45 Yıl Sonra 12 Mart 1971 Darbesi..

45 Yıl Sonra 12 Mart 1971 Darbesi..


Dostlar,

45 yıl sonra 12 Mart 1971 askeri darbesi için aşağıdaki yazımızı bir kez daha paylaşmak istiyoruz..

Ekleyelim ki; derin şaşkınlık içindeyiz (!), 45 yıl sonra Türkiye, nasıl da 12 Mart 1971 askeri darbesi öncesi koşullara benzer bir kıskaç ortamında gene??

Tarih tekerrür mü ediyor??
Niye?
Tarih, ondan gerekli dersi çıkaramayan “aptallar” için yinele(n)mez mi?
Biz aptal mıyız???
Biz aptal mıyız????
Biz ap – tal …..

Sevgi ve saygı ile.
12 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

*********

43 Yıl Sonra 12 Mart 1971 Darbesi

Dostlar,

12 Mart 1971 askeri darbesi yapıldığında Hacettepe Tıp Fakültesi’nde
1. sınıf öğrencisiydik. Bir anımızı aktararak başlayalım :

Hacettepe Tıp Fakültesi kütüphanesinde ders çalışmaktaydık.
Kaynak araştırırken bir kitap gözümüze ilişti :

  • MARKSİZM ve GERİLLA SAVAŞI..

Dikkatimizi çekti, ödünç aldık akşam evde okumak üzere. Tuzluçayır’da bir gecekonduda kiracı idik. Emniyet Komiser Yardımcısı babamız Artvin’de
Şark hizmetinde” idi. EGO otobüsünden son durakta indik ama daha 10 dakika kadar yürümemiz gerekiyordu. Tepede, yol ağzında bir asker, elinde silahı ile nöbetteydi. Başımıza çook işler açabileceği korkusuna kapıldığımız kitap çantamızdaydı.
Ya bizi durdurur ve ararsa? “Tehlikeli” üstelik de kırmızı renk ciltlenmiş bu “Kitabı” (?) bulursa halimiz ne olacaktı? Ailenin büyük çocuğu bizdik, babamız uzaklardaydı.
Bacaklarımız titremeye başlamıştı. Geri dönemezdik, deyim yerinde ise “çaktırmamak” da gerekliydi. Bütün hünerimizi (!) kullanarak, 1-2 dakikalık süreci saatlermişçecine, büyük gerilimle yaşayarak evimize doğru yürüdük. Yüreğimiz göğsümüze sığmıyordu..

Neyse, korktuğumuz başımıza gelmemişti..

Gece bir miktar karıştırdık ve sabah ilk iş olarak iade ettik bu “belalı” (!) kitabı.
Daha sonrasında da endişemiz bitmedi. Ya o kitap bir “tuzak” idiyse ve biz fişlendiysek?

***********************

Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç Hazretlerine..

Sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aştığını ve “bu elbisenin” ülkeye bol geldiğini, daraltılması gerektiğini buyuruyordu. Demesi oydu ki; 1961 Anayasası’nın getirdiği demokratik hak ve özgürlükler rejimi sorunun temel kaynağıydı.

Gerçekte ise “sorun” çok kaynaklıydı.. Türkiye İşçi Partisi, adil seçim sistemi
(Ulusal Artık –
Milli Bakiye) sayesinde 15 sosyalist milletvekilini TBMM’ye taşımıştı (1965). TBMM’de ezber bozmaktaydılar. Çetin Altan harika konuşmalar yapıyordu.
İsmet İnönü, CHP Genel Başkanı olarak, “CHP’nin Ortanın solunda olduğunu” açıklamak zorunda kalmıştı.

İşçi hareketleri, sendikalar, öğrenci eylemleri, üniversitelere yansıyan
68 Fransa Üniversite Gençliği Eylemleri, ekonomide gelinen bıçak sırtı,
16 Şubat 1969 Beyazıt Kanlı Pazar’ı, 15-16 Haziran 1970 işçi eylemleri..
 vb.

O zamanki adıyla “anarşi” ülkede kol geziyordu. Necip (soylu) halkımız,
“anarşik eylemlere” karışanlara “anarşit” diyordu. Gerçekte bu terimin doğrusu “Anarşist” idi. “Anarşizm” bir ideoloji idi kurulu düzene karşı kullanılan.
Bu ideolojiyi benimseyen ve uygulayanlara ise “Anarşist” denmekteydi.

“Anarşi” ve “Anarşitler”, “solcu ve yıkıcı” olarak niteleniyordu. Ülkenin ulusal varlıklarına sabotajlar düzenliyorlardı (!). Kökleri dışarıda idi. Marksist-Leninist idiler!
Örn. Marmara araba vapurunu batırmışlar, Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’ni yakmışlardı! Sonradan bu eylemlerin provokasyon olduğu kanıtlanmıştı ama
amaca da ulaşılmıştı ne yazı ki..

Asker ve polisle çatışıyordu “bu anarşitler..”, banka soyuyorlardı.

“Anarşitleri” ihbar eden ve yakalanmalarını sağlayan “sayın muhbir yurttaşlar
hatırı sayılır para ödülü almaktaydılar.

*****

12 Eylül 1980 darbesi sonrasında ise bu kez “anarşi” yerine “terör”, “anarşit” yerine “terörist” gelmişti. Gene bir Marksist-Leninist örgüt ile karşı karşıya idik.
Kökü gene dışarıda idi, yıkıcı ve bölücü idi..

Senaryo yineleniyordu “yeni kurban aktörler ve yeni retorik” ile..

*****

Bu gidişe bir “dur denilmesi” zamanı gelmiş hatta geçmekteydi de..

12 Mart Muhtırası hazırlandı12 Mart 1971‘de Genelkurmay Başkanı
Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur‘un imzasıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay‘a  verildi ve Demirel hükümeti istifaya zorlandı. Muhtıra’da şöyle denildi :

  • Meclis ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
  • Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetleri’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.
  • Bu husus süratle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize… 

Süleyman Demirel, Başbakanlık koltuğunu terk etti, şapkasını alıp gitti..
Zaten, O’nun deyimiyle “Ülke 70 sente muhtaç” durumda idi.
Belki de hakkında hayırlı olurdu bu mola.. (kendi deyimiyle 6 kez gitti, 7 kez geldi!)

“12 Mart Balyoz hareketi ve büyük gözaltı” başladı.
Hukuk Profesörü Nihat Erim Başbakan oldu ve bir hukukçunun başına gelebilecek
en ağır yıkımı kendi diliyle başına sardı, hukukun en temel ilkelerinden birini çiğnedi :

“Makable şamil kanun yapacağız..” buyurdu.
(Geçmişe yürürlüklü yasa yapacağız..)

Büyük atasözüdür, “Dilim dilim, başıma giydirir kara kilim..”

Ülke genelinde sıkıyönetim, balyoz gibi “anarşit” lerin üzerine indirildi.
Toplumda ve Ordu’da “sol” hatta “Kemalizm” adına hemen tüm ögeler (unsurlar)
tasfiye hatta imha edildiler.. 12 Eylül kalanları temizledi.. AKP ile ise “eradikasyon” (kökünü kazıma) devrede.. Hatta Ordu’nun tasfiyesi..

Bu kez günah keçilerinin jargonu “Darbeci”!
AKP Hükümeti tam bir paranoya içinde..
Uçan kuşlar, esen yeller, akan sular… her şey ama her şey AKP’ye DARBE’yi anımsatıyor!

Onmaz bir politik paranoid bozukluk ve türevi darbe obsessif- kompülsif bozukluğu..

Bu yüzde yüzlerce yurtsever, öncü, gazeteci, yazar, asker… yıllardır içerde..
Balyoz mu demezsiniz, Ergenekon mu, Askeri Casusluk mu…?
Gırla komplo AKP hükümetine karşı..
Düşmanını yarat, yalanı büyük söyle ve belki, bir süre sonra sen de inan!
Ne hazin seyran..
Neyse ki bu günlerde biraz tavsadı bu hezeyan..

*****

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan..
“3 Fidan” 20’li yaşlarında idam edildiler.
Oysa hiçbir yaralama ve öldürme eylemleri olmamıştı.

******************

1961 Anayasası’nın 35 maddesi değiştirildi ve Muhtıra’nın başındaki komutanın
Bu anayasa bol geliyor..” bağlamındaki yakınmasının gereği yapıldı.
Anayasa Hukuku Profesörü Nihat Erim Başbakan iken..

Rejim zap-ü rapta alındı.. “Anarşit” ler temizlendi ve “anarşi” durdu(ruldu)!

Necmettin Erbakan, sağcı-dinci-milliyetçi-muhafazakar ilk partisini kurdu ve
hatırı sayılır oy aldı.. Önlenemeyen yükseliş başlamıştı ve 12 Eylül sonrasında,
Anayasa Mahkemesince birkaç kez kapatılıp ertesi gün yenisi açılan
Erbakan partilerinden Refah Partisi 1. parti oldu ve Çiller’li DYP ile
Refah-Yol Koalisyonunu kurdu,

Erbakan Başbakan bile oldu!

  • 12 Mart 1971 Darbesi Erbakan’ı iktidar yaptı..
  • 12 Eylül 1980 Darbesi de O’nun “Milli Görüş Gömleğini Çıkaran”
    ayrık otu çocuklarını, RT Erdoğan – Abdullah Gül ve takımını iktidar yaptı.

İşte size son 40 yılın kısa bir siyasal-tarihsel panoraması..

Veee, son darbe de bu 2 kritik dönüşümde kullanılarak işlevini şimdilik tamamlayan,
NATO süreçlerinde 1952’den bu yana “başkalaştırılan” (metamorfoza uğratılan)
TSK’ya vuruluyor..

Sonrası mı.. yazmaya gerek var mı?

***************************

Ama bu lanetli “Yeni Sevr” (BOP!) mutlaka bozulacak.

Büyük Atatürk‘ün hedefe attığı şaşmaz ok yoluna devam edecek :

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır..

Sevgi ve saygı ile.
12.3.14, Ankara
(Geçen yıl bu gün yazdığımız yazının güncellenmiş biçimidir..
yazının pdf formatı için : 43_Yil_Sonra_12_Mart_1971_Darbesi)

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

“Sabahattin Önkibar : İşte ihanet listesi” ve Bize Çağrıştırdıkları..


“Sabahattin Önkibar : İşte ihanet listesi” ve Bize Çağrıştırdıkları..


Dostlar
,

25 Ağustos 2014 akşamı başladığımız “kısa” dinlencemizin sonuna geldik..
Manavgat, Kumluca, Mut, Gaziantep, Elazığ, Tunceli (Hozat ve köyümüz Karaca),
Tokat, Amasya ve dün geceden bu saatlere dek Kastamonu..
4 bin km dolayında bir tur.. Dünyanın çevresinin 1/10’u! Türkiye büyük bir ülke!

Uğurlu Konaklarında geceledik. Minik bir havuzun fıskıyesinden şırıl şırıl dökülen sular, hafif bir sözsüz (enstrumental) müzik eşliğinde cennet gibi bir bahçe..

Kastamonu konaklar kenti..

Büyük Atatürk’ün ŞAPKA DEVRİMİ‘ni başlattığı yer.. (1925)

Birazdan kalkmak ve Ankara’nın kasvetli yoğun politik ortamına dönmek durumundayız..
Safranbolu’ya da uğramayı düşünüyoruz..

*****

Yarın, 10 Ağustos 2014..

Türkiye için önemli bir gün.. 12. Cumhurbaşkanı seçilecek.

Gerçekte ortaya sandık konunca o kişi artık Cumhurbaşkanı olmaz!
Sandıktan çıkan, Devlet Başkanı değilse de yarı-başkandır.
Türkiye’nin 1876’dan bu yana (1. Meşrutiyet ve Anayasa) parlamenter rejim adına çabaları için bir kırılma günüdür.
ABD’ye öykünme ve benzetilme adına bir başkalaş(tırılma) dönemindeyiz..

İçimize siner sinmez, düşüncelerimizi ve önerilerimizi 3 madde olarak
öteden beri paylaşıyoruz.. Bir kez daha sunalım izninizle…

10_Agostos_2014'te_Yasamsal_Gorev


 

********

Bu arada, Sayın Sabahattin Önkibar‘ın yakın tarihimize not düşen nitelikte
değerli bir derlemesini paylaşalım..

Dileriz bunlar ders olur ve tarih -aptallar için olduğu gibi- yinelenmez (tekerrür etmez)..

Türkiye’mizin aydınlık ve devrimci bilinç ve birikimi,
uğursuz AKP – RTE ayracını da (parantezini) de kapatacak güç ve azimdedir.

Üstelik her dönemde olduğu gibi sorumlularından hesap da sorarak..

Sevgi ve saygıyla
9.8.2014, Kastamonu

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

============================================

İşte ihanet listesi!

Sabahattin Önkibar

POLİTİKA GÜNLÜĞÜ – AYDINLIK, 8 Ağustos 2014
sonkibar@gmail.com 

Bu gün size varlıkları ile İslama türlü zararlar verenlerden kesitler sunacağız:

1) İslamı siyasallaştırıp politik araç yapan Milli Görüş hareketi…

Prof. Necmettin Erbakan son döneminde her ne kadar milli duruşlar sergilediyse de İslamı politize edenlerin başında gelmesinden ötürü son tahlilde Müslümanlığa zararlar vermiş ve inancımızın ideoloji haline gelmesinin öncülüğünü yapmıştır.
Erbakan’ın “Bize oy verenler Müslüman, vermeyenler patates dininden” ifadesi gaflet ve dalaletin ötesidir.

2) AKP kadroları…

İslamı emperyalizmin hizmetine sunan bu ekip, siyasal fayda adına toplumu
inanç ekseninde cepheleştirerek inanan insanları bile siyasal saiklerle (AS: dürtülerle) karşı cepheye iterek gerçekte Müslümanlığı hedefe oturtmuştur.

3) Risale-i Nur talebeleri…

Emperyal İslamın yerli ilk tezahürü (AS: yansıması) olan Nurculuk hareketi,
İslamı temel yörüngesinden çıkarma amaçlıdır ve risalelerle Kur’an’a karşı
seçenek önermeyi amaçlar. Dinde ilk bölücülük Said’i Kürdi‘nin bu girişimi ile başlamıştır.

4) Diyanet İşleri Başkanlığı…

Çok samimi gayelerle kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı özellikle son dönem
AKP iktidarının yan kuruluşu
 gibi hareket ederek AKP’li olmayan Müslümanları dinden soğutuyor…

Keza Diyanet’in Alevi kardeşlerimize hitap etmemesi bir başka olumsuzluk.

5) İmam Hatip Okulları…

Münevver imam yetiştirmek amacı ile samimi duygularla kurulan bu Cumhuriyet okulu maalesef bildik siyasal partilerin arka bahçesi yapılarak İslama hizmet yerine ihanetin göbeğine oturmuştur.

6) F tipi örgüt…

İslam ambalajı ile afyonlanan bu örgütün haşhaşi kadroları, Ergenekon ve Balyoz davalarında görüldüğü gibi NATO ve Pentagon’a hizmet adına
her türlü rezilliğe imza atmışlardır ki; bu alçaklıkları
 pek çok mümin insanı İslamdan soğutmuştur.

7) İslamcı mafya örgütleri ya da bazı cemaatler…

Tamamı olmasa da,

  • Türkiye’deki pek çok cemaat örgütlenmesi gerçekte
    İslamcı mafya örgütlenmeleridir.

İslama hizmet adı ile örgütlenen bu yapılar aslında
din baronlarının saltanatı demektir.

Hangi cemaate gitseniz, kendi şeyhleri ya Mehdi ya da Allah’ın veya Peygamber’in yeryüzündeki vekilidir.

Öbür cemaatlerin mensupları ise onlara göre cehennemliktir…

Evet, cemaat olayı inancımızın bünyesine giren kanserdir.

  • Atatürk’ün bu ülkeye yaptığı büyük hizmetlerinden biri de Tekke ve Zaviyeleri kaldırmasıydı. Eğer kaldırmasaydı bugün Türkiye’de İslam adı ile yüzlerce ayrı din olurdu ki, son 40 yıldaki esnemeler ve sayıları katlanan cemaatlerle beraber bu durum ortadadır.

8) İslamcı holdingler…

İhlas Finans, Kombassan, Yimpaş ve benzeri onlarca sözde İslamcı holdingin dolandırıcılıkları İslam inancının böğrüne saplanan hançerdir; çünkü bu holdinglerin temel sermayesi Müslümanlıktı.

9) Deniz Feneri benzeri yardım kuruluşları…

Yine İslam ve onun kuralı zekât kullanılarak yardım maskesi ile inançlı insanları dolandıran bu yapılar Müslümanlığı kirleten öbür kuruluşlardır.

10) Dinci medya…

İslam ambalajı ile okurlarına ulaşan bu mevkuteler aslında inancın değil,
köle oldukları iç ve dış siyasal dinamiklerin istemlerini yerine getirdikleri için
gerçek müminleri Müslümanlıktan soğumaya itmiştir.

Gazete Vatan Emek
Twitter@GazeteVatanEmek
Facebook: https://www.facebook.com/Gazetevatanemek

AYDINLIK BİR GELECEK, çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras…

http://www.gazetevatanemek.com/

Prof. Dr. Öztin AKGÜÇ : Seçim Sonucu Çözümlemesi


Seçim Sonucu Çözümlemesi

portresi
Prof. Dr. Öztin AKGÜÇ
Cumhuriyet, 6.4.14

 

Yerel seçim sonuçları farklı yorumlara, analizlere yol açtı. AKP’nin aldığı oy oranını ekometrik modelle açıklamaktan tutun, halkın ekonomik durumunun iyi olmasına, Sayın RTE’nin karizmatik liderliğine, muhalefetin seçim stratejisine, seçimi yönetmekteki başarısızlığına, halkın yolsuzluklara inanmadığına dek uzanan yorumlar, değerlendirmeler yapıldı.

Kişisel kestirimim, AKP’nin son genel seçimine göre oy yitireceği, oy oranının %40’a, hatta biraz altına gerileyeceği yönünde idi. Kestirimim iyimsermiş. AKP’nin oy oranı kestirimimin 4-5 puan üstünde gerçekleşti.

  • Niçin AKP vb. türden bir partinin oy oranı %40’ın altına, kısa dönemde belirgin biçimde inmez?

Açıklamaya çalışayım                    :

Benimsenmese, taraftar bulmasa da, hatalı görülse de benim görüşüm ortaya atılan modellerden, nedenlerden, çözümlemelerden farklı.

Türkiye’de temelde bir ayrışma var.

Cumhuriyeti benimseyenler bir taraf;
Cumhuriyete, bağımsızlık savaşına karşı, açık ya da gizli Atatürk düşmanları
demeye dilim varmıyor ama en azından aleyhtarları o bir taraf.
Bu ayrışmanın kökeni bağımsızlık savaşına değin uzanıyor.

Atatürk’ün ‘Nutku’nun önemli bir bölümü iç isyanlara ayrılmıştır.
Ankara Hükümeti, dış güçlerden çok iç isyanlarla uğraşmak zorunda kalmıştır.
Sayı konusunda yanılgım olabilir. Savaş sırasında 16, savaştan sonra da 2 büyük isyan. Nedeni? Savaş daha bitmemiş, yeni düzen kurulmamış ki, düzene karşı bir başkaldırı oldu diyelim. Ülkede bağımsızlık savaşına, Ankara Hükümeti’ne, Mustafa Kemal’e karşı olan bir kitlenin, silahlı eylemleri bunlar.

Savaş ertesi, Cumhuriyet Halk Fırkası kuruluyor, tek partili bir düzen olmaması için de 1924 yılında Mustafa Kemal’in arkadaşlarının katılımı, önderliklerinde
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası oluşturuluyor. Halkın önemli bir bölümü
bu karşıt görünümlü partiye yöneliyor. Burada önyargılı bir davranış var.
Cumhuriyet kurulalı bir yıl olmamış, icraatı konusunda iyi ya da kötü yargısına varılabilecek bir süre geçmemişken, bu davranış bir önyargıyı, bir karşıtlığı yansıtıyor. Çok partili siyasal yaşam, herhalde yeni kurulmakta olan Cumhuriyetin varlığı açısından tehlikeli görülüyor ki, bu denemeden kısa süre sonra vazgeçiliyor.
Bu kitle, argo deyimle araziye uyuyor.

Yıl 1930, dünya belki de tarihinin en derin ekonomik krizini yaşıyor.
Hitler düzeni güçleniyor, Avrupa’da nasyonel sosyalizm yaygınlaşıyor.
Türkiye böyle bir dönemde, çok partili siyasal yaşam denemesine bir kez daha girişiyor. Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından Fethi Okyar önderliğinde Serbest Fırka kuruluyor. Halkın önemli bir bölümü yine Serbest Fırka’ya yöneliyor.
O günkü dünya koşullarında bu deneme de sürdürülemiyor.

Yıl 1946, Demokrat Parti kuruluyor. Parti daha örgütlenmeden Cumhuriyete, Atatürk’e karşıt kitle DP’nin arkasında yerini alıyor. DP iktidarı ile birlikte Atatürk düşmanlığı dışavuruluyor. Büstlerine, heykellerine eylemli saldırılar başlıyor. DP’nin ilk çıkardığı yasalardan biri “Atatürk’ü Koruma Kanunu” oluyor1960 askeri darbesinden
sonra da bu kitle Adalet Partisi’ni destekleyerek iktidara taşıyor. Yıl 1970, Konya’dan bağımsız milletvekili seçilen, Prof. Dr. Necmettin Erbakan sağ partilere gizli koalisyon ortağı olmak, orta-sağ partilerin ardına saklanmak yerine, kendi partilerini kurmanın zamanı geldiği düşüncesiyle Milli Nizam Partisini kuruyor. Artık Cumhuriyete, devrimlere onun simgesi Atatürk karşıtları açıkça siyasal arenada yerini almıştır.
Kitle, 1980 sonrası ANAP kisvesi altında iktidar ortağıdır. ANAP her ne denli 4 eğilimi birleştirdiğini savunduysa da, omurgasını bu kitle oluşturmuştur. ANAP’ın dağılma sürecine girmesi üzerine Necmettin Erbakan bu kez Refah Partisi adı altında iktidar ortağıdır. 28 Şubat süreci (AS: 1997) ile kitle AKP şemsiyesi altında toplanır.
Artık Saadet Partisi yalnızca tabela partisidir. DP ve ANAP’ınsa isimleri yadigâr olarak kalmıştır.

Kişisel kanım, bu kitle, sayısal olarak Cumhuriyeti benimseyenlerden daha çoktur. %40’a yakındır. Geçmiş deneyimler gösteriyor ki, adı ne olursa olsun, lider kim olursa olsun, bu kitlenin politikada sayısal ağırlığı vardır. Kestirimler, yorumlar yapılırken
bu gerçek göz önünde tutulmalıdır.

AKP’den Düşük Profilli 20 Temmuz Kutlaması / Low profile celebration for July the 20th by AKP-JDP

20 Temmuz 1974.. 28. yıl.. AKP, MUTLU BARIŞ HARKATI kutlamalarına salt 1 TBMM Katip üyesi gönderdi.. Ulusal davalara sahip çıkma anlayışı bu düzeyde.. Çok yazık..
Orhan Birgit
obirgit@e-kolay.net
20 Temmuz 2012 – Cumhuriyet

Düşük Profilli 20 Temmuz Kutlaması

Dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ü, Başbakanı Bülent Ecevit’i, Başbakan Yardımcıları Necmettin Erbakan’ı, Orhan Eyüpoğlu’nu, Dışişleri Bakanı Turan Güneş’i, Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık’ı, Genelkurmay Başkanı Org. Semih Sancar’ı, Kara Kuvvetler Komutanı Nurettin Ersin’i,
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Kemal Kayacan’ı ve Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Emin Alpkaya’yı kaybedeli yıllar olmuş. Kıbrıs Türklerinin efsane lideri Denktaş’ı da geçen yıl sonsuzluğa uğurladık. Soykırıma uğrayan Türkleri kurtarmak için 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a çıkan
Silahlı Kuvvetlerimizde görev yapan kaç subay, astsubay ve Mehmetçik hayattadır?

Bilen var mı?

68 general ve amirali Silivri yargılaması gerekçesiyle, üstelik ucu açık bir şekilde tutuklanmış olan Ordumuzun Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki ilk denizaşırı görevi için, oybirliği ile karar alan Türkiye Büyük Millet Meclisi, kendisini 20 Temmuz Kurtuluş Bayramı’nda bir tek kâtip üye ile temsil ettiriyor!

Dün KKTC internet sitelerinde AKP Milletvekili Mustafa Hamarat’ı KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun konutunda gösteren fotoğraf karesini izlerken burnumun direğinin sızladığını fark ettim.

Anavatan Türkiye, “Mutlu Barış Harekâtı”nın 37. yıldönümü kutlamalarına böyle düşük profilli
bir temsil ile mi katılacaktı?

37 yıl önce, 19 Temmuz’u 20 Temmuz Cuma’ya bağlayan gece yarısında Silahlı Kuvvetlerimizin Girne’den yapacağı çıkarmada rahmetli Rauf Denktaş’ın çektiği heyecanlı bekleyişi, London Daily News’in Ortadoğu muhabiri Harry Scok Gibson “Kıbrıs’ta Soykırım” adlı kitabında nasıl anlattığına bir iki ay içinde yayımlamayı umduğum “Kalbur Saman İçinde” adlı kitabımda şöyle değiniyorum:

… Ama büyükelçimiz ve Denktaş, yerel saate göre hareket etmişler ve 06.30 olarak hesap edilen çıkarmanın başlangıç saatinden bir saat önce alarma geçilmiş. Kulağı Ankara radyosunda olan
Rauf Bey, beklediği haberi alamayınca da haklı olarak telaşlanmış, “anavatan bu kez de caydı” diye düşünmüş.

O sırada da ada üstünde gecenin sessizliğini delen uçaklarımızın sesi duyulmuş Denktaş’ın 19 Temmuz 1974’te yaşadığı o saatleri, Kıbrıs Türk toplum yönetiminin dışilişkilerinden sorumlu Nail Atalay, şöyle anlatır:*

“O gece saat 22.30 sularında ofise gelen Türkiye Büyükelçisi (Asaf İnan) ve eşi, Denktaş’la
kahve içtiler ve sonra ayrıldılar. Daha sonra, evime giderken, Denktaş’ın BM Genel Sekreteri’ne gönderilmek üzere hazırladığı bir mektubu teleksle iletmesi ricasıyla büyükelçinin evine götürdüm. Büyükelçi robdöşambrını giymiş, elinde purosu kapıda belirdi.

‘Bu nedir?’ diye sordu. BM’ye yeni atanan Kıbrıs Rum temsilcisinin Türkleri temsil etmediğini bildiren bir yazı olduğunu söyledim. Sonra hemen yanındaki kapıdan bürosuna geçti.
Kısa bir süre sonra tekrar geldi.

‘Oku bana’ dedi. Okuduğumda titrediğini fark ettim. Mektubu elimden aldı.
Buruşturdu. ‘Şimdi buna gerek yok’ dedi.
Türk Ordusunu kastederek ‘Niçin, geliyorlar mı?’ diye sordum. Cevap vermedi.
Bunun yerine bana bir soru sordu:
‘Denktaş nerede?’
‘Uyuyor.’
‘Ona kendisini görmeye gelebileceğimi söyle’ dedi.
……….
Denktaş’ın ikametgâhına döndüm ve hizmetçiye O’nu uyandırmasını söyledim.
Aşağıya mayo giymiş olarak geldi. Büyükelçinin söylediklerini kendisine aktardım.
Sırrın bana da açıklanacağını umarak ‘Şifreli bir mesaj olabilir’ dedim.
Ama Denktaş, yanımdan ayrıldı ve yandaki kapıdan bürosuna geçti.
Kısa bir süre sonra, büyükelçi telefonla Denktaş Bey’i aradı ve bir görüşme gerçekleşti.

Konuşulanlara kulak misafiri olmak için ölüp bitiyordum, fakat dinleyebilmem imkânsızdı.

Sonra Denktaş, yüzünde büyük bir gülümseme ile parmaklarını şaklatarak ve dans ederek
bürosundan çıktı. Çok neşeliydi.

‘Neler oluyor?’ diye patladım.

‘Lütfen yolumdan çekil. Çok sıkıştım!’ Bu, ondan alabildiğim tek şeydi.
Sonra, bana ‘Türk Büyükelçiliği’ne gidiyorum. Ben dönene kadar burada kal.’ dedi.
15 dakika sonra elinde bir viski şişesi ile döndü. Bekleme odasında, benimle beraber,
yürütme kurulundan üç üye vardı. Bizleri, bürosuna davet etti. Şişeyi, masasına koydu,
o zamanlarda yanında taşıdığı tabancasını çıkardı ve viskinin yanına sürdü.
Saat gece yarısını geçmişti ve tarih 20 Temmuz’du.”
***
Ne yazık ki birçoğumuz için günümüzde bir şey ifade etmeyen; hatta Ertuğrul Kürkçü gibi
kimi BDP milletvekillerinin “Türkiye Kıbrıs’ta ne arıyor?” diye sormasına
yol açan 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı’ndan küçük bir anı demeti…
Ne yazık ki, bugünkü AKP iktidarı, Kıbrıs Türk’ü ile ilişkisini her bakımdan gevşetmektedir.

2012’de Londra’da yapılacak olimpiyatlarda, KKTC’nin değilse, Kıbrıslı Türk sporcuların olsun katılmalarını sağlamak üzere, Britanya Kıbrıslı Türkler Derneği Başkanı Çetin Ramadan,
Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı Jacques Rogg’e bir mektup yazarak

“Bize yardımcı olunuz..” çağrısını yapmış.

Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç ile Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Başkanı
Prof. Uğur Erdener, gecikerek de olsa üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeliler.

ÖRTÜLÜ FAŞİZMDEN AÇIK İSLAMİ FAŞİZME : NAM-I DİĞER “ILIMLI İSLAM” REJİMİNE Mİ ??

ortulu_fasizmden_acik_islami_fasizme_24.09.08