Doçentlik sınavımız… 28 Yıl Önce Bu gün idi..

Doçentlik sınavımız…
28 Yıl Önce Bu gün idi..


Dostlar
,

Tarih 9 Ekim 1990 idi.. Tam 28 yıl bitti.
8 Nisan 1988’de Edirne’deki Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda Yrd. Doç. olarak göreve başlamıştık. (Üniversite hocalığında 31. yıl içindeyiz..)
Anabilim Dalı’nın ilk ve tek öğretim üyesi idik. (Bu Anabilim Dalını kurduk, 16+ yıl yönettik..)
Hülyamız olan öğretim üyeliği mesleğine başlamıştık.
1977’de İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, ardından 1 yıl Keban’da çalışmış (SSK ve yeraltı maden işletmesi Simli Kurşun) ve 11 Kasım 1978’de, tıp eğitimine 1971’de başladığımız yuvamız Hacettepe Tıp Fakültesi’ne bu kez “Halk Sağlığı” dalında uzmanlık eğitimi almak üzere yeniden dönmüştük. Prof. Nusret Fişek‘in, öğrencisi olmaya ek, asistanı da olma onurunu yakalamıştık.

Tıp Eğitimimiz gibi uzmanlık eğitimini de Hacettepe’de başlayıp İstanbul Tıp Fakültesi’nde tamamlamıştık (ailesel nedenlerle yatay geçiş yapmıştık..), Temmuz 1981 sonu idi..

Rahmetli Prof. Türkan Saylan ile bir süre çalıştık, Elazığ Cüzzam Hastanesi Başhekimi olarak.. Sonrasında Türkiye’de izlenmesi gereken Lepra (Cüzzam) Savaş Politikalarında anlaşamadık.. Merhum ayda 1 kez Elazığ’a gelir, yaklaşık 3 gün kalırdı. Bu süre içinde Cüzzam Hastanesi’ne ayırdığı süre yaklaşık 20 dakikada 70 dolayındaki hastaya bizimle birlikte “jet vizit” yapardı. Biz Halk Sağlığı Uzmanlık eğitimi aldığımızdan saha ağırlıklı çalışmak isterken, kendileri klinik – hastane odaklı çalışmamızı istiyorlardı bir klinisyen olarak. Oysa Cüzzam’ın kökleri toplum içinde idi.. Hastanede bekleyerek, geç dönemde gelen hastalara 1. sınıf bile olsa tıbbi bakım vererek sorunun kökü kurutulamazdı (eradikasyon). Bu yüzden, bu politika ile Türkiye’nin Cüzzam sorununun “kendisini emekli olana dek idare edebileceğini” söylemiştik!.. (Kendileri yaşamda olmadığından, başkaca ayrıntılara girmiyoruz..)

Sonra Kocaeli Sağlık Müdür yardımcılığı, Elazığ’da muayenehane hekimliği, işyeri hekimlikleri (çimento ve kağıt..) ve Sağlık Müdürlüğünde uzmanlık, Halk Sağlığı Bölge Laboratuvar Müdürlüğü görevlerimiz oldu.. Yaklaşık 7 yıl saha deneyimimiz oluştu. Bu arada üniversiteden ayrılmayarak akademik kariyer yapan kimi sınıf arkadaşlarımız (Hacettepe ve Çapa’da..) Doçent oldular!..

Biz Edirne’de 1988’de akademik yaşama döndüğümüzde, 1989’da bir geçici yasa çıktı ve öğretim üyelerinin bulundukları kadroda, ayrıca kadro koşulu aranmadan, hak ettikleri akademik unvanın kadrosuna atanmaları olanağı verildi. Doçentlik sınavı için başvurabilirdik ama bilimsel dosyamızı daha da olgunlaştırmak istedik, ertesi yıla bıraktık kendimize saygımız gereği. İzleyen yıl, doçentlik başvuru dosyamızda 42 bilimsel ürün vardı ve oybirliği ile çok başarılı bulunmuştu jüri tarafından.. (Üniversite – Fakülte yönetiminin, “nedense” tüm engelleme çabalarına karşın!)

*****
9 Ekim 1990 sabahı Hacettepe Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nın (“Bölüm” derdik) bildik koridorunda idik. Jürinin 3 adayı vardı.. Doçentlik yabancı dil merkezi sınavını başarmıştık, bilimsel dosyalarımız yeterli bulunmuştu, sözlü sınava alınacaktık sırayla.

Dr. Hasan Hüseyin Polat sözlü sınavı başardı, O’nu kutladık (Halen Sivas’ta Profesör).. 2. arkadaşımız sözlüde başarılı bulunmadı.. Ama sonraki çalışma yaşamında çok başarılı uygulamalı Halk Sağlığı hizmetleri verdi.. Biz öğleden sonraya kaldık.. Zaman çoook ağır akıyordu.. Hocalar yemekten de “epey geç” döndüler üstelik.. Jüride şu sayın hocalarımız vardı :

Prof. Dr. Hilmi Erginöz (Cerrahpaşa Tıp; sonra biz de oğlunun doçentlik jürisinde bulunduk sonraki yıllarda; ilginçtir, emeklilik sonrası bir vakıf üniversitesine profesör olarak atanmasında jüri üyesi olarak Erginöz hocamıza biz rapor düzenledik; 2013’te sonsuzluğa uğurladık..)

Prof. Dr. Yaşar Bilgin (Ankara Tıp, 3.10.12’de rahmetlik oldu; tüm çağrılarına karşın, Afyon Çay’da “çay”ını içemedik, sonsuzluğa uğurladık..)

Prof. Dr. Özdemir Gülesen (Bursa Tıp)

Prof. Dr. Rengin Erdal (Hacettepe Tıp; ilk jüri üyeliği idi)

Prof. Dr. Nazmi Bilir (Hacettepe Tıp; ilk jüri üyeliği idi)

Sınav da sıkıydı.. Yeşil tahtada tebeşirle istenen kimi formülleri yazmıştık..
Çooook yorgunduk.. Olağanüstü yorgunduk.
Edirne’de Anabilim dalımızda tek öğretim üyesi idik.
Ağır, bunaltan bir yönetim ve ders yükü vardı üzerimizde..
Bir de çok sınırlı olanaklarla bilimsel araştırma ve yayın yapma yükümü.
Fakülte Kütüphanemiz çooook cılızdı. Edirne – Ankara otoyolu bitmemişti, 12 saat sürerdi yol
sigaralı otobüsler“de, boğucu yolculuk enerjimizi tüketiyordu. Sabaha dek otobüste, Cumartesi günü YÖK kütüphanesinde gün boyu bavul dolusu fotokopi çektirir, bir dolu para öderdik. Gece geri dönerdik Edirne’ye, Pazar günü okumak üzere..

Yüksek lisans ve tıpta uzmanlık öğrencilerimiz de olmuştu bu arada. 10 saat derse girdiğimiz günler oluyordu!

Yönetimle de tıp eğitimindeki ciddi açmazlar ve hastanenin su hijyeni bozukluğu yüzünden  ciddi sorunlu, hatta mahkemelik idik.
*****
Jüri bizi sözlü sınavda oybirliği ile başarılı buldu..

Bize akademik biniş giydirdiler..
Nazmi (Bilir) ağabey fotoğraf çektiğinden karede yer alamadı..
******
O akşam hocalarımızla yemek yedikten sonra Fakültemize gene otobüsle döndük..
Onca yorgunluğumuza karşın, heyecanımızdan, sabaha dek uyuyamadık..

Ekim 1990’da Tıpta 6 arkadaş doçent olmuştuk. Toplam hoca sayımız da, çoğu yardımcı doçent, 50 dolayında idi.. 1974’te Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin korumasında (himayesinde) kurulmuş fakültemiz 15-16 yaşında idi. Biz 43. hoca olmuştuk Edirne tıpta.. Birkaç ay sonra kadrolar ilan edildi ve 5 arkadaşımız doçent kadrolarına atandı. Biz ise Yrd. Doç. kadrosunda tutulduk..

Bu arada bize verilen KINAMA cezasını (tıp eğitiminin acınacak durumunu sergilemiştik..) yönetsel (idari) yargı kaldırdı, Rektörlüğün temyizini Danıştay reddetti..

8 Nisan 1991’de, göreve başladıktan 3 yıl sonra, süreli atamamız yenilenmeyerek işten atıldık.
Bölümün tek öğretim üyesi olmamıza karşın!..
Yrd. Doç. kadrosunda iken 2,5 yıl içinde Doçentlik unvanını kazanmamıza karşın!!?
Alelacele, yetiştirdiğimiz asistanımız uzman olunca hemen Yrd. Doç. ve Anabilim Dalı başkanı yapıldı.
Yargı süreci başlattık yeniden..
Bu arada YÖK Başkanı Prof. Doğramacı’ya bir telgraf çekerek durumu çok kısa özetledik ve

İŞSİZ ÜNİVERSİTE TIP DOÇENTİ diye imzaladık.

“Hoca bey” (Doğramacı’nın lakabı) bizi yanıtladı :

“.. hakkımda gösterdiğiniz iyi dilek ve duygulara teşekkür ederim..” diyordu yanıt telgrafında!
*****
Yönetsel yargıda açtığımız YD (Yürütmenin Durdurulması) istemli iptal davası sürerken, lojmandan çıkmamız baskısı başladı; elektrik ve suyumuz kesildi..
Aylıksız kaldık..
Arkadaşlarımız koridorun öbür yanına kayıyorlar, başlarını çeviriyorlar, selamlaşma bile olamıyordu.
Fakültedeki odamız zorla boşaltıldı.
Doç. Dr. Tülin Yılmaz adlı yiğit bir kadın, kimi eşyalarımızı yüklendi ve kahırla odasına taşıdı..
Derken, birkaç ay sonra Edirne İdare Mahkemesi bizi göreve iade etti..
İdare’nin inatla temyizini Danıştay reddetti..
Göreve döndük. Geriye dönük aylıklarımızı faizsiz ödediler ama döner sermaye payı vermediler.
Bu süreçte avukatımız, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Sayın Prof. Dr. Yahya Zabunoğlu idi. Dostluğunu ve yetkin hukuk ustalığını, bilgeliğini unutmak, anmamak olanak dışı.. O’na çoook şükran dolu ve borçluyuz.

Rektör (Ahmet Karadeniz) seçimi yitirdi.. Prof. Dr. Poyraz Ülger seçildi ve atandı, sorunla yakından ilgilendi; doçentlik kadrosu, tıp fakültesinin kasten gereksinim belirtmemesine karşın ilan edildi 2 yıl kadar gecikme ile. (Anabilim dalı başkanlığımızdan “öğretim üyesi gereksinimi yoktur” yazısı gitti Dekanlığa!)

Bu arada, bizim Yrd. Doç. olan asistanımız, Anabilim Dalı Başkanımız idi! Biz, Doçent unvanlı olarak “Yardımcı Doçent kadrosunda” tutuluyorduk, yazışmalarda “Yrd. Doç.” yazılıyordu. Doğramacı’nın has adamı Kerküklü anestezi hocası dekan çook inatçıydı.. (Yemin ederiz ki, şimdi adını bile anımsamıyoruz..)
*****
İlişkiler, şaşılacak biçimde ve hızla onarıldı! Demek ki düşenin dostu olmuyordu, güçlü ise selamlanıyordu. Ekim 1995’te, 5 yıl sonra Profesörlük kadrosu ilan edildi, sorun olmadan.. Başvurduk, 17 Ocak 1996’da resmen atandık bu kadroya.. 20 Mayıs 2004’e dek 16 yıl 1 ay 12 gün hizmet ettik Anabilim Dalımıza (görev dışı kaldığımız birkaç ay dışında). Bu Anabilim Dalımızda şimdi, hepsi de bizim yetiştirdiğimiz 4 profesör görevde.. Yetişip ayrılanları, başka yerlerde profesör, doçent vb. olanları saymıyoruz..

20 Mayıs 2004’ten bu yana Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi‘ndeyiz.. Bizi aralarına kabul eden şimdiki Anabilim Dalımız hocası arkadaşlarımıza ve dönemin rektörü Sayın Prof. Dr. Nusret Aras‘a şükran doluyuz. Umarız, buradan 14 Kasım 2020’de 67 yaşımızı bitirerek sağlık ve onurla emekli oluruz..

Ama önce Türkiye! Ülkemiz çoook zorda ve biz bu kulvarda da uğraş vermek zorundayız..
Bu web sitemiz o yüzden 2 kulvarlı.. TIP ve AYDINLANMA sitesi..
Bilimsel akılcılık da ana pusulası bu sitenin..
Büyük Atatürk’ün buyrumu (direktifi) ve rotası böyle : Yaşamda en gerçek yol gösterici akıl ve bilim! Başka yol gösterici aramak aymazlık, sapkınlık..
*****
28 yıl önce Doçentlik unvanı kazanmamızın yıl dönümünde bu çağrışımlar klavyemize döküldü.
6 yıl önce 22. yıldönümünde yazdıklarımızı güncelledik, sunuyoruz.. Bize göre yazmak ve paylaşmak gerek. Ama gerçekçilikle.. bu süreçte dengeli duygusal tonları tümüyle feda etmek de gerekmez.. İnsan, aklının ve duygularının bütünselliğinin ürünü; iki kanadını da (Akıl ve duygular) kullanmalı.

Bize emek ve el verenlere, vereceklere şükranımız sonsuz, borcumuzu ödememiz ise olanaksız..

Tıp eğitimi, uzmanlık alanımız HALK SAĞLIĞI / TOPLUM HEKİMLİĞİ ve öğrencilerimiz ise “klasik olmayan” profesyonel aşklarımız..

2016’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden (Mülkiye!) de mezun olduk (BSc derecesi aldık..). Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okuduk, Halk Sağlığı Hizmetlerini – Yönetimini – Politikalarını daha da iyi kavrayalım diye.. Bu seçkin ve saygın okula 1979’da Hacettepe Tıp’ta Toplum Hekimliği (Halk Sağlığı) ihtisası yaparken üniversite giriş sınavına girerek kaydolmuştuk (ayıptır söylemesi, ilk 1300’e girmiştik Türkiye genelinde..) Yaşam bizi Ankara dışına savurunca yıllaaar, yıllaaar boyu kaldı.. 2011 öğrenci affı ile döndük ve bitirdik..

SBF bitince Sağlık Hukuku alanında tezli yüksek lisans (master) eğitimine başladık ve Ağustos 2018’de bu eğitimimizi de tamamladık (MSc derecesi aldık..). Tıp – Sağlık hukuku alanında bilgilerimizi – kavrayışımızı derinleştirmek istedik. Anayasa Mahkemesi’nin 2 bireysel başvuru nedeniyle çocuklarına aşı yaptırmak istemeyen anababayı haklı bulan “kabul edilemez” kararını irdeledik tezimizde. Tıbbi, hukuksal ve etik düzlemlerde.. Kitaplaştıracağız.

Kazanımlarımızı tıp eğitiminde lisans ve lisansüstü öğrencilerimize aktarmaya çabalıyoruz. Bilgi birikimimiz büyüdükçe (!?) boynumuz daha da bükülüyor; meğer ne çok bilmediklerimiz varmış!

NOBEL Kimya ödülü kazanarak ulusal gururumuzu yücelten, özgüvenimizi pekiştiren Saygın Prof. Aziz Sancar‘ın vurguladığı gibi, biz de CUMHURİYET EĞİTİMİNİN ÜRÜNÜYÜZ.. Çooook mütevazi ailemizin ölçüsüz özverisinin ve bilincinin de.. Sancar hoca Mardin’den, biz Van Atatürk Lisesinden mezunuz. Sancar hoca 1971 İstanbul Tıp Fakültesi mezunu, biz 1977’de aynı saygın ve seçkin Fakülteden mezun olduk. Eline su bile dökememekle birlikte, Sancar hoca ile minik ortaklıklar bile çook keyif verici..

  • Selam olsun Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün devrimine ve Cumhuriyet Türkiye’sine!

Sevgi ve saygı ile.
09 Ekim 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
AÜTF Halk Sağlığı AbD, Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği Uzmanı)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

SAĞLIK HUKUKU / Turkish Health LAW

logo_AUTF

 

 

 

 

Değerli AÜTF Dönem 5 Öğrencilerimiz, Asistanlarımız;
Site okurlarımız,

AÜTF (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi) Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda
Dönem V’te 2 saat süreli staj dersi olarak sunduğumuz

SAĞLIK HUKUKU konulu dersin güncellenmiş yansılarını
pdf olarak izlemek için lütfen tıklayınız..
(Son olarak 25.08.2017’de 694 s. OHAL KHK’si değişiklikleri  ve CBK ile değişiklikler yapıldı…)

Saglik_Hukuku (20 Eylül 2018)

Bilindiği üzere sunular sizlere kaynak sağlamak için geniş tutulmakta,
derste özetlenerek işlenmektedir. Bu konu 202 yansı içermektedir.
Sınav kapsamında ilk 92 yansıdan sorumlusunuz. Sonrakiler ek bilgi içindir.

Konuya ilişkin olgu çalışmasını da yapmanız gerekmektedir..
Verilen 4 olgu örneğinin kazanılan bilgilerle çözümlenebilmesi gereklidir.
Bu amaçla “657 Sayılı Yasada İzinler” başlıklı dosyadan da yararlanılmalıdır.

657’de izinler

 

SAGLIK_HUKUKU_SEMINERI_TBB_19.9.2015

Sevgi ve saygı ile. 20 Eylül 2018

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com

2014 yılının ilk Sağlık Mevzuatı dersi 8.9.14 günü sabah 08:30 – 10:20 arasında işlenmişti.
Bu ders ve ardından “Gıda Güvenliği ve Sanitasyonu” dersimiz için 
yıllık iznimiz içinde Datça’dan Ankara’ya günübirlik gelmiş ve sevgili öğrencilerimize görevimizi yapmıştık..

Meslek Hastalıkları – Occupational Diseases

logo_AUTF

Sevgili AÜTF Dönem 5 Öğrencilerimiz ve asistanlarımız,
Emekçilerimiz, Site Okurlarımız…

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem V’te işlediğimiz
MESLEK HASTALIKLARI konulu dersin güncellenmiş yansılarıı
(184 yansı, 6,5 MB) pdf olarak incelemek için lütfen tıklayınız. (20 Eylül 2018)

Bu yansıların ilk 96’sı sınav kapsamındadır
. Sonrakiler ek bilgi edinmek isteyenleredir.

1 Mayıs 2018 günü; Türkiye ve Dünya emekçilerini saygı ve şükranla selamlayarak!

Meslek_hastaliklari

Bu sunu, 13 Mayıs 2014’te Soma maden faciasında, iktidarın göz yumması ile sermayenin dizginsiz kâr hırsına göz göre göre kurban edilen 301 (üç yüz bir) masum emekçiye
ve ailelerine adanmaktadır…
 Karadon_faciasi_5._yil_17.5.15

ATA_Ergani'de_Kaza_Kader_Talih_Tesaduf_Arapcadir

Yüreğimiz Siirt – Şirvan – Maden köyü bakır madeni göçüğü kurbanı 16 emekçiye yandı.. Heyelan diyorlar ama Maden Mühendisleri Odası raporuna göre resmen şiv kayması ve işletmenin hatası – ihmali sonucu.. Sitemizde işledik :

Soma kırımının (katliamının), 301 masum maden emekçisinin ilkel ve vahşi – rezil sermaye birikimine kurban edilmesini lanetliyoruz..

4. yılında hala yargılamanın bitmemesi ve sorumluların hak ettikleri yaptırımı görmemeleri sonucunu esefle kınıyoruz..

2016 sonunda kayda giren meslek hastalığı sayısı 597.. (568 erkek + 29 kadın).
“İşle ilgili hastalık” kaydı yok! ILO toplam 160 milyon meslek hastalığı + İşle ilgili hastalık kestirimi yapıyor. Türkiye Dünya nüfusunun %1,1’i; kabaca 1,6 milyon / yıl meslek hastalığı + İşle ilgili hastalık tanısı beklenebilirdi. 2016’da kişi başına ortalama 8,5 kez hekime başvurduk.. 650 milyonu aşıyor toplam hekim – başvuran görüşmesi (muayene!?).
Meslek hastalığı sayısı toplam muayene sayısının milyonda 1’i bile değil..

  • Örtük/örtülen, saklı/saklanan açık ama gizli meslek hastalığı salgını için için sürüyor..
  • Emekçiler sermayeye post-modern vahşi mi vahşi “yeni” bir vergi (!) daha ödüyor :
  • KAN VE CAN VERGİSİ!

Sorunların çözümünün BÜTÜN EMEKÇİLERİN BİRLEŞMESİNDEN GEÇTİĞİNİ
bir kez daha anımsıyor ve anımsatıyoruz.

Ama patron, sendika değiştiren emekçiyi bile işten atıyor; değil ki sendika kuran / üye olanı..

Siyaset kurumu seyirci olan bitene : Ölçüsüz-tarifsiz bir aymazlık ya da sermaye iktidarı..
3. seçenek ufukta görülüyor mu??

Sevgi ve saygı ile. 20 Eylül 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK, MD, MSc, BS
AÜTF Halk Sağlığı
Toplum Hekimliği Uzmanı – Sağlık Hukuku Uzmanı

Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AÜTF Dönem 3 Dersi : Alan (Saha) Araştırmaları (Field Surveys)


Sevgili AÜTF Dönem 3 Öğrencilerimiz.
.

SAHA  – ALAN ARAŞTIRMALARI konulu dersimizin yansıları pdf olarak aşağıdadır.

Güncellenmiştir..

Ders, 11.09.2018 günü 14:00 – 14:50 ve 15:00 – 15:50 arasında 2 kümeye ardarda
AÜTF Morfoloji binasında ayrılan anfide işlenecektir.

Yararlı olmasını dileriz..
Bu dosya ile birlikte sunduğumuz TNSA 2013 özet verilerinden de sınavda sorumlu olacaksınız.. Bu nokta derste de vurgulanmıştır..

Yansıları okumak, dosyayı indirmek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Saha_Arastirmalari

TNSA2013_sonuclar_sunum_2122014

Tanıtım ve Yöntem Sinan TÜRKYILMAZ

Sevgi ve saygı ile. 09.09.2018

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

30 AĞUSTOS ZAFERİ ve 9 EYLÜL’ün GÜNCEL ANLAM ve ÖNEMİ

30 AĞUSTOS ZAFERİ ve 9 EYLÜL’ün GÜNCEL ANLAM ve ÖNEMİ

(Bu Söyleşi, Çorum Haber ve Çorlu Devrim gazetelerinde 07-11 Eylül 2018 günlerinde 5 bölüm olarak yayınlanmış, 09 Eylül 2018’de web sitemize konmuştur.)

SORULAR : Mustafa AYDINLI (E. Teknik Öğretmen)

YANITLAR : Prof. Dr. Ahmet Saltık, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi
ve Mülkiyeliler Birliği Üyesi   www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Mustafa AYDINLI
: Sayın Hocam, 30 Ağustos ‘zafer günü’ olarak simgeleşti ancak 26 Ağustos’ta başlayıp, 9 Eylül’e dek uzayan 14 günlük çok ilginç bir tarihsel süreç var. Bu sürecin güncel anlamını ÇORUM HABER okuyucuları için kısaca özetler misiniz?

Ahmet SALTIK : Değerli Aydınlı, size ve bu söyleşi fırsatını sağlayan Çorum Haber Gazetesine teşekkürle başlamak isterim öncelikle.

26 Ağustos 1922, İsmet Paşa’nın adlandırmasıyla “Başkumandan Meydan Muharebesi“ nin Afyon Kocatepe’den (1874 m rakımlı) başlatıldığı tarihtir. O günün belirlenmesinde işgal edilmiş Anadolu’da zamanın hızlanmış akışının ve koşulların asıl belirleyiciliği varsa da, Mustafa Kemal Paşa’nın kullandığı bir inisiyatif de vardır : O da, Alpaslan ve ordularınca Malazgirt ovasında 1071’de Bizans ile (Romen Diyojen) yaşanan meydan savaşı ile 851 yıl sonra yine aynı güne denk düşürmektir.

Bu ince esprinin – hesabın nedeni ise, 10 Ağustos 1920’de son (36.) Osmanlı Padişahı
VI. M. Vahdettin’in Sevr Anlaşmasını onaylaması ile kadim anayurt Anadolu’nun bile elden çıkışı ve emperyalistlerce işgal edilişidir. Bilindiği gibi Osmanlı Meclis-i Mebusanı, İstanbul’un İtilaf Devletlerince işgal edilidiğinde basılmış ve milletvekilleri tutuklanmış, sürülmüştü.
Tarih 16 Mart 1920 idi. Mustafa Kemal Paşa, bu çok acı olayı yüksek zekasıyla bir anlamda fırsata çevirmiş ve Anadolu’da – Ankara’da ivedilikle bir Milli Meclis toplanmasını tasarlamıştı. Bu önemli girişimi 23 Nisan 1920’de başarıya ulaşmış ve Ankara’da ilk Meclis BMM (Büyük Millet Meclisi) olarak 115 üye ile toplanmıştı. Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kapanmasından 40 gün bile geçmeden. M. Kemal Paşa bir strateji dehası olduğundan, tüm ayrıntılara hak ettikleri önem verilmektedir. Dolayısıyla ilk iş, bir Meclis’e sahip olmaktır. Gecikilmemelidir, zamanlama da çok önemlidir, seçilen sözcüklerde.. Yeni Meclisin adı Osmanlı Meclis-i Mebusanı değil, “Büyük Millet Meclisi’ dir. Öte yandan Mustafa Kemal Paşa, Batı’ya mesaj vererek moral üstünlüğü yakalamaya çalışmaktadır. Osmanlı tebaasının değil ama Türk Milletinin Meclisi gene vardır, hemen yenisi oluşturulmuştur ve yeri Ankara’dır. İşgalci emperyalistlerle savaş, Anadolu’nun bağrında ateşlenecektir. Uluslararası ilişkilerde, dağıtılan bir Meclisin Ankara’da, 40 gün geçmeden toplanmasının anlamını muhataplar iyi kavramıştır.

Bir bölümü İstanbul’dan kaçabilen Osmanlı mebusları, bir bölümü Erzurum – Sivas Kongre süreçlerinde oluşturulan kadrolarla, 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan ilk Meclis, Sevr’i tanımadığını ve imzalayanları da (son Osmanlı Padişahı Vahdettin) “hain“ ilan ettiğini tüm dünyaya duyurmuştur. Bir başka anlatımla, Sevr Anlaşması tanınmadığına göre, Anadolu’nun işgali de reddedilmekle, bu amaçla bir Kurtuluş Savaşı başatılacağı ilan edilmiş oluyordu.

Mustafa Kemal Paşa Başkanlığında ilk Meclis İngiliz emperyalizminin işgalci maşası Yunan birlikleri ile 2 kez 1. (6 -10 Ocak 1921) ve 2. İnönü muharebelerini (23-31 Mart 1921) başardı. Garp (Batı) cephesi komutanı İsmet Paşa, bu zaferleri ile, M. Kemal paşa’nın deyimi ile,
salt düşmanı yenmekle kalmamış, Milletin “makus“ (aksi giden) talihini de kırmıştır. Ardından, Sakarya’nın doğusuna geçerek Polatlı’ya dek yaklaşan, İngiltere adına Megali İdea hayalleri ile kışkırtılarak vekalet savaşı (proxy war) yürüten Yunan orduları ile Sakarya Meydan Savaşı verilmişti. M. Kemal Paşa komutasında 23 Ağustos – 12 Eylül 1921 arasında 22 gün – 22 gece süren büyük savaş başarılmış ve Yunan orduları püskürtülmüştü. 1683’teki 2. Viyana kuşatmasından 239 yıl sonra ilk kez Batı karşısında gerileme durdurulmuştu, ancak ne yazık ki, öz yurt topraklarında..

Fakat işgal bitirilebilmiş ve Sevr tümüyle yırtılabilmiş değildi. Sevr uyarınca İtilaf devletleri hemen hemen tüm Anadolu’yu işgal etmişlerdi. Bize koşullu olarak bırakılan orta Anadolu 286 bin km2 idi, o da gereğinde işgal edilebilecekti Sevr Anlaşması uyarınca ve bu toprak parçacığı salt Karadeniz’e açılabiliyordu. Ege, Marmara, Akdeniz ile deniz sınırı yoktu! M. Kemal Paşa, bu duruma isyan ile 30 Ağustos sabahı ordularına “Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!“ komutu vermişti. O dönemde Ege – Akdeniz bir bütün olarak görülüyor ve Akdeniz olarak adlandırılıyordu.

Anadolu’nun işgaline son vermek için bir “Kutsal İsyan“ başlatmak gerekiyordu Hasan İzzettin Dinamo’nun ünlü tarih romanına verdiği adla. Bu amaçla hazırlıklar olağanüstü zor koşullar ve yokluklar içinde yürütüldü 26 Ağustos’ta başlatılacak vatan savunması için. Daha 13 ay önce, Tekalif-i Milliye yasası ile perişan durumdaki Anadolu halkının elinde ne varsa yarısına saha sonra ödenmek üzere el konmuştu. Demiryolları imtiyazını Batılı şirketlere kapitülasyon olarak vermişti Osmanlı. Doğu cephesinden mühimmatı Batı’ya sevk edebilmek, ancak,
gayr-ı müslim tren makinistlerinin ensesine tabanca dayayarak olanaklı olabiliyordu.

Sayısı iki yüzbini aşan asker varlığı ve İngiltere’den “satın alınan“ ağır silahlarla Yunan ordusu
Batı Anadolu’yu işgal etmişti. Savaş hukuku diye bir şey tanımıyor, zulüm yapıyor,
ırza geçiliyordu. Elde ne kaldı ise denk bir askeri güç toplanmalı ve bu işgalci – talancı ordu Anadolu’dan sökülüp atılmalıydı..

İşte 26 Ağustos 1922 sabahına bu koşullarda (konjonktürde) gelinmişti. Mustafa Kemal Paşa, Malazgirt Meydan Savaşı kazanımları Sevr ile Osmanlı tarafından elden çıkarıldığı için,
bir tür rövanş, Sevr’in intikamı peşinde idi. Alpaslan’ın ve ordularının ruhları şad edilecekti yeniden. İşte bu tarih bilgisi, bilincidir ve başlıca moral – motivasyon kaynağıdır o yokluklar içinde. Mustafa Kemal Paşa, Mareşal rütbeli bir üstün asker olarak 15 gün içinde savaşı kazanabileceğini hesaplamıştı. Ancak 9 Eylül’de İzmir’e girildi ve plan 1 gün önce bitti.
Bunu da espriyle karşılayan ve .. kabahat bende değil.. çok çabuk dağıldılar… anlamında sözler söyleyen, Mustafa Kemal Paşa idi. Saldırı (taarruz) planlarını öbür Paşalar tümüyle onaylamamış, karşı çıkanlar olmuştu ama O, kendi sözleriyle, .. tarih önünde tüm sorumluluğu üstlenerek… kendi savaş planını üstün başarıyla uygulamıştı.

9 Eylül 1922’de 26 Ağustos 1071’in Sevr ile yitirilen rövanşı alınmış oldu.

Çanakkale savaşları kazanıldığında da Mustafa Kemal Paşa, “Hektor’un öcünü aldık.. “ diyerek Anadolu tarihi ve kültürüne –Troya’lılardan yana, Akha’lılara karşıt olarak– sahip çıkmıştı.

Mustafa AYDINLI : Kuşku yok ki 30 Ağustos, Anadolu halkının tarihinde emperyalizme karşı verilen mücadelede bir altın sayfadır. Ulusal övünç günüdür. Yakın tarihimize ilişkindir.
Fakat AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip ERDOĞAN’ın son iki yıldır,
varlığımızı borçlu olduğumuz yakın tarihimizi bırakıp 1000 yıl ötesine Malazgirt zaferine dikkat çekmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Ahmet SALTIK :  Öncelikle, Mustafa Kemal Paşa’nın uzun yıllar çok yakınında yer alan,
Devrim Tarihimizin canlı tanığı olarak yazan değerli yazar Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya
adlı yapıtından kısa bir alıntı yapmak isterim : (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, syf. 363)

  • “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”

Erdoğan’ın bu tür kaynaklar yerine tam tersine Cumhuriyet – Atatürk karşıtı kaynaklardan ve sınırlı ölçüde beslendiğini, yakın tarihimize ilişkin ciddi bir nesnel bilgi birikimi olmadığını hemen herkes biliyor ve görüyor. Dolayısıyla koşullandırmaların ürünü yanlış turum ve davranışlar sergiliyor. Bu saatten sonra değişmesini beklemek tam bir hayalcilik olur. Ancak siyasal yaşamın zorlamaları karşısında, politik opportünizm gereği kimi popülist davranışlar gözlenebilir. Böyle de olmakta nitekim ve AKP’nin Atatürk’ün mirasına sahip çıkan parti olduğunu (!) söylemeye dek irrasyonel sınırlara taşıyabiliyor söylemlerini. Hocası Erbakan da, yaşasaydı Atatürk’ün kendi partileri olan Refah’a katılacağını savlamaya dek ileri gitmişti!

26 Ağustos’ta Dumlupınar yerine başka yerlere gidenler… Alpaslan’ın 1071’de bize sunduğu Anadolu’yu, sizin övündüğünüz Osmanlı, Sevr ile Batı’ya terketti. Malazgirt ve İstanbul dahil. 3,5 yıl süren işgali, Osmanlı’nın düşmanla işbirliğine karşın Mustafa Kemal önderliğinde
bu halk sonlandırdı. Osmanlının kabul ettiği Sevr’i 1. Meclis yırtıp, onay verenleri vatan haini ilan etmese idi, bu gün ne Erdoğan ne de Etienne de la Boetie’nin ünlü deyimi ile gönüllü köleleri olurdu.. ve Malazgirt Türk toprağı değildi! Tarihe ve bu toprakların mazlum insanlarına ihaneti bırakın.. ATATÜRK havalanını hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç mi hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç gerek yokken kapatıp – taşıtıp, adını silip, Alpaslan Havaalanı yapmak, ülke ekonomik bunalımda iken Ahlat’ta saçma sapan gerekçe ile Saray hülyası kurmak.. çok yönlü oyunlardır ve tarih gerçekleri yazacak, bunları yapanları ise bu Ulus asla bağışlamayacaktır! Gerçek ulusal tarihimiz önemsiz gösterilip ikincilleştirilmekte, AKP iktidarı kendince seçenek (alternatif) tarihini yaratmaya çabalamaktadır. 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılması da neredeyse Kurtuluş Savaşı düzeyine (!) yükseltilmeye çalışılmaktadır, resmi tatil yapılmıştır!

Mustafa AYDINLI : 30 Ağustos yalnızca Türk toplumu için değil, aynı zamanda Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş savaşımı veren mazlum uluslara da örnek ve önder olmuştur. Öbür mazlum ulusların kurtuluş ve cesaretini tetikleyen bu utkunun (zaferin), dünyada yarattığı yankıları özetler misiniz?

Ahmet SALTIK : Önce Anadolu’daki yansımalarına bakmak uygun olur. Yunan askeri birlikleri İzmir’de denize döküldü. Ölenler ve ordu komutanı General Trikupis dahil tutsak edilenler dışında kaçabilenler, ne buldularsa denize açıldılar ve Yunanistan’a geri döndüler. Ancak
Türk ordusu karşısında geri çekilirken Batı Anadolu’da, Ege’de yapmadıkları mezalim kalmadı. Her yeri yakıp yıkarak çekildiler, köprüleri, yolları tahrip ettiler. Hayvan sürülerini taradılar
ve su kuyularına doldurdular.. Frengili (Sifiliz’li) askerlerine sardıkları battaniyeleri Ege köylülerine dağıtarak bu hastalığın salgın yapmasına neden oldular.. İzmir’i tam anlamıyla ateşe verdiler.. Bunları kin ve düşmalık adına değil, tarihsel nesnel bellek oluşması adına anımsatıyoruz. Buna karşın, savaşta tutsak alınan Ege Yunan ordusu komutanı General Trikupis, Mustafa Kemal Paşa’nın çadırında kendisine ikram edilen kahvenin ve insancıl davranışın (örn. kılıcının alınmayışının!) karşılığını adeta ödedi : Ölünceye dek her yıl, 10 Kasım’da Mustafa Kemal Paşa’nın Selanik’te doğduğu eve giderek saat 09:05’te saygı duruşunda bulundu. Türkiye’de iyi bilinen kimilerinin bağışlanmaz bir vefasızlıkla “.. 10 Kasımlarda Anıtkabir’de sap gibi durma.. “ benzetmesi yapması çok acı vericidir ve köklerini yozlaştırılan Türk Eğitim sisteminde, tekke-tarikatlarda aramak gerekir.

Ayrıca eklemeliyiz ki, Yunan kralı Venizelos, çok ağır 1922 yenilgisinden yalnızca 12 yıl sonra 1934’te, Mustafa Kemal ATATÜRK’ü Nobel Barış ödülüne aday gösterebilmiştir! Örnek bir davranıştır ve hem Mustafa Kemal Paşa’nın gerçek değeri için hem de Venizelos’un büyük devlet adamı oluşuna ilişkin net, güçlü bir kanıttır. Türkiye de, 2. Dünya Paylaşım Savaşı’nın zor koşullarında, Dumlupınar gemisi ile Yunanistan’a buğday yardımı yapmıştır.

9 Eylül’de Batı Anadolu’da Yunan işgalinin sonlandırılmasının ardından İzmir limanındaki İngiliz donanması da çekildi. Mustafa Kemal Paşa’nın orduları, “Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!“ komutunun gereğini yerine getirmişlerdi. Yengin (muzaffer) Başkomutan ordularını kuzeye, Bursa taraflarına yönlendirdi. İtilaf devletleri ateşkes (mütareke) istediler
ve 11 Ekim 1922’de Mudanya’da İsmet Paşa başkanlığındaki Türk kurulu (heyeti) ile
ateşkes antlaşması imzalandı.

Bu Antlaşma Kurtuluş savaşının askeri bölümünü bütünüyle bitiren bir antlaşmadır. Bundan böyle politik görüşmeler (müzakereler) dönemi başlamıştır. Bu sayede İstanbul ve Doğu Trakya, savaşılmadan kurtarılan yerler olmuştur. Büyük Taarruz ile Anadolu toprakları Yunan işgalinden kurtarıldıktan sonra Türk Ordusu İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya Bölgesine yönelmiştir. Doğu Trakya’da Yunan, İzmit ve Çanakkale’de İngiliz, İstanbul’da ise İtilaf Devletleri askerleri vardı. Daha sonra Türk birlikleri Çanakkale ve İzmit’e yönelince burada bulunan İngiliz askerleri ile çatışmaya girildi ve İtilaf Devletleri TBMM’ye çağrıda bulundular. Yeniden savaşılmadan İstanbul ve Boğazlar işgalcilerin elinden kurtarıldı. Bu yenilgiler yüzünden İngiliz Başbakanı L. George, görevinden istifa etmek zorunda kaldı. (https://antlasmalar.com/mudanya-ateskes-antlasmasi/, erişim 03.09.2018)

Hindistan özgürlük savaşımının öncüsü Mahatma Gandhi, tarihe geçen, .. Mustafa Kemal İngilizleri yenene dek biz onları yeryüzü tanrısı olarak biliyorduk.. sözlerini söylemiştir..

Ardından Lozan görüşmelerine geçilmiş ve bir ara Batının kapitülasyonlar için ısrarı yüzünden kesilen görüşmeler, son derece çetin pazarlıkların sonunda, 24 Temmuz 1923’te bitirilmiştir (8 ay!). Bu görüşmelerde de Türkiye’yi İsmet Paşa başkanlığında bir kurul ziyaret etmiştir.
(Kurulda bizim ailemizden hukuk profesörü Veli Saltık danışman olarak bulunmuştur.)

Lozan barışı ile günümüzde de geçerli Misak-ı Milli sınırları çizilerek Sevr Anlaşması yürürlükten kaldırılmış, Osmanlının başımıza bela ettiği kapitülasyonlardan kurtulunmuş
ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve tanınmış oldu. 06 Ekim 1923’te İngiliz birlikleri İstanbul’dan ayrıldı.. 16 Mart 1920’de gelmişlerdi, 3,5 yıl Osmanlı padişahının onayı ile kaldılar, hatta Vahdettin İngiliz Muhipleri (Sevenleri) Derneği kurdurmuş, üye olmuştu; işgali meşru, buna direnen Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını asi – isyancı ilan ederek,
Şeyhülislam fetvasıyla idam fermanı çıkarmıştı. Fatih’in 1453’te aldığı İstanbul’u son
Osmanlı Padişahı İngilizlere teslim etmiş, yeniden kurtaran ise Mustafa Kemal Paşa olmuştur.

Tüm bu zorluklara karşın emperyalizmin sıcak savaşta, meydanlarda yenilmesi ilk kez oluyordu. Ana hatlarıyla Çanakkale savunmaları, İnönü Savaşları, Sakarya ve Dumlupınar meydan savaşı başarıları, dünyada geniş yankı doğurdu. Yukarıda da değindiğimiz üzere, dönemin ABD’sinin yerinde olan, üzerinde güneş batmayan imparatorluk İngiltere ve ortakları (7 Düvel!) Türklere yenilmiş, İngiltere’de hükümet düşmüştü bu yüzden..

Lozan Barış Anlaşması ile Türkiye’nin bağımsız – egemen bir devlet olması onayalanınca, örnek olma etkisi daha da büyüdü ve Cezayir, Tunus, Hindistan başta olmak üzere ulusal kurtuluş savaşlarına umut oldu. Fransız sömürgenliğine karşı dövüşen Cezayirli özgürlük savaşçılarının göğsünde Mustafa Kemal Paşa’nın fotoğrafı vardı. Tunus ve Ceayir bayrağında bizimki gibi ay ve yıldız yer aldı. Dahası, onlarca yıl sonra Küba’nın, Bolivya’nın İspanyol sömürgeciliğinden kurtulması için yürütülen özgürlük savaşlarında öldürülen Dr. Che Guevera’nın sırt çantasından Mustafa Kemal Paşa’nın NUTUK’u çıkmıştı (Fransızcası)!
Keza Küba’nın efsane kurucu önderi Fidel Kastro da kurtuluş savaşlarında Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs Samsun stratejisini örnek aldıklarını Havana Büyükelçimize (Bilal Şimşir) belirtmişti.

Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde başarılan destansı Türk bağımsızlık savaşı, özellikle
2. Büyük Dünya Paylaşım Savaşı sonrasında benimsenmek zorunda kalınan sömürgesizleşme (de-kolonizasyon) süreci için temel belirleyicilerden olmuş ve yeni kurulan BM (24 Ekim 1945) sistemi, pek çok sömürgeyi özgür – egemen ülkeler olarak üye yapmak zorunda kalmıştır. İnsanlık tarihine verdiğimiz bu katkılarla, Türkiye ve Türk Ulusu olarak övünebiliriz.

Mustafa AYDINLI : Emperyalist güçler ve uzantıları, 30 Ağustos sürecinde ne bekliyorlardı, neyle karşılaştılar, 30 Ağustosun tarihin akışındaki yeri nedir? Yenen ve yenilenler bağlamında 30 Ağustosun sonuçları nedir?

Ahmet SALTIK : Değerli Aydınlı, bu sorunuzu önemi ölçüde yukarıda yanıtlamış oldum sanırım. Eklemek gerekirse, Batı Anadolu’da Yunan işgali kesinleşecekti, Yunan ordusunun  yenilmesi akla – hayale gelecek şey değildi. İngiltere hem Büyük Yunanistan (Megali İdea) uğruna Yunanları kışkırtmış hem de bu savaşta onlara silah satmıştı. Ege’nin 2 yanı Yunanistan’ın olacak, Büyük İyonya yeniden canlandırılacaktı (ihya edilecekti).
Ayrıca Trabzon çevresinde de Rum Pontus Krallığı yeniden kurulacaktı. Boğazlar ve çevresi
İngiliz egemenliğine bırakılıyordu. Doğuda bir Kürt ve Ermeni devleti kurulacak,
Güneydoğu Fransızlara bırakılacaktı.. Yukarıda da değindiğimiz gibi, orta Anadolu’da şimdiki topraklarımızın 1/3’ü kadar, salt Karadeniz’e açılabilen, 286 bin km2 toprak bize adeta sürgün yeri olarak emaneten bırakılıyordu; gerek gördüklerinde buraların da işgali Sevr Anlaşmasına göre olanaklıydı. Padişah İstanbul’da kukla olarak tutulacaktı ancak TBMM 1 Kasım 1922’de Saltanatı kaldırınca (Lozan görüşmelerine TBMM hükümeti ile birlikte Osmanlı da çağrılınca), son padişah, İngiliz işbirlikçisi Vahdettin, 15 gün sonra, bir İngiliz zırhlısı ile (Malaya) kaçmak zorunda kalacaktı. Böylece Osmanlı Saltanatı fiilen sona erdirilmiş oldu. 1299’da Söğüt’te kurulan Osmanlı devleti, 10 Ağustos 1920’de resmen bitirilmiş idi.

1914’te 2,5 milyon km2 toprağı olan Osmanlı İmparatorluğu, topraklarının %90’ını yitirmişti. Sevr ile 286 bin km2 olarak öngörülen anayurt, tanımlanan Misak-ı Milli sınırlarına
Musul dışında ulaşılarak yaklaşık 800 bin km2 vatana erişilmiş oldu. Erdoğan’ın sarayında muhtarlara yanlış söylediği gibi değil.. Onca vatan toprağını Lozan’da yitirmedik,
tersine Sevr ile verdi Osmanlı; Lozan Anaşması ile, Sevr’de bize bağışlanan toprağın yaklaşık
3 katı elde edildi. 12 Ada da Lozan’da verilmedi, 1912’de İtalyanlara bıraktı Osmanlı.
Bir cumhurbaşkanı bunca önemli bir tarihsel bilgi hatasına nasıl ve niçin düşer,
takdirini okyucuya bırakalım.

Mustafa AYDINLI : 30 Ağustosu yeni kuşaklara tam olarak anlatabiliyor muyuz?
Sizce aksayan yönler var mı? Varsa nasıl olmalıydı?

Ahmet SALTIK : Ne yazık ki hayır.. Tablo, AKP iktidarıyla birlikte giderek daha da olumsuzlaşıyor.

Oysa SÖYLEV’inde (NUTUK’ta) Mustafa Kemal Paşa tüm gerçekleri yüzlerce belgeye dayandırarak yazıyor.. Hem tarih yapan hem de yazan olarak. Bakınız Sevr ve Lozan Anlaşmaları için karşılaştırarak ne söylüyor :

  • Saygıdeğer Efendiler, Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümleri öteki barış teklifleriyle daha fazla karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sévres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!

Dikkat buyurulsun, Atatürk Sevr Antlaşmasını savaşta yenilen bir devlete dayatılan
herhangi bir anlaşma olmaktan farklı olarak;

Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış
– Sévres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış
– büyük bir suikast!
– Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer

olarak tanımlamaktadır. Açıkçası Türk ulusunu – halkını Anadolu’nun ortasında hapsederek orada birkaç onyılda bitirmek, yok etmek ve tarihten silmek.. Yani apaçık SOYKIRIM!
Bir halkı, Türk halkını kökten yok etme planı ve suçu! Lozan Antlaşması ise bu planı
boşa çıkarmış, ulusun ve ülkenin bekasını sağlamış eşsiz bir başarının belgesidir;
Türkiye’nin hem tapusu hem de dokunulmaz tabusudur!

Yakın tarihimizin salt öğretimi değil, Türkiye’ye kol – kanat gerecek bilinç, sorumluluk ve özgüven kazandırmak üzere sistemli eğitimin verilmesi, ülkemizin bekası için zorunludur.

Mustafa AYDINLI : Sayın Hocam, verdiğiniz bilgiler için ÇORUM HABER ve Çorlu Devrim gazetelerinin okuyucuları adına teşekkür ediyorum.  Eklemek istediğiniz başka konular varsa eklemenizi rica ediyorum ve başka bir söyleşide görüşmek dileğiyle…

Ahmet SALTIK : Değerli Aydınlı, önemli hizmetiniz için sağolunuz. Çorum Haber Gazetesi
ile Çorlu Devrim Gazetesi ve sizin gibi aydınlık okuyucularını dostlukla selamlamak isterim.

30 Ağustos Zafer Bayramı bir kez daha kutlu olsun 96. yılında! 1. Dünya Paylaşım Savaşını kazanan ülkelere karşı yenilenler arasından ulusal kurtuluş savaşımı başlatabilen olmadı.
Devasa Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalandı, koca Almanya’ya çok ağır Verasilles Antlaşması dayatıldı, çıt çıkmadı. Yalnızca Anadolu halkı Büyük Atatürk öncülüğünde
isyan etti (Kutsal İsyan; H. İzzettin Dinamo) ve meşru savunma direnişi ile, son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in onayladığı Sevr Antlaşmasını ”yok” sayarak, imzalayanları hain ilan etti ve gerçekte soykırım amaçlı Sevr’i tarihin çöplüğüne attı. İşte 30 Ağustos Zaferi ve ardından Lozan Barış Antlaşması, böylesine büyük bir varoluş kalkışmasının, soykırımı hedeflenen bir ulusun öz savunmasının (nefsi müdafaa!) özgürlükçü onur belgesi ve anahtarıdır.
(Kutsal Barış; H. İzzettin Dinamo)

Yüce ATATÜRK, neredeyse yüz yıl öncesinden hala günümüze ışık tutuyor :

  • ”Bilelim ki, kazandığımız başarı ulusun kuvvetlerini birleştirmesinden ileri gelmiştir.
    Aynı başarıları ileride de kazanmak istiyorsak, aynı temele dayanalım ve aynı yolda yürüyelim.”

Oysa AKP iktidarı, 16 yıldır kendisine oy verenler ve vermeyenler diye niteleyerek ulusumuzu ikiye böldü. Tabanını pekiştirmek (tahkim etmek) üzere bu yöntemi ağır düzeyde ve sürekli kullandı. Seçim kazanma uğruna ulusun bütünlüğü feda edildi. Bu politika olağanüstü yanlış, hemen durdurulması gereken stratejik bir hatadır.

Yurtta barış, dünyada barış“ sözleri Mustafa Kemal ATATÜRK’ün uluslararası yazına (literatüre) çok değerli bir evrensel armağanıdır.

Yüce önder Atatürk’e ve Kurtuluş Savaşımızın şehitlerine, merhum gazilerine minnet ve şükranımız sonsuzdur.

Bu borcu ödemenin tek yolu, kutsal emanet olan Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza dek bağımsız – onurlu yaşatmaktır.