Sağlığın Ekopolitiği ve Aşı

Sağlığın Ekopolitiği ve Aşı

Dilek KARAFAZLI
Cumhuriyet, 29 Aralık 2020

Covid-19 pandemisi (küresel salgınını) ardından, dünya devletleri sağlık hizmeti sunumunda neo-liberal ekonomi politikaları çağında yeniden baş aktör olarak sahnede yerini almış durumdalar. Çünkü görüldü ki Halk Sağlığı yoksa üretim yok, sanayi yok, sosyal alanların kısıtlanması nedeniyle hizmet alanı gibi sektörler yok olmanın eşiğinde ve nihayet ekonomik çöküşler kapıda!

Koronavirüs aşısının bulunması ise koruyuculuğu, koruyuculuk süresi, yan etki tartışmalarına rağmen yeni bir umut kapısı. Ancak buluşçularının özel şirketler olup tedarik ve uygulayıcısının devletler oluşu halk sağlığı politikalarının tekrar gözden geçirilmesi gerektiğine işaret ediyor.

Salgının önlenmesine dönük alınan bir dizi tedbirler ekonomik zorlukları beraberinde getirdi. Tekrar görüldü ki, aslında devletler toplumun sosyo-ekonomik en alt kesiminin emeğine bağlı olarak ekonomilerini dinamik kılabiliyor. Kapitalizmin en önemli kaynağı emek gücüçokuluslu ilaç/aşı şirketleri tarafından değil, bizzat devlet tarafından korunmak zorunda! Üstelik hiçbir sınıf, dil, din, ırk fark etmeksizin birimizin sağlığının ötekine bağlı olduğu koşullar altında.

SOSYAL DEVLET AŞINMASI

Hatırlanacak olursa I. Dünya Savaşı hemen sonrasında büyük buhran” olarak da anılan 1929  ekonomik krizi ile ülkelerin iktisat politikalarında büyük değişimler yaşanmış, paradigma değişimine gidilmişti. Özellikle Avrupa’yı etkisi altına alan devletin ekonomideki düzenleyici rolü ile Sosyal Devlet” programı uygulanmaya başlanmıştı. Savaşların ardından devletlerin güçlü sosyal güvenlik yapısı ile güçlü ekonomilerin inşası toplumsal gereksinimleri karşılamak amaçlı akıl edilmiş bir ekonomik olguydu. Üretim ve tüketim için sağlıklı bireylere ihtiyaç mecburiydi (AS: zorunluydu). Yıkım geçirmiş merkez kapitalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonu da bu nedenle gerekliydi.

1980 sonrası neo-liberal politikalar ve küreselleşme olgusunun da sonucu olarak sağlığın kamusal bir devlet projesi olma politikası aşınmış, Avrupa’da da sekteye uğramıştı. IMF ve DB gibi kuruluşların dış borç krizinde ve gelişmekte olan ülkelerde uygulamaya soktuğu programlar ise bir dizi reformlar” adı altında aynı tarihlerde başta Şili, Arjantin, Meksika, Hindistan olmak üzere  sonraki yıllarda 60’ın üzerindeki ülkede uygulanmaya başlanmıştır (Hamzaoğlu, 2011: 27).

Türkiye’de bu reformlar AKP iktidarlarında Sağlıkta Dönüşüm Projesi” adıyla uygulamaya konmuştu.

BİLİMSELLİKTEN UZAK

Dünyada sağlık hizmetlerinin sunumu ve finansmanında kamu ve özel kurumlar ile ilaç şirketleri gibi aktörler her zaman bir arada bulunmuşlardır. Sağlık sektöründe etkinliği artan çokuluslu şirketlerin (ilaç, aşı vs.) varlığı ve büyük ticari hacmi elbette aşıyı da ekonomik açıdan –bilimsel değil– tartışmalı hale getirmiştir.

2020 yılı verilerine göre küresel ilaç sektörünün 1.3 trilyon dolara, aşıların bundaki pazar payının ise yaklaşık %20’ye ulaştığı düşünülürse, elbette bu tartışmaların olması normaldir.

Bugün hangi ülkeden (şirketten) aşı alınmalıdır tartışmasının altında yatan temel soruna  piyasadaki rekabet olarak da bakmak gerekir. Aşı karşıtlarının dayanağını oluşturan, dikkat çektikleri temel öge de budur. Oysaki bilim, bilimsel bilgi evrenseldir. Kanıtları üzerinden tartışılabilir. Gündemdeki tartışmaların bilimsellikten uzaklaşması üzücü ancak şaşırtıcı değildir.

AŞI UYGULAMASI

Covid-19 pandemisi toplumsal sınıfların çıkarlarının birbirlerine doğrudan bağlı ve borçlu olduğu gerçeğini bize hatırlatıyor. Emekçi kesimin evinde kalamamasının tek nedenini, yalnızca devletin kasasında sosyal yardım yapacak kaynağın olmayışı olarak açıklayamayız. Sermaye sınıfının birikimlerinin sekteye uğraması ve zaten büyük bir krizin içindeki Türkiye’nin ekonomi pratiğinin buna bağlı olması da önemli bir sorun olarak gündemini koruyor.

O halde, emeğin gücü ve kudreti bu denli görünür olmuşken esnafından işçisine tüm ekonomik kaygılarınızı gidermek için aşı uygulamanıza sınıfsal bakılmasını önermek sorunlu olmayacaktır.

  • Alt ekonomik sınıf, sağlık çalışanlarıyla birlikte aşılamada öncelikli tutulmalıdır.

Sağlık Bakanlığı sorumlularının hatırlaması zorunludur: Vatandaşlara hangi plan ve programla aşılamanın yapılacağı bilgisi henüz bilinmemektedir. Sürecin şeffaf yönetilmesinin Covid-19 virüsüyle mücadelesi yanında, halkın psikolojisine de iyi geleceği muhakkaktır.

Kaynakça
Hamzaoğlu, O.2011. Sağlık Reformu Pandemisi: Neden ve Nasıl? Sağlığın Ekonomi Politiği” Kapitalizmin Krizi ve Sağlık içinde (s.25-29) der. Türk Tabipler Birliği. Ankara: TTB Yayınları

UZAT KOLUNU TÜRKİYE!

UZAT KOLUNU TÜRKİYE!


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

Çin’in Hubei/Wuhan’ından ilk olguların Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) bildirilmesinden bu yana neredeyse 1 yıl geçti. Salgın, adı üstünde hızla yayıldı, DSÖ 31 Ocak’ta Alarm – Olağanüstü Durum, ardından 11 Mart’ta “Bu bir küresel salgındır – pandemidir!” duyurusu yaptı. Türkiye de -rastlantısal olsa gerek- aynı gün ülkesinde 1 Kovit-19 olgusu – hastası – vakası olduğunu açıkladı.

Hastalık etmeni, mutasyon (Evrim!) ürünü yeni bir virüstü Korona ailesinden, adı kondu : Yeni korona virüs ya da SARS-Cov2. İlerleyen zamanda, tanımına uygun olarak, bir SALGIN gibi hızla tüm küresel topluma yayıldı. Son verilerle 65,5 milyonu aşkın olgu = hasta = vaka tanılandı ve 1,5 milyon kurban verdik. Genel – klasik kuraldır, 1/10’u yakalanır hastalıkların buzdağı benzetmesi ile; buradan kalkarak 650 milyon dolayında insanın bulaşı aldığı öngörülebilir. Tanı konabilenlerde ölüm oranı %3, yabana atılır gibi değil. Tanı konamayanlarda ve Kovit-19’a yüklenebilecek ikincil ölümlerin boyutlarını kestirmek güç ancak 1-2 puan daha eklenebilir. Dolayısıyla, salt tıbbi boyutlarıyla bile olsa, çok ağır faturalı, ürkütücü bir sorunsal ile yüz yüzeyiz. Gezegenimiz, gerçekte çok yönlü bir bedel ödemekte; Ekonomik, Kültürel, Sosyal, Moral, Etik..
***
Sürdürülebilir, katlanılabilir ve ötesi, örneğin HIV/AIDS gibi “birlikte yaşanabilir” bir dert değil.
***
Çözüm elbette bilimsel akılcılık öncülüğünde küresel işbirliği, eşgüdüm ve dayanışmada. DSÖ ve BM bu bağlamda oluşturulmuş çok deneyimli (70+ yıl) uluslararası uzmanlık kurumları. Nitekim dün başlayan KOVİT-19 özel gündemli BM Genel Kurulu bu gün de sürecek. DSÖ Genel Başkanı ile Devlet / Hükümet Başkanları – Yetkilileri sanal ortamda sunumlar yapacaklar,  yaptılar Erdoğan dahil. Böylesi bir toplantının yapılması için çok çaba harcadık ve yaygın çağrılar gönderdik ilgililere.

Bu arada, Tıp dünyası hemen çok yoğun (hummalı) çalışmalara başladı; hastalığın doğasını tüm ayrıntıları ile öğrenmek gerekiyordu. 21. yy’ın şafağında gerek Virolojide gerek Gen ve Moleküler Biyolojide gerekse salgın yönetiminde paha biçilmez stratejiler sağlayan Epidemiyolojide epey bilgi birikimi ve deneyim sahibiyiz küresel toplum olarak.

  • Genel kural, salgınları AŞI ile söndürüyoruz.

Bunu başaramazsak salgınlar birkaç yıl sürebiliyor ve çok can alıyor ya da çekip gitmeden yaşamda yerleşik kalıyor, AIDS gibi. Birlikte yaşamak zorunda kalıyoruz. Yüzlerce bulaşıcı hastalık biliyoruz ama elimizde yalnızca 40 dolayında koruyucu aşı var. Her yıl en az 2,3 milyon ölümü engelleyebiliyoruz aşılarla. Daha yaygın uygulayabilsek, 1,5 milyon ölüm daha önlenebilir.

Umut KORONA AŞISINDA..

Çok sevinçliyiz ki; birkaç aşı adayı, son derece zorlu süreçleri tamamlayarak ipi göğüslemek üzeredir. ABD, Almanya, Çin, İngiltere, Rusya (abecesel sıra ile) “tatlı” rekabeti önde götürüyor. Geçmişte en kısa süre 5 yıl olmuştu aşı geliştirmek için, bu kez 1 yıl dolmadan; İnsanlık – uygarlık adına övünç vericidir. Üstelik bilimsel – teknolojik süreçlere eşlik eden Etik – Legal normlar da var. Helsinki Bildirgesi temel metin, DSÖ tüm aşamaları titizlikle izlemekte ve ulusal kurumlaşmış yetkeler (otoriteler) devrede. Çünkü söz konusu olan insan sağlığı ve aşılar ilaçlar gibi salt hasta olanlara değil, tersine hastalanmamaları için sağlıklı insanlara, milyarlarca nüfusa uygulanıyor.

Bu bağlamda, Aşılar için tanımlanan vazgeçilmez 2 temel özellik
GÜVENLİK – ETKİNLİKTİR.

Bir insanın adı – soyadı gibidir bu 2 koşul; aşı “yeterince” etkili – koruyucu olmanın yanı sıra,
güvenli de olacaktır. Salgın koşullarında DSÖ, aşı geliştirilmesi için Hızlandırıcı Süreç Koşulları koymuş, ABD – FDA ise, %50 koruyucu bile olsa bir aşıya uygulama ruhsatı – lisansı vereceğini açıklamıştır. AB’de EMA, İngiltere’de MHRA, Türkiye’de İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu bu teknik lisansları vermeye yetkilidir. Ardından, siyasal otorite yetki – sorumluluk düzleminde aşı uygulamasına izin verecektir.
***
Bir aşı adayının uygulanabilecek aşı düzeyine gelmesi uzun ve karmaşık tıbbi – teknik – hukuksal – etik – yönetsel basamakları gerektirmektedir.
[1] İpi göğüslemek üzere olan ve yukarıda anılan aşı adayları sona yaklaşmıştır. Uluslararası rekabet adeta kara delikler gibi güçlüdür ve hükümetler şirketlerini milyar Dolara varan ölçüde AR-GE için teşvik etmektedir (ABD, Moderna’ya 900 m $!). Zorlu yarışta yepyeni bir aşı üretim teknolojisine de erişilmiştir; m-RNA tekniği!

Ne var ki; Aşılar, el atınca erişilecek olunca, aşı karşıtları suskunluklarını bozarak harekete geçmişlerdir.
***

Türkiye’nin seçimi

Ülkemiz, Çin’de geliştirilen SINOVAC adlı aşıyı şimdilik yeğlemiştir. Sağlık Bakanlığı 50 milyon doz bağlantısı yapmıştır ve 11 Aralık’ta uygulamayı başlatacaktır. Ancak Evre 3 raporları hiçbir aşı için henüz yayınlanmamıştır. SINOVAC yetkilileri bu hafta içinde Evre 3 raporlarının bilim dünyasına sunulacağını açıkladı. Dikkat edilmesi gereken noktaları madde madde sıralayalım :

  1. Olumlu Evre 3 raporları yayınlanmadan hiçbir aşı uygulanmamalıdır.
    Sözleşmelerde bu koşul temel madde olarak mutlaka konmalıdır, öyle de yapılmaktadır.
  2. Aşı dışalımını Ticaret Bakanlığı doğrudan yapmalı, aracı şirket kullanılmamalıdır.
  3. Dışalımı koşullu olarak (olumlu Evre 3 raporu!) yapılan aşılardan çekilecek uygun örneklem, ülkenin Ulusal Referans Laboratuvarlarında biyogüvenlik testlerine alınmalıdır. Kapatılmasa idi, bu yüküm Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi’nin idi. Dolayısıyla teknik yeterlik raporu bu özerk bilim kurumundan alınacaktı. Şimdi ise, bürokrasi içinde yer alan oradaki BSL-3 düzeyindeki Viroloji Laboratuvarından teknik biyogüvenlik raporları alınacaktır. Bu rapora dayalı olarak, Sağlık Bakanlığı’nın yine özerk olmayan bağlı bürokratik kurumu Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TITCK) aşı için uygulama lisansı verecek ve Sağlık Bakanı – Erdoğan – CB Kabinesi uygulamayı başlatacaktır. Bu adımlarda Türkiye’de özerk – bilimsel – kurumsal yapılanma eksiği ciddi sorundur ve hızla giderilmelidir Parlamenter rejim ile.
  4. SINOVAC yetkilileri hafta içinde Evre 3 raporunu yayınlayacaklarını bildirdiler. Bu aşı Türkiye’de de 12.500 dolayında gönüllüde uygulanmış ve önemli sorun gözlenmemiştir. Brezilya, Endonezya, Çin’de de Evre 3 uygulamaları yapılmıştır. Hatta Çin’de 1 milyona yakın sağlık çalışanı aşı olmuştur ve erken sonuçlar olumludur.
  5. Türkiye’de de zaman kazanmak için süreç hızlandırılmıştır, çünkü salgın tüm hızıyla can almaktadır. Atılan her adımın saydam, katılımcı, kamuoyuna açık – denetlenebilir olması zorunludur. Başka türlü halkın güvenini kazanmak çok güçtür; üstelik iktidar şimdiye dek salgın yönetiminde çok ciddi ve süregelen hatalar yapmıştır.
  6. Aşılama hizmetleri toplum katılımı ile düzenlenmeli, önceliklendirme uluslararası bilimsel – etik kurallara uygun yürütülmelidir. Önceki gün Bilim Kurulunca saptanan ilkeler yerindedir.
  7. SINOVAC %90’a yakın koruyucudur. Fiyatı 30 Dolar / doz olarak belirtilmiştir, ancak Sağlık Bakanlığı dışalım bedelini açıklamalı ve ülkemizde herkese ücretsiz ulaştırmalıdır.
  8. 18 yaş altındaki çocuklara aşı uygulanmayacaktır! Kalan 70 milyon nüfusa 2-3 hafta ara ile iki doz gereklidir. İdeal koşullarda 70 milyon X %90 = 63 milyon kişi aşı ile bağışıklanmış olacaktır. 27 milyon insanımız aşı bağışıklığı dışında kalacaktır. Salgın halen çok şiddetlidir ve Ro değerinin 5 dolayında olduğu kestirilebilir. Dolayısıyla %63 toplum bağışıklığı oranı bile salgını bütünüyle ve hızla sönümlendirmeye yetmeyebilir. Bu bakımdan,

    1 kişi bile aşılanmamış kalmamalıdır hedef kitlede!

    %60’ı aşkın toplum bağışıklığına yaygın aşılama ile erişebilirsek, salgının hızını epey düşürebilir, hastalanmaları ve ölümleri azaltabiliriz.
  1. Yirmi milyon dolayında 0-18 yaş çocuğumuz bulaşı (hastalığı, enfeksiyonu) alabilecek, taşıyıcı ve bulaştırıcı olabileceklerdir. Bu durum önemli bir kırılgan halkadır, okulların bir süre daha kapalı tutulması dahil, gerekli önlemler sürdürülecektir.
  2. Akıldan çıkarılmaması gereken; aşılanma ile sorunun bitmeyeceği Eldeki aşılar hastalığın bulaşmasını – yayılmasını önlemeden çok, hastalananların ağır geçirmesini, komplikasyonları ve ölümleri azaltma yönündedir. SINOVAC bir ölü aşıdır ve hastalığın aşı ile bulaştırılması riski yoktur. Ne denli güçlü bağışık yanıt oluşturacağı ve kalıcılığı, öbür aşılarda olduğu gibi, gerçekte, zamanla öğrenilecektir. Açıklanan koruma oranları deneyseldir ve sınırlı nüfus kümelerine ilişkin ön verilerdir. Maske-Uzaklık-Temizlik devam!
  3. mRNA teknolojisi ile üretilen aşılarda viral RNA’nın insan DNA’sına eklemlenebileceğine ilişkin (integrasyon) bilimsel veri yoktur. Ancak eksi 70-80° derece sıcaklık gerektirmesi ciddi bir lojistik engeldir (handikaptır). Türkiye’nin bu bağlamda bir altyapısı yoktur. Eldeki soğuk hava depoları -21° derece içindir ve SINOVAC bu koşullara uyumludur.
  4. Yetmiş milyon insanımıza 2 dozdan 140 milyon doz aşı, 30 Dolar/doz hesabıyla 4,2 milyar Dolar gibi muazzam bir tutara erişmektedir. Tartışmasız biçimde Halkın sağlığı SEÇİLEREK bu kaynak yaratılmalı ve herkes aşıya ücretsiz erişebilmelidir. Zamanla aşı fiyatları düşer.
  5. AŞI KARŞITLARINA bir çift sözümüz var :

    Aşılar en güvenilir tıbbi – biyolojik ürünlerdir ve uzun on yıllardır bu gerçek kanıtlanarak gelinmektedir. Bilimsel olmayan savlarla insanları aşıdan soğutmak ağır bir sorumluluk hatta suçtur! Salgının denetlenemeyip sürmesi, masum insanların ölmesi – engelli kalması asla savunulamaz. Anayasa’nın 56. maddesi, herkese sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı tanımaktadır. Aşıyı bilimsel temellere dayanmadan reddetmek, öbür insanların bu hakkını çiğnemek demektir. Ayrıca Anayasanın 12. maddesi de temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılamayacağını düzenlemektedir. Uluslararası Oviedo Sözleşmesi, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi pek çok uluslararası sözleşmede de aşı hakkı tanınmaktadır. Kaldı ki, Umumi Hıfzıssıhha Yasası’nın 72. maddesi, SALGIN koşullarında aşıların zorunlu uygulanmasına yetki sağlamaktadır.

Unutulmasın; korona salgınını AŞI İLE YENEBİLİRİZ..

O halde;

  • UZAT KOLUNU TÜRKİYE !

[1] 15 Ağustos 2020’de Cumhuriyet Gazetesi 2. sayfasında yer alan makalemize bakılması.. “Rusya’da Koronavirüs Aşısının ‘Onaylanması’ Üzerine” https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/rusyada-koronavirus-asisinin-onaylanmasi-uzerine-prof-dr-ahmet-saltik-1758280

 

Aşı karşıtlarının iddiaları ve gerçekler

Aşı karşıtlarının iddiaları ve gerçekler

Türk Tabipleri Birliği (TTB) – Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu, Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK), aşı karşıtlarının iddialarını yönelik bir açıklama yayınladı.

Aşılar insanoğlunun sağlık alanındaki en değerli buluşudur. Hiçbir bilimsel ortamda aşıların gerekli olup olmadığının tartışıldığını duyamazsınız. Yapılması gereken, insanların aşı olmaması için değil, tam tersine, aşıların gelişmiş-gelişmemiş tüm ülkelere aynı miktarda ve kolaylıkla temin edilmesi, zengin-fakir herkese ücretsiz şekilde yapılması için mücadele etmektir. Aşılar bütün insanlık içindir.

Aşıların gereksiz olduğunu hatta zararlı olduğunu iddia eden, farklı gerekçeler öne sürerek aşılar konusunda toplumda kafa karışıklığı oluşmasına neden olan kişi ve kesimlere kısaca “aşı karşıtı” diyoruz. Aşı karşıtlığı ne yazık ki son yıllarda giderek daha çok taraftar toplamaktadır. Geleneksel olarak modernleşmeye-bilimsel ilerlemeye karşı olan kesimler dışında daha eğitimli, kentli, çağdaş yaşam süren ve teknolojik gelişmeleri destekleyen toplum kesimlerinde de aşılar ve aşılanma konusunda soru işaretleri oluşmaktadır. Sosyal medya ve öbür iletişim kaynaklarının yaygınlık kazanması aşı karşıtlarına daha geniş kitlelere ulaşarak iddialarını dillendirme ve yandaş kitlesini genişletme şansı vermektedir.

Kapitalist üretim biçiminin, düşünen-sorgulayan-araştıran “insan” yerine, sorgulamayan-inanan “tüketici” yetiştiren eğitim sisteminin insanları bilimsel düşünceden uzaklaştırarak metafizik ve akıl dışı düşüncelerin etkisine açık bırakıyor olması aşı karşıtlarının savlarının yayılmasını kolaylaştıran bir başka önemli etkendir. Aşı karşıtlarının komplo kuramlarını dillendirmedeki başarısı da kuşkusuz aşı karşıtlığının etkisini artırmaktadır.

2000’lerin başında İngiltere’de kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısının otizme neden olduğuna ilişkin yalan yayın yapan ve bu nedenle hekimlik diploması iptal edilen Andrew Wakefield, ABD’de aşı karşıtı hareketlerin etkinliklerinde yer alarak açık bir yalanı dillendirmeyi sürdürmekte, ne yazık ki hâlâ yandaş toplayabilmektedir.

Aşı karşıtlarının taktikleri     :

YALANIN BÜYÜĞÜNÜ SÖYLE

Aşı karşıtları toplumu ikna etmek için 2 önemli taktiğe başvurmaktadır.

Birincisi; doğru olmadığı açık olan bilgilerin büyük bir iddia ile doğruymuş gibi savunulmasıdır. Bilim insanları bunu çürütünce hemen başka bir iddiayı dile getirirler. Böylece kamuoyunu ve bilim insanlarını sürekli meşgul etmeye çalışırlar. Bunu yaparken bir önceki savlarının çürütülmüş olmasından hiç utanç duymadıkları gibi, o konunun önemsiz olduğu, asıl önemli olanın yeni sav olduğu yönünde bir algı yaratırlar. Bu böyle sürüp gider. Ülkemizden örnek verecek olursak, birkaç ay önce, adının önünde profesör unvanı olan bir doktorun grip aşısı içinde alüminyum bulunduğu için yaşlılarda Alzheimer hastalığına neden olduğu savı tam da böyle bir iddiadır. Üretilen hiçbir grip aşısının içinde alüminyum yoktur. Bu gerçeğin Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları (KLİMİK) Derneği tarafından kamuoyuna sunulmuş olmasına karşın, bu kişi ortaya yeni savlar atmayı ve insanları kandırmayı sürdürmektedir.

BİLİMSEL GERÇEKLERİ ÇARPIT

2. taktik çok daha ikna edici ve sinsidir. Açıkça yalan söylemek yerine bilimsel kimi gerçekleri çarpıtarak veya onlardan yanlış sonuçlar çıkartarak, bir anlamda bilimi kullanarak yalan söylemektir. Örnek vermek gerekirse, anne sütü bebeği infeksiyonlardan koruduğu için iki yaşını bitirene dek çocuklara aşı yaptırmak yerine anne sütü vermenin yeterli olacağını iddia ederler. Anne sütünün infeksiyonlardan koruduğu çok doğrudur. Hekimler anne sütünü bebeğin ilk aşısı olarak tanımlar. Ancak bu bilgi ne denli doğru ise buradan yola çıkarak dile getirilen “tek başına yeterlidir” savı o ölçüde yanlıştır.

Yine aşıların özel şirketlerce üretildiği ve bu şirketlerin aşı yan etkilerini gizlediği savı da benzer biçimde doğru bir bilgiden yanlış sonuç çıkartmaktır. Aşıları özel şirketlerin ürettiği, kâr etmeyi hedefledikleri doğru olmakla birlikte, aşı yan etkileri bağımsız bilimsel kuruluşlarca izlenmektedir.” (cumhuriyet.com.tr, 23.11.19)

Aşı karşıtlığının etkisini azaltabilmek, her fırsatta ve her ortamda bilimsel gerçekleri ortaya koymakla olanaklıdır. (http://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=cc313f06-0c65-11ea-b2cc-3f57f9d95314)

Türk Tabipleri Birliği
TTB – Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu
Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK)