka bir örgüt de olmadı.

Teröristlerin Kürt değil Arap olması, bombayı yerleştiren kişinin, farklı günlerde çekilip yayımlanan tüm görüntülerde başörtülü olması, PKK ve PYD/YPG’nin eylemi üstlenmemesi, sanıkların ifadelerinde çelişkilerin olması, altı yıldır böyle bir eylem yaşanmamışken eylemin seçim dönemine denk gelmesi, hükümetin iddialarının kuşkuyla karşılanmasına yol açtı.

Hükümet ise bırakın yargı sürecini, soruşturma süreci bile tamamlanmadan Suriye ve Irak’taki terör örgütü PKK/PYD/YPG hedeflerini vurmaya başladı. Sınırlarını kevgire çevirerek güvenlik zaafına yol açan AKP hükümeti, sınır ötesi operasyona ve onun sonucunda ortaya çıkacak çalkantılara umut bağladı!

  • AKP’nin ve MHP’nin oyları, bombalar patladığı ve güvenlik sağlanamadığı için 2015’te artmıştı, 2023’te ise azalacak!

Atatürk

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen


14 Kasım 2022 Pazartesi

Geçtiğimiz hafta 10 Kasım’da, Kurtuluş Savaşı’nın lideri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türkiye’deki Aydınlanma devrimlerinin öncüsü Mustafa Kemal Atatürk“ölüm” yıldönümünde bir kere daha anıldı. Ancak bir insanı anmak için, onu önce anlamak gerekir. Türkiye’de ne yazık ki Atatürk’ü sevdiğini ve saydığını, Atatürk’ün izinde olduğunu söyleyen kesimin çoğunluğunun, Atatürk’ü anladığını söylemek çok zor.

Atatürk, “Vatanı kurtardı, Cumhuriyeti kurdu” gibi yüzeysel şablonlara indirgenebilecek bir kişi değildir. Atatürk’ü anlamak için, binlerce yıllık Aydınlanma tarihini ve mücadelesini, antik Yunan felsefesini ve bilimini, Rönesans’ı, 1776 Amerikan ve 1789 Fransız Devrimi’ni, Kopernik, Galilei, Kepler, Newton gibi bilim insanlarını, Hobbes, Locke, Rousseau, Diderot, Voltaire, Montesquieu, Hume, Kant, Comte gibi filozofları ve düşünürleri anlamak gerekir.

Atatürk’ü anlamak için, onun Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni neden kurduğunu; saltanat ve halifelik makamlarını neden kaldırdığını; Cumhuriyeti neden kurduğunu; Öğretim Birliği Yasası’nı ve Medeni Kanun’u neden çıkardığını; üniversite reformunu neden gerçekleştirdiğini; Türk Dil Kurumu’nu ve Türk Tarih Kurumu’nu neden kurduğunu; kadınlara seçme ve seçilme hakkını neden verdiğini, kadınları neden eğitim ve çalışma yaşamının eşit bireyleri haline getirdiğini; toprak reformu hareketini neden başlattığını; Halkevlerini neden kurduğunu; laiklik ilkesini neden anayasa maddesi haline getirdiğini anlamak gerekir.

Atatürk’ü bu devrimlerden bağımsız olarak anmak ve anlamak olanaklı değildir. Bunlardan bağımsız olarak anlatılan bir Atatürk, içi boşaltılmış, kâğıt üzerinde kalmış, televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında, panel kürsülerinde bir görünüşe dönüştürülmüş bir Atatürk’tür.
***
Atatürk elbette, emperyalist işgal güçlerine karşı bir Kurtuluş Savaşı vererek Anadolu ve doğu Trakya topraklarının kurtarılmasını sağlamıştır. Ancak aynı Atatürk, söz konusu savaşı kazanması durumunda, bu topraklarda nasıl bir vatan kuracağını, daha Kurtuluş Savaşı yıllarında tasarlamıştır. Atatürk bir toprak ve sınır fetişisti değildi. Atatürk sadece bir asker de değildi. Atatürk aynı zamanda, söz konusu topraklarda, ileri bir uygarlık seviyesine ulaşılmasını, monarşinin, teokrasinin ve feodalizmin yıkılmasını hedefleyen, devrimci bir siyasetçiydi.

Mesele toprakların kurtulması değildir! Mesele kurtulan toprakların üzerinde nasıl bir yaşamın sürüleceği, nasıl bir uygarlığın inşa edileceğidir!

Atatürk’ün 1924 yılında Samsun’da yaptığı bir konuşmada, en gerçek kılavuzun bilim olduğunu söylemesi, 1919 yılında Samsun’a ayak basması kadar önemlidir! Bunu anlamayanların, Atatürk’ü anladıklarından söz edilemez.
***
19. yüzyıl filozoflarından Kierkegaard, yaşamdaki asıl meselenin, uğrunda öleceğimiz ve yaşayacağımız şeyin ne olduğunu bulmak olduğunu söyler.

MÖ 4. yüzyılda yaşayan iki önemli filozof, Platon ve Aristoteles de yaşamın amacının erdemli yaşamak olduğunu, adaletin ve cesaretin de en önemli erdemlerin arasında yer aldığını söylerler.

Atatürk’ün uğrunda öleceği ve yaşayacağı bir davası vardı. O dava da ileri uygarlık seviyesine ulaşmaktı, bilimde, felsefede, sanatta, eğitimde, siyasette gelişmekti, cehaletten kurtulmaktı; monarşinin, teokrasinin ve feodalizmin yıkılmasıydı, halkın egemen olmasıydı, adaletin sağlanmasıydı; cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, ulusçuluk, devrimcilikti.

Atatürk bu dava için, halkı için, ölümü göze alarak Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Atatürk kendi rahatlığı için, kendi mutluluğu için, bencilce yaşamadı. Atatürk halk için, toplum için yaşadı ve yine halk için, toplum için ölümü göze aldı, fedakârlık yaptı. Çünkü Atatürk erdemli bir insandı.

Adalet için ölümü göze alacak cesarete sahip olan insanlar ölümsüzdür. O nedenle 10 Kasım’da, Atatürk’ü ölümünün değil, ölümsüzlüğünün yıldönümünde andık.

Atatürk’ü sadece anmakla yetinmeyen, O’nu aynı zamanda anlayan vatandaşların, örgütlü bir biçimde çoğalması ve eyleme geçmesi durumunda, Atatürk’ü nostaljik bir hüzünle anmaktan kurtulacağız, Atatürk’ü yaşatmış olacağız ve coşkuyla anacağız.

Cezaevinin anlamı

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen
07 Kasım 2022, Cumhuriyet

Düzeni bozuk ülkelerde, cezaevinde daha fazla mahkûm olur. Çünkü bir ülkenin düzeni bozuksa o ülkede daha fazla insan suç işlemeye yönelir. Bu durum, düzeni bozuk ülkede, herkesin suç işleyeceği veya düzenin bozuk olduğunun tek göstergesinin, cezaevlerindeki mahkûm sayısı ve oranı olduğu anlamına gelmez. Ancak düzeni bozuk ülkelerde, suç oranlarının da ona paralel olarak daha yüksek olduğu bir gerçektir.

  • Bir ülkenin cezaevlerinde çok sayıda vatandaşın bulunması, övünülecek değil, utanılacak bir durumdur.

Amerika Birleşik Devletleri, dünyada hem mahkûm sayısı hem de nüfusa oranla mahkûm oranı en fazla ülkedir. ABD cezaevlerinde yaklaşık 2 milyon insan bulunmaktadır. ABD birçok alanda gelişmiş bir ülke olmasına rağmen (karşın), ekonomik ve sosyal adalet açısından, Avrupa Birliği ülkelerinin gerisinde olmasına da bağlı olarak, suç oranı konusunda dünya rekorunu elinde tutmaktadır.

Cezaevindeki mahkûm sayısı açısından ABD’yi, yaklaşık 1 milyon 600 bin kişi ile Çin izlemektedir. Ancak Çin’in nüfusunun 1.4 milyar olduğu, ABD’nin nüfusunun 335 milyon olduğu dikkate alınacak olursa, Çin’de nüfusa oranla cezaevinde bulunanların oranı, ABD’ye göre düşüktür.

ABD ve Çin’den sonra, dünyada cezaevinde en fazla sayıda mahkûma sahip olan ülkeler sırasıyla Brezilya, Hindistan, Rusya, Tayland, Türkiye, Endonezya, Meksika ve İran’dır. Bu ülkelerin içinde, yine nüfusa oranlandığında Hindistan’ın oranı diğer ülkelere göre daha düşüktür.
***

  • Türkiye’de yaklaşık 310 bin kişi, cezaevlerinde mahkûm veya tutuklu olarak bulunmaktadır.

Türkiye, dünyadaki 195 ülke içinde, cezaevlerinde en fazla kişi bulunduran 7. ülkedir!

Türkiye Avrupa’daki 45 ülke içinde, Rusya’dan sonra, cezaevlerinde en fazla kişiyi bulunduran 2. ülkedir!

Dünya rekorunu elinde bulunduran ABD nüfusunun % 0.6’sı cezaevindedir, Türkiye nüfusunun %0.36’sı cezaevindedir! Türkiye’yi küçük Amerika yapma projesi istikrarlı bir biçimde devam etmektedir!

Tabii ki ABD’ye göre, Türkiye’de suçsuz olduğu halde cezaevlerinde bulunan insanların oranı daha fazla olduğu için, Türkiye’nin “küçük Amerika” olmak için daha fazla çaba göstermesi gerektiği de söylenebilir!
***
Cezaevleri, intikam alma merkezleri değildir.

Cezaevleri, suç işleyerek topluma zarar veren vatandaşların, belli bir süre için toplumdan yalıtılmaları ve o süre içinde topluma yeniden kazandırılmaları için kurulan yerleşkelerdir. Demokratik bir hukuk devletinde olması gereken budur. Ancak dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, Türkiye’deki fiili durum bu değildir.

Örneğin, Türkiye’deki cezaevi koşulları, Avrupa Birliği ülkelerinin çok gerisindedir. Türkiye, cezaevlerindeki fiziksel işkence uygulamasının sonlandırılması konusunda önemli bir aşama kaydetmiş olsa da psikolojik işkence konusunda yeterli bir gelişme sağlayamamıştır. Cezaevlerinden mahkûmların yolladıkları mektuplar, mahkûmların yakınlarına ve avukatlarına aktardıkları dikkate alınacak olursa, Türkiye’nin bu konuda hâlâ çok şey yapması gerektiği açıktır.

Mahkûmların, dar hücrelerde tecrit edilmeleri; yakınlarıyla görüşmelerinin ve açık görüş olanaklarının, dış mekânda hava almalarının ve gökyüzüyle temas kurmalarının, gazete, dergi, kitap ve televizyon gibi olanaklara ulaşmalarının sınırlandırılması; kış aylarında soğuk havalarda ısınma sistemlerinin zaman zaman çalıştırılmaması; bakım, temizlik ve beslenme koşullarının zayıf olması; mahkûmların topluma yeniden kazandırılmaları amacıyla eğitilmelerine yönelik nitelikli çalışmaların yok denecek kadar az olması, Türkiye’deki cezaevlerinin başlıca sorunları arasında yer almaktadır.

Türkiye’de, bu koşulların düzeltilmesi için ölüm orucuna giren ve ölüm orucu sonucunda ölen onlarca vatandaş bulunmaktadır. Bir insan, cezaevi koşullarının düzeltilmesi için ölümü göze aldıysa, hükümetlerin bunun üzerine ciddi bir biçimde düşünüp sorunu çözmesi gerekir.

Cezaevlerinin ölüm, eziyet ve intikam merkezleri olmaktan çıkıp vatandaşları yeniden kazanma araçlarına dönüşmesi, uygarlık yolunda atılacak çok önemli bir adım olacaktır.

Her yer karanlık

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
 
31 Ekim 2022, Cumhuriyet

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde kuruluşunun 99. yılı, yine hayal kırıklıklarıyla geçti.

Önce, TBMM’de AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı temsil eden en üst düzey yetkili olan AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal“Cumhuriyetin kültür devriminin, düşünce setlerimizi yok ettiği” yalanını ve safsatasını ortaya attı.

Mahir Ünal, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Türkçe’nin, Arapçanın ve Farsçanın kuşatması altına girdiğini; okuma – yazma oranının %10’un üzerinde olmadığını; Platon, Aristoteles, Augustinus, Aquinas, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd, Descartes, Leibniz, Spinoza, Hobbes, Locke, Bacon, Hume, Rousseau, Kant, Hegel, Marx, Nietzsche çapında önemli tek bir filozofun yetişmediğiniKopernik, Galilei, Kepler, Newton çapında önemli tek bir bilim insanının çıkmadığını; felsefe ve bilim alanında özgün ve devrimci hiçbir düşüncenin geliştirilmediğini halktan gizleyerek halkı kandırmaya çalıştı.
***
Arkasından, AKP Genel Başkanı ve “Cumhurbaşkanı” Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde düzenlenen “Türkiye Yüzyılı” toplantısında, Mahir Ünal’ın iddialarına paralel bir biçimde, Atatürk döneminin Cumhuriyeti, sanayi alanında yapılan yatırımlara indirgendi; bu yatırımlarla AKP iktidarındaki yatırımlar arasında bir süreklilik olduğu vurgusu yapıldı; Cumhuriyetin özü, esası, Aydınlanma devrimleri, kültür devrimi ve siyasi devrimler yok sayıldı.

Cumhuriyetin 99. yılında, “Türkiye Yüzyılı” adı altında, AKP’nin ve Erdoğan’ın 20 yılının anlatıldığı toplantıda, TBMM’nin kurulması; saltanatın ve hilafetin kaldırılması; Öğretim Birliği Yasası ve Medeni Kanun; kadınların çalışma ve eğitim yaşamına katılması ve hukuk önünde erkeklerle eşit haklara sahip olması; kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanması; üniversite reformu; bilime, felsefeye ve sanatın tüm dallarına yönelik gerçekleşen açılımlar; dil ve alfabe alanında gerçekleşen reformlar; dinin devlet, siyaset, hükümet, hukuk, eğitim işlerine müdahale etmesinin önlenmesi, laikliğin anayasa maddesi haline gelmesi gibi Cumhuriyet devrimleri görmezden gelindi.

Bütün bunlarla birlikte, söz konusu toplantının tanıtım afişlerinde, Atatürk’ün resmi yer almadı, Atatürk yok sayıldı, O’nun yerine Erdoğan’ın resimleri kullanıldı; ana başlıkta “Türkiye Yüzyılı” denilerek, cumhuriyet kavramı ve terimi de kullanılmadı!
***
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Mahir Ünal’ın açıklamalarını, “SADAT’çıların” ve “Asrikacılar”ın zihniyetine benzetmekle yetindi.

Oysa, SADAT’ın kurucusu ve bir dönem Erdoğan’ın danışmanı olan Adnan Tanrıverdi, Erdoğan tarafından cumhurbaşkanlığı protokolünde ağırlanan Kadir Mısıroğlu ve AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal gibi Cumhuriyet ve Atatürk düşmanları, daha eskilere dayanan bir Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığının, son yıllarda karşımıza çıkan sonuçlarıdır.

  • Mahir Ünal’ın, Adnan Tanrıverdi’nin ve Kadir Mısıroğlu’nun zihniyeti İskilipli Atıf, Mustafa Sabri, Şeyh Said, Necip Fazıl Kısakürek, Saidi Nursi ve Fethullah Gülen gibi Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarının zihniyetinin bir uzantısıdır.
  • Cumhuriyetin kuruluşundan beri, Cumhuriyeti yıkmaya çalışan ve emperyalizme hizmet eden bir örgütlenme her zaman var olmuştur. Bunu anlamadan ve buna karşı açık ve seçik bir tavır ortaya koymadan, Cumhuriyeti korumak olanaklı değildir.

***
Cumhuriyet bayramında, Atatürk’ün izinde olduğunu savunan ve AKP’ye muhalif olarak bilinen birçok yorumcu da televizyonlarda yaptıkları açıklamalarda, Cumhuriyetin anlamını ve Cumhuriyetin Aydınlanma devrimlerini anlatmayı beceremediler; saatlerce Kurtuluş Savaşı sürecini anlattılar; 19 Mayıs’ta ve 30 Ağustos’ta anlatmaları gereken şeyleri, 29 Ekim’de anlatarak AKP’nin değirmenine su taşıdılar!

Cumhuriyetin, halkın egemenliğine dayanan bir yönetim biçimi olduğu; bunun da cumhuriyetçilikle, halkçılıkla, devletçilikle, laiklikle, ulusçulukla ve devrimcilikle olanaklı olduğu; aksi halde halkın değil, yönetici sınıfın, ruhban sınıfının, sermaye sınıfının egemen olacağı; Cumhuriyetin yerine, monarşinin, oligarşinin, teokrasinin geçerli olacağı, bir türlü anlatılamadı.

Türkiye, hem iktidarıyla hem de muhalefetiyle bu kadar karanlık bir dönemi hiç yaşamamıştı!

Düzen değişecek mi?

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
24 Ekim 2022, Cumhuriyet

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 99. yıldönümü yaklaşırken, köktendinci ve laiklik karşıtı karşıdevrim sürecini temsil eden AKP’nin yöneticileri de Cumhuriyet devrimlerini hedef almaya başladılar.

AKP Grup Başkan Vekili Mahir Ünal, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, kendi hayal âlemindeki yalanları, tarihsel ve kültürel analiz gibi sundu!

Mahir Ünal, “Cumhuriyet, bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir.” diyerek, ümmetçilerden ve neo-Osmanlıcılardan, kategorik olarak vatansever insanların çıkamayacağını bir kere daha kanıtladı!

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Türkçenin ve alfabenin, Arapçanın ve Farsçanın etkisi altına girdiğini; Osmanlı’da nüfusun yaklaşık %90’ının okuma ve yazma bilmediğini; Osmanlı’da felsefe ve bilim alanlarında hiçbir özgün ve devrimci çalışmanın gerçekleştirilmediğini görmezden gelerek cehaletini ortaya koyan Mahir Ünal, vicdan ve insaf duygusundan da yoksun olduğunu göstermiş oldu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin dilini, lügatını, alfabesini ve düşünce setini yok etmeye çalışan

  • AKP zihniyeti, Türkiye’nin bölünmesine, parçalanmasına ve emperyalizme hizmet etmektedir!

***
Türkiye böyle bir kuşatma altındayken CHP yönetiminin karşıdevrim sürecinin değirmenine su taşıması, kabul edilebilir bir durum değildir.

CHP’nin laiklik konusunda verdiği tavizleri, seçim kazanma stratejisinin arkasına sığınarak savunmak da olanaklı değildir.

Birincisi, gerçek lider, sosyolojik koşullara göre siyaset belirleyen kişi değil, sosyolojik koşulları değiştirmeyi başaran kişidir. Siyasetin popülizm olduğunu sanan, popülizm ile halkçılık arasındaki farkın ne olduğunu bilmeyen insanlar, lider de olamazlar, siyasetçi de olamazlar.

İkincisi, siyasi parti liderleri, yöneticileri ve üyeleri, Siyasi Partiler Yasası’nın gereği, üyesi oldukları partinin programına ve tüzüğüne bağlı kalmakla yükümlüdürler. Hukuk devletini savunanların, kendi iç hukuklarını ihlal etmeleri, büyük bir çelişkidir.

“CHP bir kitle partisidir, bu partide farklı düşünceler olabilir.” safsatası, Siyasi Partiler Yasası’na da CHP’nin kurultay tarafından onaylanmış Parti programına ve Parti tüzüğüne de aykırıdır.

Siyasi partiler, Batı’da “think-tank” olarak da bilinen düşünce merkezleri veya akademik tartışma platformları değildir. Siyasi partilerin ilkeleri, ideolojisi ve politikaları, kurultay delegeleri tarafından belirlenir.

“Kitle partisi olmak” demek, kurultay tarafından belirlenen ilkelerden, ideolojiden ve politikalardan taviz (ödün) vermek anlamına gelmez. Siyasi partiler kendi programlarına, ilkelerine, ideolojilerine, politikalarına sahip çıkarak ve bunları halka etkili bir biçimde anlatarak da kitlelere ulaşabilirler ve iktidar olabilirler.

Üçüncüsü, CHP geçmişte, kendi programına, ilkelerine, ideolojisine, politikalarına sahip çıkarak bugün aldığı oydan çok daha yüksek oy oranlarına ulaşmıştır; başka bir deyişle kitlelere ulaşmıştır.

İsmet İnönü’nün CHP genel başkanı olduğu 1957 seçimlerinde CHP %41, Bülent Ecevit’in CHP genel başkanı olduğu 1973 seçimlerinde CHP %33, yine Ecevit’in CHP genel başkanı olduğu 1977 seçimlerinde CHP % 41 oy almıştır.

Dördüncüsü,

CHP yönetiminin sağa açılma ve laiklikten vazgeçme stratejisi,
oy oranlarında hiçbir artış sağlamamaktadır.

CHP yönetimi, Kemal Kılıçdaroğlu 2010 yılında genel başkan seçildiğinden beri laiklik konusunda taviz vermiştir ve CHP 2011 seçimlerinde % 26, 2015 seçimlerinde %25, 2018 seçimlerinde %22 oy almıştır.

Son yıllarda ve aylarda yapılan tüm araştırmalarda da CHP’nin oyu %23-28 arasında bir yere çakılıp kalmıştır! Başka bir deyişle,

  • Laiklikten vazgeçmenin CHP’ye oy kazandırmadığı kanıtlanmıştır!

***
Buna rağmen (karşın) CHP yönetiminin laiklik konusunda taviz vermekte ısrar etmesi ve kendi tabanıyla inatlaşması, iç dinamiklerle değil, makro boyuttaki emperyalist bir mekanizmanın Türkiye’de oynadığı oyunlarla ve bu oyunda yer alan oyuncularla açıklanabilir!

CHP, bu şekilde siyaset yapmaya devam ederse sahip olduğu %25 oyu da kaybedecektir!

CHP, iktidar değiştiğinde, düzenin de değişeceğini kanıtlamalıdır.

Teokratik bir düzende güçlü bir parlamenter sistemin var olamayacağı tartışılmaz bir gerçektir.

Türkiye ve Doğan Özlem

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen

Demokratik ülkelerde anormal olarak nitelendirilen olaylar, Türkiye’de normal hale gelmiş durumda. Ne kadar anormal durum varsa, Türkiye’nin normali ve rutini konumunda.

Hükümetin Aleviliği bir dinsel mezhep, cemevini bir ibadethane olarak tanımaması ve buna bağlı olarak cemevlerini Diyanet İşleri Başkanlığı yerine, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlamaya çalışması; muhalefetteki CHP yönetiminin, partinin Kurultay tarafından kabul edilen parti programındaki laiklik ilkesini, program ve tüzük ihlali yaparak, fiilen ortadan kaldırması ve başörtüsü, kara çarşaf gibi ortaçağ zihniyetini yansıtan açılımlar yapması; bir zamanlar CHP’de milletvekili olan birisinin, partisinde mücadele edeceğine veya bağımsız kalacağına, ilkesizlik ve fırıldaklık rekoru kırarak AKP’ye transfer olması; AKP hükümetinin, Nazi döneminde Almanya’daki uygulamalara benzeyen bir sansür yasasını devreye sokarak seçimlere fiili olağanüstü hal ve baskı ortamında girmeye çalışması ve seçimleri onurlu, namuslu, şerefli bir biçimde, özgür bir ortamda hak ederek kazanacağına, kurnazlıkla ve baskıyla kazanmaya çalışması; “cumhurbaşkanı”nın, Amasra’da meydana gelen maden faciasını yine kaderle ve fıtratla açıklaması; son haftaların anormalliklerinden sadece (yalnızca) bir demet.

Böyle bir ortamda, bu anormalliklerden uzaklaşarak daha derin konulara girmek, Türkiye’nin düşünce yaşamına büyük katkı yaptığı halde, görmezden gelinen insanları anmak ve hatırlamak, daha önemli ve anlamlı bir hale gelebiliyor.
***
Geçen ayın sonunda, Türkiye’nin en önemli ve değerli felsefecilerinden birisi olan Doğan Özlem, yaşamını yitirdi.

Doğan Özlem, mütevazı, insancıl ve sevgi dolu karakteriyle, mücadeleci kimliğiyle, analitik ve sistematik zekâsıyla, üretken yapısıyla, eserleriyle, Türkiye’de felsefenin ve kültürün gelişmesine büyük bir katkı sağladı.

“Tarih Felsefesi”, “Bilim Felsefesi”, “Dilthey Üzerine Yazılar”, “Kant Üzerine Yazılar”, “Mantık”, “Metinlerle Hermeneutik Dersleri”, “Hermeneutik ve Şiir”, “Evrensellik Mitosu”, “Max Weber’de Bilim ve Sosyoloji”, “Tarihselci Düşünce Işığında Bilim, Ahlak ve Siyaset”, “Anlamdan Geleneğe, Kimlikten Özgürlüğe”, “Kavramlar ve Tarihleri”, “Türkçede Felsefe”, “Tartışmalar”, “Siyaset, Bilim ve Tarih Bilinci”, “Söyleşiler”, “Kavram ve Düşünce Tarihi Çalışmaları”, “Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi”, “Persona”, “Etik”, “Felsefe ve Doğa Bilimleri”, “Bilim, Tarih ve Yorum”, “Felsefe Yazıları”, “Felsefe ve Tin Bilimleri” adlı kitapları yazan Doğan Özlem, popüler kültürün dayatmalarına karşı her zaman direndi, popüler olmak için kurnazlık peşinde koşan sahte felsefecilerin cirit attığı bir ortamda, bir felsefecinin nasıl olması gerektiğini ortaya koydu.
***
Doğan Özlem aynı zamanda, “Felsefe zenginlerin işidir” efsanesini yıkan felsefecilerden birisi oldu.

Aslında tarihte bunun örneği çoktur. Sokrates, Spinoza, Hume, Rousseau, Kant, MarxNietzsche buna dair (ilişkin) örnekler arasında sayılabilirler. Söz konusu filozoflar yaşamları boyunca veya yaşamlarının belli dönemlerinde çok büyük ekonomik sıkıntılar çekmişlerdir ve birçoğu geçimini sağlayabilmek için felsefeyle ilgisiz işlerde çalışmak zorunda kalmışlardır.

Doğan Özlem de uzun yıllar, kunduracı kalfalığı, tezgâhtarlık, işçilik, memurluk, muhasebecilik, yöneticilik, sendikacılık gibi işlerde çalışarak hayata tutunmaya çalışmıştır; zor koşullarda mücadele ederek üniversitede öğretim üyeliğine ve profesörlüğe kadar yükselmiştir; binlerce öğrenci yetiştirmiştir; 2005 yılında, TÜBA-Türkiye Bilimler Akademisi Hizmet Ödülü’nü almıştır.

Felsefe Sanat Bilim Derneği’nin de üyesi olan, derneğin Assos’ta Felsefe, Zigana Zirvesi, Halikarnas Akademisi, Adalarda Felsefe ve Edebiyat gibi sempozyum etkinliklerinde sık sık konuşmacı olan Doğan Özlem, tezleriyle, antitezleriyle ve sentezleriyle, Türkiye’nin diyalektik düşünce yapısına çok önemli bir hareket kazandırmıştır.
***
Türkiye, tüm olumsuzluklarına rağmen (karşın), böyle güzel, özel ve değerli insanları da yetiştirmiştir. Belki de bu insanlar, Türkiye’nin olumsuzlukları sayesinde yetişmiştir. Kim bilir?

Onlar hiçbir zaman ölmeyeceklerdir; eserleriyle, yarattıklarıyla yaşamaya devam edeceklerdir.

Kılıçdaroğlu’nun din takıntısı

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen

1990’lı yıllarda “başörtüsü hakkını” savunarak mağdur rolüne bürünen dinci siyasetçiler, 2002 yılından sonra, AKP’nin çatısı altında, teokratik bir dikta rejimi kurarak demokrasiyi ve laikliği ortadan kaldırdılar.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP yönetimi ise geçtiğimiz hafta, Türkiye’de demokrasi ve laiklik sorunu yokmuş gibi, kamu kurumlarında ve işyerlerinde başörtüsünün takılabilmesini ve kara çarşafın giyilebilmesini de güvence altına alan yasal bir düzenleme yapılmasını önerdi ve bu konuda TBMM’ye bir teklif verdi!

1990’lı yıllarda İslamcı teröristler tarafından katledilen Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı ve hukukçu Muammer Aksoy; tarihçi, ilahiyatçı, yazar ve SHP Parti Meclisi Üyesi Bahriye Üçok; emekli müftü, araştırmacı ve yazar Turan Dursun; gazeteci ve yazar Uğur Mumcu; siyaset bilimci ve yazar Ahmet Taner Kışlalı gibi gerçek mağdurları unutturan CHP yönetimi, AKP’nin gölgesinde siyaset yapma alışkanlığından vazgeçemedi!

  • İran’da yüzlerce kadının başörtüsü takmadığı için katledildiği ve milyonlarca İranlının özgürlük mücadelesi verdiği bir ortamda, CHP yönetimi ortaçağ karanlığına gömüldü!

Arabistan töresinin, geleneğinin ve kültür emperyalizminin simgesi olan;
kadının bedeninin, cinselliğinin ve özgürlüğünün baskı altına alınması amacıyla
yüzlerce yıl önce icat edilen başörtüsü ve kara çarşaf,
CHP yönetimi tarafından,
özgürlük ve evrensel insan hakları paradigmasının içine sokuldu!

***
Üniversitelerde başörtüsünün yasaklanarak başörtülü vatandaşların laik ve bilimsel eğitimden yararlanmalarının engellenmesi yanlıştı. Ancak bu yanlış, başörtüsünün ve kara çarşafın ne anlama geldiğiyle ilgili gerçekleri değiştirmez.

Ayrıca, üniversitelerdeki başörtüsü yasağı ile bazı kamu kurumlarındaki başörtüsü ve kara çarşaf yasağı aynı kategoride değerlendirilebilecek şeyler değildir. Üniversitedeki başörtüsü yasağı, eğitim hakkının engellenmesiyle ilgili bir durumdur.

Askeriye, Emniyet, yargı gibi belli bir kıyafet disiplininin geçerli olduğu, din, mezhep ve dünya görüşü bağlamında tarafsızlığın en üst düzeyde tüm ayrıntısıyla dışa vurulmasının son derece önemli olduğu hassas kurumlarda, başörtüsü ve kara çarşaf özgürlüğü, kurumların, toplumun, kamunun, devletin özgürleşmesini değil, dinin ve mezhebin esiri olmasını sağlar!

Ayrıca başörtüsü ve kara çarşaf, CHP’nin önerdiği gibi yasayla veya AKP’nin önerdiği gibi anayasayla düzenlenecek bir şey değildir. Kıyafetle ilgili konular, kurumların iç yönetmelikleriyle ve yönergelerle düzenlenebilecek konulardır.

  • CHP yönetimi bu girişimiyle, hukuk önünde de komik bir duruma düşmüştür!

Başörtüsünün ve kara çarşafın, İslamın bir gereği gibi sunulması da bir cehalet örneğidir.

İslam dininin temeli olan Kuran’da,
kadının saçlarını ve bedeninin tamamını örtmesini
zorunlu kılan hiçbir ayet yoktur.

CHP yönetimi, demokrasi, laiklik, hukuk, ilahiyat alanlarında, yani konuyla ilgili tüm alanlarda, sınıfta kalmıştır!
***
CHP’deki bu sorunlar aynı zamanda, kurultay tarafından kabul edilen parti programının, parti tüzüğünün ve partinin yetkili organlarının işletilmemesinden kaynaklanmaktadır.

Parti tüzüğünün 20. maddesinin 1. bölümüne göre, parti meclisi, kurultaydan sonra partinin en yüksek karar organıdır. Parti meclisi, parti tüzüğünün 21. maddesinin 1. bölümüne göre de, parti programı, kurultay kararları ve seçim bildirgeleri doğrultusunda, iç ve dış gelişmelerle ilgili politika ve strateji kararlarını alır.

Başka bir deyişle genel başkan, parti programını, parti tüzüğünü ve parti meclisini yok sayarak, iç ve dış gelişmelerle ilgili politika ve strateji kararlarını, birkaç yakın çalışma arkadaşıyla birlikte alamaz ve sosyal medya veya herhangi bir medya organı üzerinden bu kararları kamuoyuna duyuramaz.

Genel başkan partiyi temsil eder, partiyi bağlayan demeçleri verme ve bildiri yayımlama yetkisine sahiptir, ancak bu temsil ve yetki, kurultayın, parti programının ve parti tüzüğünün belirlediği sınırları aşamaz.

Aday nasıl belirlenir?

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen
03 Ekim 2022, Cumhuriyet

Bir yanda, emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı mücadelesi yürüten Mustafa Kemal Atatürk hakkında idam kararı veren Padişah Vahdettin’in, vatan haini olmadığını savunanlar; Atatürk’ün “Nutuk”ta yazdığı gibi, alçakça önlemler almaya çalışanların ve gaflet, dalalet ve hıyanet içinde olanların avukatlığına soyunanlar; bir yanda, emperyalizme karşı mücadelede umudu, İran’daki ve Afganistan’daki kadın düşmanı ve laiklik karşıtı teokratik yönetime bağlayanlar; bir yanda Türkiye’nin, Irak’ın, Suriye’nin, Çin’in toprak bütünlüğünü savunurken Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü umursamayanlar, Rusya’nın “ilhak” adı altında Ukrayna’yı işgal etmesine seyirci kalanlar ve böylece büyük bir çelişki içine düşenler; bu çelişkili tavırla, gelecekte Türkiye’nin toprak bütünlüğünün de tartışma konusu olmasının yolunu açanlar; bir yanda, CHP’yi ve CHP’li belediyeleri terörle ilişkilendirmeye çalışarak, siyasal geleceklerini yalanlarla ve iftiralarla inşa edenler; “Gezi” direnişindeki masumları suçlu, suçluları masum gibi göstermeye çalışanlar; bir yanda, post-modern saçmalıklarla ve kavram kargaşasıyla ekonomi analizi yapanlar…

Bu bulanık ortamda, muhalefetin cumhurbaşkanı adayını belirlemesiyle ilgili süreç daha da büyük bir önem kazanıyor. Muhalefetteki partilerin, kişisel çıkar ve anlık heyecanlardan arınarak, bu süreci bilimsel bir yöntemle yürütmeleri gerekir. Türkiye’deki genel manzaraya bakıldığında, muhalefetin bir seçim daha yitirme lüksünün kalmadığı açıktır.
***
Araştırma kurumlarının araştırmaları büyük ölçüde tümevarımsal çıkarımlara dayanır. Tümevarımsal çıkarımda, tikel öncüllerden yola çıkılarak tümele yönelik bir sonuca ulaşılır.

Tümevarımsal çıkarımlar, kesin ve mutlak sonuçlara ulaşılmasını sağlamasa da, tümevarımsal çıkarımla seçim sonuçlarına yönelik öndeyileme yapılırken, tikel öncüllerin ve örneklerin azami ölçüde çoğaltılması ve çeşitlendirilmesi, yaklaşık olarak da olsa, bir sonuca ulaşılmasını sağlayabilir.

Başka bir deyişle, 20-25 ilde, 3-5 bin kişi ile değil; 60-70 ilde, 10-15 bin kişi ile yapılan bir araştırma, daha sağlıklı sonuçlar verecektir. Bugüne dek, kamuoyuna açıklanmış, böyle bir araştırma yok. Araştırmaların hepsi sınırlı sayıda il ve kişi ile gerçekleştirilen araştırmalardır.

Geniş çaplı araştırma yapmak maliyet ve zaman gerektiren bir şeydir. Ancak muhalefetin bu konuda maddi olanakları olduğu gibi, çok geniş bir zamanı da vardı. Böyle bir araştırma için hâlâ geç kalmış da sayılmazlar.

Araştırma şirketlerinin, sınırlı sayıda tikel örnekle yetinmelerinin çeşitli nedenleri vardır. Siyasal parti yöneticilerinin duymak istedikleri sonuçları vermek, mali ve lojistik olanaksızlık, bazı pilot illerin genel seçmen eğilimlerini yansıtan iller olduğu iddiası, bunların arasında sayılabilir.

Bu nedenler içinde, salt genel seçmen eğilimlerini yansıtan pilot illerin olduğu savı ciddiye alınabilse de, bu iddia bile temelden yoksundur. Çünkü seçmen davranışı, bir kaya parçasını inceler gibi incelenemez. Türkiye genelini yansıtan sabit pilot iller yoktur. Belli ve sınırlı bir zaman diliminde kimi iller için bu söylenebilir, ancak geçen zaman ve oluşan yeni koşullar içinde, bu illerde de beklenmedik radikal değişiklikler meydana gelebilir.
***
Bir başka önemli konu, seçmenin partiye göre mi, yoksa adaya göre mi oy vereceği konusudur. Muhalefetteki siyasal partilerin oyu aritmetik olarak toplandığında, bu oyların AKP’nin ve MHP’nin oyunu geçmesi, kesin bir sonuç vermez.

Çünkü seçmen adaya göre oy verirse, siyasal parti tercihini de adaya göre değiştirebilir. Nitekim, parti temelinde, “Millet İttifakı”nın “Cumhur İttifakı”na fark attığı kimi araştırmalarda, “Erdoğan’a mı yoksa Kılıçdaroğlu’na mı oy verirsiniz” sorusu sorulduğunda, aradaki farkın kapanması, açıklanması gereken bir durumdur.

Bu nedenle, seçmenin yüzde kaçının partiye göre, yüzde kaçının adaya göre oy vereceği konusu da, mutlaka geniş çaplı ayrı bir araştırma konusu olmalıdır.

Seçimi kazanmak, dilek ve temennilerle değil, bilimle sağlanabilir.