İKTİDAR SAVAŞI VE PROPAGANDA

İKTİDAR SAVAŞI VE PROPAGANDA

Konuk yazar : Nurullah AYDIN

İnsanlık tarihi; iktidar için güç ve yetki sahibi olanlarla, olmaya çalışanlar arası çatışma ve güdülen geniş halk yığınları ilişkisine dayanır. Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de kapsamlı bir şekilde propaganda faaliyeti yürütülmektedir. İktidarıyla muhalefetiyle hemen her yöntem uygulanmakta her türlü kanıt, belge, bilgi kamuoyuna sunularak kitlelerin kanaat ve düşüncelerine etki edilmeye çalışılmaktadır. Medya aracılığıyla insanların düşüncelerini biçimlendirmeye, istenen konulara odaklanmalarını sağlamaya dönük yöntemler uygulanmaktadır.   

Propaganda; bir topluluğun düşüncelerini, duygularını, davranışlarını, tavır ve hareketlerini etki altında tutmak ve onları değiştirmek amacıyla yayınlanan bilgi, belge, öğreti (doktrin) ve görüşlerdir. Amaç; propagandayı yapana doğrudan veya dolaylı yarar sağlamaktır. Bununla birlikte propaganda ile hasım grubu ekonomik ve politik yalnızlığa itmek amaçlanır.   

Bir savaşta nihai zafer, düşmanın yenilgiyi kabulüne bağlıdır. Yenilgiyi kabul etmeyen düşman, ileride tekrar sorun oluşturacaktır. Düşmanın moral gücü olan maneviyatının çökmesi, ancak psikolojik savaş yöntemi olan propaganda ile mümkündür.    

Türkiye; son derece önemli bir coğrafyada bulunmaktadır ve bu yüzden de-stabilize edilmek istenmesi doğaldır.    

Propagandanın cephanesi; söz ve kelimelerdir. En güçlü silah, zamanı gelmiş fikirdir. Propaganda yöntemi, gelişigüzel sarf edilen sözler değildir. Üzerinde çok uzun düşünülmüş, zaman ve zemin iyi hesaplanmış, şekil ve ölçüsü doğru belirlenmiş ve hedef kitlesi tayin edilmiş bir faaliyettir.

Türkiye’de iktidar kavgasında, bu tür psikolojik harp argümanları devreye girmektedir. Psikolojik savaşın önemli yöntemi propagandanın farklı türleri vardır.    

Beyaz propaganda; Açık biçimde yapılan bir propagandadır; kaynağı bellidir ve kendisini tanıtmak ister. Açık ve saydamdır. Doğruluğa önem verilir. Yalan kullanılırsa geri teper, güveni sarsar. Karşı tarafın fikirlerini çürütür, taraftarlarını azaltır. Doğru, açık ve saydam propaganda kitlelerde güven uyandırır. Beyaz propagandanın zayıf tarafı, yayılma menzilinin sınırlı olmasıdır. Serbestçe dolaşamaz. Düşman kendini korumak için karşı propaganda olanaklarını hemen kullanırsa tehdit ve bozulmayla sonuçlanabilir. Yapılan propaganda hakkında toplumda kuşku uyanıyorsa, silah geri tepmiş olur, güven zayıflar.

Beyaz propagandanın malzemesi haberlerdir. Hasım tarafın hatalarını, suistimallerini malzeme olarak kullanırlar. Bu malzemenin ne zaman, ne şekilde, nasıl ve hangi ölçüde kullanılacağı planlanmalıdır. Psikolojik savaşın hedefi, kalenin zayıf yönünü iyi belirleyip o hedefe ısrarla ve tekrarla atışlar yapmak, sonuç olarak direnci zayıflatmaktır.

Zihinlerde açılan gedik büyütülecektir. Bunu sağlamak için beyaz propaganda yönteminde belirlenen hedefi, binlerce kez yinelemekten kaçmamak gerekir. Eğer beyaz propagandaya maruz iseniz; sabırla ve ısrarla zihinlerde oluşan gediği kapatacak söz, davranış ve eylemlerde bulunmalısınız. Propagandada kullanılan yanlış bilgilerle ilgili kuşkular, karşı propaganda şeklinde ısrarla anlatılmalıdır.    

Gri propaganda; Psikolojik savaşın önemli propaganda ögelerinden biri olan bulanık bir propagandadır. Burada kaynak belli değildir, doğruluğu kanıtlanamaz. Yalan veya iftira olduğu da kesin değildir. Gri propagandanın ana malzemesi rivayetlerdir. Çalışma tarzı açık propaganda gibi sınırlı değildir, aşağıda tanımını vereceğim kara propaganda gibi serbesttir.

Güçlü yönü, muhatap tarafında iyi kabul görmesidir. İnsan üzerinde propaganda hissi doğurmaz. Propagandayı çıkaranlar belirsiz olduğu için, gri propagandada en heyecanlı konular kullanılabilir. Doğru bir olaya on yalan sokulup muhatabı küçük ve gülünç duruma düşürmek amaçlanır. Senaryo iyi yazılmışsa, rivayetler dilden dile dolaşır.    

Gri propagandanın amacı, kusurlu, noksan ve belirsiz bir şeyi, tam ve yeterli göstermek olabilir. Aksi de olabilir. Tam, yeterli ve açık olan bir şeyi kuşkulu göstererek gölgelendirmek, değerden düşürmek amaçlanır. Her türlü çelişki bu yöntemde ustaca kullanılır. Çelişki yoksa bile, varmış gibi davranılır. Böylece zihinlerde istenen soru işareti uyandırılır.

Bu gerçekler ışığında Türkiye’de olan bitenleri de siz yorumlayın, olur mu?   

Günün Sözü: Her söylenene inanma, düşün değerlendir ve kanaat sahibi ol.

KOLLUK ŞİDDETİ ve GAYR-I NİZAMİ PSİKOLOJİK SAVAŞ


KOLLUK ŞİDDETİ  ve GAYR-I NİZAMİ PSİKOLOJİK SAVAŞ

Dostlar,

Çok değerli meslektaşımız Sayın Prof. Dr. M. Kerem Doksat’ın bu sitede 5 Nisan 2013’te yayımladığımız “MİLLET OLMAK NE DEMEKTİR?” başlıklı görkemli yazısını (http://ahmetsaltik.net/prof-dr-m-kerem-doksat-millet-olmak-ne-demektir/)
bu sabah bir kez daha okuma gereksinimi duyduk.

Ülkemizde sergilenen mide bulandırıcı gayrı-nizami psikolojik savaş ve bağlamında kullanılagelen kara propaganda yöntemleri ve araç-gereçleri özellikle son dönemlerde yoğunluk kazanmıştı. Kerem Doksat hocanın bu iz bırakan yazısını bir kez daha okuyarak ilminden yararlanalım, güç kazanalım.. istedik. Umduğumuzu da bulduk..

Sevgili Kerem hocaya bir kez daha teşekkür etmek borcumuzdur bu nefis bilimsel yazısı için. Değindiğimiz makalesinde Sayın Prof. Doksat şöylesine çok dokunaklı birkaç tümce kuruyor :

  • “Atatürk’ün öldüğü yaştayım. Mahcubum O’na karşı, yeterince bu vatana
    hizmet edemedim diye. Bu ülkeden başka bir şey beklediğim yok…”

İçtenlikle söyleyelim ki, bu emsalsiz makalesiyle Kerem hoca kendisini, ülkemize borcunu ödemiş sayabilir.. Hal böyle olmakla birlikte, son derece eminiz ki, son nefesine dek hizmeti sürecektir.

*****************

Bir Devlet, kendisini var eden asal ögesine (aslî unsur), insanına, yine kendi insanlarından oluşan kolluk gücüyle adeta vahşet uygulamaktadır!

Ortada ilan edilmiş bir açık savaş da söz konusu değildir!

Artık “40’ı çıkan” bu toplumsal çığlık (intifada ya da infial da denebilir), sokaktaki kitlelerin Seligman deneylerinde olduğuna tıpa tıp benzer biçimde öğrenilmiş çaresizliğe itilmesini hedeflemektedir. Genellikle 20’li yaşlardaki sivil – silahsız, hatta polise karanfil sunan  gençlere, yine benzer yaş dilimindeki akranları, kışkırtılarak, orantısız fisiksel – kimyasal güç ve araçlarla saldırtılmaktadır.

Psikolojik üstünlük kaptırılmamaya çalışılmaktadır her 2 kesimde de..
Bir yanda “Her yer Taksim, her yer direniş” tir; karşıda ise Başbakan RT Erdoğan’a göre  kendi halkına vahşet uygulayarak polis destan yazmakta ve “ulufe” ile (başa beladır!) ödüllendirilerek koşullandırılmaktadır.

Bırakalım somut ulusal – uluslararası hukuk normlarını, her türlü etik değer de gözü kara ve neredeyse ne pahasına olursa olsun “öğrenilmiş çaresizlik – koşullandırılmışlık” ekseninde ayaklar altındadır.

Güvenlik güçlerinin geçelim orantısız güç kullanmayı; insan yaralamayı hatta öldürmeyi hedefleyen biçimde
– biber gazı bombalarını,
– darbe etkili plastik mermilerini,
– kimyasal içeren “aşırı” basınçlı suyunu,
– panik yaratan gaz bombalarını,
– panzer ve akreplerini, TOMA’larını,
– coplarını ve de her nasılsa arasına “sızmasını” (?!) engelleyemediği çivili sopalı
“sivil” (!?) canileri… ile..
– arada “yırtık dondan fırlamış” (affola, salt tam denk düşen bir teşbihle..)
satırlı – palalı “meczupları” ile..

savaş alanına dönüştürülen merkezi kentsel alanlarda milyonlarca yurttaş gururları kırılarak, kişilikleri aşağılanarak adeta terbiye edilerek; “Devletle polis üzerinden bile başedilemeyeceği” koşullu refleksi oluşturulmaya çabalanmaktadır.

Pervasızca diyet ödetilmektedir…

– Bu sabah, 17 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz’ın Eskişehir’de ölümü ile kurban sayısı
6 olmuştur.
– Sayısı net bilinmeyen 15 dolayında göz yitiği vardır.
– Sayısı net bilinmeyen çehrede kalıcı iz (Adli tıp terimiyle “sabit eser”) söz konusudur.
– Çok sayıda kafa travması, kırığı ve beyin kanaması saptanmıştır.
– Çok sayıda kaburga, kol, bacak vb. kırık kayda girmiştir.
– 60 dolayında insan yaşamsal tehlikeye düşmüş, yoğun bakım almıştır..
– 8 bini aşkın insan değişik düzeylerde yaralanmıştır.

Bunların dışında, fişlenmemek adına resmi sağlık kuruluşlarına başvur(a)mayanları da dikkate almak gerekir.

Polis, yer yer uyarı bile yapmadan “güçlendirilmiş biber gazı” ile boyalı kimyasal içeren “basıncı artırılmış” suyu veryansın etmektedir. Copla, kalkanla, panzerle, akreple kitlelerin üzerine yürümekte ve adeta, -argonun anlatım gücünden yararlanalım-;

  • “Sizi bana Allah mı verdi, sayarak mı aldım, tohumunuza para mı verdim??”

dedirtircesine psikolojik savaş uygulamaktadır. Ne de olsa “Dayak cennetten çıkmadır” atasözünü benimsemiş bir kültürden geliyoruz.. Avukatlar bile adliyede cüppeleriyle yerlerde sürüklenmekte, yaka paça akreplere tıkılarak gözaltına alınmaktadır. Gözaltı formaliteleri de Emniyet’ten ilgili savcıya çekilen faksla bir tür niyabeten yapılmakta, Savcılık makamı dışlanmaktadır.

Kezlerce uyarıldığı halde gaz bombası kanisterleri adeta hedef alınarak, yakın mesafeden insanların yüzüne atılmakta ve ölümcül yaralanmalara neden olunmaktadır.

Hızını alamayıp çevredeki evlere, lokantalara, otellere, binalara.. biber gazı atılmakta,
Boyalı yakıcı kimyasal içeren aşırı basınçlı suyla ıslatılarak “damgalananların” da
ışıkları söndürülmüş ara sokaklarda elde fener ile adeta sürek avına çıkılmaktadır.

Silahsız insanlar hınçla tekme – tokat ve de copla dövülmekte ve gözaltına alınmaktadır.

********************

Seligman’ın deneylerinde köpeklere elektrik akımı verilmekteydi ve “öğrenilmiş çaresizlik” tablosu oluşturulmaktaydı. Fakat akımın dozu hiçbir hayvanı öldürmemiş veya engelli bırakmamıştı!

Halkımıza reva görülen bu “köpekten beter” işleme ne demeli?
Üstelik Başbakan RT Erdoğan, 24 saat içinde Gezi Parkı’nın boşaltılması buyruğunu kendisinin verdiğini kamuoyu önünde apaçık söyleyebilmektedir.

Kuramsal olarak, Seligman’a -ya da kuramına- saygı ile, yaralama – hata öldürme kaygısı duyulmaksızın ölçüsüz şiddet (orantısız güç de ne demek??) uygulanan halkımızın 2 ana kümeye ayrılması beklenebilirdi :

1. Öğrenilmiş çaresizler
2. Öğrenilmiş iyimserler..

Diktatörler için ne keyif verici olurdu değil mi??

Ne çare ki, an gelir; ÖZGÜRLÜK – ADALET – EŞİTLİK ülkü ve özlemleri öylesine yüceltilir ki (sublimasyon), bu değerlere susamış hatta aşık kitleler yepyeni sosyal, sosyal- psikolojik, sosyal-psikiyatrik yasalar yazarlar..

De facto yaparlar bunu..

Asıl destan budur ve tarih, zalimlere karşı yazılmış halk destanlarıyla mağrurdur,
sanal bir polis destanı ile gururlanan istisna kişi ise Türkiye’nin talihsiz Başbakanı
RT Erdoğan’dır.

Türkiye’nin he cm2 vatan toprağında, Atatürk’ün Demokratik Cumhuriyeti olmaya mahkum Devletin asli şehit- gazi torunları sahipleri olarak; yarı tanrılaşarak gerekirse..

  • Devrimin yasası bütün yasaların üstünde değil miydi sahi?

Kadim Pavlov ve de ardılı Seligman’a da, kuramlarına da Türkiye’den bir ayrıksı (istisna) olalım : Pardon..

Bir de unutmadan : Rüzgâr eken ne biçerdi??

Büyük ATATÜRK gene yol gösteriyor : Yurtta barış, Dünyada barış!
(10.7.13)

SESSİZ ÇIĞLIK EYLEMİNDE NELER SÖYLEDİK??


SESSİZ ÇIĞLIK EYLEMLERİ, KOLLUK VAHŞETİ ve R.T. ERDOĞAN ÜZERİNDEN;
HALK AYAKLANMASININ SOSYAL PSİKOLOJİK İRDELEMESİ

Dostlar,

Sessiz Çığlık” eyleminde bu Cumartesi de katıldık.
Kitle sayısal olarak önceki haftadan daha küçüktü.
Ankara tatile çıkıyor galiba.. diye düşündük.
Ama tekerlekli sandalyesinde bir kadın da oradaydı!
Hasdal’da, Hadımköy’de, Maltepe’de, Silivri’de, Sincan’da… zindanlarda tutsak
ya da rehin alınan asker – sivil yurttaşların yakınları idi gene bir avuç..

Ellerinde “sevdiceklerinin” fotoğrafları vardı.. Yer yer kollarının var gücüyle yukarı kaldırıyor, yorulunca da sıkı sıkı göğüslerine bastırarak tutuyorlardı.

Kadınlar, ağızları bağlı örgü örüyorlardı. Hava çok sıcaktı..

Bir gezgin (mobil) sesbüyütürden (hoparlör) marşlar çalınıyordu…
Güzelim Harbiye Marşı da!
Basın olarak Ulusal Kanal ve Başkent TV dışında mikrofon görmedik ama
en az 5-6 kamera üçayaklarının (tripod) üzerinde çekim yapmaktaydı.

Geçen hafta, birşeyler söylemek istediğimizi düzenleyiciye belirtmiştik. O hafta tümüyle “sessiz çığlık” idi yapılan.. Ağızlar bağlı, kadınlar eşlerine çorap – hırka vb. örüyor; fotoğraf ve posterler de zaten dilsiz..

Siyasal iktidar belki bu “dil” den anlardı !?

Ama olumlu gelişen bir şey olmuyordu..

Bu hafta ilk sözü, Hukukun Egemenliği Derneği Başkanı Sayın Av. Erdem Akyüz aldılar. Bırakalım hukukun özünü, yani her somut olayda gerektiğinde hukuk yaratarak adaleti gerçekleştirmeyi; apaçık, net, pozitif hukuk kurallarının (normlarının) bile nasıl ayaklar altına alındığından örnekler verdi. Uluslararası normların da.. Dehşet verici bir tablo idi. Çünkü Hukuk içinde kalarak hak arama ve adaletsizliği dışlama (bertaraf etme) olanağı kalmamıştı.. Peki ne yapılacaktı?

Karşımızda hukuku pervasızca çiğneyen, yargıyı büyük ölçüde siyasallaştırmış bir iktidar vardı. Nasıl savaşım verilecekti? Silahlar denk değildi.. Hukukun Egemenliği Derneği Başkanı Sayın Av. Erdem Akyüzü dinlerken kafamızda bu acı çağrışımlar dolaşmaktaydı.

*******************

Pablo_Neruda_Halkin_gercek_gucu

Mikrofon bize uzatıldığında aşağı – yukarı ve şunları söyledik (yazarken eklemeler yaptık) :

Ülkemizin değişik zindanlarında yıllardır tutsak / rehin alınan asker – sivil yurttaşlarımızı saygı ve sevgi ile selamlıyoruz. Verdikleri ulusal dava savaşımının (mücadelesinin) ortaklarıyız.

Bu günler de elbet bitecektir. Onurlu ve dik duruşları nedeniyle onlarla övünüyoruz..

Biz bu gün burada salt bilimsel bir değerlendirme yapacağız. 40 yılı aşan tıp birikimimizi
öne çıkaracağız. Politik söylemler iktidarı çok rahatsız ediyor. Belki bilimsel gerçekler işe yarar??

Pekii.. Bir canlı, bir toplum neden ÇIĞLIK atar?

Tehlikede olduğunu, yardıma gereksinimi olduğunu başkalarına duyurmak için..
Bu davranışın Tıpta, Psiko-biyolojide karşılığı, Hans Selye’nin STRES KURAMI’dır. Canlılar strese sokulduklarında ÇIĞLIK atarlar.
Bu çığlık doğası gereği seslidir ve hatta olabildiğince yüksek şiddette
(dBA) ve tizdir ki duyulma olasılığı artsın.

Ne var ki, 1 yıla varan süredir bu eylemler SESSİZ ÇIĞLIK olarak yürütülüyor.
Hem çığlık atılacak hem de bu eylem, doğasına aykırı olarak SESSİZ olacak!
Aşkolsun bu halka, helal olsun bu insanların sabır, olgunluk ve yaratıcılıklarına!
Ancak bu sessiz çığlıkları da duyan yok! Oysa seslisinden etkili olur diye umulmuştu!

Çare neydi? Çare, hükümeti rahatsız edecek eylemlerde.. Bu belirlemenin de payı olsa gerek ki, 1 aydır bu kez “İNTİFADA” (sesli mi sesli çığlık!) sergilenmekte. İşte bu tablo siyasal iktidarı epey ürküttü ve o ölçüde de orantısız şiddet hatta vahşet kullanmaya başladı.

Oysa sağduyunun gereği, bu insanların ne dertleri olduğunu anlamaya çalışmayı gerektiriyordu. Ardından da demokratik uzlaşma kültürünün gereği olarak istemleri olabildiğince, hukuk içinde karşılamak..

Ne ki, tam tersini gözlüyoruz.. Gittikçe artan kolluk şiddeti..
Bu bir kısır döngüdür ve Sistem Kuramı’na göre yıkım doğurur.
Yıkılacak olan Halk değilse kimdir? Elbette siyasal iktidardır!

– 5 insanımız öldü,
– 13 insan gözünü yitirdi,
– çok sayıda insanın yüzünde sabit izler kalacak
(Adli tıp deyimi ile Çehrede sabit eser)..
– 60 dolayında ağır yaralı var. Kafatası kırılanlar, kaburgaları kırılanlar,
halen yoğun bakımda olanlar..
– 8 bini aşkın resmi kayıtlı yaralı var..

Bir de milyonlarca gönlü kırıklar..
Yani psişik travma alanlar ki olumsuz etkileri bırakın yaşam boyu sürmeyi, kuşaklar boyunca aktarılabilecek olanlar.. Özellikle can yitikleri!

Ne oluyoruz?? Ülkede iç savaş mı var??

Ve araçlarını bu denli ölçüsüz, orantısız, hukuk dışı ve yaralama – öldürme erekli kullanan polise parasal ödül (Osmanlı Ulufesi?) 2 anlama gelebilir :
Ya açık bir psikolojik savaş ya da tam bir düşünsel karmaşa (mental konfüzyon)!
İki seçenek de birbirinden sakıncalı AKP yönetimi ve ülkemiz için.

Çok talihsiz bir saptama ki, ülkenin tepe yöneticisi “kör gözüm parmağına” tutumu içinde. Hem de inatla, gözü kara biçimde.. Kolluk tek tutamağı gibi, tek koruyucusu gibi, öylesine bir algı içinde. Halkının en az yarısını kendisine “düşman” görmekte.
Oysa demokraside ötekileştirme yoktur, çoğunluk baskısı olamaz, çoğulculuk temeldir. En az sayıdaki insanların bile hakları korunur. İktidarınız değil %50 (ki gerçekte matematiksel olarak hiç %50 olmadığı gibi halen çok daha düşük, AKP azınlık iktidarı!), % 80 bile olsa, mutlak sınırlarınız vardır :

TEMEL İNSAN HAK ve ÖZGÜRLÜKLERİ!
Bunun da çerçevesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi – AİHS‘dir ve
Türkiye bu Sözleşme’ye taraftır, hukuksal olarak bu üstün hukuk normlarıyla bağlıdır (Anayasa md. 90)!

  • Bu olaylar AİHM’ne taşınacak ve Türkiye çok sayıda davada ciddi mahkumiyetler alacaktır. AKP iktidarının siyasal – tarihsel ömrü ve işlevi tamam olmuştur.

Toplumsal olaylarda kolluk, güvenlik önlemi alırken, sağlık hizmetleri için de koridorlar açmak zorundadır. YAŞAM HAKKI kutsaldır ve her şeyin üzerindedir. Devletin de
1. görevi yurttaşın can – mal güvenliğini sağlamaktır. Polis bunu becerememekte,
Sağlık Bakanlığı da görevini gereği gibi yapmamaktadır. Oluşan kabul edilemez hizmet boşluğu, gönüllü hekimler tarafından Türk Tabipleri Birliği örgütlemesi ile kapatılmaya çalışılmış ve çok sayıda acil sağlık hizmeti gereksinimi yerinde karşılanmıştır.
Bu yapılmasa idi tablo çok daha ağır olabilirdi. Hükümet en azından bu katkıyı şükranla karşılamak yerine, bir başka irrasyonel davranışla sağlık personelini ellerini
arkadan kelepçeleyerek
gözaltına almıştır! Yetkili Cumhuriyet savcısı bu açık yasa dışı davranışa nasıl göz yumabilir? Bırakın arkadan kelepçelemeyi, normal kelepçenin de koşulları yoktur! Bu kişilerin kaçma olasılığı, kendisine ya da çevresine zarar verme olasılığı.. Hangisi vardı? Üstelik elleri arkadan kelepçelenen insanın özel olarak korunması gerekir.. Gözaltına alınırken itilir kakılırsa ve düşerse kendisini ciddi – ağır yaralanmalardan nasıl korur? Yoksa amaç – murat tam da bu mudur? Tam da bu tür vahşet midir parasal ödül (başa bela Yeniçeri ulufesi!) getiren? Oysa sağlık çalışanlarının savaşta bile dokunulmazlığı vardır. Kendilerine ateş edilmez,
tutsak alınmazlar.. Hipokrat yemini ve Tıbbi Deontoloji Tüzüğü,
hekimleri her durumda gereksinim sahiplerine tıbbi yardımla yükümlü kılar.

Bir de Sağlık Bakanlığı’nın soruşturma işlemi.. Tam bir trajik-komedi!
Türkiye Barolar Birliği Sağlık Bakanlığı hakkında, çok yerinde bir girişimle
suç duyurusunda bulundu. Türk Tabipleri Birliği de bugünkü kongresinde Bakanlığı kınadı ve bu yardımın gerektiğinde sürdürüleceğini açıkladı
(Başkan, tıbbiyeden sınıf arkadışımız sevgili Prof. Özdemir Aktan’ın ağzından).

  • Biz de diyoruz ki; BARİ SAVAŞ HUKUKU UYGULAYIN!

 

Sessiz_ciglik_konusmamiz_30.6.13

 

 

 

 

 

 

 

Polisin kullandığı basınçlı suya gelince : Bir kez basıncı çok yüksek, çarptığı insanları savurup yere seriyor.. Bu ciddiyaralanma, sakatlanma hatta ölüm riski demektir. Gözünüze gelirse kesin olarak parçalar ve kör edebilir. Bu bakımdan basıncının azaltılması ve 45 derece açı ile yere sıkılması gerekir. En fazla diz altı düzeyinde insana sıkılabilir çok zorunlu kalınırsa..

İçine “ilaç” koymaya gelince.. İstanbul Valisi beyefendi “Suya kimyasal değil ilaç konuyor” buyurmuş. Özürü kabahatini öyle aşkın ki.. Bir kez ilacı yalnız hekimler kullanır. Böylesi bir amaçla kullanımı hekimlerin de yetkisinde değildir. İlaç kullanımı hekimler için ciddi tıbbi – yasal yükümlülükler de doğurur. Vali bey güya “kimyasal kullanmıyoruz” demeye getiriyor ama bilgisi her ilacın bir “kimyasal” olduğunu ayırtedemeyecek durumda! AKP’nin valisinin bu hallerini art alana itersek, tablo vahimdir. Kolluk, basınçlı suyu hatalı ve vahşice kullanmakla yetinmemekte, boyalı kimyasal katarak insanları damgalamaktadır. Ayrıca bu boyalı kimyasallar deride yangı tepkimesi oluşturarak insanların canlarını ek olarak yakmaktadır. Beklenen, her araç mübah olarak protestocuları dağıtmaktır. RT Erdoğan’ın asabı bozulmakta, tahammül edememekte, kalabalıkları zaafiyet olarak görmekte ve Bakanına kesin talimat vermektedir : DAĞITIN!

  • Polis de “DAĞILIN LAN DAĞILIN” buyurmaktadır.

An gelir, Halepçe vb. örneklerdeki gibi halkına kimyasal silah kullanma eşiğine gelirsiniz, uyaralım.. Bu sulara hiçbir kimyasal katılMAmalı ve yukarıda belirttiğimiz kısıtlarla kullanılmalıdır.

BİBER GAZI sorunu.. Başbakan “olağandır, polis kullanır..” deme zorunluğunu neden duyuyor? Danışmanları O’na, AİHM’nin Nisan 2012’de Ali Güneş davasında Türkiye’yi mahkum ettiğini, 10 bin € tazminat ödendiğini neden söylemiyor?? Ya da RTE bilmezden mi geliyor? Bu gazların içeriği nedir? Bir hekim olarak benim bunları bilmem gerekir ki, etkilenenlere uygun sağaltım verebileyim, varsa özgül antidotunu kullanayım. TTB İçişleri Bakanlığından sordu ancak yanıt yok.. Oysa Anayasa md. 74 “gecikmeden” yanıt yükümlüğü yüklüyor İdareye!

Kapalı mekanlara asla sıkılmamalıdır, kitleler uyarılmadan kullanılmamalıdır.
Düşük yoğunlukta ve havaya 45 derece açı ile atılmalıdır. Bu koşullarda bile insanlar zarar görürse, AİHM kararı uyarınca Devlet – Kolluk zincirleme sorumludur ve
Devletin zararı hatalı kamu görevlisine rücu (geri yükleme) zorunluğu vardır.

40 yılı aşan tıbbi birikimimizle rahatlıkla söyleyebiliriz ki;

  • Başbakan R.T. Erdoğan’ın ruhsal duygudurumu (İng. mood) ülkemizi yönetebilecek durumda değildir.

Her gün yazılı basın ve TV’lerden bu durum açık ve net olarak izliyoruz.

  • Başbakan zorunlu bir “mola” almalıdır.

Bir yurttaş olarak, tam donanımlı bir Üniversite hastanesinden “görevini sürdürebilir” raporu almasını istiyoruz. Başbakan buna zorlanmalıdır. Türk Tabipleri Birliği,
Türk Psikiyatri Derneği, Adli Tıp Uzmanları Derneği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği HASUDER, Türk Psikologlar Derneği.. bu bağlamda baskı grubu olmalıdır.

TÜBA, TÜBİTAK, Üniversiteler etkisizleştirilmiştir
, sesleri çık(a)mamaktadır!
Başbakanın buna yanaşmayacağı kesin gibidir. O zaman “yokluğunda” (gıyabında) rapor düzenlenebilir.. Bu rapor istemi bir demokratik meşru direniş yöntemidir. Çünkü bu kişinin davranışları kamuoyu önündedir.  Panik bozukluğu içindedir. Bilerek ve isteyerek
gerçek dışı açıklamalarda ve tahriklerde bulunmakta, halkını yanıltmaya ve ayrıştırmaya çalışmaktadır. Realiteden kopmuş gibi bir görünümü vardır, bu durum çok tehlikeli
bir dissosyasyona neden olabiliir. Dissosyatif sendromlar tıpta ağır tablolardır,
kişilerin hak (ve fiil) ehliyetlerini ciddi düzeyde sınırlamak gerekebiir. Ayrıca ruhsal kapasitesinde apaçık bir regresyon izlenmektedir; geçen hafta Kayseri mitinginde kalabalıklara 2 kez “kadanızı alırım sizin” gibi üzerinde çooook durulması gereken
bir abartılı duygusal tepki göstermiştir. Regresyon, puerilizm eşiğinde ciddi midir?

Bu kritik soruların yanıtını merak ediyoruz.
Gerçek durum bu ise, RT Erdoğan’ın tıbbi raporla en azından bir süre görevinden ayrılması ve tedavi edilmesi gerekebilir.
Durumun ortaya konması 5 kişilik bir Psikiyatrist kurulunun raporunu gerektirir.
Bunu istemeliyiz.

Bu arada; Devletin başı olan kişi, neden bu denli atıldır neden, neden?

Sonuç olarak :  İktidar panik içindedir, halk, deyimi yerinde ise “teneke çalmaktadır”. Eylemler tüm dünyada haklı, meşru ve de çooook yaratıcı bulunmaktadır.
Sağduyu herkesten çok R.T. Erdoğan’a ve AKP yöneticilerine düşmektedir.
Bürokrasi de, yasaya aykırı emirleri uygulamamalıdır. Allah’tan ümit kesilmez; Çankaya’da oturan AKP’li zat da, hidayate erişir mi acaba?? Göreceğiz.

Siyaset kurumu, bu inanılmaz güzellik ve incelik (zarafet) taşıyan halk direnişine
benzer yaratıcılıkla önderlik etme yükümü altındadır.
Bu, dayanılmaz, karşı konulmaz, ertelenemez asal bir tarihsel sorumluluktur.
Aksi takdirde dere, akacağı yatağı kendi potansiyeli ile bulacak ve
kapsamlı bir politik tasfiye kaçınılmaz olacaktır.

Adnan Binyazar‘ın söylemiyle

  • “Son sözü, tarihin en kritik yerinde hep direnenler söyleyecektir!”..

Direniş şehidi, polis kurşunu kurbanı Ethem Sarısülük de bu dövizi taşıyordu vurulduğunda.. Elinde başkaca hiçbir şey yoktu..
Ama mahkeme, katil polis Ahmet Şahbaz’ı “nefsi müdafa” bağlamında salverdi!?
Dayan yüreğim dayan..

Dayanacak ve örgütlü savaşımla (mücadele) ile bu deli gömleğini de
mutlaka yırtacağız
.

Herkese ama herkese sabır, kolaylık ve kesin bir sağduyu diliyoruz.

Umutsuzluk ATATÜRK’ün devrimci halkına yakışmaz, bilimsel değildir, duygusaldır.

Felsefeci Prof. Ahmet İnam, “Umutsuzluk Ahlaksızlıktır” diyor bu adı taşıyan kitabında!

Adnan_Binyazar_son_sozu_hep_direnenler_soyler

Önümüzde 3 D modeli duruyor..

Diren Türkiye!

Dik dur Türkiye!

Dev-ri-le-cek-ler !!!

Yazımız pdf olarak da okunabilir :

 

HALK_AYAKLANMASININ_SOSYAL_PSIKOLOJIK_IRDELEMESI

Sevgi ve saygı ile.
30.6.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

WSJ: RT Erdoğan ile İslami dönüş gerçekleşiyor

Dostlar,

Gelişmeler giderek daha çok kaygı uyandırır durumda..
WSJ’ın aşağıdaki haberinin -doğrusu- bir psikolojik savaş ögesi olduğunu düşünmüyoruz.

(http://online.wsj.com/article/SB10001424052970203335504578089104230431168.html, 12.11.12, TURKEY’s ISLAMIST TURN: 10 YEARS LATER..)

Mızrak artık çuvala sığmıyor..

Kitleleri, ürkütücü gerçekler hakkında bilgilendirmek ve
siyasal olarak örgütlemek gerek
.

Sevgi ve saygı ile.
14.11.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==================================================

WSJ: İslami dönüş gerçekleşiyor

Wall Street Journal’da yayınlanan bir makalede,
Türkiye’de bir İslami dönüşün” gerçekleştiği savunuldu.

Cumhuriyet Haber Portalı, 14.11.12

 

ABD’nin çok satan gazetesi Wall Street Journal’da Ortadoğu Forumu Başkanı
Daniel Pipes imzası ile “Türkiye’nin İslami Dönüşü” başlıklı bir makale yayımladı.

Makalede, “Ülkenin istikrarlı, laik, Batı yanlısı geçmişinin son izleri kayboluyor. Seçmenler isyan ederse, demokrasi de tehlikede olabilir.” spotu kullanılarak;

“Türkiye, büyüklüğü, konumu, ekonomisi ve sofistike İslami ideolojisi nedeniyle Batı’nın Ortadoğu’daki en büyük sorunu haline gelecek mi?”
ifadeleri kullanıldı.

Türkiye’de Atatürkçü, sosyalist, Batıcı, askeri ve diğer güçlerin çöküşünün
son 10 yılın en şaşırtıcı gelişmesi olarak nitelendiği makalede;

AKP’nin iktidardaki ikinci 10 yıllık dönemine girilirken,

  • “Atatürk’ten bu yana hiçbir Türk politikacının Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi ülkeye hakim olmadığı..” görüşü savunuldu.

Makalede şu ifadeler kullanıldı:

– Sayın Erdoğan’ın, sık sık Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü ve itibarını yeniden kazanma hayaline bağlanan aşırı hırsı, Türk nüfuzunun sınırlarını ortaya koyabilir.

  • NATO’dan uzaklaşan, 
  • giderek daha hasmane olan devletlerle çevrilmiş, 
  • iç krizler ile boğuşan

Ankara, kendisini, her zamankinden izole ve büyük güç statüsünden daha uzak gibi buluyor.

– On yıllık makul demokratik yönetiminden sonra yaklaşan, ekonomik, Suriye ve Türkiye’nin Kürt azınlığı krizleri, Sayın Erdoğan’ın demokrasi tramvayından inme anına işaret edebilir. (Cumhuriyet, 13 Kasım 2012)

Ne yazmıştık ? “AKTÜTÜN Sınır Karakolu Tarih Laboratuvarı”

AKTUTUN_Sinir_Karakolu_Tarih_Laboratuvari_4.10.08