Etiket arşivi: Bülent Ecevit

6’lı Masa ve CHP

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
16 Ocak 2023, Cumhuriyet

Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti, Demokrasi ve Atılım Partisi ve Gelecek Partisi’nden oluşan ve “6’lı masa” olarak anılan ittifakın içindeki yetki konusu, geçtiğimiz haftanın önemli tartışmalardan birisiydi.

GP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun, ittifakın iktidar olması durumunda imza yetkisinin eşit olacağını açıklaması; DEVA Genel Başkanı Ali Babacan’ın da ittifakın kararları NATO ve Avrupa Birliği zirvelerinde olduğu gibi oybirliğiyle aldığını ve oy oranındaki farklara bakılmaksızın, herkesin eşit temsil edildiğini açıklaması, bu tartışmayı daha da tetikledi.

Davutoğlu daha sonra yaptığı açıklamada, liderler arasındaki istişare mekanizmasına dikkat çekmek için bu açıklamayı yaptığını söylese de; Ali Babacan da, bu ifadeleri hükümet mekanizması için kullanıp kullanmadığını açıklığa kavuşturmuş olmasa da, tartışma doğal olarak sona ermedi.

Çünkü demokratik ülkelerde temsiliyet çok önemli bir konudur. Halkın egemen olduğu demokratik bir düzende, halkın yasama ve yürütme organlarında nasıl temsil edileceği, demokrasi açısından yaşamsal önemdeki konulardan birisidir.
***
Davutoğlu’nun ve Babacan’ın bunu tam olarak anladıklarından söz edilemez.

Her şeyden önce, Babacan’ın sözünü ettiği NATO ve AB zirvelerinde temsil edilen devletlerdir, seçmenin ve halkın oyu ile var olan siyasal partiler değildir. Ayrıca bu zirveler, bir hükümetin yürütme organı değildir, bunlar farklı devletlerin temsil edildiği uluslararası toplantılardır.

Davutoğlu’nun sözünü ettiği imza yetkisinin eşit olması durumu, hukuken de resmen de olanaksız olduğu gibi, demokratik temsiliyet ilkesinin açıkça ihlal edilmesidir.

Siyasal partilerin oy oranlarını dikkate almadan, hükümet içindeki yetki konusunu düzenlemek, demokratik temsiliyet ilkesinin tersyüz edilmesidir. Bu tür yaklaşımlar, temsiliyet yerine, vesayet ile sonuçlanır. Halkın temsiliyeti ve oy oranı bağlamında eşit olmayanların eşit sayılması, eşitlik değildir. Liderler masada kendilerini değil, halkı temsil ettiklerini unutmamalıdırlar!

Temsiliyete aykırı yaklaşımlarla, söz konusu ittifak içinde yaklaşık %25 oyu olan CHP’nin ve yaklaşık %15 oyu olan İYİ Parti’nin tabanını ve örgütünü seçimde motive etmek ve çalıştırmak da olanaksızdır. Toplamda yaklaşık %6 oyu olan 4 siyasal partinin, toplamda yaklaşık %40 oyu olan CHP’yi ve İYİ Parti’yi tutsak alması, halkın oylarının da vesayet altına alınması anlamına gelir.

Bu nedenlerle, “partilerin oy oranı önemli değildir” safsatasının en kısa sürede terk edilmesi gerekmektedir.
***
Geçtiğimiz hafta yaşanan talihsiz gelişmelerden birisi de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM’de yaptığı konuşmaydı.

Kılıçdaroğlu konuşmasının bir bölümünde şu ifadeleri kullandı: “Açık söylüyorum, biz değiştik, biz halkın partisiyiz. Biz hangi yanlışları terk ettiysek artık Saray tam odur. Statükocu, anti-reformcu, anti-özgürlükçü Kenan Evren kafasına geldiler.”

Bu ifadeler, bir dil sürçmesinden veya telaş içinde farklı kavramların ve konuların yanlışlıkla bir araya getirilmesinden ibaret değilse ve konuşmada “biz” denildiğinde, CHP kastediliyorsa, bu son derece vahim bir olaydır!

Bir CHP genel başkanı, CHP’nin onurlu, namuslu ve şerefli geçmişini çarpıtarak CHP için, “halkın olmayan parti”, “AKP sarayı partisi”, “statükocu”, “anti-reformcu”, “anti-özgürlükçü”, “Kenan Evren kafalı” ifadelerini kullanamaz!

Bu aynı zamanda, CHP’nin eski genel başkanlarına, Mustafa Kemal Atatürk’e, İsmet İnönü’ye, Bülent Ecevit’e, Deniz Baykal’a, Altan Öymen’e, Hikmet Çetin’e yönelik de büyük bir haksızlık, hakaret ve aşağılama anlamına gelmektedir.

Bu ifadeler, neo-liberaller, ikinci Cumhuriyetçiler, dinciler, mezhepçiler ve etnik kimlikçiler tarafından yıllardır CHP için kullanılmaktadır!

  • Bir CHP genel başkanı, kurumsal kimliğini savunmak ve seçim kazanmak istiyorsa;
  • CHP’nin devrimci, reformcu, anti-statükocu, özgürlükçü, halkçı geçmişine sahip çıkmalıdır!

Düzen değişecek mi?

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
24 Ekim 2022, Cumhuriyet

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 99. yıldönümü yaklaşırken, köktendinci ve laiklik karşıtı karşıdevrim sürecini temsil eden AKP’nin yöneticileri de Cumhuriyet devrimlerini hedef almaya başladılar.

AKP Grup Başkan Vekili Mahir Ünal, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, kendi hayal âlemindeki yalanları, tarihsel ve kültürel analiz gibi sundu!

Mahir Ünal, “Cumhuriyet, bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir.” diyerek, ümmetçilerden ve neo-Osmanlıcılardan, kategorik olarak vatansever insanların çıkamayacağını bir kere daha kanıtladı!

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Türkçenin ve alfabenin, Arapçanın ve Farsçanın etkisi altına girdiğini; Osmanlı’da nüfusun yaklaşık %90’ının okuma ve yazma bilmediğini; Osmanlı’da felsefe ve bilim alanlarında hiçbir özgün ve devrimci çalışmanın gerçekleştirilmediğini görmezden gelerek cehaletini ortaya koyan Mahir Ünal, vicdan ve insaf duygusundan da yoksun olduğunu göstermiş oldu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin dilini, lügatını, alfabesini ve düşünce setini yok etmeye çalışan

  • AKP zihniyeti, Türkiye’nin bölünmesine, parçalanmasına ve emperyalizme hizmet etmektedir!

***
Türkiye böyle bir kuşatma altındayken CHP yönetiminin karşıdevrim sürecinin değirmenine su taşıması, kabul edilebilir bir durum değildir.

CHP’nin laiklik konusunda verdiği tavizleri, seçim kazanma stratejisinin arkasına sığınarak savunmak da olanaklı değildir.

Birincisi, gerçek lider, sosyolojik koşullara göre siyaset belirleyen kişi değil, sosyolojik koşulları değiştirmeyi başaran kişidir. Siyasetin popülizm olduğunu sanan, popülizm ile halkçılık arasındaki farkın ne olduğunu bilmeyen insanlar, lider de olamazlar, siyasetçi de olamazlar.

İkincisi, siyasi parti liderleri, yöneticileri ve üyeleri, Siyasi Partiler Yasası’nın gereği, üyesi oldukları partinin programına ve tüzüğüne bağlı kalmakla yükümlüdürler. Hukuk devletini savunanların, kendi iç hukuklarını ihlal etmeleri, büyük bir çelişkidir.

“CHP bir kitle partisidir, bu partide farklı düşünceler olabilir.” safsatası, Siyasi Partiler Yasası’na da CHP’nin kurultay tarafından onaylanmış Parti programına ve Parti tüzüğüne de aykırıdır.

Siyasi partiler, Batı’da “think-tank” olarak da bilinen düşünce merkezleri veya akademik tartışma platformları değildir. Siyasi partilerin ilkeleri, ideolojisi ve politikaları, kurultay delegeleri tarafından belirlenir.

“Kitle partisi olmak” demek, kurultay tarafından belirlenen ilkelerden, ideolojiden ve politikalardan taviz (ödün) vermek anlamına gelmez. Siyasi partiler kendi programlarına, ilkelerine, ideolojilerine, politikalarına sahip çıkarak ve bunları halka etkili bir biçimde anlatarak da kitlelere ulaşabilirler ve iktidar olabilirler.

Üçüncüsü, CHP geçmişte, kendi programına, ilkelerine, ideolojisine, politikalarına sahip çıkarak bugün aldığı oydan çok daha yüksek oy oranlarına ulaşmıştır; başka bir deyişle kitlelere ulaşmıştır.

İsmet İnönü’nün CHP genel başkanı olduğu 1957 seçimlerinde CHP %41, Bülent Ecevit’in CHP genel başkanı olduğu 1973 seçimlerinde CHP %33, yine Ecevit’in CHP genel başkanı olduğu 1977 seçimlerinde CHP % 41 oy almıştır.

Dördüncüsü,

CHP yönetiminin sağa açılma ve laiklikten vazgeçme stratejisi,
oy oranlarında hiçbir artış sağlamamaktadır.

CHP yönetimi, Kemal Kılıçdaroğlu 2010 yılında genel başkan seçildiğinden beri laiklik konusunda taviz vermiştir ve CHP 2011 seçimlerinde % 26, 2015 seçimlerinde %25, 2018 seçimlerinde %22 oy almıştır.

Son yıllarda ve aylarda yapılan tüm araştırmalarda da CHP’nin oyu %23-28 arasında bir yere çakılıp kalmıştır! Başka bir deyişle,

  • Laiklikten vazgeçmenin CHP’ye oy kazandırmadığı kanıtlanmıştır!

***
Buna rağmen (karşın) CHP yönetiminin laiklik konusunda taviz vermekte ısrar etmesi ve kendi tabanıyla inatlaşması, iç dinamiklerle değil, makro boyuttaki emperyalist bir mekanizmanın Türkiye’de oynadığı oyunlarla ve bu oyunda yer alan oyuncularla açıklanabilir!

CHP, bu şekilde siyaset yapmaya devam ederse sahip olduğu %25 oyu da kaybedecektir!

CHP, iktidar değiştiğinde, düzenin de değişeceğini kanıtlamalıdır.

Teokratik bir düzende güçlü bir parlamenter sistemin var olamayacağı tartışılmaz bir gerçektir.

Siyasi Liderlerin Amerika Ziyaretleri

Alev CoşkunAlev Coşkun
16 Ekim 2022, Cumhuriyet

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu geçen pazar günü (9 Ekim 2022) ABD’ye gitti; 13 Ekim Perşembe günü de ziyaretini tamamladı. Türk siyasal yaşamında, parti genel başkanlarının ABD ziyaretleri bir gelenek haline gelmiştir. Nitekim İsmet İnönü iki kez, Bülent Ecevit üç kez, Süleyman Demirel beş kez, Turgut Özal 10 kez, Recep Tayyip Erdoğan ise en az 20 kez ABD’yi ziyaret etti. ABD’ye yapılan lider gezilerinden İnönü, Ecevit ve Erdoğan’ın gezileri tarihidir. Bu gezilerin önemi şudur:

  • Erdoğan, sadece AKP genel başkanıyken ve hiçbir kamu görevi yokken,
    10 Aralık 2002’de Beyaz Saray’da kırmızı halı ve devlet resmi töreni ile karşılandı.

İnönü’nün Kasım 1963’teki, Ecevit’in Temmuz 1976’daki ABD ziyaretleri unutulamaz. Çünkü Ecevit ABD’de bir suikast girişimiyle karşılaştı.

İnönü ise Washington’da ABD başkanı ile görüşeceği gün,
Türkiye için onur kırıcı bir durum doğdu, Ankara’da başbakanlıktan düşürüldü.

Bu gezilere ve arka planına kısaca bakalım.

(İnönü-Johnson görüşmesi)

ERDOĞAN BEYAZ SARAY’DA

Recep Tayyip Erdoğan için dönüm noktası ve “başlangıcın başlangıcı”, 3 Kasım 2002’de Türkiye’de yapılan genel seçimlerden hemen sonra, 10 Aralık 2002’de Beyaz Saray’da Başkan George W. Bush tarafından kabul edilmesidir.

  • Erdoğan o tarihte ne milletvekili ne de başbakandı.
  • Sadece AKP genel başkanıydı.
  • Ancak Beyaz Saray’a kırmızı halı protokolü ile kabul edilmişti ve
  • Başkan Bush’la uzun bir görüşme yapmıştı.

Bu görüşme sonrası Türkiye’de “ılımlı İslam ideolojisinin”
ve Erdoğan’ın yükselişi başladı.

Erdoğan, bu görüşmeden sonra Türkiye’de “ılımlı İslamın temsilcisi” olarak kabul edildi. O günden bugüne 20 yıldır Türkiye’yi yönetiyor.

ECEVİT’E SUİKAST GİRİŞİMİ

1976’da Ecevit, ABD gezisinde bir suikast girişimiyle karşılaştı. Olayın özeti şöyledir: 1973 seçimlerinden sonra CHP-MSP arasında bir koalisyon kurulmuştu. Temmuz 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı gerçekleşmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs’ın önemli bir bölümüne egemen olmuştu ve bütün dünyada Ecevit’in ünü en üst düzeye çıkmıştı. Ne var ki Kıbrıs’ta başarılı bir harekât sağlayan CHP-MSP koalisyonu bir süre sonra çatladı ve 17 Kasım 1974’te koalisyon dağıldı. Ancak Ecevit, “Kıbrıs Fatihi” olarak halk arasında çok sevilir ve güvenilir duruma gelmişti. Bu koşullarda, 1976 yılında CHP Genel Başkanı Ecevit, konferanslar vermek ve siyasi temaslar yapmak üzere ABD’ye davet edildi. Ecevit, önce New York kentinde gazeteciler ve aydınların izlediği bir konferans verdi. Aynı günün akşamında ünlü Waldorf Astoria Oteli’nde, New York bölgesinde oturan Türklerle birlikte olacağı bir toplantı düzenlemişti. Ecevit, New York’ta bulunan Türklere hitap edecekti.

23 Temmuz 1976 Cuma akşamı saat 20.00 dolayında otelin toplantı salonu hıncahınç dolmuştu. Kuşkusuz toplantı salonuna girişler güvenlik güçleri tarafından sıkı denetim altına alınmıştı. Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştiren, şöhretinin en üst noktasında olan Ecevit, yurtdışında yaşayan Türklerin onurunu yükseltmişti. Ecevit çılgınca alkışlanıyordu. Toplantı salonuna giremeyenler de otelin lobisini doldurmuşlar, toplantı sonunda Ecevit otelden ayrılırken onu selamlamak ve alkışlamak için bekliyorlardı.

(Bülent Ecevit suikast girişiminden sonra BM delegasyonunun resepsiyonunda.)

ÖLÜMDEN KIL PAYI KURTULUŞ

Ecevit otelin geniş toplantı salonunda Türk vatandaşlarına konuşurken otelin dışında toplanmış olan Rumlar ellerinde pankartlar, öfke dolu, taşkın hareketlerle Türkiye ve Ecevit aleyhine gösteri yapıyorlardı. New York’un atlı polisi Rum militanları kontrol etmeye çalışıyordu. Konuşması bitince Ecevit, büyük kalabalık nedeniyle salona giremeyen ancak otelin lobisinde kendisini bekleyenlere de selam vermek istedi. Ecevit lobiye çıktı ve tırabzandan kendisini coşkulu alkışlarla karşılayanlara hitap etmeye başladı. İşte bu ortamda Ecevit konuşurken, tam karşısında bulunan bir militan saniyeler içinde cebinden çıkardığı tabancasını Ecevit’e doğrulttu. Bu militan anında FBI görevlileri tarafından etkisiz duruma getirilirken Ecevit de saniyeler içinde korumalar tarafından yaka paça salondan güvenlikli bir yere götürüldü. Rum militan silahını ateşleme fırsatı bulamamış ve Ecevit suikast sonucu ölümden kıl payı kurtulmuştu.

Bu konuyu anlatırken “silah çekmiş”, “silahını Ecevit’e doğrultmuş” gibi cümlelerle değil, konuyu tekil anlatımıyla yazıyorum. Çünkü o heyecanlı anda, Rum asıllı militanın yan cebinden çıkardığı silahı Ecevit’e doğrultmasına tanıklık ediyordum. Bu olay sırasında Ecevit’in yanındaydım. Ecevit’in bu gezisine CHP Merkez Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Merkez Basın Sözcüsü olarak katılmıştım. Bursa Milletvekili eski büyükelçilerden Hasan Esat Işık ve CHP Basın Danışmanı Orhan Koloğlu da bu gezide Ecevit kurulunun üyesiydiler.

‘İLGİ ÇEKMEK İÇİN’

Amerikan FBI görevlilerinin müdahalesiyle, silahını ateşleme olanağını bulamayan kişinin Rum asıllı Kıbrıslı Stavros Psihopedrisdes olduğu bir gün sonra çıkarılan New York Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada öğrenildi. Suikast girişimini gerçekleştiren sanığın avukatı Walker Jennigs, “Müvekkilinin Kıbrıs sorununa dünya kamuoyunun ilgisini çekmek için bu girişimi yaptığını” açıklamıştı. Kuşkusuz olay bütün dünyada yankı yarattı. ABD hükümeti, ertesi sabah erken saatlerde Ecevit’e “geçmiş olsun” taziyelerini bildirirken Amerika’nın diğer kentlerine ziyaretleri protestolar nedeniyle yarıda kesmesi için öneride bulundu. Ecevit bu öneriyi kabul etmedi ve ABD gezisini sürdürdü.

Ecevit New York’tan Washington’a geçti. Washington’da Dışişleri Bakanı Kissinger’la konuştu.

  • Kissinger’ın verdiği öğle yemeğinde ABD’nin gelişmekte olan ülkelerde askeri diktatörleri desteklemek yerine demokrasiyi desteklemesini söyledi.

CHP İzmir Milletvekili olarak Ecevit’in gezi ekibinin içinde yer aldığım ve bu görüşmelere katıldığım için günü gününe tuttuğum notlar elimdedir. Ecevit’le Kissinger arasında geçen bu ilginç demokrasi konuşmasını da daha önce yazmıştım. (Bkz: Cumhuriyet, 18 Temmuz 2022)

BAŞBAKANA KURULAN TUZAK

İnönü, Washington’da Türkiye Büyükelçiliği’nde kalıyordu. O sırada Büyükelçi Turgut Menemencioğlu’ydu. İnönü’nün yanında ABD’ye giden doktoru ve olayın birinci derecede tanığı Prof. Dr. Zafer Paykoç konuyu anlatmıştır. Washington’da sabah saat 9, Türkiye’de saat farkı nedeniyle saat öğleden sonra 4’tür. Büyükelçilikte kahvaltı ediliyor. Prof. Dr. Zafer Paykoç şöyle anlatıyor:

“… İsmet Paşa’yla beraber saat 09.00 sıralarında kahvaltı ediyorduk. Büyükelçi Turgut Menemencioğlu içeri girerek Paşa’yı selamladı; geceyi nasıl geçirdiğini sordu. Paşa rahat bir gece geçirdiğini, saat 11.00’de Johnson’la yapacağı konuşmayı sabırsızlıkla beklediğini söyledi. Büyükelçinin durumunda bir gariplik, üzüntülü bir çekingenlik, bir şey söylemek istiyormuş da dili varmıyormuş gibi bir hava vardı.”

RANDEVUNUN İPTALİ

Bir ara bana işaret ederek gizlice konuşmak istediğini belirtti. Şimdi Ankara’dan aldığı bir telsizde, dün akşam koalisyonun dağıldığını, hükümetin düştüğünü söyledi. İki saat sonra Johnson’la konuşmasını yapacak olan Paşa’ya haberi nasıl vereceğini bilemediğini, haber Paşa’da ani şok yaparak sağlığına bir zarar verir diye endişe ettiğini anlattı. Sonra bu haberin şu anda Beyaz Saray’da da duyulduğu muhakkak olduğuna göre, derhal harekete geçmek gerektiğini bildirdi. Sayın Menemencioğlu’yla kötü haberi Paşa’ya duyurmaktan başka çare olmadığına karar verdik.

Sayın elçi, ‘Paşam Ankara’dan acele bir telsiz aldım, çok üzüldüm. Görevim icabı bu haberi zatıâlinize duyurmaya mecburum. Özellikle Johnson’la randevu saatiniz gittikçe yaklaşıyor. Bize emrinizi bildirmenizi rica ederim’ diyerek telgrafı Paşa’ya uzattı. Paşa gözlüklerini taktı, okudu, duraladı. Rengi önce sarardı, sonra kızardı. Telsizi Menemencioğlu’na geri vererek ‘Lütfen Beyaz Saray’a durumu anlatınız. Ben şu anda başbakan değilim. Randevunun iptalini isteyelim’ dedi.”

‘GÖRÜŞMEKTEN ONUR DUYARIM’

“Büyükelçi gerekeni yapmak için dışarı çıktığında, Paşa göğsünde biraz ağrı ve sıkıntı hissettiğini söyledi. Kendisini yatırdım. Gerekli tedaviyi yaptım. Sakinleşti ve rahatladı. Manen çok sarsıldığı halinden belliydi. ‘Doktor’ dedi. ‘Bunu böyle bir günde nasıl yaparlar. Ben Johnson’la kendi şahsi işimi değil, Türkiye’yi ilgilendiren konuları konuşacağım. Türkiye başbakanının itibarını zedeleyen bu tertibi yapmak için bir gün daha bekleyemezler miydi?! Bu arada Menemencioğlu rahatlamış bir yüzle içeri girerek Johnson’ın cevabını getirdi. Johnson şöyle diyordu:

  • ‘Benim için İsmet İnönü’nün kişiliği önemlidir.
  • Onun başbakan olması veya olmaması, bu değeri değiştirmez.
  • Kendisi ile randevu saatinde mutlaka görüşmekten zevk ve şeref duyacağım.’

Böylece Paşa, saat 11.00’de Johnson’la görüştü. Johnson’ın bu nazik jestinin, Paşa’nın sarsılmış itibarını tümüyle tamir etmediyse de, önemli ölçüde moralini düzelttiğine şahit oldum.” İşte o günlerin milliyetçi partisinin yaptıkları… İşte milli ve yerli olalım diyenlerin, milliyetçilik diyenlerin, dış politikada birlik olalım diyenlerin Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanına, Kuvayı Milliye’nin Batı Cephesi Komutanı’na oynadıkları oyun… İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanına kurulan tuzak, işte politika…

İNÖNÜ’YE ONUR KIRICI HAREKET

Bu lider gezilerinden en ilginci, Başbakan İnönü’nün ABD Başkanı Johnson’la görüşme yaptığı gün görevden düşürülmesi olayıdır. ABD Başkanı Johnson tarafından Türkiye başbakanı olarak randevu verilen İnönü, bu görüşmeyi; başbakanlıktan düşürülmüş bir kişi olarak yapmıştır. Bu onur kırıcı olayın özeti de şöyledir:

ABD Başkanı John F. Kennedy, Teksas eyaletine yaptığı bir gezi sırasında Dallas kentinde 22 Kasım 1963 günü bir suikast girişimi sonucu öldürüldü. Başkan Yardımcısı Lyndon B. Johnson, hemen yemin ederek ABD’nin 36. başkanı olarak göreve başladı.

Üç gün sonra 25 Kasım 1963 günü, başkent Washington’da Kennedy için bir cenaze töreni düzenlendi. Bu törene bütün dünyadan devlet başkanları, başbakanlar katıldılar. Türkiye’den de o sırada koalisyon hükümetinin Başbakanı İsmet İnönü katıldı. Cenaze töreninden bir gün sonra 26 Kasım 1963 Salı günü, Başkan Johnson, pek az devlet başkanına konuşma için randevu vermişti. Randevu verilenlerden birisi de İnönü’ydü ve Johnson’la 26 Kasım 1963 Salı günü Beyaz Saray’da görüşülecekti. İnönü, ABD’de iken koalisyonda yer alan CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) hükümetten çekilme görüşmelerine başladı. Yaşamında çok kez ihanete uğramış olan İnönü’ye bir tuzak kuruldu. İnönü tam anlamıyla sırtından vurulmuştu.

KAYNAKLAR

  • Prof. Dr. Zafer Paykoç, İnönü’nün İlk ABD Seyahati, Milliyet, 25 Aralık 1981, s. 2.
  • Haluk Şahin, Johnson Mektubu, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019, s. 88-91.
  • Cumhuriyet gazetesi, 28 Temmuz 1976 ve 29 Temmuz 1976. sayıları.

MÜJDE

Suay Karaman

Laik bir ülkede kabul edilemeyecek şekilde, cuma namazları sonrasında açıklama yapmayı olağanlaştıran AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan, 16 Temmuz 2021 Cuma günü Ayasofya’da basına açıklama yaptı. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 47. yıldönümü kutlamaları için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gideceğini ve orada KKTC ile ilgili bir müjde vereceğini söyledi.

Tayyip Erdoğan, 19 Temmuz 2021 Pazartesi günü KKTC Parlamentosu’ndaki özel oturumda konuşma yaptı. Kıbrıs Türk Devletinin kuruluşunu gerçekleştiren Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş gibi kahramanlar ile Kıbrıs Barış Harekâtının mimarı Bülent Ecevit’i anmadan yaptığı konuşmasının içeriği boş ve anlamsızdı. Açıklanan müjdenin, KKTC’de Cumhurbaşkanlığı sarayı, meclis binası ve millet bahçesi yapmak olduğu görüldü. Müjde olarak açıklananlar, KKTC’de beklentileri karşılamadı çünkü KKTC’nin en önemli sorunu bina yapımı değildir. Günün anlam ve önemiyle hiçbir ilgisi olmayan bina işinin, KKTC’nin sorunlarını çözmeyeceği bellidir. Bina yapım işi yalnızca kimi ayrıcalıklı ve yandaş şirketlere kazanç sağlamaya yarar. Sanki bu binalar zamanında yapılmış olsaydı, KKTC’nin sorunları bitecek miydi?

KKTC’nin bağımsız ve özgür bir devlet olarak tanınması için çalışma yapılması gerekirken, bina yapımı, işin sulandırılması anlamındadır. İşi bina yapımına getirmek, öbür devletlerin KKTC’yi tanımasını zorlaştırır. Bunun yanında KKTC’deki soydaşlarımızın geleceği de çok önemlidir. Bu konuları yok sayıp, bina yapımını öne çıkartmak, açıkça toplumla dalga geçmek anlamına gelmektedir.

KKTC’deki bina yapımı için Türkiye’nin 14 milyon TL bütçe ayırdığı bildirildi. Bu kaynağı üretim için harcamak, eğitim ve sağlık için kullanmak gerekirken, bina yapımında kullanmak yanlıştır. Barış harekâtının üzerinden 47 yıl, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulmasının üzerinden 46 yıl, KKTC’nin kurulmasının üzerinden 38 yıl geçmesine karşın halen elektriğin bir bölümü Rum kesiminden sağlanmaktadır. Bu gibi sorunlara çare bulamayanlar, işi bina yapımına indirgemektedirler. Bunlarla KKTC güçlendirilmez, yalnızca itibarı (AS: saygınlığı) yerle bir edilir. “İtibardan tasarruf olmaz” sloganıyla bütünleşen AKP iktidarı, ülkemizin saygınlığını azalttığı gibi, şimdi KKTC için de aynısını yapacaktır. “İtibardan tasarruf olmaz” derken, kamuda tasarruf genelgesi yayınlamak da, iş bilmezliğin göstergelerinden olduğu gibi, devleti yönetememenin de açık ifadesidir.

20 Temmuz 1974’te yazılan destan ile soydaşlarımız baskıdan ve zulümden kurtarılmış, barış içinde yaşamaya başlamıştır. O gün soydaşlarına ve topraklarına sahip çıkan T.C. Hükümeti vardı, bugün ise soydaşlarını umursamadığı gibi, Ege’deki 20 adamızın işgaline bile ses çıkaramayan bir iktidarla karşı karşıyayız.

  • Lozan ve Montrö Antlaşmalarına sahip çıkamayan AKP iktidarı,
    her konuda olduğu gibi KKTC konusunda da kafaları karıştırmaktadır.

AKP’nin, geçmişte ulusal kahraman Rauf Denktaş’ı nasıl devre dışı bıraktığı ve itibarsızlaştırmaya çalıştığı unutulmamıştır. AKP iktidarının, Annan Planı’nı savunan, iki devletli çözüme karşı oldukları bilinen, bağımsız, eşit KKTC tezine uzak duran önceki cumhurbaşkanları Mehmet Ali Talat ile Mustafa Akıncı’yı desteklediği de bilinmektedir. AKP iktidarının bakışı bugün farklı olsa da, hiçbir sorunun üstesinden gelemeyeceği bellidir.

Bugün KKTC konusunda Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkü‘nün beklediği müjde, KKTC’ye bina yapılması değildir. KKTC ile ilgili ve KKTC üzerinden Türkiye’yi de hedef alan emperyalist abluka ile tecridi kıracak başarılardır. İşte bunun en önemli adımını ise KKTC’nin uluslararası alanda tanınmasını sağlayacak başarılar oluşturmalıdır.

Eşsiz liderimiz Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesine sarılarak, KKTC’yi bağımsız ve özgür bir devlet yapmak için el birliğiyle çalışmamız gerektiğini unutmamalıyız. Gerçek müjde ancak bu şekilde sağlanır. Gerisi boş söz ve aldatmadan öteye gitmez.

12 Mart ve 12 Eylül

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen
Cumhuriyet, 19 Temmuz 2021

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş yıldönümü olan 23 Nisan’da TBMM’ye gelmeyerek konuşma yapmamayı alışkanlık haline getiren ve kurduğu padişahlık düzeniyle TBMM’nin yetkilerini kısıtlayan “Cumhurbaşkanı” ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişiminin yıldönümünde TBMM’yi hatırladı ve burada yaptığı konuşmada, 15 Temmuz’u gölgelemeye çalışanların, ülkesine, milletine ve bu darbe girişiminde yaşamını yitirenlere ihanet ettiğini söyledi.

Acaba bu durumda, TBMM’nin kuruluşunu temsil eden 23 Nisan’ı, Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcını temsil eden 19 Mayıs’ı, Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasını temsil eden 30 Ağustos’u, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu temsil eden 29 Ekim’i yıllardır gölgeleyen Erdoğan’a ve AKP hükümetine ne demek gerekir?!

Vatanseverliği, vatanın kuruluşunun temelleri yerine, kendi şahsına ve hükümetine yönelik bir darbe girişimiyle ölçen bir siyasetçinin, vatanseverlik söylemlerinin bir samimiyeti olabilir mi?!
***
Erdoğan ve AKP, söylemleriyle ve eylemleriyle, bu devletin ve vatanın temellerini yıllardır gölgelediği gibi, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerini de yıllardır gölgelemektedir. Erdoğan’a ve AKP’ye yönelik bir darbe girişimi ulusal anma günü haline getirilirken, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri için aynı uygulamaya gidilmemektedir!

Neden? Çünkü Erdoğan’ı ve AKP’yi iktidara taşıyan ortamın altyapısını 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri hazırlamıştır! ABD emperyalizmi tarafından desteklenen bu darbeler, Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren (AS: başlayarak) yükselişe geçen sosyalist, komünist, demokratik sol ve sosyal demokrat akımları, hareketleri ve örgütlenmeleri yerle bir etmiş, onun yerine, bir yandan laiklik karşıtı İslamcı, dinci, köktendinci, bir yandan da ırkçı, faşist, şovenist örgütlenmelerin gelişmesine yol açmıştır.

15 Temmuz askeri darbe girişimi elbette eleştirilmelidir ve bu darbe girişimine karşı kesin bir tavır alınmalıdır. Ancak bir yandan Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturan ulusal bayramları gölgeleyenlerin, bir yandan da 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerine negatif ayrımcılık yaparak onları halka unutturmaya çalışanların, 15 Temmuz darbe girişimine yönelik eleştirileri hukuken de, siyaseten de, ahlaken de yok hükmündedir.
***
2017 yılından beri her 15 Temmuz’da, bu darbe girişiminde yaşamını yitiren yüzlerce vatandaş haklı olarak anılmaktadır. Pekiyi, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinde yaşamını yitiren, öldürülen, haksız yere hapishanelere atılan, işkence gören binlerce vatandaş neden anılmamaktadır? Onların çoğunluğu sosyalist, komünist, solcu, demokratik solcu, sosyal demokrat olduğu için mi?!

12 Eylül askeri darbesinde Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi kapatıldılar, bu siyasi partilerin yöneticilerine siyaset yasağı getirildi.

Pekiyi, bu siyasi partilerin liderleri arasında yer alan Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, daha sonraki yıllarda iktidar olduklarında, 12 Eylül’ü darbelere karşı bir ulusal anma günü ve resmi tatil olarak ilan ettiler mi? Hayır!

Bu durumda 15 Temmuz’un tek başına “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” olarak anılmasının ne anlamı bulunmaktadır?! Demokrasi ve milli birlik, sadece (AS: yalnızca) Erdoğan’a ve AKP hükümetine yönelik bir darbe girişimi yapılınca mı önemli bir hale gelmektedir?! Türkiye’de devlet, vatan, ülke, millet Erdoğan’dan, onun yandaşlarından ve AKP’den mi ibarettir?!
***
Her şeyden önemlisi, muhalefet partileri neden bu konuda bir eleştiri getirmekten acizdirler?! Cumhuriyet Halk Partisi’nde, İYİ Parti’de, Halkların Demokratik Partisi’nde, Saadet Partisi’nde, Demokrasi ve Atılım Partisi’nde, Gelecek Partisi’nde bu görüşler parti liderleri tarafından neden gündeme getirilmemektedir ve neden hepsi AKP’nin 15 Temmuz korosunda yer almaktadır?!

Bu acı gerçek, iktidarın içinde bulunduğu durumdan daha da vahimdir!

H. Ufuk Söylemez – 28 Şubat 2021

Milli Merkez Ankara Temsilcimiz Devlet Eski Bakanı Sayın Ufuk Söylemez’in Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olduğu sürede yaşanan 28 Şubat muhtırası hakkındaki önemli açıklamasını bilgilerinize sunarım.

Saygılarımla,
Haluk Dural
Milli Merkez Genel Sekreteri 
==============

28 Şubat 2021

H. Ufuk Söylemez

28 Şubatın hem muhatabı, hem de tanığıyım !

Bugün 28 Şubat. Yıllardan beri her 28 Şubat’ta, medyada yüzlerce yazı yayınlanıyor ve yine çok sayıda yorum analiz yapılıyor. Ancak bana göre, bu yazı ve yorumların çok az bir kısmı objektif, bilgiye dayalı ve sağlıklı analizleri ortaya koyabiliyor.

Büyük bölümü ise maalesef inanç ve ideolojilerin bakış açıları esas alınarak yapıldığı için, önemli eksiklikler, hatalı, yanlı ve yanlış tespit, varsayım ve tahliller içeriyor.
28 Şubat sürecinin hem muhatabı, hem de mağdurlarından birisi ve canlı tanığı olarak bu konudaki düşünce, tespit ve analizlerimi çeşitli defalarda, gazete yazıları ve TV söyleşilerinde dile getirmeme rağmen, her yıl oluşan bu gündeme ilgisiz-duyarsız ya da sessiz kalmanın, hem bir siyaset ve devlet adamı olmanın hem de okurlara doğru ve sağlıklı bilgi ve analizler yapmanın etik sorumluluğu gereği mümkün ve doğru olmadığını düşünüyorum.

Çünkü TBMM’de kurulan 28 Şubat’ı araştırmakla görevli araştırma komisyonuna davet edilmeme ve orada da düşüncelerimi ayrıntılı bir şekilde anlatmama rağmen, söylediklerimin sonuç raporunda adeta “sansüre” uğradığını da gördüm. Bu durumda susmak yerine, daha önce yazıp-konuştuklarımı bıkmadan-usanmadan bir kez daha dile getirmek kaçınılmaz bir görev benim için.

Hele iç cephede emperyalizm ve maşalarına karşı verilen mücadele esnasında birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde, yaşı 75-85 arasında olan emekli general ve askerlerin “ağırlaştırılmış müebbede” mahkûm edilmeye çalışılması karşısında daha önce defalarca yazıp-konuştuğum ama ne hikmetse sansüre uğratılan düşünce ve tespitlerimi yine-yeniden gündeme getirmeyi o dönemin Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı sıfatıyla, vicdani ve ahlaki bir ödev sayıyorum. O nedenle her yıl 28 Şubat’ta bıkmadan ve usanmadan yaşadıklarımı, gördüklerimi ve doğru bildiklerimi yazıyor ve konuşuyorum.

– 28 Şubat ne “devedir” ne de “kuş”

28 Şubat kolayca kategorize edilebilecek bir süreç değildir. Tıpkı bir madalyon gibi iki farklı yüzü vardır. Lafı uzatmadan söyleyeyim. Bana göre 12 Eylül de, 12 Mart da ve 28 Şubat da, sonuçları itibariyle ABD ve NATO’nun tam desteğini ve doğrudan ya da örtülü teşvikini alan süreçlerdir. Türkiye’de yaşanan bu süreçlerin milli ve bağımsız niteliği yoktur.

28 Şubat sürecinin laik karakteri, onun emperyalizm ve neo-liberalizm karşıtı bir süreç olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir. Öte yandan, 28 Şubat silahlı, zor ve şiddete dayalı klasik bir darbe ya da darbe teşebbüsü de değildir kuşkusuz ki.
ABD o dönemde henüz BOP projesini açıklamamış ve hayata geçirmemişti.
Dinci radikalizm ve fundemantalizme karşı, Türkiye’de laik rejimi destekliyordu. (Hâlbuki bugün laik rejime karşı, dinci-radikal-mezhepçi ve sonuçları itibariyle fiyasko olan bir BOP siyasetini dayatıyor.)

28 Şubat sürecinde, Türkiye’deki tekelci sermaye ve kartel medyası da, cemaat görünümlü FETÖ terör örgütü de, Somali operasyonunda ABD’den takdir almış “Bir” general de, aynı çizgide nasıl olup da buluşabilmişlerdi.

Ya da; 28 Şubat sürecinde kartel medyasının Amiral gemisi olarak nitelendirilen Hürriyet gazetesinin 18 Nisan 1997 tarihli nüshasında Fettullah Gülen, Refah Yol Hükümetine “Beceremediniz artık bırakın” diye sürmanşetten nasıl olup da çağrı yapabilmişti.

– 28 Şubat özde “ekonomi politiktir”

28 Şubat 1997 tarihinde yaşananların görünürdeki sebebi RP’nin Anayasanın laiklik ilkesi karşıtı bir odak olarak faaliyette bulunmasıdır.
Türk milletinin laik-demokratik Atatürk Cumhuriyeti konusundaki haklı duyarlılığı bu süreçte öne çıkarılmış ve tahrik edilmiştir.

  • Gerçek gerekçe ise ekonomik olarak RP / DYP koalisyonunun milletin çıkarlarını merkeze alan, milli karakterli ekonomi politikalarına karşı, IMF-ABD ve içerideki çıkar gruplarının rahatsızlığıdır.

Ayrıca, Kıbrıs’ta, Milli Kahramanımız Rauf Denktaş’ın arkasında duruluyor, Ermeni meselesinde milli duruş sergileniyordu. PKK’yla, K. Irak’ın içlerine, Kandil’e kadar sınır ötesi operasyonlarla etkili, amansız kararlı bir mücadele sürdürülüyordu.
Bu durum, uluslararası para tacirlerinin, onların içerideki uzantılarının ve Türkiye’yi sıcak para-IMF programı ile kontrol etmek isteyen dış güçlerin hiç de hoşuna gitmiyordu.

19 Ocak 1997 tarihindeki Milliyet gazetesinin manşeti aynen şöyle atılmıştı;

“IMF’den kriz uyarısı”

Hâlbuki Türkiye’de ekonomi büyüyor, çiftçiye, esnafa destek veriliyor, KOBİ’ler destekleniyor, gerçekçi kur uygulanıyor, ödemeler dengesinde problem bulunmuyordu.

Bu manşetin dayanağı olan IMF Başkanının beyanlarını “Washington’dan” gönderen kişi, Yasemin Çongar’dı! Hani şu Taraf gazetesinde Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında askerlerimize ve milli aydınlarımıza yargısız infaz biçiminde yayın yapan ve yaptıran meşhur Yasemin Çongar…

Bu manşetlerle koalisyonu yıkamayan ve ekonomik bir kriz ya da çalkantı çıkaramayan çevreler, bu kez RP’nin aşırı ve benim de hiç katılmadığım ve karşı çıktığım birtakım ideolojik-dinci söylemlerini öne çıkararak, laiklik-demokrasi-Cumhuriyet hassasiyetindeki halkı ve kuruluşları (bu arada TSK’yı da) bu yönde manüple ettiler.

Sonuç malum RP / DYP koalisyonu istifa etmek zorunda kaldı.

RP’den türeyen, Hocanın eski talebeleri, hem mağduriyet edebiyatı yaptılar, hem de “biz milli görüş gömleğini” çıkardık diye tornistan ettiler.
Hocalarını terk edip, dış güçlerin dümen suyunda iktidara geldiler.

– 1997’de tehlikede olan, bugün güvencede mi? –

Şimdi, 28 Şubat 1997 tarihinde laik Cumhuriyet tehlikedeydi de, 28 Şubat 2021’de kurtuldu denilebilir mi?

Neticede, benim görevlerim ve mesleğim açısından; ekonomide sermayeyi tabana yayan, gerçekçi kur uygulayan, IMF’den bir dolar borç almadan ekonomiyi %7,5 büyüterek, esnaf ve KOBİ’lere dost olan Ekonomi Bakanı Ufuk Söylemez’in, Bakanlık görevini ve koltuğunu, milleten oy ve yetki almayan, IMF ve ABD’nin has adamı, kumarhane kapitalizminin ve gayrı milli ekonomi politikalarının dayatıcısı Rahmetli Bülent Ecevit’in bilahare “hayattaki en büyük pişmanlığım” dediği Kemal Derviş devraldı.

Kartel medyasının, tekelci sermayenin, ABD’nin ve F. Gülen’in tam desteğini alan 28 Şubat, bugün TSK “günah keçisi” ilan edilerek anlaşılamaz ve anlatılamaz. İşte bu nedenlerle 28 Şubat bana göre, ne “deve”, ne “kuştan” başka bir şey değildir.

Bir yandan 28 Şubat’ın kartel medyası patronlarıyla bugün kol kola gireceksiniz, öte yandan, 80 yaşını aşmış emekli komutanları ağırlaştırılmış müebbetle yargılayacaksınız.

Buna ne adalet denir, ne de vicdan…

BİR YAŞLI ADAM KONUŞUYOR

Prof. Dr. ÇETİN YETKİN HOCA NELER YAZMIŞ??.

BİR YAŞLI ADAM KONUŞUYOR

Image result for Çetin Yetkin

Ben 81 yaşındayım, çok yaşlıyım. Resmi kayıtlara göre bu topluma 33 yıl hizmet ettiğim için, kimilerinin bugünlerde dillerine doladıkları “emekli aylığı” bağlanmış bana. Ne ki, bu hizmet yıllarımın bir bölümü de ölümcül saldırı, sürekli tehdit altında geçirmiş bulunuyorum. Ama emekli oldum diye bir köşeye çekilmiş değilim. 1969’dan bu yana başka çalışmalarımın yanı sıra 39 kitabım yayınlanmış bulunuyor. 14 yıl dergi çıkardım. Türkiye’de olabilecek en yüksek eğitimi aldım. Kazandığım ödüller de var. Ama artık, dedim ya, iyice yaşlandım. Ve “yaşıtlarım”a reva görülenlere, TV’lerde gördükçe, isyan ediyorum. O nedenle o aşağılan, horlanan, alay konusu yapılan, yaşamdan zorla soyutlanmak istenen yaşlılar adına birkaç söz söylemek benim için kaçınılmaz bir görev.
* * *
Önce memur ve işçi emeklilerine tanınan sosyal haklar aşama aşama kısıtlandı. Sonra, asalaktan başka bir şey olmayan birileri kalktı emekli aylıklarına göz dikti. Öyle bir hava yaratıldı ki, şu emekliler olmasa Türkiye ekonomik olarak düzlüğe çıkacak. Hal böyle iken, yalnızca yaşlılara sokağa çıkma yasağı getirildi. Bu yasağın yalnızca yaşlılar için konması, kültürel besin kaynağı yüzeysel TV yayınlarından öteye geçmeyen, bilimsel eğitim yüzü görmemiş kitlelerde bu salgının kaynağı sanki yaşlılarmış gibi bir algının doğmasına neden olması kaçınılmazdı. Nitekim öyle oluyor. Elbette sonuç, yaşlıların suçlanması, dışlanması, alay konusu olması olacaktı. TV ekranlarında izliyoruz bütün bunları.
* * *
ŞİMDİ SÖZÜM, YAŞLILARLA ALAY EDENLERE, ONLARI SOKAKLARDAN KOVALAYANLARA:

Senin sözcük dağarcığın bile küçük mü küçük. Birkaç yüz sözcükle yaşamını sürüklersin. Çoğu sözcüğü hiç duymamışsındır bile. Örneğin, “ışıldak”, “ihtikar”, “mütekait” nedir, biliyor musun? Bilemezsin, çünkü sen 2. Dünya Savaşı’nı yalnızca Hollywood filmlerinden belki bilebilirsin. ama benim çocukluğum o yıllarda biçimlendi. Sen açık oy – gizli sayım nedir bilemezsin. Ama bizler o seçim günlerini de yaşadık. Sen Celal Bayar‘ın kim olduğunu çok büyük bir olasılıkla belki bilmiyorsun, ama ben 1950 seçimi sonrası O’nun elini öptüm. Sen Adnan Menderes‘i “demokrasi kahramanı” sanırsın, nereden bileceksin demokrasiyi katlettiğini. 27 Mayıs 1960‘ı eğer biraz mürekkep yalamışsan, birbirinden kopya çeken kitaplardan yalan yanlış öğrenmişsindir, ama ben Kızılıy’da polislerle didişen gençler arasındaydım. 12 Mart 1971‘i ben yaşadım. Ben, birbirini öldüren sağcı – solcu gençlerin kanlar içindeki ölülerini morglara taşıdım, otopsilerini yaptı(rdı)m (AS: Yekin hoca savcı idi, hekim değil..), sen yaşamadın bunları. 12 Eylül 1980‘in cezaevlerini ne olduğunu bilmiyorsun, sıkıyönetim mahkemelerinde sanıkları savunan bendim, sen değil. Bendim Kenan Evren ile karşılıklı oturup ona sorgu sual eden. Sen neredeydin o zaman? Bak, Celal Bayar’ın, Bülent Ecevit‘in bana imzalayıp verdikleri kitapları var bende.

  • Ben tarihim, çünkü yaşlıyım.

Sen nesin, dünkü çocuk? Gerçi benim yaşıtlarımın birçoğu benim yaşadıklarımı yaşamamışlardır, kimileri ise daha çoğunu görüp geçirmişlerdir; ama ne olursa olsun, onlarla aynı zaman dilimini paylaşıyorum, onlar yaşıtlarım benim.
* * *
Doğrudur, biz yaşlılardan kimilerimiz bunuyoruz. Ama bizler yılları geride bıraktığımız için, yaşadığımız için bunuyoruz. Uzun yaşamımız boyunca verdiğimiz savaşımlar, geçim derdi, yitirdiğimiz yakınlarımızın ve sevgililerimiz derin acıları… beynimizi yorup, kemirdiği için bu sonla karşılaşıyoruz. Dahası ve asıl önemlisi, vatan ve ulus aşkı yüzünden yediğimiz darbeler kimilerimize artık dayanılmaz geldiği için!… Ama sen, yaşlıları hor gören, alay eden, sokaklardan kovalayan sen, bir ayrıkotu gibi gerçek yaşamdan o denli uzaksın ki, bunamaktan bile acizsin. Çünkü, bunamak için bunayacak bir beynin olması gerekir. Sen, otsun.

Evet, yaşlılar tutucu olur. Öğrenme yetenekleri azaldığı için genellikle birikimlerine dayanarak yaşamlarını sürdürmek eğilimindedirler. Bu, yaşlıların en büyük “zaaf”ıdır. Ne var ki, Türkiye’de benim ve benim gibi olanlar için bu “zaaf”, bir üstünlük, bir” meziyet”tir. Çünkü tutunduğumuz birikimlerimiz Kemalist Cumhuriyet’in ta kendisidir. Yeni yetme “yükselen değerler” değil! Yaşlıları kovalayan, aşağılayan sen! Sen yalnızca cep telefonu tutsağısın. Kapitalist emperyalizmin “dijitalizm“inin kölesisin!…
* * *
Şunu iyi bilin                        :

Bizler bu dünyadan çıkıp gittikten sonra, bu bozuk eğitim düzeni, yobazlık, cahillik yüzünden geçmişle bağlarınız tümden kopacak.

İşte o zaman nereden gelip nereye gittiğini bilmeyen, bu yerkürede nerede durduğunu algılayamayan bireylerden oluşan toplumsal bunaklık olacak.

Prof. Dr. Çetin YETKİN
https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=885184245263750&id=100013165472040 

Kıbrıs Türk Federe Devleti

Kıbrıs Türk Federe Devleti

Doç. Dr. HÜNER TUNCER

15 Temmuz 1974’te Rum Milli Muhafız Birliği ile “EOKA B”, Yunan subaylarının denetimi altında Kıbrıs Rum toplumu lideri Makarios’a karşı bir darbe girişiminde bulunmuş; EOKA’cı Nicos Sampson, “Kıbrıs Elen Cumhuriyeti”ni ilan etmiş ve kendisi de bu Cumhuriyetin başkanı olmuştu. Bu darbenin amacı, Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesini sağlamaktı. Makarios, Londra’ya kaçtı.

Bülent Ecevit’in başbakanlığı döneminde Türk Silahlı Kuvvetleri, 20 Temmuz 1974’te, Kıbrıslı Türklerin can güvenliklerini sağlayabilmek amacıyla Kıbrıs’a çıkartma yaptı. Türkiye, bu hakkını 1960 tarihli Garanti Antlaşması’nın 4. maddesinden almaktaydı. Kıbrıs’a çıkarmanın yapılmasından önce Türk Başbakanı Londra’ya gitmiş ve birlikte müdahale için, İngiliz hükümetini ikna etmeye çalışmıştı. Ancak, Yunan halkının Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlık savaşımını başlattığı 1821’den başlayarak İngiliz hükümetleri, sürekli Yunanistan’ın yanında yer almıştı. Bu kez de durum farklı değildi; İngiltere’nin, Türkiye’nin müdahale çağrısını dikkate almaması üzerine, Türk Silahlı Kuvvetleri “Kıbrıs Barış Harekâtı”nı başlattı. Bu harekâta Kıbrıs Türk Mücahitleri de katılmıştı.

1974: İlk özgün girişim

Kıbrıs’a ilk çıkacak birliğe “Çakmak Birliği” adı verilmişti. Birlik, Deniz Piyade Alayı ve 50. Alay ile bir topçu taburu (12 top), bir tank bölüğü (15 tank), bir kobra bölüğü (tanka karşı kullanılan bir silah), bir istihkâm bölüğü ve muhabere, ordonat ve sıhhiye müfrezelerinden oluşmaktaydı.

Kıbrıs Barış Harekâtı, Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini ve Türk toplumunun bu birleşmeye karşı çıktığı için yok edilmesini önlemeyi ve Kıbrıs’ın bağımsızlığını koruyup, adada her iki halk için de geçerli olabilecek barışı gerçekleştirmeyi amaçlamaktaydı. 1974 yılına değin hep kendisine söyleneni yapan Türkiye, ilk kez 1974’te inisiyatifini kullanarak, ulusal çıkarlarını korumayı başarmış ve dış politikada bağımsız davranmıştı.

Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra 23 Temmuz 1974’te, Nicos Sampson Cumhurbaşkanlığı’ndan uzaklaştırıldı ve Yunanistan’daki Cunta da yönetimi sivillere devretti.

1960 Antlaşmalarının tek taraflı olarak Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından ihlal edilmesinden bu yana kendini siyasal boşlukta hisseden Kıbrıs Türk tarafı, 13 Şubat 1975’te kendi bölgesinde “Kıbrıs Türk Federe Devleti”ni (KTFD) kurmuştu. Denktaş, nihai (AS: sonal) amacın iki kesimli bir federasyon çerçevesinde, Kıbrıs Rum toplumuyla birleşmek olduğunu açıkladı.

KTFD’nin ilanından önce Türkiye, Kıbrıs’ın kuzeyinde askerî denetimini kurmuştu. 1974 Harekâtı öncesinde 234 bin kişinin yaşadığı Türk bölgesinde nüfus 70 bine inmişti ve bunun 20 binini de köylerinden ayrılmayan Rumlar oluşturmaktaydı. Harekât sırasında büyük bir yıkım yaşanmış, ekonomik yaşam neredeyse durmuştu. Tüm gereksinmeler Türkiye’den karşılanıyordu. 2 Mayıs 1975’te yayımlanan bir yönetmelik uyarınca, Kıbrıs’ın Türk bölgesindeki işgücü açığının Türkiye’den gönderilecek işgücüyle kapatılması yoluna gidilmiş ve bu çerçevede, 40 bin kişi Türkiye’den Kıbrıs’a getirtilmişti.

Önemli sonuç

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın en önemli sonuçlarından biri de “Nüfus Mübadelesi Anlaşması”ydı. 31 Temmuz – 2 Ağustos 1975 tarihlerinde imzalanan bu Anlaşma uyarınca, Güney’de yaşayan Türklerin hepsinin Kuzey’e geçmelerine izin verilecek; bu işlem BM’nin yardımıyla yapılacak ve 1975 yılının Eylül ayı sonundan önce sonuçlandırılacaktı. Kuzey’de olup da Güney’e geçmek isteyen Rumlar da BM aracılığıyla Güney’e geçebileceklerdi. Güney’de bulunan 65 bin Türk 1975 eylülünde, BM Barış Gücü’nün gözetimi altında Kuzey’deki Türk bölgesine geçmişti. Böylece, her iki taraftan insanlar da evlerini ve mal varlıklarını terk etmek zorunda kalmıştı. Nüfus mübadelesiyle (AS: değişimiyle)iki toplumlu, iki kesimli federal bir yapı“nın oluşturulması mümkün olmuştu.

KKTC’den önceki adım

KTFD, kendi yasaları ve kurumları olan, özerkliğin ötesinde bağımsız çalışan bir örgütlenme oluşturmuştu. KTFD’nin; sınırları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güvencesi altına alınmış, Türkiye ile çok yakın işbirliği içinde bulunan, Türkiye’den mali destek alan ve dünya devletlerin tanımaması nedeniyle, Türkiye ile “özel bir ilişki düzeni” içine oturtulmuş bir yapılanması bulunmaktaydı.

1974’ten sonra Türkiye garantör devlet olarak, Kıbrıs Türklerinin iç yapılanmasında her türlü mali ve idari desteği sağlamıştı. 1975’te “Kıbrıs Türk Federe Devleti” kurulduktan sonra da Türkiye, uluslararası alanda KTFD ile tam bir işbirliği içinde kaldı.

15 Kasım 1983’te Kıbrıs Türk halkı, 1960 Anayasası’ndan doğmuş olan self-determinasyon hakkını kullanarak, Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi’nin oybirliğiyle aldığı kararla “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”ni (KKTC) ilan edecek ve Rauf Denktaş, yeni devletin Cumhurbaşkanı seçilecekti.

KKTC’nin tezi, adadaki iki eşit toplumun ortaklığı üzerine kurulu bir federasyonun yeniden oluşturulmasıydı. (Cumhuriyet, 14.02.2020)

DEPREM GERÇEĞİ

DEPREM GERÇEĞİ

Mustafa AYDINLI

Yerkabuğundaki kırılmalar nedeniyle birden ortaya çıkan titreşimlerin, dalga dalga yayılarak geçtikleri ortamları ve yeryüzeyini sarsma olayını, deprem olarak tanımlıyor bilim insanları.

Dünyanın oluşumdan beri depremler vardır. Ülkemiz dünyanın en etkin deprem kuşaklarından birinin üzerinde bulunmaktadır. Geçmişte yurdumuzda birçok yıkıcı depremler olduğu gibi, gelecekte de sık sık oluşacak depremlerle büyük can ve mal yitiğine uğrama olasılığımız ne yazık ki bir gerçektir.

“Ülkemiz topraklarının %92’sinin deprem bölgeleri içinde olduğu, nüfusumuzun %95’inin deprem tehlikesi altında yaşadığı ve ayrıca büyük sanayi merkezlerinin %98’i ve barajlarımızın %93’ünün deprem bölgesinde bulunduğu bilinmektedir. Son 58 yılda depremlerde 58.202 vatandaşımız yaşamını yitirmiş, 122.096 kişi yaralanmış ve yaklaşık 411.465 bina yıkılmış veya ağır hasar görmüştür. Sonuç olarak denebilir ki, depremlerden her yıl ortalama 1.003 vatandaşımız ölmekte ve 7.094 bina yıkılmaktadır.” (www.deprem.gov.tr)

Günümüz  bilim ve teknolojinin depremi önleme olanağı yoktur. Olacağı zamanı önceden kestirme olanağı da henüz yoktur. Ancak fay hatları bilinmekte, çalışan faylar üzerinde bir enerji birikimi olacağı, günü gelincede bunun boşalacağı tahmin edilmekte.

Geçtiğimiz hafta Silivri açıklarında 5.8 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiş, zaten beklenen İstanbul depremi nedeniyle büyük korku yaratmıştır. Depremin oluşumunu önleme olanağı yok ama depreme karşı alınacak pek çok önlem var. Korunma önlemleri elimizde. Devletin alacağı önlemler var, kişilerin alacağı önlemler var. Can ve mal yitiğini en aza indirme olanağı var. Örneğin Japonya bizden çok daha hareketli deprem kuşakları üzerinde olmasına karşın, baştan alınan pek çok önlemle yitikleri en aza indirebilmekte.

Türkiye olarak Depreme ne ölçüde hazırız?

17 Ağustos 1999 da yaşadığımız Gölcük Depremi ile nelerin eksik olduğu ortaya çıkmıştı. Aradan yirmi yıl gibi oldukça önemli bir süre geçti, hiç kuşkusuz bu süre içinde pek çok önlem alınabilirdi. Bırakalım gerekli altyapı önlemlerini bütünlüklü olarak almayı, örneğin 2000 yılında Bülent  Ecevit hükümeti (57. Kabine) döneminde konan deprem vergileri, 20 yıl boyunca toplanan bu vergiler ortada yok! Sözde çürük yapılar yıkılıp depreme dayanıklı binalar yapılacaktı. Milyarlarca liranın yerinde yeller esiyor. (AS: Bu tutarın Dolar karşılığının 35 milyar Dolara eriştiği anamuhalefet tarafından ileri sürüldü. Son derece önemli bir kaynaktır bu rakam ve İstanbul’da, 2019 fiyatlarıyla, ortalama 200 bin TL giderle 105 bin, TOKİ eliyle ortalama 100 bin TL maledişle 210 bin dairenin yapılması olanaklıydı. Hatta arsa maliyeti söz konusu olmadığından, bu sayı daha da büyüyebilirdi.. Yaklaşık 250 bin daire, en riskli binalarda yaşayan en az 1 milyon insanın depremde can güvenliğini sağlama demektir.. yapılmamıştır, çok yazık olmuştur ve telafi edilip edilemeyeceği tam bir bilinmezlik içindedir..)

Depremden sonra en önemli sorunlardan biri, açık havada toplanma alanlarıdır. İstanbul’un her yanı bina! Buna karşın yine de önceki iktidar döneminde 477 toplanma yeri belirlenmiş ancak son verilerle elde kalan yalnızca 77 adet toplanma yeridir. Ayrılan 400 toplanma yeri, ranta ve yandaşa kurban gitmiştir. Daha açığı talan edilmiştir AKP’li BŞB yönetimince.. 50’ye yakın deprem toplanma alanının iktidar yandaşlarına peş keş çekildiği savları ortalıkta dolaşıyor. İktidar, inandırıcı bir açıklama yap(a)mıyor. Katarlı EMAAR grubuna ve TÜRGEV’e, toplanma alanlarının verildiği biliniyor. Olası bir depremde halk nerede toplanacak??

Yaşadığımız dönemde Merkez Bankası’nın yedek akçesine (bir tür Ülkemizin kefen parasına!) devasa bütçe açıkları yüzünden el koyarak merkezi yönetim bütçesine aktaran AKP iktidarından daha akılcı br adım beklemek zaten saflık olurdu. (AS: 2019 mali yılında AKP = RTE, Merkez bankasının yaklaşık 40 milyar TL yedek akçesine ek, yaklaşık 40 milyar TL kârına da el koyarak damadın Hazinesine aktardı. Gene de bütçe, öngörülen 82 milyar TL yerine 124 milyar TL, toplamda gerçek olarak 205 milyar TL açık verdi. 770 milyar TL öngörülmüştü bütçe 2019 için 82 milyar TL açıkla.. Bunca muazzam açığa ve toplanan acımasız, on milyarlarca Dolar vergilere karşın ülkenin temel sorunları çözüme niçin kavuşturulamıyor! Kimler hortumluyor ulusal servetimizi, kimler hortumlatıyor!? Sorumlu iktidardır!!)

Son 5.8’lik depremde haberleşme ağı felç oldu. Türk Telekom’u Erdoğan’ın dostu (!) Lübnanlı Hariri ailesine peş keş çekenler, yetmiyormuş gibi, bu haramzede aileye bir de üzerine Türk Bankalarından 2,5 milyar Dolara yakın kredi verdirerek ülkeyi katmerli şekilde soydurunlar, hiç ellerini vicdanına koyup düşünüyor mu acaba? Son deprem gösterdi ki, ülkemizde telekomünikasyon altyapısı yoktur!

İstanbul’un seçilmiş BŞB Başkanı İmamoğlu, deprem kriz masasına çağrılmıyor. Sözün bittiği yerdeyiz. Vatandaş can derdinde, iktidar doymak bilmeyen siyasal ve ekonomik rant derdinde. İktidar, hangi başarı ile sistemin ‘sağlıklı çalıştığını‘ (!) söyleyebiliyor, başarı buysa başarısızlık nasıl olacaktı? Kamuoyu, 20 yıldır deprem vergisine özveriyle katlanıyor. Ne denli para toplandı, bu paralar nerede? Yanıtını bilmiyoruz ve isyan ettirecek biçimde, muhalefetin bu yöndeki sorularına AKP = Tek adam RTE,

  • Bu tür sorulara yanıt verecek zamanımız yok..“ diyebiliyor! Dehşet vericidir!Bu, demokrasilerde bir fiyaskodur, skandaldır ve saatler içinde iktidar istifaya zorlanır kamuoyu tarafından. AKP = Erdoğan, topladığı vergilerin hesabını vermeyip neyin hesabını verecektir? Bu hesap er ya da geç mutlaka sorulacaktır.
    ***
    Deprem ülkemizin ve dünyanın jeolojik bir gerçekliğidir.

    Siyasal rant dağıtarak üstesinden asla gelinemez. Deprem önlemleri amaçlı toplanan vergiler bu amaçla harcanmalıdır.
    Depreme vb. afetlere karşı ulusal birlik, beraberlik ve dayanışma örnekleri sergilenerek, seferberlik mantığı ile bilimsel politikalarla yaklaşmalıyız.

    Demokrasilerde iktidarlar saydam ve hesap verebilir olmak zorundadır.
    Ancak bu yaklaşımlarla can ve mal yitiklerini en aza indirebiliriz.

    (AS: Beklenen İstanbul depremi için sürenin 5-10 yıla indiği uzmanlarca bildiriliyor. İktidar elini çooook çabuk tutmalı ve bilim insanları – kurumları rehberliğinde hızla stratejik afet planları geliştirilerek uygulamaya konmalıdır. Fıtrat , kader  vb. safsata ve zırvalarla halkımız kandırılmamalıdır..)

 

 

 

 

 

 

 

‘Çekiç Güç’ün yarattığı yıkım unutulmasın!

‘Çekiç Güç’ün yarattığı yıkım unutulmasın!

Daver Darende ile ilgili görsel sonucuDaver Darende
Emekli Diplomat-Yazar
Cumhuriyet, 08.10.19

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’ye karşı içten davranmayan, bölgede PKK/ YPG’yi kendi silahlı gücü gibi kullanan ABD’nin Suriye’deki stratejik hedefi Türkiye’nin stratejik hedefi ile örtüşmemektedir. Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devletçiğinin kurulması ABD’nin asla vazgeçemeyeceği hedeflerden biridir. Bir başka hedef ise Irak’ın kuzeyinde ikinci bir İsrail’in kurulmasıdır.

1990’lı yıllarda Türkiye’yi yöneten devlet adamlarımızın uzak görüşlü (!) politikaları sonucu Amerikan ve İngiliz uçaklarından oluşan “Çekiç Güç”ün topraklarımızda konuşlanması yaklaşmakta olan büyük tehlikenin habercisi gibiydi.
Çekiç Güç”ün TBMM tarafından altı ayda bir uzatılmasının, bu gücün Irak’ın fiili olarak bölünmesini sağlayan en önemli etkenlerden biri olacağını o yıllarda kimse hesaba katmamıştı. Basın ve televizyonlarda “Çekiç Güç” başarı gibi kamuoyumuza sunuluyor, yararlarından övgüyle söz ediliyordu! Oysa “Çekiç Güç” Kuzey Irak’ta oluşan Kürt Federe Devleti’nin, kurulup gelişmesini sağlayan, vurucu bir güç idi. Bu olumsuz gelişme Kürtler açısından Sevr Antlaşması’nın yıllar sonra uygulanması anlamına geliyordu.

Mumcu’dan uyarı
Uğur Mumcu, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan 23 Aralık 1993 tarihli yazısında “Çekiç Güç”ün sakıncalarını ve yaratacağı yıkımı belirtirken şunları yazmıştı:

  • ‘Çekiç Güç’, ülke savunmasının bir bölümünü taşerona vermek anlamına geliyor. Hem bu anlama geliyor hem Irak’ın içişlerine karışma anlamına geliyor. İşlev bunlarla da bitmiyor. ‘Çekiç Güç’ Kuzey Irak’ta oluşan Kürt Federe Devleti’nin kurulup gelişmesini sağlıyor.

Sevr’in gerçekleşmesi
Bu gelişme, Kürtler açısından, Sevr Antlaşması’nın yetmiş üç yıl sonra sorgulanması anlamına geliyor. Aynı oyun yine sahnede. Önce ‘Çevik Güç’ ardından ‘Çekiç Güç’ ABD, Ortadoğu’yu gün geçtikçe egemenliği altına alıyor” (Cumhuriyet, 23 Aralık 1993) Uğur Mumcu’nun günümüz gelişmelerine ışık tutan, gelmekte olan tehlikeyi önceden gören bu sözleri ne acıdır ki o dönemde önemsenmedi.

‘Asıl işgalci Çekiç Güç’
O yıllarda DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit 22 Mart 1996 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan demecinde “Türkiye sınır ötesi harekâta geçtikçe, ‘Türkiye işgal ediyor’ diyorlar. Oysa ‘Çekiç Güç’ün orada bulunması asıl işgal’ değerlendirmelerini yapıyordu. ABD ve Batı destekli “Kürtçülük Akımı”nın bölgeye yerleştirilmek istendiği daha o zaman belli idi. Yakın geçmişte “Çekiç Güç”ün Cudi Dağları’nda PKK’ye savaş malzemesi sağladığını o günlerde basında izlerken içimin sızladığını anımsarım.

‘Çekiç Güç’ köklü bir çıban gibi! Çıbanın başını keskin bir bıçakla kesebilirsiniz ama kökünü çıkaramazsınız. Çıkarmaya kalkıştığınızda nelerle karşılaşacağınız bilinmez.”

Bu sözler dönemin Başbakanı Süleyman Demirel tarafından 22 Ocak 1993 günü devletin televizyonunda TV-1’de söylenmişti. Günümüzde Suriye’nin kuzeyinde oluşturulacak “güvenli bölge”nin yeni bir “Çekiç Güç” olup olmayacağına ilişkin tartışmaların sürdüğü bu duyarlı dönemde “stratejik müttefik” olarak tanımlanan (!) ABD’nin terör örgütü YPG/ PKK’ye silah yardımını artırarak sağlaması dikkat çekici olduğu ölçüde düşündürücü değil midir?

Hedefler örtüşmüyor!

Türkiye’ye karşı içten davranmayan, bölgede PKK/ YPG’yi kendi silahlı gücü gibi kullanan ABD’nin Suriye’deki stratejik hedefi Türkiye’nin stratejik hedefi ile örtüşmemektedir

  • Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devletçiğinin kurulması ABD’nin asla vazgeçemeyeceği hedeflerden biridir.
  • Bir başka hedef ise Irak’ın kuzeyinde ikinci bir İsrail’in kurulmasıdır.

Tüm bu olumsuz gelişmelerden sonra ABD’nin oyalama taktiğinden ve ikili oyunundan kurtulmanın tek yolu Ankara’nın Suriye ile ivedilikle diyalog kurmasıdır.
==================================

Dostlar,

AKP’nin SURİYE OPERASYONU, TIKANAN ERDOĞAN İÇİN ULUSLARARASI KURGU MU?

2011’den bu yana Suriye’nin parçalanması planında ABD-AB’nin yanında BOP Eşbaşkanı olarak yer alan AKP / RTE, ağır diplomatik hataların bedelini on milyarlarca $ yitikle, şehit ve gazilerle, uluslararası saygınlığımızın yitirilmesiyle ve daha pek çok bedelle Türkiye’ye ödetirken, perde arkasında şaşırtan, ürküten, korkutan gelişmeler yaşanıyor.

  • Erdoğan, Esat ile derhal resmen görüşmeli, el sıkışmalı ve işbirliği yapmalı,
    başka hiç bir yolu yok!
     

BM toplantısı için gittiği ABD’de Trump, RTE ile görüşmedi! “Kasım’da gel… ” dedi.
ABD hala stratejik müttefik mi? Erdoğan bir kez daha nafile tur yapacak mı ABD’ye!?

Irak ve Suriye tezkeresi TBMM’de kabul edildi

Irak ve Suriye’ye sınır ötesi operasyon konusunda Cumhurbaşkanı’na verilen iznin bir yıl uzatılmasına ilişkin tezkere, TBMM Genel Kurulunda kabul edildi. Kabul edilen tezkere ile; Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK), Irak ve Suriye’deki terörist ögelerle mücadelesi kapsamında sınır dışında görevlendirilmesi öngörülüyor. Tezkere AKP, CHP, MHP ve İYİ Parti’nin oyları ile geçti.
Ne yazık ki; Türkiye Cumhuriyeti’nin var oluşuna yönelik tehditler ciddi boyutlara ulaştı.
En yaşamsal ulusal çıkarlarımız tehlikede. Tehdit ve tehlike bu denli açık ve somut.

ABD Başkanı Trump, dün akşamki Türkiye’ye yönelik twitter iletileri ile ülkemizi tehdit etti ve küçük düşürdü. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarı, kabul edilemez ve aldatıcı bir tuzağın ve oyalamanın içine sürüklenmiştir. Erdoğan, Kasım’da ABD’ye gitmemelidir.

  • Başta İncirlik, ABD üslerine sınırlamalar getirilmesi seçeneği artık masaya konmalıdır.

HDP Diyarbakır Milletvekili Hişyar Özsoy ise, “Biz bu tezkereye… gönül rahatlığı ile ‘hayır’ diyeceğiz.” dedi. Türkiye’nin 40 yıldır sınır ötesi operasyon yaptığını belirten Özsoy, “Geldiğimiz noktada Kürt sorunu konusunda en kritik dönemi yaşıyoruz” dedi. Türkiye’nin güvenlik kaygılarının “doğru olmadığını” savunan Özsoy, “Kürtlerin Suriye’de Kuzey Irak’takine benzer bir bölgeye sahip olmaları gerçek bir tehdit olarak görülüyor.” dedi.

“Bu sorunlar tezkerelerle çözülmez.” diyen Özsoy, “Bir an önce Suriye’de istikrarlı, demokratik bir rejimin ortaya çıkması gerekiyor. Suriye’de olan bütün ülkelerin oradan zaman içinde çıkması gerekiyor. Suriye ile ilgili masada herkes var ama orada yaşayan halklar yok.” dedi.

CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç ise;

“Bir ülkenin muhatabı başka bir ülke olmalıdır. Bizim muhatabımız terör örgütleri olamaz.. Bize kimse ama kimse ABD de dahil ne yapacağımızı söyleyemez. Ne yapacağımızı yüzyıllara dayanan devlet kültürümüzle, tarihi birikimimizle biz biliriz.” dedi.

“Birlikte çözüm aradığınız ABD lideri dün bilgisayarı başında, tüm dünya nezdinde Türkiye’ye, size ültimatom verdi… Tehdit bile değil. Trump Türkiye’yi aşağıladı. Ben Cumhuriyet çocuğuyum, bu ülkenin evladıyım. Benim ağrıma gidiyor, sizin ağrınıza gitmiyor mu?” diye sordu. Hükümete kimi uyarılarda bulanacaklarını belirten Özkoç, şunları kaydetti:

  • “Bütün görüşmelerde Suriye’de toprak bütünlüğüne duyulan saygıyı tekrarlamalıyız.
    Harekatın amacını, süresini ve öngörülen sonuçlarını açıklamalıyız.
    Suriye, Şam ile Esad ile aracısız konuşmayı başarmalıyız.
  • PKK, IŞİD ve tüm terör örgütlerine karşı sınır güvenliğimiz önemlidir, korumalıyız. Bölge halkının can ve mal güvenliğini garanti etmeliyiz. Adaletli olacağımızı, Türk askerinin adalet dışında bir zulme asla alet olmayacağını bölge halkına iyi anlatmalıyız. Kimseye ayrımcılık yapmayacağımız sözünü vermeliyiz.
  • İç politikada savaştan çıkar sağlayan tutumu bir kenara bırakmalıyız.
  • Çocukların kanı üzerinden siyasal hatalarınızı asla temizlemeye kalkmamalısınız.
  • Yanlış dış politikanız nedeniyle bugüne dek karşı karşıya kaldığımız bir gerçek var; bizim askerlerimiz maalesef orada. Onların can güvenliği ve yaşamı bizim her şeyimizdir.
  • ‘Hayır’ demememizin, evlatlarımız için olduğunu gayet iyi bilin; vatanımız, onurumuz için olduğunu gayet iyi bilin; bölgenin barışı için olduğunu gayet iyi bilin.
  • Biz, vatanın, milletimizin, ordumuzun, bayrağımızın yanında durmaya devam edeceğiz.
  • Siz de artık gerçekleri görün ve emperyalistlerin eş başkanlığını yapmaktan vazgeçin.”