Kıbrıs’ta Garantörlüğümüzün Müzakere Edilebileceği Yolundaki Haberlere Tepkiler

Kıbrıs’ta Garantörlüğümüzün Müzakere Edilebileceği Yolundaki Haberlere Tepkiler

Onur ÖYMEN

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Basında yer alan bilgilere göre  Yunanistan Dışişleri Bakanı Nicos Kocias yaptığı bir konuşmada “Kıbrıs’ta müzakere masasında artık güvenlik ve garantiler konusu var. Bunu, BM Genel Sekreter’i de İsviçre’deki müzakerelerde kabul etti. Dolayısıyla daha öncekine göre çok daha iyi pozisyondan başlayacağız.” demiş. Geçen yıl İsviçre’nin Crans Montana şehrinde yapılan görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, BM Genel Sekreteri Guterrez, hazırladığı raporda, garantiler sisteminin sürdürülemez olduğu görüşünü dile getirmişti. Türkiye ise daima garantiler konusunun müzakereye açık olmadığını vurgulamıştı. Buna karşılık KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın müzakerelerin Guterrez prensipleri üzerinden sürdürülebileceği yolunda bir açıklama yapması, Türk tarafının garantiler konusunu görüşmeye hazır olduğu izlenimi yaratmış ve bu Türkiye’de tepkiyle karşılanmıştı. 

Nicos Kocias’ın bu kez yaptığı açıklama sanki iki taraf arasında garantilerin görüşülebileceği konusunda bir ön uzlaşmaya varıldığı izlenimi vermektedir. 

Bu konuda Yeniçağ gazetesine verdiğim demeçte özetle şunları söyledim:

Türkiye’nin Londra ve Zürih antlaşmalarından kaynaklanan güvenlik ve garanti hakları müzakere edilemez.Kıbrıs sorununun özünde bu yatıyor. Türkiye, 1974 yılında  Londra ve Zürih antlaşmalarındaki garanti hakkına dayanarak müdahalede bulunmuştur. Garantilerden vazgeçmek demek Kıbrıs’ı Girit gibi teslim etmek demektir. Toprak, garantiler ve oradaki askerlerimizin varlığı, bizim kırmızı çizgilerimizdir. Aksi takdirde Kıbrıs Türklerinin güvenliğini sağlayamayız. Umut ediyorum ki, Türkiye bunu kabul etmeyecektir. KKTC Başkanlığının böyle eğilimleri olduğu yolunda basında haberler çıkıyor. Ancak Türkiye’nin böyle bir çizgiyi kabul etmesi son derece sakıncalıdır. Garantilerden vazgeçilmesi Kıbrıs’ın tümüyle teslim edilmesi anlamına gelir. Bu Rumların ve Yunanistan’ın istemiydi ve BM Genel Sekterinin raporunda da garantilerin müzakere edilebileceği yönünde görüşler vardı ve biz ona çok tepki göstermiştik. 

“ Bu yaklaşım kabul edilirse Kıbrıs’tan asker çekilmesi de gündeme gelebilecektir. O zaman da geriye gerçekten fazla bir şey kalmayacaktır. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan yüzbinlerce soydaşımıza karşı tarihi bir sorumluluğu vardır. Kıbrıs harekatını yapan Bülent Ecevit‘e, ayrıca Rauf Denktaş‘a karşı da manevi sorumluluğumuz var. En kötü durumlarında bile devletler kimi temel çıkarlarından fedakarlıkta bulunamazlar. Yunanistan Dışişleri Bakanının sözlerini sanki Türkiye garantiler konusunu müzakere etmeyi kabul etmiş gibi değerlendirmek yanlış olur. Bu olacak şey değildir. Türkiye’nin bunu kabul ettiğine ilişkin bir işaret henüz yoktur. Umarım ki hiç olmaz. Türkiye’nin böyle bir vahim hatayı yapabileceğine ben ihtimal vermek istemiyorum.”

=====================================
Dostlar,

Çooooooooook kritik koşullar içindeyiz.

Türkiye çok ağır bir iç – dış borç bunalımı içinde AKP = Erdoğan’ın mutlak sorumluluğu ile.
Değil Demirel’in 1965’lerde itiraf ettiği “70 Cent’e muhtacız”; “1 Cent’e” muhtaç durumda..

Böylesi zamanlar Batı emperyalizminin özellikle kurguladığı ortamlardır ve olağan koşullarda ileri süremedikleri her türlü  ağır – kabul edilemez istemlerini masaya koyarlar. Büyük olasılıkla, AKP = Erdoğan ile perde gerisinde “dış kredi” karşılığında böylesine kabul edilemez pazarlıklar yapılıyordur ki; durup dururken kamuoyuna bu haberler sızdırılarak hem kamuoyunun tepkisi ölçülüyor hem de alıştırılıyor..

Dolayısıyla, 16 yıldır ülkeyi Batı ve dinci rantiye adına yağma ve talan eden iktidar; şimdi bunun çok ağır bedelini, iktidarda kalma adına, hayal bile edilemeyecek ödünleri vererek ödemek / ülkemize ödetmek isteyebilir.. Bu çok tehlikeli bir durumdur.

  • Hem AKP iktidarı = Erdoğan‘ı bu kumardan – ihanetten kesin olarak kaçınmaya çağırır,
    hem de tüm Türkiye’yi bu bağlamda son derece uyanık olmaya davet ederiz..

Sayın Öymen’in uyarısını bütünüyle paylaşıyor, destekliyor ve kendisine teşekkür ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 22 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

2001 krizi ve seçimler

2001 krizi ve seçimler

Yıldırım Koç

Yıldırım Koç
Aydınlık Gazetesi, 24.4.2018

Türkiye ekonomisi giderek daha da derinleşen bir kriz yaşıyor. Açıklanan milli gelir artış bu krizi yansıtmıyor. İşverenlerin şikayetleri her geçen gün artıyor. Kentlerin en işlek caddelerinde geçmişte büyük hava paraları ödenerek kiralanabilen dükkanlar bugün boş; bir bölümü kiralık, bazıları satılık.

Halkımız son derece sağduyuludur, kısa vadeli çıkarlarını çok iyi bilir, ekonomik sorunlarına öncelikle en risksiz ve en düşük bedelli yollardan çözüm bulmaya çalışır, olağanüstü tedbirlidir, hayal dünyasında yaşamaz, son derece gerçekçidir. Yaşadığı sorunlardan genellikle hükümetleri sorumlu tutar. Bu nedenle de tepkisini seçim sandığına yansıtır. Sorunların artmasına karşın sandık çok gecikirse ve iktidarın zayıfladığı biçiminde bir algı yaygınlaşırsa, kitle eylemleri kendiliğinden gelişir. 1998-2002 krizi sonrasındaki gelişmeler, bu sürecin en somut olarak yaşandığı örneklerden biridir.

KRİZ VE SEÇİMLERE YANSIMASI

Türkiye ekonomisinde çok önemli bir kriz 1998-2002 yıllarında yaşandı. Sabit fiyatlarla GSMH 1998 yılında %3.9 arttı ve 1999’da %6.1 azaldı. 2000 yılındaki %6.3’lük bir artışın ardından, %9.4 küçülme yaşandı. Kişi başına sabit fiyatlarla GSMH ise 1998’de %2.0 artarken, 1999’da %7.8 küçüldü. 2000 yılındaki %4.2 artışın ardından 2001’de %11.0 azalma gerçekleşti. Bu krizin yarattığı sorunlar, bu yıllarda koalisyon hükümetinde yer alan siyasi partilerin oy oranlarını ciddi biçimde düşürdü. Bülent Ecevit 28.5.1999-18.11.2002 döneminde başbakandı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz da devlet bakanı ve başbakan yardımcısıydı.

1999 milletvekili genel seçimlerinde DSP 6.9 milyon (%22.2) oy aldı. Ekonomik kriz sonrasında yapılan 2002 milletvekili genel seçimlerindeki oy sayısı 384 binde (%1.2) kaldı. MHP 1999 milletvekili genel seçimlerinde 5.6 milyon (%18.0) oy aldı. 2002 seçimlerinde 2.6 milyonda (%8.4) kaldı. 1999 milletvekili genel seçimlerinde ANAP 4.1 milyon (%13.2) oy aldı. Oy sayısı kriz sonrasındaki 2002 milletvekili genel seçimlerinde 1.6 milyonda (% 5.1) kaldı.

Ekonomik kriz sürecinde iktidarda koalisyon ortağı olarak bulunan DSP, ANAP ve MHP, 2002 sonundaki milletvekili genel seçimlerinde büyük oy kaybına uğradı. Üç partinin 1999 seçimlerindeki toplam oyu 16.6 milyondu; 2002’de 4.6 milyona indi. Üç partinin toplam oy oranı da %53.4’ten 14.7’ye geriledi. Seçmenler, Türkiye tarihinin en büyük krizlerinden biri olan 1998-2002 ekonomik krizinin faturasını iktidarda bulunan DSP, MHP ve ANAP’a ödettirdi. Ayrıca, Türkiye tarihinin en büyük işçi ve memur eylemleri 1999-2002 döneminde gerçekleşti.

DÖVİZ NASIL ARTMIŞTI?

Günümüzde Türk lirasının hızlı değer kaybı, çeşitli etmenlere bağlı olarak, sürüyor. 2001 yılında Türk lirasının nasıl değer kaybettiği anımsanırsa, başımıza gelebilecekler konusunda bir fikir sahibi olunabilir. Merkez Bankası verilerine göre 1 ABD dolarının TL karşılığı çeşitli tarihlerde şu şekilde gelişti:

22 Şubat 2001 685.4 TL
23 Şubat 2001 957.9 TL
26 Şubat 2001 1073.0 TL
4 Nisan 2001 1232.6 TL
18 Temmuz 2001 1482.6 TL

22 Şubat’ta 685.4 TL olan Dolar, 5 ay sonra 1482.6 TL oldu. Aralık’tan Aralık’a tüketici fiyatları artışı da 2000 yılında %39.0 iken 2001 yılında %68.5 oldu. 2002 yılında ise %29.7 olarak gerçekleşti. AKP Türkiye’yi yönetemiyor. Bakalım Türk lirası, önümüzdeki günlerde 2001 yılındakine benzer hızlı ve büyük çapta bir değer kaybına uğrayacak mı?

TBB; TÜRK-İŞ; HAK-İŞ ve DİSK’ten EMEĞİN HUKUKU KURULTAYI


TBB; TÜRK-İŞ; HAK-İŞ ve DİSK’ten
EMEĞİN HUKUKU KURULTAYI…

Bu önemli toplantıya başarılar dileriz..

– İşveren kesimi toplantıda yok..
– Kamu da..
– Bir de ILO temsili yok.. ILO’nun 3’lü Sacayağı yapısı (Tripartite Structure) yok..

Özellikle ilk 2’si de olsaydı daha bütüncül olurdu kanımızca..
Ancak işveren kesimini TİSK temsil edecekti sanırız ve siyasal kadroları da büyük ölçüde
bu patron sendikası yönlendirdiğinden, kamu adına temsilin pek de anlamı olmayacaktı..
Ama yine de bulunsalar ve hiç olmazsa sorulan sorulara yanıt verselerdi..

Bizim “Hukukun üstünlüğü” retoriğine karnımız tok..
“Emeğin saygılı” olma koşulu ile “Hukukun üstünlüğü” bir anlam kazanır.
Bunun dışında zihinlere kurulan ustaca bir kavramsal tuzaktır.

Sermaye, öncelikle 300 yıl öncesinin ilkel karanlığından kendini kurtarmalı ve insanlığın utancı olan Adam Smith’ten galat “maksimum kâr” sefaletinden kendini kurtarmalıdır.
Çağımızda ancak “makul kâr” kabul edilebilir; günümüz değerleri ile başkaca olanak yoktur.
Emekçi sınıflar, 18. yy. sonları, 19. hatta erken 20. yy. emekçileri bile değillerdir.

Köprülerin altından çooook sular akmıştır..

İlk çağrımız bunadır..

Ardından da ülkemizin taraf olduğu (Anayasa  md 90/son : “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri
esas alınır.”) 
Milletlerarası andlaşmalara tam uyumıudur.

ILO Tavsiye Kararları (Recommendations) bir yana, 189 ILO Sözleşmesinden
salt 57’sine taraf olunmuştur, 53’ü yürürlüktedir ve yer yer önemli çekinceler konmuştur.
Bu kabul edilemez sorun hızla giderilmelidir.

Ayrıca AB’ye üyelik sürecinde (ham hayal!) iç hukuka aktarılan önemli kazanımların da
yaşama geçirilmesi gereklidir.

  • Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı ILO Sözleşmesi ayaklar altında.. Niçin ??
  • Aynı biçimde, ülkemizin de kabul ederek üstün iç hukuk normu kıldığı İş Sağlığı ve Güvenliği ve Çalışma Ortamına İlişkin 155 Sayılı Sözleşme ve İş Sağlığı Hizmetlerine İlişkin
    161 Sayılı Sözleşmeler..
  • AB Temel Haklar Şartı (Nice, 7 Aralık 2000) 
    http://ek12 utup.dpt.gov.tr/ab/hukuk/temelhak.pdf
    Madde 27 : İşçilerin işyerinde bilgilenme ve danışma hakkı
    İşçiler veya işçi temsilcileri, Topluluk hukuku ile ulusal hukuk ve uygulamada öngörülen durum ve koşullarda ve makul bir süre içinde, uygun düzeyde bilgilenme ve danışma hakkına
    sahip olmalıdır.
    Madde 28 : Toplu görüşme ve eylem hakkı
    İşçiler, işverenler veya işçi ve işveren örgütleri; Topluluk hukuku ile ulusal hukuk ve uygulamalarla uyumlu olarak, uygun düzeyde görüşme ve toplu sözleşme akdetme hakkına ve uyuşmazlık halinde, çıkarlarını korumak için, grev de dahiltoplu eylem yapma hakkına sahiptir.Ve…. Avrupa Sosyal Şartı (değiştirilmiş şekli) Strasbourg, 3.V.1996
    https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/kefe/docs/sosyalsart.pdf
  • 1 Herkes, özgürce edinebildiği bir işle yaşamını sağlama fırsatına sahiptir.
    2 Tüm çalışanların âdil çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.
    3 Tüm çalışanların güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.
    4 Tüm çalışanların, kendileri ve ailelerine iyi bir yaşam düzeyi sağlamak için yeterli âdil bir ücret alma hakkı vardır.
    5 Tüm çalışanlar ve işverenler ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak amacıyla ulusal
    ve uluslararası kuruluşlar düzeyinde örgütlenme özgürlüğüne sahiptir.
    6 Tüm çalışanlar ve işverenler toplu pazarlık hakkına sahiptir.
Uzatmayalım….Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 2014 yılı içinde iş cinayetlerine kurban verilen 1886 emekçinin sayısını neden 300’den çok eksikle 1500’lerde vermektedir?? Niçin?
AKP’li 12,5 yılda en az 15 231 emekçi, Nisan 2015’te en az 130 işçi yaşamını yitirdi.
Yıllık ortalama 1219 cinayet! 2015’in ilk 4 ayı 2014’ten %50 fazla! Niçin?
(İSİG Meclisi, http://www.guvenlicalisma.org, 21.05.2015)

ATA_Ergani'de_Kaza_Kader_Talih_Tesaduf_Arapcadir

Bu insanlık ayıbının hızla sonlandırılmasını sağlayacak bir “EMEĞİN HUKUKU” dışında
bizim için anlamı yoktur yapıp etmelerin..Devlet memurlarının grev hakkını içermeyen
sözde sendika tiyatrosuna son verilmelidir (AY m. 53).
12 Eylül 2010 anayasa değişikliği ile getirilen 1’den çok sendikaya üye olma komedisine de..
İŞ GÜVENCESİ + İNSANCA ÜCRET + SENDİKAL ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ
Emeğe saygılı hukukun olmazsa olmazlarıdır.. Küreselleşerek azgınlaşan sermayenin
bu olmazsa olmazları kolayına vereceğini ummak saflıktır.
Direnişin Küreselleştirilmesi dışında seçenek yoktur..

SONUÇ
OLARAK              :

Temel engel, giderek yabanıllaşan küreselleşmiş kapitalizm ve türevi dayatmalardır.
Bu kabulden sonra, yepyeni bir küresel ahlak kodu kümesi tanımlamak ve yükümlenmek (taahhüt etmek) gerekecektir. Kuşkusuz bu süreç kendiliğinden olmayacaktır. Örn. BM Güvenlik Konseyi’nde ILO, Dünya Ticaret Örgütü vb. kurumların çabasıyla küresel bir
ortak ilke kararı alınabilir mi? Hayalimizdir ve de önerimizdir, denilebilir mi ki;

  • “ILO’nun enaz (asgari) sağlık-güvenlik koşullarında üretilmeyen mal ve hizmetlerin küresel dolanımı, pazarlanması… yasaklanmıştır. Tüm mal-hizmetlerin bu bağlamda örn. CE gibi etiketlenmesi zorunludur..”
    Böylelikle, hastalıklı sistemin ölçüsüz ve kör kâr güdüsünün tetiklediği “enaz maloluş
    (maliyet minimizasyonu) dayatması karşısında TİSG (Temel İş Sağlığı-Güvenliği) hizmetleri maliyeti işverene engel olarak görülmesin ve haksız rekabet bahanesi oluşturmasın.
    Bu ketleyici işveren önyargısı önce etik, sonra da normatif olarak mahkum ve de ıslah edilsin..
    (Saltık, A. Temel İş Sağlığı Hizmetlerinin Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerine Entegrasyonunda Karşılaşılan Güçlükler. 19. Uluslararası  İş Sağlığı ve Güvenliği Kongresi, 11-15 Eylül 2011, İstanbul)

    ISG_Uluslararasi_Konf._sunumumuz_Istanbul

 

 

 

 

“EMEĞİN HUKUKU Kurultayı” na bu bağlamda engin başarılar dileriz..

ASLA UNUTULMASIN                           :

Emek en yüce değerdir..
Emeğe saygı, insan olmanın baş koşuludur..

Bu vesile ile;
274 Sayılı Sendikalar Yasası ile 275 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Greve ve Lokavt Yasası 
1961 Anayasası‘nın ışığı altında demokratik özgürlükçü kuralları içermekteydi.
Çünkü 1961 Anayasa’sı Dünyanın en özgürlükçü ve aydınlık anayasalarından biriydi.
Böylesi bir Anayasayı ülkemize kazandıran

27 Mayıs Devrimcilerini ve 27 Mayıs 1960 Devrimini,

ilk Çalışma Bakanı rahmetli Bülent Ecevit‘i saygı ile selamlıyoruz.

Yazının tümüne pdf olarak erişmek için lütfen tıklayınız :
EMEGIN_HUKUKU_KURULTAYI_TBB-TURKIS-HAKIS-DISK

Sevgi ve saygı ile.
27 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmnail.com

OĞLUNU MEDRESEYE VERENİN HALİ


OĞLUNU MEDRESEYE VERENİN HALİ

Zeki_Sarihan_portresi

 

 

Zeki Sarıhan

 

 

Her eğitim insanı doğru düşünceye yöneltmez. Hatta kimi eğitimler vardır ki,
insanı doğal düşünmekten alıkoyar. Onları ezberci, kalıpçı ve dar görüşlü yapar.
Doğal düşünmeyi engeller.

Öğretmen Okulunda Türkçe öğretmenimiz Mustafa Şahin sınıfta anlatmıştı:

Köylünün biri oğlunu medreseye göndermiş. Oğlan bir süre sonra köye gelmiş. Babasıyla birlikte tarlaya çift sürmeye gitmişler.

Babanın çişi gelmiş. Tam işini görmeye hazırlanmış ki molla, babasını uyarmış:

—     Baba, baba! Sen ne yapıyorsun?

—     Ne var oğlum?

—     Baba hiç o tarafa işenir mi? Orası Kıble tarafı değil mi? Büyük günah işliyorsun!

Baba bir “la havle” çekip tam ters tarafa dönmüş. İşini görecek. Oğlan gene bağırmış:

—     Baba! Büyük günaha gireceksin…

—     Neden oğlum?

—     Baba, arkanı Kıbleye döndün. Hiç işerken kıçını Kıbleye dönmenin günahını düşünmüyor musun?

Köylü bu kez yarım dönmüş çişini yapmaya hazırlanıyor. Oğlan gene bağırmış:

—     Baba orası gündoğumu. Güneşin doğduğu tarafa nasıl işersin?

Köylü bu kez de bir “la havle” çekip tam ters tarafa dönmüş. Medreseli oğlan gene itiraz etmiş.

—     Baba orası güneşin battığı taraf. O tarafa işemenin büyük günahı var!

Adam ne yapacağını şaşırmış. Hangi tarafa dönse hata, günah. Sırt üstü yere yatmış. Gökyüzüne doğru çişini koyuvermiş fakat tahmin edilebileceği gibi üstü başı berbat olmuş.

Yattığı yerden doğrulan köylü üstüne başına bakıp demiş ki:

     Oğlunu medreseye verenin hali budur… 

**************

Eğitim yalnız okulda verilmez. İletişim araçları, kulüpler, dernekler, partiler de insanları eğitirler ve bu eğitimin sağlıklı olduğu her zaman söylenemez.
Bu kurumlar, insanı dar kafalı yapabilirler, hatta onları insanlıktan bile çıkarabilirler.
Böyle bir eğitimin altındaki insanın beyni çarpık çurpuk hale gelir.

1990 sonrasında Türkiye’de öğretmen sendikaları kurulmaya başlandıktan bir süre sonra, öğretmenlerin dünya görüşleri hakkında bir anket yapmıştık. Yanıtları dizip ortalamalarını aldıktan sonra bir de bunları sendikalara ve sendikasızlara göre ayırmıştık. İlginç bir sonuçla karşılaştık: Sendikasız öğretmenler, genel olarak sendikalı öğretmenlere göre daha sağlıklı düşüncelere sahiptiler… Araştırmayı yorumlarken bunu da yazdık. Bu durum, sendikalaşmanın yanlış olduğunu değil, sendikaların öğretmenlere doğru bir bilinç vermesi gerektiğini gösteriyordu.

****************

1973’te milletvekili genel seçimleri yapılıyordu. Ülke, 1971 (AS: 12 Mart)
askeri darbesiyle içine tıkıldığı yarı faşist bir rejimden kurtulmaya çalışıyordu.
Halk muhalefetini de CHP ve onun başındaki Bülent Ecevit temsil ediyordu.
Yeni demokratik bir yaşama kavuşmak isteyenler dağlara taşlara Karaoğlan diye yazıyorlardı. Mamak Cezaevinde çeşitli davalardan yargılanan devrimciler vardı.
Bu gruplar seçimlerde nasıl bir tutum almak gerektiğini tartıştılar. Bunlardan biri, sandığa gitmemeyi kararlaştırdı. Gerekçe olarak da Ecevit’in reformcu olduğunu gösterdi. Grubun yandaşları bunu devrimci bir tutum sandı ve cezaevinde kurulan sandığa gitmedi! Başka kesimlerden gidenler de suçlandı.

Ecevit sandıktan 1. parti olarak çıktı. Erbakan’ın partisiyle koalisyon kurdu.
Yeni hükümetin gündeme aldığı ilk konu genel bir aftı ve cezaevleri bu af yasasıyla boşaldı. (AS: 1974 affı ve AYM’nin genişletmesiyle Rahşan Ecevit affı)

1974 Temmuzunda Mamak’tan tahliye olup köyüme vardığımda, annemle bu konuyu konuştuk. Ben içeride ezberlediğimiz şeyleri, biraz da utanarak anlattım ve Ecevit’in devrimci olmadığı için O’na oy kullanmadığımızı söyledim. Rahmetli annem dedi ki:

– Oğlum, yanlış yapmışsınız. Bak Ecevit sizi hapisten çıkardı.
Bari nankörlük yapmayın…

Günümüzde parti olsun, sendika olsun, gazete veya dergi olsun kimi siyasal oluşumlar üyelerine verdikleri siyasal bilinçle Ortaçağ medreselerinden ayrımsız duruma gelmiştir. Sağduyu, akıl ve mantık buralardan kovulmuş görünüyor. Toplumun, yaşamın gerçeklerini çözümleyip yapılabilecekleri belirlemek yerine keskin suçlamalar,
kimseyi beğenmeyişler ilericilik adına savunulabilmektedir.

Oysa gerici olan yanlış tutumdur. (23 Temmuz 2014)

 

Onur ÖYMEN : Kıbrıs Barış harekatının 40. Yıldönümünde düşünceler


Dostlar
,

Sayın Onur Öymen, bu Harekat sırasında Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Masası’nda görevli idi. Daha sonra da Türkiye’nin Lefkoşe Büyükelçiliği müsteşarlığı görevini yürüttü. Konuyu en yakından bilen ve izleyen uzmanlardan biri olarak yazdıkları önemli.
9 yıl önce Bursa’da Sn. Öymen, merhum KKTC Cumhurbaşkanı Sayın
Rauf Denktaş
… ile biz (ADD Genel Başkan Yardımcısı olarak) bir Kıbrıs Panelinde konuşmacılardık. (“KIBRIS AB’nin TUZAKLARI ve TÜRKİYE’nin GE-LE-CE-Ğİ
bizim konumuzdu.. 11.01.05, Bursa)

Nice yıllara sevgili KKTC ve Kıbrıslı soydaşlar!

Sevgi ve saygıyla
20.7.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

================================================

Kıbrıs Barış harekatının 40. Yıldönümünde düşünceler

Portresi_ATA_ile


Onur ÖYMEN

 

 

Kıbrıs Türklerini özgürlüğe, bağımsızlığa ve demokrasiye kavuşturan Kıbrıs Barış Harekatının 40. yıldönümünde bu şanlı harekatın öncüleri Bülent Ecevit ve Rauf Denktaş‘ı minnetle anıyor, aziz şehitlerimizin anılarının önünde saygıyla eğiliyoruz. 

Kıbrıs Barış Harekatı, başından beri Rumların ve Yunanistan’ın yanında yer alan ve Türkiye’yi tek yanlı ödünler vererek Rum ve Yunan tarafının istediği doğrultuda bir çözüme zorlamak isteyen ülkelerin karşısında Türkiye’nin güçlü bir direnç göstererek kazandığı büyük bir zaferdir. 

O zaferden sonra da baskılar sürmüş, Türkiye Amerikan Kongresi’nin 3 yıldan uzun süren askeri ambargo kararını da hiçbir ödün vermeden geri aldırılmasını sağlayarak büyük bir diplomatik başarı kazanmıştır.

Ne yazık ki, son 10 yılda, Kofi Annan Planını kabul ederek Kıbrıs’taki kazanımlarımızdan tek yanlı ödün verebileceğinin işaretini veren AKP Hükümeti,
şimdi de o Plandan bizim için daha da kötü sonuçlar vereceği anlaşılan yeni bir çözüm süreci için, hiçbir ön koşul ileri sürmeden masaya oturulmasına razı olmuştur.

Kıbrıs Yönetiminin Türkiye’nin AB müzakere sürecinin 6 başlığına tek başına koyduğu vetoların kaldırılmasını, Kıbrıs’lı Türklere yönelik ambargoların
sona erdirilmesini bile talep etmeden yeni bir müzakere sürecinin başlatılmasına
razı olunması kaygı vericidir.

Kıbrıs devletini kuran antlaşmalara aykırı olarak Kıbrıs’ın dolayındaki deniz tabanında bulunan doğal gaz rezervlerinin işletilmesini, bitişik bölgedeki İsrail’le birlikte bir Amerikan şirketine veren Rumlar, bu olanaktan yararlanması beklenen devletlerden aldıkları güçle Türk tarafını daha da büyük ödünler vermeye zorlama çabası içindedir. 

Yıllarca Türkiye’nin ulusal davası olarak partilerüstü bir anlayışla yürütülen ve TBMM’nin oybirliğiyle aldığı kararlarla bu niteliği güvence altına alınan Kıbrıs konusunda
son yıllarda benimsenen ödüncü yaklaşım yalnız Türkiye’nin stratejik çıkarlarına zarar vermekle kalmamış, Kıbrıs’lı soydaşlarımızın egemen eşitlik hakkından vazgeçilmesi noktasına da gelmiştir.


Umudumuz ulusal davalarda kenetlenmesini bilen Türk halkının ve Kıbrıs’lı soydaşlarımızın dış baskılara direnerek tek yanlı ödünlere razı olan siyasetçilerin ve onların destekleyicisi olan bir bölüm basının teslimiyetçi çabalarına engel olmalarıdır. Kıbrıs sorununun ancak her iki yanın dış baskılardan uzak biçimde, karşılıklı ve dengeli ödünlerde adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulabileceği
akıldan çıkartılmamalıdır.


Saygılar, sevgiler. 20.7.2014