Diyanet İşleri Başkanı İslâm adına konuşamaz!

Diyanet İşleri Başkanı İslâm adına konuşamaz!

 

27 Nisan (2020) Pazartesi günü Cumhurbaşkanlığı hükümeti toplandı. Arkasından da Cumhurbaşkanı basına açıklama yaptı. Salgın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı’nın evi, Adana Büyükşehir Belediyesi Sahra hastanesi polemiği, muhalefetin yalancılığı, sağlık altyapısında nereden nereye gelindiği, Cumhuriyet döneminde gerçekleşenlerin 18 yıllık iktidarlarında yapılanlarla mukayesesi gibi konular AKP Genel Başkanı’nın konuşmasıydı. Bu kadar hayatı aksatan sorunlarla boğuşurken Kemal Kılıçdaroğlu için özel video hazırlatılması, salgın baskısı altında ekonomik sorunlarına çözüm bekleyen halka, CHP’yi eleştiren bu videonun izletilmesinin ne fayda sağladığı anlaşılamadı.

Diyanet İşleri Başkanı ile bazı barolar arasındaki polemik için çok sert, kesin ve keskin ifadeler kullanırken Cumhurbaşkanı şapkasını giydi. Sözlerin keskinliği kadar devlet açısından da çok önemli manaları vardı ancak açıklamanın tamamı içinde arka planda kaldı. Türkiye’nin yasaları açısından hukuk fakültelerinin ve bilim insanlarının ayağa kalkması gerekirken, tartışma İslâm karşıtlığı üzerine kilitlendi.

Cumhurbaşkanı, Başkanımız biliyorsunuz, bir açıklama yaptı. Bu açıklamasıyla sadece inancının, ilminin ve yürüttüğü görevinin gereğini yerine getirmiştir. Söyledikleri de sonuna kadar doğrudur. Elbette Diyanet İşleri Başkanımızın sözleri sadece kendini Müslüman olarak tanımlayan, İslam dairesinde gören kişiler için bağlayıcıdır. Kendini bu sıfatlarla tanımlamayanlar için söz konusu ifadeler sadece bir görüşten ibarettir. Bir defa burada şu gerçeği çok net görmemiz lazım, ülkemizde eğer İslam adına konuşması gereken birisi varsa, bir kurum varsa Diyanet İşleri Başkanlığıdır ve buranın Din İşleri Yüksek Kurulu vardır.

Diyanet İşleri Başkanımızın görüşlerine karşı kullanılan üslup, konu ve şahıs boyutunu aşıp doğrudan İslam’a yönelen kasıtlı bir saldırı hâlini almıştır. Zira Diyanet İşleri Başkanımıza yapılan saldırı devlete yapılan saldırıdır.

Konu, Devlete saldırı olarak nitelenmekle birdenbire devlet krizi hâlini aldı. Evet, bu bir devlet krizidir ancak kriz devletin bir kurumuna, kuruluş yasalarının ve anayasanın dışında bir görev yüklenmesinden çıkacaktır.

ÖNCE YASALAR…. TÖRE KONUŞUNCA KAĞAN SUSAR…

Devletin sadece Diyanet İşleri Başkanlığı ve başkanı değil başka herhangi bir kurumunda da İslâm (Din) adına konuşma yetkisi yoktur.

Anayasa’da; Giriş bölümü 5. fıkra: “… lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı

10: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

M. 15 2. fıkra: “kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz”

M 24 1. fıkra: “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
     5. fıkra: “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

Hükümleri çok açıktır.

633 sayılı Kuruluş Kanunu 1. maddesi DİB’nin, “İslâm Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere” kurulduğunu söyler. Yani sadece ilgili işleri yürütmek ve ibadet yerlerini yönetmek görevi tanımlanmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanı, “yürüttüğü görevinin gereğini yerine getirmiştir” ifadesi “İslâm dairesinde gören kişiler için bağlayıcıdır” ile birlikte değerlendirildiğinde bambaşka bir alana kaymaktadır. “Ülkemizde eğer İslam adına konuşması gereken birisi varsa, bir kurum varsa Diyanet İşleri Başkanlığıdır” sözleri de devletin şeklini değiştiren sonuçlara ulaşır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yürütme gücünü Cumhurbaşkanına vermekte, 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesinde de, “M 1-  (3) Cumhurbaşkanı, yetkilerinden bir kısmını gerektiğinde sınırlarını yazılı olarak belirterek astlarına devredebilir. Ancak devrettiği yetkiyi, gerek gördüğünde kendisi de doğrudan kullanabilir.” demektedir. Kararname ve Cumhurbaşkanının açıklamalarından, yürütme gücünün bir kısmının DİB’na verildiği anlaşılmaktadır. Peki, bu durumda “Ülkemizde… İslâm adına konuşma yetkisi” –varsa ki bence yok  aslî sahibi tarafından da kullanılacak olursa sonuç ne olur?

Diyanet ilk yürütme yetkisini, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için yapılan referandumdan sonraki ağustos ayında, nikâh kıyma görevinin verilmesiyle aldı. Bu husustaki yazım Millî Düşünce Merkezinin internet sitesinde Tarih tekerrür etmemelidir başlığı ile yayımlandı.

YA MÜSLÜMAN NE DÜŞÜNÜR?

İslâm adına yalnızca Diyanet İşleri Başkanı değil, başka hiç kimse veya makam sahibi de İslâm dini adına konuşamaz. Çünkü İslâm bireylerin dinidir. Ruhban yani aracı da yoktur. Müslüman doğrudan Allah ile irtibat kurar. Duası aracısız, ibadeti aracısız, imanı aracısızdır.

Müslümana en büyük kötülük “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” saçmalığı ile yapılmıştır. Bu şekilde kandırılan Müslüman efendisinin(!) artan yemeğini yer, ağzını sildiği peçetesini saklar, abdest aldığı suyu içer… Sonra da onun talimatı ile devletine başkaldırır ve başka Müslümanların ölmesine veya sakat (AS: engelli) kalmasına neden olur. Bütün bunlara da alnı secde gördüğü, aynı menzile yüründüğü için göz yumulur. Ve böyle yüzlerce şeyh (cemaat ve tarikat) ve yüzbinlerce mürit ortaya çıkmıştır.

Cumhurbaşkanı “Diyanet İşleri Başkanımızın sözleri sadece kendini Müslüman olarak tanımlayan, İslâm dairesinde gören kişiler için bağlayıcıdır. Kendini bu sıfatlarla tanımlamayanlar için söz konusu ifadeler sadece bir görüşten ibarettir.” demiştir. Bahse konu, sadece hutbedeki tartışmaya konu olan sözler değil, insanların nasıl ve neye inanacağı ile ilgilidir. Bu ülkede Diyanet İşleri Başkanı’nın söyledikleri veya söyleyecekleriyle kendisini bağlı hissetmeyen, onu dini hüküm verme makamı olarak görmeyen milyonlarca Müslüman var. Bütün Müslümanların DİB ile bağlı olduğunu söylemek doğru değildir. Kaldı ki her bir Müslüman inandıkları için söz söyleme hakkına sahiptir. Hiç kimse de ona benim söylediğim gibi inanacak ya da yaşayacaksın diyemez.

  • Bu millet, kendi dininde papa, patrik, Ayetullah kabul etmez, İslâm’da böyle bir makamın bulunmadığına iman etmiştir.

Bakara Suresi 119. Ayet “Doğrusu biz seni Hak (Kur’an) ile müjdeleyici ve uyarıcı gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.” buyurmaktadırMüşrikler veya Müslüman olmayanlar demiyor, cehennemliklerden bahsetmekte. Yani Cenab-ı Hak Peygambere, sözünün bağlayıcılığı yetkisini vermemiştir. Peki, Allah’ın Resulüne vermediği hak ve yetkiyi, bir kulun, görevlendirdiği veya görevinden alabildiği başka bir kula veriyor olmasını nasıl izah edebiliriz?

Bu konu ile ilgili daha geniş değerlendirme Millî Düşünce Merkezinin internet sayfasındaki “Muhafazakâr Demokrasi, Din, Siyaset ve İslâm” yazımda yer almaktadır. Kanaatim o ki bütün bu gelişmeler Cumhurbaşkanının açıklamasındaki “Önümüzdeki dönemde tüm dünya ile beraber ülkemizde de özellikle siyaset alanında yeni bir dönemin kapıları aralanacaktır” cümlelerindeki menzille doğrudan alakalıdır. (AS: ilişkilidir)

Uğur Mumcu anılıyor…

Uğur Mumcu anılıyor…

(AS: Bizim önemli notumuz yazının altındadır..)

Ankara’daki evinin önünde 24 Ocak 1993‘te aracına konulan bombanın patlaması sonucu yaşamını yitiren araştırmacı gazeteci ve yazar Uğur Mumcu’nun katledilişinin 27’nci yılı dolayısıyla pek çok yerde anma ve etkinlik düzenleniyor. Yüzlerce insan, Mumcu’nun Ankara’daki evinin önünde toplandı. Törene CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da katıldı.

Fotoğraflar: Necati Savaş, Kurtuluş Arı

Gazetemiz yazarı, Uğur Mumcu, ölümünün 27’nci yılında bombalı suikaste uğradığı ve adının verildiği sokaktaki evinin önünde anıldı. Anma törenine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM Başkanvekili Levent Gök, CHP’li bazı milletvekilleri ve çok sayıda kişi katıldı. Kılıçdaroğlu, tören öncesinde Mumcu’nun evinde eşi Güldal, kızı Özge ve oğlu Özgür Mumcu ile görüştü.

Görüşmenin ardından Mumcu ailesi ve Kemal Kılıçdaroğlu, Faili Meçhuller Anıtı’na ve Mumcu’nun yaşamını yitirdiği  alana karanfiller bıraktı, mum yaktı. Alandakilerle Mumcu’nun hayatını kaybettiği yerde saygı duruşunda bulunuldu, şarkılar seslendirildi.

Faili Meçhuller Anıtı’nın olduğu alanda Mumcu’nun köşe yazılarının bulunduğu gazeteler, daktilo ve bilgisayarın yer aldığı özel bölüm dikkati çekti.

KILIÇDAROĞLU:
MUMCU’NIN YOLU ENGELLENEMEZ

Kılıçdaroğlu, anma etkinliğinin gerçekleştirildiği sokaktan ayrılırken gazetecilere yaptığı açıklamada, Uğur Mumcu’nun insan olmanın ötesinde unutulmaz bir kişilik olduğunu söyledi. Mumcu’nun bilim insanı, gazeteci, aydın, emekçi ve Kuvayımilliyeci olduğunu dile getiren Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

Hainler onu yok etmeye çalıştılar ama o, düşünceleriyle yaşıyor. Onu her yıl saygı, sevgiyle anıyoruz. Anmaya da devam edeceğiz. Buraya insanlar da zaten aynı düşüncelerle geliyor. Onun bütün düşüncesi yolsuzluklardan arınmış demokratik bir Türkiye’ydi. Aynı amacı aynı çerçevede sürdürüyoruz, mücadelesini yapıyoruz, kavgasını veriyoruz. Hiç kimse Uğur Mumcu’nun açtığı yoldan yürüyüşümüzü engelleyemez. Bu kararlılıkla yolumuza devam ediyoruz ve edeceğiz. Bütün hedefimiz şu : Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu Cumhuriyet’i demokrasiyle taçlandırmak.”

İSTANBUL

Uğur Mumcu’yu anmak için aralarında Cumhuriyet Gazetesi Çalışanları, TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş, TGS Genel Sekreteri İlkay Akkaya, TGS İstanbul Şube Başkanı Banu Tuna ile TGS üyeleri ile gazeteciler biraraya geldi.

Anmada konuşan Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş şunları söyledi: “Bundan 27 yıl önce Uğur Mumcu katledildi. Hedef Uğur Mumcu nezlinde gerçeklerin üstünü örtmek, araştırmacı gazeteciliğe gözdağı vermekti. Ocak ayında 3 gazeteciyi andık. 8 Ocak’ta Metin Göktepe, 19 Ocak’ta Hrant Dink, 24 Ocak’ta Uğur Mumcu katledildi. Gazetecileri öldürürsek gerçeklerin üstünü kapatırız diye düşünenler, gazetecilik mesleğini bitiririz diye düşünenler yanıldıklarını gördüler. Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü yıl doğan çok sayıda meslektaşımız bugün Uğur Mumcu gazeteciliği geleneğini sürdürüyor. Gerçekleri topluma ulaştırmak için yeni gazeteciler çıktı sahneye. Onları tutuklamayı, cezaevlerine tıkmayı, davalar açmayı denediler ama yine de gazetecilik mesleğini bitiremediler. Hala gerçekleri topluma ulaştırmak için çaba sarf eden, mücadele eden binlerce gazeteci var. Uğur Mumcu mezarında rahat uyu senin gibi gazetecilik ilkelerine bağlı, geleneğini sürdüren binlerce gazeteci var.”

“UNUTULMAYACAK”

Durmuş’un ardından konuşan Cumhuriyet çalışanı Ozan Yurtoğlu ise, “Cumhuriyet Gazetesi dün olduğu gibi bugün de gazetecilik yapmaya devam ediyor. Her biri duruşuyla toplumda simge haline gelmiş yazarları katledilen Cumhuriyet Gazetesi’nin bugün durduğu yer, yine aynı yerdir. Uğur Mumcu’nun mirasını devam ettiren muhabirleri, yayın kadrosu, yazarlarıyla Cumhuriyet Gazetesi, Mumcu’nun çizgisini sürdürmeye kararlıdır. Mumcu aradan geçen onca yıla rağmen, Cumhuriyet Gazetesi’ne ve muhabirlerimize bıraktığı gazetecilik anlayışıyla vurulduğu yerde unutulmamıştır ve unutulmayacaktır” ifadelerini kullandı.

Açıklamaların ardından meslektaşları Mumcu’nun anıtına karanfil bıraktı.

=========================
Dostlar,

Dün, 2 Ocak 2020 günü, ADD Çankaya Şubemizin düzenlediği Uğur Mumcu ile Demokrasi ve Laiklik şehitlerini anma amacıyla düzenlenen bir toplantıya katıldık.

Yüksek Ticaretliler Derneği’nin Mithatpaşa Cd. 16 no’daki salonunda, Demokrasi – Laiklik şehitlerinden Uğur Mumcu’nun ağabeyi Av. Ceyhan Mumcu‘yu dinledik.

Bize çok önemli bilgiler verdi..

Birini kısaca paylaşalım, kendisini dinlerken aldığımız notlardan aktaralım..

  • Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar okkan Uğur’un ölüm yıldönümünde yaptığım bir konuşmayı / basın açıklamasını fakslamamı istedi. Uğur Mumcu’yu Diyarbakır’da anacağız ve sizin o tok sesli metninizi Devlet Tiyatrosu sanatçılarından birine okutacağım.. Gönderdim. Telefonda ayrıca, o gün, Türk Polis tarihine geçecek bir operasyon yapacağınız ve katilleri yakalayacağını söyledi.. Biliyorsunuz o gün, 5 koruması ile birlikte, aracı havaya uçurularak öldürüldü…
    ===============================Yorumsuz aktardık…
    Demek ki bu telefon görüşmesi dinlendi..
    Cinayet hazırlığı yapıldı.. Kime, Diyarbakır Emniyet Müdürüne..
    5 korumasıyla birlikte resmi makam otomobili havaya uçurularak..
    Böylesi hain ve büyük bir cinayet operasyonunu planını neden Devlet haber alamadı ?
    Diyarbakır’da bu çapta bir operasyon Devletten saklanarak nasıl yapılabilir?
    Haydi yapıldı, failler ve azmettirenler ortaya kon(a)maz mı??

    Kontrgerilla dışında olasılık geliyor mu aklınıza??

    NATO eliyle 1952’de Demokrat Parti / Bayar – Menderes ikilisinin yurdun bağrına sapladığı hançer..

Yurttaşlarının, üst düzey kamu görevlilerinin kendi vatan topraklarında emperyalizme kurban edildiği bir ülke.. Bunca eli – kolu bağlı mıyız?? Neden çözemiyor ve engelleyemiyoruz?

Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu, Emniyet Genel Müdürü / İçişleri Bakanı Mehmet Ağar ile görüşmesinde duvardaki sır tuğlasını çekmesini istemişti cinayetin aydınlanması için. Ağar ise çekemeyeceğini, devletin çökebileceğini… söylemiş ve gerçek durumu ortaya koymuştu..

AKP = RTE 17+ yıldır tek başına iktidar.. Aydınlatmadılar, aydınlatamadılar bu cinayetleri..

Bu ne anlama gelir, geliyor sevgili halkımız ve AKP’liler ?????

Sevgi, saygı ve ACI ile. 24 Ocak 2020, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

LİNÇ GİRİŞİMİ

LİNÇ GİRİŞİMİ

Suay Karaman

Suay Karaman
22 Nisan 2019

(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

Ankara’nın Çubuk ilçesinde şehit cenaze törenine katılan CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğluna yapılan saldırı, bir linç girişimidir. Bu linç girişimi bir kışkırtmadır (provokasyondur) ve demokrasiyi içine sindiremeyenlerin planlı bir eylemidir. Bu alçak olayın benzerlerini 12 Eylül 1980 öncesinde Kahramanmaraş’ta ve Çorum’da,  2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta görmüştük. Yeni kışkırtmalara çağrı çıkartılmaması için, mutlaka bu alçak olayı yapanların da, yaptıranların da ortaya çıkartılarak, yargılanmaları gerekir.  

CHP Genel Başkanı linç girişiminin ardından çevredeki bir eve götürülmüştür. Hain saldırı burada da sürmüş, taş atılmış ve “evi yakın” sesleri yükselmiştir. Bu sırada Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, CHP Genel Başkanı’nın tutulduğu evin önüne gelerek;

  • “Değerli arkadaşlarım şu ana kadar mesajlarınızı verdiniz, tepkilerinizi gösterdiniz”

diye konuşarak, bu hain saldırıyı kınayamadığı gibi, destek de olmuştur. Ardından Ankara Valiliği, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “müessif protesto eylemi” ifadeleri ile bu hain saldırının hafife alındığını gözler önüne sermiştir.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise

  • Nereye gideceğini bileceksin, o adama yumruk attıracak kadar ne yaptın sen?” söylemiyle, kendisinin nerede olduğunu ve ne yaptığını açık biçimde tanımlamıştır. 

Seçim meydanlarında toplumumuza kin ve nefret tohumu ekenler, CHP için hakaret ve tehditlerde bulunanlar, bu linç girişiminde pay sahibidir. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 24 Haziran 2018 seçimlerinden sonra yaptığı açıklamada valilere

  • CHP il başkanlarını şehit cenazelerinde protokole almayın” talimatı vermiştir.

Bu talimat, bu hain saldırının ateşleyicisidir. 

  • Analar ağlamasın diye açılım sürecini başlatanları,
  • Oslo’da PKK terör örgütüyle görüşenleri,
  • Habur sınır kapısında davul-zurna ile karşılayanları

    bu toplumun unutması olanaklı değildir.

    – PKK terör örgütü istedi diye Andımız’ı yasaklayanları,  
    – çocuk katili terör örgütünün başının mektubunu Diyarbakır meydanında
    okutanları,
    – Cizre’de PKK terör örgütüne yemin töreni yaptıranları,

    – belediye araçlarıyla hendek kazılıp, bomba konulmasına ses çıkarmayanları,
    – valilere operasyon yapmayın diyenleri

    bu toplum gördü, duydu ve hiç bir zaman da unutmayacaktır. 

Bütün bunlar ortadayken CHP’nin terör örgütüyle birlikte olduğunu söylemek komiktir, gülünç ötesidir. Bunun anlamı iktidar olanaklarının ellerinden kaymakta olduğunu görmenin telaşı içinde, milleti bölmektir. Toplum olarak çok dikkatli ve bilinçli olmalıyız, siyasette ve medyada saldırgan üslup kullananları iyi tanımalıyız ve gereken tepkileri vermeliyiz. Bu kirli düzeni değiştirmek için çok emek harcamalıyız. 

Bu hain olayın ardından genel merkezin önünde konuşma yapan CHP Genel Başkanı şu ifadeleri kullandı;

  • “Hiç kimse unutmasın; Kuruluş ve kurtuluşun partisi olan CHP’nin genel başkanıyım. Kuvayı milliyecilerin partisinin genel başkanıyım.”

    Kurucu ilkelere, Atatürk ilke ve devrimlerine inananların yönetimde olduğu bir CHP ile bütün bu karanlıkların aydınlığa döneceği bilinmelidir.

    * Atatürk’ün ışıltılı yolu ve görkemli “Altı Ok”u ile çağdaş uygarlık düzeyine ulaşılacaktır.
    =======================================
    Dostlar,

  • Binali Yıldırım İstanbul BŞBB adayı iken son günlerde “HDP oylarına talibim..” demedi mi?

    HDP şiddeti – terörü  dışlayıp, etnik temelde olmamak üzere demokratik siyasal yaşamda yerini aldığında kimsenin bir diyeceği olmaz..

    Son seçimde dinci-gerici….kuşatmaya karşı demokratik bir blok oluşturulmuş ve sonuç alınmıştır.

AKP ve yandaşları, ortakları, uzantıları, yerli – yabancı işbirlikçileri ateşle oynamaya derhal son vermelidir. Yapacakları her yanlış, onları kaçınılmaz sona daha hızlı ve daha da suçlu (mücrim!) olarak sürükleyecektir.. Tarih, bu vb. süreçlerin örnekleriyle dolu..

  • Bir kez daha, bin kez daha 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu ve mutlu olsun.. Salt Türkiye’ye değil, tüm dünya çocuklarına ve insanlığa ve küresel sermayeye başkaldırıp egemenliğine sahip çıkacak dünya uluslarının tümüne!

Sevgi ve saygı ile. 23 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

NEREDEN ÇIKTI İDAM ?

NEREDEN ÇIKTI İDAM ?

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Akit TV muhabiri Mehmet Özmen bir cezaevinin idam sehpasını göstererek; “Millet, örneğin Kemal Kılıçdaroğlu gibi bazı isimlerin de işte bu darağacında asılmasını, idam edilmesini bekliyor diye düşünüyorum” ifadelerine yer vermesi hayra alamet değildir. Toplumda yerel seçim üzerinden bir karmaşa (kaos) yaratmanın hesabı mıdır? İdam sözcüğünün sık konuşulur olması, gündeme gelmesi, ülkemizde işlerin şirazesinden çıktığını gösteriyor.

Türkiye’de idam cezası 1920’de BMM’nin aldığı kararla uygulanmaya başladı. Türkiye’nin 1924, 1961 ve 1982 anayasalarında idam cezası vardı. Bu ülke, son derece üzücü, insanlık adına utanç duyulacak idamlar gördü. Ancak, 1984 sonrasında bu ceza eylemli olarak uygulanmadı, bir bakıma askıya alındı. 1991’de yapılan yasal düzenlemeler sonucu idam alanların cezaları ömür boyu hapse çevrildi. AB’ye üyelik görüşmeleri gereği, AİHS’nin 6 ve 13 sayılı Protokollerinin imzalanmasıyla idam cezası, “Ölüm Cezasının Kaldırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun” ile (yasa no 5218, RG 21 Temmuz 2004, sayı 25529) 1926 tarihli ve 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunundan çıkarıldı.

Türkiye “barış zamanında” idam cezasının kaldırılmasını öngören Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6. Protokol’ü 15 Ocak 2003’te imzaladı. TBMM, 26 Haziran 2003’te bu protokolün onaylanmasını uygun buldu. 6. Protokol’deki “savaş ve yakın savaş tehlikesi zamanında işlenmiş fiiller için ölüm cezası öngörülebileceği” istisnası 13. Protokol’le kaldırıldı ve ölüm cezasının her koşulda kaldırılması benimsendi. Türkiye, 2004’te 13. Protokol’ü imzaladı. 7 Mayıs 2004’te tarihli anayasa değişikliği ile anayasadan idam cezasının kalıntıları tümüyle ayıklandı. Ardından ceza yasalarından çıkarıldı. Böylece ölüm cezası Türk hukukundan (savaş halleri dışında) bütünüyle kaldırılmış oldu. Yenilenen TCK’nda da yer almıyor. İdamın kaldırıldığı dönem DSP-MHP-ANAP koalisyonudur. 9 Ağustos 2002 tarih ve 4771 sayılı yasayla da “Savaş, yakın savaş ve terör suçları halleri dışında ölüm cezası verilmez” kararıyla idam cezası kaldırılmıştır.
****
Günümüzde 58 ülkede halen idam cezası vardır. Çin, Hindistan, Endonezya ve ABD gibi (50 eyaletin 30’unda) ülkelerde idam cezası uygulanmaya devam ediyor. Bu da dünya nüfusunun yaklaşık % 60’ına denk düşmektedir. Bu ülkelerin 35’inde idam cezası, savaş ve olağanüstü hal ile sınırlandırılmıştır. Yine bu ülkelerin 32’sinde en az 10 yıldan beri idam cezası infaz edilmemektedir. Pek çok gelişmiş ülke idam cezasını kaldırmıştır : Finlandiya 1826’da, Norveç 1875’te, Danimarka 1892’de, İsveç 1910’da, Hollanda 1850’de Portekiz 1867’de, Almanya 1949’da, Mussolini dönemi dışında İtalya 1890.. Türkiye ise idam cezasını kaldırmakta geç bile kalmıştır. Araştırmalara göre idam cezasını en çok uygulayan ülkeler Çin, İran, Pakistan, S. Arabistan, ABD (30/50 Eyalette), Irak, Somali, Mısır, Endonezya, Çad. İdam daha çok 3. dünya ülkeleri veya geri kalmış ülkelerde uygulanan bir ceza. ABD bu kuralın dışında görünüyor ancak ABD tarihinde sömürge (koloni) döneminden kalma gelenekler temelli.
****
İdam istemleri kimi kez can acıtıcı ve toplumsal tepkiye konu “haklı” (!?) reflekslerle gündeme geliyor. Olabilir, “asalım gitsin!” gibi kestirme istemler toplumda dillendirilebilir. Ne var ki insan hakları bağlamında en temel insan hakkı olan “yaşam hakkı tepkisel dürtülerle tartışılamayacak ölçüde kritik bir konudur. Tarih boyunca uygulanagelen sayısız idam cezası, suç ve suçluluğu bitirmeye yetmemiştir.

Dolayısıyla idam cezasının bütünüyle caydırıcı ol(a)madığı anlaşılmıştır..
İdam cezası çözüm olabilseydi, ilgili ülkelerde benzer suçlar artık işlenmezdi.
Ayrıca idamla birlikte kurbanın aileleri de büyük ızdırap çekiyor, birlikte cezalandırılıyor.
Oysa cezaların kişiselliği evrensel bir hukuk kuralıdır..

Uygar insanlığın idama karşı oluşunun ana teması, “İdam bir cinayettir” odaklıdır..
Hem de devlet eliyle işlenmiş bir cinayet! Oysa Devlet kin güdemez, cinayet işleyemez.

  • Adli hata yapıldığında idam cezasının geriye dönüşü yoktur!

Yakın tarihimizde en iz bırakan idamlardan örneğin Başbakan Menderes ve 2 Bakanı’nın idamının ardından (17 Eylül 1961) Deniz Gezmiş ve 2 arkadaşının idam cezası “3’e 3, intikam” çığlıkları ile TBMM’de onanmış (Başbakan Demirel 2 elini de “evet” için kaldırmıştır!) ve 6 Mayıs 1972’de yerine getirilmiştir. İdam cezaları genellikle kamu vicdanında çelişik izler bırakmaktadır.

Günümüzde, söz konusu 2 olayda idam edilenlere anıt mezarlar yapılarak heykelleri dikilmiştir. Görülüyor ki idam, onarımı olanaksız bir cinayet türü gibidir. Uygar insanlık kültürü dışında bir eylemdir.

12 Eylül generallerince “Asmayalım da besleyelim mi?… Bir sağdan bir soldan astık..” gibi bir garabetin ardılı olarak, çocuk yaşta bir mahkumun (17 yaşındaki Erdal Eren‘in!) yaşının büyütülerek asılması, uygar dünyaya asla savunulamayacak bir insanlık suçudur..

Son seçimlerde (24 Haziran 2015) 11,5 milyon oy almış ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na idam istemi aymazlığı ise, ülkede bir karmaşa (kaos) yaratarak toplumu birbirine düşürme kurgusudur. Bu davranış her türlü hukuk ve insanlık sınırını aşmıştır.

6 Eylül 1958’de Adnan Menderes Başbakan iken, CHP genel başkanı İsmet İnönü’ye “İdam sehpalarında can verenlerden ders al” gibi sözler kullanıyor. İsmet Paşa ise “İdam sehpaları bir kez kurulmaya görsün, nasıl işleyeceği belli olmaz!” diyor. Kaderin cilvesine bakın ki; Menederes ve arkadaşları idamla yargılanırken, eşi Berrin Menderes İnönü’ye giderek idamların durdurulması yönünde yardım istiyor. İnönü Org. Cemal Gürsel’e mektup yazarak idamların durdurulmasını istiyor. Ancak İnönü’nün bu çabaları, yaklaşık 15 kişiyi bulacak idamları, yalnızca 3 kişiye düşürmeye yetebiliyor.

Ülkemizin “beka sorunlarını” (!?) tartıştığımız şu günlerde, nereden çıktı idam söylemleri?

Bunlar hayra alamet söylemler değil Herkes ağzından çıkan sözü, hele siyasiler kamuoyu önünde, çok büyük özenle tartmalıdır.
Üstelik 31 Mart 2019 yerel seçimleri Türkiye’de ilk kez olmuyor..
=================
Dostlar,

Sonuçta Erdoğan ve sekreterleri (Bakanları!?) 24 Haziran 2023’e dek iktidardadır olağan koşullarda ve yerel seçim sonuçlarından bağımsız olarak. Halkı ve muhalefeti “idam” cezası ile korkutmak uygar demokratik siyaset kalıplarının çooook dışındadır.

Kaldı ki; tüm uluslararası hukuku, bağlantılarımızı ve yükümlülüklerimizi bir yana koysak bile, hukuk tekniği bakımından Anayasa değişikliği gerektirmektedir idamı yeniden getirmek. Bu da Anayasa md. 175 gereği en az 200 vekil ile teklifi, en 3/5 kabul oyunu (360 vekil) gerektiriyor. 2/3’ten (400’den) az oy ile (360-400 arası) kabul halinde halkoylaması zorunlu. AKP + MHP oyları 360’ı bile bulmuyor.. Öbür partilerin idama karşı çıkması durumunda AKP + MHP ittifakının gücü yetmiyor bu girişime. TBMM’den geçse bile Türk Ulusu ne diyecek buna?

Halkı korkutarak ve asıl yakıcı sorunları gündemden düşürmek üzere gündem oyunları ile siyaset yapmanın ne denli ahlaksal, moral, etik, adil, erdemli… olduğunu da unutmadan.

16 Haziran 1944’te henüz 14 yaşında iken cinayet ile suçlanan George Stinney elektrikli sandalyede idam edilmiş, ablasının açtığı davada 40 yıl sonra 1974’te aklanmıştı! Ancak yaşamının baharında hatta çocuk yaşta idam edilen küçük George çıkıp gelemedi mezarından!

Son olarak ülkemizin bir “beka” sorunu varsa, bunu 17 yıldır tek başına iktidar olan AKP yaratmadı da kim yarattı? Sorunu yaratan bu kez suçuna gerekçe gösterip halktan oy isteyemez!

Beka sorunu AKP içindir, %40’ın altına düşmemek için;
Beka sorunu MHP içindir, %10’un altına düşmemek için;
Beka sorunu, Cumhur ittifakı denen örtük koalisyon içindir, %50’nin altına düşmemek için!

Sevgi ve saygı ile. 27 Mart 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı – AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

CHP’nin 12 maddelik seçim bildirgesi – 2019

Kılıçdaroğlu, CHP’nin 12 maddelik seçim bildirgesini açıkladı

Ankara Kapalı Spor Salonu’nda konuşan CHP lideri Kılıçdaroğlu partisinin 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere ilişkin 12 maddelik seçim bildirgesini açıkladı.
CHP diğer partilerden CHP’ye geçecek belediyelerin çalışanlarının asgari ücretini 2 200 liraya yükseltmeyi, 1 Ocak’tan başlayarak geçmişe dönük maaş farklarını da ödemeyi vaat etti.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından satır başları şöyle;

Türkiye’nin çözülemeyecek hiçbir sorunu yok. Çözüm istiyorlarsa gelecekler CHP’nin kadrolarına başvuracaklar. Sorunlara çözüm üretmek için önce soruna sağlıklı teşhis koymalısınız. Çözümü öyle bulursunuz.

-Herkesin ortak düşüncesi şu: ‘Türkiye iyi yönetilmiyor‘ Bir siyasal iktidar sorunlara teslim olmuşsa çözüm üretemez. Şikayet makamı haline dönüşür. Bugün Türkiye’de gelinen nokta budur. Şikayet ediyorsan o koltuktan ayrılacaksın.

-17 yılda istedikleri kanunu çıkardılar. İstedikleri makamları getirdiler istediklerini götürdüler… İstedikleri atamaları yaptılar. 17 yıldır tek başıma ülkeyi yönetiyor. Bugün ülkeyi bir sorunlar yumağıyla bıraktı. Vergi topladılar, özelleştirme yaptılar yetmedi, Devletin fabrikalarını sattılar yetmedi, dünyanın borcunu yaptılar… Borç buldukları zamanda müjde veriyorlar millete…

Londra’da bir avuç tefeciye bırakılmış bir Türkiye var. Ne kadar faiz ödendi. AKP iktidarı döneminde 163 milyar dolar faiz ödendi…

-Türkiye siyasal ve ekonomik bağımsızlığını kaybetmiştir.

-Domates, biber diyor sonra da ‘bir merminin fiyatı ne kadar?‘ dedi. Anlayışa bakın. Bakın bu şu anlama geliyor: Bir sorumlu bulamıyor. Bir dönem sorumlu CEHAPE diyordu. Bu ülkede 35 yıldır terörle mücadele ediliyor. Hiçbir Cumhurbaşkanı millete biberin fiyatını biliyor musun? Kurşunun fiyatını biliyor musun? demiyor. Akıl fikir diliyorum.

Yahu şu anlayışa bakın!

Türkiye’yi üretimden kopardılar. Cumhurbaşkanlığı koltuğunu işgal eden bir zat şikâyet eder bir konuma geldi. Çatışma kültürü, nefret üretiyor. Sanıyor ki ben milleti kandıracağım. Sivas’ta diyor ki, “Ne diyorlar; domates, patlıcan, sivri biber. Yahu düşünün, bir merminin fiyatı nedir?

-Yahu şu anlayışa bakın. Domates, biber diyen kim? Vatandaş. Soğanı unutmuş ama. Mahzuni diyordu ki; “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana. Bilmem söylesem mi, söylemesem mi?

-Bir kurşunun hesabını yapıyorsan, buradan askere, orduya gönderme yapıyorsan kendi kötü yönetiminin faturasını onlara çıkarmak istiyorsan, sen neden tank-palet fabrikasını satıyorsun? Efendim bu özelleştirme değil diyor, yalanın bu kadarını görmemiştim.

Mutfakta yangın var, haberi yok beyefendinin. O sanıyor ki bu millet ejder meyvesi yiyor. Bu millet kendisini açlığa mahkum eden bir siyasal anlayışı ders vermek zorundadır. İflas, konkordato günlük hayatımızın standardı oldu.

-Yandaşa köprü, şehir hastanesi yaptırıyorsun dolarla, tık yok. 123 milyar dolarlık garanti veriyorsun onda da tık yok. Bakın bunları hiç tartışmıyor. Neyi tartışıyor; fiyatlar artıyor, suçlu manav, market, çiftçi… Bu saydıklarımın hepsi Türk Lirası kullanıyor dikkatinizi çekerim.

-Türk Lirasıyla karnını doyuranlar sürekli suçlu oluyor, Dolarla iş yapanların sırtı sıvazlanıyor, ses çıkarılmıyor.

-Peki biz ne yapacağız, ne istiyoruz?

1-Hiç kimsenin inancına, kimliğine bakmadan herkese eşit davranacağız.

2-Rantı bölüştürdüğünüz zaman sorun yoktur. Pendik Çınarca mahallesine sesleniyorum, senin sorununa biz sahip çıktık, şimdi sen CHP’yi seçeceksin. Rantı sana vereceğiz kardeşim. Üsküdar’daki, Kirazlıtepe’deki kardeşime sesleniyorum. Sen CHP’ye oyunu vereceksin. Oradaki rant sana ananın aksütü gibi helaldir.

3- Biz belediyeler olarak halktan vergi topluyoruz. Harcadığımız her kuruşun hesabını sana vermek namus borcumuzdur.

4- Her evde huzurun olmasını istiyoruz. Boğazımızdan keseceğiz. Çocuklarımıza hizmet edeceğiz.

Yoksulluğu yenen kentler. Hiçbir çocuğun yatağa aç girmediği kentler. 1 Ocak 2019’dan başlayarak CHP’li belediyelerde asgari ücret 2020 lira değil, 2200 liradır.

5-Bir kent her alanda üretmeli. Büyükşehirler kırsalla işbirliği yapmalı.

6- Yenilikçi ve akılcı kentler. Yani teknolojinin insana hizmet ettiği yerler.

7-Ulaşım ve altyapı sorunlarını çözeceğiz. Bütün İstanbul’u yaşanmak isteyen yer haline getireceğiz.

8-Nefes alan kentler. Gökdelenler, binalar, çimenler görünmüyor. Kuşlar yok oluyor. Bağcılar’da kişi başına düşen yeşil alan, 30 santimetre. Bu insan Kadıköy’de, Sarıyer’de yaşamak istiyor. Esenler’de 1 santimetre kare.

9-Sosyal adaleti sağlayan kentler. Yaşlılara, engellilere pozitif ayrımcılık yapacağız. Bütün çocuklara kreş açacağız. Zengin, fakir demeden…

10- Kültür ve sanatı geliştiren kentler. Kenti, Kültür düzeyi yüksek bir hale getireceğiz.

11- Doğal yeşil kentler kuracağız.

12- Biz işçisi, memuru, emeklisi, sanayicisi, çiftçisi, öğrencisi velhasıl tüm yurttaşlarımızla beraber mutlu yaşamak istiyoruz. Bu sözün arkasında duracağız. İnsanlar dışında da kentlerde canlılar var. Tüm canlıları koruyacağız, besleyeceğiz.

Son olarak, tüm yurttaşlarımız beraber bir kentte mutlu yaşamak istiyoruz. Biz size bu sözü veriyoruz.

TOPLANTIDAN NOTLAR

CHP’nin aday tanıtımı ve seçim bildirisinin açıklanacağı salonda parti sözcülerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştirirken sık sık kullandığı “efuli atıfı” salonda dinletilen şarkılarda da kullanıldı. Toplantı öncesi Volkan Konak’ın Efulim adlı şarkısı sık sık dinletildi.

CHP’nin aday tanıtım ve yerel seçim bildirisinin açıklanacağı toplantının gerçekleştirileceği Arena Spor Salonu’nda partinin seçim sloganları ve seçim şarkıları da tanıtıldı. Salonda “Derman Belediyeciliği” ve “Martın Sonu Bahar” sloganlarının yanı sıra “Bereketli, Huzurlu, Özgür Kentler İçin” ve “Bir Arada Huzurlu Yaşamak İçin Halkçı Belediyecilik” yazıları da yer aldı.

Toplantı başlamadan önce dinletilen şarkılardan bir ayrıntı dikkat çekti. Salonda toplantının başlamasını bekleyen binlerce kişi; sık sık dinletilen Volkan Konak’ın Efulim adlı şarkısını eşlik etti. CHP sözcüleri sık sık Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı eleştirirken Saray’da tüketilen yiyeceklerden biri olan efuliye atıf yapıyor.